Beni deli ilan ettiler: çünkü onların aklı, ítaatten başka bir şey bilmiyor.

Augusto Masetti

7 Nisan 2026 - "Tek yapmanız gereken bize geçinebileceğimiz kadar para vermekti, tek yapmanız gereken bize lanet olasıca geçinebileceğimiz kadar para vermekti"

ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Ontario kentinde bir işçi, şirketinin deposunu ateşe verdi ve CEO'ya bir mesaj bıraktı:

"İşte envanterin gitti. Biliyorsun, yaşamak için yeterli maaş almayabiliriz, ama bu lanet şeyler (çakmaklar) çok ucuz. Tek yapman gereken bize yaşamak için yeterli maaş vermekti."[makale]/[video]
tumblr.com/kropotkindersurpris

Bisikletli Gazete: Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)

Ramazan Yaylalı

"90’lı yıllar... İç Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk) henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”

bisikletligazete.com/2026/03/l

Londra’da Nakba eylemine verilmeyen izin ırkçıların gösterisine verildi Savaş Karşıtı Koalisyon: Irkçı-faşist Robinson için bizi Londra’dan süremezsiniz

evrensel.net/haber/5979320/lon

Mahmut Uzun – Geçmişle Yüzleşmenin Zorunluluğu: 1915’in Sessiz Çığlığı

Nisan, bu toprakların en ağır aynasıdır; bakmaya cesareti olmayanlar, yüzleşmeden hayatını sürdürür. 111 yıl önce, Osmanlı İmparatorluğu’nun her köşesinde Ermeni, Süryani, Keldani, Nasturi ve Pontos halkları sistematik bir halk tasfiyesine maruz kaldı. Van’dan Erzurum’a, Bitlis’ten Diyarbakır’a, İstanbul’dan Adana’ya, Sivas’tan Kayseri’ye, Maraş’tan Urfa’ya kadar uzanan coğrafyada ölüm, sürgün ve yağma eşzamanlı olarak uygulandı. Yaklaşık 1,5 milyon Ermeni ve on binlerce Süryani ile Pontos Rum’u katledildi; kadınlar ganimet sayıldı; çocuklar yakıldı; köyler, kasabalar ve şehirler boşaltıldı; kültürel ve ekonomik mirasları yok edildi. Bu sessizlik içinde hala sorulması gereken tek soru şudur: Biz bu acıyı hatırlamak ve tanımak için ne kadar cesaretliyiz?

Bu felaket tesadüfi değildi. İttihat ve Terakki Partisi’nin merkezi iktidarı, yerel işbirlikçileri ve bazı Kürt gruplar koordineli biçimde planlamış, Teşkilat-ı Mahsusa ve paramiliter çeteler uygulamıştı. Emirler Fetvalar ve dini gerekçelerle meşrulaştırıldı; vicdan, merhamet ve insanlık tamamen yok sayıldı. Suç, yalnızca emir verenlerin değil, sessiz kalan, korkan veya çıkar uğruna suç ortağı olan herkesin omuzlarındaydı. Peki biz bugün, geçmişin sessiz izleri karşısında kendi vicdanımızla nasıl yüzleşiyoruz?

Kadınlar köleleştirildi, çocuklar yakıldı, evler, tarlalar ve dükkanlar yağmalandı; kiliseler, manastırlar ve eğitim kurumları tahrip edildi. Saldırılar, sadece bireyleri değil, toplumların hafızasını ve kültürel birikimini hedef aldı. Komşular birbirine döndü, korku ve çıkar uğruna suç ortaklığı yaptı; bazıları da inanç kisvesiyle felaketi meşrulaştırdı. Sessizlik, suçun kapsamını derinleştirdi. Bugün hala sorulması gereken: Biz, toplumsal hafızanın yok oluşuna sessiz kalmayacak mıyız?

O gün işlenen suçlar hala inkar edilmektedir. Devlet politikaları, medyanın sessizliği ve toplumun görmezden gelmesi, inkarı güçlendirmektedir. Oysa suç belgelerle, resmi kayıtlarda ve tanık ifadeleriyle açıkça belgelenmiştir. İnkar sadece geçmişi karartmaz; bugünü ve geleceği de zehirler. Yüzleşmemek, suçun tekrarlanmasına zemin hazırlar. Peki biz kendi toplumumuzda bu inkarla nasıl mücadele ediyoruz?

Tarih, yüzleşmeyenler için tekerrür etme potansiyelini hala taşır. Yüzleşmek bir seçenek değil, vicdani ve tarihsel bir zorunluluktur. Gerçekle yüzleşmek suçluyu cezalandırmak değildir; adaleti, hakikati ve insanlığın onurunu geri getirmektir. Geçmişin hatıralarını inkar etmek, sadece tarihsel gerçeği çarpıtmaz; gelecek nesillere insan olarak miras bırakmayı da engeller. Bu topraklarda yaşananlar yalnızca Ermeni veya Süryani halkının değil, tüm insanlığın vicdanına yazılmıştır. Biz bugünün insanları olarak bu vicdana sahip çıkabilecek miyiz?

Bugün hala nefret dili üreten, ötekileştiren ve şiddeti meşrulaştıran zihniyet canlıdır. Bu zihniyet, yüzleşmeyi reddederek geçmişin acısını sürdürmekle kalmaz, toplumsal hafızayı karartır ve insanlığı zehirler. Sessizlik artık bir lüks değildir; inkar ve görmezden gelme devri kapanmalıdır. İnsan ancak bu gerçekle yüzleşerek kendisiyle ve geçmişle barışabilir; aksi halde hem vicdanını hem de geleceğini karartır. Biz, bu gerçekle yüzleşmeye hazır mıyız?

Her insanın sorumluluğu açıktır: Tarihsel gerçekleri tanımak, adaleti talep etmek, hakikati yaymak ve geçmişin yükünü geleceğe taşımamak. Yüzleşmek, unutulmuş hayatların adını anmak, sessiz kalmış kuşakların suçuna ortak olmamak ve insan olmanın temel yükümlülüğünü yerine getirmektir. Her inkar, her sessizlik, suçun kendini tekrar etme riskini besler.

Yüzleşmek vicdanın son kalesidir; bu kaleyi terk eden, insanlığın kendisine yüklediği sorumluluktan da vazgeçmiş olur. Peki biz bu kaleyi korumaya ne kadar kararlıyız?

tarihvetoplumlar.com/mahmut-uz

Tarihimiz ve hakikat-sonrasının açmazları – Ertuğrul Kürkçü

Paris Komünü’nün tarihçisi Prosper Olivier Lissagaray, “mağluplar için tarihlerinin basit ve içten bir anlatımından daha iyi bir savunma bilme[diğini]” söyler: “[…] Bu tarih [mağlupların]çocukları, yeryüzünün bütün işçileri için. Çocuğun anne-babasının yenilgisinin nedenlerini, sosyalizmin bayrağının bütün ülkelerde nasıl dalgalandığını bilmeye hakkı var. Halka devrimci efsaneler anlatanlar, onu duygusal öykülerle avutanlar denizciler için uydurma haritalar çizen coğrafyacılar kadar ağır bir suç işlemiş olurlar.” Biz Lissagaray’nin yolundan gidelim…

Kimi zaman susmak saçmalamaktan evlâdır. Oğuzhan Müftüoğlu da, 12 Mart’ın yıldönümünde böyle yapabilir, uzun, karmaşık ve çok özneli, hâlâ kendisini üretmeyi sürdüren bir toplumsal-politik ilişkiler yumağını bir video kaydı yayınında biyografisinin özetiymişçesine topluma sunmaktan pekâlâ imtina edebilirdi.

Böylece kendisini galiz bir politik saldırının failine dönüştürmemiş, beni ve başkalarını esasen politik ve toplumsal gündemimizin hiçbir ihtiyacına karşılık vermeyen bir mübarezenin içine çekmemiş, bir kişilik hakları meselesini tetiklememiş olurdu.

Varsa meselelerimiz, baki kalırdı. Elli beş yıl sonra hâlâ hesaplaşmamışsak, hesaplaşırdık. Usûlünü, yordamını paydaşlarla birlikte belirler ve bunu yapardık –hakikaten maksat bu olsa ve böyle bir maksattan haberimiz olsaydı. Hele Oğuzhan’dan geldikten sonra bu daveti reddetmezdim doğrusu.

Saldırının merkezi

Oğuzhan, söz konusu yayında, bana yönelik yakışıksız rivayetleri kapsayan, daha teferruatlı bir anlatımın içinden şu parçayı kesip dolaşıma sokturmayı seçti. Saldırının merkezi buydu. Şunları söyledi:

“Orada sağ yakalanıp diğer bütün evde bulunan herkesin öldürülmesinden sonra bir tek kendisinin sağ çıkıp, eee, gelmesinden sonra mahkemede karşılaştık. Eee mahkemedeki tutumu Yusuf Küpelilerle beraber tavır almak şeklinde oldu. Eee, geçmişte yapılan bütün, eee, eylemlerin yanlışlığını, emperyalizme hizmet etmek anlamına geldiğini İstanbul’daki mahkemede savundular. Ben Ankara’daki davada, eee, o zaman İstanbul’da görülüyordu. Ben Ankara Dev-Genç’te hem THKP-C davasında ayrı ayrı yargılanıyordum. Onları şeye de, onların getirilip yargılanmasını da istedim.

Eee, Ankara mahkemesinde aynı şekilde bunlar, eee, ifade vererek, işte Mahir’i suçlayarak, onun yüzünden oldu diyerek kendilerini aklamaya çalıştılar. Ertuğrul da bunların içindeydi. Eee, oysa Yusuf Küpelilerden ayrılma olayıyla ilgili o tartışıldığında, eee, bizimle beraber kalmıştı. Fakat yakalanıp yargılanmaya başlayınca tutumu Yusuf Küpelilerle beraber oldu ve bana göre çok, eee, çok sağ, çok teslimiyetçi.

Yani bu görüşleri, eylemleri yanlış buluyorduktan ibaret değil. Bütün devrimci hareketi suçlayarak, bütün devrimci eylemleri, devrimci düşünce tarzını suçlayarak, sağcılığı savunan, eee, Abdülhamit yurtseverliğinden başlayarak, eee, Türkiye’deki solun, eee, işte her şeyini suçlayarak bir çizgiye savruldular. Hatta Dev-Genç davasına gelip sorgulanırken bunları ifade ettiler.”

Belge: Gerekçeli Hüküm

25.12.1973 tarihli, 4. Kolordu Komutanlığı Nezdinde Kurulu Sıkıyönetim 1. No’lu Askeri Mahkemesi Evrak No. : 1973/4, Esas No. : 1973/4 Karar No. : 1973/60 DEV-GENÇ davası Gerekçeli Hükmü, bu davada yargılanan herkesin polis, savcılık ve mahkemedeki sorguları ile savunmalarının, kendi ifadelerine dayalı geniş özetlerini kapsıyor. Halen bu dava sürecine ait elimizdeki tek otantik mahkeme kaydı budur.

Bu belgede Oğuzhan’ın, benim, Yusuf (Küpeli), Münir (Ramazan Aktolga) ve İrfan’ın (Uçar) da mahkeme önündeki beyanları yer alıyor.

Gerekçeli Hüküm’de, Oğuzhan’ın sözünü ettiği duruşmada, İrfan ve Yusuf’un mahkeme önündeki konuşmalarına yapılan atıflarda, onun beyanına kısmen yaklaşan kimi ifadeler bulunmakla birlikte, benimle ilgili olarak bu iddiaları doğrulayacak bir tek sözcük yoktur, bulunamaz.

Çünkü o duruşmada, daha önceki ifadelerimi kabul etmediğimi söylemek dışında bir görüş beyan etmedim. İrfan ve Yusuf hayatta değiller, ancak kayıtlar ortada. Münir yaşıyor. Ben de…

Dahası, karar metninde atıfta bulunulan tüm ifadeler arasında bir tek kez olsun “Demirel” veya “Abdülhamid” atfına rastlanamaz. Çünkü, özellikle ikincisi, THKP-C davasında yargılananların ilgi alanında değildi. Bu bağlamda İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi’nde bir beyanda bulunan tek kişi, THKO davasında yargılanan Nahit Tören’di. Birincisi ise gizli saklı, ya da mahcupça değil, açıkça İrfan ve Münir tarafından “üretici güçler” teorisi kapsamında ileri sürülüyordu, ancak o duruşmada gündeme gelmiş değildi. İrfan başka şeyler söyledi. Münir yazılı ifade vereceğini ifade etti. Benim ise hiçbir atıfta bulunmadığım ortada.

Mahkemenin benimle ilgili olarak verdiği karar şöyledir:

“[…] huzurda 40 sayfa halinde teferruatlı şekilde ifadesi alınırken evvelki hazırlık ifadelerini yer, zaman ve oluş tarzı itibarıyla doğrulayarak, tamamlayarak ifade vermiş olmasına rağmen, bazı konuları titizlikle saklamış ve birçok konuda da diğer arkadaşlarını kurtarmak çabası içinde olarak sorumluluğu üzerine alma yoluna gitmiştir […] T. C. K.’nun 141/1 nci maddesinde yazılı suçun unsurlarını oluşturduğu yolunda tam bir vicdani kanaata varılarak adı geçen madde uyarınca cezalandırılması uygun görülmüştür.”

Bu duruşma ya da başka duruşmalara birlikte sevk edilmek dışında, ne Yusuf ve Münir artık birlikte hareket ediyorlardı, ne ben onlarla hareket ediyordum. Herkes kendi yolunu çizdi… 1977’de o tahliye olana kadar cezaevi yolculuğum, Orhan Savaşçı’yla sürdü.

Bütün bunlar ortadayken, pek çoğumuz gibi, ben de başlangıçta, Oğuzhan’ın kendi şahsi mecrasında gün aydınlığında şimşek çakmışçasına başlattığı bu bağlamsız, ihtiyaç fazlası saldırıyı neye yoracağımı bilemedim. O kadar saçmaydı ki, saçma olması saçma görünüyordu.

Birgün’ün “haberciliği” ve kolektif aklıselim

Hepimizin içinde şöyle ya da böyle uyukladığını sandığım vehim kumkuması, bir gözünü açıp dürtmeye başladı: “Kesin altında bir şey var…” Birgün’ün “operasyon haberciliği” tadındaki “Ertuğrul Kürkçü gerçeği” başlığıyla dolaşıma soktuğu video, ister istemez daha fazla kaşın kalkmasına yol açtı. Fakat kötü niyetlilerin bekledikleri değil, beklemedikleri şey oldu: Kolektif aklıselim galip geldi.

Sosyalistler, söyledikleri kadar söylemedikleriyle de ortak tarihimizin işportaya düşürülmesine, hizipçiliğin ateşinde kavrulmasına ortak olmayacaklarını, ortaya koydular ve sınırları işaret ettiler. Hepsine müteşekkirim.

Yanlış anlaşılmak da istemem: Kolektif aklımız ve ahlâkımızdan, bu sonucu kendime yontmayacak kadar sebeplendiğimi sanıyorum. Genel tutum, esasen bir “usûle davet”ten ibaretti. Ancak, hukuk diliyle söylersek, “usûl her şeydir.”

Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız

Ama konu burada kapanamazdı. Oğuzhan’ın 12 Mart 2026 videosundaki, Türkiye sosyal mücadeleler tarihinin kritik geçiş süreçlerini de içeren, yarım asra yayılan ortak geçmiş ve deneyimlerimize dair kimi hakikatlerin yanılsamalarla, bilgi kırıntılarının rivayetlerle, şahsiyatın fikriyatla yer yer iç içe geçtiği bu galiz saldırı, usûlü dairesinde bir karşılığı hak ediyor. Oğuzhan’ı bundan mahrum bırakmak olmaz.

Her şeyden önce, bu vasıfsız dilin, hoyrat, mesnetsiz suçlamaların, vurup kaçmaların bir bedeli olması gerekir. Dahası, anlatılanlara ve onları anlatanlara önem veren yeni kuşaklara saygıyla onların farklı bir anlatının da olduğunu bilmelerine yardımcı olmak bir siyasal zorunluluk.

Öte yandan, karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca bir şahsi saldırıyı yanıtlamakla sınırlı değil. Aynı zamanda, ortak mücadele tarihimizin nasıl anlatılacağı, tanıklığın hangi sınırlar içinde kurulacağı ve nasıl değerlendirileceği meselesinin de bir parçası. Tarihsel kayda ve siyasal etiğe dair sorumluluklarımız da bir tutum almayı gerektiriyor.

Lissagaray’nin yolu

Paris Komünü’nün tarihçisi Prosper Olivier Lissagaray, “mağluplar için tarihlerinin basit ve içten bir anlatımından daha iyi bir savunma bilme[diğini]” söyler:

“[…] Bu tarih [mağlupların] çocukları, yeryüzünün bütün işçileri için. Çocuğun anne-babasının yenilgisinin nedenlerini, sosyalizmin bayrağının bütün ülkelerde nasıl dalgalandığını bilmeye hakkı var. Halka devrimci efsaneler anlatanlar, onu duygusal öykülerle avutanlar denizciler için uydurma haritalar çizen coğrafyacılar kadar ağır bir suç işlemiş olurlar.”

Biz Lissagaray’nin yolundan gidelim…

Yaşadıkça ve çalıştıkça devrimci hareketimizin başından geçenlerin sahici bir bilgisine ulaşmanın, bunu anlamlandırarak ortak bilgi kılmanın tek yanlı bir öykü anlatıcılığına yeltenmekten uzak durmayı gerektirdiğini; hareketimizin nesnel bilgisinin ancak bir öznellikler toplamı olarak vücuda geleceğini öğrendiğim kanısındayım.

Mücadele ve tartışma alanlarında, halkın arasında, hapishanelerde, sorgu merkezlerinde, tenhalarda veya dünyanın orta yerinde girilen kavgalarda, sohbetlerde, her bir insanın kendileri kadar biricik olan deneyimlerini gözleyerek ve dinleyerek vardığım sonuç bana şunu söylüyor:

Hakikate en yakın bilgi, binlerce, on binlerce öykünün dolaylı ya da dolaysız bir başka ânını ve cephesini kurduğu bir çatışma tablosu suretinde birbirleriyle eklemlenmesi ve her gün yeniden kurulmasıyla meydana gelebilir.

Benim için tarihi, sadece anlamanın değil, yapmanın yolu da buradan geçiyor. Bu yola koyulanların tamamının feraha çıkacağının bir garantisi yok. Hatta denebilir ki, bu yola girip kendinizi başkalarıyla eşitlediğinizde, onların meşruiyetini tanıdığınızda, eğer elinizde hizip mensubiyetinizden başka bir servetiniz yoksa, yolun sonuna geldiğinizde elinizde bir şey kalmayacağı zannına kapılabilirsiniz. Fakat uzun vadede emek zayi olmaz, ekilen tohumlar sonunda yeşerir.

12 Eylül’den çıkış dönemi ve “aynı zeminden seslenmek”

Bu kurucu zihniyetin nihayet uç verdiği 12 Eylül’den çıkış döneminde kendi tarihimizi temellük etmeye, onu egemen ideolojinin elinde parçalanmaktan kurtarmaya yönelik en parlak işlerimizden biri, Türkiye sosyalist hareketine uzunca bir dönem musallat olmuş hizip diline topluca meydan okuduğumuz Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin (STMA) meydana getirilmesiydi.

Sosyalist hareketimizin, aralarında Oğuzhan’ın da bulunduğu, hapiste veya dışarıda, memlekette veya sürgünde, dağda veya ovada kendilerinden çoğu adına konuşabilme gücü olan fikir sahipleri, uzun süren bir ideolojik iç savaşı izleyen mezar sessizliği döneminin ardından, aynı zeminden seslenmeye ilk kez rıza göstermiş ve ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdi. Sonuç, solun yüksek alkışlarla selamlanan bir resmigeçidi gibiydi.

Çoğulculuğun bu ilk parlak çıkışının toplumsal muhalefet katında böylece ödüllendirilişi hızla siyasete de yansıdı; meşruiyet alanlarının karşılıklı açılması, sosyalist siyasetin dilini ve kabullerini kökten dönüştürdü.

Kuruçeşme Toplantıları ve ÖDP’nin kuruluşu

Siyasi tarihimizde “Birlik”in olası dolayımlarının tek tek elden geçirildiği, bütün seçeneklerin kendilerini eşit hakla ifade imkânı bulduğu, her bir tasavvurun diğerleri kadar meşru olduğunun peşinen kabul edildiği bir forum olarak, bir yandan “Birlik”e giden yolların serinkanlılıkla araştırıldığı, öte yandan yeni bir müzakere dilinin kurulup öğrenildiği, “Kuruçeşme Toplantıları” olarak bilinen “Birlik Tartışmaları” bu sürecin doğal ürünüydü.

“Kuruçeşme Toplantıları”, kurucuları ve yöneticileri arasında benim de Oğuzhan’ın da olduğu Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne (ÖDP) giden yolun başlangıcıydı.

ÖDP’nin eninde sonunda kurulmuş olmasının yarattığı iyimserliği, ferahlığı ve heyecanı birlikte yaşamış olanlar, bu deneyimin hepimizi dönüştürerek bir dönem için sosyalist solun tanzim edici odağı haline getirişinin önemini teslim edeceklerdir.

Siyasal tıkanma anlarında ortaya çıkan refleks

Heyhat, bu ortak başarılardan sonra geldiğimiz yerin köhneliğine bakın: Bunca yol gittikten sonra bir kez daha, dönüp dolaşıp 12 Eylül öncesinin sol içi çatışma diline, kültürüne ve ahlâkına ricata davet ediliyoruz. Ne var ki, aynı ırmakta iki kez yıkanılmıyor.

Bu, siyasal tıkanma anlarında ortaya çıkan bilinen bir refleks: Yenilgiler sonrasında türeyen “arkadan hançerlendik” mitleri; parti içi tasfiyeleri takip eden resmi tarihler; ulusal hareketler, devrimler ya da iç savaşların ardından kurulan lineer doğruluk anlatıları…

Bunlarda ortak olan şey, karmaşık ve çok özneli geçmişin, bugünkü meşruiyet ihtiyacına uyacak biçimde sadeleştirilmesi ve seçici biçimde yeniden kurulmasıdır. Yapılan, maddi koşullar kökten değişmişken, esasen imkânsız olan tarihsel bir geri dönüşü hakikaten gerçekleştirmeye değil, bugünkü yoksunlukları telafiye dönük ideolojik bir işlemin ötesine geçemez.

Böyle anlarda geçmiş, yaşanmış bir gerçeklik olarak değil, yitirilmiş kudretin, bozulan birliğin ya da çalınmış meşruiyetin efsaneleştirilmiş sureti olarak geri çağrılır. Ama sonuçta varılacak yer, geçmişin restorasyonu değil, seçilmiş imgeler çevresinde örgütlenen bir “sekt” siyaseti, hıncın siyasal yönetimiyle ulaşılacağı umulan dışlayıcı bir saflaşma sürecinden başka bir şey değildir.

12 Eylül öncesinin hakikatleri

Hakikate dönersek, 12 Eylül öncesinde sosyalist hareketi yaran iç çatışma ve onun tekçi dili ve kültürü –aşılmadıkça hareketin düzlüğe çıkmasına imkân olmayan tüm kıyıcılığına karşın– bir kurmaca, bir pozlar ve jestler toplamı değildi, kendisine özgü acı, kötü ve can yakıcı bir hakikatti.

Güdük bir sosyalizm tasavvurunun yol gösterdiği, bu tasavvurun patentini elinde tuttuğuna inanan öncü, bir yandan faşist hareketle göğüs göğüse çarpışırken, öte yandan sırf bu vehim dolayısıyla kendisini insanlık tarihinden tevarüs eden bütün erdemlerle donanmış sayıyordu. Sağındaki ve solundaki diğer sosyalist odaklarla da aynı husumetle çatışıyordu.

Bu tutum, devlet çıkarlarıyla da bölünmüş uluslararası komünist hareketin iç çatışmalarından ve iktidar anlayışından beslenen bir dünya durumunun ürünüydü.

O sebeple, muarızına “düşman” muamelesi yapan aklın ve ahlâkın o dönemin klişelerinden edinilmiş dili ve donanımını “zamanın ruhu”yla mazur göstermesi mümkün, hatta kaçınılmazdı.

Bu iklimde, ne kadar öznel, hakikatlerden ne kadar uzak ve kopuk da olsa hakikat olduğuna inanılanın peşine düşen insanlar, kaba ama yalın bir akıl yürütme ve daracık bir lügatle dahi olsa, ne diyeceklerse der, bunun için elli beş sene beklemez ve fikriyatlarının dolaysız ifadesi olacak şekilde davranır, daha doğrusu, davranmadan edemezlerdi, çünkü genel mutabakat bu yöndeydi.

Hakikat-sonrası dönemde söylem ve siyaset

Oysa, artık “hakikat-sonrası”na intikal etmiş bulunuyoruz. Burada olgusal doğruluk değil, anlatının kendisi önemli. Bazı kronolojik kaymalar, rivayetle tanıklığın karışması, doğrudan bilinmeyen alanlarda verilen kuvvetli hükümler, anlatıyı çökertmiyor, tam tersine, iş görüyor.

Hakikat sonrası söylem, öznenin kasten muğlak bırakılmasıyla karakterize olur, çünkü amaç çoğu kez tam bilgi vermek değil, etki üretmek, kuşku dolaşıma sokmak, isnatta bulunup isnadın yükünü üstlenmemektir.

Beyan, ayrıntıların doğruluğundan çok, bir genel hissiyat üretmeye dönük çalışıyor. “Ben doğru taraftaydım, ötekiler savruldu, teslim oldu, –hatta– kişilik bozukluğuna uğradı.” Hedef, artık tarihsel gerçeğin ince dokusunu kurmak değil, izleyicide doğru olmasa da ahlâki-siyasi bir kanaat yaratmaktır ki, yankı odasındakiler, ya da hazır kanaatine bir medyatik ima arayanlar için bu kadarı fazla fazla iş görür: Eski tabirle, “çamur at, izi kalsın.”

Hakikat çağında kanıt önemliyken, hakikat sonrasında kanıt imayla ikame ediliyor artık. Hakikat sonrası medya dilinin en belirgin özelliklerinden biri bu: Kesin ispat sunulmaz, ama kuşku dolaşıma sokulur: “Ertuğrul Kürkçü gerçeği”.

Anlatı da bunu besler: “Tevatürler var”, “bana tutarlı gelmedi”, “öyle demiyorum, ama böyle olduğunu sanıyorum”, “herkes bilmeyebilir, ama söyleyeyim: her şeyi ben idare ediyordum”, “ben olsaydım her şey başka türlü olurdu” türünden yapılar bunun içindir. Dile getirilen, tam yükümlülüğü üstlenilmiş bir suçlama ya da övünme değildir ama, izleyicinin, dinleyicinin zihninde bir gölge bırakacak kadar güçlüdür. Hakikat sonrası siyaset çoğu zaman budur: İddia tam olmasa da, etki tam olmalıdır.

“Sertlik”ten müzakereciliğe, “tek”çilikten çoğulculuğa

12 Eylül’den çıkışı kuşatan hâkim siyasal-entelektüel iklim, eleştirel bir hakikat kuşkusu olarak postmodernliğin bu kuşkunun siyasal iletişim düzeyinde yozlaşmış ve araçsallaştırılmış biçimi olan hakikat sonrasıyla el ele vererek oluşturuldu. STMA, bir bakıma bu kültürel-entelektüel kuşatmaya isyan olarak okunduğu için bir mızrak başı haline gelebildi.

ÖDP ise esasen bu kadar kategorik bir postmodernlik karşıtlığıyla belirlenmese, hatta yer yer bu yönde kısmi uzlaşmalara kapı açarak kendini genişletmeye yönelmiş olsa dahi, 12 Eylül öncesi dönemin ukdesi olan “Birlik” arzusuna gecikerek de olsa verilmiş ortaklaşa bir yanıt, katılanların gücü “Birlik”ten üretmeyi esas almaksızın edemeyecekleri kendine özgü bir ittifaktı.

12 Eylül öncesinin her bir aktörüne “tek doğru”, “tek sınıf” ve “tek parti” doktrininin bir başka versiyonunun yol gösterdiği soldaki “sıfır toplamlı” çatışmanın küresel dinamikleri Sovyetler Birliği’nin yıkılışıyla havaya uçunca, “Birlik”in önündeki ideolojik engeller kalktı. Aynı zamanda çatışan taraflar arasındaki hoyratlığı besleyen Türkiye’deki toplumsal ve politik iç çatışma da yön değiştirdi: Faşist hareket yüzünü Kürdistan’a döndü.

Faşist militanlar, hâlâ kurt başı kakılmış kama ve silahlarıyla can almaya devam ediyorlardı, ama özel harekât üniformaları altında. Kürdistan devrimcilerinin ciğerlerini söküyor, kulaklarını kesiyor, helikopterlerden ve dağ başlarından uçurumlara atıyorlardı… Faşizm buharlaşmamış ama faşist terör saha değiştirmişti, bir süreliğine de olsa kuvvetinin ve ilgisinin azamisini Türkiye’nin batısına teksif etmesi gerekmiyordu.

Bu koşullarda iç siyasette “sertlik” yerini müzakereciliğe bırakırken, “uluslararası sosyalist sistem”in çöküşü de sosyalist hareketin damarlarının “tek doğru”, “tek sınıf”, “tek parti” doktrininin yangın duvarlarıyla ayırdığı öbeklerden çıkıp çoğulcu, kadın özgürlükçü, çok bileşenli yeniden kuruluş mecralarına yönelişine yardımcı oldu.

ÖDP deneyiminin önemi

Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), sosyalist hareketin bu yeni dinamiklerin ima ettiği gelişme yoluna girmeye cesaret ettiği ilk ve en geniş katılımlı siyasal deneyimdi.

12 Eylül öncesinin çatışan eğilimleri, Devrimci Yolcular, Kurtuluşçular, TİP’liler, TKP’liler, TSİP’liler, TKEP’liler, Doktorcular, Mihriciler, Troçkistler, Yeşiller ve dönemin en geniş “topluluğu” olan “bağımsızlar” ya da “bireyler” ve feministler, 1996’dan 2001-2002’ye kadar çok önemli ve olumlu bir deneyi hep birlikte yaşadılar:

Çok kanatlı, çok bileşenli, özerkliklere ve topluluk haklarına saygılı, pozitif ayrımcı , vb. bir sol parti olabiliyor, sürdürülebiliyor ve ilgi görebiliyordu.

ÖDP bugün yok. Bunun nedenlerini tartışmayı burada ve bu bağlamda tüketemeyiz, ama var olmuşluğu konumuz açısından kilit önemde. Bu açıdan, Oğuzhan’la Dev-Genç sonrası en çok ortak mesai harcadığımız bu dönemin onun bir çeşit kısa yaşam öyküsü gibi kurgulanmış 12 Mart videosuna dahil edilmeyişi, tıpkı SSCB resmi tarihçiliğindeki mesela 40 kişilik toplu fotoğrafların en sonunda diğerlerini ortadan kaldıran tek başına kalana kadar rötuşlanışını andırıyor.

“Rekonstrüktif bellek”

Bu öyküye göre, Oğuzhan’ın 12 Eylül öncesi yaşantısında ben yokum, bir tek “rekonstrüktif bellek” kapsamında inşa edilmiş bir negatif imge olarak mahkemede zuhur ediyorum. 12 Eylül sonrasındaysa ben ve ÖDP yokuz.

Oğuzhan siyasal yolculuğunun en önemli bölümlerinden birini budarken bunun kendi kimliğini de sakatlayarak bir yarım kimliğe indirgemekten başka bir sonuç yaratmayacağı üzerine biraz olsun düşünmüş olsa buna tevessül eder miydi, bilmiyorum. Ama bu müdahalenin boşuna olmayıp bir mantığı yansıttığını göreceğiz.

Her ne kadar o video kaydı standart bir sunucu-konuk diyalogundan çok, kurgulanmış bir söyleşi havası taşısa da, çerçevesi/akışı önceden belirlenmiş bir senaryo eseri gibi sürse de, karşısındaki yayın kişisi sonunda kendisini tutamayıp, sayıp dökmek için elli beş yıl beklediği tanığı ve kanıtı olmayan ithamlar, “dedim-dediler”, karalamalar, psikopatolojik tahlil sağanağı ardından, Oğuzhan’a soruyor:

“[O arada] hiç yüzleştiniz mi Ertuğrul Bey’le? “Zaman zaman karşılaştık, evet” yanıtını alınca üsteliyor: “Konular açılıyor mu yüzleştiğinizde, yani yoksa unutmayı mı tercih ediyorsunuz?” Oğuzhan’ın yanıtı: “Ben, çok fazla sık karşılaştığımı söyleyemem.”

Böylece senaryodan bir anlık uzaklaşma Oğuzhan’ın “tanıklığını” kaçınılmaz olarak “keenlemyekün” hale getiriyor. Bu ilişki yalnızca “karşılaşma” olarak nitelenebilseydi bile, kendi camiası dışında, özellikle 1991’den sonra, Oğuzhan’ın daha sık “karşılaştığı” başka kaç kişi olabilir? Herhalde bir elin parmaklarını geçmez.

“Karşılaşmalar”

Kısaca üstünden geçelim: 1972-74 arasında aynı mahkemede her gün birlikte yargılanmamız. Af sonrası, Nasuh Miğtap ile birlikte beni ve Orhan Savaşçı’yı ziyarete gelmesi. 12 Eylül sonrası birlikte bir parti (ÖDP) ve bir vakıf (Toplumsal Araştırmalar İçin Vakıf-TAV) kurmamız. Öncesinde, genç Dev-Yolcularla birlikte Demokrat Dergisi’ni çıkarmamız. Mamak’tan Ceyhan Cezaevi’ne geldiklerinde, “Birlik” ekseninde süren etkinliklerin geleceği bahsini görüşmek üzere Oğuzhan’ı ziyarete gitmem. Tahliyesi sonrasında ÖDP’de kuruluş hazırlıklarında ve sonra parti kurullarında birlikte çalışmamız. ÖDP’nin yayın organı V Özgürlük’ü çıkarmamız. Nihayet, ÖDP dağıldıktan sonra bile, 2011 Genel Seçimleri’nde Mersin milletvekilliği adaylığımı desteklemekte partililerin serbest olacaklarını aktarmak üzere 68’liler ormanında buluşmamız…

Doğrusu, kırk yıla yayılan bütün bu ilişkiler toplamı “pek görüşmüyoruz” tablosuna uymuyor. Nicelik açısından darbelerle kesilse de nitelikçe daima siyasal mücadele ve örgütlenmeyi kapsayan bu sürece bizim lügatimizde “siyasi işbirliği” deniyor.

Çelişkili denklem

Evet, burada bir çelişki var: Oğuzhan’ın gıyabımda ve bütün dünyanın önünde sarf ettiği, inanmakta güçlük çektiğim galiz sıfatları, ta 1972’den bu yana kalbinin derinliklerinde gezdirip de bir kez olsun yüzüme söylememiş ve belki kendisine bile yüksek sesle itiraf etmemiş olmasının bir açıklaması olup olmadığını da bilmiyorum. Ama bu benim değil, onun çelişkisi.

Dışarıdan bakanlar, sarf edilen laflara kulak kesilerek Oğuzhan’la aramızda “1972’den bakiye bir husumet” olduğuna vehmedebilirler ama, bu tamamen nesnel tablo, “husumet” ve “sosyalist siyaset”in bunca barışık olabilmesi olasılığını kendiliğinden eliyor, bu denklemde ikisinden birisinin olmaması gerekirdi. Benim cephemde, “husumet”e yer yok.

Bununla birlikte, Oğuzhan “bunları ilk kez dile getirmediğini” söyleyerek bu durumu, açıklamaya yönelebilir. Ancak ben “neden yüzüme karşı ve paydaşların önünde bir hesap alıp verme şeklinde değil” ve “neden tek yanlı” diye sormaya devam edeceğim.

Doğrudur: Oğuzhan benzer bir kanaati daha önce de, daha düşük bir tonda ve daha sınırlı biçimde ifade etmemiş değildi.

“Bitmeyen Yolculuk” başlığıyla Şubat 2011’de kitap olarak yayımlanan anı-söyleşisinde benzer ithamları, adı geçen herkes bir topluluk oluşturuyormuşçasına dillendirmişti. İddia edilen tarihten kırk yıl sonra, artık bir ortak sorumluluk çerçevesine sahip olmadığımız bir dönemde, politik bir anlam ve bağlam ifade etmeyen bu bahisle kabından taşmadıkça ilgilenmemeyi seçmiştim.

Anakronizme batmayı göze almak

Nitekim, Oğuzhan, bu kitabın yayımlanmasının üzerinden altı ay geçmeden, Mersin’de “Emek, Demokrasi, Özgürlük Bloku” adayı olarak girdiğim Haziran 2011 seçim kampanyası sırasında benimle görüşerek arkadaşlarını bana oy vermek konusunda serbest bırakacaklarını beyan ettiğinde de bu konular gündeme gelmedi.

Tersine, dolaylı ve yerel ölçekte de olsa bu destek bu ithamların sahiciliğini elbette aşındırıyordu. Bunları o gün gündeme getirmemekle yanlış bir şey yaptığımı düşünmedim, düşünmüyorum da.

Bunun üzerinden on beş yıl geçti. Oğuzhan’ı tam da bu yıl bir influencer rolüne iten, geçmişe değil, günümüze özgü, yani daha güncel ve daha şahsi bir neden vardır mutlaka, ama bunu bilmiyorum. Her şeyi bilme iddiasının ahmakça bir kendini bilmezlik olduğuna kanaat getireli epeyce zaman oldu.

HDP’de çalıştığım dönemde halkla temastan edindiğimi düşündüğüm pek çok kazanım arasında şu da var: Hiçbir şey sır olarak kalmaz. Halkın kolektif zekâsı denilen şey, yani toplumsal bilgelik, birbirleriyle iletişim halinde çalışan milyonlarca zihnin ulaştıkları sonuçları rastgele birbirlerine aktarmalarından oluşan kapasite, değme tarihsel maddecinin tek başına üstesinden gelemeyeceği muammaları çözer. Bu da çözülür.

Bir hafta öncesine kadar bu konunun nüksedeceğini düşünmek için hiçbir nedenim olmadığını sanırdım, varmış. Fakat bunun, 12 Mart’ın yıl dönümü, THKP-C’nin mana ve ehemmiyeti, Kızıldere’nin yası, vb. gibi bir bağlamı olmadığından eminim. Yıl 2026, 12 Mart’ın 55., Kızıldere Katliamı’nın 54. yıldönümü…

Bu anakronizme batmayı göze almanın tarihin yorumlanışıyla bir ilgisi olmadığı gibi, şahsiyatla da bir ilgisi yok. Daha doğrusu, olmaması gerekir. Eğer iddia doğruysa, kişinin kendisi ve hitap alanındakiler için hiçbir tarihsel, politik, insani kıymet taşımadığını dile döktüğü birisini yerin dibine batırmaya bunca mesai harcamasının ne gibi bir nedeni olabilir? Şu ana kadar Oğuzhan’la ilgilenmek için benim de bir nedenim yoktu.

“Savrulma”

Derler ki, dil ağrıyan dişi kurcalar… Oğuzhan’ın anlatımına baktığımızda, onun siyasetteki “ağrıyan dişi”nin “savrulma” olduğunu görüyoruz. Bu matrikste mutasavver bir “merkez” var: Oğuzhan orada duruyor, ya da o nerede duruyorsa merkez orada ve orada olmayanlar “savruluyor”. Örneğin:

“[Ertuğrul] sonraki yaşamında da böyle, eee, sürekli şey yapan, farklı yerlere savrulan, eee, bir çizgi, eee, bir kişilik bozukluğu gösterdi.”

“[…] bütün dünyada solun, eee, yenilgiye uğramış olması Türkiye’deki sol hareketleri de, eee, büyük bir savrulmaya yöneltti. Birçok hareket, değişik, eee, şeylerin, kimisi Kürt hareketinin büyük bir kesimi Kürt hareketinin, eee, şeyine savruldu.”

“O Kürt hareketinin eksenine, eee, kapılarak solun bütünüyle oraya, eee, yönlendirilmesi bana göre şeyin, solun kendi şeyinden kayması demektir tamamen.”

Oğuzhan’ın asıl ilgisi “şeylerin savrulmasına” yönelik ve o “şeylere” baktığında şeylerin “büyük bir kesiminin” “Kürt hareketinin şeyine savrulduğu”nu görüyor. Tabii ihtiyatı elden bırakmadan: “[…] Kürt hareketiyle, Kürt sorunuyla, eee, bizim de önemli, işte, eee, görüşlerimiz var” diyor. “Dayanışma içerisinde olunması gerektiğini savunuyoruz. O başka bir şeydir.”

Doğru. Aramızdaki “ihtilaf” esasen o “başka şey” üzerinedir, ancak yaşanan iletişim faciasının, bu ihtilafın giderilmesi açısından sosyal medya üzerinden “karakter suikastı”na kalkışmanın hiçbir kıymeti olmadığını Oğuzhan’a göstermiş olduğunu umalım.

“Emek, özgürlük, demokrasi” adına iki seçenek

Oğuzhan istediği kadar tarihin saatini bütünüyle bir “konstrüktif hafıza” mamûlâtı olan Dev-Genç mahkeme salonu tablosunda durdurduğunu sanadursun, bu saat elli beş yıldır o salondaki herkes için çalıştı durdu ve bugüne vardık.

Türkiye halklarının önüne ÖDP sonrasında “Emek, özgürlük, demokrasi” adına iki seçenek sunuldu. Biri, Oğuzhan’ın tercihi olan “Kürt Özgürlük Hareketiyle stratejik ittifak arayışındaki enternasyonalistlerden arındırılmış ÖDP”, diğeri enternasyonalist sosyalistlerin Kürtlerin Özgürlük Hareketi’yle stratejik ittifak halinde oluşturdukları HDK-HDP idi.

Birinci seçenek uzun ömürlü olmadı. Ama ÖDP’nin olumlu mirasını ileriye taşımayı başardık. Bir araya geldiğimiz yeni güçleri Kürt Özgürlük Hareketi’nin enerjisi ve birikimiyle birleştirdik. Müesses nizamın iki kutbunun ötesine seslenen bir üçüncü kutbun siyasal ifadesi olarak HDK-HDP’yi demokratik ve toplumsal cumhuriyet mücadelesinin en önüne taşıdık. 2011’den başlayarak üçüncü kutup siyasetini özgürlük ve demokrasi mücadelesinin tanzim edici gücü kılmayı başardık.

Savrulmak değil, savurmak

Anayasa Mahkemesi’nde açılmış olan kapatma davasına HDP Onursal Başkanı sıfatıyla gönderdiğim savunmada bu süreci şöyle özetlemiştim:

“Sonunda HDP’ye vücut verecek olan Halkların Demokratik Kongresi (HDK), 2011’den başlayarak, şiddet eksenli mücadele biçimlerine müracaat etmeksizin, demokratik ve barışçı siyaset yordamlarıyla halkın yaşadığı ve çalıştığı alanlarında inisiyatif, söz ve karar sahibi olmasının yollarını açan, meclisler temelinde kendi kendisini yönetmesine dayalı bir yeni siyaset tarzı ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti’nden müdevver, kadim, iki kutuplu geleneksel siyaset alanını bir uçtan ötekine yaran üçüncü bir kutup oluşturdu […]

“HDP, yalnızca HDP’den ibaret değildir. HDP Türkiye’nin modern tarihinde, sosyalizm ve devrimciliğin uzak görüşlülüğünün Kürt halkının kararlılık ve mücadele azmi ve işçi sınıfının organik aydınlarının yaratıcılık ve zekâsıyla, kadınların özgürlük kavgasıyla, ihmal edilen, dışlanan ve horlanan toplulukların onur isyanıyla birleşmesinden doğmuş istisnai bir politik deneyimdir.

“HDP, Türklerin ve Kürtlerin toplumsal muhalefet güçlerinin, Türkiye’nin bütün ezilenlerinin itirazlarıyla buluşarak oluşturdukları, uluslararası müktesebatta da bir benzeri olmayan, özgün –ve başarılı– bir siyasal örgütlenme deneyimidir. HDP Türkiye’nin insanlık tarihine sunabileceği uluslararası önem ve değere sahip pek az özgün siyasal katkıdan biridir.

“HDP doğuncaya kadar, dünyada ve Türkiye’de hiçbir politik hareket ezilen milletin özgürlük mücadelesiyle, toplumsal kurtuluş dinamiklerini, kadınların kurtuluşu davasıyla, işçilerin sınıf mücadelesini, mütedeyyin Müslümanlarla, LGBTİ aktivistlerini, bağımsız sendikal hareketlerle, Alevilerin özgürlük kavgasını, hiçbirinin özgün renk ve karakterini ötekine feda etmeksizin bu kuvvet ve süreklilikte bir araya getirebilmiş değildi.

“HDP’nin içinden doğduğu HDK’de bir araya gelen çokluk ve çoğulluğu hiçbir ‘terörist’ örgüt 10 yıldır aralıksız süregiden resmi ve gayri resmi şiddet altında bir arada mücadele alanında tutmayı başaramazdı. HDP’nin bunca şiddete karşın, varlığını yalnızca korumakla kalmayıp durmaksızın geliştirmeyi sürdürüyor olması, prestijinin uluslararası siyaset alanında sürekli yükselmesi, Türkiye’nin ve dünyanın demokratik siyasal deneyim dağarcığının en iyi örneklerini içerme ve toplumun köklerinde yaşar kalan komünal asabiyeyle örtüştürme yeteneğine ve bu yeteneği hiç durmaksızın besleyen özgürlükçülüğü kurumsal ortak paydası kılan özgün politik-teorik tasarımıyla doğrudan bağlıdır.

“Sırf bunca dışlama, yaftalama, nefret söylemine maruz bırakılma, yargı ve polis şiddeti ve devlet ve medya linci altında geçen bunca yıldan sonra gençlik, aydınlar ve kadınlar için bir çekim merkezi olmayı sürdüregelmesi, HDP’nin damarlarında dolaşan kurucu enerjinin ve ahlâki üstünlüğün en inandırıcı kanıtıdır. Bütün öteki politik ve toplumsal erdemleri yanı sıra sahip olduğu total kültürel ve manevi değerler manzumesiyle de HDP daha özgür, daha eşit ve daha müreffeh bir toplum yaratma hedefi kadar, daha ahlâklı ve daha şefkatli bir toplumun tohumu olma kapasitesiyle de, kapatılmak şurada dursun gözbebeğimiz gibi korumamız gereken bir müşterek değerdir.”

Bunları yapmak “savrulmak” değildir, savurmaktır. Enternasyonal’in sade ve yalın sözleriyle, “zulmü rüzgârlara savurmak.”

“Onus probandi”

Bu çizgiyi takip etmenin her zaman kusursuzca gerçekleştirildiğini kim söyleyebilir? Kusursuz değiliz hiçbirimiz. Doğrusu, bunları adilane, eşit hakla ve ortak mücadelemizin ileriye gitmesi adına tartışmayı hiçbir zaman anlamsız ve gereksiz bulmadım.

Ama sonuçta, hayat kusurlarımızdan ibaret değil ve engizisyon çağında yaşamıyoruz. Hiçbirimiz suçsuzluğunu ispat ile yükümlü değil.

Köleci Roma’nın hukukunda dahi, denir ki, “Onus probandi incumbit ei qui dicit.” Yani, “ispat yükümlülüğü iddia sahibine aittir.” Ve elbette, “silahlar eşit olmalıdır.”

Nihayet, bunların müzakere edileceği ortak bir zemin olmalıdır. Bunların olmadığı yerde her suçlama “iftira”dan ibaret kalır. Engels, Marx’ın iftiralarla karşılaştığında “çok mecbur kalmadıkça bunları bir örümcek ağıymışçasına elinin tersiyle ittiğini” söylemişti.

Umalım, harcadığımız zaman buna değmiş olsun.

ertugrulkurkcu.org/haberler/ta

Aç Türkçünün Avuntusu…

Elias Nin

Yalçın Küçük, 2009 yılında bir röportajda şunları söylüyor: “Benim işim bitti, Kürt Aydınları Artık Barzani ve Bağımsızlık düşmanı. Bırakın onları kendi haline”
Bu sözleri okuyunca, “Aç tavuk kendini buğday ambarında zannedermiş” sözü gelmişti aklıma.
Bakmayın siz onun, “Benim soyadımın Küçük ama büyük işler yaptım” dediğine, o da kardeşi Öcalan gibi ultra megaloman olduğundan, durduğu yerden gördüğünü gerçek sanıyor.
Onun “Kürt Aydınları” dediği, Oscar Wilde’nin “Dorian Gray’ın Portresi” isimli eserinde yarattığı “Dorian” kişiliğinin vücut bulmuş çağdaşlarıdır.
Dorion kişiliğinin bir aidiyeti de ütopyası da yoktur, dolayısıyla bir toplumun/ulusun “aydını” olmaz.
Bir kişinin Kürtlerin içinde olması, Kürtçe konuşması, “Kürt’üm” demesi onu “Kürt aydını” yapmaz zira Kürdistan’ın bağımsızlığına bağlanmadan Kürt aydını olunamaz.
Varsın Yalçın Küçük, soyadına rağmen büyük işler başardığını sanarak ölmüş olsun; bununla avunarak mezarında huzur içinde çürüsün. Gerçek şudur: Kürt aydınları, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar Kürdistan davasına bağlıdırlar.

instagram.com/p/DW8oofXCEcd/

Hovsep Hayreni – KÜRTLER VE ERMENİLERE DAİR İKİZ KARAKTERLİ İKİ “BARIŞ” SÜRECİNE ORTAK BİR BAKIŞ

Bu yazıyı İran’a açılan savaştan önce kaleme almaya başlamıştım. Ortadoğu’yu geniş bir ateş çemberine döndüren savaş bir yandan o süreçleri gölgede bıraktı, bir yandan onların irdelenmesine ayrı bir anlam kazandırdı. Onsuz da hassas olan konumlarıyla Ermenistan ve Kürdistan parçaları daha bir kırılgan hale geldiler. Bu durum her iki toplum içinde tartışılıyor gerçi, ama birbirinden pek haberdar olmadan!.. Burada amacım kapalı devre yürüyen o tartışmaları biraz bağlantılı duruma getirmek ve birbirine hisse olacak yönleriyle paralel değerlendirmektir. Bunun için öncelikle Kürtler ve Ermenileri ilgilendiren iki sürecin geldikleri noktalara bakmakta yarar var.

1 Ekim 2024’de Bahçeli’nin DEM Partililere el uzatması ve “Terörist başı gelsin mecliste DEM Grubu’nda konuşsun” çağrısıyla Türkiye’de Kürt sorunu üzerine yeniden başlatıldığı varsayılan şaibeli süreç, Kürtlere hiçbir iyi şey vadetmediği ve Rojava için en baştan kötü sinyaller verdiği halde, Kürt toplumu adına siyaset yapanların kendi kendini kandıran temelsiz iyimserlikleri ve devletin elindeki esir lidere sınırsız irade teslimiyle gele gele öyle bir noktaya geldi ki; Öcalan’ın Kürtler için artık “kültüralizm”i (?) bile lüzumsuz ilan ederek PKK’nın feshini sağlamasından sonra dikkatlerin odaklandığı Suriye’de Kürtlerin on yıllık kazanımları on günde budandı, dünyanın en tuhaf “entegrasyon” mutabakatı yapıldı ve Irak Kürdistan Federasyonu da tehdit edilmeye başlandı.

“Kardeşlik” lafının eksik edilmediği bu sürecin, Kürtlere nasıl amansız bir düşmanlıkla güneyde de tasfiye için kurgulanmış bir oyun olduğu ayan beyan ortaya çıktı. İçeride ise Meclis Komisyonu’nun Kürtler için yüzyıllık esaret sistemini tahkim edici raporu, beslenen ham hayallere ayrı bir darbe vurdu. Ama “süreç” tiyatrosu İmralı’dan duyurulan “Demokratik Entegrasyona giriş” perdesiyle İran savaşının fonunda yeni senaryolara göre süreceğe benziyor. AKP-MHP iktidar blokunun bu süreçte gözettiği bir şey de son seçimlerde sarsılan iç siyasi dengeyi tekrar kendi lehine döndürmekti, ki bu hesap da sanal sürecin devamına el veriyor.

Kürtlere ilişkin sürecin gelişmelerini izlerken, Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın Ermenistan karşısında beraberce taraf oldukları “barış süreci” ile ilginç paralellikler görüyordum. Geçen yıl Öcalan’ın kendisinden istenen çağrıyı yapmasından günler önce “İki devlet tek milletin Kürtler ve Ermenilerle demir yumruklu barış süreçleri- 1. Bölüm” başlığıyla yayınlanan uzun makalemin girişinde bu paralelliğe dikkat çekmiştim. Defalarca yazıp bir türlü yayınlamadığım Ermenistan süreciyle ilgili ikinci bölümün beklentisi içinde kalan arkadaşlardan özür dileyerek şimdi ikisi arasında genel bir karşılaştırma ile o eksikliği de gidermeye çalışacağım.

Zamanla iki sürecin ortak yönleri daha çarpıcı hale geldi. Rojava’daki hazin gelişmenin birkaç yıl önce Artsakh’da (Dağlık Karabağ) yaşananlar ile yaptığı çağrışımlar çok ilginç. Her iki süreçte ağırlığı olan Ankara’nın, birinde Bakü ile beraber, birinde Şam üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı şeyler ve karşı taraftaki baş muhataplarına oynatabildikleri roller karakteristik olarak o kadar benzerdir ki, bunlara ortak bir bakış göstermenin ayrı ayrı detaylı yaklaşımlar için de yararlı olacağına inanıyorum.   

ROJAVA’DA ORTAYA ÇIKAN TABLO ARTSAKH’I ANIMSATIYOR

İkisi arasındaki benzerlik her şeyden önce büyük mücadelelerle kazanılmış, fakat hukuki güvenceye alınamamış fiili özerklik/bağımsızlık konumlarının düşmanları tarafından zorlanmasında görülebilir. Artsakh’taki “de facto” bağımsız Ermeni yönetimi 2020 Eylül’ünde Türkiye destekli Azerbaycan’ın açtığı geniş hacimli savaşla büyük darbe almış, gecikmeli araya giren Rusya’nın sağladığı ateşkesle onun askeri denetimi altındaki dar bir alana sıkışmış ve devam eden saldırganlık karşısında geleceği daha sallantılı hale gelmişti.

Artsakh sorununun barışçı bir çözüme ulaşmasını on yıllarca çıkmaza sokup rövanşa hazırlanan Azerbaycan diktatörü Aliyev, korsanca açtığı o savaşı kazandıktan sonra “Ne oldu Paşinyan, ne oldu?” diye alay eden aşağılayıcı konuşmasında “Statü isteyirdiz, statüyü cehenneme gönderdik!” diyordu. Bu aynı zamanda dünyaya askeri güçle yaratılmış durumu kabul ettirme ve Artsakh’tan geriye kalanı da yutma niyetinin bir ifadesiydi.

Bugün Trump’ın dünyada son haddine ulaştırdığı haydutluk düzenine kendi çapında cüretli bir erken katkı yapmış olan Bakü’nün despotu, emellerine ulaştıkça daha da küstah bir gururla “uluslararası hukuk” denilen şeyi nasıl paçavra ettiğini ima ediyor, fakat bunu yaparken suret-i haktan görünmeyi de elden bırakmayıp “Bugünkü dünya böyledir: Kim güçlüdür, o da haklıdır!” diyerek kendisinin bu realite gereğince “adaleti güçle berpa ettiği”nden dem vuruyordu.

Bugüne ve Rojava’ya gelirsek, orada da Kürtlerin fiili kazanımlarına son vermek ve resmi bir statü elde etmelerini önlemek isteyen Türkiye aynı şeyi Cihatçılar eliyle yaptı. Beklenenin aksine savaşmadan geri çekilen SDG’nin kendi denetimi altındaki Arap çoğunluklu yerlerden rücu ederek Kürt yoğunluklu kuzey-doğu hatlarına sıkışması Türk şovenizminin “zafer” naraları atmasına imkân verirken, içlerinden kimileri Aliyev’in yukarıdaki mest olmuşluk örneğini akla getirip Mazlum Abdi’ye hitaben onun ünlü “Ne oldu Paşinyan?” tekerlemesini yinelediler. Üstelik o sözü olduğu gibi devralıp “Abdi” yerine de “Paşinyan” dediler. Böylece onlar Artsakh ile Rojava arasındaki bağı çok net kurdukları gibi, Kürde “Ermeni” diye küfretmenin yeni ve yaratıcı bir örneğini daha sergilediler.

Azerbaycan’ın 2020 savaşı ardından 2021 Mayıs ve Kasım aylarında bu defa Artsakh’tan başka Ermenistan Cumhuriyeti sınırları içine yaptığı askeri sızma eylemleri, 2022 Eylül’ünde 200 km2 toprak işgal ettiği yeni bir savaş denemesi ve sürekli tehditleriyle elde ettiği siyasi tavizler, hem Artsakh’ı tümüyle ortadan kaldırma, hem de Ermenistan içinden bir gedik açma yolunda onun sonraki hamlelerine zemin hazırlamıştı. Ermenistan’ın en esaslı tavizi Artsakh üzerinde Azerbaycan’ın egemenlik hakkını tanıma anlamına gelen keskin dönüş oldu. Bu sayede cesaret bulup Laçin Koridoru’nu bloke eden Azerbaycan yönetimi, uzun süre izole ettiği Artsakh’a 19 Eylül 2023’te “Anti-terör ameliyatı” adı altında dehşetli bir savaş açtı. Bu sürpriz bir hamle değil, aylardan beri Azerbaycan medyasında açık anonsu yapılan ve bağırarak gelen bir şeydi.

Bölgedeki Rus Barış Gücü’nün engel olmadığı, diplomatik merkezlerin de seyirci kaldığı bu savaşla Artsakh Cumhuriyeti yok edildi ve bütün Ermeni halkı toplu göçe mecbur edilerek binlerce yıllık yurdundan edildi. Yani orada birincisi kısmen, ikincisi bütünlüklü olan iki aşamalı bir tasfiye gerçekleşti.

Rojava’da bu yılın başından itibaren yaşanan durum, gerileme ve daralma yönüyle oradaki birinci aşamayı andırıyor. Artsakh’da yenilginin birinci aşaması toprak kayıpları getirmesine rağmen “de facto” bağımsız yönetimin sonu olmamış, Rusların askeri denetimi altına giren başkent Stepanakert ve kuzeyinde önceki kurumlarıyla Artsakh Cumhuriyeti’nin fiili varlığını sürdürmesi mümkün olmuştu. Lâkin hukuki statü sorununu tekrar müzakere masasına getirememek onun geleceği için büyük dezavantajdı.

Rojava’da ise ateşkes sonrası varılan mutabakat, daralmış varlık alanında dahi özerkliğin devamını zora soktu. Artsakh örneğinden hisse alınması durumunda Fırat’ın doğusunu bütün genişliğiyle elde tutmaya dair iyimserliğin pek gerçekçi olmadığı anlaşılır ve kuzey-doğudaki asıl Kürt bölgesinde özerkliğin tanınmasına karşılık daha erken bir çekilme iradi olarak tercih edilebilirdi. Artsakh’da ikinci aşamaya kalan ve yine savaşla gerçekleştirilen siyasi-askeri tasfiye burada Türkiye’nin baskısıyla şimdiden sağlanma çabasında. Teselli verici olan bir şey Rojava halkının kendi yurdunda yaşama imkânının devam etmesidir. Ama bu çok önemli kazanımların yitirilmesi pahasına olduğu için kutlanacak bir başarı değil, siyasi yenilginin ehven-i şer halidir. Dahası mutabakatın nasıl işleyeceği soru işaretleriyle dolu olduğu için yeni çatışma riskleri de ciddidir.

İki örnek arasındaki karşılaştırmaya Türk devletinin 2018’de Afrin, 2019’da Serekaniye ve Gire Spi üzerine saldırılarını da katmak gerekir. Daha erken olan bu işgal hareketleriyle yüzbinlerce Kürt kendi yaşam alanlarından uzaklaşmaya mecbur edilmişti. Artsakh’a yönelik 2020 yılı saldırısında işgal edilen Hadrut ve Şuşi’nin Ermeni halkı benzer bir durum yaşayıp bir daha dönüş yapamadı. 2023’te nihai saldırıyla bütün Artsakh halkı aynı akıbete uğratıldı ve artık dönüş hakkı bile tartışılmıyor. Buna kıyasla Rojava Kürtleri için ikinci olumlu bir fark, Türk ordusunun çekildiği o alanlara geri dönüşlerin yavaş yavaş başlamasıdır. Fakat Türk destekli İslamist grupların engellemeleri ortadan kalkmış değil ve bu konu da uğraşmayı gerektiriyor.

2. Karabağ Savaşı’ndan kısa süre sonra Rus-Türk ilişkilerini değerlendiren bir konuşmasında Rus Savunma Bakanı Şoygu şöyle diyordu: “Beraber çalışmamız hayli zorlu, çünkü engellemeye çalışanlar var. Türkiye’nin NATO üyesi olması da engellerden biri, ama biz alternatifler buluyoruz. Örneğin İdlib Kuşağı. Son çalışmamız da tabii ki Dağlık Karabağ’dadır. O hayli zor bir operasyondu. Öte yanda Türkiye’nin buna dahil olması!.. Sanıyorum ki Ermenistan ile Azerbaycan’ın ikili ilişkilere girme zamanı gelmiştir. Burada çok şey Rusya ile Türkiye’nin arasında şekillenen ilişkilere bağlıdır” (Ermenice Lragir’den, 18.03.2021)

Suriye’de İdlib Kuşağı’na fırsat veren şey, Rusya’nın Afrin’e yönelik Türk işgaline yeşil ışık yakması, İdlib’e yönelik Esad ordusunun harekâtına ise engel olmasıydı. Yıllar sonra Esad rejiminin devrilmesi İdlib’den başlangıç aldı. Bu Rusya’nın da Suriye’den silinmesini getirdi. Güney Kafkasya’da Rusya’yı zayıflatıp Türkiye’yi güçlendiren gelişmeler ise Putin’in müsamaha gösterdiği 2. Karabağ Savaşı’nın zamanla yine kendi aleyhine işleyen sonuçlarıydı. Her iki yerde Türkiye’nin gerisinde Batılı devletler ve özellikle Büyük Britanya vardı. Her iki süreçle yakından ilgili olan bir güç de Türkiye’nin danışıklı dövüştüğü, Azerbaycan’ın problemsiz uyuştuğu İsrail’di. Artsakh’a göre Rojava’da farklı olan şey, bir yere kadar Türk saldırısını önleyici askeri gücün Rusya yerine ABD olmasıydı. Bu kaba tablo iki sürecin dış aktörleri ve etkileri itibariyle de çakıştığını ve çok benzeştiğini gösterir.

İKİ ÖRNEKTE ANAHTAR KAVRAMLAR VE PARALEL HAMLELER

Artsakh örneğinde 9 aylık abluka sonucu Ermenistan’la bağı tamamen koparılmış ve tüm yaşamsal rezervleri tüketilmiş olan bölgenin maruz bırakıldığı 2023 saldırısı, yüzlerce kayıp verilen 24 saatlik direnme çabasının ardından beyaz bayrak çekilmesini sağlamıştı. Hiçbir kolektif hak tanınmayacak ve ırkçı nefret iklimi içinde can güvenliği dahi bulunmayacak olan 120 bin Ermeni nüfusun Azerbaycan vatandaşlığını kabul ederek orada kalması ise mümkün değildi. Tasfiye planı bu gerçeklik temelinde ya teslimiyet yoluyla toplu göçü sağlama, ya da sonuna kadar kanlı yok etme üzerine kurulmuştu. Artsakh yöneticileri ikinci durumdan kaçınmak için teslim olmayı kabul edince son Cumhurbaşkanı Samvel Şahramanyan’a Artsakh Cumhuriyeti’ni tüm kurumlarıyla feshetme kararnamesi imzalatıldı. 

Öcalan’ın PKK’yı ve bağlaşık örgütlerini feshetme kararının yakın zamandaki öncülü buydu. PKK’ya dayatılan “fesih” gibi SDG’ye dayatılan “entegrasyon” da son saldırı öncesinde Artsakh Ermenilerine dayatılmıştı. Orada “yeniden entegrasyon” adı altında istenen şey Artsakh yönetiminin kendi ordusunu dağıtması, bütün devlet kurumlarını lağvetmesi, yönetici şahısların resmi sıfatlarını bırakıp teslim olmaları ve sivillerin de orada kalmak istiyorlarsa Azerbaycan vatandaşlığına başvurmalarıydı. Bu yönüyle Şam’ın Rojava’ya dayattığından daha katı bir şeydi. Müzakeresiz, mutabakatsız, kayıtsız ve şartsız teslimiyetti. Yöneticilerin kendi ayaklarıyla gelip teslim olmalarını isteyen Aliyev, o taktirde “onlara bir amnestiya (af) düşer mi?” diye bakacaklarını söylüyordu. Beri yanda Bahçeli’nin Öcalan’a PKK’yı feshetmesine karşılık “umut hakkı” vadetmesi gibi… 

Aliyev o çağrısına uyulacağını cidden düşünmüyor, uzlaşma aramadığı için muhataplarını görüşmeye davet de etmiyor, ancak sonunda “biz zorla göç ettirmedik, egemenliğimiz altında beraber yaşama şansı tanıdık” diyebilmek için “Biz reintegratsiyaya gideceyik, gitmeye hazırık ve Ermeni azlığının tehlikesizliği bizim tarafımızdan korunacaktır” şeklinde sahte bir deklarasyon yapıyordu. Sonunda Artsakh’ın tasfiyesi soykırımcı bir ruhla topyekün savaş açılarak gerçekleştirildi ve esir alınan üst düzey yöneticiler bu sonucu meşrulaştırmak amacıyla tutuklanıp Bakü’de düzmece bir yargıyla ömür boyu hapse mahkum edildiler.

Azerbaycan yönetimi o ablukaya girişmeden önce yukarıda belirttiğim en büyük tavizi almak için Ermenistan Başbakanı Paşinyan’a “Karabağ dahil olmak üzere Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanıma” zorlamasında bulunmuş ve ortak katıldıkları iki ayrı liderler zirvesinde (6 Ekim 2022 Prag ve 31 Ekim 2022 Soçi’de) bunu açıkça beyan etmesini sağlamıştı. Sonra Ermenistan adına atılan bu esaslı geri adım, Artsakh’a nihai darbe vurulurken Rusya’nın tepkisiz kalmasını kolaylaştıran bir etmen oldu. Tabii ki Rusya açısından önemli olan Ukrayna Savaşı bağlamında Batı’nın giriştiği yaptırımları delmek üzere Türkiye ve Azerbaycan’la ilişkileri iyi tutmaktı. Bu temelde Artsakh’ı onlara yedirirken Ermenistan’ın resmi tavır değişikliği de işin bahanesi yapıldı.

Erdoğan ve yardımcıları ise Rojava özerkliğinin tasfiyesi için Colani’yi “entegrasyon” taktiklerine yönelttikleri gibi, Öcalan’ı da “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve üniter yapısı” lehine Kürtlere etki yapmaya, statü isteminden vazgeçirmeye yönelttiler. Öyle ki Amerika’nın da “Kendi istemedikleri şeyi biz nasıl sağlayabilirdik ki?” gibisinden bir çekilme bahanesi olsun!.. Şayet Kürtler eski Suriye rejiminin yıkılışında etkin olmaya çalışsa ve/veya o alt-üst oluş sırasında Rojava olarak bağımsızlığını ilan etse, Türkiye’nin bilinen tavrına rağmen ABD Kürtlere desteğini sürdürüp hiç değilse federasyon olmalarını güvenceye alamaz mıydı? Bu soruya verilecek cevaplar tabii faraziye olur, ancak gelinen noktada ABD’nin bütünlüklü bir Suriye’yi bölünmüş ya da federatif bir Suriye’ye tercih etmesi, Türkiye’nin orada Kürtlerin iradesini İmralı aracılığıyla bağlamasının da etkisiyle mümkün olmuştur diyebiliriz.

Sonuçta Rusya nasıl kendisine güvenen ve sıkıca sarılmaya çalışan Artsakh Ermenilerini stratejik hesapları içinde -belki de sonradan pişman olduğu bir tercihle- gözden çıkarıp Artsakh’ın savaş yoluyla tasfiyesine cevaz verdiyse, Amerika da Ortadoğu’daki stratejik çıkarları açısından son durumda Türkiye’yi Kürtlere tercih ettiği için Türk destekli HTŞ saldırısına engel olmadı. IŞİD’e karşı en etkili mücadeleyi vermiş olan müttefiki SDG’yi bir başka İslamofaşist güç karşısında yalnız bıraktı. Halep’ten başlayıp Fırat’ın doğusuna yönelen saldırganlık, SDG bünyesindeki Arapların büyük bölümünü de HTŞ tarafına çekerek Rakka ve Deyr Zor’u koparıp YPG’yi Rojava’nın başlangıç siperlerine dönmeye zorladı. Orada ise Türk ordusunun 2019 işgal hareketiyle Haseke ve Kamışlu’dan izole edilmiş olan Kobani güneyden de kuşatılarak tam çembere alındı. Bu da Artsakh’ın abluka sürecindeki insani krizle benzer tablolar oluşturdu. Daraltılan ve köşeye sıkıştırılan Rojava, Irak Kürdistan bölgesiyle arasındaki sınırın da zaptıyla kapana kıstırılmak istendi.

Mazlum Abdi’ye dayatılan anlaşma taslağı (10 Mart 2025 mutabakatına göre ağırlaştırılmış “entegrasyon” şartları) önce dört günlük, sonra 15 günlük ilave ateşkes sürecinde baskıyı artırma yoluyla kabul ettirilmeye çalışıldı. Erdoğan “Daha fazla kan akmaması için oradaki terör örgütü silahları bırakıp teslim olmalıdır” dedi. Hakan Fidan da “Sorunlar diyalog yoluyla çözülmediği zaman maalesef güç kullanımının da bir opsiyon olduğunu Suriye Hükümeti adına buradan görüyorum” diyerek savaş tehdidinde bulunurken, bunun kararını Şam’ın değil, Ankara’nın vereceğini ima ediyordu. Türkiye’nin tehdidi karşısında ABD’li yetkililerden destek görmeye çalışan Mazlum Abdi, Tom Barrack’ın da kaba dille kendisini anlaşmaya zorlaması üzerine çaresiz kalarak 30 Ocak 2026 tarihli mutabakat belgesini imzaladı.

Burada paralellik kurduğum durumların ilki Artsakh’a yönelik saldırı olsa da, bu kronolojik öncelik Erdoğan’ın “İlham Aliyev’den ilham aldığı” anlamına gelmiyor. Orada Aliyev ve kadrosu, Erdoğan ve onun kadrosuyla sürekli görüşme halindelerdi. Öyle ki, savaş sonrası Erdoğan’ların yaptığı ziyaretlerden birinde iki liderin hanımları söyleşirken istem dışı bir ses kaydı sonradan basına yansımış, buna göre “Halen elinizde çok savaş esiri var mı?” diye soran Emine Erdoğan, “Var, çok var” yanıtını veren Mehriban Aliyeva’ya “Hepsini birden iade etmeyin, peyder pey, peyder pey!” şeklinde öğüt vermişti. Kendi hatunları bile böylesi bir istişare içindeyken iki liderin oradaki süreci ne kadar kafa kafaya yürüttüğünü siz düşünün. Kanaatim odur ki izlenen planın her aşamasında Türk devletinin ilgili kurumları kendi uzmanlarıyla akıl verdiği gibi sahada somut iş birliği de yapmışlardır. Şimdi Şam’ın Rojava siyasetinde öne çıkan kavramlar ve taktikler de aynı menşeli olduğu için bu kadar uyuşuyor. Colani’nin Suriye Kürtlerine ilişkin kararnamesinin dilini “sanki Mehmet Uçum’un kaleminden çıkmış gibi” tanıdık bulanlar çok haklıdır.

Erdoğan bir ara Netanyahu’ya kabadayı seslenişi yaparken “Biz nasıl Karabağ’a girdiysek” diye başlayıp “gerektiğinde İsrail’e de öyle gireriz” demeye getiren laflar etmişti. Bu efelenmesinde bir ifşa vardı aslında. Azerbaycan’ın İkinci Karabağ Savaşı’nda Türk ordusunun yalnız lojistik destekle kalmayıp savaşın kumandasında kendi generalleriyle ve kritik bazı operasyonlarda seçkin birlikleriyle doğrudan yer aldığını ima ediyordu. Savaşı açmadan önce Nahçıvan’da yaptıkları askeri yığınak ve ortak tatbikat boşuna değildi. Aliyev ve onun yandaş basını “Türkiye bizim zaferimizi çalıyor” diye feveran etseler de o galibiyetin kendi öz gücüyle olmadığını, Türkiye’nin aktif katılımından başka İsrail’in ve Pakistan’ın çok büyük desteğiyle, Rusya’nın göz yumması ve ABD-İngiltere’nin de farklı türden kolaylaştırıcı rolleriyle sağlandığını en iyi kendileri bilirdi.

Erdoğan’ın o çıkışında İsrail’e vermek istediği mesaj ise esasta Rojava’yı düşürmeye ilişkindi. Ta 2014’de “Kobani düştü düşecek” naraları atarken Rojava’nın güçlenip genişlemesi, İslamcı faşistlerin gerilemesi içine taş gibi oturmuştu. Şimdi IŞİD’in yerine HTŞ, ÖSO ve diğerleriyle rövanşı almaya çalışıyor. Rojavalı Kürtlere kabul edemeyecekleri şartları bile bile ısrarla dayatmanın, sonunda “günah bizden gitti, entegrasyon için yol gösterdik, kabul etmediler, öyleyse sonucuna katlanırlar” demeye doğru bir gidiş olduğu görmezden gelinemez.

Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan 30 Ocak 2026 tarihli mutabakat maddelerinin de, Ermenistan ile Azerbaycan arasında imzalanan TRİPP Yolu mutabakatı ve ön imzaya alınan Barış Anlaşması taslağı gibi muğlak ve çelişkili ifadelerle dolu olması, pratikte güçlü olanın kendi yorumunu hayata geçirmesine imkân tanıyacak türden bir benzerliktir. Gerek mutabakatın öngördüğü entegrasyon, gerekse Colani kararnamesinin Kürtler için ilan ettiği haklar yeni Suriye anayasasında nasıl yer bulacak ve uygulamada neye benzeyecek, soru işaretidir. Ama bir şey şimdiden belli sayılır; o da Türkiye’nin dayattığı “tek devlet, tek ordu ve üniter yapı” prensibinin esas olacağı, hukuki bir özerkliğin tanınmayacağıdır. Buna rağmen pratikte kısmi bir özyönetimden bahsedilebilmesi teselli verici oluyor.

Bu bakımdan Münih’teki Uluslararası Güvenlik Konferansı’na davet edilen Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in, Suriye Dışişleri Bakanı ve ABD Dışişleri Bakanı ile aynı masada biraraya gelmeleri, Tom Barrack’ın da “Bu resim binlerce söze bedeldir” demesi bazı yorumcular tarafından gerçeküstü şekilde “özerkliğin resmen tanınması” gibi sunuldu. İran savaşının öngününde verilmesi manidar olan bu resim de geçen yıl Beyaz Saray’da Trump’ın nezaretinde Aliyev ile el sıkışan ve sonra bunu kendi halkına “Barışın temin edilmiş olduğu”nun kanıtı olarak gösteren Paşinyan’ın dayandığı o aldatıcı sahne ile benzerdi.

Trump daha sonra bu “barıştırma” hikayesini anlattığı iki yerde Ermenistan’ın ismini bile karıştırıp, Armenia demek yerine “Albania” dedi. Aliyev o zirveden hemen sonra Ermenistan’a nihai anlaşma için Anayasa değişikliği şartını daha katı dayatırken barış için kendi tarafından mesela esirlerin iadesi gibi bir “iyiniyet jesti” bile yapmadı. Şam yönetimi de Ankara’nın destek ve teşvikiyle Kobani üzerindeki ablukayı sürdürüp mutabakatı kendi şartlarıyla hayata geçirmenin zorlaması içinde oldu. Yani her ikisinde azami tavizler verilmesine rağmen umulan karşılık bulunamadı, barış ve güvenlik de sağlanamadı.

HOYRAT SALDIRGANLIK KARŞISINDA SONSUZ TAVİZ VE BULUNAMAYAN ANLAYIŞ

Her iki sürecin agresif tarafı olan Türkiye ve Azerbaycan devletleri, kendi güvenliklerinin “tehdit altında” olduğu yalanıyla, “terörist” veya “rövanşist” diye niteledikleri muhataplarını silahsızlandırma veya savunma gücünü sınırlandırma çabası içinde oldular. Türkiye’nin bu konuda devletsiz Kürtlere gösterdiği hoyratlık biliniyor. Azerbaycan ise Ermenistan devletine örgüt muamelesi yaparak tehditte bulunuyor. Geçen yıl Aliyev bir konuşmasında “Eger biz görsek ki Ermenistan belli bir seviyenin üstünde silahlanır, heç kim bizden incinmesin!” diyerek bunu savaş sebebi yapabileceği mesajını dünyaya açık şekilde veriyor, hatta Ermenistan’ın Fransa ve Hindistan’dan aldığı silahları “öldürücü” diye niteleyip derhal geri gönderilmesini buyuruyordu. Bunu kendi ordusunun “kahredici” gücüyle her gün övünürken, her yıl silahlanmaya Ermenistan’dan 4-5 kat fazla bütçe ayırır ve zaten kendi lehine olan makası daha da açarken yapıyordu. Paşinyan ise birçok haksız dayatma gibi bunu da tartışma konusu etmekten kaçınırken, Beyaz Saray’daki “barış” illüzyonundan sonra yaptığı bir açıklamada Ermenistan’ın savunma harcamalarının artık daha kısıtlı olacağını belirterek karşı tarafı temin etme yoluna girdi.

Geçen yıllar zarfında Paşinyan kendi tarafından azami iyi niyet ve uyumu göstermeye çalışır ve muhatabını suçlayıcı en ufak bir sözden kaçınırken, Aliyev uluslararası kamuoyuna seslendiği büyük forumlarda Ermenistan’ı en kaba sözlerle kötüleyen, Ermenilerin “insan olmadıkları” türünden lafları çekincesiz kullanan, “faşist, cinayetkâr, işgalci, terörcü” gibi sıfatları kurşun gibi saydıran, ayrıca otuz yıllık ihtilafı “demir yumrukla” halledip “işgalciliğe son koyduğunu” her fırsatta tekrar eden, içerde ise faşistin daniskası dikta rejimini “zafer kazanmış başkumandan” havasıyla kendi toplumuna hazmettiren ve ırkçı nefreti her zamankinden fazla kabartan bir hoyratlık içinde oldu.

Her iki süreçte de baskın olan Türk tarafı kendi şartlarını daha ezici dayatma kolaylığı için aracısız görüşmeleri tercih edip muhataplarını buna mecbur etti. Ermenistan örneğinde ateşkesi sağlayan güç olarak önce Rusya, sonra ona rakip çıkan Avrupa ve ABD işin içine girdilerse de hiç birisi güven verici olmadı. Bu da Türklerin yalnız ve kapalı devre müzakere yürütmesine ayrı bir olanak sağladı.

Kürtler açısından ise Türkiye ve Suriye özgülünde biraz farklı olmakla beraber daha kötü bir formül uygulandı. Tamamen kapalı ve gizemli İmralı görüşmeleriyle kotarılan Türkiye’deki sanal süreç, devlet tarafından sorunun kendisinin bile tanınmadığı, çözüm ve barış kavramlarının yalandan olsun kullanılmadığı müzakeresiz bir teslimiyet dayatması oldu. Ne görüştüğü bilinmeyen tutsak lidere sanki görüşmeci bir heyet varmış gibi “baş müzakereci” imajı verildi. Suriye Kürtlerine gelince, onları Şam yönetimiyle muhatap yapan Türk devleti, Öcalan’ın “anti-emperyalist” mesajları sayesinde SDG’nin ABD ve İsrail’den destek görme çabalarını da kısıtlamaya çalıştı ve Amerikan aracılığı bu şartlarda daha bir hayırsız oldu. 

Sürece ilişkin eleştirileri nedeniyle Apocu çevrelerin hışmına uğrayan değerli tarihçi Ayşe Hür geçen yıl çatışmalı ulusal sorunların barışçı çözümlere kavuşturulduğu dünya örneklerini inceledikten sonra aracılarla yürüyen süreçlerin ezilen taraf için daha olumlu sonuçlar verebildiğini ortaya koymuş ve tersi yöndeki yargıların gerçeklikle bağdaşmadığına dikkat çekmişti. Bunun gibi Türk devletinin savaş yürüttüğü örgütü barış için muhatap almaması, onun feshini ve silah bırakışını karşılıksız dayatması, sonra ne olacağına dair hiçbir güvence vermemesi de dünyada eşi olmayan bir durumdur. “Türk modeli” olarak gururla savundukları şey “Bizde uzlaşı yolu işlemez” anlayışıdır. Kürtler nezdinde bir örgüte ve devletsiz halka yaptıklarını, Ermeniler nezdinde küçük ve desteksiz buldukları devlete yapıyorlar, çok farklı değil yani.

Tarihsel tecrübeler ihtilaf çözümleme adına diplomatik süreçlere dahil olan ve yalnız kendi çıkarlarını savundukları pekala bilinen büyük devletlerin rolüne güven olmayacağını da göstermiştir. Bunu bilerek aracılardan kesin güvenceler beklemenin yanlış olduğunu ayrıca söylemek gerekir. Ama olayın bu karakteri zayıf taraf açısından her türlü aracılığın kategorik reddini değil, sadece ihtiyatlı bir yaklaşımı gerektirir. Konumuz özgülünde kesinlikle aracı istemeyen bir Türkiye ve Azerbaycan varsa, onlar “bize yapayalnız Ermenistan lazım” diyorsa amaç bellidir. Bu durumda Ermenistan yöneticilerinin aracısız görüşmeyi kendi özgür tercihleriymiş gibi savunmaları, “en büyük güvencenin iki taraf arasında bulunacak karşılıklı yarar temelinde uyuşma” olduğunu söylemeleri gerçeklikle çok örtüşmüyor. Çünkü bütün uyuşma noktaları tek taraflı dayatılan ve kimine direnç gösterilse bile sonunda her birine boyun eğilen insafsız şartlar temelinde oluyor. Aslında bu tarz bir uyuşma hali, düşmanın merhametine sığınma olayıdır. 

Öcalan ve takipçilerinin yüzlerini Ankara’ya dönmeleri gibi Paşinyan ve ekibi de Ankara ve Bakü’ye dönük, onları memnun etmeyi önceleyen, arzu ettikleri şeyleri adeta gönüllü yapmaya çalışan bir tutum içindedir. Bu tutum sıklıkla ihtilafın giderilmesi ve barışın sağlanması için “yapıcı olma” gerekliliğiyle açıklanıyor. Yapıcı olmak muhakkak ki önemli ve ilişkileri düzeltmenin vazgeçilmez bir yönüdür. Ama muhatabının devamlı tehdit diliyle konuştuğu, aşağıladığı, buyurduğu ve anlaşma şartlarını tek taraflı dikte ettiği bir ilişki içinde, karşılıklı taviz olmadığı gibi karşılıklı bir yapıcılık da yoktur. Aynı durum Türkiye’de süreçten halen ümitli görünen DEM partililerin “yapıcı davranmaya” dair titizliklerinde görülüyor. Ve bu karakteristik benzerlik de her iki örnekte yapıcıların yapıcılık görmesine hizmet etmiyor. Yalnızca güçsüz olanın gösterdiği anlayış, hatta karşı tarafın vicdanını hareketlendirmek için fazlasıyla iyi niyetli de olsa, onun gözünde yine aynıdır: “Bak demir yumruğu yedi, nasıl akıllandı” diye bakılır.

VAZGEÇİLEN HAKLAR, MÜHÜRLENEN ZAPTLAR VE YENİ BOY HEDEFLER

Paşinyan yenilgi sonrası belli tavizleri vermeye mecburdu gerçi, ama onunla beraber tehditkâr-aşağılayıcı tavırlar karşısında onurlu bir duruş gösterip kırmızı çizgilerini çekebilse Artsakh’ın tamamen düşmesini önleyebilir ve Ermenistan’ın güvenliği açısından da bugün daha iyi bir durumda olabilirdi.

Misal olarak, 2020 yenilgisinden sonra Artsakh’tan geriye kalan bölümde Ermeni halkının yaşamını sürdürebilmesi için soruna acil siyasi bir çözüm bulunmasını istemek hayati öneme sahipti. Çünkü Rus Barış Gücü’nün beş yıllık görev süresi dolunca Azerbaycan’ın o süreci uzatmaya razı olmayacağı ve Rus gücü çekilince Arstakh’ın tamamına zor yoluyla hakim olmak isteyeceği açıktı. Karşılıklı birbirinin toprak bütünlüğünü tanımada Artsakh’ı müstesna etme imkanı görülemiyorsa bile, kendi kaderini tayin hakkına yine vurgu yapılarak hiç değilse Azerbaycan içinde Artsakh’a geçmişteki gibi özerk bir statü tanınması için diretmek gerekirdi. Paşinyan bundan kolayca rücu etti.

Yine bunun gibi 2023 yazında Azerbaycan yönetimi Artsakh’a son öldürücü darbeyi vurmaya hazırlanır ve bunu kendi medyasından açıkça ilan ederken Birleşmiş Milletler genel kurulunda konuşan Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan bu pervasızlığı açıkça gündeme getirip önleyici acil kararlar çıkarılmasını istemek yerine, “Ben bugün hümaniter karakterli sorunları çözmek için buradayım” diyor ve 17 dakikalık konuşmasında yalnızca ablukanın yarattığı insani krizi dile getirmekle sınırlı kalıyordu. Bunun benzerini Kobani ablukası karşısında insani yardımdan başka bir talep dile getirmeyen Kürt politikacılarında da gördük.

Gerektiği yerde alarm vermeyi bilmeyen o ürkek tutum, etnik tasfiyenin tamamlanmasından sonra herşeyi kanıksayan ve Artsakh Ermenilerinin çiğnenmiş haklarını savunmaktan bütünüyle vazgeçen bir resmi tavra dönüştü. Bu ise karşı tarafın dünyaya kendini “haklı” gösterip zorbalıkla elde ettiği sonucu mühürlemesine hizmet ediyor.

Bu derece geri çekilmenin mantığı Ermenistan’ı koruma hassasiyetiyle açıklansa dahi buna hizmet etmediği ortadaydı. Artsakh’ın fiilen yitirilmesi Ermenistan’ı Pantürkist ittifakın daha açık hedefi haline getirdi. Saldırgan kardeşlerin ondan sonraki politikaları, fiilen başardıkları ilhak durumunun bir gün tekrar bozulmasını imkânsız kılmaya ve bunun üzerine yeni saldırı konseptleri inşa etmeye yönelik oldu. Ermenistan yönetimi bu politikanın birinci yönüne razı olurken ikinci yönüne de açık tavır takınmaktan çekinen, bir bakıma gerginliği artırmamak için yeni tehditleri görmezden gelen, bunun yanı sıra “birbirinin toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı” temelinde güvenlik riskini azaltmaya çalışan tavırlar içinde oldu. Fakat o anlayış hiçbir zaman karşılığını bulmadı. Dahası Azerbaycan medyasında alay konusu oldu. “Paşinyan bizim toprak bütünlüğümüzü Karabağ dahil 86.600 kilometre kare olarak tanıdığını söylüyor, ama bizim prezidentimiz akıllı, Ermenistan’ın arazisi için rakam vermiyor” dediler.

Azerbaycan Artsakh konusunda Ermenilerin hiçbir hukuki dayanağı kalmasın diye yeni özel şartlar dayattı. Paşinyan bunları problemsiz kabul etti. Bunların birincisi 2023 saldırısıyla teslim alınan son Cumhurbaşkanı’na imzalatılmış Artsakh Cumhuriyeti’nin feshi (lağvedilmesi) belgesinin Ermenistan Hükümeti’ne resmen tanıtılması ve Artsakh (Dağlık Karabağ) sorununun bitmiş olduğuna dair Azerbaycan iddiasının da onaylatılmasıydı. Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan 5 Nisan 2025 tarihli resmi açıklamada “Dağlık Karabağ Ermenilerinin zorla yerinden çıkarılması ve Dağlık Karabağ’ın lağvına ilişkin talimatnamenin ilanından sonra sorun Ermenistan Cumhuriyeti ile Azerbaycan Cumhuriyeti arasındaki devletlerarası ilişkilerin düzenlenmesi gündeminden çıkmıştır” deniliyordu. Bir yandan açık hak ihlalinin ifadesi, bir yandan “yapacak hiçbir şey kalmadığı” anlamında sorunun kapandığının kabulü ilginç bir çelişkidir. Ama zorlanmış ve olmuştur. Artsakh Cumhuriyeti temsilcilerinin silah zoruyla gerçekleştirilen bütün bu tasfiye ve devre dışı bırakılma işlemlerine itirazları olsa da gelinen durum budur.

Savaştan önce 30 yıl boyunca çözümü için görüşmeler yapılan Artsakh sorununun bu şekilde gündemden çıkması, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki diplomasiyi artık onsuz bir barış müzakeresine çevirmiştir. En başta Minsk Grubu görüşmelerinin içinde özne olarak yer alan, sonra onun dışında kalan ve Ermenistan tarafından temsil edilen Artsakh Ermeni toplumu, son durumda yerinden edildiği gibi müzakere konusu olmaktan da çıktı. Bu ise Azerbaycan tarafının geçmiş itibariyle Ermenistan’ı “işgalci”, kendisini “kurtarıcı” göstermesi lehine uluslararası illüzyona ayrı bir boyut kattı.

Ve fakat bu kadarı da Aliyev için yeterli değildi. Tamam Paşinyan kabul etmişti, ama yarın iktidar değişikliği olup başka hükümet Artsakh’ın haklarını tekrar gündeme getirse ne olur diyerek ilave tedbirlere yöneldi. Bunun için geçmişte sorunun görüşüldüğü uluslararası platform olan Minsk Grubu’nun lağvını dayatmaya başladı. O bir diplomatik aracılık mekanizmasıydı, bu sorun özgülünde kurulmuştu. İşlevsiz kalmış olsa bile kâğıt üzerindeki varlığının sürmesi, sorunun var olmaya devam etmesi anlamına gelebilirdi. Onu da silmek amacıyla Ermenistan’ı o kurumun lağvedilmesi için başvuruda bulunmaya zorladı ve bunu Trump’ın şahitliğinde Beyaz Saray görüşmesinde Paşinyan’a kabul ettirdi. Çok geçmeden Minsk Grubu kendisini lağvetti.

Aynı kapsamda Aliyev’in Ermenistan’ı zorladığı Anayasa değişikliği de onun resmiyetinde Dağlık Karabağ’a dair hiçbir şey bırakmamak içindi. O konuyu ayrı bir yazıda işlemiş olduğum için geçiyorum. Ama orada dikkat çektiğim gibi, Paşinyan seçimde gerekli çoğunluğu bulup yeni Anayasa yapabilirse eski Bağımsızlık Bildirgesi’ni biryana bırakarak Türk muhataplarının hoşuna gidecek türden yeni bir kuruluş ve Dördüncü Cumhuriyet ilanına geçişi düşünüyor ki, bu transformasyon da Türkiye’de Öcalan’ın DEM Parti’ye son verip Demokratik Cumhuriyet Partisi kurma planıyla bir paralellik arz ediyor. Birinde devletin, diğerinde örgütün siyasi yapısı yeni paradigmayla uyumlu olarak yeniden tasarlanıyor.

Son olarak Aliyev’in bu “Barış” sürecindeki en riyakâr, en sinsi ve en tehlikeli politikası olan “Garbi (Batı) Azerbaycan” söylemine dikkat çekmek istiyorum. Başlangıcı o kadar yeni olmasa da cesaretle öne sürülmesi 2. Karabağ Savaşı’ndan sonra olan bir şeydir bu. Amacı ise Ermenistan’ın büyük bölümünü, hatta tamamını kendilerine ait göstermek, her yolla zorlayarak nüfus transfer etmek, korku yaratarak Ermenileri kaçırtmak, demografik yapıyı değiştirmek, askeri müdahale fırsatları üretmek ve zorla belli toprakları sahiplenmektir. Paşinyan onu duymazdan gelip yanıtsız bıraktıkça Aliyev “Ata baba torpakları” söylemini daha bir cüretle uluslararası platformlarda seslendirip “300 bin Gerbi Azerbaycanlı’nın kaydışı” (dönüşü) için ısrarlı olacaklarını her fırsatta ilan etti. Bunun için devlet destekli kurulmuş “Garbi Azerbaycan İcması” (Batı Azerbaycan Topluluğu” adında bir teşkilatları var. Hiç çekincesiz işliyor ve “Tanklarla değil sivil araçlarla geleceğiz” diye propaganda yapıyorlar.

“Benim topraklarımda gözün var” diyerek Ermenistan’a anayasa değişikliği dayatan Aliyev’in, “Garbi Azerbaycan” adına söylem ve adımları Ermenistan topraklarına göz koymaktan öte pençeleri ve sivri dişlerini gösterme örneğidir. Ama Ermenistan yönetimi “karşılıklı toprak bütünlüğüne saygı” diyerek Artsakh’ın haklarını savunmaktan bütünüyle vazgeçmişken, karşı tarafın bu cüretkarlığını problem yapmaktan da çekiniyor. Hiçbir uluslararası platformda bu tutarsızlığı ve tehditkârlığı sorun olarak öne sürmüyor. Bu konu çarpıcı kanıtlarıyla ortaya konulup mahkûm edilmesi gereken en büyük problemdir. O nedenle bunu da ayrı bir yazıya bırakıyorum.

Ve tabii bu zorlamanın ilk hedefi Syunik bölgesidir. Ermenistan arazisinin güneye uzanan dar ve uzun bu dağlık bölümü hem Azerbaycanlı hem de Türk faşistler tarafından “Türk dünyasının arasına sokulmuş bir hançer” diye tanımlanıyor. İran sınırındaki Meğri hattından geçirilmek istenen “Zengezur Koridoru” nedeniyle de bu bölge çok hassastır. Şimdi İran’a yönelik savaş bu bölge için ayrı bir endişe yaratıyor. Onu da başka bir konu başlığı yapmak gerekecek.

Azerbaycan için Artsakh’tan öte Syunik’in ve bütün Ermenistan’ın hedef olması gibi, Türkiye için de Rojava’dan öte Başur ve Rojhilat, yani bütün dış Kürdistan hedeftir. Birinde devleti olmayan Kürt ulusuna ilelebet devletsiz yaşam, diğerinde küçük bir devleti olan Ermeni ulusuna daha fazla küçülme, egemenliğini yitirme ve yine devletsiz bir gelecek biçiliyor.

İki sürecin pratik dışavurumları arasındaki benzerliklere başkalarını da ekleyebiliriz. Ama bunlar sonuçta her iki sürecin ruhuyla ilgilidir. Belirleyici olan şey güçlü tarafın değişmez zihniyeti, güçsüz tarafın ise psikolojik duruma bağlı olarak geçirdiği düşünsel dönüşümlerdir. Bu alana bakınca her iki sürecin zayıf taraflarında daha çarpıcı benzerlikleri görmemek ve “bu kadar mı olur?” diye hayret etmemek mümkün değil.

Bunları da iki süreç arasındaki paralelliğin ruhsal ve düşünsel yönü olarak bir sonraki yazıda açmaya çalışacağım.

Hovsep Hayreni

tarihvetoplumlar.com/hovsep-ha

Tanrılar, insanların korkularını ve zayıflıklarını sömürmek için yaratılmış kurgulardır.

Diagoras

Yasak Gezegen’ Atmosferindeki Tuhaflıkla Uzaya Dair Yeni Bir Gizemi Gündeme Taşıdı

James Webb verileri, küçük bir kırmızı cücenin çevresindeki dev gezegen TOI-5205 b’nin bugüne dek eşi görülmemiş bir atmosfere sahip olabileceğini gösterdi.

kayiprihtim.com/haber/toi-5205

Yalçın Küçük yaşamını yitirdi.

“Nasıl bilirdiniz?” diye
soracaklar şimdi.
Ben açık konuşayım:
İyi bilmezdim.

Bu isim, kendine “sol” diyen, “Marksistim” diyen, hatta “anti-emperyalist” süsü takan ama Kürt meselesi geldiğinde Kemalist devlet reflekslerini tereddütsüz savunan bir kalemin sahibiydi.
Eleştiri üretmek bir yana, resmi ideolojiyi farklı bir dil ile yeniden pazarlamaktan geri durmadı.

Abdullah Öcalan ile kurduğu ilişki, onun Kürt siyasal hareketi üzerinde oynadığı rolün en
somut kanıtıdır.
Kimi çevreler onu “akıl hocası” olarak över, ama gerçek şudur ki, Küçük’ün müdahalesi Kürtlerin tarihsel ve siyasal hedeflerini bulanıklaştırmış, Kuzey Kürtlerini devlet fikrinden uzaklaştıracak bir Kemalist söylemi onlara peşkeş çekmiştir.

Tarihsel olarak da durduğu yer açıktır: Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkı ve devletleşme fikri karşısında amansız bir karşıtlık.
Teorik düzeyde “anti-emperyalizm” süsü verildiği zamanlarda bile, pratikte Kemalist ulus-devlet paradigmasının bekçisi rolünü üstlenmiştir. Kürt hareketinin önünü kesmek, ideolojik dayanak olarak Kemalizm’i kullanmak onun bilinçli tercihi olmuştur.

Benim için mesele sadece bir insanın ölümü değildir.
Mesele, geride bıraktığı mirastır: Kürtlerin haklarını inkar eden, devletçi refleksleri maskeleyen ve eleştirelliği sadece sözde
olan bir miras.

“Nasıl bilirdiniz?” diye soruyorsunuz ya -
Ben onu yazdıklarıyla, durduğu yerle ve Kürt meselesine yaklaşımıyla bilirim.

Geriye kalan methiyeler, hafıza ve vicdan eksikliğinin
göstergesidir.
Bir düşünür, ezilen bir halkın en temel hakları karşısında devletin yanında saf tutuyorsa, onun aydınlığı tartışmalıdır.

Cami avlusunda, hocanın deyimiyle:
“Nasıl bilirdiniz ey cemaat”
Gömün gitsin.

Mahmut Uzun

Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir:
Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek — ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.

T. W. Adorno / Minima Moralia

"Yarınların özgürlüğü için bugün çalışalım."

Augusto César Sandino

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.