Bayrak, vatan, kan, şeref diye coşturulan kitleler, en nihayetinde sermayenin ve büyük güçlerin savaşlarında paralı asker olarak kullanılır.
https://www.instagram.com/p/DZiGgM1Nw7K/
Antarktika Buzullarının Altında Milyonlarca Yıllık Kayıp Bir Dünyanın İzleri Bulundu
Antarktika buzullarının altında keşfedilen dev yelpaze biçimli havza sistemi, kıtanın eski jeolojik geçmişine ışık tutuyor.
https://kayiprihtim.com/haber/gondwana-hikayesi-antarktika-buzlari-altinda/
"Uyanmış birey nadir rastlanan bir istisnadır. Milyonlarca insan aynı yanılsamayı paylaştığında, o yanılsama gerçeğe dönüşür ve berrak bir bilinç geliştirmeye yönelik her girişimi ezer geçer. Uyanış tehlikelidir: Kolektif rüyadan çıkan kişi, hâlâ rüya görenler tarafından çarmıha gerilir."
— Carl Gustav Jung
"Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen mantıksızlıklar karşısında, gerçek dışı eğer kendilerini çekerse, bunu ilahlaştırarak buna yönelmeyi daha üstün tutarlar. Onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlar da onların kurbanı olur."
Gustave Le Bon
Sahra Çölü'ne düşen taş kayıp gezegeni ele verdi
Uzay bilimciler, Sahra Çölü'nde bulunan nadir bir göktaşı parçasını inceleyerek milyarlarca yıl önce yok olan Ay büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Taşın içindeki mineraller, Mariana Çukuru'ndan bile kat kat güçlü bir kütle çekim basıncının altında şekillendiğini kanıtlıyor.
https://www.chip.com.tr/guncel/sahra-colune-dusen-tas-kayip-gezegeni-ele-verdi_180784.html
Yeni Zelanda’daki Bir Mağarada 1 Milyon Yıllık ‘Kayıp Dünya’nın İzleri Bulundu
Yeni Zelanda’daki bir mağarada bulunan 1 milyon yıllık fosiller, insanlardan önce yok olan kuş ve kurbağa türlerini ortaya çıkardı.
https://kayiprihtim.com/haber/yeni-zelanda-magara-kayip-dunya/
ERKAN BAŞ VE DÜZENİN
SOLCULUK TİYATROSU
Bu ülkede devletin çok sevdiğim bir geleneği vardır.
Her dönemde kendisine hizmet edecek yeni aktörler üretir.
Kimi zaman üniforma giydirir, kimi zaman kravat taktırır, kimi zaman da eline kırmızı bir bayrak verip “işte sizin devrimciniz” diye toplumun önüne sürer.
Kalabalıklar da çoğu zaman sahneye bakar; kulise değil.
Alkışlar yükselir.
Sloganlar atılır.
Ve düzen bir kez daha rahat bir nefes alır.
Çünkü gerçek tehlike, sisteme karşı öfke duyan insanların gerçekten sorgulamaya başlamasıdır. Bu nedenle öfkenin kontrol altında tutulması gerekir. Bunun için de “muhalif” görünen ama düzenin sınırlarını asla aşmayan figürlere ihtiyaç duyulur.
Benim gözümde Erkan Baş tam da böyle bir figürdür.
Bir süre önce Londra’da yaptığı konuşmayı dinledim. Salondaki heyecanı, gençlerin ilgisini ve yükselen alkışları gördüm. Fakat kürsüde gördüğüm şey devrimci bir duruş değildi. Daha çok sistemle kavga etmeyen, sistem içinde kendine güvenli bir alan açmış profesyonel bir siyasetçinin performansıydı.
İnsanlar alkışladıkça ben utandım.
Onlar heyecanlandıkça ben hayal kırıklığı yaşadım.
Ve kendi kendime şu soruyu sordum:
“Bu kadar düşük bir siyasi çıtanın alkışlandığı bir yerde benim ne işim var?”
Çünkü sosyalizm; devletin hoşuna gidecek kadar evcilleşmek değildir.
Sosyalizm; resmi ideolojinin sınırları içinde dolaşarak devrimcilik oynamak değildir.
Sosyalizm; ezilenlerin yanında durmaktır.
Bedeli ne olursa olsun.
Tam da bu yüzden son günlerde DEM Parti ile ilgili yaptığı ve anadili Kürtçe olan bir aday konusunda anlaşamayacaklarını ifade eden açıklama benim için şaşırtıcı olmadı.
Çünkü insan bazen bir cümlede bütün siyasi geçmişini ele verir.
Yıllardır eşitlikten söz edenlerin, konu Kürtlere gelince nasıl değiştiğini bu ülkede kaç kez gördük?
Yıllardır kardeşlik nutukları atanların, Kürtlerin en doğal hakları söz konusu olduğunda nasıl devlet memuru ciddiyetine büründüğüne kaç kez tanık olduk?
Sorun zaten tam da burada başlıyor.
Türk solunun önemli bir kısmı, yıllardır devletin çizdiği görünmez sınırların dışına çıkamadı.
İşçiden söz etti.
Emekten söz etti.
Özgürlükten söz etti.
Ama sıra Kürtlere geldiğinde birden dili dolaştı.
Sıra devletin resmi ezberleriyle hesaplaşmaya geldiğinde birden sesi kısıldı.
İşte bu yüzden bazı siyasetçiler bana Marks’ın kitaplarından çok devlet dairelerinin koridorlarını hatırlatıyor.
Sloganları kırmızı olabilir.
Konuşmaları solcu görünebilir.
Ama refleksleri hep aynı merkezden beslenir.
Bugün Türkiye’de en büyük siyasi yanılsamalardan biri de budur.
Birileri düzeni eleştirerek düzen içinde kariyer yapıyor.
Birileri sisteme muhalif görünerek sistem adına öfkeyi yönetiyor.
Birileri devrimden söz ederek insanları parlamenter hayallerin dar koridorlarına sıkıştırıyor.
Ve ne yazık ki gençler de bunu sosyalizm sanıyor.
Hayır.
Sosyalizm; alkış toplama sanatı değildir.
Sosyalizm; güç karşısında susma becerisi hiç değildir.
Sosyalizm; hangi halktan olursa olsun ezilenin yanında durabilme cesaretidir.
Bugün bir siyasetçinin ne kadar solcu olduğunu anlamak için kaç kitap okuduğuna değil, devletin kutsallarına ne kadar mesafe koyabildiğine bakmak gerekir.
Çünkü bazıları kırmızı bayrak taşır ama zihninde hala resmi ideolojinin gölgesini taşır.
Ve o gölge, bazen saatler süren konuşmalardan daha fazla şey anlatır.
Benim itirazım tam da bunadır.
Sahici muhalefet kisvesi altında dolaşan düzen aktörlerine…
Halk adına konuşup halkların eşitliğinden ürkenlere…
Sosyalizm adına kürsüye çıkıp devletin sınırlarını bekleyenlere…
Tarih, her dönemin sahte kahramanlarını unutmuştur.
Geriye sadece hakikatin yanında duranlar kalmıştır.
Mahmut Uzun
9 Eylül 1922: Kemalist güçler İzmir’i yaktı, yıktı, yağmaladı
Yunanistan’da krizin derinleşmesi ve barış taleplerinin yükselmesi üzerine Anadolu’dan çekilmeye başlayan Yunan ordusunu takip eden Kemalist güçler, geçtikleri yerleri yakıp yıkarak İzmir’e girdiler. Bu ileri hareket esnasında Batı Anadolu’nun Rum halkı neredeyse köklerine kadar kazındı, İzmir Rumları da “denize döküldü”. Kemalistler, Hristiyanlara ait semt ve mahalleleri önce yağmaladılar, sonra da ateşe verdiler.
30 Ağustos günü Kemalist ordu bütün hatlarıyla Batı Anadolu’yu Yunan ordusunun kalıntılarından ve ülkenin yerli Rum halkından temizlemeye başladı. Kemalistler geçtikleri yerleri yakıp yıkarak harabeye çeviriyor, ülkenin elinden iş gelen zanaatçıları, çiftçileri olan Rumları öldürüyor, sürüyorlardı.
Cumhuriyet döneminin etkin gazetecilerinden, milletvekili, Atatürk’ün yakın çevresinden Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün hayatını anlattığı “Çankaya” adlı eserinde bu durumu şöyle anlatıyordu:
“(…) Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek isteyen Yunanlılar, gerçekte kendi ırklarının, mitoloji masallarından son tarihi günlerine kadar, bu topraklardaki yaşayışlarına son vermişlerdi. Rum halk köklerine kadar sökülüp atılmakta idi. Onlarla beraber İzmir’in, bütün Batı Anadolu’nun her türlü ekonomisini de köklerinden söküp atıyorduk. Bir merkezde kasabalılar bize gelmişler: – Arabamızı tamir ettiremiyoruz, giden Hristiyanlardan sanat sahibi olanları geri gönderseniz… demişlerdi. (…)” (Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Kral Matbaası 1984, S. 331-332)
Kemalist ordu 9 Eylül günü İzmir’e girdi. İzmir ve havalisinin yerli Rumları ve diğer Hristiyanları dehşet içinde limanda bekleyen birkaç Yunan gemisine sığınarak canlarını kurtarmaya çalıştılar. İlk dört gün boyunca subaylar da dahil olmak üzere, yağmacılar gayrimüslimlerin mahallelerine akın etti. 13 Eylül sabahı Basmane’de yangın başladı ve alevler şehrin gayrimüslim mahallelerini tümüyle yok etti, bugünkü İzmir Fuarı’nın bulunduğu alan, yani şehrin en modern, en güzel binaları kül oldu.
Resmi tarih yazarlarına göre, İzmir’i ülkeden kaçan Rumlar ve Ermeniler yaktı. Yabancı kaynaklar resmi tarih yazarlarıyla bu konuda da aynı fikirde değil. Ama biz yabancı kaynakları bir yana bırakıp, kendisi de ateşli bir Kemalist olan Falih Rıfkı Atay’ın anlattıklarını dinleyelim:
“Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için, o zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: ‘Yağmacılar da ateşin büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harbleri boyunca çekmiş olduğu filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur. İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa, azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbinde Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuruya tahripçilik hissinden gelen bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hristiyan veya yabancı olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harb daha olsa da yenilmiş olsak, İzmir’i arsalar halinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi gelecek miydi?’ (…)” (Çankaya, Falih Rıfkı Atay, Kral Matbaası 1984, S. 325)
Kemalistler, İttihat ve Terakki’nin devamcısıydılar. İttihatçıların Anadolu’da Türk ve Müslüman bir ulus-devlet yaratma projesine sonuna kadar sadık kaldılar ve bu projeyi gerçekleştirmek için, Anadolu’yu binlerce yıllık halklarından, kültüründen, sanatından mahrum bırakmakta bir sakınca görmediler. Cumhuriyeti kurduklarında Anadolu yanmış, yıkılmış, çoraklaşmış, fakirleşmiş bir haldeydi. Toprağı işleyecek, araç gereç, ticaret yapacak kimse kalmadığı için hayat durma noktasına gelmişti. Bize altın çağ olarak anlatılan dönem, aslında bir yokluk, kıtlık ve felaket dönemiydi.
Ama dünyada Mustafa Kemal’i ve yaptıklarını örnek alanlar da oldu. F. Rıfkı Atay, yine aynı eserinin 319. sayfasında, buna bir örnek veriyor:
“50 nci yıldönümünde bir heyetle ziyaretine gittiğimiz Hitler, o delice gururlu Hitler demişti ki:
– Mustafa Kemal, bir millet bütün vasıtalarından mahrum edilse dahi, kendini kurtaracak vasıtaları yaratabileceğini isbat eden adamdır. Onun ilk talebesi Mussolini’dir, ikinci talebesi benim!”
Mussolini ile Hitler’in birer talebe olarak aldıkları dersleri pek iyi uyguladıklarını acıyla biliyoruz. İtalya ve Almanya’da faşizm belası işçi sınıfının üzerine bir karabasan gibi çöktü, işçi sınıfının bütün örgütlülükleri ortadan kaldırıldı, yüz binlerce muhalif, liberal, sosyalist, milyonlarca Yahudi, Çingene ve diğer halklardan insanlar toplama kamplarında öldürüldü. Dünya o güne dek görmediği korkunçlukta bir savaşa sahne oldu, milyonlarca ve milyonlarca masum insan öldü, sakat kaldı, sahip olduğu her şeyi yitirdi.
https://marksist.org/9-eylul-1922-kemalist-gucler-izmiri-yakti-yikti-yagmaladi/
ABD-İran mutabakatı ve değişen bölgesel güç dengeleri Arap basınında gündem ABD-İran mutabakatı. Analizler, ortaya çıkan tablonun ABD’nin başlangıçtaki taleplerinden geri adım attığı, İsrail’in süreçte giderek yalnızlaştığı ve İran’ın bölgesel konumunu güçlendirdiği görüşünde birleşiyor. Yusuf Ertaş’ın haberi https://www.evrensel.net/haber/5988262/abd-iran-mutabakati-ve-degisen-bolgesel-guc-dengeleri
Kuantum fiziğinde zaman algısını yıkan keşif: Işık parçacıkları maddeye girmeden önce çıktı!
Toronto Üniversitesi bilim insanları, evrenin temel işleyiş yasalarından biri olan neden-sonuç ilişkisine meydan okuyan bir bulguya imza attı. Yapılan hassas laboratuvar deneylerinde, kuantum düzeyindeki ışık parçacıklarının "negatif zaman" harcayarak maddeye girmeden önce dışarı çıktığı tescillendi.
https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/kuantum-fiziginde-zaman-algisini-yikan-kesif-isik-parcaciklari-maddeye-girmeden-once-cikti-2510468
Nagorno-Karabakh’ın Şuşi şehrinde doğan Alexander Atabekian, Ermeni halkı arasında anarşist-komünist fikirleri en etkili şekilde yayan doktor, yayıncı ve devrimci bir entelektüeldi.
Tıp eğitimi için Cenevre’ye gittiğinde önce Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nde çalıştı (daktilo/sekreter olarak), Osmanlı ve Kafkasya’daki Ermeni direnişini dünyaya duyuruyordu. 1890’da Pyotr Kropotkin’in eserlerini okuyunca partiden ayrıldı ve onun öğrencisi oldu.
Cenevre’de Anarşist Kütüphane kurdu. Bakunin, Kropotkin, Malatesta gibi düşünürlerin eserlerini Ermenice, Rusça ve Türkçe yayınladı. Ermeni köylülere hitaben “Ermeni Köylülerine”, “Uluslararası Anarşist Örgüt’ten Ermeni Devrimcilere Mektup” gibi açık mektuplar yazdı. 1891-92 Rusya kıtlığında anarşist metinleri gizlice ülkeye soktu. Ermenice ilk anarşist gazete/dergi “Hamaink” (Topluluk/Cemaat)’i çıkardı. Bu yayın kısa sürede popüler oldu ve Türkiye’deki Ermenilere bile ulaştı.
1896’da anarşist faaliyetleri nedeniyle Rusya’ya dönemeyince Bulgaristan’a geçti. Diyarbakır Hamidiye katliamlarından kaçan Ermeni mültecilere doktor olarak yardım etti. Sonra İzmir’e (Smyrna) gitti, orada da anarşist fikirleri yerel Ermeni topluluğuna yaydı. 1915’te Kars’a yerleşti. Askeri hastanede başhekim olarak görev yaptı, soykırımdan sağ çıkabilenleri ve yaralıları tedavi etti. Batı Ermenistan şehirlerini dolaşırken katliamların sonuçlarını bizzat gördü.
1917 Devrimi sırasında Moskova’ya geçti. Kropotkin’e açık mektuplar yazdı, Rus İmparatorluk Ordusu’nun Ermeni ve Kürt halkına yönelik saldırılarını kınadı. Otoriter ordulara karşı halkları özyönetim ve bağımsız anti-otoriter yapılar kurmaya çağırdı (Makhno’nun pratiğine benzer bir vizyon). Son yıllarında Kropotkin’in yanında sıkça bulundu, sağlık sorunlarında ona doktorluk yaptı ve 1921’deki cenazesini organize etti. Ölümü hâlâ tam bilinmiyor: Bir kesim kronik hastalıktan öldüğünü söylerken, diğer kaynaklar Stalin’in Büyük Temizlik döneminde Gulag’larda hayatını kaybettiğini belirtiyor.
V. N. Voloşinov'un Dil Felsefesi
Mahmut Boyuneğmez
1. Giriş: Voloşinov’un Dil Felsefesindeki Özgün Konumu
V. N. Voloşinov tarafından 1929 yılında yayımlanan Marksizm ve Dil Felsefesi, dilbilim tarihinde ve diyalektik materyalist literatürde sarsıcı bir epistemolojik sıçramayı temsil eder. Bu eser, Marksizmin klasik metinlerinde yalnızca üstünkörü değinilen dil fenomenine yönelik ilk sistemli, özgün ve bütünlüklü Marksist dil felsefesi girişimidir. Voloşinov’un teorik hamlesi, dili rasyonalist bir "soyut sistem" veya romantik bir "bireysel dışavurum" olarak gören geleneksel paradigmaları yıkarak; dili, toplumsal varoluşun ve sınıf mücadelesinin en duyarlı barometresi olarak konumlandırır. Metnin temel tezi, dilin statik bir kurallar bütünü değil, "toplumsal değişimlerin en duyarlı belirtisi" ve kesintisiz bir toplumsal etkileşim alanı olduğudur. Bu niteliğiyle eser, hem şemalaştırılmış "altyapı-üstyapı" ilişkisini mekanik nedensellikten kurtarmış hem de modern göstergebilim için aşılması güç bir temel inşa ederek bir dönüm noktası oluşturmuştur.
Voloşinov'un müdahalesi, yalnızca dilbilimsel bir teori değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliğin nasıl kavrandığına ilişkin köklü bir epistemolojik yeniden yapılanmadır; çünkü dil, onun perspektifinde toplumsal ilişkilerin pasif bir yansıması değil, bu ilişkilerin bizzat üretildiği ve yeniden üretildiği tarihsel bir mücadele alanıdır.
2. Tarihsel Bağlam ve Yazarlık Tartışması: Bakhtin Çevresi
Eserin teorik derinliği, 1920’lerin Sovyetler Birliği’ndeki yoğun entelektüel laboratuvar ortamında, özellikle "Bakhtin Çevresi" (Voloşinov, Medvedev, Bakhtin) içinde şekillenmiştir. Bu topluluk, devrim sonrası Leningrad’da, Saussurecü dilbilimin ve Rus biçimciliğinin egemenliğine karşı bir alternatif arayışına girmiştir. Ancak eserin sahipliği üzerine süregelen akademik tartışmalar, metnin kendisi kadar karmaşık bir hal almıştır. 1973 yılında Vyacheslav İvanov'un, Voloşinov ve Medvedev imzalı eserlerin aslında Bakhtin’e ait olduğunu ileri sürmesiyle başlayan tartışmalar günümüze kadar sürmüştür. Bakhtin'in yaşamının son dönemlerinde söz konusu eserlerin yazarlığına ilişkin çeşitli girişimler olmuş; ancak Bakhtin bu eserleri kendi adına resmen sahiplenmemiştir. Bu durum yazarlık tartışmalarının kesin biçimde çözülememesine yol açmıştır.
Önemli Tartışma Noktaları
İvanov’un İddiası ve Bakhtin’in Sessizliği: İvanov'un iddiaları karşısında Bakhtin'in uzun süreli sessizliği ve VAAP (Sovyet Telif Ajansı) belgesini imzalamaktan kaçınması, sahiplik tartışmasını bir "maske takma" veya "iş birliği" gizemine dönüştürmüştür.
Kavramsal ve İdeolojik Farklılık: Voloşinov imzalı metinlerdeki açık ve teknik Marksist terminoloji ile Bakhtin'in kendi adıyla yayımlanan eserlerindeki etik, felsefi ve diyalojik yönelim arasındaki fark, metnin özgün bir "Voloşinov damgası" taşıdığını gösterir.
Teorik Bütünlük: Yazarlık tartışması, metnin teorik gücünü gölgelemekten ziyade, "diyalojik" bir üretimin kanıtı olarak okunmalıdır.
Eserin gerçek yazarı kim olursa olsun, metne hâkim olan "Marksist ruh" ve dilin ideolojik doğasına getirilen sınıfsal açıklama, onu tarihsel materyalizmin vazgeçilmez bir parçası kılmaktadır.
3. İdeoloji ve Gösterge Özdeşliği: "Gösterge Olmaksızın İdeoloji Yoktur"
Voloşinov’un teorisinin merkezinde, ideoloji ile gösterge arasındaki mutlak özdeşlik yer alır. Bir ideolojik ürün, sadece fiziksel bir nesne (bir alet veya tüketim malı) olmanın ötesinde, her zaman kendi dışındaki bir gerçekliği "yansıtır ve saptırır" (refraction/saptırma)[1]. Bu saptırma süreci, bir nesneyi göstergeye dönüştüren temel mekanizmadır. Voloşinov'un "İdeoloji bölgesi göstergeler bölgesiyle çakışır" tezi, ideolojinin soyut bir bilinç durumu değil, maddi bir göstergesel gerçeklik olduğunu ilan eder. İdeolojiler, bireylerin zihinlerinde gizlenen öznel düşünceler toplamı değil, toplumsal ilişkilerin göstergeler aracılığıyla maddi biçim kazanmış görünümüdür.
Burada mesele yalnızca ideolojinin göstergelerde cisimleşmesi değildir. Bilincin kendisi de göstergesel bir karakter taşıdığı için, ideoloji ile bilinç arasındaki ilişki ancak göstergeler aracılığıyla kurulabilir. Bu nedenle gösterge yalnızca ideolojinin taşıyıcısı değil, aynı zamanda bilincin maddi varoluş koşuludur.
Örneğin, bir alet (çekiç ve orak) veya bir tüketim malı (komünyon ayinindeki ekmek ve şarap), teknik işlevinin ötesine geçerek sınıfsal ve dinsel birer ideolojik göstergeye dönüşür.
"İdeolojik bir gösterge olarak işlev gören her fenomen, ister ses, fiziksel kütle, renk ya da isterse bedenin hareketleri vb. olarak bir tür maddi cisimleşmeye sahiptir. Bir gösterge dış dünyanın bir fenomenidir." (1929, s. 50)
Göstergenin bu maddi doğası, onun "dış dünyanın bir fenomeni" olduğunu kanıtlar. İdeolojik zincir, bireysel bilinçler arasındaki kopukluğu bu maddi gösterge malzemesiyle örterek toplumsal bir harç oluşturur; bu da bizi zorunlu olarak bilincin göstergesel yapısını incelemeye götürür.
4. Nesnel Psikoloji ve Bilinç Sorunu: İç Konuşma
Voloşinov, bilincin ancak gösterge malzemesiyle (özellikle sözcüklerle) var olabileceğini savunarak, nesnel bir psikolojinin ancak sosyolojik bir temelde kurulabileceğini ileri sürer. "İç Konuşma" (Inner Speech), bilincin dışsal bir aracı değil, onun temel göstergesel örgütlenme biçimidir. Başka bir ifadeyle bilinç, ancak göstergesel malzeme içerisinde ve onun aracılığıyla var olabilir. Buradaki "İç Konuşma" kavramı, bireyin kendi içine kapandığı mistik ya da tamamen biyolojik bir fısıltı değildir; aksine, dış dünyadaki toplumsal diyalogların ve sınıfsal çatışmaların bireyin kafasının içinde devam eden kesintisiz bir yankısı, içselleştirilmiş bir toplumsal etkileşimdir. Voloşinov bu noktada, Behterev ve Pavlov gibi isimlerin temsil ettiği "Refleksoloji" akımını, insan psişesini[2] mekanik "uyaran-tepki" kalıplarına indirgediği gerekçesiyle sertçe eleştirir.
Voloşinov'un yaklaşımları ile Wilhelm Dilthey'ın "anlayıcı psikolojisi" arasındaki temel farklar şunlardır:
Madde ve Gösterge: Dilthey psişeyi ideolojinin kaynağı olarak görürken; Voloşinov, göstergenin (özellikle iç konuşmanın) psişenin kurucu maddesi olduğunu, gösterge yoksa yaşantının da olamayacağını savunur.
Sosyolojik Tanım: Dilthey yaşantıyı içsel bir anlam dünyasına hapsederken, Voloşinov bilincin "toplumsal binadaki bir kiracı" olduğunu vurgular. Burada "ev sahibi" (landlord), birey değil, sosyo-ekonomik altyapıdır.
Bilinç, ancak gösterge malzemesiyle dolduğunda bilinç haline gelir; bu da onu tamamen toplumsal bir olgu kılar.
Bilincin göstergesel karakteri, insan öznesinin hiçbir zaman toplumsal ilişkilerden bağımsız, kendine yeterli ve şeffaf bir iç dünya kuramayacağı anlamına gelir; özne, daha en başından toplumsal söylemlerin kesişim ve girişim noktalarında oluşur.
5. Altyapı, Üstyapı ve “Sosyal Psikoloji”[3]
Voloşinov, altyapının üstyapıyı belirleme sürecindeki "mekanik nedensellik" hatasına karşı çıkarak diyalektik etkileşimi savunur. Ekonomik temelden ideolojiye uzanan yolda "Sosyal Psikoloji", vazgeçilmez bir köprüdür. Voloşinov bu kavramı "kolektif ruh" gibi metafizik tınılardan arındırarak, onu tamamen "dilsel etkileşim süreci" olarak yeniden tanımlar. “Sosyal psikoloji”, Marksizmin klasik şemalarındaki gibi donmuş, soyut ve durağan bir ara katman değildir; aksine, fabrikada, sokakta ya da evde, insanların canlı üretim ve yaşam ilişkileri esnasında ürettikleri o anlık canlı "söz", "ünlem", "jest" ve "fısıltı"ların oluşturduğu kaynayan bir kazandır.
Üretim ilişkileri, dilsel iletişimin biçimlerini ve konularını belirleyerek ideolojik saptırımın zeminini atar. Yerleşik ideolojiler (bilim, sanat, hukuk), “sosyal psikoloji” potasında, yani gündelik sözlü etkileşimlerin içinde mayalanır. “Sosyal psikoloji”, altyapıdaki değişimlerin ilk yankılandığı ve ideolojik göstergelere dönüştüğü canlı bir laboratuvardır.
Böylece “sosyal psikoloji” ne bireysel ruh hallerinin toplamı ne de soyut bir kolektif bilinçtir; aksine toplumsal grupların günlük yaşam içerisinde sürekli yeniden ürettikleri söylemsel pratiklerin bütünüdür.
Voloşinov'un bu yaklaşımı yalnızca psikolojizme değil, aynı zamanda toplumsal gerçekliği açıklamak için başvurulan "ulusal karakter", "halk ruhu", "kolektif bilinç" gibi metafizik kavramlara da yönelmiş güçlü bir eleştiridir. Toplumsal yaşamın açıklaması soyut kolektif özlerde değil, somut toplumsal etkileşim süreçlerinde aranmalıdır.
6. Dilbilimde İki Temel Yönelimdeki Eleştiriler: Saussure ve Humboldt
Voloşinov, dil felsefesini iki kutuplu bir eleştiriye tabi tutar: "Soyut Nesnelcilik" (Saussure) ve "Bireysel Öznelcilik" (Humboldt/Vossler). Saussure'ün "la langue" (dil sistemi) kavramını, dili rasyonalist bir kurguya hapsederek onu bir "ölü dil" veya filolojik bir yapıntı gibi ele aldığı için reddeder. Voloşinov için gösterge, rasyonalizmin iddia ettiği gibi sabit bir "belirtke" (signal)[4] değil, değişken ve canlı bir etkileşim birimidir. Saussure’ün "Belirtke"si (signal) değişmez, tek anlamlı ve mekanik bir trafik ışığı gibidir; oysa Voloşinov’un "Gösterge"si (sign)[5] canlıdır, sürekli yeni toplumsal bağlamlarla esner, sınıfsal vurgularla dolar ve çatışmaya gebedir.
Voloşinov, Saussure'ün "la langue" (dil sistemi) kavramını eleştirirken, dili tarihsel ve toplumsal etkileşim sürecinden soyutlayarak kapalı bir sistem olarak ele alma eğilimine karşı çıkar. Ona göre dil, ancak canlı toplumsal etkileşim içerisinde anlaşılabilir.
Sistem Odaklı Yaklaşım (Saussure)
Süreç Odaklı Yaklaşım (Voloşinov)
Dil, eşsüremli (synchrony) ve durağan bir sistemdir.
Dil, aralıksız ve dinamik bir üretim sürecidir.
Birim: Sabit "Belirtke" (signal).
Birim: Canlı, diyalektik "Gösterge" (sign).
Dil, konuşan özneden bağımsız bir nesnedir.
Dil, toplumsal örgütlü özneler arası etkileşimdir.
Dilbilim "ölü" biçimleri inceler.
Dilbilim canlı "sözcelem"leri inceler.
7. Sözel Etkileşim Olarak Dil
Saussure eleştirisi, Voloşinov’u dilin gerçek birimi olan "Sözcelem" (Utterance)[6] teorisine ulaştırır. Voloşinov'un dil teorisinin merkezinde "sözel etkileşim" (verbal interaction) kavramı yer alır. Ona göre dil ne bireyin zihninde doğan öznel bir olgu ne de konuşanlardan bağımsız olarak var olan soyut bir sistemdir. Dilin gerçek yaşam alanı, toplumsal olarak örgütlenmiş insanlar arasındaki somut etkileşim süreçleridir. Sözcükler, anlamlarını hazır bir sözlük sisteminden değil, toplumsal iletişim içerisindeki kullanımlarından kazanırlar. Bu nedenle dilin gerçekliği, tek tek sözcüklerde veya soyut kurallarda değil, canlı sözel etkileşimde bulunur.
8. Sözcelem Teorisi ve Diyalojik Etkileşim
Dilin temel birimi soyut bir cümle değil, somut bir "Sözcelem"dir (Utterance). Her sözcelem, toplumsal olarak örgütlenmiş en az iki kişi arasında kurulan bir köprüdür. Voloşinov'a göre diyalog, sadece yüz yüze konuşma değil, her türlü dilsel iletişimin (iç konuşma dahil) evrensel temelidir.
Bir sözcelemin yapısı şu iki dinamikle belirlenir:
Toplumsal Ufuk: Sözcelemin içine yerleştiği tarihsel ve sınıfsal bağlam.
Gönderilen (Addressee): Her sözcelem, gerçek veya tasarlanmış bir "öteki"ye yöneliktir; gösterge, her zaman bir "yanıt" niteliği taşır. Dilsel bir birim, kendi başına bir boşlukta duramaz; her söz, bir önceki söze verilmiş bir cevap ve bir sonraki sözden talep edilen bir onay ya da reddediştir. Dil, doğası gereği bütünüyle diyalojiktir.
Her sözcelem yalnızca bir anlam aktarma girişimi değil, aynı zamanda belirli bir toplumsal konum alışın ve değerlendirici yönelimin somutlaşmış biçimidir.
Dil, bu diyalojik etkileşim sayesinde toplumsal mücadelenin en duyarlı mecrası haline gelir.
9. İdeolojik Göstergenin En Kusursuz Aracı Olarak "Sözcük"
Voloşinov, tüm gösterge türleri (bayraklar, giysiler, dinsel semboller vb.) arasında "Sözcük"ü (Word) ayrıcalıklı ve en üstün ideolojik mecra olarak konumlandırır. Sözcük, ideolojilerin en saf, en duyarlı ve en esnek malzemesidir. Bir bayrak ya da dini sembol sadece kendi dar ideolojik alanıyla sınırlıyken; sözcük, bilimin, sanatın, politikanın, hukukun ve günlük hayatın ortak ve her alana sızabilen yegâne maddesidir. Sözcüğün hiçbir özgül, donmuş teknik işlevi yoktur; o tamamen ideolojik hizmete adanmıştır. Bu yönüyle sözcük, insan bilincinin içsel dünyasını (iç konuşmayı) dışsal toplumsal gerçekliğe bağlayan en kusursuz ve en tarafsız diyalektik iletkendir.
10. Göstergenin Çok-Vurgululuğu ve Sınıf Mücadelesi
Voloşinov’un teorisinin doruk noktası, göstergenin "Janus yüzlü" (aynı anda farklı yönlere bakabilen) doğasıdır. Aynı dilsel gösterge, farklı toplumsal sınıflar tarafından farklı "değerlendirici vurgularla" (evaluative accents) donatılır. Voloşinov buna "Çok-vurgululuk" (Multiaccentuality)[7] adını verir. Bir göstergenin canlılığı, sınıfların onda kendi vurgularını çatıştırmasından ve gerçekliği kendi lehine "saptırmasından" (refraction) gelir. Örneğin, “eşitlik”, "özgürlük" veya "adalet" gibi tek bir sözcük sözlükte sabit durabilir; fakat bu sözcük işçi sınıfının ağzında devrimci bir isyana, egemen burjuvazinin ağzında ise statükoyu koruyan bir kalkana (farklı değerlendirici vurgulara) dönüşür.
Yönetici sınıf, göstergeyi kendi çıkarları doğrultusunda "tek-vurgulu" (uni-accentual) hale getirerek, dünün doğrularını bugünün sarsılmaz gerçeği olarak sabitlemeye ve muhafazakarlaştırmaya çalışır. Ancak kriz dönemlerinde göstergenin iç diyalektiği patlak verir. Sınıf mücadelesi, dilin tam kalbinde, göstergenin anlamı ve vurgusu üzerindeki bu amansız çatışmada cereyan eder. Bu nedenle dilsel mücadele, yalnızca sözcüklerin anlamı üzerinde değil, hangi toplumsal grubun kendi anlamını "doğal", "evrensel" ve "kendiliğinden doğru" olarak kabul ettireceği üzerinde yürür.
Çok-vurgululuk yalnızca farklı sınıflar arasındaki mücadelede değil, farklı toplumsal gruplar, siyasal hareketler ve tarihsel dönemler arasında da ortaya çıkabilir. Bununla birlikte Voloşinov açısından bu mücadelelerin en yoğun biçimi, sınıfsal karşıtlıkların göstergeler üzerinde bıraktığı izlerde gözlemlenir.
11. Dilsel Anlamın İki Boyutu: "Tema" ve "Anlam" Ayrımı
Voloşinov, dil felsefesine getirdiği dinamizmi somutlaştırmak adına "Tema" (Theme) ve "Anlam" (Meaning) arasında kesin bir ayrım yapar:
Tema: Sözcelemin tam o anda, yani somut, tekrarlanamaz ve tarihsel bağlamı içinde kazandığı nihai ve biricik ifadedir. Tema, canlı diyalojik etkileşimin o saniyedeki ruhudur; dolayısıyla devingendir ve sabitlenemez.
Anlam: Sözcüğün bağlamdan soyutlanmış, sözlüklerde yer alan, kendi içinde özdeş ve statik olan dilbilimsel teknik unsurlarıdır. Anlam, temaya hizmet eden cansız bir araçtır.
Sözcük, soyut nesnelcilerin iddia ettiği gibi sadece durağan bir "anlam" taşıyıcısı değildir; toplumsal etkileşimin kalbinde sürekli yeni "temalar" üreten canlı bir süreçtir.
Tema ve anlam ayrımı, Saussure'ün dil (langue) ve söz (parole) ayrımının yeni bir versiyonu değildir. Voloşinov'a göre tema ile anlam birbirinden bütünüyle ayrılmış iki alan oluşturmaz; her somut sözcelem içerisinde diyalektik bir birlik halinde bulunurlar. Anlam, temanın gerçekleşmesini mümkün kılan görece istikrarlı unsurları sağlarken; tema, bu unsurları somut tarihsel bağlam içerisinde yeniden biçimlendirir.
12. Sözdizimsel Uygulama: Dolaylı Anlatım ve "Başkasının Sözü"
Bu teorik çerçeveyi "dolaylı anlatım" (reported speech) sorunuyla somutlaştırmak gerekir. "Başkasının sözü", sadece teknik bir gramer meselesi değil, "söz içerisindeki söz, sözcelem içerisindeki sözcelem"dir. Bu süreçte iki farklı "değerlendirici ufuk" karşı karşıya gelir.
Vurgu Kaymaları: Başkasının sözü aktarılırken, aktaran kişinin bağlamı orijinal vurguyu kırar veya saptırır. Bu, "değerlendirici vurguların yer değiştirmesi"dir.
Sosyolojik İşlevler: Edebiyattaki skaz[8], parodi[9] ve biçemleme[10] gibi teknikler, toplumsal sınıfların söylemlerinin birbirini nasıl yansıttığını ve kırdığını gösterir.
Gramer ve Biçem: Voloşinov için dilbilgisi (gramer) ile biçembilim arasında kesin bir sınır yoktur; dilbilgisi yapıları, toplumsal eğilimlerin kristalize olmuş biçimleridir.
13. Genel Değerlendirme ve Miras
V. N. Voloşinov'un Marksizm ve Dil Felsefesi, dili donmuş bir kurallar sistemi olarak gören pozitivist ve yapısalcı yaklaşımlara karşı, canlı ve diyalektik bir alternatif sunmuştur. Eserin etkisi, modern göstergebilim, edimdilbilim (pragmatics) ve toplum-dilbilim üzerinde silinmez izler bırakmıştır. Voloşinov’un mirası, dili sadece bir iletişim aracı olarak değil, insan bilincinin ve toplumsal mücadelelerin inşa edildiği ana malzeme olarak görmemizi sağlar. Onun teorisi, dilin her bir hücresinde toplumsal hayatın titreşimlerini duymamıza olanak tanıyan evrensel bir anahtar niteliğindedir.
Günümüzde medya söylemlerinden sosyal medya tartışmalarına, siyasal propaganda mekanizmalarından toplumsal mücadelelere kadar uzanan geniş bir alanda Voloşinov'un kavramları dikkat çekici bir açıklayıcılık gücüne sahiptir. Dilin tarafsız bir aktarım aracı değil, toplumsal güç/iktidar ilişkilerinin düğümlendiği bir mücadele alanı olduğu fikri, onun eserini yalnızca tarihsel bir belge olmaktan çıkarıp çağdaş eleştirel düşüncenin temel referanslarından biri haline getirmektedir.
Yararlanılan kaynak: Valentin Nikolaeviç Voloşinov, Marksizm ve Dil Felsefesi, Ayrıntı Yayınları.
[1] Saptırma (Refraction): Voloşinov’un üstyapı teorisindeki kilit kavramlardan biridir. İdeolojik göstergelerin dışsal/ekonomik-toplumsal gerçekliği aynen yansıtan pasif bir ayna olmadığını; aksine onu ait oldukları sınıfın çıkar, değer ve dünya görüşü süzgecinden geçirerek, kırılmaya uğratıp yeniden inşa ettiğini (saptırdığını) ifade eder.
[2] Psişe (Psyche): Geleneksel felsefe ve psikolojide insanın içsel ruh dünyasını, zihnini, bilinç ve bilinçaltı süreçlerinin bütününü ifade eden kavram. Voloşinov, psişeyi bireysel-biyolojik bir öz olmaktan çıkararak, tamamen içselleştirilmiş toplumsal ilişkilerin ve dilsel göstergelerin kurduğu maddi bir alan olarak yeniden tanımlar.
[3] Sosyal Psikoloji: Klasik Marksist şemadaki donmuş altyapı-üstyapı ilişkisini esneten dinamik kavram. Voloşinov'da bu kavram, metafizik bir "kolektif ruh" değil; toplumsal grupların günlük yaşam, üretim ve ilişki pratikleri esnasında anlık olarak ürettikleri canlı sözler, ünlemler, jestler ve fısıltıların oluşturduğu devingen söylemsel laboratuvardır.
[4] Belirtke (Signal): Dilbilimde ve teknik göstergebilimde, anlamı önceden kesin olarak belirlenmiş, yoruma kapalı, esnemeyen ve bağlamdan bağımsız olarak her zaman aynı mekanik tepkiyi doğuran sabit işaret birimi (örneğin trafik ışıkları). Saussure'ün soyut dil sistemindeki durağan ögeleri eleştirmek için bir olumsuzlama birimi olarak kullanılır.
[5] Gösterge (Sign): Duygu, düşünce, kavram veya nesnelerin toplumsal düzlemde temsil edilmesini ve aktarılmasını sağlayan temel anlam birimi. Voloşinov'da gösterge, belirtkenin aksine sabit değildir; toplumsal bağlama göre sürekli değişen, esneyen, ideolojik ve sınıfsal mücadelelerle yeniden üretilen canlı bir yapıya sahiptir.
[6] Sözcelem (Utterance): Dilbilim ve diyalojik felsefede, dilin soyut bir sistem olmaktan çıkıp, somut bir tarihsel-toplumsal bağlam içerisinde, belirli özneler arasında ve canlı bir iletişim edimi esnasında üretilen ilk ve gerçek birimi. Sözcelem, her zaman bir önceki söze yanıt ve bir sonraki sözden onay/ret talep eden diyalektik bir köprüdür.
[7] Çok-vurgululuk (Multiaccentuality): Aynı dilsel göstergenin (örneğin "adalet", "eşitlik", "özgürlük" sözcüklerinin), toplumsal yapı içindeki farklı sınıflar tarafından kendi dünya görüşlerine uygun düşen farklı "değerlendirici vurgularla" donatılması. Göstergenin bu içsel diyalektiği, sınıf mücadelesinin dilin tam kalbinde yürümesini sağlar.
[8] Skaz: Rus edebiyat kuramında ve biçimciliğinde, yazarın kendi anlatıcı sesini tamamen geri plana çekerek, metni toplumsal tabandan sıradan bir karakterin (genellikle yerel halktan birinin) ağzı, şivesi, vurguları ve sözlü anlatım üslubuyla sanki o an konuşuyormuş gibi kurguladığı diyalojik anlatı tekniği.
[9] Parodi: Ciddi, egemen veya kutsal kabul edilen edebi bir eserin, bir söylemin, kişinin ya da toplumsal durumun biçimsel iskeletini koruyup, içeriğini tersyüz ederek mizahi, eleştirel veya iğneleyici bir amaçla taklit edilmesi. Voloşinov için parodi, iki farklı ideolojik vurgunun tek bir sözde çatışmasının en somut örneğidir.
[10] Biçemleme (Stilizasyon / Üsluplaştırma): Edebiyatta ve sanatta, belirli bir döneme, yazara, sınıfa veya türe ait dilsel ifade, anlatım ve sunum tarzının (üslubun) bilinçli olarak taklit edilerek yeni bir metnin dokusuna yedirilmesi süreci. Eserde "neyin" anlatıldığından ziyade, o anlatım biçiminin toplumsal olarak "nasıl" kurulduğunu inceler.
https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/06/v-n-volosinovun-dil-felsefesi.html?m=1
İki Ayten, tek devlet
Gökçer Tahincioğlu
Gerçekten adaletli bir ülke olmanın yolu büyük büyük laflardan değil işkenceyi sonlandırmaktan ve hesabını sormaktan geçiyor.
Devlette istikrar mühim.
Her dönemde açıklamalar benzer:
“İşkence yoktur”, “Münferittir”, “Kimse dil uzatamaz”, “İşkenceye sıfır tolerans.”
“Cezasızlık” denilen korkunç müesseseyi anlatabilmek için de işkenceden daha vahim ve iyi bir alan bulunamaz.
Siz “işkence yapılamaz” dersiniz, karşıdan, “Çiçek mi verselerdi teröristlere” yanıtı gelir.
Siz “işkence suçtur” dersiniz, karşıdan işkence görenlerin karıştıkları eylemlere ilişkin sızdırma haberler gelir.
Siz “insanlık suçudur, suçlu da olsa kimseye işkence yapamazsınız” dersiniz, karşıdan, “Ya bir bombalı saldırı yapılacağı bilgisine sahipse” tepkisi gelir.
Gelir… Muhakkak, her dönem işkence iddiasına ve gerçekliğine, “cezasızlık kültürüyle” yanıt verilir.
Büyük bir kalabalık da alkış tutar bütün bu yanıtlara.
Ancak o cezasızlık kültürünün sonuçlarının nereye uzanabileceği sonra sonra anlaşılır.
Gece yarısı eviniz basıldığında, “o saatte orada ne işin vardı”, “o kıyafeti giymeseydin” denildiğinde, “çocuk vurulmuş ama o da taş atmış” tepkisi gösterildiğinde bu kültürün bütün bir yaşamı nasıl kuşatabileceğini anlarsınız.
* * *
Tunceli’nin Başakçı köyünde bir anıt mezar var.
Gömüldüğü toprakta sokak köpeklerinin bulduğu Ayten Öztürk’ün belki son bir yardım için uzanmış eli uzanıyor mezar taşından.
Ayten Öztürk, ablası Aysel 1979’da bir yol araması sırasında gözaltına alınıp tutuklandığında, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 12 Eylül darbesinden sonra yargılandığında, ağır işkencelerden dolayı hastalandığında, işkenceyi protesto için 49 gün açlık grevi yaptığında henüz çocuktu.
Onca işkenceden, ithamdan sonra 1986’da suçsuz bulunarak tahliye edildiğinde de bütün yaşananların ne anlama geleceğini bilmiyordu.
Tahliye olan ablası hasta yatağında yeniden gözaltına alınıp sonra yeniden serbest bırakıldığında, en sonunda dağa çıkıp bir daha dönmediğinde bunun kendisini nasıl etkileyeceğini de bilmiyordu elbette.
Babası Hıdır Öztürk, memurdu, şef olarak çalışıyordu.
1992’de jandarmaya bayramlaşmaya gittiğinde, komutan, asıl suçun ailede olduğunu düşündüğünü gösteren cümleleri sıralayıp, elini havada bıraktı:
“Kızının cesedi gelene kadar bayramlaşmam.”
Hıdır Öztürk’ün diğer 3 kızı ise yanındaydı.
Ayten fabrikadaydı, diğer iki kızından biri mühendis olmuştu, diğeri hemşire olarak çalışıyordu.
1992’de bir gün, Hıdır Öztürk ve 3 kızı garip bir davet aldı, komutan çağırmıştı.
Orada “Mahmut” diye tanıştırılan, sakallı biri kendilerini karşıladı.
Kızların tek tek adreslerini alıp, Öztürk ailesini geri yolladı.
Hıdır Öztürk, çok sonra, “Mahmut” diye tanıştırılan, bütün bilgilerini alan kişinin, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım olduğunu anlayacaktı.
O buluşmadan kısa bir süre sonra Öztürk’ün hemşire kızının aniden Kars’a tayini çıktı.
Mühendis kızı da nasılsa Çankırı’da görevlendirilmişti.
Evde artık Ayten, annesi ve babası kalmıştı.
27 Temmuz 1992’de ise bir beyaz Toros’la Ayten Öztürk kaçırıldı.
8 Ağustos’a kadar izine rastlanamadı.
8 Ağustos’ta, Elazığ’da bir mezarlık yakınında sokak köpekleri toprağı aşındırmış, kim olduğu yüzünden asla tanınamayacak Ayten Öztürk’ün toprağa yarı gömülü cesedi açığa çıkmıştı.
Öztürk’ün cesedi 11 gün sonra bulunmuştu ancak otopsi raporuna bedenindeki eksiklerin 2 aya yakın toprakta kalmasından kaynaklandığı yazıldı.
JİTEM komutanı Cem Ersever, öldürülmeden önce Öztürk’ü Yeşil’in kaçırdığını söylemiş ancak kâr etmemişti.
Yıllar geçti, 2011’de TBMM’de İnsan Hakları Komisyonu’na baba Hıdır Öztürk, davet edildi.
“Ben gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş, vücudu parçalanmış bir kızın babası olarak buradayım” dediğinde komisyonun bütün üyeleri susuverdi.
Dönemin Komisyon Başkanı, bütün iddiaları dinleyip suç duyurusunda bulundu, dosya yeniden açıldı.
Mahmut Yıldırım hakkında zaten verilmiş onlarca yakalama kararına ek olarak yeniden arama kararları çıkartıldı.
O dönem jandarmada görevli bazı isimler, JİTEM’in bölgedeki yapısını ve kimlerden oluştuğunu tek tek anlattı.
O eylemlere göz yumanlar, tek işlem yapmayanlar, o raporları yazanlar her biri belliydi.
Ayten Öztürk’ün Yeşil ve bu isimlerce kaçırıldığı, Diyarbakır’a götürüp sorgulandığı, öldürülüp, gözleri çıkartılıp, derisi yüzülüp, gömüldüğü, her biri tanıklarca anlatıldı.
Bir bölüm kamu görevlisinin ifadesi de şüpheli sıfatıyla alındı.
Ve 27 yıl sonra bir dava açıldı. Ne de olsa “Yeşil” artık ortalıkta yoktu. Bir dava daha açılsın hakkında, en fazla ne olurdu?
* * *
Bir başka Ayten Öztürk, geçtiğimiz hafta İstanbul’da ilk kez tutuklu yargılandığı dava kapsamında ifade verdi.
İfadesi önemliydi zira yurtdışında yaşayan Öztürk, iddiaya göre Lübnan’dan Türkiye’ye iade edilmiş ancak gözaltına alınmayarak, üstü devlet dairesi, altı işkencehane bir yerde 6 ay boyunca sorgulanmıştı.
6 ay boyunca yakınları ve hak savunucuları Ayten Öztürk’ın nerede olduğunu sormuş yanıt alamamıştı.
Yanıtı Öztürk verdi:
“Gizli bir yerde, ‘Biz devletiz’ diyen kişiler tarafından gayri resmi biçimde 6 ay boyunca alıkonularak işkence gördüm. 6 aydan sonra, bir minibüsle senaryo gereği ıssız bir yere bırakıldım, gözlerim bağlıydı, kulaklık takılıydı. Uzaktan Ankara’nın ışıkları görülüyordu. Ortaya TEM polisleri çıktı. 28 Ağustos ‘bilinmeyen merkezden’ çıkarıldığım tarihtir. Gözaltı tutanağındaki tarih sahtedir. Gözaltına alındığım yerde süngerli bir odaya alınıp zorla çırılçıplak soyuldum. Ellerim arkada kelepçeli, gözlerim bağlıydı. ‘Konuşmazsan, yıllarca burada tutarız. Vücut bütünlüğüne zarar vermeyiz. Organ nakli dahi yapabilecek imkânımız var. Bizi devlet yetiştirdi. Ölmek için yalvarırsın. Profesyoneliz, burası başka yere benzemez’ dediler… ‘Burada onur, edep, ahlak yok. Burası cehennemin dibi. Burada Allah, avukatlar, mahkeme yok, biz varız’ diyorlardı…”
Öztürk, anlatımına göre, elektrikle, copla, askıyla işkence gördü. Başında çuvalla yaşadı. Her kötüleştiğinde tedavi edilip yeniden işkenceye alındı. Tuvalete bile kapı açıkken götürüldü.

* * *
Ankara’da, neredeyse son 5 yıldır bir “siyah transporter” caddelerde dolaşıyor.
Haklarında açıkça suç işlemelerine rağmen işlem yapılmayan birilerinin sosyal medyada yere göğe koyamadığı Beyaz Toros eskidi ne de olsa…
İtibardan tasarruf olamayacağına göre daha modern, karartılmış camlı araçlar kullanılmalı bu işlerde.
Öyle yapılıyor.
Onlarca öğrenci, solcu, sağcı, cemaatçi benzer ifadeler veriyor ama hiçbir yanıt yok.
Sol örgüte üyelikle suçlanan Öztürk’ün verdiği ifadenin benzerini hiçbir coğrafyada karşılaşma ihtimalinin olmadığı, 2017’de transporterla kaçırıldığı sabit olan ve 30 gün sonra Eymir Gölü’nün kenarına bırakılan, “FETÖ” ile suçlanan Önder Asan da veriyor misal.
“30 gün işkence gördüm. Beni bırakırlarken, polisi arayarak ‘teslim oluyorum’ dememi istediler. Polis gelip beni aldı.”
Bir başkası kaçırıldıktan 130 gün sonra bırakılıyor ve polis gelip alıyor.
3 yılda uzun süreli kaçırıldığı söylenen insan sayısı 26. Halen 6 kişi ile ilgili kayıp iddiası var. Ortada yoklar.
Kayıp oldukları dönemde, “Bunlar FETÖ’cü, yurtdışına kaçmışlardır” açıklamalarını yapmak kolay.
Ya bulunanlar ve anlattıkları, bedenlerindeki izler.
İşkence kanıtları, kaçırıldığını aktaranlar, gözaltına alırken işkence yapanlar, sokakta dövülen gazeteciler…
Belli ki uzun süredir “eller serbest.”
* * *
JİTEM tarafından kaçırılıp işkence ile öldürülen Ayten Öztürk’le, transporter araca konularak gizli bir merkeze götürüldüğünü söyleyen Öztürk arasında 27 yıllık bir zaman olsa da değişmeyen bir uygulama var.
O dönem, Diyarbakır’da herkesin adresini bildiği JİTEM’in işkencehanesi soruşturulmuyordu, şimdi ise Ankara’da kentin göbeğinde iki ayrı yerde kurulduğu iddia edilen işkence merkezleri araştırılmıyor.
Manipülasyon, günü kurtarmak, devlet adına sloganlar atmak kolay.
Ancak gerçekten adaletli bir ülke olmanın yolu büyük büyük laflardan değil işkenceyi sonlandırmaktan ve hesabını sormaktan geçiyor.
https://t24.com.tr/yazarlar/gokcer-tahincioglu-yuzlesme/iki-ayten-tek-devlet,22834?_t=1781165786746
PARAMAZ VE YOLDAŞLARl MÜCADELEMİZDE YAŞlYOR . BİZ , YİRMİLERİ ASlYORSUNUZ AMA ARKAMlZDAN YİRMİ BİNLER GELECEK , 15 HAZİRAN 1915 . YİRMİ DEVRİMCİNİN SON SÖZLERİ Türkiye sol tarihinin , bilinçli yada bilinçsizce unuttuğu veya unutmağa çalıştığı 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul Beyazıt Meydanı ' nda idam edilen Paramaz ve onun 19 yoldaşının mücadelesi trajik hikayeleri , günümüzde Ermeni halkının benliğinde saklı olarak dururken Türkiye Sosyalist , aydın ve demokratların içerisinde , Yirmilerin davasının tarihsel önemini vurgulayanların sayısının azlığı düşündürücüdür . Halbuki bu topraklarda kurulan darağaçlarında , işkencehanelerinde can veren Sosyalistler , Deniz , Mahir , İbrahim Kaypakkaya , Mazlum ve arkadaşları , farkında olmadan Paramaz ve 20 ' lerin geleneğini yaşadılar ve onların yolundan yürüdüler . Hatırla , unutma , unutturma bu ülkenin Devrim ve Sosyalist mücadele tarihinde Paramaz ve Yoldaşları var ! 17 Eylül 1913 Romanya Kostence Şehrinde yapılan Sosyal Demokrat Hınçakian Partisi " SDHP " 7 . Kongresinde " Ermeni Soykırımı ' nın önüne geçebilmek için " İtihat ve Terakki yöneticilerine suikast düzenlenme kararı alınmıştı . Bu suikastların başarılı bir şekilde uygulanması halinde belki de İtihat ve Terakkiciler soykırım hayalleri gerçekleşmiyebilirdi . Ancak kararın ihbar edilmesi üzerine SDHP ' in merkez yöneticileri , İstanbul ' daki üyeleri dahil olmak üzere 120 kişi apar topar göz altına alıp tutuklanırlar yapılan göstermelik yargılama sonunda tutuklananların büyük kısmı serbest bırakılır . Ancak Paramaz ve 19 Yoldaşı , 15 Haziran 1915 sabaha doğru 0 . 30 ' da Beyazıt Meydanında darağacına çıkartıldı 20 ' ler idam sehbasında hepsi bir ağızdan " Biz 20 leri asıyorsunuz ama arkamızdan 20 binler gelecek bağırmışlardır . Onların asılması 24 Nisan 1915 ' te yaşanan felaketin işaret fişeği olacaktı Bizim talebimiz bu ülkede " Ermeni , Kürt , Türk , Laz , Asuri , Kıpti , Arap , Ezidi , Rum " birlikte eşit koşullarda yaşamaktı " Biz Sosyalist fikirlerimizi Ermeni , Kürt , Türk ayrımı yapmadan yaymaya çalıştık " Siz sadece vucudumuzu yok edebilirsiniz fakat inancımızı asla " Paramaz ve arkadaşlarının direngen mücadelesini kendi sözleriyle selamlıyalım .
Hagop Sekayan
Türk tipi diktatörlük ✒️ Ahmet Yaşaroğlu yazdı https://www.evrensel.net/yazi/99435/turk-tipi-diktatorluk
Sinan Köksal yazdı | Burjuva Diktatörlüğünün Çıplaklaşan Evresi Yeni Faşizm
Bugünün faşizanlaşması, parlamentoları hemen kapatmak, tüm partileri yasaklamak ve klasik sermaye terörünü birebir kurmak zorunda değildir. Demokrasi dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içeriden de yıkılabilir. Yani seçimler, parlamento, anayasa mahkemeleri, medya kurumları biçimsel olarak dururken, siyasal alan içeriden boşaltılabilir, halk iradesi lider kültüne indirgenebilir, hukuk yürütmenin sopasına çevrilebilir, muhalefet kriminalize edilebilir, göçmenler, Müslümanlar, ezilen uluslar, kadınlar ya da LGBTİ+’lar “iç düşman” olarak kodlanabilir.
Yazar: Sinan Köksal
“Her devlet bir sınıf diktatörlüğüdür” önermesi, Marksizm açısından bir ajitasyon cümlesi değil, siyasal analizin başlangıç noktasıdır. Lenin’in ifadesiyle devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür; yani toplumun üzerinde asılı duran tarafsız bir hakem değil, sınıf egemenliğinin örgütlenmiş biçimidir. Marx ve Engels’in “modern devletin yürütmesi” için kullandıkları formül de aynı hakikati gösterir. Devlet, burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komitedir. 1
Buradan bakıldığında kapitalizm, en demokratik biçiminde bile bir burjuva diktatörlüğüdür. Sandık, parlamento, anayasa, mahkeme, basın özgürlüğü, “hukuk devleti” gibi kurumlar; üretim araçlarının özel mülkiyetine dokunmadığı, işçi sınıfının iktidarını kurmadığı sürece burjuva sınıf egemenliğinin sınırları içinde işler. Fakat bu doğru önermeden “o halde bütün burjuva diktatörlükleri faşizmdir” sonucunu çıkarmak, Marksist bir keskinlik değil, tarihsel körlüktür. Kapitalizmin sınıf diktatörlüğü olduğunu söylemek başka şeydir; kapitalist gelişmenin her uğrağını aynı düzeyde faşizm olarak kodlamak başka şeydir. Tarih hiçbir koşulda lineer şekilde işlemez. Çelişkilerin süreç içerisindeki gelişimi, insanlık tarihindeki iniş çıkışları, devletlerin ve tabii ki iktidarların niteliklerini belirler. Yazımızın üzerinde yükseleceği sac ayaklarından biri budur, tarih doğrusal değildir!
Faşizm, burjuva diktatörlüğünün herhangi bir adı değildir. Klasik faşizm, sermaye egemenliğinin belirli kriz koşullarında aldığı özel, yoğunlaşmış, terörist ve tasfiyeci biçimdir. Georgi Dimitrov’un 1935’te Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’nde sunduğu raporda yaptığı tanım hâlâ klasik faşizmin başlangıç noktasıdır. Faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür.” Dimitrov aynı konuşmada faşizmin yalnızca bir hükümet değişimi olmadığını, burjuva demokrasisinden açık terörist diktatörlüğe geçiş anlamına geldiğini vurgular. 2 Bu tanım, günümüzdeki yeni faşizmi kavramak için temel dayanak noktalarımızdan birini oluşturmaktadır.
Birincisi, hatta en önemli olanı faşizm sınıflar üstü değildir. Dimitrov’a göre faşizm “halkın öfkesi”, “küçük burjuvazinin devleti ele geçirmesi” ya da “lider manyaklığı” değildir; finans kapitalin iktidar biçimidir. İkincisi, faşizm burjuva diktatörlüğünün özel bir biçimidir. Yani her burjuva diktatörlüğü faşizm değildir ama faşizm, burjuva diktatörlüğünün kriz koşullarında aldığı açık terörist biçimdir. Yazımızın üzerinde yükseleceği ikinci sac ayağı ise bu iki başlıktır. Tekrar edelim, faşizm sınıfsaldır ve burjuva diktatörlüğünün özel bir formudur.
Clara Zetkin de daha 1923’te faşizmi “dünya burjuvazisinin proletaryaya karşı genel saldırısının yoğunlaşmış ifadesi” olarak kavramıştı. Bu, faşizmi salt küçük burjuva histerisi, lider cinneti, millî ruh hastalığı ya da seçmen psikolojisiyle açıklayan yaklaşımlara karşı temel uyarıdır. Faşizm, sınıfsal bir karşı saldırıdır; ama her karşı saldırı faşizm değildir. 3
Peki günümüzdeki yeni faşizm tanımlamalarını nasıl ele alacağız? Bu tanımlamaya neden ihtiyaç duyuyoruz? Bir toplumsal düzenin niteliğini anlamak için basit bir reçete gerekmez mi? Tüm bu sorulara yanıt üretmek için uzun bir tartışma sürecini tüketmek gerekiyor. Bu bir başlangıç olsun ama en başa şunu yazalım; biz bir toplumsal süreci tanımlarken, burjuva iktidarı paramparça edecek devrimci yöntemi, mücadele biçimlerini yaratma iradesiyle hareket etmeliyiz. İktidarların niteliği, o iktidarı alaşağı edecek mücadele yöntemini de belirler bu nedenle kapitalist sömürü düzeninin süreç içindeki değişimlerini tahlil etmek devrimci bir sorumluluktur, boş, küçük burjuva entelektüel davranışı değildir. Gelelim reçete meselesine; örneğin üretim ve bölüşüm ilişkilerine ve üretim araçlarındaki mülkiyet ilişkilerine bakarak bir toplumsal düzenin niteliğini kavrayabiliriz. Ancak mesela kapitalizm içi süreçlerde, örneğin yeni faşizm tartışmalarında böyle bir reçete işletmek mümkün müdür? Yani basitçe belirli parametrelere bakarak bir toplumsal düzenin niteliğini belirleyebilir miyiz? Hatta en temelde bu yazının bütününe bakarak faşizm nerede başlar sorusunun cevabına nasıl ulaşabiliriz şimdi buraya bakalım.
Faşizm Nerede Başlar?
Sol / Sosyalist siyasetler burjuva iktidarlar tarafından neredeyse bütün süreçlerde “terörist” olarak görüldüğü için sistematik bir devlet terörüne maruz kaldılar. Bu nedenle tüm burjuva diktatörlüklerin Dimitrov’un önermesindeki son kısım referansıyla “faşizm” olarak kodlanması anlaşılabilir bir durumdur ancak yukarıda ifade ettiğimiz gibi faşizm, sınıf kavramından azade bir terör faaliyeti değildir. Bu nedenle “sürekli faşizm” tezi, özellikle Türkiye gibi kuruluşundan beri işçi sınıfına, komünistlere, Kürtlere, Alevilere, gayrimüslimlere ve kadınlara karşı sistematik baskı mekanizmaları işletmiş bir ülkede ilk bakışta cazip görünse de, siyasal olarak açıklayıcı değildir. Türkiye Cumhuriyeti başından beri burjuva diktatörlüğüdür fakat 1925 Takrir-i Sükûn düzeniyle 1961 Anayasası sonrası işçi hareketinin görece genişlediği dönem, 12 Eylül askeri faşizmiyle 1990’ların özel savaş rejimi, 2002-2013 AKP liberal-İslamcı restorasyonu ile 15 Temmuz 2016 sonrası başkanlıkçı-OHAL rejimi aynı siyasal biçim değildir. Aynı sınıf iktidarının farklı biçimleri vardır. Tarih çizgisel işlemez, sınıf egemenliği de tek bir kalıba dökülmez. Diyalektik materyalist yöntemden sapılır ve duyguların belirleyici olduğu siyasal analizler yaparsak tarihi yekpare ve doğrusal olarak kavrarız.
Kapitalist gelişme, hiçbir ülkede düz bir hat üzerinde ilerlemedi. Kimi zaman burjuvazi toplumsal rıza üretmek için parlamenter biçimlere, sosyal devlet kırıntılarına, sendikal uzlaşma mekanizmalarına ve “hukuk devleti” söylemine ihtiyaç duydu. Kimi zaman ise aynı burjuvazi, kriz derinleştiğinde bu biçimleri yük saydı; parlamentoyu boşalttı, yargıyı yürütmenin eklentisine çevirdi, sendikaları ezdi, göçmen emekçileri günah keçisi yaptı, kadını eve kapatmaya çalıştı, ezen ulusu militarist bir disiplin aygıtı olarak yeniden kurdu. Lenin’in emperyalizm için söylediği “siyasal gericilik her alanda” tespiti, bugünkü kapitalist dünyanın siyasal atmosferini anlamak için hâlâ belirleyicidir. 4
Klasik faşizm, kapitalizmin olağan işleyişinde bir “istisna rejimi” olarak ortaya çıktı. İtalya ve Almanya’da işçi sınıfı hareketinin, komünist partilerin, sendikal örgütlenmenin, devrim korkusunun ve kapitalist buhranın kesiştiği bir tarihsel momentte, burjuvazi parlamenter biçimi terk ederek açık teröre yöneldi. Fakat bugünkü yeni faşizm, klasik faşizmin basit bir tekrarı değildir. Enzo Traverso’nun “post-faşizm” kavramını tercih ederken söylediği gibi, bugünün olgusu hem eski faşizmle süreklilik taşır hem de tarihsel olarak dönüşmüştür; faşizm kavramı bu gerçekliği kavramak için hem “yetersiz” hem de “vazgeçilmez” hâle gelmiştir. 5
Traverso’ya göre post-faşizm, özellikle Avrupa’daki aşırı sağ hareketlerin geçirdiği mutasyonu anlatır. Bu hareketlerin önemli bir bölümü tarihsel olarak faşist gelenekten, yani “faşist matris”ten gelir fakat artık kendilerini eski faşist sembollerle, doğrudan Hitler-Mussolini nostaljisiyle, açık paramiliter örgütlenmeyle ya da klasik tek parti diktatörlüğü özlemiyle ifade etmezler. Tersine, çoğu “demokrasi”, “cumhuriyet”, “laiklik”, “Batı değerleri”, “ulusal egemenlik” ve “halk iradesi” gibi kavramlara yaslanarak konuşur. Traverso, Fransa’daki Front National/Rassemblement National örneğinde bu dönüşümü özellikle vurgular. Parti, faşist bir çekirdekten gelir; fakat geniş toplumsal meşruiyet kazanabilmek için söylemini dönüştürür, klasik neo-faşist sekter formdan çıkar ve kendisini “sisteme karşı halkın sesi” olarak sunar. 6
Bu noktada Traverso’nun “neo-faşizm” ile “post-faşizm” ayrımı önemlidir. Neo-faşizm, klasik faşizmle ideolojik sürekliliği daha açık olan, eski sembolleri, eski düşmanlıkları, eski örgütlenme biçimlerini daha doğrudan sahiplenen harekettir. Post-faşizm ise daha kaygan, daha geçişli, daha melez bir formdur. Eski faşist gelenekten gelebilir ama onu olduğu gibi tekrar etmez; seçimlere girer, parlamentoda yer alır, liberal-demokratik kurumların dilini kullanır, kimi zaman “özgürlük” ve “haklar” söylemini bile kendisine mal eder. Traverso bu yüzden post-faşizmi “geçişsel” bir kategori olarak tarif eder. Post faşizm, henüz tamamlanmış, sabitlenmiş, nihai biçimini almış bir rejim değil; kriz derinleşirse açık faşist biçimlere sıçrayabilecek, başka koşullarda ise geleneksel sağ içinde eriyebilecek bir mutasyon sürecidir. 7
Bu kavramın en güçlü tarafı, faşizmi yalnızca geçmişe ait kapalı bir rejim tipi olarak görmemesidir. Traverso, faşizmin 21. yüzyılda Mussolini, Hitler ya da Franco’nun yüzüyle geri dönmeyeceğini söyler. Bugünün faşizanlaşması, parlamentoları hemen kapatmak, tüm partileri yasaklamak ve klasik sermaye terörünü birebir kurmak zorunda değildir. Demokrasi dışarıdan gelen bir darbeyle değil, içeriden de yıkılabilir. Yani seçimler, parlamento, anayasa mahkemeleri, medya kurumları biçimsel olarak dururken, siyasal alan içeriden boşaltılabilir, halk iradesi lider kültüne indirgenebilir, hukuk yürütmenin sopasına çevrilebilir, muhalefet kriminalize edilebilir, göçmenler, Müslümanlar, ezilen uluslar, kadınlar ya da LGBTİ+’lar “iç düşman” olarak kodlanabilir.
Post-faşizmin klasik faşizmden en önemli farklarından biri ise şiddetin biçimidir. Klasik faşizm, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı askerileşmiş toplum koşullarında doğmuştu. Savaş artığı milisler, sokak çeteleri, paramiliter örgütler, işçi örgütlerine doğrudan saldırılar ve iç savaş atmosferi faşizmin yükselişinde merkeziydi. Post-faşizmde ise şiddet her zaman aynı biçimde görünmez. Elbette paramiliter yapılar, sokak çeteleri, ırkçı saldırılar hâlâ vardır; fakat bugünün faşizan şiddeti çoğu zaman devletin olağan aygıtlarına, sınır rejimlerine, polis hukukuna, dijital gözetim mekanizmalarına, medya linçlerine ve idari cezalandırma biçimlerine gömülür. Şiddet “olağanüstü” görünmez; olağan yönetim tekniği hâline gelir.
Bu nedenle post-faşizmin şiddeti, kimi zaman klasik faşizmden daha sinsi işler. Klasik faşizm işçi sendikasını basar, komünist partiyi kapatır, grevciyi sokakta döver. Yeni/post-faşist biçim ise grevi “millî güvenlik” gerekçesiyle yasaklar, sendikayı mahkemede boğar, işçiyi taşeronlaştırarak örgütsüz bırakır, sosyal medya paylaşımlarını suç dosyasına çevirir, protestoyu polis ablukasıyla imkânsızlaştırır. Böylece faşizan baskı, yalnızca copla değil; mevzuatla, mahkeme kararıyla, algoritmayla, ihale sistemiyle, kamu kaynaklarının dağıtımıyla, medya tekeliyle ve borçlandırılmış gündelik hayatla kurulur.
Traverso’nun ikinci önemli ayrımı anti-komünizm meselesidir. Klasik faşizm, doğrudan doğruya Bolşevizm korkusunun, işçi devrimi tehdidinin ve örgütlü komünist hareketin yükselişine karşı sermayenin karşı saldırısıydı. 1920’lerin ve 1930’ların faşizmi, yalnızca “ulusal yeniden doğuş” ideolojisiyle değil, aynı zamanda devrimci işçi sınıfını ezme misyonuyla şekillendi. Bugünün post-faşizmi ise aynı güçte bir sosyalist blokla ya da kitlesel komünist hareketle karşı karşıya değildir. Traverso bu farkı, klasik faşizmdeki gelecek miti ile bugünkü post-faşizmin geçmişe kaçışı arasındaki ayrım üzerinden açıklar: 1930’larda faşizm, Bolşevizmle birlikte kitlelerin geleceğini kazanma yarışına girmişti; bugün ise sosyalist ufkun zayıfladığı koşullarda post-faşizm, kaybolmuş bir geçmişe, “eski ulus”a, “eski aile”ye, “eski düzen”e dönüş vaadiyle boşluğu doldurur. 8
Ülkemizde ya da dünyada post / yeni faşizm tanımlaması ya da farkından ziyade kapitalizmin yeni evresinin niteliğini belirlemek için “yeni faşizm” nitelemesini genel bir çerçeve kurması açısından tercih edebiliriz. Yeni faşizmin ayırt edici yanı, artık yalnızca kara gömlekli milislerin, tek partili rejimlerin, açıkça kapatılmış parlamentoların varlığıyla ölçülememesidir. Parlamento mevcudiyetini koruyabilir, seçim yapılabilir, muhalefet partileri tabelalarını koruyabilir, mahkemeler çalışıyormuş gibi görünebilir. Fakat bunlar, faşizmin fiilen işletilmediğini kanıtlamaz. Tarihsel örnekler de bunu doğrular niteliktedir. Almanya’da Hitler faşizminin hukuki temelini atan Yetki Yasası, 23 Mart 1933’te Reichstag’dan geçti; yasa, Hitler’e parlamento ve cumhurbaşkanını baypas ederek kanun yapma yetkisi verdi. İtalya’da Acerbo Yasası, en çok oyu alan partiye parlamentoda üçte iki çoğunluk sağlayarak faşistlerin parlamentoyu içeriden ele geçirmesine hizmet etti.
Demek ki mesele kurumların biçimsel varlığı değil, sınıf iktidarının hangi yoğunlukta, hangi araçlarla ve hangi tasfiye süreçleriyle işlediğidir. Yeni faşizm, burjuva demokrasisinin bütün kurumlarını bir anda kapatmak zorunda değildir; onları içini boşaltarak, muhalefeti yargı sopasıyla hizaya getirerek, medya alanını sermaye-devlet ortaklığıyla tekleştirerek, seçimleri eşitsiz koşullarda tutarak ve kitleleri lider kültünün etrafında yeniden örgütleyerek de işleyebilir.
Bugünün dünyasında yeni faşizmin yükselişi, neoliberalizmin başarısızlığından bağımsız değildir. 1970’lerden sonra kapitalizmin kârlılık krizine verilen yanıt, kamusal olanın tasfiyesi, özelleştirme, güvencesizlik, taşeronlaştırma, finansallaşma ve “sosyal devletin” daha doğrusu burjuva demokrasisinin iflasına vesile oldu. Sermaye, işçi sınıfının örgütlü mevzilerini dağıttı; fakat bu zafer, toplumsal rıza üreten bir istikrar yaratmadı. Tersine, yoksullaşma, güvencesizlik, borçluluk, ekolojik kriz, göç, savaş ve gelecek kaybı birikti. Bu koşullarda burjuvazi, kendi yarattığı enkazın öfkesini yine işçi sınıfına, kadınlara, göçmenlere, LGBTİ+’lara ve ezilen uluslara yöneltmek için yeni faşizmi bir yönetim tekniği haline getirdi.
Ugo Palheta’nın Fransa üzerine geliştirdiği analiz bu açıdan önemlidir. Faşist tehlike, neoliberal, otoriter ve ırkçı radikalleşmenin birleşiminde kök salmaktadır. Yani faşizm, neoliberalizmin karşıtı değil; onun kriz dönemindeki sertleşmiş, ırkçılaşmış, polisleşmiş biçimidir. Michael Löwy de bugünkü yeni-faşist rejimlerin klasik faşizmden farklı olarak neoliberalizme bağlı kaldıklarını, korporatist “millî ekonomi” vaatlerinin yerini özelleştirme, sermaye özgürlüğü ve ekolojik yıkımın aldığını vurgular. 9
Bu yüzden Trump, Modi, Bolsonaro, Meloni, Orbán ya da Erdoğan yalnızca “kötü liderler” değildir. Bunlar, sermaye düzeninin kriz yönetimi biçimleridir. Trump’ın milyarderlerle ve mega-zenginlerle doldurulan yönetimi, “halkçı” söylemin arkasında sermayenin doğrudan devletleşmesinin ABD örneğidir. Associated Press, Trump’ın ikinci yönetiminde milyarderlerin ve mega-zenginlerin hazine, ticaret, içişleri, eğitim ve başka kilit alanlara yerleştirildiğini 10 yazarken aslında başka bir yere daha odaklanmamızı sağladı.
Modi Hindistan’ında Hindu milliyetçiliği, Müslümanları yurttaşlık rejiminin dışına iten uygulamalarla birleşti; İnsan Hakları İzleme Örgütü, Vatandaşlık Değişiklik Yasası’nın Müslümanları dışlayan ayrımcı niteliğine dikkat çekti. 11
Meloni İtalya’sında “aile”, “ulus” ve “Hristiyan değerler” adına LGBTİ+ haklarına ve kadınların kazanımlarına saldırı, yeni faşizmin patriyarkal cephesini gösterdi. 12
Yeni Faşizmin Reçetesi ve Faşizme Karşı Mücadele
Tamam, peki tüm bunlar olduğunda burjuva diktatörlüğü faşizme dönüşmüş olur mu? Bir reçete ihtiyacından bahsetmiştik şimdi o reçeteyi netleştirme zamanı geldi;
1) Yeni faşizm neoliberal kapitalizm sonrası burjuva diktatörlüğünün normalidir. Klasik faşizm, kapitalizm içi anormal bir sürece hizmet etmiştir. Yukarıda da saydığımız gibi; devrim tehlikesi, savaş sonrası otoriterleşme vb. nedenlerden ötürü taktiksel bir tercihin ürünüydü ancak yeni faşizm bugünkü sermaye diktatörlüğünün normalidir.
2) Burjuva demokrasisi, iktidardaki ittifak halindeki burjuva kliklerinin arasında oluşan çelişkiye işçi sınıfı müdahalesiyle oluşan bir süreçtir. Sınıf siyasetinin yükseldiği dönemlerde “sosyal devlet” işler, sosyal demokrasi burjuvazinin yönetme biçimi olur. Burjuvazinin ittifak yapmaya ihtiyaç duymaması da bir tasfiye sürecinin sonucunda iktidarın daha homojen hale gelmesiyle mümkün olur. Yani iktidarda iki ya da daha fazla burjuva klik yerine diğerlerini tasfiye eden daha homojen bir burjuva kliği oturması durumunda iktidar içi çelişkiler azalır, burjuva iktidar kendisine müdahale edilecek tüm kanalları kapatır. Pazardaki daralmadan ötürü de işçi sınıfı üzerinde kurduğu diktatörlük de daha ağırlaşır. Bu durum bir alttaki maddeyi kendiliğinden doğurur. Bu sadeleşmenin yegâne sebebi ise pazarın daralması sonucunda oluşan hegemonik mücadeledir.
3) Neoliberal dönem dahil olmak üzere burjuva diktatörlükleri, burjuvazinin doğrudan yönetme erkinde bulunmadığı, “ellerini kirletmediği” ve dolayısıyla “temsilciler” üzerinden ilerleyen bir süreçtir ancak yeni faşizmde burjuvazi doğrudan yönetme erkinde yer almaktadır. Aşağıda bunun örnekleri sıralanmıştır.
Türkiye kapitalizmi bu dünya tablosunun dışında değildir. Hatta Türkiye, burjuva diktatörlüğünün farklı biçimlerinin iç içe geçtiği en öğretici örneklerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşu, feodal-sultanlık biçimlerinin kısmi tasfiyesiyle ilerleyen bir burjuva devrimiydi ancak işçi sınıfını bağımsız özne olarak tanımayan, Kürt ulusunu inkâr eden, gayrimüslim halkları tasfiye eden, komünizmi devlet düşmanı ilan eden bir burjuva devrimi… Mesele, burjuva cumhuriyetin sınıfsal sınırlarının, kapitalizmin güncel krizinde daha çıplak bir faşizan biçime bürünmesidir.
Bu nedenle 1923’ten bugüne kadar olan sürece “kesintisiz faşizm” demek yanlıştır; ama 1923’ten bugüne kesintisiz bir burjuva sınıf diktatörlüğü olduğunu söylemek doğrudur. 1927-1946 tek parti dönemi, işçi sınıfına ve Kürtlere karşı faşist bir burjuva devlet biçimidir. 1960-1971 arası, aynı devlet içinde görece genişleyen sendikal ve siyasal alanların oluştuğu, fakat bunların 12 Mart’la budandığı bir dönemdir. 12 Eylül, açık askeri faşist diktatörlüktür. 1990’lar, Kürt halkına karşı özel savaş rejimidir. AKP’nin ilk dönemi, neoliberal-İslamcı bir restorasyon ve liberal sermaye ittifakı dönemidir. 2016 sonrası ise devletin yürütme etrafında tekleştirildiği, burjuva fraksiyonların tasfiye edildiği, Türk-İslamcı rejimin açık biçimde kurumsallaştığı yeni bir eşiktir.
2017 referandumuyla başbakanlığın kaldırılması ve yürütme yetkisinin cumhurbaşkanlığında yoğunlaşması, bu sürecin anayasal ifadesidir. 15 Temmuz sonrasında OHAL kararnameleriyle yaklaşık 130 bin kamu emekçisinin ihraç edilmesi, yalnızca Fethullahçıların tasfiyesi değildi; devlet aygıtının bütün muhalif, yarı-özerk, pazarlık edebilen unsurlarının yürütme merkezli yeni rejime göre yeniden dizilmesiydi. 13
Burada yeni faşizmin önemli bir özelliği öne çıkar. Burjuvazi içi çelişkilerin azaltılması ve sermaye iktidarının tekleşmesi. Türkiye’de Kemalist bürokratik burjuvazi, toprak ağaları, Anadolu sermayesi, liberal İslamcılar, Fethullahçılar, Türk-İslamcı çekirdek, büyük holdingler, inşaat-sermaye blokları ve güvenlik bürokrasisi uzun süre farklı ittifak ve çatışmalar içinde var oldular. Ancak AKP-MHP rejimi, özellikle 2016 sonrasında bu çoklu yapıyı tasfiyeci biçimde yeniden kurdu. Fethullahçılar devlet ve sermaye alanından büyük ölçüde temizlendi, Kemalizm ideolojik olarak iktidardaki yerini korusa da Kemalist bürokrasinin bağımsız hareket kapasitesi azaltıldı, Kürt siyasal alanı kayyumlarla ezildi, medya sermayesi iktidar blokuna bağlandı, yargı, yürütmenin cezalandırma aygıtına dönüştürüldü.
Faşizmi yalnızca “sermaye içindeki en gerici fraksiyonun iktidarı” olarak anlamak bugün eksik kalır. Yeni faşizmde mesele, sermayenin bir fraksiyonunun diğerlerine üstün gelmesinden ibaret değildir. Sermaye sınıfının bütününün daha homojen, daha doğrudan, daha az aracıyla devletleşmesidir. Eskiden burjuvazi devleti çoğu zaman kendisini temsil eden siyasetçiler, bürokratlar, teknokratlar aracılığıyla yönetirdi. Bugün ise devletin kilit noktalarına doğrudan sektör temsilcileri, patronlar, sermaye ağlarının organik unsurları yerleşmektedir. Bu durum tek başına faşizmi kanıtlamaz ama yeni faşizmin turnusol kâğıtlarından biridir.
Türkiye’de bunun simgesel örnekleri çok açıktır. 2018-2024 arasında Sağlık Bakanı olan Fahrettin Koca’nın, TESA Vakfı ve Medipol Üniversitesi üzerinden özel sağlık-eğitim sermayesiyle bağı resmî biyografilerde dahi yer aldı; Medipol Üniversitesi de TESA’nın kurucusunun Koca olduğunu belirtir. 14
2018-2021 arasında Millî Eğitim Bakanlığı yapan Ziya Selçuk’un Maya Okulları kurucusu olduğu MEB’e bağlı yerel sayfalarda ve biyografik kaynaklarda açıkça geçer. 2018’den beri Kültür ve Turizm Bakanı olan Mehmet Nuri Ersoy’un, bakan olmadan önce kurduğu şirketlerdeki görevlerini devrettiği ve otelcilik/turizm sermayesi geçmişi ise bakanlık biyografisinde yer alır. 15
Burada sorun bireysel ahlak ya da çıkar çatışması tartışması değildir. Sorun, kamusal alanın doğrudan sermaye alanı tarafından yönetilmesidir. Sağlığın başına sağlık patronu, eğitimin başına özel okulcu, turizmin başına otelci geçtiğinde devletin “kamusal yarar” iddiası çöker; burjuvazi artık yalnızca iktidarın niteliğini belirlemez, bizzat devlet olur. Yeni faşizm bu doğrudanlıkta görünür. Sermaye, aracılarından sıkılır; sınıf çıkarını “milletin çıkarı” diye doğrudan yönetmeye başlar.
Türkiye’de bu doğrudan burjuva iktidarı, Türk-İslam ideolojisiyle kitlelere tercüme edilmektedir. “Yerli ve millî” söylemi, sermayenin sınıfsal niteliğini gizler. Patronun kârı “millî kalkınma”, grev yasağı “millî güvenlik”, Kürt ulusunun iradesinin gaspı “terörle mücadele”, kadınların haklarına saldırı “aileyi koruma”, göçmen emeğinin sömürüsü “ensar-muhacir kardeşliği” ya da tersinden “sınır güvenliği” olarak sunulur. Böylece sermaye iktidarı hem dinsel hem milliyetçi hem güvenlikçi bir kabukla tahkim edilir.
Bu noktada yeni faşizmi “demokratik gerileme” kavramına sıkıştırmak da yetersizdir.
Bunlar önemli göstergelerdir; fakat komünist analiz açısından sorun yalnızca “özgürlük puanlarının” düşmesi değildir. Sorun, kapitalist devletin kriz koşullarında rıza üretme kapasitesini kaybettikçe zora, şovenizme, dinselleşmeye, patriyarkaya ve yargı-polis aygıtına daha fazla yaslanmasıdır.
Yeni faşizm, eski faşizm gibi her zaman tek parti, üniforma ve resmî milis biçiminde gelmez. Bazen platform algoritmasıdır, bazen trol ordusudur, bazen yargı kararıdır, bazen kamu ihalesidir, bazen polis ablukasıdır, bazen medya satın almasıdır, bazen de “halkın seçimi” denilerek meşrulaştırılan lider rejimidir. Bu yüzden bugünün faşizmini anlamak için yalnızca 1930’lara bakmak yetmez; finansallaşmış kapitalizme, dijital gözetim aygıtlarına, medya tekellerine, inşaat ve güvenlik sermayesine, göç rejimlerine, erkek şiddetine ve savaş ekonomisine birlikte bakmak gerekir.
Fakat bu, faşizm kavramını sınırsızca genişletmek anlamına gelmez. Tam tersine, kavramı siyasal olarak keskin tutmak gerekir. Her polis şiddeti faşizm değildir, her sağ hükümet faşist değildir, her otoriterleşme faşizm değildir ama sermaye sınıfı içi çelişkilerin tasfiyesi, işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi, ezilen ulusun iradesinin gaspı, kadınların kazanımlarına saldırı, göçmenlerin günah keçisi haline getirilmesi, yargı-medya-parlamento alanının yürütme etrafında tekleştirilmesi ve sermayenin doğrudan devletleşmesi bir araya geldiğinde, artık sıradan bir burjuva otoriterleşmesinden değil, yeni faşist bir kurumsallaşmadan söz ederiz. Komünistler sonuçlar üzerinden değil nedenler üzerinden tahlil yapmalı, sınıf perspektifini her zaman en üste yazmalıdır!
Yeni faşizme karşı gerçek mücadele, “demokrasi güçleri” gibi sınıfsız ve muğlak bloklarda değil; işçi sınıfının, kadınların, Kürt halkının, Alevilerin, göçmen işçilerin, gençliğin ve bütün ezilenlerin sermaye karşıtı birleşik mücadelesinden geçmektedir. Faşizmin yalanı “hepimiz aynı gemideyiz”dir. Proleter siyasetin yanıtı ise “Hayır, aynı gemide değiliz; işçiler ambar katında boğulurken, patronlar kaptan köşkünde kâr saymaktadır” olmalıdır. Faşizmin yalanı “işinizi göçmenler alıyor”dur. Komünistlerin yanıtı ise “işinizi alan göçmen değil, göçmeni de sizi de ucuz emek haline getiren patrondur olmalıdır. Faşizmin yalanı “güçlü lider olmazsa kaos olur”dur. Proleterlerin yanıtı ise “kaosu yaratan lider eksikliği değil, kapitalizmin kendisidir” olmalıdır. Güçlü, mutlak ve homojen faşist iktidara verilecek yanıt çok daha sınıfsal, çok daha net olmalıdır. Faşistler yukarıdaki sloganlarla proleter devrimcilerin öz tabanını örgütlemektedir. Bu durumda siyaset “daha çok demokrasi” popülizmine sığdırılamaz.
Sonuç olarak yeni faşizm, kapitalizmin dışından gelen bir karanlık değil; kapitalizmin kendi içinden çıkan bugünkü karanlığıdır. Klasik faşizm kapitalizm için tarihsel bir istisnaydı; yeni faşizm ise neoliberal yıkım, emperyalist savaş, ekolojik kriz, göç rejimi, dijital gözetim ve sermayenin doğrudan devletleşmesi koşullarında kapitalist yönetimin olağanlaşan biçimine dönüşmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca faşizme karşı demokrasi değil; sermaye diktatörlüğüne karşı proletarya diktatörlüğü, burjuva devletine karşı işçi iktidarı, kapitalist çürümeye karşı komünist gelecek meselesidir.
Yeni faşizm, çürüyen kapitalizmin en çıplak yüzüdür. Onu durduracak olan, burjuvazinin daha kibar temsilcileri değil; örgütlü işçi sınıfının, ezilenlerin ve komünist siyasetin devrimci müdahalesidir.
Kaynakça
1- https://www.antikapitalist.net/kutuphane/acik-kitaplik/lenin/devletdevrim.pdf
2- https://www.marxists.org/reference/archive/dimitrov/works/1935/08_02.htm
3- https://www.marxists.org/archive/zetkin/1923/06/struggle-against-fascism.html
4- https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/oct/x01.htm
5- https://www.crisiscritique.org/storage/app/media/2024-07-16/enzo-traverso.pdf
7- https://www.versobooks.com/en-gb/blogs/news/3130-post-fascism-a-mutation-still-underway
8- https://www.crisiscritique.org/storage/app/media/2024-07-16/enzo-traverso.pdf
9- https://www.versobooks.com/en-gb/products/2659-why-fascism-is-on-the-rise-in-france
11- https://www.hrw.org/news/2024/03/15/india-activates-discriminatory-citizenship-law
14- https://sinanpasadh.saglik.gov.tr/TR-49525/saglik-bakanimiz-dr-fahrettin-koca.html
Koç Holding, AKP-MHP Rejimi ve Yeni Faşizm
Geçen yazımızda Türk komprador burjuva sınıfının çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda, Türk burjuva ideolojisinin zaman içerisinde güncellemeler yaşadığını ve bunun siyaseten müesses nizam tesis ettiğini belirtmiştik. Bu belirlemeyi yapmamızın nedeni son yaşanan mutlak butlan vakası üzerinden siyaset-sermaye ilişkisini açıklamaktı.
Bu doğrultuda iki kavramı daha da kısaca netleştirerek yeni yazımıza başlamayı faydalı görüyoruz:
Bir; müesses nizam, Türk komprador burjuva sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenen resmi ideolojik-siyasal çerçevedir. Müesses nizam esasen; Kemalizm’den Türk-İslamcılığa, ihtiyaca göre yeniden biçimlenen Türk burjuva devlet refleksleridir; siyasal işlevi, sınıfsal ihtiyaçlara göre kutsallar üretip, düşmanlar yaratmaktır.
İki; Türk komprador burjuva sınıfının 12 Eylül sonrası yeni resmi ideolojisi Türk-İslamcılıktır. 12 Eylül’le birlikte kurucu sermaye ideolojisi olan Kemalizm’in, artık ihtiyaç olmayan kısımları törpülenerek, bunların yerine ideolojiye İslamcılık siyasası eklenmiştir. 2016 Temmuz’undan beri ise Türk-İslamcı rejim aşamalı olarak açık faşizm hamleleri yapmaktadır.
Bu yazımızda ise aşağıda belirttiğimiz üç meseleyi birbirleriyle ilişkilendirerek açıklamaya çalışacağız:
Bir; tarihsel faşizm ile yeni faşizm farkını ortaya koyacağız.
İki; özellikle Koç Holding başta olmak üzere, Türk burjuva sınıfın siyasal beklentisi/ihtiyaçları ile AKP-MHP faşist rejimi arasındaki rabıtayı kritik edeceğiz.
Üç; müesses nizamın açık faşizme dönüşme hamlesi olarak mutlak butlanın ekonomi-politiğini değerlendirerek yazıyı sonlandıracağız.
***
Faşizm; İtalya’da ortaya çıktığında, başlangıçta, Umberto Terracini tarafından kabine bunalımı olarak tanımlandı. Daha sonrasında Radek faşizmi, “küçük burjuva karşı devrimi” olarak tarif etti. İtalya Komünist Partisi’nin “sol”-komünist liderlerinden Bordiga, burjuva demokrasisi ile faşist diktatörlük arasında bir fark yok dedi. Faşizm Turati için küçük burjuvazinin iktidarı elinden aldığı büyük burjuvazi üzerinde uygulanan diktatörlüktü. Thalheimer’e göre bonapartizmin modern eşdeğeriydi. Troçki’ye göre ise son dönem bonapartizminin bir biçimi ya da küçük burjuvazinin egemenliğiydi. (1)
Bütün bu tahliller burjuva egemenlik ilişkisinin doğasıyla oldukça sorunluydu. Çünkü faşizm tabanda küçük burjuva dinamizmine dayansa da ekonomi-politik açısından tekelci burjuvazinin çıkarlarını temsil ediyordu. Dimitrov bu bulanıklığa proleter devrimci ve gerçeğe uygun bir müdahalede bulundu.
Dimitrov faşizmi şu şekilde tanımladı:
“Faşizm finans kapitalin en gerici, en bağnaz ve en emperyalist unsurlarının açık zorba diktatörlüğüdür.” (2)
Bu arada faşizmin bir küçük burjuva hareketi olarak doğduğu, sonra büyük toprak sahiplerinin ve sermayenin hizmetine girdiği tespitini yapan ilk isim Gramsci’dir. Gerçeğin kavranışı açısından Gramsci’nin bu rolünü belirtmeyi önemli buluyoruz. (3)
Ayrıca Poulantzas’ın Max Horkheimer’i düzeltmesi de Dimitrov’un bu özlü tanımının anlaşılması açısından oldukça çarpıcıdır:
“Horkheimer, ‘totalitarizm’ konusundaki bir dizi görüşe hemen karşı çıkıp, şöyle diyor: ‘Kapitalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.’ Bu tamamen yanlıştır. Asıl emperyalizmden söz etmek istemeyen birinin faşizm konusunda ağzını açmaması gerekir.” (4)
Gerçekten de faşistleşme pratiklerinin en ayırt edici niteliği tekelci kapitalizmin olağanüstü siyasal çıktıları olmalarıdır.
Faşizm emperyalist-kapitalizmin buhran ve devrimci durumlar yaşadığı ülkelerde iktidar oldu. İtalya ve Almanya emperyalist zincirin, birinci halkasının en zayıf unsurlarıydı.
İtalya ve Almanya’daki faşistleşme süreçlerinin ve faşist iktidarların iki ortak özelliği vardı:
Bir; büyük devrimci işçi ayaklanmalarının yenilgisinden sonra ve olağanüstü koşullarda ortaya çıktılar.
İki; İngiltere ve Fransa ile kıyasla, tekelleşme yarışına geç giren ve daha genç emperyalist ülkeler olan İtalya ve Almanya’da boy verdiler.
Daha sonra gelişen bütün faşistleşme pratikleri; Güney Avrupa, Doğu Avrupa-Balkanlar, Güney Amerika, Japonya; finans kapitalin en gerici, en bağnaz ve en emperyalist unsurlarının iktidara gelme süreçleriydi. Ancak hepsinde süreç farklı dinamiklerle işledi.
Koalisyonlu faşist diktatörlüklere, faşist kliklerin birbirlerine darbe yaptığı ve hatta parlamentonun bir süre devam ettiği faşist diktatörlüklere de şahit olundu.
İspanya, Portekiz, Bulgaristan ve Yunanistan’da faşist iktidarlar koalisyonlarla yönetildi. Faşist kamp içindeki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu bazı ülkelerde yarı faşist klikler bile bir araya gelemediler.
Avusturya’da biri devlete dayanan dinci yerli faşistler, öteki Nazi destekli iki faşist klik birbirlerine ölesiye düşmandılar. Önce devlet desteğindeki bürokrat faşist Dolphus-Schuschnigg rejimi kuruldu. Daha sonra bu rejim Hitler destekli bir darbeyle devrildi ve Avusturya Nazi ordusu tarafından ilhak edildikten sonra yerine işbirlikçi Naziler getirildi. (5)
Buraya kadar olan kısımda, tarihsel faşizmin doğuşu ve gelişimini kısaca açıklamış olduk. Şimdi de günümüz faşizminin ya da yeni faşizmin tarihsel faşizmle benzerliklerini ve farklarını ortaya koyacağız.
Tarihsel olarak faşistleşme süreci, burjuvazinin saldırıya geçtiği bir evreye ve bu dönemdeki saldırı stratejisine ve işçi sınıfının savunmaya çekildiği bir tarihselliğe denk düşmüştür. (6) Bu olgu, geçmişin bütün faşizm deneyimleri için söyleyebileceğimiz ortak bir niteliktir.
Bugün komünist ve işçi sınıfı hareketlerinin daha da zayıfladığı dünyamızda, emperyalist burjuvazi ve ona bağımlı ülkelerin yerli burjuva iktidarları, daha kalıcı ve garantili bir egemenlik-sömürü ilişkileri tesis etmek için daha otoriter rejimleri inşa etmeye yöneldiler. Nesnel olarak yeni burjuva otoriterliğin ekonomi politik zeminini 2008 krizine dayanıyor. Bu kriz sol-sosyalist siyasetin sönük olduğu bir ortamda, yoksul halk kitlelerinin faşist hareketlere yönelmesine yol açtı.
2008 krizi tarihsel bir kırılmayı temsil etse de, neoliberal saldırıya (kamu kaynaklarının özelleştirilmesi/talanı ve sosyal hakların budanması) rağmen, 1990’larda dünya solundaki gerileme ve yoksul ülkelerden zengin ülkelere göçteki muazzam artış da milliyetçi dalgayı yükselterek günümüz faşizmine zemin hazırladı.
Uluslararası faşist hareket Avrupa’da “İslamofobi”yi, ABD’de beyaz ırkçılığı ve göçmen düşmanlığı arkasına alarak güçlendi. Türkiye’de de son 15 yılda gelişen göç dalgasıyla beraber, geleneksel Kürt, Ermeni, Rum, Çingene ve Yahudi düşmanlığına bir de Suriyeli-Afgan düşmanlığı eklendi.
Bu süreç boyunca başta Avrupa olmak üzere, bütün faşist partilerin oyu düzenli olarak arttı. Trump ABD’sinden Modi Hindistan’ına kadar, yeni faşizmler “ulusal değerler” başlığı çerçevesinde iktidarlarını daha da otoriterleştirdi.
Faşizm bu kez işçi sınıfının iktidarı almayı başaramadığı koşullarda egemen sınıfların olağanüstü bir tedbiri olarak karşımıza çıkmıyor, zaten sosyalist siyasetin ve genel olarak solun müthiş zayıfladığı mevcut koşullarda, yaşama bütünüyle hükmetmek için atak yapıyor. Bu yeni durum, yeni faşizmi tarihsel faşizmden ayırt eden temel bir niteliktir.
Yeni faşizm, dünya çapında ezilenlerin bütünüyle silahsızlandırıldığı -Lübnan/Hizbullah, Filistin, Hindistan/ HKP (Maoist), Türkiye/ Kürt Özgürlük Hareketi- ve teslim alınmaya çalışıldığı bir tarihsel kesitte, emperyalist saldırganlıkla eşgüdümlü olarak gelişiyor. Bu eşgüdüm de günümüz faşizmini anlamak için çarpıcı ve yeni bir durumu işaret ediyor.
Bugünkü faşizm de tarihsel faşizm gibi burjuva parlamentoyu ve yasaları tekelci burjuvazinin ihtiyaçları çerçevesinde aparat olarak kullanıyor ama bu işi daha bir maharetle yapıyor. İster iktidarda ister muhalefette olsun, bugünkü faşizm, örtülü şiddete (korkutma, hapis cezası, mahrum bırakma, sanal tehdit) ağırlık verdiğinden zorun derecesini düşük tutuyor. (7)
Güncel olarak yüksek yoğunluklu bir faşizm, egemenler tarafından sürdürülebilirlik bakımından riskli ve erken görülüyor. Öte yandan bir türlü sonu getirilemeyen kriz ortamında burjuvazi, muhalefette olsun, duruma göre ayarlanmış faşist bir aparat olmadan hegemonyasını koruyamıyor. Yani, krizin en çok hissedildiği ülkelerde ayakta kalmakta zorlanan burjuva devletler, iktidarda ve muhalefette faşist bir destek yoksa sistemini sürdüremiyorlar. Buna yalnızca anı kotarmak için değil, olası kitle ayaklanmalarına önlem almak için de gerek duyuyorlar.
Örneğin AKP-MHP faşist rejimi ile Zafer Partisi arasındaki ilişki bu durumu somutlaştırmak için en açık ve “yerli” örnektir. Bugün AKP-MHP faşist rejimi emekçileri bu tip yeni faşist oluşumlarla tahakküm altında tutuyor.
Yaşar Ayaşlı yeni faşizmi tartıştığı çalışmasında, “21. yüzyıl faşizminin erken aşamasına mahsus bir yarı faşizm ya da totaliter aşamaya geçmemiş faşist rejimler olarak adlandırılabilirler.” diyerek, yeni faşizmi tanımlıyor. (8) Bizce bu tanım bir yanıyla doğru olmakla beraber, günümüz devletlerinin ideolojik-sınıfsal niteliğiyle tekelci kapitalizm arasındaki bağın daha da sıkılaştığını belirtmeden eksik kalacaktır.
Yeni faşizm, emperyalist burjuvazinin dünyaya tümden egemen olduğu bir ortamda, başat gücü (ABD) ve henüz saldırgan olmayan-gelişen gücüyle (Çin), iç içe geçmiş piyasalarıyla, kesintisiz ve kalıcı bir tekelci burjuva egemenliği var etmek için, yeni bir devlet modeli olarak ortaya çıkmıştır.
Örneğin 2008 krizi karşısında Çin Halk Cumhuriyeti, krize karşı canlandırma programını büyük bir hızla oluşturup uygulamaya koydu ve bir yıl içinde ekonomik büyüme hızını çift haneli rakamlara çıkardı. Canlandırma paketleri geç gelen ve etkisiz olan ABD ve Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında Çin’in üstün performansı, Batı’daki birçok liberal yorumcu tarafından şöyle değerlendirildi:
“Canlandırma paketiyle ilgili karar, Çin’de ABD’deki gibi kongre tartışmaları ve partiler arası uzlaşmayla ilgili gecikmeler olmadan, çok daha hızlı alındı.” (9)
Bu durum tekelci burjuvazinin çıkarları ve emperyalist rekabet için tek parti iktidarının daha faydalı olacağı sonucuna ulaşan ideolojik yaklaşımların gelişmesine neden oldu.
Güncel olarak faşizm, tekelci burjuvazinin artık ihtiyaç duymayacağı, eski burjuva siyasal araçları (genel oy hakkı ve adil yargılanma hakkı) da devreden çıkaracağı, mutlak burjuva egemenliği tesis etme denemeleri yaptığı koşullarda biçimleniyor.
Esasen yeni faşizm, tarihsel faşizm gibi tekelci burjuvazinin olağanüstü bir tedbiri olarak değil, tam tersine tekelci kapitalizm mutlak egemenliğini kurarken faşistleşmeyi olağan bir durum haline getirmeye çalışıyor.
Bütün bu dinamikleri değerlendirirken, Putin’in başını çektiği Rus oligarşisini de Xi Jinping’in tepesinde oturduğu Çin bürokratik burjuva diktatörlüğünü de tekelci kapitalizmin mutlak egemenlik arayışının dışında düşünmemek gerekir. Aksi hâlde tekelci kapitalizmin güncel konumu da yeni faşizm de anlaşılamaz hâle gelir.
***
Artık Koç’u konuşmaya başlayabiliriz…
Vehbi Koç, 19 yaşında babasıyla birlikte Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne katıldı ve daha sonra partinin Ankara il yönetiminde görev yaptı. Milli Mücadele sonrası Ankara’daki ticari hareketlilik ve kazanç fırsatları da katlanarak artmıştı. Milli mücadele sırasında yalnızca 25 bin olan nüfus, 1926 yılının sonunda 58.749’a ulaştı. 1927 sayımında ise bu sayı 78.784’e yükseldi. (10)
Artan ihtiyaçlarla birlikte Ankara’daki yerleşik ticari burjuvazi de iş alanlarını genişletiyordu. Vehbi Koç bu dönemde bakkal ve hırdavat işlerini bir kenara bırakıp yapı malzemeleri sektörüne yöneldi. Meclisin çatısı uçtu, Koç çatıyı onaran işi aldı. Yenişehir’de belediye tarafından planlanan inşaat ihalesine katıldı ve kazandı. Daha sonra, 1933 yılında Ankara Numune Hastanesi inşaatını tamamladı.
Koç, Kemalist rejimin desteğiyle giderek palazlandı. Keza, bu dönemde yabancı tekeller de kendi temsilciliklerini etkili yerel figürlere devrederek Ankara’ya bayilikler kurmayı tercih ediyordu. Örneğin; Ford Ankara’ya otomobil bayiliği açmak için geldiğinde, 1928’de Koç ile anlaşma yaptı. (11)
Vehbi Koç 1940’ların sonunda General Electric firmasından acentelik alarak ilk ampul fabrikasını kurdu. Bu acentelikleri Fiat, Siemens ve Magneti Marelli otomobil acentelikleri takip etti.
Türk burjuva devletinin kurucu partisi eliyle Müslüman-Türk ticaret burjuvazisi olmaktan komprador Müslüman-Türk burjuvazisi olma “mertebesine” çıkarılan Koç, muntazam olarak büyümeyi sürdürdü. Zamanla emperyalist burjuvazinin Türkiye’deki en büyük acentesi oldu.
1960’lı yıllardan sonra yeni ürün grupları ve çeşitlerinin de eklenmesiyle, Koç kuruluşlarının imalat alanları önemli ölçüde genişledi. Koç, zirai aletlerden mensucata, çeşitli büro malzemelerinden ısıtma teçhizatına, radyo ve televizyon alıcılarından buzdolabı, çamaşır makinesi ve elektrik süpürgesi gibi ev aletlerine, ocak, fırın, camyünü, kazan, radyatör ve likit petrol gazından, iki, üç ve dört tekerlekli taşıt yapımına ve otomotiv yan sanayi kuruluşlarına, gıda sanayinden zincir mağazalarına, turizm, finans ve sigortacılık hizmetlerine kadar yaygın bir alanda faaliyet gösterdi.
1973 yılında otomotiv sanayi için çeşitli dökümler yapabilecek Döktaş Fabrikası faaliyete geçti, 1977 yılında Ardem, Tekersan, Endiksan, Kimkat, Eko, Sedko, Takosan, Tekiz ve Tarko adlarıyla 9 kuruluş daha Koç’a katıldı. 1979’da özel sektörün en büyük ağır sanayi tesisi olarak yapılan Asil Çelik, kur garantisinin kaldırılması sonucu 1982 yılında devlete devredildi, aynı yıl Peugeot ticari araç üreten Karsan üretime başladı. Her çeşit sinai, tıbbi ve gaz üretimi yapan Birleşik Oksijen Sanayi Gebze’de, treyler üretimi yapan İstanbul Fruehauf ise Sakarya’da devreye girdi.
1986’da Ford-Otosan İnönü’de dizel motor üretimine başlandı. Koç aynı yıl, American Express Company ile ortak kurduğu Koç-Amerikan Bankası Koçbank ile ekonomi alanında da faaliyet göstermeye başladı. 1997’de süt ve sütlü ürünler konusunda Türkiye’nin en eski ve en köklü kuruluşu olan SEK şirketini satın aldı.
2001’de Türk Otomotiv sektöründe bir kerede yapılmış en büyük yatırım olan Ford Otosan Kocaeli Fabrikası açıldı. 2006’da Koçbank-Yapı Kredi birleşmesi gerçekleşti. Bu tarihten itibaren süren zenginleşmenin AKP iktidarı altında devam ettiğinin altını çizelim. Aynı yıl Koç, Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşu olan Tüpraş’ı bünyesine kattı. 2011’de Afrika’nın en büyük beyaz eşya üreticisi Defy Appliances satın aldı. 2020 yılında ise Arçelik ve TATA ortaklığıyla Hindistan’da Beko Voltas Şirketi kuruldu ve Hindistan pazarı için buzdolabı üretimine başladı. (12)
Koç, kombine gelirleri ve ihracatının yanı sıra, Borsa İstanbul’dan aldığı pay ve el koyduğu artı değer ile Türkiye’nin en büyük şirketler topluluğu oldu. Milli gelirin yaklaşık %7’sine karşılık gelen kombine gelirleri ve Türkiye ihracatındaki yaklaşık %8’lik pay Koç’un kasasına giriyor. Ayrıca Koç Holding, son beş yılda yaptığı 16,1 milyar dolarlık yatırımın ardından, Fortune Global 500 sıralamasında yer alan tek Türk şirketi olma özelliğine sahip. (13)
Görüldüğü üzere bir asırlık tarihiyle Koç, her dönemin kazananıdır. Koç’un tarihi esas olarak, Türk devletinin ve onu ayakta tutan müesses nizamın da hangi sınıfın çıkarlarına göre biçimlendiğinin de tarihidir.
***
“Sizin de bahsettiğiniz gibi dünyada müthiş bir değişim, müthiş bir ilerleme var. Kartlar yeniden karılıyor. Dünyada da gücün varsa sesin çıkıyor, gücün yoksa sesin çıkmıyor. Yani Birleşmiş Milletler’in ana çerçevesi ortadan kalktı. Değişim çok enteresan. Her ülkenin eline yeni kartlar veriliyor. Ona göre oyunu oynamanız gerekiyor. Türkiye’nin gücü; üç tarafı deniz, stratejik konumumuz kuvvetli, dört mevsimimiz var, mümbit toprağımız var, genç nüfusumuz var. En önemlisi kaygan zeminde iş yapma kabiliyetimiz var. Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi.” (14)
Yukarıdaki ifadeler Vehbi Koç’un oğlu Rahmi Koç’a ait. Ailenin yaşayan en büyük üyesi olan Rahmi Koç, holdingin şeref başkanı olarak, 100. yıla özel yapılan söyleşide şimdiye dek ortaya attığımız önermenin sağlamasını yaparcasına sözler sarf ediyor. Türk komprador burjuva sınıfının en katmerli temsilcisi olarak, ABD hegemonyacılığının gerilediği ve Çin hegemonyacılığının genişlediği bir süreçte, Türk burjuva devletine daha güçlü olma mesajı veriyor.
Koç, dünya emperyalist paylaşım krizinin derinleştiği; Ukrayna’da, Filistin’de ve İran’da bombaların yağdığı günümüz koşullarında, kartların yeniden karıldığını ve gücü olanın sesinin çıktığını tespit ediyor ve esas olarak yeni emperyalist paylaşım krizinde AKP-MHP rejimine büyümenin olanaklı olduğunu vurguluyor.
Aynı Rahmi Koç, oğlu Ali Koç’la beraber bu söyleşiden iki hafta önce de MHP şefi Bahçeli’yi ziyaret etti. (15) Ali Koç’un Bahçeli ilgisi yeni değil, 19 Ağustos 2024’te de Fenerbahçe Başkanı olarak da Bahçeli’yi ziyaret etmişti. (16)
Koçların MHP’ye olan ilgisi, aslını konuşacak olursak çok daha evvele, 12 Eylül öncesine dayanıyor. Komünizme karşı Türk burjuva devletince bir faşist çete olarak var edilen MHP, özellikle 1970’lerin sonlarına doğru Koç’un da açık desteğini almıştı.
Koçların; devlet örgütlenmesi içinde en güçlü dönemini yaşayan ve faşist rejimin ortağı olan MHP’nin şefini üst üste ziyaret etmeleriyle, güçlü devlet mesajları verdikleri tarihselliğin denk olması elbette ki tesadüf değildir. Kemalist iktidarlardan bu yana devlet tarafından önü açılan ve semirtilen Koç, hem CHP hem Demokrat Parti ve Adalet Partisi hem de AKP döneminde bu pozisyonunu daimi olarak korudu. Çünkü özel olarak Koç, genel olarak Türk komprador burjuva sınıfı Türk devletinin sahibidirler. Devletin ideolojik güncellemeleri de müesses nizam da onların sınıfsal çıkarlarına göre oluşur, şekillenir. Bugün Koçlar Türk-İslamcı (yeni-resmi) ideolojinin en kadim örgütlenmesi olan MHP ile poz verip, güçlü devlet istiyorlarsa eğer, müesses nizam bu ihtiyaca göre güncellenir ve öyle de oluyor.
Komprador burjuva çevreleri gerek duymuyorlarsa ya da önlerinde başka bir tercih hakları varsa, faşist hareketi, barındırdığı riskler nedeniyle iktidara taşımak istemeyebilirler, her yaptıklarını da onaylamazlar. Ancak Rahmi Koç, dünyada paylaşım krizi olduğunu görerek siyasal aracı olarak değerlendirdiği devletin buna uygun davranması konusunda AKP-MHP rejimini uyarıyor.
Bugün Koç ile ne MHP’nin ne de AKP’nin hayal ettiği ülke arasında esasa ilişkin temel bir fark yoktur. Türk komprador burjuvazisi de AKP-MHP faşist rejimi de bölgede daha güçlü, sermayeyi daha da geniş bir alana taşıyıp koruyabilecek bir devlet aygıtı istiyorlar. Bu nedenle Koçlar açısından içeride yaşanan mutlak butlan tartışmaları tali hâle geliyor ve koalisyonlu faşist diktatörlüğün, yani AKP-MHP rejiminin açık faşizm kurma denemelerini yeni kârlarını hesaplarken izliyorlar.
***
Bütün bunlar yaşanırken, Kılıçdaroğlu’nun en yakınlarından olan Bülent Kuşoğlu T24 ile söyleşi yaptı ve neredeyse Rahmi Koç ile birebir aynı cümleler kurarak şunları dile getirdi:
“….Çok zor bir dönemdeyiz, siyasetin o klasik mantığı bitmiş vaziyette. İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan düzen ve kurallar yok artık. Yeni bir düzen oluşacak, yeni kurallar söz konusu olacak ve bunların nasıl olacağını kimse bilmiyor. Devletler üstü şirketler ve kendi aralarındaki mücadele artık bütün ülkelerin iç siyasetini de etkiliyor.
…Belki önümüzdeki 10- 20 yılda devletlerin çoğu yok olacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk Cumhuriyeti’nin yaşaması lazım. Yani bizim yok olmamamız lazım, iddialı olmamız lazım. Bu yeni dönem Türkiye’ye aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor, bunları çok iyi irdelemeli.
…İttihat Terakki birleştirdi, bir mücadeleye girişti, sonra Türkiye Cumhuriyeti ortaya çıktı. Şimdi de ona benzer bir durum görüyorum. Şu andaki iktidarın geldiği zamanki gibi bir siyasal İslamcı iktidar olduğunu düşünmüyorum, farklılaştı, çok farklı hale geldi. İslamcılıktan uzaklaştı demiyorum ama farklılaştı. Milliyetçilik, devlet milliyetçiliği var üzerinde ve batıcılık var.” (17)
Görüldüğü üzere, yalnızca AKP-MHP faşist rejimi değil, Kılıçdaroğlu ekibi de Rahmi Koç’un büyüme talebini dile getiriyor. İşte müesses nizamın en somut ve güncel örneği budur: Yalnızca iktidar bloğu değil, iktidar olmayan burjuva siyasal çevreler de İttihatçı-komprador geleneğe yaslanarak, Türk komprador burjuvazisinin kâr hırsının borazanlığına soyunuyor. Müesses nizam bütün dinamikleriyle Türk komprador burjuvazisinin büyüme ve daha fazla pay sahibi olma hırsına ses oluveriyor.
Özgür Özel aynı gün Bülent Kuşoğlu’nun açıklamalarına tepki gösterdi:
“Derin devlete meşruiyet tanımlayan ve Tom Barrack’ın tarif ettiği bir rejimde bir göreve talip olan yaklaşım tarihi bir talihsizliktir. Bu Tom Barrack’ın tariflediği Türkiye’dir, monarşi tarifliyorlar, Cumhuriyet’ten önceki bir ittifakı tarifliyor. CHP’ye yapılanın bir devlet darbesi olduğunu söylüyor ve derin devlete bir kutsiyet ve önem atfediyor. Parlamento çatısı altında bunları konuşmayı zul sayarım.” (18)
Esasen Özel CHP’si Kürt Hareketi’yle İstanbul yerel seçiminde kurduğu kent uzlaşısı bağında, nasıl müesses nizama siyasal olarak aykırı (ideolojik olarak değil) bir tutum sergilediyse, bugün de Özel Kuşoğlu’na verdiği tepkiyle aynı aykırılığa imza atmıştır. Çünkü hem ABD emperyalizminin hem de Türk komprador burjuvazisinin duymak istemeyeceği ifadelerde bulundu.
Burada bir meseleyi de açık hâle getirelim. Özel CHP’si ideolojik olarak AKP, MHP, Kılıçdaroğlu CHP’si gibi Türk komprador burjuvazisinin siyasal temsilciliğine adaydır. NATO’cudur, emek düşmanıdır, ezilen milliyetlere alerjilidir, mafya ve tarikat yapılarıyla uzlaşır. Yani; CHP’nin tarihsel ve güncel ideolojik sınırları, Türk komprador burjuvazisinin siyasal temsilinin dışına taşamaz. Ancak bugün Özel CHP’si siyasal olarak Türk komprador burjuvazisinin beklentisine uyumlu bir çizgide değildir. Bugünkü siyasal krizin de asıl nedeni budur.
Özetle, bugün Özel CHP’si düzen içi (kapitalizm içi) bir partidir, hatta devletlidir ama siyasal pozisyonu nedeniyle müesses nizamın görece dışındadır, Türk komprador burjuvazinin hayallerine ortak olamamaktadır, geleneksel müesses nizamın kurucusu olsa da yeni faşist kurumsallaşmanın siyasal olarak dışındadır. Koç’u var eden ve palazlayan CHP, bugün Koç’un ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. CHP tüm bunlardan dolayı 19 Mart’tan sonra fiilen teslim olmuştur ve bugün de fiziksel bir bütün olarak kalmayı dahi sürdüremez hâle gelmiştir.
Son tahlilde; müesses nizam, AKP-MHP rejimi eliyle ve komprador burjuvazinin büyüme taleplerine uyumlu bir biçimde açık faşizm kalıbına dökülmektedir. Bu sürecin dışında kalan bütün düzen içi unsurlar çözülmekte ve parçalanmaktadır.
Kaynakça
1) Eski ve Yeni Faşizm, Yaşar Ayaşlı, Yordam Kitap, sy. 94, 1. Basım, İstanbul, 2023.
2) Faşizm ve Diktatörlük, Nıcos Poulantzas, Ç: A. İnsel, İletişim Yayınları, sy.117, 1. Basım, İstanbul, 2004.
3) Eski ve Yeni Faşizm, Yaşar Ayaşlı, Yordam Kitap, sy. 93, 1. Basım, İstanbul, 2023.
4) Faşizm ve Diktatörlük, Nıcos Poulantzas, Ç: A. İnsel, İletişim Yayınları, sy.27, 1. Basım, İstanbul, 2004.
5) Eski ve Yeni Faşizm, Yaşar Ayaşlı, Yordam Kitap, sy. 60, 1. Basım, İstanbul, 2023.
6) Faşizm ve Diktatörlük, A.Thalheimer-A.Rosenberg-O.Bauer-A.Tasca, Ç: Rona Serozan, Ayrıntı Yayınları, sy.95, 2.Basım, 2019, İstanbul.
7) Eski ve Yeni Faşizm, Yaşar Ayaşlı, Yordam Kitap, sy. 274, 1. Basım, İstanbul, 2023.
8) Age, sy.276.
9) Çin ve Dünyanın Geleceği, Fatih Oktay, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, sy.162, 2.Basım, İstanbul, 2023.
10) Tarih ve Toplum, Güz 2024, sayı 24, sy.127-128, Alper Kara/ Geç Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Ankara’nın Müslüman-Türk Burjuvazisi.
11) Age, sy.128.
12) https://www.koc.com.tr/hakkinda/tarihce
13) https://www.koc.com.tr/hakkinda/biz-kimiz
14) Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç anlatıyor: Dünyanın düzeni değişti, Türkiye tüm gücünü kullanmalı https://gazeteoksijen.com/koc-100-yil-gazetesi/koc-holding-seref-baskani-rahmi-m-koc-anlatiyor-dunyanin-duzeni-degisti-turkiye-tum-gucunu-kullanmali-275845
15)Rahmi Koç ve Ali Koç’tan Bahçeli’ye özel davet: Makamında ziyaret ettiler https://www.hurriyet.com.tr/gundem/rahmi-koc-ve-ali-koctan-bahceliye-ziyaret-100-yil-etkinligine-davet-ettiler-43173578
16) Başkanımız Ali Y. Koç ve Başkan Vekilimiz Erol Bilecik, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etti https://www.fenerbahce.org/haberler/kulup/2024/8/baskanimiz-ali-y-koc-ve-baskan-vekilimiz-erol-bilecik-mhp-genel-baskani-devlet-bahceli-yi-ziyaret
17) Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/kilicdaroglunun-45-yillik-yol-arkadasi-kusoglu-devlet-akli-bir-seyler-kurguluyor-adayimiz-mansur-bey-de-ozgur-bey-de-olabilir,55478?_t=1780334239009
18) Özgür Özel’den Bülent Kuşoğlu’nun ‘devlet aklı’ sözlerine yanıt: ‘Parlamento çatısı altında bunları konuşmayı zul sayarım’ https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/ozgur-ozel-den-bulent-kusoglu-nun-devlet-akli-sozlerine-yanit-parlamento-catisi-altinda-bunlari-konusmayi-zul-sayarim-250841
https://komunistyazilar.blogspot.com/2026/06/koc-holding-akp-mhp-rejimi-ve-yeni.html