ABD-İsrail Devleti ile İran Devleti Arasındaki Savaşta Sosyalist Tavır: İlkeler

Mahmut Boyuneğmez

1. Devlet ile Halkı Ayırmak: Sosyalistlerin muhatabı sermaye devletleri değil, ülkelerin emekçi halklarıdır. Savaşta İran devletinin değil, İran halkının yanında olunmalıdır.

2. İki Sermaye Bloğuna da Taraf Olmamak: Savaş; "çağdaşlık" maskeli bir Yahudi din devleti ve emperyalist bir haydut devlet olan ABD ile "şeriatçı" bir molla rejimi arasındadır. Bu ülkelerdeki rejimler ve devletler kapitalisttir; sosyalistler birini diğerine tercih etmez.

3. Üçüncü Cephe Siyaseti: Emperyalist saldırganlığa (ABD-İsrail) karşı çıkarken, aynı zamanda mevcut baskıcı rejime (Molla rejimi) karşı da mücadele edilmelidir. Halk, bu iki gerici odak dışında kendi bağımsız siyasi hattını (Üçüncü Cephe) kurmalıdır.

4. Emperyalist Saldırganlığı Kınamakla Yetinmemek: Pasif bir "diplomatik kınama" (politisizm) yerine, savaşa karşı her ülkede emekçi halkların öz-gücüne dayanan fiili bir karşı duruş sergilenmelidir.

5. Oportünizm ve Sosyal-Şovenizme Karşı Duruş: Kendi burjuva devletinin arkasında saf tutmak (2. Enternasyonal örneğinde olduğu gibi) bir ihanettir. "İran devletinin zaferini istemek" sosyalist bir görev değil, oportünist bir sapmadır.

6. Yurtseverlik ve Milliyetçilik Farkı: Sosyalistlerin vatan sevgisi (yurtseverlik), o toprağın halkını ve emeğini korumaktır; rejimi veya egemen sınıfın çıkarlarını savunmak (milliyetçilik) değildir.

7. Sınıf Dayanışması: İsrail-ABD ve İran işçi sınıfları birbirinin düşmanı değil, aynı sömürü sisteminin kurbanlarıdır. Savaş, işçi çocuklarının kanı üzerinden yürütülen bir sermaye kavgasıdır.

8. İşgal Durumunda Halkın Direnişi: Zayıf bir olasılık da olsa, İran toprağının doğrudan işgali söz konusu olursa, devletin bekası için değil, halkın kendi yaşam alanını ve geleceğini kendi öz-gücüyle ve organizasyonlarıyla savunması (vatan savunması) esastır.

9. Sınıfın Bağımsızlığı İlkesi: İşçi sınıfı, emperyalizme karşı mücadele ederken "düşmanımın düşmanı dostumdur" yanılgısına düşerek kendi sınıf düşmanı olan yerli gericiliğe veya diktatörlüklere yedeklenmemelidir.

10. Enternasyonalist Bozgunculuk: Savaş halindeki ülkelerin devrimcileri, "önce kendi ülkendeki egemen sınıfı ve savaş makinesini durdur" ilkesiyle hareket etmeli; zaferi kendi devletinin zaferinde değil, uluslararası sınıf dayanışmasında aramalıdır.

11. Barış Talebinin Sınıfsal Niteliği: Barış talebi, sadece silahların susması değil, savaşı çıkaran kapitalist-emperyalist sistemin teşhir edilmesi ve "Halklara barış, saraylara savaş" şiarının yükseltilmesi olarak örgütlenmelidir.

12. Bölge Halklarının Kaderini Tayin Hakkı: Ortadoğu halklarının geleceği ne emperyalist "demokrasi getirme" yalanlarıyla ne de bölgesel teokrasilerin varlığıyla belirlenecektir; çözüm, bölge emekçilerinin ülkelerinde iktidarı devralmalarıyla ve kuracakları "Ortadoğu Sosyalist Federasyonu" gibi devrimci bir hedefte aranmalıdır.

13. Kadın ve Ezilen Kimliklerin Mücadelesiyle Bağ Kurmak: İran örneğinde olduğu gibi, molla rejimine karşı yürütülen kadın özgürlük mücadelesi veya ezilen ulusal kimliklerin talepleri, anti-emperyalist mücadeleden koparılamaz; bunlar sosyalist devrimin asli unsurları olarak görülmelidir.

14. İran’daki Aktif Toplumsal Hareketlenme Durmamalı: İran’daki toplumsal mücadeleler savaş nedeniyle ivme yitirmemeli, boykotlar, grevler, isyanlar ve çeşitli eylemlere devam etmelidir. Öncü yapıların yol göstericiliğinde kitlelerin organizasyon kapasitesi artırılmalıdır.

15. Anti-Militarist Somut Eylem: Savaş bütçelerine, silah fabrikalarına ve lojistik hatlarına karşı somut grev ve boykotlar örgütlenmelidir. "Savaşı durdurmak" pasif bir slogan değil, fiili bir sınıf görevi olarak ele alınmalıdır.

16. Tarihsel Derslerin Güncelliği: 1. Dünya Savaşı’nda sosyal-şovenizme kapılan partilerin ihanetini unutmamak; Zimmerwald ve Kienthal konferanslarının enternasyonalist ruhunu bugüne taşımak, her sosyalistin temel sorumluluğudur.

17. Proleter Enternasyonalizmin Örgütsel İfadesi: Savaş koşullarında bile, farklı ülkelerdeki devrimci işçiler arasında koordinasyon komiteleri kurmak; ortak bildiriler çıkarmak, sınır ötesi dayanışma eylemleri gerçekleştirmek ve gelecekteki Ortadoğu Sosyalist Federasyonu’nun nüvelerini şimdiden oluşturmak gereklidir.

18. Gençlik ve Kadınların Devrimci Rolü: Savaşın en büyük yükünü çeken gençlerin ve kadınların, "vatan savunması" yalanıyla cepheye sürülmesine karşı çıkılmalı, onların özgürlük talepleri anti-emperyalist ve anti-kapitalist hatla birleştirilmelidir.

19. Kapitalist-emperyalist Dünya Sistemi Yıkılmadan Barış Mümkün Değil: Kalıcı barış ve halkların kurtuluşu, ancak dünya ölçeğinde kapitalizmin yıkılması ve devrimci dönüşümüyle mümkündür; sosyalistler her güncel gelişmede bu sistemin kökünü kazıma hedefiyle hareket etmelidir.

20. İdeolojik Hegemonya ve Medya Dezenformasyonuyla Mücadele: Savaşın yarattığı milliyetçi histeriye ve her iki kampın (emperyalist blok ve bölgesel gericilik) yürüttüğü kara propagandaya karşı, sınıfın bağımsız yayın organları güçlendirilmeli; işçi sınıfının zihni bulandırılmadan, gerçek düşmanın "içerideki" sömürücüler ve aynı zamanda “dışarıdaki” emperyalist devletler olduğu hakikati kitlelere taşınmalıdır.

marksistarastirmalar.blogspot.

"Ne zaman bir devlet yöneticisi Tanr'dan bahsederse, halkını bir kez daha soyup soğana çevirmeye hazırlandiğından emin olabilirsiniz."

Mihail Bakunin

Solcu Entelektüeller ve Kürtler: Edward Said, Hamid Dabashi ve Tarık Ali Örnekleri, Barzoo Eliassi

Temmuz 2013

Sol görüşlü entelektüellerin söylemlerinin en belirgin özelliklerinden biri de Ortadoğu’daki birçok kötülüğün kaynağı olarak Batı güçlerini suçlamaktır. Bu kötülükler genellikle emperyalizm, siyonizm, sömürgecilik, neoliberalizm, işgâl, mezhepçiliğin körüklenmesi, savaş, ekonomik sömürü gibi kavramlarla ifade edilir.

Bu solcu duruş, Ortadoğu bağlamında daha belirgin hale gelir. Edward Said, Tarık Ali ve Hamid Dabashi gibi yazar ve akademisyenler, sıklıkla ve seçici bir şekilde Filistinlilerden yana tavır alırken ABD ve İsrail’e karşı dururlar. Ancak Ortadoğu’daki büyük Kürt nüfusunun maruz kaldığı etnik ayrımcılık, soykırım, dilkırım ve kültürel asimilasyon gibi siyasi mağduriyetleri nadiren işlerler.

Günümüzde Ortadoğu’nun sınırlarının keyfi olarak çizilmesinden esas olarak İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler sorumlu olmasına rağmen, Kürtlerin egemen ötekilerinin İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar veya İsrailliler değildir; Kürtlerin egemen ötekileri Türk devleti, İran devleti, Suriye devleti ve yakın zamana kadar Irak devleti olduğunu belirtmek son derece önemlidir. Bu devletler Kürt nüfusunu kültürel, siyasi ve ekonomik olarak boyunduruk altına almıştır.

Sol entelektüellerin ve yazarların büyük bir kısmı Filistin hareketi gibi bazı ulusal hareketleri anti-emperyalist, ırkçılık karşıtı, sömürgecilik karşıtı bir hareket olarak mest edici kılmaya devam ederken kimileri de Ortadoğu’daki Kürt ulusal hareketlerini belirli devletlerin iç sorunları olarak marjinalleştirme ve susturma eğilimindedir. Onlar ki Kürt kimliğinin tarihsel dayatmalarla gerçekleşen parçalanmışlığını da görmezden geliyorlar.

Bu entelektüeller (örneğin Tarık Ali ve Hamid Dabashi) mevcut otoriter devletlerin egemenliğini sürdürmeyi (ki bunlar kendi başlarına emperyal ve sömürgeci yapılardır) desteklemekten ziyade onları değiştirmekten veya Kürtlerin ulusal haklarını savunmaktan yanadırlar daha çok.

Dahası, Kürt ulusal hareketleri sıklıkla Ortadoğu devletlerine karşı emperyalist ve Siyonist komploların vekilleri olarak görülüyor. Bu söylem İran, Irak, Suriye ve Türkiye tarafından Kürtlerin politik, ekonomik ve kültürel haklarına ilişkin taleplerini reddetmek için kullanılageldi.

Noam Chomsky, Harold Pinter ve Dario Fo gibi muteber solcu yazarlar ve entelektüeller, Ortadoğu’daki farklı ezilen grupların durumunu temsil ederken Tarıq Ali, Edward Said ve Dabashi’den çok daha tutarlı ve kapsayıcı oldular.

Aynı zamanda güçlü bir Filistin yanlısı ve merhum Said’in dostu olan Naom Chomsky, hem Kürtlere karşı uygulanan vahşi Türk siyasasını, hem de Türkiye ile yapılan Amerikan silah ticaretini mütemadiyen eleştirdi. Aynı şekilde Harold Pinter çok erken bir dönemde Apartheid Karşıtı hareketle ilişki kurdu ve 2003’te ABD liderliğindeki Irak işgâline karşı sert bir muhalif kesildi, lakin aynı zamanda Kürtlerin dil haklarını savundu ve bu da onu Türkiye’de istenmeyen bir adam (persona non grata) haline getirdi.

İtalyan tiyatrocu ve politik aktivist Dario Fo da Türk basınına şu şekilde seslenmişti: “Kürdistan yaşıyor. Kimliği çalınan; Türkiye, Irak ve Avrupa’da mülteci durumuna düşürülen 35 milyon insanın her birinin zihninde Kürdistan yanıyor. Newroz ateşinde ve 12 bin politik tutsağın tecrit hücrelerine gömüldüğü cezaevlerinde yanıyor ve yaşıyor. Kayıpların hatıralarında, kaybedilenlerin yara izlerinde ve işkence görenlerin yara izlerinde yaşıyor. Kürdistan, Batı dünyasının terörizm dediği halk direnişinin dağlarında yanıyor ve yaşıyor.”

Chomsky, Pinter ve Fo’nun aksine Edward Said sadece Arap egemenliğindeki iki devlet olan Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt ulusal haklarını marjinalleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Saddam Hüseyin rejiminin 1980’lerde Irak’taki Kürtleri gazla öldürmesi (Halepçe Soykırımı) durumunda da apolojist (mazeret bulucu, bahane geliştirici) bir yaklaşım sergiledi. Said’in CIA tarafından yazılmış bir rapora güvendiği tek zaman, Saddam’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığına dair haberlerin doğruluğu konusunda şüphe uyandırdığı ve bu vahşetten İran ordusunu sorumlu tuttuğu zamandı. Said, London Review of Books’ta “Irak’ın kendi vatandaşlarını gazla öldürdüğü iddiasının sık sık tekrarlandığını” belirtti. Said’e göre Kürtlerin Saddam Rejimi’nin kimyasal silahla öldürülüşü “en iyi ihtimalle bu belirsizdi.” Şaşırtıcı bir şekilde Said’in vardığı sonuç, Irak’taki Kürtlere ve Şiilere karşı işlenen vahşetlere dair uluslararası kamuoyunun susturulması konusunda Amerikan çıkarlarıyla örtüşüyordu. Said’in pozisyonunun evrenselliği, gayri-ihtiyarı veya kasten, şiddetli bir Arap kimliği savunucusu (Baasçı) olan Saddam Hüseyin’in otokratik rejiminin yanında yer almasından ötürü özel bir mahiyet teşkil ediyordu.

Post-kolonyalızm veya sömürge sonrası akademik çalışmalar Said’den büyük ölçüde etkilendiği için bu durum birçok sömürge sonrası düşünürü, Siyonizm’e karşı taraf olmak ve Filistin hareketini sol gündemin ve anti-emperyalizmin sembolü olarak yazmak için Said’in ayak izlerini takip etmeye yöneltti.

Benzer bir şekilde Hamid Dabashi, “Iran: A People Interrupted” (İran: Kesintiye Uğramış/Tamamlanmamış Bir Halk) adlı kitabında İran’ın son iki asrını akademik hayalperestlik ve kozmopolit bir İran umuduyla dolu olarak tanımlayan bir hikâye anlatır. Ancak aynı zamanda Fars ırkçılığına eleştirel bir yaklaşım sergilediğini iddia ederken tutarlı bir duruş sergilemez.

Dabashi’nin kitabında Fars ve İranlı terimleri birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanılır. Ayrıca Fars dilinin evrensel konumu, dayatılan kültürel asimilasyon ve sembolik şiddetin bir sonucu olarak sorgulanmaz.

İran tarihindeki Kürtlerin ahvali hakkında ise Dabashi, Kürtlerden bahseder ve 1970’lerin sonlarında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana İran tarihinin siyasi sahnesine Kürtlerin sekiz defa nasıl izaha sığmaz bir şekilde girdiklerini ifade eder.

Dabashi’nin Kürtleri temsili de sorunludur, çünkü Dabashi’nin zihniyetinde Kürtlere siyasi şikâyetlerini dile getirme hakkı ya da alanı asla verilmez. Bunun yerine onlardan duygusuzca “özerklik için savaşan” (sayfa 165) veya “Kürtlerin ayrılıkçı hareketi” (166) ve sözde kozmopolit bir İran ulusunu İranlılar için bölücü ve yenilgiye uğratıcı sonuçlar doğuracak bir kabile oluşumuna indirgeyebilecek “ulus-altı”, “alt-ulus”, “aşağı ulus” (258) oluşturan bir grup olarak bahsedilir.

Dabashi, kozmopolit bir İran kültürünü hayal etmeye çalıştığında Kürtler ve İran hakkında tamamen anlaşılmaz ve herhangi bir eleştirel okuyucuyu şaşkına çevirebilecek ifadeler öne sürer: “Eğer Kürtler, İran, Türkiye, Irak ve Suriye’den toparlanır ve tamamen Kürt olan bir ülke kurarlarsa, etnik olarak temizlenmiş bir ulus-devlet kâbusu, şu anda İran’ı yöneten din adamlarına dayalı aşiretçilik modelini yalnızca daha da kötüleştirecektir,” ve “Bir ulus-devlet olarak İran, siyasi kurumlarının başarılı bir şekilde İslamlaştırılmasından çeyrek yüzyıl sonra bile bu kozmopolit siyasi kültürün mekânı olmaya devam ediyor.”

Dabashi, Kürtlerin ulus-devlet kurma iddialarını, iddiaya göre bir “kâbus” veya “etnik temizlik”e yol açacağı için retorik olarak da cezalandırıyor. İnanılmaz bir şekilde, Dabashi’nin anlatımında Kürtlerin siyasi egemenlik mücadelesi de İran’daki din adamlarının iktidarını sürdürmekle suçlanıyor. Bu yüzden Dabashi’nin Kürtlerden dolaylı olarak istediği şey, onların muhalefetini bastırmaları ve İran’daki Fars olmayan gruplara ayrımcılık yapan Fars yönetimine itiraz etmekten kaçınmalarıdır.

Dabashi, İran’dan kozmopolit bir siyasi kültür alanı olarak bahsediyor ve bu hatalı çıkarım, Fars kültür emperyalizminin Fars olmayan gruplara kültürel utanç aşıladığı ve Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim koymalarını veya anadillerinde eğitim almalarını yasakladığı İran toplumunun gerçekliğinden onun ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor.

Eğer bu eşitsizlikler İran’ın sözde kozmopolit siyasi kültürünün bir sonucuysa, o halde kozmopolitizm Fars egemenliğini gizlemek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildir.

Açıkçası Dabashi için dünyanın çoğunluğunun ulusal haklardan yararlanması ve bu arada vatansız Kürtlerin yüzüne milliyetçilik hakkında yıkıcı ve suçlayıcı söylemler fırlatmak doğal görünüyor. Bu iğrenç çifte standart, alt grupların, madun halkarın milliyetçilikleri, uluslarını bayraklaştırdıklarında ve egemen ulusların elde ettiği ve tekeline aldığı şeyi başarmayı arzuladıklarında tamamen sorunlu hale getirildiğinde ve yapıbozuma uğratıldığında görünür hale geliyor.

Madun grupların milliyetçiliğinin ayrılıkçılık yarattığı varsayılırken egemen grupların milliyetçiliklerinin farklılıklar arasında sosyal uyum, kardeşlik ve birlik yarattığı savunulmakta, ancak gerçekte siyasi, kültürel ve ekonomik eşitsizlikler açısından büyük siyasi uçurumlar yaratmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tarık Ali, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter hükümetine karşı mücadele etme cesaretini gösteren ve tüm Avrupa kıtasında umutları ateşlediği varsayılan “Türkleri” destekleyen bir video yayınladı. Bu protestoları (Gezi Protestoları) küçümseyici bir tavırla İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yaşananlarla karşılaştırıyor ve tanınmış Avrupalıları normatif bir karşılaştırma noktası ve ölçüt haline getiriyor. Oysa Ali’nin pozisyonunu ciddi bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor. (Avrupa-merkezlilik eleştirisi yapılıyor burada.)

Ali’nin bahsettiği Türkiye’deki otoriter rejime karşı son on yılda binlerce Kürt genci, sivil toplum hareketleri ve gösteriler yoluyla direniş gösterdi. Bu gösteriler sırasında polis şiddeti ve hapis cezalarıyla acımasızca bastırıldı.

Peki Tarıq Ali neden o Kürtlerden hiçbir zaman cesur insanlar olarak bahsetme lüzumu görmedi!?

Kürtlerin direnişleri ve protestoları, Ali’nin sol, Filistin ve emperyalizmle ilgilenen makalelerinin, metinlerinin, kitaplarının satır aralarında küçücük de olsa bir yer bulabildi mi!? Tarıq Ali’nin Kürtlerin toplumsal mücadeleler tarihine bu ilgisizliğini neyle izah etmeli!?

Kürtler protesto ettiklerinde aşırılık yanlısı, terörist, ayrılıkçı, bölücü, bozguncu olarak görülüyor, çünkü protestolarının sadece Kürtlerin kolektif çıkarlarını yansıttığı iddia ediliyor. Hükümet karşıtı protestolara tam olarak katılmadıklarında yahut kısmen katıldıklarında ise mevcut rejime itaat ettikleri ya da uyum gösterdikleri düşünülüyor.

Ali, Dabashi ve Said’in entelektüel konumları, tarafsız veya kimlikçi olmadıklarını gösteriyor, ancak konumları etnik, kültürel, ideolojik ve politik olarak konumlandırılmış dünyayı görmenin belirli bir yolunu yansıtıyor. Konumları “evrensel bir evrenselcilik” iddia edemez, ancak belirli çıkarlara hizmet eden “belirli bir evrenselcilik” iddia edebilir.

Said’in sözümona eleştirel bilinci, Kürtlere karşı işlenen zulmü dile getirmekte başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda gerçekleri çarpıtmış ve baskıcı bir güce boyun eğmiştir. Paradoksal bir şekilde Said bir entelektüelin rolünü “iktidara karşı hakikati söylemek” olarak tanımlar. Said’in bu çarpıtması, Kürtlerin Ortadoğu’daki siyasi durumu hakkında yeterli bilgi ya da birikime sahip olmamasına bağlanarak temize çekilemez ve masumlaştırılamaz. Ne de olsa cehalet asla masum değildir, ancak dünyadaki eşitsizlikleri sürdüren iktidar yapılarıyla uyumlu olduğunda cehalet onaylanır.

Belki de Kürtlerin Tarıq Ali ve Dabaşi tarafından evrensel hakikatlerin ve değerlerin temsilcisi olarak büyülü hale getirilip kutlanması istiyorlarsa, “ABD ve İsrail’e ölüm” ve/veya “ Kahrolsun kapitalizm, neoliberalizm” diye bağırmaları gerekebilir; işte o zaman Ali’nin ve Dabaşi’nin nazarında Kürtler, cesaret ve gerçek direnişe dair sol söylem kulübünde hüsnü kabul görebilirler.

Not: Bu metin, Serdar Taş tarafından yapay zekâ tabanlı çeviri programı olan Deepl’ın editlenmesiyle Türkçeye kazandırılmıştır.

*Barzoo Eliassi kimdir?

Kendisini şöyle tanıtıyor:

“Sosyal hizmet alanında doktora derecesine sahibim (2010) ve Linnaeus Üniversitesi’nde doçent olarak lisans ve lisansüstü düzeyde dersler veriyorum. Araştırma alanım Orta Doğu ve Batı Avrupa toplumlarında etnik ilişkiler, sosyal politika, sosyal hizmet, Kürt ve Filistin diasporaları, vatandaşlık ve çok kültürlülük ile ilgilidir. Linnaeus Üniversitesi’ne katılmadan önce 2011-2013 yılları arasında Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yaptım. 2014 yılında Oxford Üniversitesi Uluslararası Göç Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştım ve burada İsveç ve Birleşik Krallık’taki Kürt ve Filistin diasporaları arasında araştırmalar yürüttüm.

Lund Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları alanında iki yıllık uluslararası disiplinlerarası yüksek lisans programında ve Linnaeus Üniversitesi’nde sosyal hizmet programında lisans ve lisansüstü dersler verdim. 2019-2021 yılları arasında sosyal hizmet yüksek lisans programında program koordinatörü olarak çalıştım. 2015 yılında, York Üniversitesi tarafından Göç ve Hareketlilikler alanında liderlik etme potansiyeline sahip olduğu kabul edilen, yeni ortaya çıkan istisnai araştırmacılar için Kanada Araştırma Kürsüsü (Tier 2) olarak aday gösterilmem teklif edildi. Ağustos 2022’de Kanada York Üniversitesi’nde sosyal hizmet alanında tam profesörlüğe terfi ettim.

Öte yandan 27’den fazla uluslararası akademik dergi için hakemlik yaptım ve Routledge, Palgrave, Sage ve Ashgate için kitap önerilerini inceledim. Ayrıca aşağıdaki dergi ve kitap serilerinin yayın kurulu üyesiyim:

Journal of Qualitative Social Work

Education Sciences

International Editorial Advisory Board for Journal of Ethnic and Cultural Studies

The International Editorial Advisory Board for International Institute for The Study of Kurdish Societies (IISKS)
The International Advisory Book for the book series Postcolonial Matter/Materia Postcoloniale, UNIOR

vivalavida100.wordpress.com/20

“Demokratik Toplum” Bir Toplum Modeli
Olabilir mi?

Elias Nin

Bu sorunun cevabını doğru verebilmek için evvela “Toplum Modeli Nedir?” sorusunu cevaplamak gerekir. Toplum modeli, iktisadi yapı, üretim ve mülkiyet ilişkileri, bütün bunların sınıfsal karakteri gibi unsurların bütününü kapsar. Tarifi de bunlar üzerinden yapılır.
Mesela köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplum modelleri, önermeleri tarif edilirken, isimlendirilirken bu gerçeklikten hareket edilmiştir.
Demokrasi ve demokratik olmak ise bir toplum biçimi değil, bir yönetim, ilişki biçimidir. Toplum ya da topluluk içi ilişkileri, topluluğun, bireylerin devletle olan ilişkilerini ifade eder bir tür hukuktur.
Demokrasi bir üretim tarzı, iktisat modeli olmadığından, “Demokratik toplum” da tek başına bir toplum formasyonu değildir.
En genel anlamıyla demokrasi olarak bir yönetim biçimidir. Siyasal katılım: Temsil hakkı, eşit yurttaşlık, çoğulculuk, katılımcılık gibi prensipleri içerir. Siyasi bir kavramdır, siyasal rejim biçimidir.
Öcalan aracılığıyla Kürtlere yutturulmaya çalışılan “Demokratik Toplum” önermesi, bir toplum ya da uygarlık modeli değil, mevcut devletin yeniden yapılandırılması, ötekileştirerek düşmanlaştırdıklarını kendi bünyesine katması operasyonudur.
Kabaca verilen mesaj şudur: Türk, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Süryani, Laz, işçi, patron benzeri ayrımları bir kenara bırakarak hep birlikte Türkiye olunmalıdır.
Bunun için önerilen çözüm de bütün aidiyetlerin TC’nin eşit yurttaşları olarak kabul edilmesidir.
İyi de bu önerilen eşyanın tabiatına aykırıdır. Şöyle ki; eşit yurttaşlık tam bir burjuva safsatadır zira emek ve kadın sömürüsünün olduğu, insanların eşit imkana sahip olmadığı, Türk’ün olduğu gibi, Kürt’ün de kendi devletini kurma hakkının olmadığı, konuşulan dillerin eğitim dili olmadığı, İslam’ın devletin resmi dini olarak kabul edildiği koşullarda eşit yurttaşlık sadece bir aldatmacadır.
Burjuva hukukunda eşit yurttaşlık, aynı ulusun mensuplarının yasalar karşısında eşitliği demektir ama bu da kısmen mümkün olmaktadır, büyük ölçüde aldatmacadır.
Elon Musk da Harlem'de yaşayan işçi ya da işsiz de ABD vatandaşıdır, bunların eşit yurttaş oldukları iddia edilebilir mi?
Cem Boyner de Erdoğan iftar sofrasına misafir olduğu gecekonduda oturan insanlar da Türk vatandaşıdırlar, bunların eşit yurttaşlar oldukları iddia edilebilir mi?
Kapitalist toplumda yurttaşlar eşit olmaz, kişi ne kadar şeye sahip ise o kadar hak sahibidir.
Bir başka husus ise şudur: Safsata da olsa eşit yurttaşlık, aynı ülkenin vatandaşları tarafından talep edilebilir ya da aynı ülkenin vatandaşlarına vaat edilebilir.
Mesela İstanbul’daki Kürtler eşit yurttaşlık talep edebilirler ama Kürdistan’daki Kürt eşit yurttaşlık talep edemez zira Kürdistan Türkiye değildir, dolayısıyla da oradaki Kürt de sömürgeci devletin eşit yurttaşı olmayı talep edemez. Bunu talep etmek, Kürdistan’ın ayrı bir ülke, TC’nin orada işgalci bir devlet olduğu gerçeğinden vazgeçmek, işgali meşrulaştırmak demektir.
Öcalan üzerinden dillendirilen “Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Toplum” benzeri önermelerin maksadı, 100 yıl boyunca zor yoluyla Türk cumhuriyetine entegre (asimile) edilemeyen Kürtleri sisteme eklemlemek, ulus olması bakımından Türklüğün tepesinde bir tehdit olarak duran Kürtlüğü tehdit olmaktan çıkarmak, en nihayetinde de sömürgeciliği meşrulaştırmaktır.
“Demokratik Toplum” önermesi, Kürtlüğün ebediyen tasfiyesidir, son 100 yılın en büyük tuzağıdır, bunun koşulsuz reddedilmesi ve teşhir edilmesi şarttır.

instagram.com/p/DVQon4eCPL7/?i

"Para mahremiyet, sessizlik satın alır. Ne kadar az paranız varsa, o kadar gürültülü olur; duvarlarnnız ne kadar inceyse, komşularınız o kadar yakındır. Zengin birinin evine veya dairesine girdiğinizde fark edeceğiniz ilk şey, ne kadar sessiz olduğudur."

—Fran Lebowitz

"Günümüzde insanlar artık sefalet tarafindan değil, tüketim tarafından kuşatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, bir başka bir biçimde de olsa, insanlar kendilerini gün boyu çalışmaya, fazla mesai yapmaya, işe bağlı kalmaya zorlayan (bir ev, mobilya... satın almışlarsa) bir borç sistemi için sürekli kapatılmışlardır."

Michel Foucault

Ama varoluşsal yargılar söz konusu olduğunda, insanlık genel olarak kendisi ve bu dünyadaki durumu hakkında sarsılmaz derecede olumlu bir kanaate sahiptir ve özbilinçli hiçlikler yığını olmadıkları konusunda da kararlı bir güven içindedir.

THOMAS LİGOTTİ

İrade, yaşam kitabından sonsuza dek silinmek ve varlığının en mahrem çekirdeğini tamamen kaybetmek ister...

Philipp Mainländer

Var olmamanın, süper-varlığa tercih edilmiş olması gerekir, aksi takdirde Tanrı kusursuz bilgeliğiyle bunu seçmezdi.

Philipp Mainländer

İnsan, kendinin bilincinde olan bir güçtür; bu yüzden gücün özü, anlaşılmak üzere o bilincin içinde bulunmalıdır.

Philipp Mainländer

Hayatın değersiz olduğu bilgisi, tüm bilgeliğin çiçeğidir.

Philipp Mainländer

Milliyetçilik Nedir? Milliyetçiler Neden "Saçma" Şeylerle Uğraşır? Cacık, Pastırma ve Kahve Savaşı

youtu.be/vptHsec9nQg?si=0QbYA2

Evrenin sırları için geri sayım: CERN’de kritik eşik aşıldı

CERN, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı tarihte eşi görülmemiş bir seviyeye taşıyacak HiLumi LHC projesinde kritik bir eşiği aştı. Yeraltı sistemlerini birebir kopyalayan 95 metrelik test hattı, eksi 271 derecede ilk kez tam ölçekli olarak çalıştırıldı.

birgun.net/haber/evrenin-sirla

Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.

Yervant Özuzun

Anatolian Armenians

Yazının İcadından Binlerce Yıl Önce Başka Bir Sistem Geliştirilmiş

Yaklaşık 40.000 yıl önce yaşayan avcı-toplayıcılar, yazı i̇cat edilmeden çok önce i̇şaretlerden oluşan bir sistem geliştirmiş.

arkeofili.com/yazinin-icadinda

"Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekerek ölüyorsa ve Tanrı buna seyirci kalıyorsa ben böyle bir Tanrı'ya inanmıyorum."

F. Dostoyevski

Her otorite kendini kalıcılaştırma eğilimindedir: bu nedenle toplumsal devrim, yeni bír yönetici sınıfın doğmasını engellemelidir.

Antonio PELLICER PARAIRE

"Hepiniz yok oluşu bulacak ve kurtulacaksınız!"

Philipp Mainländer

'Şeytan, insanı uykusundan uyandıran, ona kendi özgürlüğünü ve insanlık onurunu kazandıran, onu kendi aklını kullanmaya zorlayan ilk varlıktır. '

Mikhail Bakunin

"Bir efendinin varlığı, benim köleliğimin ilanıdır. Gökyüzünde bir hükümdar varken, yeryüzünde hiçbir insan özgür doğamaz.

Mikhail Bakunin

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.