Her Dersimlinin bir kırım hikayesi mutlaka vardır

Dersimli her çocuğun, gencin, yetişkinin ve yaşlının hafızasında 1938 Dersim’ine ilişkin bir hikâye mutlaka vardır.

O yılları yaşamış olsun olmasın 1938, her Dersimlinin hafızasında değişmez ve keskin acıyı tarif eder. Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür. Çünkü emin olun, hiç kimse böyle bir hafıza ile birlikte bir ömür boyunca yan yana yürümeyi istemez.

Ben de çocukluğumdan beri dinlediğim onlarca kırım hikâyesinden hafızamda en keskin izler bırakmış olanını o yılları birer genç olarak yaşamış olan babamdan ve annemden kendi dilimizde, Zazaca dinlemiştim:

Düzgün Baba dağı eteğindeki köyümüzde geçen ve en son, şimdilerde 90 yaşına yaklaşmış olan annemden dinlediğim bu hikâyenin Türkçeleştirilen hali şöyle:

“1938 yılının Temmuz ayıydı. Dersim’de Temmuz ayı bir hayli sıcak geçer. Kavurucu güneş altında her şey sararır, erir ve adeta buharlaşıp kaybolur. Her şey buharlaşıp kaybolsa da bazılarının bıraktığı izi kuşaklar boyunca silmek mümkün olmaz.

O günlerde, köyümüzde yediden yetmişe her kes büyük bir korku içinde başlarına gelebilecek felaketi gözler gibi çaresiz bir şekilde bekliyordu. Askeri birliklerin hareketi, köy yakınlarından geçen askeri müfrezeler ve milisler, zaman zaman duyulan silah sesleri herkeste bir korkuya yol açıyordu. Çünkü nelerin yaşandığını herkes biliyordu ve bilinenler de korkmak için yeterliydi.

Dersim’in Kuzeyindeki dağ köylerinde yaşayan Haydaran aşireti, 1938’de en fazla kayıp yaşayan aşiretlerdendi.

1938’de Temmuz ayının sıcak günlerinden birinde askeri birlikler, Haydaran aşiretinden 30-40 kadar köylüyle birlikte köyümüze geldiler. Askeri birliğin gözetimindeki köylülerin tamamı çocuk ve kadınlardan oluşuyordu. Aralarında yetişkin erkek yoktu. Askerler, Haydaran köylülerini her eve belli sayıda olmak üzere zimmetle teslim ettiler. Bu köylülerin teslim ettikleri evde bir süre kalacağını ve sonra onları teslim almaya geleceklerini söylediler. Her eve teslim edilen köylülerden sayıca eksilen olursa, eksik olanları tamamlayacak sayıdaki insanı ev sahiplerinden alarak sayıyı tamamlayacaklarını söylediler. Askeri birliğin büyük bölümü bir süreliğine gitmişti, ancak köyümüzün etrafındaki güvenlik önlemleri sürüyordu.

Bu süre içinde köyümüzdeki zorunlu konuklarımızla sohbet ediyorduk. Köyün erkeklerinin askerler tarafından daha önce toplanıp götürüldüklerini söylediler. Askeri yetkililerin onlara “erkeklerinizi götürdük, yeni köyünüze yerleştirdik, sizin için de uygun koşullar oluşunca sizi de onların yanına, yeni köyünüze götüreceğiz” dediklerini anlatıyorlardı. Ancak Haydaranlı köylüler buna inanmamıştı. Erkeklerinin götürülüp katledildiklerini, sıranın kendilerine geldiğini biliyorlardı. Ölüme gideceklerini bilen Haydaranlı köylüler, değerli buldukları eşyalarını ve kutsal saydıkları emanetlerini (teberik-jar) zorunlu konuk oldukları ev sahiplerine teslim ediyor, kendilerinden geri dönebilen olursa onlara teslim etmelerini, olmazsa o eşyaları korumalarını istiyorlardı.

Yaklaşık bir hafta sonra askerler, Haydaran köylülerini almaya gelmişlerdi. Kafileyi toparlayıp yolculuğa başlayacakları sırada bir genç kadın ile bir asker arasında çıkan tartışmada, genç kadının gösterdiği ataklığa ve cesarete herkes hayran kalmıştı. Bu tartışmanın sonucunda genç kadın dipçikle dövülmüştü.

Kafileyi köyden çıkarıp aşağıya doğru yöneldiler. Köyümüzün 4-5 km aşağısındaki dereye (Dere Gundiş) indiklerinde gözden kayboldular. Hepimiz merakla dere yatağından çıkmalarını ve karşı yamaçlarda görünmelerini bekliyorduk.

Ne Haydaran köylüleri, ne de askerler dere yatağından çıkmadılar. Bir süre sonra dağlardan ve derelerden yankılanan ve adeta gökyüzünü çatlatırcasına duyulan makineli tüfek sesleri, neden kimsenin dere yatağından çıkmadığını anlatmaya fazlasıyla yetti.

Silah seslerinin ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Makineli tüfek sesleriyle birlikte gökyüzüne yayılan toz-toprak arasında uçuşan rengârenk parçalar, köylülerin parçalanan bedenleri ve dağılan giysileriydi. Biz bütün bunları korkarak izliyorduk. Bir süre sonra silah sesleri kesildi, gökyüzüne yükselen tozlar ve duman dağıldı, her yeri derin ve korkunç bir sessizlik kapladı. Bu olaydan sonra birkaç gün boyunca kimse korkudan evinden dışarı çıkamadı.

Yaklaşık bir hafta sonra dere yatağına gitmek isteyen gruba ben de katıldım. Hem göreceklerimden korkuyordum hem de merak ediyordum. Oraya gittiğimizde, kızgın Temmuz güneşi altında bırakılan kadın ve çocuk cesetleri kararmaya başlamış, her yeri dayanılmaz derecede ağır bir koku sarmıştı. Sıcak güneş altında bırakılan insan cesetlerinden sızan sıvılar yerlerde kurumuş, izler bırakmıştı. Hiç aklımdan çıkmayan bir görüntü ise, bir yerde cansız yatan ve hamile olduğu anlaşılan bir kadının parçalanmış karnından dışarı çıkan doğmamış bir bebeğin cansız eliydi. Gördüklerime daha fazla dayanamadım ve ağlayarak köye geri döndüm. Bu gördüklerimi hayatım boyunca unutamam”

Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür derken işte bunları kastetmiştim.

03.05.2013

Zeynel Özgün

blog.radikal.com.tr/Sayfa/her-

Dersim Soykırımı: Dersim neyi, Tunçeli neyi anlatır?

İbrahim Güçlü

Resmi kayıtlara göre Dersim’de 13 bin Kürt katledildi. Gayriresmi, yerel kaynaklara göre 70 bin katledildi. Doğru olan da budur.

Tarihteki Dersim, bugünkü sınırlar kapsamındaki bir Kürdistan şehri değildir. Tarihi Dersim, bir eyalet yapısındadır. Bingöl, Elazığ, Erzincan, Malatya, Koçgiri, Sivas’ın önemli bölgelerini kapsamına alıyordu. Dolayısıyla Dersim’le ilgili geçmiş tarihe ilişkin yorumlar ve analizler yapılırken, bu kapsamda görülmesi gerekir.

Dersim Kürt soykırımı, Türk devleti tarafından, “Dersim Tenkil Kararları” sonucu 4 Mayıs 1937 yılında gerçekleşti. Bu soykırım hareketi, o güne kadar Kürdistan’ın değişik bölgelerinde 1919-1920 (Koçgiri), 1925 (Diyarbakır ve yöresinde), Sason’da, Zilan’da gerçekleşen Kürt soykırım hareketlerinin bir devamıdır.

Resmi kayıtlara göre Dersim’de 13 bin Kürt katledildi. Gayriresmi, yerel kaynaklara göre 70 bin katledildi. Doğru olan da budur. Munzur’da su yerine kan aktı. Dersim’de Kürt halkına yapılanları kelimelerle anlatmak olanaklı değildir. Dersim’de gebe kadınların karınları deşildi. Kürt kızları alınıp batıya götürülüp bürokrat ailelerine hizmetçi verildi. Onların kadınlıkları istismar edildi. Büyük bir kayıplar nesli ortaya çıktı. Toplu sürgünde feci bir durumda ölenler oldu, perişanlık diz boyu oldu. Sürgüne gönderilenler gittikleri yerlerde mutsuz oldular, ayrımcı politikalarla karşılaştılar.

Dersim’in ve Kürdistan’ın lideri Seyit Rıza 15 Kasım 1937 yılından yaşlı olmasına rağmen, yaşı küçültülerek idam edildi. Oğlunun yaşı küçük olduğu halde, yaşı büyültülerek idam edildi. Bunların yanından birçok Dersimli lider ve savaşçı idam edildiler, katledildiler.

DERSİM’DEKİ SOYKIRIMIN NEDENİ, VAR OLAN VE GERÇEKLEŞEN BİR AYAKLANMA İLE İLGİLİ DEĞİLDİR

Dersim sorunu Türk devletinin kuruluşu ile başlayan bir sorundur. Dersim’in Türk devleti tarafından teslim alınamamasıdır. Bu nedenledir ki, 1926’lerden sonra Dersim’in teslim alınması için raporlar hazırlanmıştır. Raporlarda en çok üzerinde durulan noktalar ise aşiret yapıları, aşiretlerin birbiriyle olan ilişkileri, hangi aşiretin hangi dili ve Kürtçe lehçesini konuştuğu, hangi mezhebe ait oldukları, Dersimlilerin gelenek ve görenekleri, aşiretlerin coğrafi sınırları ve nüfuzları, Dersim'in stratejik noktalarıdır. Bunlar üzerine raporlar sunulmuştur ve başarılı bir Dersim Harekâtı için gereken önlemler bu raporlarda tespit edilmiştir. Bu raporlardan bazılarına göz atalım.

Özellikle Hamdi Bey'in 2 Şubat 1926 tarihli raporu, oldukça önemlidir. O raporda deniliyor ki:  "Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükûmeti Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir."

İsmet İnönü’nün hazırladığı “Doğu raporları”nda deniliyor ki:  "Erzincan beyleri Dersimlileri maraba adıyla çalıştırıyorlar. Bu bir nevi Erzincan beylerinin Kürt himayesine sığınmasıdır."

General Fevzi Çakmak açıkça diyor ki: “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar.  Dersimliler okşanmakla kazanılamaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesinin Dersimliye daha çok etki edecektir.”

Bu raporlar, Dersim soykırımını hazırlayan arka plandır.

Daha 4 Ocak 1936’da 2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkından Kanun çıkarıldı. Dersim Vilayetinin adı Tunçeli Vilayeti oldu. Yani Dersim ismi değiştirildiği zaman, herhangi bir isyan ve direniş söz konusu değildir.

Bu da Dersim soykırımının önceden planlı bir şekilde hazırlandığını gösteriyor.

Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında provokatif olaylar gerçekleştirildi.  Bölgede güvenlik sağlanamadığı ve hükûmet otoritesinin kurulamadığı algısı yaratıldı. Provokatif olaylar, sonuçta Kürtlerin soykırımına ulaştı.

Atatürk'ün Dersim'deki olaylarla ilgisi bir tartışma konusudur. Oysa ölümünden kısa bir süre önce 1 Kasım 1938'deki TBMM’deki açılış toplantısı için hazırladığı metinde, Dersim soykırımıyla ilgili kararı kendisinin verdiğini, soykırım hareketinin sonucunu yorumlarken gösteriyor.

Ayrıca Atatürk’ün manevi kızı Dersim’i bombalamıştı.

Atatürk hazırladığı konuşma metninde diyor ki: "Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli'ndeki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmalar sonucu kısa bir sürede ortadan kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır."   

Konuşma metni rahatsızlığı sebebiyle dönemin başbakanı Celal Bayar tarafından Meclis’te okunmuştur.

Dersim’in kanunla isminin değişmesi, ilk planda Dersim ve Tunçeli’ne farklı bir anlam kazandırmadı. Ama soykırımdan sonra Dersim ve Tunçeli farklı iki şehir, farklı, iki kimlik, farklı iki yapısal durum olarak tarih sahnesine çıktılar. Çünkü Kemalist Türk devleti, Jack London’un “Demir Okçesi” gibi militarist tunç elleriyle Dersimlileri soykırıma tabi tutunca, Dersim üzerinde özel bir çalışma ve programlar uyguladılar. Zaman içinde de bu konuda başarılı oldular.

Dersim, doğal Kürdistan şehriydi. Sadeydi. Her haliyle şirindi. Öğreticiydi. Aristokrattı. Özgün bir coğrafi, ulusal, kültürel kimlik sahibiydi. Kürt tarihiydi. Kürt kültürüydü. Kürt Alevi ve Sünnilerin şehriydi. Kürt’üm diyenlerin şehriydi. Yiğit, mert, cesur insanların şehriydi. Direnişi temsil ediyordu. Seyid Rıza’nın şehriydi. Seyit Rıza ve dava arkadaşlarının, Kürdistan özgürlükçülerin ve bağımsızlıklarının şehriydi. Dersimliler, bütün Kürdistanlı kardeşleriyle birleşmek için can atıyorlardı.

Tunçeli, Dersim soykırımından sonra tam anlamıyla kimlik değiştiren bir şehir oldu. Kültürel ve psikolojik değişime uğrayan şehir konumundadır. Yeni bir tarihe, Kemalistlerin tarihine sahip oldu. Kürtlükten uzaklaştı, iğdişleşti. Kürt direniş merkezinden başka renksiz ve kimliksiz direnişin olduğu ve çarpık egemen ulus solculuğun şehri oldu. Kemalistliği, kendi kimliğinin önüne koydu. Seyit Rıza’nın gerçek niyet ve amacını, yaptıklarını çarpıtan şehir oldu. Kürt kültüründen uzaklaştı. Kendisiyle Kürdistan’daki diğer Kürt kardeşleri arasına sınır çekti. Stockholm sendromuna tutuldu. Katiline âşık oldu.

kurdistan24.net/tr/opinion/466

PWK: Dersim Soykırımı’nın Resmi Başlangıç Tarihi 4 Mayıs 1937’dir

Kürdistan Yurtseverler Partisi (PWK), Dersim olaylarının yıl dönümünde yaptığı açıklamada 4 Mayıs 1937 tarihine dikkat çekti.

Kürdistan Yurtseverler Partisi (PWK) Basın Bürosu, 4 Mayıs 1937 tarihinin Dersim’de başlatılan askeri harekâtın resmi başlangıcı olduğunu belirterek yazılı bir açıklama yayımladı.

PWK açıklamasında, “89 yıl önce, 4 Mayıs 1937 günü, M. K. Atatürk ile F. Çakmak’ın onayıyla çıkarılan bir kararnameyle, Dersim’de, Kürt milletini yok etmeyi amaçlayan askeri harekâtın resmen başlatılmasına karar verildi.” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada ayrıca, “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür....” ifadeleri aktarıldı.

Açıklamada, “89 Yıl önce, 4 Mayıs 1937 günü, M. K. Atatürk ile F. Çakmak’ın onayıyla çıkarılan bir kararnameyle, Dersim’de, Kürt milletini yok etmeyi amaçlayan askeri harekâtın resmen başlatılmasına karar verildi.

4 Mayıs 1937’de çıkarılan ‘Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu Kararı’na dayanılarak 12 Mayıs 1937’de TC askeri kuvvetleri, Dersim’i kuşatıp bir baştan öbür başa, deyim yerindeyse, taş üstünde taş bırakmadılar.

Kararnamede belirtildiği üzere ‘(...) mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacak’tı. ‘Ve bu toplama ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecek’ti.

Yine kararnamede belirtildiği gibi ‘Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür....’

Bu, açıkça, bir halkın inancı ve milli, etnik kimliğinden ötürü resmen yok edilmesi demekti.

Türkiye Devleti, evvela silah toplamakla işe başladı. Ardından sözde askere alma gerekçesiyle nüfusun önemli bir kısmını askere aldı, ardından da halka önderlik yapabilecek, sözü dinlenen itibarlı kişileri aileleriyle birlikte sürgün edilmek üzere topladı. Ve Türkiye’nin farklı illerine, bir daha birbirlerini görmeyecek şekilde iskana mecbur tuttu. Bundan sonradır ki tam bir yok etme harekatı başlatıldı. Hiçbir ayırım yapılmaksızın Dersim halkı kırımdan geçirildi.

Dönemin Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in itiraf etmiş olduğu gibi, bu zulümden kaçarak mağaralara sığınan kadın ve çocuklar, mağaralarda ‘fare zehiri ile’ katledildiler.

Desim’in kadınları ve kızları, bu vahşi güruhun esaretine girmemek için yüksek kayalardan Munzur’a atlayarak intihar ettiler. Tarihte örneğine rastlanmayacak şekilde çocuklar askeri kişilere, yeniden ama bir başka ‘millet’ olarak yetiştirilmek üzere verildiler.

Dersim kırımı, Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının toplu kırımlarla yok edilmesi stratejisinin son halkasıdır. 1921 Koçgiri direnişinin bastırılmasıyla açılan yok etme planı, 1937-38 Dersim kırımıyla tamamlandı. Kararnamede belirtildiği gibi Kürdistan halkının bütün direniş noktaları jenosidlerle tek tek söndürülmeye çalışıldı.

Özel olarak Dersim’de, genel olarak Kürt ulusuna karşı işlenen suçlardan ötürü yapılacak ilk şey, Türkiye Devleti’nin açıkça özür dilemesi ve bunun gereklerini yerine getirmesidir.

Türkiye Devleti, Dersim ve Şeyh Sait isyanında katledilen fakat mezar yerleri dahi bilinmeyen Seyid Rıza, Şeyh Said ve diğer Kürt önderlerin, Saidi Nursi’nin mezar yerlerini açıklamakla işe başlayabilir.

Dersim soykırımının 89. yılında Kürdistan halkına karşı işlenmiş bu soykırım suçunu nefretle kınıyoruz. Bütün şehitlerimizin anıları önünde saygıyla eğiliyoruz..” denildi.

Kaynak: PWK: Dersim Soykırımı’nın Başlangıç Tarihi 4 Mayıs 1937’dir

rupelanu.org/pwk-dersim-soykir

Bir Bahar Rüzgârından Üşüyüp Yok Olan Ermenilerin Masalı

Bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı, adına Ermenistan denen bir coğrafya varmış.

2925 yerleşim birimine dağılmışlar. Sayıları milyonlarla ifade ediliyormuş.

Bunların beş bin yıldır o bölgede yaşadıkları biliniyormuş.

Son bin yıldır da Müslümanlarla yaşamışlar. Köyleri ve mahalleleri yan yanaymış.

İyi günleri olmuş sevinmişler, kötü günleri olmuş üzülmüşler.

Ama isimler verdikleri yerlerinden yurtlarından ayrılmamışlar.

Dağları, taşları, ovası, deresi hep onların verdiği isimle anılırmış. Az zaman mı? En az beş bin yıl.

HÜKÜMETTEN GELEN TELGRAF DAVETİYLE PİKNİĞE GÖNDERİLMİŞLER

Yıllardan 1915’e gelindiğinde, Ermenilerin evlerini jandarmalar teker teker ziyarete başlamış.

“Hükümet’teki paşalarımızın selamı var sizleri bu hafta pikniğe davet ediyor” demişler.

“Sizler, Osmanlının sadık milletisiniz, hükümetteki paşalarımızın sevgisini kazanmışsınız. Osmanlıya çok hizmetiniz olmuş. Her işin ehli siz olduğunuz için camilerden, köprülere, üzerimizdeki elbiselerden, ayağımızdaki yemeniye kadar her şeyde sizin emeğiniz var” demişler. “Yiyecek ve içeceğinizi de biz vereceğiz. Teşkilattan arkadaşlar çıkınlarınızı sizlere yetiştirecek. Ayrıca sizlere iyi bir haberimiz daha var” diyerek devam etmişler.

“Dâhiliye Nazırı Paşamızdan yeni bir emir geldi; kızlar, çocuklar için ayrı bir eğlence tertip edilmiş. Onları, diğer köyün kız ve çocuklarıyla oraya götüreceğiz. Yanlarına genç analar da gelse iyi olur, sizlere yardımcı olacak, koruyacak arkadaşlarımız da olacak” deyip ayrılmışlar.

Piknik alanları, bulundukları yere göre ya karşı dağın ardı ya da ilerdeki nehrin kenarıymış. Zaten oralar onlar için bildik yerlermiş. Sevinmişler tabii.

Aylardan Hıdrellez zamanıymış. Günlük, güneşlik güzel bir bahar sabahı.

Yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler yolda eğlenerek, dinlenerek, şen, şakrak yol almışlar.

Kimi dağın ardındaki, kimi nehir kenarındaki piknik yerlerine varmışlar.

Orda güzel bir sürprizle karşılaşmışlar. “Teşkilat” denen görevliler, ağaç altlarına hasırlar sermişler, üzerlerine yiyecek ve içeceklerini bırakmışlar, onları bekliyorlarmış.

Kundaktaki ve küçük çocukları için de ağaçlar arasına salıncak kurmayı ihmal etmemişler.

Hısım, akraba yan yana yerlerine yerleşmişler.

BAHAR SABAHININ BUZ KESEN SOĞUĞU ONLARI HASTA ETMİŞ

Çıkınları açıp yemeklerini hazırlayıp, günün tadını çıkartmaya hazırlanırken hava bozmaya başlamış. Çok geçmeden bahar sabahında bir soğuk başlamış, bir rüzgâr, bir fırtına bildiğiniz gibi değil.

Hepsi de üşütmüş, hastalanmış. Köylerine evlerine dönmek istemişler ama o güç, o kuvvet yokmuş.

Önce yaşlılar sonra diğerleri birer birer yıkılıp yerlere serilmişler. Kundaktaki, salıncaktaki bebeler savrulmuş. Çok geçmeden hepsinin yaşamı orada son bulmuş.

Bir süre sonra ölenlerin kokuları civardaki Müslüman köylere kadar yayılmaya başlamış. Böylelikle öğrenmişler komşu köylerdeki Ermenilerin başlarına gelenleri.

Üzülmüşler tabii. Hep beraber seferber olup, sevaptır diyerek kokan ölülerin üzerini toprakla kapatmışlar. Başka ne yapsınlar?

Ölenlere dua etmesi için kiliselerden bir görevli de aramışlar ama bulamamışlar.

Nehir kenarındakiler ise ayaz kesen fırtınanın etkisiyle azgın sulara savrulmuşlar. Kimini sular hemen yutmuş. Kimi savrulurken nehir kenarındaki ağaçlara, çalılıklara takılmış, tutunmuşlar.

Güçleri tükendiğinde onları da azgın sular almış. Bu bedenler nerelere gitti hiç öğrenilmemiş.

Felakete dönüşen bu afet, Ermenilerin yaşadığı her yerde aynı şekilde yaşanmış.

Yaşanmış da ne hikmetse jandarmalara da teşkilattan görevlilere de hiçbir şeycik olmamış.

Ama haklarını da yememek lazımmış. Kurtarmak için çırpınmışlar, ama ellerinden bir şey gelmemiş.

Afet bu elden ne gelir?

GERİDE BIRAKTIKLARINA NE OLMUŞ?

Güzelim insanlar bir bahar sabahında, bir bahar rüzgârından üşüyüp yok oluvermişler.

Nehirler kızıla boyanmış, topraklar kanla yoğrulmuş. Nergis, çiğdem kokan dağların isimleri o tarihten sonra “Gavur Dağlarına” dönüşmüş.

Geride bıraktıkları evlerine, eşyalarına, iş yerlerine, tarla, tapanlarına komşu köylüler el sürmemiş.

Onlardan boşalan köylere bir tek kimse yerleştirilmemiş. Kiliseleri, okulları yıllar yılı öyle korunmuş. Devlet daha ne yapsın?

Neyse ki, çoluk çocuk, genç kız ve kadınlar ayrı yerlere gitmiş de onlar bu afetten kurtulmuşlar.

Genç kadınlar ve kızlar Müslüman ailelere dağıtılmış. Nasıl olsa onlar yetim. Ailelerinin başına bir felaket gelmiş, sahiplenmek sevaptır.

Onlara çok iyi bakmışlar. İsimlerini dinlerini değiştirmemişler. Namuslarına gölge düşmemiş. Öz çocukları gibi sahiplenmişler…

Erkek çocuklar mı? Onları da çok iyi yetiştirmişler. Köylülerin yanında çiftçilik öğrenen de olmuş, askeri okullarda okuyanlar da.

Bunda bir kötülük yokmuş. Yüz yıllarca Hıristiyanların erkek çocukları ailelerinden alınıp, Müslümanlaştırılıp, “yeniçeri” ocağında, Osmanlı için savaştan savaşa koşarlarmış.

Bunlardan nice paşa, nice sadrazam, nice sanatkâr ve usta yetişmiş. Koca mimarlar bile yetişmiş.

Bu çocuklardan da, memlekete yararlı büyük adamlar yetişmiş. Ama onları kimse bilememiş.

Başlarına gelen bu afetten sonra, oralarda Ermeni kalmamış. Soyları kırılmış. Ağıtlarla anılır olmuşlar.

Buna sebep olanların vicdanlarını sızlatırcasına, gök kubbede şu ağıt hep yankılanır olmuş:

Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur / Başım Erciyes dağı yaz günleri kış olur

Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu / Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur

Hangi coğrafyada, nerede olursa olsun tüm soykırım kurbanlarını bu ağıtı Zeki Müren’den dinleyerek saygıyla anıyorum. İnternet ortamında “kara bahtım kem talihim” yazarak siz de anabilirsiniz.

Yervant Özuzun

demokrathaber.org/bir-bahar-ru

Ben Elazığ’da tabur komutanlığı yapıyordum.
1938 Dersim isyanının sebep olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur ettiler.

İsyan dedikleri şey de bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat onu büyüttüler ve umumileştirdiler.

Bize verilen emir, ‘Dersim ahalisini külliyen (tamamı) imha’ emriydi. Canlı tek bir insan bırakılmayacak, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz, çoluk çocuk, kadın erkek, ne varsa hepsini imha edilecekti.

Hatta bitkiler ve hayvanlar dâhildi, ‘Hayvan bitkiyi yer, insan da hayvanı yer’ şeklinde idi.

O tarz muamele ve emir nasıl bir uygulama şekli idi bilemiyorum.”

— Emekli Albay Hulusi Yahyagil (Dönemin Tabur Komutanı)
instagram.com/p/DX0o2KPDq77/

Belki de en güzel fikir, özgürlük ile determinizmin barış içinde bir arada var olabileceğidir: Eğer beyinlerimiz doğru bir şekilde nedensel olarak belirlenmişse, eğer bizi ahlaki kaygılara ve rasyonel argümanlara karşı duyarlı hale getiriyorsa, o zaman tam da bu gerçek bizi özgür kılar. Determinizm ve özgür irade birbiriyle uyumludur.

Thomas Metzinger

Düşünmek, senin yaptığın bir şey değildir. Çoğu zaman, başına gelen bir şeydir.

Thomas Metzinger

Dini inanç, hayatınıza daha derin bir anlam katma ve onu olumlu bir meta-bağlam içine yerleştirme çabasıdır; nihayetinde kendini evinde hissetmeye yönelik, son derece insani bir çabadır. Bu, hedonik koşu bandını alt etmenin bir stratejisidir. Bireysel düzeyde, istikrarlı bir duruma ulaşmanın en başarılı yollarından biri gibi görünmektedir; bugüne kadar keşfedilmiş herhangi bir uyuşturucu kadar iyi, hatta onlardan daha iyidir. Şimdi ise bilim tüm bunları bizden alıp götürüyor gibi görünüyor. Ortaya çıkan bu boşluk, seküler toplumlarda bile dini köktenciliğin şu anda yükselişinin bir nedeni olabilir. Evet,

Thomas Metzinger

Bir bilinç kültürü geliştirmek, bir din ya da belirli bir siyasi gündem oluşturmakla hiçbir ilgisi yoktur. Aksine, gerçek bir bilinç kültürü, bireyleri kendi hayatlarının sorumluluğunu üstlenmeye teşvik ederek her zaman yıkıcı bir nitelik taşıyacaktır.

Thomas Metzinger

Daha önce de belirtildiği gibi, Ego, şu anda PSM’nizin [Fenomenal Benlik Modeli] içeriğinden ibarettir (bedensel duyumlarınız, duygusal durumunuz, algılarınız, anılarınız, irade eylemleriniz, düşünceleriniz). Ancak, tüm bunların sadece beyninizdeki bir simülasyonun içeriği olduğunu fark edemediğiniz için Ego haline gelebilir. Bu, gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin bir görüntüsüdür – ve gerçekten de çok özel bir görüntüdür. Ego şeffaf bir zihinsel imgedir: Siz - fiziksel kişi olarak bir bütün - onun içinden bakarsınız. Onu görmezsiniz. Onunla görürsünüz. Ego, davranışınızı kontrol etmek ve planlamak ve başkalarının davranışlarını anlamak için bir araçtır.

Thomas Metzinger

Daha önce de belirtildiği gibi, Ego, şu anda PSM’nizin [Fenomenal Benlik Modeli] içeriğinden ibarettir (bedensel duyumlarınız, duygusal durumunuz, algılarınız, anılarınız, irade eylemleriniz, düşünceleriniz). Ancak, tüm bunların sadece beyninizdeki bir simülasyonun içeriği olduğunu fark edemediğiniz için Ego haline gelebilir. Bu, gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin bir görüntüsüdür – ve gerçekten de çok özel bir görüntüdür. Ego şeffaf bir zihinsel imgedir: Siz - fiziksel kişi olarak bir bütün - onun içinden bakarsınız. Onu görmezsiniz. Onunla görürsünüz. Ego, davranışınızı kontrol etmek ve planlamak ve başkalarının davranışlarını anlamak için bir araçtır.

Thomas Metzinger

Günümüz sinirbiliminin bize gösterdiği gibi, hiçbir zaman şimdiki anla bağlantılı değiliz; zira sinirsel bilgi işleme süreci zaman alır. Sinyallerin duyu organlarınızdan vücudunuzdaki çok sayıda sinir yolunu izleyerek beyninize ulaşması zaman alır; işlenip nesnelere, manzaralara ve karmaşık durumlara dönüştürülmesi de zaman alır. Dolayısıyla, tam anlamıyla söylemek gerekirse, şimdiki an olarak deneyimlediğiniz şey aslında geçmişte kalmıştır.

Thomas Metzinger

Evet, bir dış dünya var ve evet, nesnel bir gerçeklik var; ancak bu dünyada ilerlerken sürekli olarak bilinçdışı filtre mekanizmaları uyguluyoruz ve bunu yaparken farkında olmadan kendi bireysel dünyamızı, yani "gerçeklik tünelimizi" inşa ediyoruz.

Thomas Metzinger

İnsanlık tarihi, libidinal tekrarlama ve toplumsal yeniden üretimin ikiz dürtülerinin yönlendirdiği, başlangıç ve sonun durmaksızın tekrarlanan altüst oluşuyla felaketler içinde ilerler.

Ray Brassier

Saygı duyulacak ya da yeniden kucaklanacak bir doğa yoktur; kendi kaderinin kaptanı olarak yeniden tahta çıkarılacak bir benlik yoktur; uğruna çaba sarf etmeye ya da umut etmeye değer bir gelecek yoktur.

Ray Brassier

"Tarih, soyut bireyler tarafhndan değil, eylem halindeki, yaşayan ve ölümlü bireyler tarafından yapılır."

MİHAIL BAKUNİN

"Tarih, soyut bireyler tarafhndan değil, eylem halindeki, yaşayan ve ölümlü bireyler tarafından yapılır."

MİHAIL BAKUNİN

Nihilizm, varoluşsal bir ikilem değil, düşünsel bir fırsattır.

Ray Brassier

Cemil Meriç Kürt siyasallaşması için şöyle demiş, ben de yeni öğrendim. Bunların aydını, en aşmışı da bu kadar oluyor.
“…Kürtçülüğü tasvip etmediğimi daha önce söylemiştim. Ortada bir dil yok. Bir devlet geleneği yok. Edebiyat yok. Neye göre devlet kuracaklar ki? Vakıflar Yurdu’ndaki etnolojik-bölücü faaliyetlerden ben de üzüldüm. Biz bu adamları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiçbir zaman ayrı görmüyoruz. Niye böyle yapıyorlar anlamak güç evladım, güç… Ben bir ilim adamıyım. 1967-1968’lerde sosyolojide hoca iken hadiselerin en kızıştığı bir devrede solcu talebelerimin yüzüne karşı hakikati haykırabiliyordum ve çıt çıkmıyordu sınıftan. Ben hakikatin arayıcısıyım çünkü. Eskiden batıda ilim dili Latince idi, bizde Arapça. İsteyen bu dilleri öğrenir ve ilimden faydalanırdı. Alim de kitabını bu dillerde yazdığı için ilmin yayılması o kadar kolay oluyordu. Şimdi ise muhakkak başka başka ilim dillerini öğrenmek mecburiyeti var. Bir insan ömrü ancak iki dili öğrenmeye yeter. Her gün hemen hemen her dilde birçok ilmi neşriyat, keşifler, buluşlar çıkıyor ve biz bunlardan mahrumuz, ilim yayılmalı. İlim dili olarak bir dil kabul edilse çok sevdiğim Türkçeden vazgeçer, o dilde okur-yazarım ki, ben Türkçe’de üslup sahibiyim. Ömrümü Türkçe’nin inceliğine hasretmişim. Buna rağmen bırakabilirim. Hal böyleyken Kürtçülere ne oluyor?” (Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz, Doğu Kütüphanesi y. s. 27-28)

Mecidiyeköy’de 1 Mayıs Yürüyüşü

Polisin sabah saatlerinden itibaren başlattığı yoğun engelleme ve abluka girişimlerine rağmen Mecidiyeköy’de toplanan kitle, engelleri aşarak Taksim Meydanı’na doğru yürüyüş gerçekleştirdi. Polis saldırılarıyla, çoğu işkenceyle 200'den fazla eylemci polis tarafından gözaltına alındı.  

instagram.com/reel/DXysng2uywx

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.