Köleler ve Kürtler
“Ulusların kendi kaderini tayin hakkı vardır; ancak Kürtler bu hakkı Türkiye ile, Türklerle birlikte yaşamak şeklinde kullanmalıdır” diyen bir yaklaşım, ilerici ya da devrimci değildir. Aksine, bu ifade Türklerin Kürtlerle kurduğu tahakküm ilişkisini sorgulamak yerine bu tahakkümü yeniden üretir ve daha kötüsü meşrulaştırır. Bu cümle ile “Kölelerin özgür olma hakkı vardır ama köleler efendileriyle birlikte yaşamaya devam etmelidir, onlar et ile tırnak gibidir” demek arasında ilkesel hiçbir fark yoktur.
Kölelikte efendilerin en büyük başarısı fiziksel zincirlerden çok zihinsel bağlar kurmaya dayanır. Köleye sürekli şu telkin edilmiştir: “Efendin olmadan yaşayamazsın. Özgürlük açlık ve kaos getirir. Güvenlik ancak ona itaatle mümkündür.” Bu telkin zamanla korkuya, korku alışkanlığa, alışkanlık ise neticede gönüllü rızaya dönüşür. Öyle ki kazara özgürleşmek isteyen bir köleye en çok diğer köleler karşı çıkacaktır.
Tarih bu tür örneklerle doludur. Köleliğin resmen kaldırıldığı dönemlerde bile bazı kölelerin özgürlükten korktuğu bilinir. Lincoln kölelere özgürlük verdiğinde bir köle onun ayaklarına kapanarak “Efendimiz olmadan biz ne yaparız?” diye yalvarır. Hikâyenin tarihi doğruluğu tartışılabilir, ama anlattığı zihniyet son derece gerçektir: Uzun süre baskı altında kalan insan, bir süre sonra boynuna takılmış zinciri normal sanmaya başlar ve boynunda o zincir olmadığında kendisini güvende hissetmeyecektir.
Bugün Kürt meselesinde ortak yaşam adına sunulan birçok talep de bu zihinsel çerçeveden bağımsız değildir. Ortak yaşam, eşitlik temelinde kurulmadığı sürece yalnızca yeniden adlandırılmış bir bağımlılık ilişkisidir. Eşitlik ancak iki ulusun da devletleri olduğunda gerçekleşir. Diğer yandan bir başka benzer soru da dolaşımdadır: “Kürdistan bağımsız olursa ayakta kalabilir mi?”
Bu soru masum değildir. Tarih boyunca her sömürülen halka aynı şey söylenmiştir. Afrika halklarına, Latin Amerika ülkelerine, Asya’daki sömürgelere… Hepsinin kulağına “Siz tek başınıza yaşayamazsınız” diye fısıldanmıştır. Oysa gerçek tam tersidir: Efendiyi ayakta tutan kölenin emeğidir. Metropolü zenginleştiren, çevrenin kaynaklarıdır. Merkezi devletleri güçlü kılan, periferideki halkların alın teri, toprağı ve yeraltı zenginlikleridir.
Türkiye’yi, Irak’ı, İran’ı ve Suriye’yi ayakta tutan şey yalnızca bayraklar ya da ordular değildir. Kürtlerin insan malzemesi, emeği, petrolü, suyu, tarımı, coğrafi konumları ve ucuz iş gücü bu devletlerin ekonomik ve siyasal sürekliliğinin temel taşlarıdır. İnşaatlarda çalışan, madenlerde hayatını kaybeden, tarlalarda alın teri döken, en ağır ve güvencesiz işleri yapanların kimliklerine baktığımızda bu gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.
Bu noktada mesele “ayakta kalmak” değil, “kimin ayakta kalması için kimin eğildiği” meselesidir.
Kadim anlatılar da aynı gerçeği haykırır. Firavun’un sarayları, piramitleri ve şehirleri, Musa’nın halkının emeğiyle yükselmiştir. Musa’nın itirazı tam da buradadır: “Bu düzeni kuran benim halkımken, neden benim halkım köledir? Senin saraylarını benim halkım yaparken neden onların bir evi yoktur?” Bu soru, binlerce yıldır değişmeden önümüzde duruyor.
Hâlâ tereddüt edenler için basit bir öneri: Sokağa çıkın. İlk şantiyeye, ilk tarım alanına, ilk tekstil atölyesine uğrayın. En ağır işi yapanlara sorun: Kimsiniz, nereden geliyorsunuz? Alacağınız cevaplar, uzun teorik tartışmalardan çok daha öğretici olacaktır.
Özgürlük ve bağımsızlık korkuyla ertelenecek bir lüks değildir. Tam tersine, özgürlük korkuya rağmen talep edilmesi gereken bir haktır. Hiçbir halk, kendi emeğiyle başkalarını zenginleştirirken “Biz tek başımıza yaşayamayız” yalanına mahkûm değildir. Gerçek çarpıcıdır: Biz olmazsak asıl onlar yaşayamayacaktır! Kölelerini kaybetme korkusu da tam olarak buna dayanmaktadır.
İbrahim Halil Baran