Zaman Algısı Yeniden Tartışılıyor, Kuantum Fizikten Dikkat Çeken Bulgular

Viyana’da yürütülen kontrollü bir laboratuvar çalışması, kuantum dünyasında zaman kavramının klasik fizik anlayışından farklı ele alınması gerektiğini bir kez daha gündeme getirdi.

biomedya.com/zaman-algisi-yeni

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

Mehmet Sinan

1.Bölüm

Bugünü anlamak geçmişi doğru kavramakla mümkün
Uzun süreden beri burjuva devletin zirvesinde, başta Avrupa Birliği (AB) sorunu olmak üzere pek çok sorunda (Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, sivilleşme vb.) içten içe bir çatışmanın yürüdüğü biliniyor. Burjuva iktidar bloku içinde gelişen bu çatışmanın, AB’yle bütünleşmek isteyen liberal burjuva kesim ile, eskide ayak direyen statükocu-milliyetçi burjuva kesim (asker-sivil yüksek bürokrasi) arasında geçtiği de bir sır değil. Burada dikkat çeken husus, statükocu-milliyetçi kesimin sergilediği ilginç tutumdur. Marx’ın da belirttiği gibi, varlık nedeni burjuvazi içindeki maddi iş/zihinsel iş ayrımına dayanan ve asli görevi sermaye sahibi burjuvazinin ortak işlerini yürütmek ve ona tâbi olmak olan bu kesim, Türkiye’de kendisini burjuvazinin de üstünde görmekte ve sanki iktidarın gerçek sahibi ya da devletin gerçek efendisi kendisiymiş gibi davranabilmektedir. Bürokratik elitin bu davranışı, burjuva rejimin işleyişi açısından gerçekten de ilginç bir durum oluşturuyor bu ülkede. Tabii bu ilginç durumun Avrupa’nın kapısında bekleşen AB’ci büyük burjuvaziyi ve siyasal temsilcilerini ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini söylemeye bile gerek yok!

Kendisini dünyaya “parlamenter demokratik” bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır.

Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

Farklı iki tarihsel arka plan
Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi ve bir burjuva sivil toplumun oluşması sürecinin Batı Avrupa’dakine kıyasla oldukça farklı bir tarzda yaşandığı su götürmez bir gerçekliktir. Dolayısıyla bu gerçeği görmezden gelerek ya da üzerinden atlayarak bugünü açıklamaya çalışmak, hem doğru değildir hem de mümkün değildir. Her şeyden önce şunu söylemeliyiz ki, bu farklılığın arka planında Doğu ile Batı’nın, bir başka deyişle Osmanlı ile Avrupa’nın tarihsel gelişim farklılıkları yatmaktadır.

Bir zamanlar bu ülkede, Avrupa kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Batı feodalitesi ile, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısı üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı biliniyor. Ama ne yazık ki bu önemli çalışmalar, zamanında hak ettiği ilgiyi görememiş ve bir süre sonra da konu hepten unutulmaya terk edilmiştir. Sözünü ettiğimiz çalışmalar özellikle 60’ların sonu ve 70’lerin başında yapılmıştır. Resmi tarihin belirlediği sınırların dışına çıkarak, Türkiye’de kapitalizmin ve burjuva sivil toplumun tarihsel arka planını Marksist bir bakışla aydınlatmayı amaçlayan söz konusu çalışmalar, Avrupa’daki bazı Marksist tarihçilerin başlattığı önemli bir araştırmadan esinlenmekteydi.

Bir kısım Avrupalı Marksist, 60’lı yılların ikinci yarısında çok önemli bir konuyu, Marx’ın Grundrisse’de değindiği Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi konusunu tartışmaya açmışlardı. Marx, bu üretim tarzının, Batı’da ortaya çıkan antik kölecilikten de feodalizmden de farklı olduğunu saptamıştı. Marx’ın 1857-58 tarihlerinde Londra’da kaleme aldığı ekonomi politikle ilgili bu elyazmalarının Avrupa’da gün yüzüne çıkarılması, yazılışından tam yüz on yıl sonra (1960’larda) mümkün olabilmişti. Bu eser, üretim biçimleri ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marx’ın diğer eserlerinin hiçbirinde bulunmayan pek çok önemli bilgiyi içeriyordu. Grundrisse’nin yayımlanması, o dönemde kafası Stalinist dogmalarla dumura uğramamış Marksistler arasında büyük ilgi uyandırmış ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marksist araştırmaların yeniden canlanmasını sağlamıştı.

Marx konuyla ilgili pek çok yazısında, Hindistan, Çin, İran ve eski Rusya’nın yanı sıra, Osmanlı’nın tarihini de bir Doğu despotluğu tarihi olarak değerlendirmişti. Marx’ın bu belirlemesinden hareketle, Osmanlı’nın toprak düzenini, üretim ilişkilerini, sosyal yapılarını ve devletin toplumla ilişkilerini yeniden inceleyen bazı Marksist araştırmacılar, Osmanlı toplumunun gerçekten de Batı feodalitesinden farklı bir yapıda olduğu sonucuna varmışlardı. Osmanlı devleti feodal değil, Marx’ın tanımladığı gibi Asyatik üretim tarzına dayanan bir Doğu despotizmi özelliği göstermektedir diyorlardı bu araştırmacılar. Onlara göre, Osmanlı’da kapitalizmin gelişememesi ve Batı’daki gibi bir burjuva sivil toplumun oluşamaması, devletin toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde (ekonomi, siyaset, kültür vb.) kurduğu Asyatik-despotik hâkimiyetten kaynaklanmıştır. Çünkü bu despotik hâkimiyet, Osmanlı toplumunda Batı’daki gibi bir gelişmeyi sağlayabilecek sosyo-ekonomik iç dinamiklerin oluşmasını daha baştan engellemiş bulunuyordu.

Osmanlı’nın Batı ile olan gelişme farkının nedenlerini ortaya koyması ve dolayısıyla Türkiye kapitalizminin gecikmişliğinin tarihsel nedenlerine ışık tutması bakımından üzerinde önemle durulması gereken bir saptamaydı bu kuşkusuz. Özellikle de 60’lı yıllarda “Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve devrim stratejileri” üzerine ilginç tartışmalar yürüten Türkiyeli sosyalistler açısından! Ama gelin görün ki, o dönemde sosyalistlerin önemli bir çoğunluğu (hepsi dememek için söylüyoruz), Marksizmi öğrenmekten ziyade Stalinizmin vülger tarih anlayışını, Kemalizmi ya da “üçüncü dünyacı” teorileri etüt etmekle meşgul oldukları için, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planına ışık tutan bu önemli Marksist tahlil dikkatlerini bile çekmemişti!

1960’lı yıllarda Türk solunun büyük çoğunluğunun tarihsel evrim konusundaki bilgisi, Stalin’in Tarihsel Materyalizm broşüründe sunulan “beşli şema”nın ötesine geçmiyordu ne yazık ki. Bu şemanın mantığına göre, tarihte her toplum mutlaka ardışık bir sıra izleyerek, şu beş tarihsel evreden geçmek zorundaydı: İlkel komünist toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum. Stalin’e göre, tarihteki her toplum, kapitalizme gelinceye değin bu şemada belirtilen ilk üç aşamadan (ilkel komünal, köleci ya da feodal) mutlaka ardışık bir biçimde geçmişti. Yani bu anlayışa göre, köleciliği yaşamadan feodalizme, feodalizmi yaşamadan da kapitalizme geçilemezdi. Aslında Stalin’in kurduğu bu şemanın mantığı, materyalist bir tarih anlayışından çok, kaderci determinist bir tarih anlayışını yansıtmaktaydı.

Marx’ın tarihsel evrim konusunda getirdiği açılımın, Stalin’in bu vülger yaklaşımıyla hiçbir ilgisi yoktu tabii ki. Marx esas olarak, ilkel komünal toplumun üç ayrı çözülüş biçiminden söz ediyordu. Birinci tip çözülüş, Asya tipi bir sınıflı toplum oluşumuna (Doğu despotizmi), ikincisi antik köleci topluma (Yunan ve Roma) ve üçüncüsü de feodal topluma yol açmıştır. Yani sözü edilen bu eski sınıflı toplumlar ya da uygarlıklar, biri diğerinin içinden çıkıp gelişmiş değillerdir. Her biri, ilkel komünist toplumun farklı zamanlarda ve farklı tipte çözülüşünün ürünüydüler.

Ne var ki, Marksist geçinen pek çok “sosyalist bilim adamı”, toplumların tarihsel evrimine ilişkin Marx’ın bu materyalist tarih anlayışını esas alacak yerde, o dönemde Stalin’in vülger tarih anlayışını sorgusuz sualsiz benimsemekte bir sakınca görmediler. Stalin’in evrim şemasını ve açılımını esas alan bu “bilim adamları”, her toplumun geçmişinde mutlaka bir köleci ya da feodal aşamanın varlığını keşfetmeye çalışıyorlardı ciddi ciddi! Eğer inceledikleri toplumun yapısı köleciliğe de feodalizme de uymuyorsa, o zaman orasından burasından çekiştirerek, ya köleciliğe ya da feodalizme uydurmaya çalışıyorlardı o toplumu. Çünkü Stalinci anlayışa göre, eski toplumlara ilişkin olarak, köleci ya da feodal kategorisi dışında başka bir sınıflı toplum kategorisi zinhar olamazdı! İşte tarihsel evrimi bu şabloncu yaklaşımla açıkladıkları için de, Asya’daki pek çok toplumu aynı “feodalizm” çuvalının içine tıkıştırıverdiler bu “bilim” adamları! Buna göre, eski Roma ve Yunan nasıl köleci bir toplum ise, eski Mısır da onlar gibi bir köleci toplum idi! Keza, eski İngiltere, Fransa nasıl feodal bir toplum ise, eski Çin, Hindistan, İran ve Osmanlı da öyle bir feodal toplum idi!

60’lı yıllarda pek çok Türkiyeli sosyalistin “tarihsel materyalizm” bilgisi de Stalin’in bu vülger tarih anlayışından ileriye geçmiyordu kuşkusuz. Stalin’in beşli şeması esas alınıp, kapitalizm öncesi her toplumun mutlaka köleci ya da feodal bir aşamadan geçmiş olduğu varsayımı bir kez doğru kabul edilince, Osmanlı’nın da mutlaka bu aşamalardan birine dahil edilmesi gerekiyordu doğal olarak! Eh, köleci bir toplum olmadığı açık olduğuna göre, Osmanlı olsa olsa feodal bir toplum olabilirdi ancak! Ve böylece, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın toplumsal yapısı da üç aşağı beş yukarı Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplum şablonuna uydurularak izah edilmeye çalışıldı. Dolayısıyla, Osmanlı toplumunda üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapı ve devlet, Avrupa feodalizmine benzer bir biçimde açıklanmaya başlandı. Hatta bununla da yetinilmedi; bu feodal yapının 60’lı yıllar Türkiye’sinde de hâlâ yer yer geçerli olduğunu “kanıtlayan” teoriler “geliştirildi”!

Ama bu şabloncu yaklaşımın bilimsellikle hiçbir ilgisi yoktu tabii. Nitekim sıra Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğini Avrupa feodalitesi ile kıyaslamalı olarak açıklamaya geldiğinde, bu şabloncu yaklaşımın tutarsızlığı apaçık ortaya çıkıyor ve o zaman da Türkiye tarihi ile ilgili pek çok canalıcı sorun yanıtsız kalıyordu.

Oysa Marx’ın Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi üzerine yaptığı açılımlar, Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğiyle ilgili tüm bu tutarsız yaklaşımları ortadan kaldırmaya yetecek zenginlikteydi. Marx’ın bu konudaki çözümlemeleri, hem Osmanlı sosyo-ekonomik formasyonunun Batı Avrupa feodalitesiyle olan temel farkını anlamak, hem de Türkiye kapitalizminin 150 yıllık gecikmişliğinin gerçek nedenlerini kavramak bakımından son derecede yararlı ipuçları sunmaktaydı.

Avrupa’nın farkı
Bilindiği gibi kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı yer Batı Avrupa’dır. Batı Avrupa’nın feodal düzeni içinde büyüyen servetler ve ilerleyen üretim teknikleri, bir süre sonra ticaretin gelişmesine ve feodal zümreler sistemi dışında bir tüccar-müteşebbis sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni oluşan sınıf, feodal düzenin hiç bir zümresine dahil değildi ve istese de giremezdi. Gelişmesini sistemin dışında sürdüren bu yeni sınıf, ilerleyen dönemde, bir yandan emek-gücü ile üretim araçlarını bir araya getirip yeni bir üretim biçimini organize ederken, diğer yandan da gözünü yeni pazarlara, yeni ufuklara dikecekti. Dolayısıyla, Batı Avrupa’da, biriken servetlerin sermayeye dönüşmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin ilk nüvelerinin ortaya çıkması, daha feodal toplumun bağrında yaşanmaya başlamış bir süreçti. Özel mülkiyet, ferdi girişimcilik ve serbest mübadele ilişkileri temelinde gelişen bu tarihsel süreç, sonunda ticaret kentlerinin kendi kendini yönetme hakkını elde etmesi (özerkleşmesi) ve feodal zümreler düzeninin dışında, kent soylu bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasıyla sonuçlanacaktı.

Amerika’nın keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması ve sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte, altın ve değerli madenler de Avrupa’ya akmaya başladı. İşte bu süreçte iktisadi egemenlik alanını giderek genişleten burjuvazi, sonunda feodalizmin dayattığı yerelliğin dar çerçevesinden de kurtularak yeni ufuklara açılacaktı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise Batı Avrupa’da feodalizmin çözülüşü tamamlanmış ve geniş topraklar üzerine serpiştirilmiş küçük mozaik parçalarını andıran feodal beyliklerin yerini, merkezi-mutlakiyetçi krallıklar almıştı. Burjuvazi bu süreçte merkezi-mutlakiyetçi krallıkla işbirliği yaparak gelişmesini sürdürdü. Ne var ki ulaşılan bu aşama da, gelişen üretici güçlerin ve büyüyen özel sermayenin (burjuvazinin) ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Çünkü bu kez de mutlakiyetçi krallığın keyfi yönetimi ve kralın etrafındaki soyluların imtiyazları, burjuvazinin önünde bir engel olarak dikilmekteydi.

Bu durumda siyasal iktidarı ele geçirerek kralın keyfi yönetiminden kurtulmak ve soyluların imtiyazlarını saf dışı etmek burjuvazi için bir zorunluluk olmuştu. Nitekim ilerleyen yıllar içinde burjuvazi halk kitlelerini (köylüler, kent küçük-burjuvazisi, işçiler) yanına çekerek, kendi devrimini gerçekleştirmeyi ve kapitalist temeller üzerinde kendi siyasal toplumunu (yani burjuva devleti) inşa etmeyi başaracaktı. Önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de yürüyen bu büyük mücadelenin en parlak zaferi 1789 Fransız devrimi oldu.

Burjuvazinin hizmetine koşulan yeni devlette (burjuva parlamenter cumhuriyet veya meşruti kralllık) görev yapacak siyasetçi ve bürokratları da bizzat burjuvazi organize edecekti. Bundan böyle devlet gücü, kralın keyfi kararları uyarınca değil, parlamento sıralarını dolduran sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarları uyarınca kullanılacaktı. Böylece burjuvazi, ekonomik gücünü siyasal güçle taçlandırmış oluyordu.

Kısacası, Batı tipi gelişmenin ayırdedici özelliğine vurgu yapmak istersek şunu söyleyebiliriz: Batı’da bir burjuva sınıfın oluşması ve bu sınıfın kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmesi, kendisi de istisnai tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle oluşan Batı feodalitesi içinde mayalanmıştır. Bu oluşum sürecinin esas dinamiği, feodal zümreler sisteminin dışına itilen ve bu nedenle de gelişmesini sistemin dışında yapmak zorunda kalan tüccar sınıfı olmuştur. Bu sınıf kendine yer açabilmek ve kendi çıkarlarına uygun bir düzen yaratabilmek için, daha baştan mücadeleci, girişimci olmak zorunda kalmış ve bu nedenle de bağımsız bir gelişme şansına sahip olabilmiştir.

Osmanlı toplumu ve Asya tipi üretim tarzı
Oysa tarihsel arka planı ve sosyo-ekonomik temeli Batı feodalitesinden farklı olan Osmanlı’da bu süreç, Batı’dakinden oldukça farklı yaşanmıştır. Osmanlı toplumunun sosyal bileşimi, tepedeki yönetici-devlet sınıfı (saray, asker-sivil bürokrasi, ulema) ile tabandaki doğrudan üreticilerden (tarımcılar ve zanaatkârlar) ibaretti. Hem tarım komünleri (reaya[1] çiftlikleri), hem de kentlerdeki zanaatçı loncaları, merkezi devletin sıkı kontrolü altındaydı. Her türlü ekonomik işlem, devlet tarafından düzenlenmekte ve denetlenmekteydi.

Avrupa’da kapitalizmin geliştiği yıllarda (16-17. yüzyıllar), Osmanlı’nın sosyal bünyesinde gelişmesini başlı başına ticarete dayanarak sürdüren, bu yolla servet biriktirerek güçlenen ve Batı feodalitesindeki gibi özerk bir konum elde edebilen bağımsız bir tüccar sınıfı söz konusu değildi henüz. Çünkü Osmanlı’da en temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin başından beri devlete ait olması nedeniyle, tarımdan elde edilen toplumsal artığın (reayanın ürettiği artık-ürünün) büyük bir bölümü de vergi ve haraçlar olarak merkezi bürokrasinin elinde yoğunlaşıyordu. Bu koşullar altında tarım topluluklarının elinde, başlı başına serbest mübadele ilişkilerine (özel ticarete) konu olabilecek anlamlı büyüklükte bir artık-ürün birikimi kalmıyordu geriye. Dolayısıyla, sistemin işleyişini şu ya da bu ölçüde etkileyecek özel bir ticari sermayenin birikmesi ve bu temelde özerk bir tüccar sınıfının ortaya çıkması, ya da Batı’da olduğu gibi özerk ticaret kentlerinin oluşması da söz konusu olamıyordu.

Osmanlı’nın klasik döneminde (17. yüzyıla kadar olan dönemde) ticaret hiçbir biçimde köy topluluklarına girebilmiş değildir. Bu dönemde ticaret, daha çok sarayın (despotun) ve kentlerde oturan asker-sivil yönetici bürokrasinin lüks tüketim ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan uzak mesafe ticaretinden ibaretti. Yani köy topluluklarının ürettiği artık-ürün ancak devletin eline geçtikten sonra meta haline gelebiliyor ve ticarete (uzak mesafe ticaretine) konu olabiliyordu. Ne var ki bu tür bir ticaret de devletin görevlendirdiği memurların sıkı denetimi altında, yabancı ülkelerden gelen tacirler (Osmanlı sistemine dahil olmayan kimseler) tarafından gerçekleştirilmekteydi. Bu yüzyıllarda devletin yaptığı şey, değişim için değişim (meta ticareti) değil, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanım değerlerinin bir değişimiydi.

Osmanlı’da ekonominin esas temelini oluşturan reaya çiftliklerindeki doğrudan üreticinin (reayanın) durumuna gelince; bu kesim, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal hayatın tamamen dışında, kendi içine kapanık bir ekonomik yaşam sürdürmekteydi. Asyatik karakterde olan bu tarım topluluklarında ne toprakta özel mülkiyet, ne meta, ne de mübadele ilişkileri gelişmişti. Ayrıca da bu topluluklarda işbölümünün düşük düzeyde olması ve tarım ile zanaatın topluluk içinde birbirini tamamlayan birlikteliği, her türlü ihtiyacın topluluk içinde karşılanmasına yol açıyor ve bu da tarım topluluklarını kendine yeterli, dışa kapalı ekonomik birimler haline getiriyordu. Bu özellikleri nedeniyle, tarım toplulukları, Osmanlı despotizmi altında yüzlerce yıl sürekli kendini tekrarlayan bir bitkisel yaşam sürdürdüler.

Engels bir yazısında, masum ve zararsız gibi görünen bu Asyatik tarım komünlerinin, varlıklarını sürdürdükleri her yerde, Doğu despotluğunun ekonomik temelini oluşturduklarını söylemişti. Özel mülkiyetin, gelişmiş bir işbölümünün ve serbest mübadelenin olmadığı yerde, elbette ki pazarın ve kapitalist ilişkilerin gelişebilmesi de mümkün olamazdı. Marx da yaptığı araştırmalarda, Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu toplumların, değişime karşı en dirençli toplumlar olduğu kanaatine varmış ve bu toplumların, kapitalizmi geliştirecek içsel dinamiklere sahip olmadığını ve dolayısıyla, kapitalizmin bu toplumlara ancak dışsal bir etken olarak girebildiğini (Hindistan örneği) söylemişti.

Bu açıdan baktığımızda, Osmanlı toplumunun evriminin Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat oluşturduğunu söyleyebiliriz. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmiştir. Oysa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş, toplumsal ilişkiler ve sınıflar, despotik devletin elinde yoğrularak biçimlenmiştir.

Osmanlı toplumunda üretici olmayan (asalak) devletlû sınıfın toplam nüfus içindeki payı, Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplumlarındaki yönetici sınıfa oranla çok daha büyük bir yer tutmaktaydı. Yönetici devlet sınıfına mensup nüfusun bu denli kalabalık oluşu, Osmanlı kentlerinin oluşması ve Batı’ya nazaran farklı bir işlev kazanmasında da esaslı bir rol oynamıştır. Her şeyden önce bu kentler, Batı’da olduğu gibi feodal otoriteye (senyöre) karşı mücadele ederek özerklik kazanmış kentler değillerdi. Tam tersine bu kentler, bizzat merkezi devletin kurduğu ve devlet sınıfının ikamet ettiği bir tür askeri yönetim karargâhı gibiydiler. Yönetici devletlû sınıfın konuşlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğuyla oluşturulan bu kentlerde kuşkusuz belirli oranda sanayi ve ticaret organize edilmekteydi. Fakat gerek sanayi gerekse ticaret, doğrudan iç ve dış pazar için yapılan serbest bir faaliyet (değişim için değişim) olmaktan çok, kentlerde ikamet eden devletlû sınıfın ve onların hizmetkârlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir faaliyetten ibaretti. Dolayısıyla, esnaf ve zanaatçı loncalarının yaptığı bu sınırlı faaliyet, devletin mutlak kontrolü altında işleyen bir “üretim” ve “ticari” faaliyet olmaktan öteye geçemiyordu.

Despotik merkezi bürokrasinin mutlak denetimi ve belirleyiciliği altında işleyen bu üretim ilişkileri, Batı’da serbest mübadele ilişkilerinin yarattığı gibi bir pazar ekonomisinin gelişmesini ve dolayısıyla devletten bağımsız bir sivil toplum alanının oluşmasını tarihler boyunca engellemiştir. Bu nedenle, Batı’da 16 ve 17. yüzyıllarda ticarete dayalı ilkel sermaye birikimi temelinde gelişen kapitalist ilişkiler ve bir burjuva sınıfının oluşumu süreci, aynı yüzyıllarda Osmanlı’da hiç yaşanamamıştır.

Osmanlı’daki gibi mutlakiyetçi despotik bir egemenlik altında biçimlenmiş olan sosyo-ekonomik yapılar içerisinde, Batı’da görülen kapitalist gelişmeye yol açacak içsel dinamiklerin oluşabilmesi çok güçtü. Engels de 1890’da Neue Zeit’ta yayımlanan bir makalesinde bu konuya işaret ederek şunları yazdı:

Gerçekten de, tıpkı bütün Doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık-ürünü zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır; burada, burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.[2]

Osmanlı’da siyaset de bürokrasinin mülkiyetindeydi
Toprağın başlıca üretim aracı olduğu ve hep öyle kaldığı Osmanlı’da gücü elinde bulunduranlar, toprağa hükmedenlerdi elbette. Osmanlı’da toprakların mülkiyeti devlete ait olduğu için, bu gücü mutlak olarak elinde bulunduran, egemen devletlû sınıf, yani saray ve merkezi bürokrasi idi. Osmanlı’nın Batı feodalitesinden temel farkı da buradaydı. Batı’nın feodal toplumunda yüksek devlet görevleri ve bu görevlere bağlı makamlar (yüksek bürokrasi) doğrudan özel toprak sahibi soyluların, yani toprak aristokrasisinin (prensler vb.) elinde olurdu genellikle. Oysa Osmanlı’da bürokrasi, özel toprak sahipliğinden, soyluluktan vb. geliyor değildi. Osmanlı bürokrasisi, devşirme usulüyle toplanıp sosyal kökeniyle bağları tamamen kesilen ve özel olarak devlet görevleri için eğitilip hazırlanan kapıkullarından oluşuyordu. Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin gücü, Batı feodalitesinde olduğu gibi özel mülkiyet (toprak) sahibi oluşundan değil, devleti mülk edinmesinden ve dolayısıyla devlete ait mülkiyeti yönetme yetkisinden kaynaklanıyordu. Batı feodalitesinde bürokrasi, son tahlilde soylu toprak sahipleri (feodal beyler) sınıfının genel çıkarlarının hizmetindeydi. Osmanlı despotizminde ise bürokrasi, devletlû sınıfın çıkarlarının, yani yönetici sınıf olarak kendisinin hizmetindeydi.

Batı feodalitesinde sosyal mücadele, büyük toprakların özel mülkiyetini tekelinde bulunduran soylular (senyörler, lordlar) sınıfı ile, emekçi köylüler ve gelişen kentli sınıf (burjuvazi) arasında olmuştur. Ve bu mücadele kendi tarihsel gelişimi içinde çeşitli siyasal biçimler alarak ilerlemiş, sonunda feodalizmin tasfiyesiyle noktalanmıştır. Oysa Osmanlı’da bu mücadele, devlete ait toprağın yönetimini ve denetimini devlet adına elinde bulunduran merkezi bürokrasi ile, bu toprağın gelirine fiilen el koymaya kalkışan ve devletin merkezi otoritesine başkaldıran merkezkaç güçler (derebeyleşen eşraf ve mütegallibe) arasında olmuştur hep. Tabii bu da bir iktidar mücadelesiydi; ama, Batı’da olduğu gibi ezilen, sömürülen emekçi köylüler ve yükselen burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında değil, egemen merkezi bürokrasi ile onun iktidarına ortak olmak isteyen merkezkaç güçler (taşradaki devlet arazilerine el koyan âyan, bey, ağa takımı) arasındaki bir mücadeleydi bu.

Nitekim sömürücü sınıflar arasındaki bu mücadele, Osmanlı’nın çöküşüne kadar da hep devam etmiştir. İktidarını başkalarıyla paylaşmaya pek gönüllü olmayan Osmanlı merkezi bürokrasisi, bu konuda her türlü mücadeleyi göze alarak ve her türlü entrikaya başvurarak hegemonyasını sürdürmesini bilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’nın merkezi despotik devlet düzeni zaman zaman sarsıntı geçirmesine rağmen, her seferinde yeniden otoritesini tesis ederek ayağa dikilmesini bilmiştir. Keza, taşradaki mütegallibe de, merkezi otoritenin bu zayıflama ve sarsıntı dönemlerinde, aynı yöntemlere başvurarak, merkezi bürokrasiye karşı iktidar mücadelesini sürdürmüştür. Tarihe baktığımızda, benzer süreçlerin diğer Asya tipi imparatorluklarda (örneğin Çin, İran gibi) da aynı şekilde yaşandığını görmekteyiz.

Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasıyla birlikte, özellikle 18. yüzyıldan itibaren, İmparatorluğun Asya’daki topraklarının büyük bir bölümünün idaresi, hukuken olmasa bile fiilen yeni güç odaklarının (ayanların) eline geçti. Bu dönemde merkezkaç güçlerin elinde önemli sayılabilecek servetlerin biriktiği biliniyor. Fakat bu servet birikimi, hiç bir zaman Batı’daki gibi özerk bir ticaret sermayesinin gelişmesine ve dolayısıyla müteşebbis bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasına yol açmadı. Çünkü merkezkaç güçlerin elinde biriken bu servetler de son tahlilde ticaretin ve müteşebbis sermayenin gelişmesinde değil, daha çok devlet katında mevki, makam yani mansıb satın alarak Osmanlı yönetici sınıfına dahil olmak için kullanılacaktı. Hukuki açıdan kimseye toprakta tam olarak özel mülkiyet hakkının tanınmadığı ve sık sık servetlerin müsaderesine başvurulduğu Osmanlı düzeninde, taşrada şu ya da bu yolla servet biriktirip zengin olan eşraf ve mütegallibe için gene de en tercih edilir yol, canlarının ve mallarının emniyetini sağlamak üzere, resmi görevler satın alarak devletlû-yönetici sınıfın saflarına katılmaya çalışmak oluyordu. Osmanlı yönetim sistemi de buna özellikle izin veren bir sistemdi zaten. Çünkü ancak bu yolla merkezkaç (rakip) güçleri kendi bünyesi içine alarak eritebiliyordu merkezi bürokrasi!

Özetle söylemek gerekirse, Osmanlı devletinin eski despotizminden gelen temel bir ilkesi 19. yüzyılda da geçerliliğini koruyordu hâlâ. Osmanlı merkezi otoritesi (saray ve merkeziyetçi-despotik bürokrasi), kendisine rakip olacak özerk ekonomik güç odaklarının oluşmasına ve yaşamasına asla imkân tanımak istemezdi. Çünkü bu güçlerin yaşamasına imkân tanımak demek, padişaha ve merkezi bürokrasiye ait olan toplumsal artık-ürüne başkalarının da ortak çıkması ve dolayısıyla merkezin ekonomik payının azalması demekti. Bu da devletlû sınıfın (bürokrasinin) gönül rızasıyla katlanacağı bir şey değildi elbette! Ayrıca merkezi bürokrasinin buna katlanması, siyasal iktidarının da zayıflaması anlamına gelirdi. O nedenle, Osmanlı devletinde egemen sınıfı oluşturan merkezi bürokrasi, kendini zayıf hissettiği dönemlerde merkezkaç güçlere mecburen verdiği tavizleri, kendini güçlü hissettiğinde derhal geri almayı ilke haline getirmiş bir sınıftı.

Toparlayacak olursak, Osmanlı’da, Batı’daki gibi bir kapitalistleşme sürecinin yaşanması, yani ticaret temelinde bir servet birikiminin oluşması ve bu temel üzerinde özerk bir müteşebbis sınıfın gelişip güçlenerek kapitalist üretim ilişkilerini yaygınlaştırması, Müslüman-Türk nüfus bakımından 19. yüzyılın sonuna kadar görülmüş bir olay değildir. Bu söylediğimizin tek istisnası, Balkanlar’daki gayrimüslim azınlıkların 19. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı girişimler olabilir.

Osmanlı’da burjuva dönüşüm süreci, Batı’ya kıyasla en az yüz elli yıllık bir gecikmeyle (esas olarak da 1908 Jön Türk Devrimiyle) başlayabilmiştir. Ama Batı’dan farklı olarak bu süreç, daha baştan merkezi bürokrasinin denetiminde işleyen, tepeden güdümlü bir süreç olmuştur. İlk olarak İttihat ve Terakki iktidarında şekillenen kapitalistleşme-modernleşme projesi, Cumhuriyet döneminde de gene merkezi bürokrasinin (bu kez Kemalist bürokrasinin) güdümünde, otoriter bir proje olarak devam etmiş ve ancak devletin kapitalist uygulamalarıyla (1929-39) işlerlik kazanabilmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı merkezi bürokrasisinin geleneklerinin Cumhuriyet döneminde de yaşatıldığını söylemek pek de abartılı bir saptama olmaz. Evet, bizde asker-sivil yüksek bürokrasinin, sermaye sahibi burjuvaziye rağmen siyasal iktidar mekanizması içinde neden bu kadar etkin olabildiğini ve neden Batı’daki bürokrasiden oldukça farklı bir profil sergilediğini anlamak herhalde zor almasa gerek!

Nitekim Osmanlı’nın Batı karşısında her bakımdan bağımlı hale geldiği ve bir yarı-sömürge durumuna düştüğü 19. yüzyıl ile, yeni bir devletin (TC’nin) kuruluşunun ön koşullarının mayalandığı 20. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı bürokrasisinin özgül konumunu ortaya koyması bakımından çok önemli bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Bu bakımdan, Tanzimat, Islahat, Birinci Meşrutiyet, 1908 Jön Türk devrimi, İkinci Meşrutiyet, Milli Mücadele ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde asker-sivil bürokrasinin oynadığı başat rol iyi incelenirse, “devleti kurtarma” çabalarının bu kesime nasıl ayrıcalıklı bir konum kazandırdığı daha da iyi anlaşılacaktır!

[1] Reaya sözcüğü, Osmanlı’da devlet mülkiyetindeki toprakta (tımar) çalışan doğrudan üretici bağımlı köylüler için kullanılan bir terimdir. Arapça raiyye ya da raiyyet (sürü) sözcüğünün çoğuludur. Reayanın belirleyici özelliği vergi yükümlülüğüdür.

[2] Aktaran: Selahattin Hilav, Marx, Türkiye Üzerine, Önsöz içinde, Gerçek Yay.,1966, s.9

marksist.net/mehmet-sinan/mode

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

Mehmet Sinan

Kendisini dünyaya "parlamenter demokratik" bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

marksist.net/mehmet-sinan/mode

Fosil kemiklerin içinden çıkan sırlar | Metabolik izler tarihöncesi yaşamı yeniden yazıyor
numedya24.com/fosil-kemiklerin

14 yıllık cihatçı intikam içgüdüsü sürüyor: “Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a!”

Yerli ve yabancı medya organlarında Suriye’de azınlıklara, bilhassa Aleviler ile Dürzilere yönelik her türlü mezalim ve katliamlara ilişkin haberler yapmakla birlikte Batılı ve Orta Doğulu yetkililer çıkarları uğruna bunları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir. Zira jeopolitik hesaplar açısından Suriye’deki iktidarın ayakta durması siyasi, ekonomik, stratejik ve güvenlik bakımından daha öncelikli ve faydalı görülmektedir.

Faik Bulut

Bu yazımızda HTŞ yönetimine bağlı cihatçıların Suriye genelinde ve geçici hükümet desteğinde 25-28 Aralık’taki saldırılarını ve azınlıklara yönelik insanlık suçlarını irdelemek istiyoruz.

Derlediğimiz haberlerin kaynaklarını şu linklerden bulmak mümkün: thecradlearabic.com/articles/d. thecradlearabic.com/articles-i. bbc.com/arabic/articles/c140g3. thecradlearabic.com/articles/y. thecradle.co/articles/alawites. thecradle.co/articles/alawites.

DSG (Demokratik Suriye Güçleri) tarafından yapılan açıklamada, çatışmaların Şam hükümeti Savunma Bakanlığı’na bağlı grupların Halep’teki Şeyhan Meydanı’nda bulunan bir Asayiş noktasına saldırmasıyla başladığı öne sürüldü. Açıklamada, saldırı sonucu iki asayiş üyesinin yaralandığı belirtildi.

DSG, hükümete bağlı unsurların Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini ağır silahlarla hedef aldığını savunarak, Şam yönetimini kendi emrindeki grupları kontrol edememekle suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı ile resmi haber ajansı SANA ise olaylara ilişkin farklı bir tablo çizdi. Şam yönetimi, DSG güçlerinin ortak kontrol noktalarından aniden çekilerek Suriye askerlerine ateş açtığını ve yapılan anlaşmalara “ihanet” ettiğini ileri sürdü.

Birkaç gün sonra da HTŞ güçlerinin Tişrîn Barajı bölgesine toplarla saldırması sonucu bazı siviller yaralandı.

Ensar’ul Sünnet Tugayları isimli radikal Selefi örgüt Humus’ta Alevilere ait İmam Ali Bin Abi Talib Camisine saldırı düzenledi; 8 kişi öldü, en az 18 kişi de yaralandı. Bombalanan yerin “Sünni camisi olmadığını” vurgulayan örgüt, bundan böyle “imansız ve dinden dönen herkesin hedef alınacağını, saldırıların artarak devam edeceğini” açıkladı.

Amerikan düşünce kuruluşu Savaş Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Ensar’ul Sünnet Tugayları, IŞİD’den destek alıyor. Ancak örgüt, IŞİD bağlantısını reddediyor.

Suriye’nin başta Lazkiye ve Tartus kentleri olmak üzere birçok kıyı kentindeki Aleviler sokaklara çıkarak protesto eylemleri düzenledi. Suriye ve Diasporadaki Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazal Gazal, bu saldırının ardından kitlesel barışçıl gösteri çağrısı yaptı. Gazal ayrıca federasyonla ilgili taleplerini yineleyerek “İç savaş istemiyoruz ve kaderimizi belirlemek bizim hakkımızdır” ifadelerini kullanarak son saldırıları “imha savaşı” olarak nitelendirdi.

Üç aşamalı tutuklama furyası

Öte yandan Reuters haber ajansı analizinde, yeni Şam yönetiminin üç dalga halinde tutuklamalarla Esad rejiminden kalan hapishaneleri doldurduğu yazılıyor.

İlk dalga Esad’ın geçen yıl 8 Aralık’ta devrilmesiyle başladı ve rejim güçlerine mensup binlerce asker yeni yönetim tarafından tutuklandı.

İkinci dalga Mart 2025’te, Alevi nüfusunun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus’ta yaşanan şiddet olaylarının ardından geldi.

Üçüncü dalga ise Dürzilerin yoğun yaşadığı Süveyda bölgesinde temmuz ayında başlayan şiddet olayları sonucu gerçekleşti.

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü (SOHR), Alevilere yönelik bu olaylarda yaklaşık 1600 kişinin Şam destekli milisler tarafından öldürüldüğünü öne sürmüştü. Bunlardan 600’den fazlasının sivillerden oluştuğu savunulmuştu. Analizde, Şam güçlerinin çoğu erkek yüzlerce Alevi’yi tutuklamaya devam ettiği ileri sürülmektedir.

Süveyda şehrinde rejim yanlısı Bedevi aşiretlerle muhalif Dürzi gruplar arasındaki adam kaçırma olaylarıyla 13 Temmuz’da başlayan çatışmalar hızla büyümüştü. Yaklaşık bir hafta süren ve ateşkesle sonuçlanan çatışmalarda, Şam yönetimine bağlı silahlı birlikler, gerginliğin durdurulması amacıyla bölgeye gönderilmişti.

Reuters analizinde, bunlara ek olarak Esad rejimiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla Sünni Müslümanların tutuklandığı da ifade ediliyor. İnsan hakları aktivistlerinden “İran ve Hizbullah’la bağlantıları” gerekçe gösterilerek yakalanan Şiilere kadar birçok kişinin rejimden kalan hapishanelere atıldığı savunuluyor.

Haberde, bu kişilerin çoğu hakkında resmi bir hukuki süreç başlatılmadığı iddia ediliyor. Esad döneminden kalma 28 cezaevi ve gözaltı merkezinin yeniden faaliyete geçtiği belirtiliyor. Ayrıca mahkûmlara işkence edildiği, 11 kişinin gözaltında yaşamını kaybettiği öne sürülüyor.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Reuters haber ajansına gönderdiği açıklamada şu ifadelere yer verdi: Yapılan ihlallerin boyutu göz önüne alındığında, Suriye’de eski rejim altında işlenen suçlara karışanların sayısı çok fazladır. Rejimle bağlantılı kişilerin işlediği diğer suçların yanı sıra geçmişte işlenen suçlar, yeni ihlaller, güvenlik ve istikrara yönelik tehditler de söz konusu.

Mahkûmlara kötü muamele edildiğine dair iddiaları reddeden Şam yönetimi, Esad’ın düşüşünden sonra Suriye’nin hukuk, yargı ve güvenlik kurumlarının yeniden inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Bu gelişmeler sonucu Şam yönetimi sorumluluğu üslenmeyip tam aksine azınlıkları suçladı. Örneğin Alevi gösterilerini dışardan kışkırtma ve Esat yanlısı unsurların bir tertibi olarak gösterdi ve Süveyda’daki Dürzi hareketini İsrail ile işbirliği halinde ülkeyi bölmeye çalışan hainler olarak adlandırdı. DSG’yi ise Alevilere ile Dürzilere siyasi ve askeri destek verip Şam hükümetine karşı kışkırtmakla suçladı.

Gerçekler neyi gösteriyor?

Noel sabahı Suriye’deki bütün kiliseler çanlarını çalarak cemaat ibadethanelerinde toplanmaya çağırdı. Ayinlerde şöyle bir talep onaya sunuldu:

“Bizler artık daha fazla dayanamıyoruz. Üstümüzdeki zulüm ve baskı giderek artıyor. Öyle ki, Avustralya’ya topluca iltica etmek niyetindeyiz. Sadece Şam’daki kiliselere mensup 15 bin Hıristiyan bu konudaki dilekçemizi imzaladı. Bu olay şimdiye kadar diken üstünde duran ancak yine de sessizliğini koruyan ve baskılar sonucunda sayıları giderek azalan cemaat mensuplarımızın Ahmed Şara yönetiminin vaatlerine artık inanmadığın bir delilidir.”

Toplam nüfusun yüzde 10’unu teşkil eden Hıristiyan topluluğun 14 yıllık Suriye iç savaşı sırasında sayılarının giderek azaldığı gözlenmektedir. İktidara gelmeden önce ve Şam’da iktidar koltuğuna oturduğunda Şara herkese eşit muamele edeceğine söz vermişti. O kadar ki Hıristiyan cemaatin dini kutlamaların tamamına gönül rahatlığıyla katılabileceğini söylüyordu. Nitekim ziyaret ettiği bir kilisede batı kamuoyuna yönelik mütebessim görüntüler vermişti. Ancak zaman bunun tam tersini gösterdi.

Suriye muhalefet liderlerinden George Barşini, “HTŞ’nin sistematik bir katliam yürüttüğünü, binlerce Alevi erkeğini tutuklayıp zindanlara attığını ve geleceğe yönelik imha planları yaptığını” dile getiriyordu. 8-25 Aralık 2024 tarihleri arasında cihatçılar çok sayıda Hıristiyan köyüne baskın düzenleyerek manastır ve kiliseleri bastı; ikon ve kutsal sembolleri yaktılar ve ibadethane görevlilerini öldürdü.

Gelişmeler günü gününe şöyle oldu:

19 Aralık: Hama’da Ortodoks Grek Kilisesi yakıldı. Başpiskopos Baalbaki şöyle diyor: “Bir grup geldi, silahlarını bize doğrulttu, Kilisenin fresklerini çizdi.”

22 Aralık: Safsafa isimli köyde Alevilerle Hıristiyanların mülklerine baskın yapıldı. Paraları gasp edildi ve kadınlarına şiddet uygulandı.

23 Aralık: İslamcı gruplar Hama’daki kilisenin önündeki Noel ağacını yaktılar. Engellemeye çalışan gençlere ateş açtı.

24 Aralık: İslamcı bir grup Hums’a yakın Baruha köyündeki Alevi ziyaretgâhını yakarak değerli eşyaları talan etti.

25 Aralık: Cihatçı militanlar, Alevilerin kutsal şahsiyeti Ebu Abdullah el Hasibi’nin 700 yıllık türbesini yakıp yıktılar; 5 hizmetliyi katlettiler. Başlarına ayaklarıyla bastıkları görüntüleri ise kamuoyuyla paylaştı.

5 Ocak 2025: Şam’ın El Kasa mahallesindeki kiliseyi basan Selefiler atları ve İŞİD bayraklarıyla ibadethanenin içine daldılar. Burcul-Rus meydanında ise kadınları zorla tesettüre girmeye zorladılar. Kadın ve erkeklerin bir arada dolaşmasını engelledi.

15 Ocak: Hums şehrindeki Hıristiyanlara ait üniversiteye baskın düzenleyen Selefiler kuruma el koymaya kalktı.

15 Ocak: Şam’daki El Kasa mıntıkasındaki Hıristiyanlar maskeli İslamcıların hedefi haline geldiler. Guta bölgesindeki militanlar kadınların tam tesettüre girmesini istediler. Ayrıca sigarayı yasakladılar. Müdahale etmek isteyen Hıristiyan gençler ise ateş edilerek dağıtıldı.

16 Ocak: Hama’daki Ortodoks kilisesine tekrar saldırıldı, kapı ve pencereleri sökülüp atıldı.

15 Şubat: El Nasara vadisindeki Hıristiyan köyleri yoğun saldırılara maruz kaldı. 12 çocuk kaçırıldı.

17 Şubat: Hums’taki Zeydel köyü, Selefi militanların saldırısına uğradı. Mezarlıklar tahrip edildi, haçlar ve dini semboller parçalandı.

Hıristiyan ve Alevi cemaatleri günümüzde de ev baskınlarına, talana ve geniş anlamıyla tehcire zorlanmaktadırlar. Pek çok köyde uluorta yaylım ateşine maruz kalan köy mensupları direnmenin bedelini canlarıyla ödemektedir.

Katliamların 14 yıllık bilançosu

Esad devrilmeden önce de azınlıklar açısından değişen bir şey yoktu. El Gavr köyüne iki konvoyla baskın yapan HTŞ militanları köylüleri yaylım ateşine tuttular. Okula atılan roket atışıyla pek çok öğrenci hayatını kaybetti veya yaralandı. Sokaklar tarandı, yaşlılar ile gençler kurşunların hedefi oldular. Katledilenlerin gömülmesine izin verilmedi, köyde ne varsa talan edilip yağmalandı.

Hums’un kuzeydoğusundaki yerleşim yeri El Muharrrem el Favkani’de 34 bin Alevi yerinden edilmişti. Onların yerine İdlib’den getirilen 300 bin cihatçı ailesi yerleştirildi.

Hama’ya bağlı Metnin mahallesindeki Aleviler dövülerek evlerinden çıkarılıp atılmış, mal ve mülkleri gasp edilmiş, geri dönmek isteyenler ise dövülerek öldürülmüştür.

Hums’a bağlı Cabburin köyünün bir mahallesine baskın yapan militanlar arama tarama bahanesiyle tutukladıkları kimi Alevileri Asi nehrine atmış; yaşlılar işkenceden geçirilmiştir.

Yine Hums’a bağlı iki Alevi köyü ile Dasniye çevresindeki bir Kürt köyü baskına uğramış; sakinleri yakalanıp dövülerek katledilmiş.

Humslu Gazeteci Vahid Yazbek’in anlatımına göre; hastane morgunda kimliği belirsiz onlarca kişi mevcutmuş. Toplam 125 kişinin çoğunun yüzleri tanınmaz haldeymiş. Gazeteci Nidal Hamade tanıklığına göre ise Hama ve Hums’taki hapishanelerden hastanelere getirilenlerin çoğunda işkence izleri varmış. Cesetler genelde eski asker ve subaylara aitmiş. Bunlardan bir kısmı alnından vurularak öldürülmüş.

Hama’ya bağlı Arza köyünde katledilenler de Asi nehrine atılmış. Fahel beldesinde 58 Alevi köylü HTŞ militanları tarafından öldürülmüş. Şam’ın düşmesinden sonra kuşatmaya alınan 30 bin Suriyeli askerden hastane morglarına kaldırılanların vücutlarında işkence izleri görülmüş.

Kadınların değişmeyen kaderi

İktidar değişikliğinin hemen sonrasında Hums Üniversitesinden Profesör Raşa el Ali dâhil onlarca kadın rejim taraftarlarınca öldürülmüştür. İlaveten onlarca Alevi ve Hıristiyan kadının kaçırılışı video görüntüleriyle kanıtlanmıştır.

Hayatta kalan 70 yaşındaki bir kadının yerel medyaya aktardığına göre yaklaşık 100 –doktor, mühendis, öğretmen gibi- meslek sahibi kadın iktidar değişikliğinin hemen ardından sadece iki gün içerisinde İslamcı militanlarca kaçırılıp HTŞ’nin hükmettiği İdlib bölgesine cariye olarak götürülmüş ve esir pazarında satılmış, bazıları da İŞİD’in yaptığı gibi organ kaçakçılarına teslim edilmiştir.

Katliam fetvaları

Şam’daki Alevi katliamına yakından tanık olan Mazın isimli Hıristiyan genci anlatıyor: “Arabamın içinde sigara içiyordum. HTŞ kolluk kuvvetlerinden biri yanıma gelip Ramazan ayında niçin sigara içtiğimi sordu. Hıristiyan olduğumu söyleyince, elimdeki sigarayı çekip aldı ve ‘Bekleyin, sıra size de gelecek. Ama şu andaki önceliğimiz Alevileri ortadan kaldırmaktır” dedi.

Şam yönetiminin “size dokunulmayacak” yolundaki vaadine rağmen, yukarıdaki son tehdit ibaresi sosyal medyada yaygınlaştı; artık cihatçılar “sıra size de gelecek” sloganını paylaşmaya başladılar. Nitekim Temmuz 2025’de Dürzi toplumuna yönelik saldırıdan Hıristiyanlar da nasibi aldı. Toplamda Süveyda ve çevresinde 6 kilise yakıldı, Halid Mazhar isimli Evangelist keşiş ile aile efradı (13 kişi) imha edildi. Kimi tanıklara HTŞ adına şehre saldıran bazı militanlar IŞİD sembollerini sokaklarda dolaştırıyorlardı.

Hal böyle olunca IŞİD cihatçılarıyla IŞİD militanları arasındaki farklar fiilen azalmış oldu. İkisini ayıran çizgi bulanıklaştı.

Çıplak gerçeği üç ibretlik örnekte görmek mümkün: Şam’ın düşmesiyle birlikte dört bir yanı istila eden Selefiler “Aleviler Tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a” naraları atıyorlardı.

Doğrusu, iç savaşın başlangıcında Hama ve Hums’ta bulunduğum sırada, bu sloganın yazılı halini duvarlarda görmüştüm. Silahlı iç savaş henüz başlamamışken İslamcıların sloganı “El Savra El Silmiye” (Sivil İtaatsizlik, Sivil İsyan) idi. Bir süre sonra yine aynı bölgelerde dolaşırken bu kez mezhepçilik ön plana çıkmıştı. “El Savra El Sünniye” (yani Sünni Devrim”) sloganı rağbetteydi.

HTŞ’nin iktidara gelişinden bu yana da Emevilik ön plana çıkarılmakta; o döneme ait mezhepçi söylemler ile baskı politikaları başta Colani olmak üzere geçici Suriye hükümetinin ana çizgisi haline gelmiştir.

Sebebi şudur: Tarihsel arka planda bağnaz fetvalarıyla bilinen Ortaçağ din adamı İbn Teymiye’nin mezhepçilik ve cihat hakkındaki katı söylemleri, günümüz Selefi militanlarınca rehber kitabı niteliğindedir.

İç savaşı sırasında ise fanatik mezhepçi Şeyh Adnan el Arur, Riyad’daki El Wisal TV kanalındaki bir konuşmasında üstü örtülü ölüm fetvası vermişti: “Ey Aleviler! Allah adına yemin ederim ki, sizleri lime lime edip etinizi köpeklere atacağız. Ey cemaat, cihada koşun, Allah sizleri Alevi toprakları ile kadınlarıyla mükâfatlandıracaktır!”

Benzer bir çağrı da Selefi İmam Yasin El Acluni tarafından yapılmıştı. “Alevi ve Dürzi kadınları sizlere helaldir. Ancak onlarla nikâhlanmak olmaz. Evlenmeden, onları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.”

İşte bu fetvalar, daha sonra Arap dünyasındaki Selefilerce örnek alındı; her türlü zorbalık, baskı, öldürme ve vahşete yal açtı.

“Öldür ama videolarını paylaşma!”

Vahşet videolarının paylaşılmasından sonra özellikle de Batı kamuoyunun tepkilerinden sonra Huzeyfe Azzam ve Ebu Mahmud el Sus gibi HTŞ komutanları bu tamimi yayınladılar. Ondan sonra katledilenler hakkında “Eski rejimin artıklarını temizleme” deyimi kullanılır oldu. Böylelikle suç delillerini saklamış oldular.

Şam’ın düşmesinden sonra Suriye resmi televizyonuna ilk çıkan Ebu Mahmud el Sus, Aralık 2024’te “Suriye halkı yekvücuttur, ayrılamaz!” demesine rağmen 13 Ocak 2025’te taraftarlarına şöyle sesleniyordu:

“Uyarımızdır! Bir şey yapmak istediğinizde asla kayda geçmeyin, geride iz bırakmayın. Asla kendinizi teşhir edip ele vermeyin. İstediğinizi yapın ama görüntüsüz olsun. Çünkü bunlar devrimi ve devrimcileri rezil rüsva eder. Sonradan başımızı ağrıtır. Ben, size burada Esat rejiminden geride kalanların tümünü ortadan kaldırma iznini veriyorum. Hiç kimse sizi bunu yapmaktan alıkoyamaz.”

Devletler katliamlarla değil, bölgedeki çıkarlarıyla ilgilenir.

Yerli ve yabancı medya organlarında Suriye’de azınlıklara, bilhassa Aleviler ile Dürzilere yönelik her türlü mezalim ve katliamlara ilişkin haberler yapmakla birlikte Batılı ve Orta Doğulu yetkililer çıkarları uğruna bunları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir.

Arada bir söz konusu trajik olayları kınayıp sözde mahkûm etmekle birlikte bölgedeki başat aktörlerin (ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, S. Arabistan, Mısır, Türkiye) görünüşü kurtarmaktan başka yaptıkları bir şey yoktur. Tam tersine, bu tür toplumsal felaket ve faciaları bir kenara not eden söz konusu ülke yetkilileri, HTŞ komutanı ve Şam’daki iktidarın başı Ahmed Şara yönetimini sağlamlaştırıp güçlendirmeyi planlamaktadır. Zira jeopolitik hesaplar açısından Suriye’deki iktidarın ayakta durması siyasi, ekonomik, stratejik ve güvenlik bakımından daha öncelikli ve faydalı görülmektedir.

Katliam olayları da gerektiğinde uluslararası güçlerin çizdikleri yoldan çıkma ihtimaline karşı, icabında Şara iktidarını sıkıştırmaya yöneliktir.

Bu acı gerçek, Diyaspora’da bulunan Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazal Gazal’ın The Cradle Arabic gazetesinin 26 Aralık 2025 tarihli nüshasında Ağid Hicazi imzasıyla yayımlanan söyleşisinde dolaylı biçimde dile getirilmiştir:

“Arap Alevilerine yönelik katliam ve mezalimin durdurulması için Birleşmiş Milletler, Arap dünyası ve Batılı ülkelere yapılan başvurular, henüz somut bir adım atılabilmiş değildir. Sadece Fransa, belli ölçüde bu meseleyle ilgilenmiştir.”

21 Aralık 2025 tarihli makalemde vurgulayarak yazmıştım:

“Mevcut durumun farkında olan ülkelerden biri olan İngiltere Dışişleri ve Kalkınma Ofisi (FCDO), 16 Aralık 2025’te Suriye’deki geçiş sürecinde insan hakları ihlallerine karıştığı tespit edilen isimlere yönelik kapsamlı bir yaptırım paketi açıkladı.

Bu hamle, Aralık 2024’te Esad rejiminin devrilmesinin ardından kurulan yeni düzende “adalet ve hesap verebilirlik” mesajı olarak yorumlandı.

İngiltere tarafından hazırlanan yeni yaptırım listesi, Suriye’deki iç savaşın farklı cephelerinde yer almış geniş bir aktör yelpazesini kapsıyor. Yaptırım uygulanan gruplar şöyle: 1-Hamza Tümeni (Fırkatü’l Hamza), 2-Sultan Murat Tümeni, 3-Sultan Süleyman Şah Tümeni.

Grupların yanı sıra, sahadaki operasyonları yöneten kritik isimler de kişisel yaptırım kıskacına alındı. Kamuoyunda “Ebu Amşa” lakabıyla tanınan Muhammed Hüseyin Casım ve “Ebu Bekir” olarak bilinen Seyfettin Bolat’ın yanı sıra Mikdad Luey Fatiha ve Gays Süleyman Delle, İngiltere’nin mal varlıklarını dondurduğu ve seyahat yasağı getirdiği üst düzey figürler arasında bulunuyor.

Bu komutanlar, özellikle Mart 2025’te Suriye’nin kıyı bölgelerinde (Lazkiye ve Tartus) Alevi toplumuna yönelik gerçekleştirilen kanlı saldırılara ve mezhepçi şiddet olaylarına karışmakla suçlanıyor.”

Bunu yapan İngiltere, aynı zamanda aralarında İngiltere’nin Suriye Özel Temsilcisi Ann Snow’un da bulunduğu diplomatlarını, 17 Aralık’ta Suriye’nin yeni yönetimini desteklemek üzere Ahmed Şara ile buluşmak üzere göndermişti.

Öte yandan İngiltere’nin yaptırım listesindeki isimler ve örgütlerin Türkiye tarafından desteklenip himaye edildiği bilinmektedir. Bu durumda Türkiye’nin, yerli yersiz diline doladığı “DSG terör örgütü” ithamını, yukarıda isimleri geçen örgütleri tanımlamak niçin kullanmadığı ilginç değil mi? Ayrıca İngiltere, anılan örgütlerin faaliyetleri konusunda Ankara yönetimini uyarmış mıdır? Sanmıyorum.

Bütün bu gelişmelerden hareketle Alevi ruhani önderi Gazal, şöyle demişti: “Colani Batı kamuoyuna hoş görünmek için Alevi kanat önderleriyle şeklen buluşarak kameralara görüntü verip yayınlattı. Ama Alevi taleplerini almadı. Dolayısıyla bizler biçimsel buluşmaları istemiyoruz. Halkın iradesine uygun adımlar atılmadıkça bu mesele çözülemez. Aleviler de diğer azınlıklar gibi haklarını savunup kendi kaderini belirlemelidir.”

Not: Colani ile IŞİD ve benzeri radikal Selefi örgütler arasındaki çekişmeleri başka bir yazıda ele alacağız.

numedya24.com/faik-bulut-yazdi

Özgür basın geleneğinin çınarı Hüseyin Aykol hayatını kaybetti
Özgür basın geleneğinin çınarı Hüseyin Aykol hayatını kaybetti

Gazeteci Hüseyin Aykol, 14 Ekim'de geçirdiği beyin kanaması sonrasında tedavi altında tutulduğu Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Özgür Basın geleneği içerisinde ifade özgürlüğü ve insan hakları mücadelesi ile bilinen gazeteci-yazar Aykol, 73 yaşında hayata gözlerini yumdu
artigercek.com/guncel/ozgur-ba

❝Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaad ediyorlar. Sana insani özsaygı değil, ulusal büyüklük vaad ediyorlar. "Ulusal özgürlük" ve "devletin çıkarları" ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (...) Onlar seni bir sembole kurban ediyorlar ve sen onları kendi üzerinde iktidara taşıyorsun. Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler.❞

Wilhelm Reich

Etrafınıza bakın: Her tarafta vaaz veren solucanlar; her kurum bir misyonu dile getirir; tapınaklar gibi belediyelerin de mutlakları vardır; yönetimin ise yönetmelikleri - maymunların kullanımına yönelik metafizik...
Hepsi de bütün insanların yaşamına çare bulmaya çabalar: Dilenciler ve şifasız hastalar bile buna can atarlar: Dünya kaldırımları ve hastaneler reformcularla dolup taşar. Olay kaynağı haline gelme isteği, her birinin üzerine zihinsel bir karışıklık, ya da kişinin kendi istediği bir lanet gibi etki eder. Toplum - bir kurtarıcılar cehennemi!

Emil Michel Cioran

"Yaşamak kişinin kendi bilincinin boyutlarını sürekli olarak kısıtlaması sanatıdır."

Peter Wessel Zapffe

"Varlığın dehşeti gözlerimizin içine çöker; ölümcül bir savruluşta, zihinlerin kendi ördükleri ince ipliklere asılı kaldığını ve o ipliklerin altında derin bir cehennemin pusuda beklediğini sezeriz."

Peter Wessel Zapffe

Naif Bezwan: Türkiye, HTŞ'ye açıkça 'saldır, destekleriz' diyen tek ülke

Siyaset Bilimci Bezwan: “Suriye’nin önünde iki seçenek var; ya cihadi bir diktatörlük kurulacak ya da gerçek anlamda bir siyasi müzakere süreci başlatılarak kapsayıcı bir anayasa yapılacak. Türkiye’nin açıklamaları ise Suriye'nin dezentegrasyonunun önünü açıyor.”

bianet.org/haber/naif-bezwan-t

Gerçekler Teröristtir – Yılmaz Kara

Gerçeklerden kaçan kendinden kaçar

Dünya, bölge ve ülke ölçeğinde bir gerçeklik var karşımızda. Asıl mesele biraz da bu. Bu somut gerçeklik karşısında ne yapacağız, nasıl bir yaşam, mücadele hattı kuracağız, nasıl bir dönüşüme gideceğiz? Hayata sıkılı bir yumruk gibi girmenin imkanlarını nasıl yaratabiliriz? Gözlerimiz kanarcasına acımasına rağmen gerçeklere bakabilme cesaretini gösterebilecek miyiz? Olan – olması gereken ilişkisini nasıl kuracağız?

Ortasından girelim kitabın. Dilovası’nda ikisi çocuk 6 kadın işçi diri diri yanarak can verdi. Erol Eğrek alacaklarını almak için gittiği işyerinde katledildi. Pendik’te 3 çocuk yanarak yaşamını yitirdi. 14 yaşındaki çocuk işçi Nursefa biçerdöver altında kalarak can verdi. Zonguldak’ta bir kadın yüksek sesle müzik dinlediği için katledildi. Afrika madenlerinde çocuk köleliğinde görülmedik bir artış yaşanıyor. Türkiye’de MESEMler, çocuk köleliğinin bir tık modern hali. Çalışma kampları liselere getiriliyor. Katledilen işçiler, katledilen kadınlar erkek egemen kapitalist düzenin, devletin ayakta kalması için verilen kurbanlar. Ve kriz büyüdükçe daha fazla kurbana ihtiyaç duyuyorlar. Gazze’de sadece mayıs ayından bu yana 1000’i aşkın insan açlıktan öldü. Gazze’de büyük bir soykırım yaşanıyor. Ve Gazze sadece Gazze değil. Gazze dünyanın dönüşümünün en etkili göstergelerinden biri. Gazze’ye düşen bombalar evimize, zihnimize düşüyor, Gazze’yi cehenneme çeviren yangın tüm dünyada yanıyor. Bu yangını hissedenler, bu yangına gözleri kanayana kadar bakabilenler bu cehennemi dünyada bir varoluş savaşı geliştirebilir.

Zamanında Baudrillard’ın Körfez Savaşı için yaptığı şu tespit Gazze Savaşı için 10 kat daha geçerlidir: TV izleyicilerinin Körfez savaşını bir medya olayı olarak rahat ve geniş koltuklarında cips yiyerek izlediğini belirtir. Savaşın yeri ve bölgesinin herhangi bir sınır içermediğini, füze bombardımanı ile imge bombardımanı arasında bir ayrımın yapılamayacağını, böyle bir dünyada eleştiri gücünü tamamen yitirmiş olduğumuzu söyler. Ki zaten savaş-medya-gerçeklik algısı arasındaki ilişki çözümlemelerinden biridir. Bunu bugün için sadece Gazze savaşı olarak anlamayalım. Körfez Savaşı zamanında sadece radyo ve TV vardı. Bugünse sosyal medya üzerinden başta Gazze savaşı olmak üzere birçok savaşa ve farklı türden toplumsal olaylara, iş cinayetlerine, kadın cinayetlerine, istismara, doğa-hayvan katliamına… tanıklık ediyoruz. Sürekli bir enformasyon bombardımanı altında zihinlerimiz.

Böylesi bir süreç insanın “fabrika ayarlarını” olabildiğine bozuyor. Hayat bir şekilde devam ediyor ve devam etmesi gerekiyor ama bir yandan da sürekli Gazze’de yaşanan soykırıma tanıklık ediyoruz. Yemek sofrasına Dilovası’nda yükselen çığlıklar düşüyor. Pendik’te yanarak ölen çocukların isimleri kulağımıza fısıldanıyor. Narin’in, açlıktan adım atamaz hale gelen Gazzeli Meryem’in, sevgilisi tarafından katledilen Ayşe’nin, yakılarak katledilen Afgan işçi Nourtani’nin bakışları düşüyor. İşyerinde ısınmak için yaktığı ateşte yanarak can veren 16 yaşındaki çocuk işçi Mustafa’nın nasırlı ellerine takılıyor gözlerimiz… Ve daha nicesine.

İnsan sürekli bu gerçekliği düşünse, çarpışsa yerinde duramayacağı aşikar. Tüm bunlara izin veren bu kapitalist düzeni, devleti, toplumsallığı, kendini yıkmaya çalışacaktır. Fakat hem böylesi olaylara tanık olup hem de hayatın olağan akışında devam etmesi ve hatta böylesi haberlerin arkada akan umursanmayan bir tını şekline gelmesi insanı düşünsel ve davranışsal bir bozukluğa uğratıyor. Ezilenlerin yaşadığı durumlar kanıksanıyor. Adeta bilinçlerimiz bu yolla çitleniyor. Gerçeklerden kaçan ya da gerçeklerin kanıksandığı bir kişilik, karakter yaratılıyor.

Peki tüm bunlar olurken ne yapıyoruz? Bu haberler normal şartlarda insanı gerilime sokar. İnsan baskıya maruz kaldığında “savaş veya kaç” şeklinde tepki verir. Fakat genellikle insan bir alt gönderi içinde kaybolmayı, başka bir tv kanalında mutlu olmayı, ışıltılı caddelerde, çalışmanın ritminde kaybolmayı yani genellikle kaçmayı tercih eder. Bambaşka bir tartışmaya kendini kaptırır gider. İnşa ettiği sanal dünya ile ilgilenir. Bir süreliğine dertlense de insan, bir alt gönderide acıları unutmaya başlar. Yine Baudrillard bunun için iyinin ve kötünün ortadan kalktığını, onun yerini mutlu ve mutsuz imgeleminin aldığını belirtir. Öyle ya insanlar her ne kadar mutsuz olduğu bir dünyada olsa da sosyal medya piyasasında mutluymuş gibi yapar. Piyasada dolaşıma girdikçe sürekli mutlu pozu verir, mutluluk pozlarını beğenir, mutluluk pozlarına öykünür. Bir bakıma algoritmalar insana sürekli mutlu olması gerektiğini kanıksatır. Çünkü dünya sürekli bir savaş halindedir. Savaş gerçekliğinden kaçmak isteyen birey beynine mutluluk simülasyonunu kurar. Gerçekliğin acısındansa yalan mutluluk, hakikatsizlik yeğdir. Oysa insanı özgürleştirecek olan var olan esaretle yüzleşme ve o gerçekliği değiştirme çabasıdır. İşte döne döne soracağımız sorulardan biri budur. Bu gerçekliklerle nasıl yüzleşeceğiz ve toplumu yüzleştireceğiz? Bizi bu gerçekliklere bakmamızdan alıkoyan süreçler, alışkanlıklar neler? Bu gerçekliklerden kaçınca insandan geriye ne kalır?

Hakikat Yitimi

Gerçeklikten kaçışın bir bedeli var. Toplumsal anlamda bir kişilik yarılması. Herkes birbirinin yarasından kaçıyor. İnsan sürekli toplumsal, doğasal etkileşim halinde kimliğini, kişiliğini kazanır. Toplumdan, tanık olduğu olaylardan kaçan birey bir bakıma kendinden, kaderinden kaçar. Kendinden kaçış bir kişilik yarılması yaratır. Birey o olaylar olmuyormuş gibi yapar. Kendisi o toplumun üyesi değilmiş gibi davranır. O olayın veya yapının sorumluluğunu üstlenmez. Bu toplumun tüm hücrelerine kadar parçalanmasını beraberinde getiriyor.

Post-truth (gerçek ötesi, hakikat ötesi) çağda yaşıyoruz. Bu konu ayrıca bir derinleşmeyi gerektirir. Ancak post-truth’u anlamadan günümüz gerçekliğini anlayabilme ve değiştirebilme yetisinden uzağız.

Doğru veya yanlış, insanların hakikatlerine sımsıkı bağlı olduğu bir dünyada devrimci hakikati toplumsallaştırmak, toplumun gerçekle olan bağını değiştirmek çok zordur. Ancak anlamsızlığın, bağlamsızlığın yoğun yaşandığı bir dünyada, yani günümüzde anlam ve bağlam arayışı olabilir. Bağlamı bir yere ait olma, kendini bir toplulukla, anlam bütünüyle birlikte ifade etme olarak tanımlıyoruz. Fakat gerçek ötesi-hakikat ötesi çağda tüm anlam ve bağlamlar erime eğilimi gösteriyor. İşte örgüt, bu toplumsal ihtiyacı kavrayabilen ve karşılayabilendir. Toplumda hakikatsizliğin bir eğilim olarak güçlendiği, herkesin kendine göreliliğinin ön plana çıktığı bir zamanda umursamazlık, anlamsızlık, hakikatsizlik ilişkisini yıkmak; gerçeğe bakmak ve devrimci hakikati inşa etmek kavramamız gereken temel halkalardandır.

Kısa bir giriş yaparsak; Nietzche 19.yy’da “tanrı öldü” der. Bu bilimin gelişimine paraleldir. Bilimin gelişimiyle birlikte varlık sorunsalına yaratıcıya gerek kalmadan cevap verilebildiğini ve bu anlayışın gittikçe evrenselleşme eğilimini gören Nietzche, tanrının öldüğünden bahseder.

Hangi din olursa olsun insana bir değerler sistemi, ideoloji (bakış açısı) sunar. Toplumsal yaşamı düzenleyen yasalar koyar. Din kendine göre vicdani, ahlaki, toplumu toplum yapan değerleri düzenler. Bunu bir dini güzelleme olarak anlatmıyoruz. Dönemine göre anlamak gerekiyor. Marx’ın deyişiyle din kalpsiz bir dünyanın kalbi, vicdansız bir dünyanın vicdanıdır. İnsanlar zulme uğradıklarında doğrudan ona sığınmaları bundandır. Tanrının ölümüyle birlikte bir bakıma vicdan da kalp de ölmüştür. Çünkü yerini piyasa “tanrı”ları almıştır. Piyasada ise vicdana yer yoktur. Hesap patronlara, bürokratlara, devlete, güç sahibi olanlara verilir. İnsanın kendi kendine olan hesaplaşması artık söz konusu değildir veya istisnai durumdur. Cennetsiz, cehennemsiz, ahiretsiz insan, tüm zincirlerinden boşalmış freni tutmayan yokuş aşağı yuvarlanan bir kamyona benziyor. Benzer bir biçimde modern ideolojiler de dünyaya cevap olamıyor. Doğru tartamıyor, insanın bu dünyada yolunu bulması için değnek olamıyor.

Buna bir de simülasyon evrenini ekleyelim. Baudrillard bu durum için şöyle bir örnek verir: “Tanrı bile simüle edildikten, Tanrı’ya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün! İşte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir.”

Bir ayağı Batı’da öbür ayağı Ortadoğu’da olan Türkiye’de ise tanrının ölümü daha geç gerçekleşmiştir veya halen gerçekleşmektedir.

Bugün simülasyon evreniyle birlikte düşündüğümüzde aslında her şey bir kurgudur insan zihninde. Tüm oyunlar bir kurgudur. Sahneler bir kurgu. Ve hatta izleyici ile izlenen arasında, oyun ile oyuncu arasında, salon ile sahne arasında, gerçekle suret, yaşam ile simülasyon arasındaki mesafe yok olmuştur neredeyse. Simülasyon dünyasına doğan nesiller böylesi bir dünyada gerçekle simülasyonu ayırt edemez hale geliyor. Veya insanlar bir şeyi gerçeği üzerinden değil, kapitalist piyasa tarafından simüle edilmiş hali üzerinden tanıyor, ilişki kuruyor. Onun piyasaya göre, kendine göre yansımasını zihninde oluşturuyor. Herkesin kendine göre “hakikati” ya da hakikatsizlik böyle gerçekleşiyor.

Gerçek, olandır. Bizim dışımızda var olan, gerçekleşen şeylerdir. Hakikat ise bizim bu gerçekliği kavrama biçimimizdir; evrende var olan nesnelerin, gözlemlediğimiz şeylerin beynimize yansımasıdır, bizim gerçekliğe verdiğimiz anlamdır; gerçekle, toplumla, şeylerle, doğayla kurduğumuz bağlamdır.

Post-truth çağında insanın doğasal, toplumsal anlam ve bağlamı kaybolmuştur. Toplumu toplum yapan değerlerin kaybı söz konusudur. Anlam ve bağlam kapitalistlerin hükmettiği algoritmalara, piyasaya göre şekilleniyor. Hakikat yitimi insanı piyasa karşısında dımdızlak bırakıyor.

Böylesi bir boşluğu komünist dünya görüşünden başka doldurabilecek bir anlayış yoktur fakat bizim de yeteri kadar bu aciliyeti kavradığımız ve bu meseleye ciddiyetle eğildiğimiz söylenemez. Sosyalizm mücadelesi de hakikat yitiminden payını fazlasıyla aldı. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerin yıkılması veya kapitalist dönüşümü sonrası hakikat yitimi tüm sosyalist güçleri içine çekti. Üretim araçlarının, üretici güçlerin gelişiminden, dünyanın neoliberal dönüşümünden, topluma açılan neoliberal savaş gerçekliğinden kendi özgün savaş biçimini çıkarmayıp; dogma kalıplara, ezberlere, reçetelere güvenen anlayışlar bu ülkelerin çökmesiyle hakikat yitimine uğradı. Ya da zaten eski sosyalist görüş yaşamdan uzaklaşalı, göklere çıkalı çok olmuştu ama sosyalistler bunun farkına kafasını duvara çarpınca anlamaya başladı.

Dünyadaki bu ahvale rağmen 90’lı yıllarda bir çıkış yakalayan TDH’ye ayrı bir parantez açmak gerekir. Fakat bu yazının konusunu aşar. Yine de kısa bir giriş yaparsak 90’lı yıllar TDH açısından bir kırılmanın eşiğidir. Birincisi “legalite’nin istismarı” çizgisidir. Fakat bugünden değerlendirdiğimizde legalite hatta piyasa, bu seçimi yapan anlayışı istismar etmiştir. Sosyalizmle kurulan anlam ve bağlam gösteri dünyası içinde şekillenmiştir. Tabir yerindeyse gerçeklerden kaçan, hakikatsiz bir sosyalizm anlayışı inşa edilmiştir. İkinci çizgi ise piyasanın-devletin legalite çağrısına uymamıştır. Bu bakımdan 90’lı yıllarda atak pozisyonunu korumuştur. Fakat kendini, direnişi değişen dünya koşullarına göre ayarlayamadığı, kimi yanlarıyla muhafazakarlığı aşamadığı, esneyemediği için sınırları aşamamıştır.

Dünyayı değiştirmenin bir uğrağı da onu anlamaktır. Anlamak elbette yetmez, değiştirmek gerekir. Fanon, siyahilerin psikolojik semptomlarını incelerken çokça şu tabiri kullanır: “Onu analiz ederek parçalamayı umuyorum.” Bu bağlamda toplumu anlamsızlığa, hakikat yitimine sürükleyen süreçleri anlayarak anlamsızlığı parçalayabileceğiz.

Satrançta herhangi bir taşın değeri, gücü diğer taşlarla kurduğu bağa göre değişir. Bazen bir piyon, vezirden daha değerlidir. Bu bağlamda anlamı nereden kurduğumuz, gerçek-hakikat ilişkisini kuruş biçimimiz, bugünkü dünya, toplum gerçekliğiyle, düşman gerçekliğiyle, içimizdeki düşmanla-burjuvayla nasıl bir bağ kurduğumuz, oyunu bir anda ters yüz edebilir.

Örgütsel şekilleniş, ideoloji, strateji, eleştiri, politika gökten inmeyecek. Nasıl bir devrimcilik sorusu, bizim kendi kendimize sorup cevaplayacağımız bir soru değil. Tam da bu gerçeklerden hareket edip imkansızı isteyeceğiz. Nasıl bir devrimcilik sorusunu hayata soracağız.

İspanya’nın Guernica şehri 1937’de İspanya İç Savaşı sırasında Nazilere ait 28 savaş uçağı tarafından bombalanır. Bunun üzerine Picasso Guernica tablosunu çizer. 2. Dünya Savaşı sırasında Naziler Paris’i işgal ettiğinde Picasso, Paris’te yaşamaktadır. Ve Nazi polisince sorgulanır. Nazi subayı Guernica tablosunu görünce, “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorar ve Picasso “Hayır, siz yaptınız.” diyerek cevaplar. Yukarıda bahsettiğimiz ve daha fazlası bugünün Guernica tablosunu oluşturuyor. Bugünün Guernica’sına sadece egemenleri değil, başta kendimizi ve tüm ezilenleri katmak gerekiyor. Kendimizi bu tablonun dışında tutuyorsak ya yaşamdan düşmüşüzdür ya da analizimiz yanlıştır. Bugünün Guernica’sını kısmen de olsa çizmeye çalışalım. Varsa eksik, okuyucu tamamlasın. Tamamlasın ki gerçekliğe, yani güncel Guernica’ya bakalım ve baktıralım. Çağın hastalığı unutkanlıkla bu şekilde başa çıkabilecek, asabiyet eksikliğini biraz da böyle tamamlayabileceğiz. Çünkü kapitalizm biraz da gerçeklikten kaçışın, unutturmanın ağını ve bağını kuruyor. Mekânı ona göre kurguluyor, yaşamın ritmini ona göre ayarlıyor. Herhangi bir ürünün paketindeki janjanı, yiyecekteki serotonini, dopamini ona göre ayarlıyor. İnterneti, sosyal medyayı ona göre kurguluyor…

Genellikle kapitalizm, emperyalizm, devlet gibi dışsal görünen olgular üzerinden yürüyor ne yapmalı tartışmaları. Aslında tüm bunlar da ezilenlere dairdir. Bu açıdan bizim bir insan, toplum eleştirisine ihtiyacımız var. Bu sistemleri var eden, tüm bu vahşeti izleyen, bu sömürü ve iktidar sistemine izin veren kanlı canlı insanlardır, işçi sınıfıdır… Bir oku, bir mermiyi ileriye fırlatan yayın gerilimidir. İnsana da dönüşüm isteği için bir gerilim gerekir; kendiyle ve kendini oluşturan toplumsal koşullarla kavgalı olmalı ki gerilim süreklilik kazansın. Bir eksiklik hissetmeliyiz ki o eksikliği tamamlamak için mücadele edelim. Gerilimi tüm dokunduğu insanlara taşıyabilsin. Bu gerilim ve eksiklik üzerine kurmalıyız stratejiyi. Biz izin verdiğimiz için oluyor tüm bu olanlar. Bunu hissetmeli ve hissettirmeliyiz.

Devrimci örgüt bu gerilimi oluşturacağı gibi, gerilimin akacağı kanalları açmalı, yürünecek patikaları oluşturmalı, buna ön ayak olmalıdır.

Uzun bir maraton ilk adımla başlar. Geriden geliyoruz. Ve eğer ihtiyacı kavrarsak, kazanacağımız tüm insanlara bu ihtiyacı kavratırsak, alacağımız ivmeyle geriden gelip ileriye fırlayabiliriz. Basit bir formülü yok bunun. Ama ezberden yöntem, strateji ve taktiklerle karşılanabilecek bir durum da yok ortada. Ezberler öldürücü bir doygunluk yaratıyor. Kendi savaşımımızı verebilmek için kendimizi anlamalıyız. Türkiye coğrafyasında yaşanan toplumsal gerçekliği kavramalı ve tüm bunları birbiriyle bağlantılı halkalar şeklinde nasıl değiştireceğimiz üzerine deneyimlemeli ve tartışmalıyız. Bu bakımdan pasif bir yapılanma değil, aktif bir geçiş olarak değerlendirmeliyiz önümüzdeki süreci.

Kullandığımız dili ele alalım. Örneğin kitle, yığın gibi söylemler edilgenleştirici ve hatta bir kütle gibi tartılan bir şeymiş gibi bir algı yaratıyor. Bu dili acilen terk edip özneyi arayan, inşa eden bir devrimci dili-üslubu inşa etmek gerekiyor. Artık 19., 20. yy kavramları 21. yy dünyasını açıklamaya yetmiyor. En basitinden simülasyon dünyasında yaşayan bireyi yabancılaşma, küçük burjuva kavramlarıyla eleştirseniz bile taşı gediğine oturtamazsınız. Eleştirinin amacı insanı kendinle gerilime sokup geliştirmekse gerçekler üzerinden derinlikli bir eleştiri için bugünün dünyasının kavramlarını kullanmak gerekir. Dil sadece bir iletişim aracı değil, düşüncenin maddi zeminidir. Dolayısıyla kullandığımız kavram setleri pratiğimizi ve gelişimimizi doğrudan etkiliyor.

Ya da bugünü açıklayan kavramlar üzerinden düşünüp anlamadığımızda, o kavramları yaşamın içinden damıtıp çıkaramadığımızda, çocuğuna yaşamda karşılığı olmaya nasihatlar veren ebeveynlere benziyor halimiz.

Kaos ve Örgütlülük

Bir kaos döneminin içindeyiz. “…burjuvazi üretim araçlarını, dolayısıyla üretim ilişkilerini ve bunlarla birlikte bütün toplumsal ilişkileri durmadan devrimcileştirmeksizin var olamaz.” diyordu Marx. İşte tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz. Dünya kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileri üzerinde duruyor ve dönüyor. Fakat uzun zamandan beri üretim ilişkileri, emperyalist-kapitalist sistemin krizini aşmasına yetmiyor. Bu yüzden egemenlerin üretim ilişkilerini “devrimcileştirmesi”; üretici güçleri yıkıp yeniden kurması gerekiyor. Yapay zekâ’nın üretim ilişkilerine, savaşlara, yaşama girmesi ve dönüştürmesiyle bu süreç katmerleniyor. İşte böylesi bir krizin kapitalist yoldan aşılma çabasının dünyada nelere yol açtığını görüyoruz.

Elbette üretim ilişkilerinin yıkılıp yeniden kurulumu sadece makro ölçekte gelişmiyor. Toplumsal yaşamda ezilenlerin aleyhine olacak şekilde yeniden kurulmaya çalışılıyor. Burjuvazi, feodalizmin çöküş dönemindeki boşta gezenleri, serserileri, yoksulları nasıl zorla işçileştirdiyse bugünkü belirsizlik aralığında da benzer bir biçimde yıkıcı bir köleleştirme, yoksullaştırma sürecine teşebbüs ediyor.

En temel insani haklar gasp ediliyor, yoksulluk artıyor, çalışma koşulları esnekleşiyor, güvencesizleşme artıyor. Kadın katliamları yasalarca teşvik ediliyor. Emekliliğin ortadan kalktığı bir düzen kurulmak isteniyor. Türkiye faşist AKP-MHP rejiminin ve sermaye düzeninin ayakta kalması çocuk işçiliğini, kadın katliamlarını, doğanın gasbını, zorla el koymayı, yıkıcı kölelik şartlarının dayatmasını gerektiriyor. Fakat tarihinde gösterdiği gibi böylesi dönemler isyanları da tetikliyor. Egemenler dünyayı kendi lehlerine yıkıp yeniden kurmaya çalışırken, dünyanın dört bir yanında ezilenler cephesinden öfke birikiyor, isyanlar gelişiyor.

Böylesi dönemlerde gerçek anlamıyla örgütlü olanlar kaosa-karmaşaya cevap üretebilir. Örgütsüz olansa dağılır, savrulur. Örgütlülüğü sadece bir örgütle hareket etmek anlamında kullanmıyoruz elbette. Devrimci örgüt bugün her türden saldırıya yanıt olabilen, buna göre savunma-atak geliştirebilendir. Var olan kapitalist gerçekliği, bireyci gerçekliği, bunun toplumsal şekillenişini, hakikatsizliği… ortadan kaldırmanın diyalektiğini işlemektir. Bugünün hakikatini kurma işidir. Burjuva görme biçimini yıkma işidir. Siyasal aklın kolektif inşasıdır. Toplumsal hafızanın kısa devre yapmasıdır, sarsıntıya uğramasıdır, gerçekle kurulan anlam ve bağlamın değişime uğrama ihtimalini yoklamaktır. Değişen koşullara göre yeni araçlar üretme işidir. İnsanı yıkma ve yeniden kurma işidir.

Ezilenlerin özneleşebilmesi için toplumsal yarılmayı birleştirecek bir sarsıntı gerekir. Gerçekliğe baktıracak bir sarsıntı. Gerçekliğe baktıracak bir cesaret, onu yenme cesareti. Gerçek ve devrimci hakikat ilişkisini kuracak bir strateji. Var olanı ortadan kaldırmanın anlamı ve bağlamı. Türkiye’de faşist AKP-MHP rejiminden, kapitalist sömürü düzeninden, ona mahal veren 3. sayfa olaylarından, toplumsal gerçeklikten kaçarak değil, kendimizle-toplumla yüzleşerek kaderi yenebiliriz. Kendimize ve gerçekliklere biraz da kara aynadan bakmak gerekiyor.

Ayrılık-Birlik Diyalektiği

Evet birleşmek lazım. Muhalif güçleri olabildiğine antifaşist, antikapitalist, sosyalist cephede birleştirmek gerekiyor. Sosyalistlerin birliği gerekiyor. Ama bir yol açılmadan yapılan birlik içine çökmekten kaçınamaz. Öte yandan yol açılmadan yapılan ittifaklar kimsenin kendi rengini veremediği, farklı renklerin homojenleştiği, içeriğin fakirleştiği, öznenin kendi özgünlüklerini koruyamadığı bir düzleme dönüşüyor. Bu anlamda “anti-faşist minimuma” çağrı yapan birlikler homojenleştirme eğilimleri taşıyor.

Fakat faşizmi yıkma, devrim stratejisine, iddiasına sahip tüm örgütler, bir yol açma girişiminde bulunursa yeni yolların kesişiminde çeşitli düzeylerde birlikler zaten olacaktır. Diğer bir deyişle eski yollar kapalı. Yeni yollar açıp o yolların kesişiminde birlikler gerçek manasıyla buluşabilir. Bu anlamıyla bugün, yolların tıkalı olduğu bir düzlemde birlik bir niyetten çok yöntem sorunudur.

Örneğin 60’lı yılların TİP’i bir “birlik”ti. Fakat özgürleştiremiyordu. Düzeniçiliği aşan bir yol açamadı. O yolu Mahirler, Denizler, İbrahimler ayrılarak, yeni bir yol bularak açtı. Deniz bir yol açmış ve o yolda güçlü bir akış olmuş. Mahir sarsma perspektifiyle hareket etmiş ve sarsmış. İbrahim Kaypakkaya dağlarda patikalar açmış.

İşte şimdi böylesi bir yol açma ihtiyacı var. Elbette 71 ile aynı olmayacak bu yol açma girişimi. Bugünün gerçeklerine dayanan bir yol açma girişimi olacak bu. Örneğin Tufan yoldaş bu duruma şöyle bir örnek veriyor: “…Maç artık başka bir sahada oynanıyor, kuralları da değişmiş. Karşımızda artık teknopolisler ve onların etrafını kuşatmış, yeni nesil mafya teşkilatlarının cirit attığı emekçi mahalleler var.”[1]

Devrimci örgütün varlığı; bugünün gerçekliğinde faşizme karşı siyasal-toplumsal mevziler ve kazanımlarla anlama kavuşur. Öncü örgütlülüğü oluşturma, faşizme karşı mücadele bir niyet ve samimiyet işi değildir. Bizim gerçekçi, devrimci bir analize ve buna uygun bir eylemliliğe, yaşama, örgütlülüğe ihtiyacımız var. Bu bakımdan birlikten öte ayrışmaya ama sahici ayrışmalara ihtiyaç var. Bu örgütleri bölelim, yeni örgütler oluşturalım, 101. örgütü kuralım anlamına gelmiyor. Her örgütün az çok farklı söylemleri var ama pratikte ayrışan yok. Gerçekçi bir birlik için yürünecek yollar açmak gerekiyor. Samimiyet, niyet ancak buradan sonra devreye girebilir. Yol açılınca niyeti olan o yoldan yürüyecektir. Ne türden olursa olsun, birlik-ittifak bu açılan yeni yolların kesişiminde, bir üst aşamada mümkündür.

19 Mart kısıtlı da olsa buna bir örnektir. Yolu 19 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nde toplanan “bir avuç” devrimci genç açmış, o yoldan milyonlar akmıştır.

İran’da kadınların Jin-Jiyan-Azadi sesi dünyanın dört bir yanında yankılandı. 21. yy’ın kadın devrimi çağı olduğunu bir kez daha kanıtladı. Bu bize gösterdi ki kadın özgürlüğünü fikirde ve zikirde merkeze almayan bir hareket gerçek bir devrimcilik inşa edemez. Eğer bir yol açılacaksa bu yol mutlaka kadın özgürlük rengini taşımalıdır.

İlk köle kadındı tarihte. Ve kapitalizmde metaydı! Kadına toplumsal ve kapitalist piyasa bağlamında dayatılan köleliği ve meta ilişkilerini parçalayarak bu yol açılabilecekti.

ABD’de yaşananlar ise ayrı bir dikkat çekici. Bir yanıyla kendini demokratik sosyalist olarak tanımlayan Mamdani, 100.000’e yakın demokratik sosyalist gönüllüler örgütüyle birlikte yaptığı seçim çalışması sonucu belediye başkanı oldu. Mamdani üzerine çok yazıldı çizildi. Kimi eleştirdi, kimi beğendi. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz fakat önemli olan Mamdani’nin kim olduğundan öte milyonların umudu sosyalizmde görmesi.

Diğer yandan özellikle ABD’de “bireysel Narodnikler”, “öncü savaşçıları” ön plana çıktı son birkaç yılda. İlki Gazze katliamına ortak olmayı reddeden ve kendini yakan askerdi. Tüm dünyayı bir süreliğine de olsa sarstı. Elbette intiharı bir eylem yöntemi olarak önermiyoruz fakat gerçekle girilen gerilimin etkisini göstermek için bu eylemi değerlendirebiliriz. Bir diğeri Luigi Mangione’di. Kapitalist sömürü çarkının işleyişinden, sağlık sisteminin annesini ölüme sürüklemesinden ve kendi sağlığını yitirmesinden sarsıldı ve bir kurşunla dünyamızı sarstı. Bu kurşun, manifestosunda belirttiği gibi hem kendi işçi-köle benliğineydi hem de sisteme. Bir bakıma Fanoncu bir eleştiriydi onunkisi. Sartre’ın deyişiyle “Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulabilir”di. Ve devam eder Yeryüzünün Lanetlileri’ne yazdığı önsözde Sartre: “Bir Avrupalıyı öldürmek, bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: Geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır.”[2] Ve bu sözler Mangione’yi de fazlasıyla keser.

Bireysel Norodniklerden bir diğeri “Özgür Filistin” şiarıyla İsrail elçilik çalışanlarını vuran Elias Rodriguez’di. Elias’ın eylemi Mangione’den sadece birkaç ay sonra gerçekleşti. Bu bir tesadüf olmasa gerekti ve devamı mutlaka gelecekti. Üçünün de ortak özelliği gerçeklerle sürekli yüzleşmesiydi. Kapitalist dünyada gerçeklerden kaçmak “kolay” olandı. Çünkü kapitalizm bunun üzerine kuruluydu. Ama onlar, gerçeklerle yüzleşmeyi seçti ve gerçeklerin yarattığı gerilim, onları bu sisteme karşı savaş açmaya zorladı.

Egemenlerin açtığı savaşın boyutu artık ezilenleri daha şiddetli savaşmaya, kendini savunmaya zorluyor. Var olabilmenin ön koşulu böylesi bir savaşımı gerektiriyor.

Dünyanın çılgın bir seyir aldığı zamanlarda gerçekler teröristtir, devrimcidir, yıkıcıdır, yaratıcıdır. Öyleyse örgütlülüğü, stratejimizi bu gerçekliğe bakma-baktırma ve onu yenme cesaretini, yeteneğini kazanma üzerine kurmalıyız.

Her şeyin yalan üzerine kurulduğu yerde, gerçekler devrimi çağırır.

[1] komundergi16.com/tekonopolis-v

[2] Elbette burada başta Türkiye’de katliama, tecavüze karşı öz savunma geliştiren, bir baltayla hem erkek egemen düzene hem de içindeki ezilene vuran kadınları anmadan geçmek olmaz

komundergi16.com/gercekler-ter

Soru: Ortadoğu’da bütün halkların bir arada yaşayabileceği ve bu sınırların anlamsızlığını da ortadan kaldıracak konfederal bir sistem olamaz mı?

Fuat Önen: Bir gün bütün diğer uluslar devletlerinden vazgeçip ortak üst bir çatı kurmak isterse Kürt milleti buna niye itiraz etsin ki!? Ama mesele şudur: Herkesin bir devleti var ve herkes devletinin bölünmezliğini, şuyunu buyunu savunuyor; sıra Kürtlere geldiği zaman, ‘Ulus-devlet dönemi geçmiştir,’ deniliyor. Peki siz niye, ‘Filistinliler için ulus-devlet dönemi geçmiştir, Filistin devleti kurulmasın,’ demiyorsunuz!? Çeçenistan için niye bunu söylemiyorsunuz!? Bosna için niye bunu söylemiyorsunuz!? Dünyada ulus-devlet döneminin bittiği hatırlatılan, devletleşmesi engellenmeye çalışılan tek millet Kürt milletidir. Kürtler de devletleşsin, Kürdistan birliğini sağlasın ve eğer komşularımız buna hazırsa bütün ulus-devletleri ortadan kaldıralım ve bir üst şemsiye altında buluşalım. Hatta dünyadaki bütün devletleri ortadan kaldıralım, toplumlar kendi kendilerini serbestçe yönetsinler. Bir komünist olarak ben zaten bunu savunurum. Ama şimdi herkese hak olan ulus-devlet niye Kürtlere hak değil!?”

Fuat Önen

1993 - The Quarryman
Artsakh

“Ermeni askeriyle Azeri büyükanne”

Fransız Sheikha Khanum gazetesinde yer alan, 81 yaşındaki Sarkis Hatspanyan’a sarılan bir fotoğraf.
Nisan 1993.

Sarkis, fotoğrafla ilgili bir röportajda şunları anlatmıştı:
“81 yaşında bir kadın vardı - Sheikha Khanum.
Herkes tarafından saygı duyulurdu. Şairdi. Onunla konuşmayı severdim. ‘Bu savaş bizim iki insanımızın savaşı değil. Ermenileri severiz. Hepimiz biliyoruz ki burası Ermeniler ülkesi. Her yerde Ermeni mezarları, haç taşları ve Ermeni kültürünün izleri var’ derdi.”

Bu konuşma sırasında Zaven Khachikyan, fark ettirmeden fotoğrafımızı çekti. Daha sonra Türk Milliyet gazetesinin bu resmi kendi makalesinde kullandığını öğrendim. “Azeri kadın torunuyla birlikte, onu Azeri askeri olarak takdim ettiğini” yazarak yayımlamışlardı. Paris’te arkadaşlarımdan biri bu gazeteyi görür, “Kurtuluş”taki makaleyi de okur, her iki gazeteyi alır ve Avrupa Birliği’ne gönderir; Türk sahteliğinin ve iftiranın çarpıcı bir örneği olarak."

Evet, bu hikayeyi bir zamanlar sevgili Sarkis’ten dinlemiş ve çok etkilenmiştim. Aynı fotoğrafı bana hediye etmişti; hala kütüphanemin üstünde durur.
Ve nice nice anılarını anlatmıştı bana.

Mahmut Uzun

instagram.com/p/DTQLIXcDBnF/

NE GÜNLERE KALDIK: HTŞ (IŞİD) YPG’YE “TERÖR OPETASYONU” YAPMAYA KARAR VERMİŞ!

Elias Nin

Türk televizyon kanalları, haber ajansları şu haberi duyurdular: “Suriye Hükümeti Halep’te terör örgütü PKK/YPG’nin saldırılarına karşı sınırlı bir askeri operasyon başlattı.”
Ne garip, 213 yılında YPG temsilcileri Ankara’da hükümet protokole karşılanmıştı.
2014 yılında CHP Genel Başkanı olan Kılıçdaroğlu ise şu açıklamayı yapıyordu: “YPG terör örgütü değil, vatanını kurtarmak için örgütlenmiş bir oluşumdur.”
Neredeyse bütün dünya açısından IŞİD, EL NUSRA gibi İslamist terör örgütler, insanlığın yarattığı bütün uygar değerlerin düşmanı, YPG ise bu değerlerin savunucusu olarak görülüyordu.
IŞİD, EL NUSRA ve diğer terör grupları savaşı kaybettiler ama ABD ve T.C tarafından korumaya alındılar, sonra da Suriye’de devlet onlara teslim edildi.
Devlet gücü olan İslamistler ilk iş olarak Dürzilere, Alevilere karşı katliama giriştiler, şimdi sıra Kürtler var. Halep’teki Kürt mahalleleri kuşatıldı ve Kürtler göçe zorlanıyor.
Daha dün YPG’yi ve Kürtleri “barbarlık karşında uygarlığın yiğit savaşçıları” ilan eden devletler, siyasi partilerden ses yok, yani Kürtler yine kendi kaderlerine terk edildiler.
Bunca acıdan, tecrübeden sonra şunun öğrenilmiş olması gerekiyor: Hiçbir devlet ya da ulus bir başka devletin, ulusun dostu değildir, olmaz da. Devletler ve uluslar sadece ve sadece kendi çıkarlarına dostturlar, kanmamak lazım.
Dün, “Kürtler çok onurlu, yiğit savaşçılar” diye Kürtlerin sırtını sıvazlayanlar, yarın pekâlâ aynı Kürtleri “terörist” ilan eder, katillerin önüne atarlar.
Başka devletlerle işbirliği yapılabilir ama başka devletlere güvenerek bir gelecek düşünülemez. Artık şunun kavranması gerekiyor: Kürtlerin yegana garantisi, kendi örgütlü güçleridir. Bu da ancak Kürtleri sömürgeci Tük, Pers, Arap devletlerine entegre etmeye çalışan liderliklerden kurtularak ulusal bağımsızlıkçı siyasi ve askeri örgütlenme ile mümkün kılınabilir.

instagram.com/p/DTQUkkpiOqC/

SDG/YPG ÇATIŞMASI ÜZERİNE

Elias Nin

HTŞ, yani Suriye’nin yeni sahibi ile SDG/YPG arasında çatışmalar yeniden başlamış gözüküyor. Halep'in iki Kürt mahallesi HTŞ hükümeti güçleri tarafından önce kuşatıldı, şimdi de tahliye ediliyor. Görüntüler 2014 yılında IŞİD katliamı sırasında Kobanê’den kaçan Kürtlerin görüntüsünü andırıyor.
Tarihin ironisi dedikleri bu olmalı: 2014 yılında Rojava’da destansı bir Kürt direnişi örgütlendi, IŞİD/İslam işgali kırıldı, öyle ki 2014 yılında yok olmakla yüz yüze gelen Rojava Kürtleri, 2017 yılına gelindiğinde Suriye ve Rojava’da en etkili güç olmuştu.
Bağımsızlık ilan edilseydi devletler tanınmasa da dünya kamuoyu tarafından koşulsuz destek görecekti.
ABD bunu istemeyecekti zira ABD, Güney Kürdistan'ın bağımsızlığını da engellemişti.
ABD, Kürtleri elinde bir tehdit unsuru olarak tutarak Irak, Suriye Arap devletleri ve TC üzerinde etki kurmak istiyordu, bugün de öyledir.
ABD, Güney ve Rojava Kürtleri için Türkiye’yi, Arap devletlerini gözden çıkarmayacaktır.
Irak’ın, Suriye’nin tamamını istiyor. TC onun NATO partneridir, onu gözden çıkarmaz.
Kürtleri göstererek bu devletleri hizaya sokuyor, sokmaya çalışıyor, hepsi bu.
ABD’nin Kürtlere ihtiyacı var zira Kürtler bölgenin kadim ve varlığı meşru ulusudur; ona dayanarak kendi varlığını meşrulaştırmaya ihtiyacı var.
Tam da bundan dolayıdır ki Suudiler üzerinden IŞİD’i silahlandırarak Kürtlerin üzerine göndermiş, ardından da Kürt katliamını önlemek bahanesiyle gelip bölgeye yerleşmişti.
ABD, bir tek koşulda, Türkiye, IRAK ve Suriye üzerinde kontrolünü yitirirse Kürtlere devlet kurdurur.
Kürtlerin başka şansı olmadığından ABD tarafından oynanan bu oyunu kabul etmeleri kaçınılmazdı zira TC, IŞİD ortaklığıyla yürütülen işgal ve katliam başka türlü durdurulamazdı; lakin bu yeterli olamazdı, olmadı da.
1920’de Türkleri ipten alarak devletleşmesinin önünü açan Kürtler, 100 yıl sonra bu kez de Suriye Araplarını ipten alarak çökmüş Suriye devletini ayağa kaldırmak yönünde irade ortaya koydular. Daha da kötüsü, savaş alanında yenilgiye uğratarak teslim aldıkları IŞİD’in Suriye’de devlet olmasını seyrettiler. Bu da yetmedi HTŞ adı altında örgütlenen eski IŞİD/EL NUSRA yöneticilerinin, paralı askerlerinin Suriye Devleti’nin meşru sahibi olarak tanıdır ve bu devletin parçası olmak adına diplomasiye giriştiler. Çünkü ABD, İSRAİL, İNGİLTERE, TC ve onun Kürtler içindeki temsilcisi Öcalan böyle olmasını istedi.
13-14 sene boyunca Rojava Kürtlerinin enerjisi, “Rojava Komünü, Kadın Devrimi, Komünal/Demokratik Özerklik” gibi aslı astarı olmayan statü arayışları aracılığıyla Apocular tarafından heba edildi.
Kürtleri ulus ve devlet olma fikrinden uzaklaştırmak adına akla gelmeyecek şeyler yapıldı.
Tabii bu arada Rojava ve Suriye’deki Kürtlerin üçte ikisi ülke dışına kaçtı, resmen Kürt coğrafyası Kürtsüzleştirdi.
Sonunda IŞİD/EL NUSRA varisleri tarafından kurulan devlette yer almak üzerine pazarlıklar yapıldı, o da tıkanınca yeni bir Kürt katliamı gündeme geldi.
Bugün olmasa 10 yıl sonra olacaktı zira Kürtlerin kaderi bilardo masasındaki toplardan farksızdır, kaderi başkalarını ıstakalarının insafına bağlıdır.
Kürdistan’ın jeopolitik konumu tarihte hiç olmadığı kadar önemli olmuştur.
50 milyonluk bir nüfus ve muazzam bir savaşçı gücü mevcuttur.
Ne var ki bağımsızlık fikri, onu hayat geçirecek siyasi bir önderlik mevcut değildir
Mevcut siyasi liderlikleri ise TC, HTŞ/Suriye tarafından kabul görmek, hükümette, orduda temsil edilmek peşindedir. Yani düşmana zaman kazandırıp, IŞİD/HTŞ gibi şeriatçı katiller sürüsüne meşruiyet kazandırıp, zamanı gelince de Kürtlerin evlerine bomba olarak düşmeleri için zemin hazırlıyorlar.
Bağımsızlıkçı, anti sömürgeci bir program ve onu hayata uygulayacak siyasi önderlik inşa edilmeden Kürtlerin bu ölüm girdabını kırmaları mümkün olmayacaktır.
instagram.com/p/DTOItRcCOg-/

"İnsan, biyolojik olarak yaşamaya mahkum edilmiş, ancak zihinsel olarak yaşamın ötesine taşan sorular sormaya programlanmış trajik bir varlıktır."

Peter Wessel Zapffe

'Otoriter’ Maduro, ‘demokrat’ ABD: Venezuela’nın suçu ne?

Venezuela ve Maduro yönetimine dair ‘otoriterlik’, ‘diktatörlük’ söylemlerinin, ‘ne hikmetse’ ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının arttığı dönemlerde öne çıkması da ‘tarihin garip bir cilvesi’ değil, oldukça planlı ve çok katmanlı bir operasyonun parçası.

Erkin Öncan

Dünya genelinde son dönemde oldukça önemli gelişmeler yaşanıyor. Ukrayna savaşıyla birlikte beklenen ‘Rusya’yla büyük savaş’ planları, Avrupa’nın son sürat militarizasyonu, yeniden tepe noktasına ulaşan, Çin’in ‘test edildiği’ ticaret savaşı, İsrail katliamlarının gölgesinde, Gazze’de ‘barış’ adı altında başlatılan ve çok sayıda soru işaretine sahip yeni dönem en çok öne çıkan başlıklar olarak dünya gündemindeki yerini koruyor.

Bütün bu gelişmelerin ortak noktası, ABD emperyalizminin ‘barış’, ‘arabuluculuk’, ‘sorun çözme’ gibi gerekçelerle bu gerilim başlıklarının doğrudan tarafı olması. Kısacası emperyalizm, dünyada kaynağının aslında kendisi olduğu sorunları bir de ‘çözen taraf’ olarak hegemonyasını pekiştirmeye devam ediyor. Bütün bunlara ek olarak, yine ABD’nin doğrudan tarafı olduğu, en az diğer başlıklar kadar önemli olan ancak henüz çok fazla gündeme gelmeyen bir diğer coğrafyada sular neredeyse kaynama noktasına ulaştı: Venezuela…

Sondan başlayalım. New York Times’ın ‘ismini vermeyen kaynaklara’ dayandırdığı haberine göre, ABD Başkanı Donald Trump, Venezuela ve devlet başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik operasyonlar düzenlemek üzere CIA’yı görevlendirdi. ABD’nin adı darbeler, komplolar, suikastlar ve provokasyonlarla anılan ve bu konudaki ‘en tecrübeli’ saldırı örgütü CIA, Maduro’ya veya hükümetine karşı tek taraflı ölümcül gizli eylemlerde bulunma ve Karayipler’de bir dizi operasyon yürütme yetkileriyle donatıldı.

Böylelikle anlıyoruz ki, Venezuela’da yeniden ‘düğmeye basıldı’...

NEDEN VENEZUELA?
Venezuela, siyasi ve toplumsal hafızası yüzyıllarca süren İspanyol sömürge yönetimi ve bağımsızlık mücadelesiyle şekillenmiş bir ülke. Bugün Venezuela’nın başkenti olan Karakas’ta doğan, 19. yüzyılın başlarında İspanyol sömürgeciliğine karşı özgürlük, cumhuriyetçilik ve halk egemenliği hedefiyle Latin Amerika’nın bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Simon Bolivar’ın adı bugün hala bu topraklarda siyasal kimliğin merkezinde duruyor.

Sömürgecilik karşıtı ve bağımsızlıkçı miras, 1990’ların sonu ile 2000’lerin başında Venezuelalı devrimci Hugo Chavez’in iktidara gelişiyle birlikte Venezuela, hem iç politikada hem de uluslararası ilişkilerde bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist politikaları merkeze alan bir ülke halini aldı. Devletçi ekonomi politikaları, gelir dağılımındaki eşitsizliği sonlandırmak amacıyla atılan adımlar ve kapitalizmin neoliberal reçetelerine karşı açık bir siyasi duruş. Bu ‘Bolivarcı’ deneyim, emperyalizme ve bölgesel eşitsizliklere karşı açıkça konumlandı. Bu siyaset, Venezuela’nın emperyalizme karşı ilk ‘suçuydu’.

Chavez önderliğindeki ‘Bolivarcı Venezuela’yı emperyalizmin hedef tahtasına oturtan bir diğer özelliği ise, zengin yeraltı kaynakları ve bu kaynakları büyük petrol devleri için değil, kendi halkının çıkarları için kullanmak istemesiydi.

Venezuela, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine (yaklaşık 300 milyar varil) sahip bir ülke, ayrıca altın, doğal gaz, boksit ve nadir toprak elementleri gibi yüksek ekonomik değere sahip madenlerle de Latin Amerika’nın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip. Chavez ve ardından Maduro dönemlerinde bu kaynakların devletleştirilmesi ve ABD merkezli şirketlerin çıkarlarına kapatılması, Washington açısından ciddi bir ‘tehdit’ oluşturdu. Bolivarcı hükümet, ‘kaynakların halka ait olduğunu’ söyleyerek emperyalist tekellere kapıyı kapattıkça, Washington’ın gözünde Venezuela, ‘ayar çekilmesi gereken’ bir diğer ülke haline geldi. Bu, ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikasını şekillendiren iki temel amacı gösteriyor: Enerji kaynaklarını kapitalist sisteme entegre etmek ve Latin Amerika’daki bağımsızlık eğilimlerini bastırmak.

Emperyalizmin deyim yerindeyse ağzını sulandıran yeraltı kaynaklarıyla birlikte, Chavez’in politik duruşu ve söylemleri, Latin Amerika’da Küba’yla birlikte ‘anti-emperyalist’ eğilimin yeniden canlanmasına öncülük etti.

EMPERYALİZM NASIL ÇALIŞIYOR?
Bu nedenle Venezuela’nın yakın tarihi, yalnızca ideolojik rekabet değil; aynı zamanda ekonomik yaptırım, diplomatik izolasyon, desteklenen muhalefet aktörleri ve Amerikan istihbaratının merkezinde bulunduğu özel harekat biçimleriyle emperyalizmin nasıl çalıştığını gösteren somut bir örnek olarak okunabilir. Bu özellikleriyle Venezuela ayrıca, ABD’de her iki parti tarafından da hedef haline getirilen istisnai bir vaka olarak öne çıkıyor. ABD’de Demokrat ya da Cumhuriyetçi yönetimler, Venezuela’ya baskı politikasında her zaman uzlaştılar.

Chavez sonrası dönemde de Maduro iktidarıyla birlikte Venezuela’nın ABD karşıtı tutumu da, ABD’nin saldırgan politikaları da olduğu gibi devam etti. Maduro döneminde ülke içinde artan siyasi gerilimi, ABD yaptırımları takip etti.

2015’ten itibaren artan şekilde, ABD insan ‘hakları ihlalleri’, ‘demokratik kırılım’ gibi gerekçelerle Maduro başta olmak üzere Venezuelalı yetkililere yaptırım uygulamaya başladı.

Bireysel yaptırımları, ekonomik saldırılar takip etti. Beyaz Saray, Venezuela’nın finansal işlemlerine kısıtlar getiren yürütme kararları yayınladı, ABD finans piyasaları Venezuela devlet borcuna erişimi kısıtladı.

Yaptırımların merkezinde ise, Venezuela’nın ekonomik bağımsızlığının simgelerinden biri haline gelen Petróleos de Venezuela S.A. (PDVSA) bulunuyordu.

Aslında PDVSA 1976’da devlet kontrolüne alınmıştı, ancak 90’lı yıllara gelindiğinde, neoliberal politikalarla yabancı şirketlere geniş ayrıcalıklar tanınmış, şirketin yönetimi uluslararası petrol tekellerine bağımlı hale gelmişti. Chavez de, 1999’da iktidara geldikten sonra PDVSA’nın tüm gelirlerini yeniden devlet denetimine alarak şirketi tamamen Bolivarcı devrimin ekonomik motoru haline getirdi. Böylece PDVSA’nın gelirleri, sosyal konut, eğitim ve sağlık programlarına aktarıldı; Venezuela’nın doğal kaynakları ilk kez geniş halk kesimlerinin refahı için kullanılmaya başlandı.

ABD’nin, Maduro döneminde de devam eden bu faaliyetlere yanıtı ise ağır yaptırımlar uygulamak oldu.

Ocak 2019’da ABD, PDVSA’nın ABD varlıklarını dondurdu ve ihracat gelirlerini engelledi. Bu durum, Venezuelalı enerji gelirlerinde doğrudan düşüşlere yol açarak devletin dış gelirlerini büyük oranda kısarak, onlarca milyar dolarlık kayıp yaşanmasına neden oldu.

Bu esnada, Maduro’ya yakın üst düzey isimlere yönelik mal varlığı erişimlerinin kısıtlanması, bankacılık işlemlerinin engellenmesi ve seyahat yasakları gibi tedbirler sürekli genişletildi; bu da yönetimin dış bağlantılarını zayıflattı ve devletin hareket kabiliyetini kısıtladı.

Petrol gelirlerindeki daralma, PDVSA satışlarına getirilen kısıtlar ve finansal izole etme stratejisi, ülkenin döviz gelirlerini daralttı; ithalat daraldı; enflasyon ve mal kıtlığı derinleşti. Yatırımın kaçışı, kredi erişiminin kesilmesi ve kamu hizmetlerinin finansmanında zorluklar birbirini takip etti.

DARBE GİRİŞİMLERİ VE ‘DEĞİŞTİRME’ OPERASYONLARI
Yalnızca ekonomik de değil, ABD, siyasi anlamda da Chavez döneminden itibaren Venezuela’da iktidar değişikliği planlarında merkezi bir rol oynadı. Nisan 2002’deki Chavez karşıtı darbede ABD’nin darbeden haberdar olduğu veya muhalefet aktörleriyle temas içinde bulundu herkesin malumuydu.

Aynı şekilde, siyasi komplolar Maduro döneminde de devam etti.

2013’te Chavez’in ölümünden sonra iktidara gelen Maduro, ABD’nin ekonomik yaptırımları, petrol ambargosu ve diplomatik baskılarıyla karşı karşıya kaldı. Washington, Maduro’yu ‘gayrimeşru lider’ ilan ederek ABD yanlısı muhalefet lideri Juan Guaido’yu destekledi. Guaido, 2019’da kendini geçici devlet başkanı ilan ettiğinde ABD ve Avrupa ülkeleri onu tanıdı; bu süreçte CIA destekli propaganda kampanyaları, uluslararası medya aracılığıyla Maduro hükümetini ‘otoriter rejim’ olarak niteleyen bir söylem inşa etti. Guaido’nun girişimi halktan destek görmemesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlansa da Maduro yönetimi üzerinden yerleştirilen ‘otoriter rejim’ söylemi, emperyalist saldırganlık politikasının ‘meşruiyet kaynağı’ olarak ‘başarıyla’ yerleştirildi.

Guaido’nun başarısızlığının ardından ABD ve Batı, Venezuela muhalefetini yeniden şekillendirmeye çalıştı. Ancak bu hareketlerin çoğu, halkın geniş kesimleri tarafından ABD’nin Venezuela’nın içişlerine müdahalesi olarak görülüyor.

Emperyalizmin Venezuela’ya yönelik bu çok katmanlı saldırı stratejisi, elbette askeri alanda da kendisini gösterdi.

Mayıs 2020’de Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu devirmeyi amaçlayan silahlı bir darbe girişimi organize edildi. Eski ABD özel kuvvetler mensubu Jordan Goudreau tarafından liderlik edilen Operation Gideon isimli bu saldırı, ABD merkezli özel güvenlik şirketi Silvercorp USA tarafından organize edildi.

ABD’nin devam eden saldırganlığında, ExxonMobil’in bölgede 10 milyon varilden fazla bir miktarda devasa petrol rezervleri keşfetmesi, neredeyse 200 yıla dayanan bir geçmişe sahip olan Essequibo krizini 2023’te yeniden alevlendirdi. Bu sefer Brezilya’nın da dahil olduğu ve tarafların sınıra asker yığmasıyla yükselen gerilimin odağında da, Guyana’nın Essequibo bölgesindeki altın, elmas, manganez, boksit, milyarlarca varillik petrol, trilyonlarca kübik doğalfaz, kereste, tatlı su gibi kaynakları vardı.

Venezuela’ya yönelik aralıksız saldırılar, son dönemde Trump’la birlikte yeni bir evreye taşındı. Geçtiğimiz aydan itibaren ABD, Karayip bölgesinde ‘uyuşturucu operasyonu’ gerekçesiyle askeri yığınağını artırdı, küçük gemilere yönelik saldırılar düzenledi. Trump, Venezuela’ya yönelik bu yeni saldırı dalgasını uyuşturucuyla mücadele olarak nitelendirirken, Maduro, ABD’nin Venezuela’ya yönelik yeni bir savaş başlattığını vurguladı.

TRUMP’IN İSTEDİĞİ ÖDÜL ‘YABANCIYA GİTMEDİ’
Trump, ikinci kez başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana ısrarla yaratmaya çalıştığı ‘savaşları bitiren lider’ imajını Nobel Barış Ödülü’yle taçlandırmaya çalıştı. Trump, ödülün kendisine verilmesi gerektiğini defalarca ve açıkça dile getirse de, ödülü Venezuelalı muhalif lider Maria Corina Machado kazandı.

Siyasi açıdan düşündüğümüzde, ödülün ‘yabancıya gitmediğini’ söylemek mümkün. Trump’ın, ödülü kendisine ithaf ettiğini söylediği Machado, Venezuela’daki ABD yanlısı sağ muhalefetin önde gelen figürlerinden.

Gençlik yıllarından itibaren Venezuela’da Batı yanlısı STK’larda görev alan ve demokrasi, insan hakları ve seçim gözetimi gibi konularla ilgilenen Machado, ‘Sumate’ adlı sivil toplum kuruluşunun kurucularından biri olarak, özellikle ‘seçim süreçlerinin adilliği ve şeffaflığı’ konularına yoğunlaştı. Bu arada, 2003 yılında Sumate, ‘gölge CIA’ olarak tanınan Ulusal Demokrasi Vakfı’ndan 53 bin dolardan fazla hibe almış, parayı 2004 yılında Chavez’in zaferle ayrıldığı referandumda kullanmıştı.

Machado daha sonra, sağ liberal çizgide faaliyet yürütecek Vente Venezuela partisini kurdu. Ancak adaylığı, bağlantılı olduğu muhalif grupların ABD ve Avrupa merkezli çeşitli oranizasyonlarla mali ilişkilere girdiği iddiasıyla menedildi.

Machado, Bolivarcılık ve Chavez’e karşı konumlandırıyor. Kendini ‘liberal’ olarak tanımlıyor, serbest piyasayı, özelleştirmeleri ve yabancı yatırımları savunuyor, ‘uluslararası destek’, ‘devrilmesi gereken diktatörlük’, ‘halkın özgürlüğü’ gibi söylemlerle açık bir şekilde dış müdahale talebinde bulunuyor.

Machado ayrıca ‘kararlı’ bir İsrail destekçisi. Seçilirse Venezuela’nın Tel Aviv büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını söyledi. ve “Venezuela ve İsrail arasında yakın bir ilişki olacak, bu, İsrail Devleti’ne verdiğimiz desteğin parçası olacak” ifadeleriyle Chavez döneminde kesilen diplomatik ilişkileri tersine çevirmeyi taahhüt ediyor.

MADURO ‘DİKTATÖRLÜĞÜ’ VE VENEZUELA
Venezuela ile ilgili ne zaman önemli bir gelişme yaşansa, kendini ‘solda’ tanımlayan bazı çevreler ve kişiler de dahil olmak üzere, yaşanan gelişme ne olursa olsun, öncelikle Maduro’nun ne kadar kötü bir lider olduğu öne çıkarılır.

Kimilerine göre Maduro doğrudan bir diktatörken, meseleye daha ‘soldan’ bakmaya çalışan kimilerine göre ise Maduro Chavez’in mirasını yok eden, yönetmeyi beceremeyen, yolsuzluk yapan bir lider.

Venezuela, emperyalizmin yoğun saldırısı altında bulunan her ülke gibi, siyasi saflaşmaları ‘bilindik’ tasniflerden uzak, herkesin kartını neredeyse açık oynadığı ve siyasi rekabete askeri darbelerin, istihbarat operasyonlarının ve çatışmaların sıkça eşlik ettiği bir yapıya sahip. Sürekli ‘savaş halinde’ olan bir ülkede, iktidarı sürdürmek için mi, yoksa mücadeleyi güçlendirmek için mi sürekli bir düşman vurgusu yapıldığı her zaman anlaşılamayabilir.

Hepsinden önce, Venezuela muhalefetine bakalım. ABD yanlısı politikalarını açıkça savunan ‘demokratik muhalefet’ dışında, Maduro yönetimini sert bir şekilde eleştiren yapı, Venezuela Komünist Partisi.

Komünist parti, hükümetin bazı politikalarının özel sermayeye imtiyazlar tanıdığını, neoliberal bir eğilime sahip olduğunu, dış yatırımcıya piyasa kapılarını açtığını ve bunun sosyalist dönüşümü baltaladığını söylüyor. Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin politikaları nedeniyle kamudaki yolsuzluk ağlarının, bürokratizmin ve kaynakların elitlere akışının emekçi çıkarlarını erozyona uğrattığı, demokratik meşruiyet ve taban örgütlenmesinin tahrip edildiği ve halkın katılımı yerine parti-devlet siyasetinin öne çıktığı da partinin tespitleri arasında.

Venezuela siyasetinin konusu olan bu tartışmalar arasında, komünistlerin ve Venezuelalı hiçbir ilericinin ABD müdahalesini destekleme, Maduro’nun iktidardan inmesi için ‘ne gerekiyorsa yapılması’, uluslararası yaptırımlar ve benzeri talebi bulunmuyor.

Özetle, Maduro’ya muhalefet eden Venezuelalı komünistler, ‘ilerici hedeflerin gereğince uygulanmadığı’ görüşünde.

En önemlisi, çözüm önerileri de bu eleştiri hattından yola çıkarak, rejim değişikliği, renkli devrim, askeri müdahale taleplerinin tamamen dışında şekilleniyor. Ancak, ülkemiz de dahil olmak üzere, Maduro Venezuelası ile ilgili söylemler, Batı medyasının çarpık ‘otoriterlik’ söylemi üzerinden şekilleniyor. İç siyasi yapısı ve dünyanın geri kalanına yönelik egemenlik ihlalleri düşünüldüğünde, dünyanın en otoriter ülkesi olan ABD’nin Venezuela konusunda medya eliyle yerleştirdiği kavram seti, ne yazık ki ülkemiz de dahil olmak üzere dünya genelinde kendini ‘solda’ tanımlayan çok sayıda kişiyi etkiliyor.

Ancak, hatırlamakta fayda var. Otoriterlik, ABD çıkarlarına karşı adımlar atan iktidarlara gelince öne çıkarılan, ABD dostu diktatörlükler söz konusu olduğunda adı anılmayan bir kavram halini aldı. Aynı şekilde, Avrupa’da aşırı sağın Rus yanlısı kesimlerinin ‘tehlike’ ilan edilmesi, ABD yanlısı neo-Nazi çevrelerin ise yalnızca ‘milliyetçi’ olarak tanımlanması gibi.

MADURO VE ERDOĞAN AYNI MI?
Aynı şekilde, ne yazık ki ülkemizde Maduro’nun ‘otoriterliğini’ Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘otoriterliği’ ile eşleştiren (iki lider arasındaki ilişkiler de bunu besledi) ve dolayısıyla “Erdoğan’a karşı olan Maduro’ya da karşı olur” ezberi de oldukça popüler. Görünürde Erdoğan da Maduro da ‘muhalifleri’ yasaklayan, otoriter liderler. Ancak bu da eksik bir dünya tahlili ve emperyalizm okumasından kaynaklanıyor.

Erdoğan Türkiyesi, NATO üyeliği, siyasi ve iktisadi yapısıyla, zaman zaman yaşanan gerilimlere ve rekabete rağmen emperyalizmin düşmanı değil, ortağı konumunda. Pazarlık masasında seslerin bazen yükselmesi, pazarlığın fıtratındandır.

Venezuela ise, Chavez dönemiyle başlayan ve Maduro döneminde -eleştirilere rağmen- devam eden ABD karşıtı politik tutumu, siyasi ve iktisadi yapısının farklılığı, askeri gücünün doğrudan karşı karşıya oluşuyla emperyalizmin doğrudan düşmanı konumunda. ABD yanlıları dışında, Venezuela’da Maduro muhalifi ilerici kesim göründüğü kadarıyla bu konuda da oldukça net.

Konu Maduro’ysa, iktidar, ilerici muhalefet, Batı yanlısı sağ muhalefet olmak üzere Venezuela’da siyasi hayat oldukça çetin mücadelelere sahne oluyor ve en önemlisi de bu mücadele yılın 365 günü aralıksız sürüyor. Maduro’nun ‘ne kadar kötü bir diktatör olduğu’ ise büyük medya ajanslarında, yalnızca ABD saldırdığı zaman manşet oluyor.

Venezuela ve Maduro yönetimine dair ‘otoriterlik’, ‘diktatörlük’ söylemlerinin, ‘ne hikmetse’ ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının arttığı dönemlerde öne çıkması da ‘tarihin garip bir cilvesi’ değil, oldukça planlı ve çok katmanlı bir operasyonun parçası.

Bütün bu süreç, Venezuela’nın yukarıda örneklerini verdiğimiz ‘suçlarıyla’ alakalı ve Venezuela hattındaki gelişmeler hiçbir zaman tek boyutlu bir ‘iyi–kötü’ hikayesine indirgenecek kadar basit olmadı.

birgun.net/makale/otoriter-mad

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.