Solcu Entelektüeller ve Kürtler: Edward Said, Hamid Dabashi ve Tarık Ali Örnekleri, Barzoo Eliassi
Temmuz 2013
Sol görüşlü entelektüellerin söylemlerinin en belirgin özelliklerinden biri de Ortadoğu’daki birçok kötülüğün kaynağı olarak Batı güçlerini suçlamaktır. Bu kötülükler genellikle emperyalizm, siyonizm, sömürgecilik, neoliberalizm, işgâl, mezhepçiliğin körüklenmesi, savaş, ekonomik sömürü gibi kavramlarla ifade edilir.
Bu solcu duruş, Ortadoğu bağlamında daha belirgin hale gelir. Edward Said, Tarık Ali ve Hamid Dabashi gibi yazar ve akademisyenler, sıklıkla ve seçici bir şekilde Filistinlilerden yana tavır alırken ABD ve İsrail’e karşı dururlar. Ancak Ortadoğu’daki büyük Kürt nüfusunun maruz kaldığı etnik ayrımcılık, soykırım, dilkırım ve kültürel asimilasyon gibi siyasi mağduriyetleri nadiren işlerler.
Günümüzde Ortadoğu’nun sınırlarının keyfi olarak çizilmesinden esas olarak İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler sorumlu olmasına rağmen, Kürtlerin egemen ötekilerinin İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar veya İsrailliler değildir; Kürtlerin egemen ötekileri Türk devleti, İran devleti, Suriye devleti ve yakın zamana kadar Irak devleti olduğunu belirtmek son derece önemlidir. Bu devletler Kürt nüfusunu kültürel, siyasi ve ekonomik olarak boyunduruk altına almıştır.
Sol entelektüellerin ve yazarların büyük bir kısmı Filistin hareketi gibi bazı ulusal hareketleri anti-emperyalist, ırkçılık karşıtı, sömürgecilik karşıtı bir hareket olarak mest edici kılmaya devam ederken kimileri de Ortadoğu’daki Kürt ulusal hareketlerini belirli devletlerin iç sorunları olarak marjinalleştirme ve susturma eğilimindedir. Onlar ki Kürt kimliğinin tarihsel dayatmalarla gerçekleşen parçalanmışlığını da görmezden geliyorlar.
Bu entelektüeller (örneğin Tarık Ali ve Hamid Dabashi) mevcut otoriter devletlerin egemenliğini sürdürmeyi (ki bunlar kendi başlarına emperyal ve sömürgeci yapılardır) desteklemekten ziyade onları değiştirmekten veya Kürtlerin ulusal haklarını savunmaktan yanadırlar daha çok.
Dahası, Kürt ulusal hareketleri sıklıkla Ortadoğu devletlerine karşı emperyalist ve Siyonist komploların vekilleri olarak görülüyor. Bu söylem İran, Irak, Suriye ve Türkiye tarafından Kürtlerin politik, ekonomik ve kültürel haklarına ilişkin taleplerini reddetmek için kullanılageldi.
Noam Chomsky, Harold Pinter ve Dario Fo gibi muteber solcu yazarlar ve entelektüeller, Ortadoğu’daki farklı ezilen grupların durumunu temsil ederken Tarıq Ali, Edward Said ve Dabashi’den çok daha tutarlı ve kapsayıcı oldular.
Aynı zamanda güçlü bir Filistin yanlısı ve merhum Said’in dostu olan Naom Chomsky, hem Kürtlere karşı uygulanan vahşi Türk siyasasını, hem de Türkiye ile yapılan Amerikan silah ticaretini mütemadiyen eleştirdi. Aynı şekilde Harold Pinter çok erken bir dönemde Apartheid Karşıtı hareketle ilişki kurdu ve 2003’te ABD liderliğindeki Irak işgâline karşı sert bir muhalif kesildi, lakin aynı zamanda Kürtlerin dil haklarını savundu ve bu da onu Türkiye’de istenmeyen bir adam (persona non grata) haline getirdi.
İtalyan tiyatrocu ve politik aktivist Dario Fo da Türk basınına şu şekilde seslenmişti: “Kürdistan yaşıyor. Kimliği çalınan; Türkiye, Irak ve Avrupa’da mülteci durumuna düşürülen 35 milyon insanın her birinin zihninde Kürdistan yanıyor. Newroz ateşinde ve 12 bin politik tutsağın tecrit hücrelerine gömüldüğü cezaevlerinde yanıyor ve yaşıyor. Kayıpların hatıralarında, kaybedilenlerin yara izlerinde ve işkence görenlerin yara izlerinde yaşıyor. Kürdistan, Batı dünyasının terörizm dediği halk direnişinin dağlarında yanıyor ve yaşıyor.”
Chomsky, Pinter ve Fo’nun aksine Edward Said sadece Arap egemenliğindeki iki devlet olan Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt ulusal haklarını marjinalleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Saddam Hüseyin rejiminin 1980’lerde Irak’taki Kürtleri gazla öldürmesi (Halepçe Soykırımı) durumunda da apolojist (mazeret bulucu, bahane geliştirici) bir yaklaşım sergiledi. Said’in CIA tarafından yazılmış bir rapora güvendiği tek zaman, Saddam’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığına dair haberlerin doğruluğu konusunda şüphe uyandırdığı ve bu vahşetten İran ordusunu sorumlu tuttuğu zamandı. Said, London Review of Books’ta “Irak’ın kendi vatandaşlarını gazla öldürdüğü iddiasının sık sık tekrarlandığını” belirtti. Said’e göre Kürtlerin Saddam Rejimi’nin kimyasal silahla öldürülüşü “en iyi ihtimalle bu belirsizdi.” Şaşırtıcı bir şekilde Said’in vardığı sonuç, Irak’taki Kürtlere ve Şiilere karşı işlenen vahşetlere dair uluslararası kamuoyunun susturulması konusunda Amerikan çıkarlarıyla örtüşüyordu. Said’in pozisyonunun evrenselliği, gayri-ihtiyarı veya kasten, şiddetli bir Arap kimliği savunucusu (Baasçı) olan Saddam Hüseyin’in otokratik rejiminin yanında yer almasından ötürü özel bir mahiyet teşkil ediyordu.
Post-kolonyalızm veya sömürge sonrası akademik çalışmalar Said’den büyük ölçüde etkilendiği için bu durum birçok sömürge sonrası düşünürü, Siyonizm’e karşı taraf olmak ve Filistin hareketini sol gündemin ve anti-emperyalizmin sembolü olarak yazmak için Said’in ayak izlerini takip etmeye yöneltti.
Benzer bir şekilde Hamid Dabashi, “Iran: A People Interrupted” (İran: Kesintiye Uğramış/Tamamlanmamış Bir Halk) adlı kitabında İran’ın son iki asrını akademik hayalperestlik ve kozmopolit bir İran umuduyla dolu olarak tanımlayan bir hikâye anlatır. Ancak aynı zamanda Fars ırkçılığına eleştirel bir yaklaşım sergilediğini iddia ederken tutarlı bir duruş sergilemez.
Dabashi’nin kitabında Fars ve İranlı terimleri birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanılır. Ayrıca Fars dilinin evrensel konumu, dayatılan kültürel asimilasyon ve sembolik şiddetin bir sonucu olarak sorgulanmaz.
İran tarihindeki Kürtlerin ahvali hakkında ise Dabashi, Kürtlerden bahseder ve 1970’lerin sonlarında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana İran tarihinin siyasi sahnesine Kürtlerin sekiz defa nasıl izaha sığmaz bir şekilde girdiklerini ifade eder.
Dabashi’nin Kürtleri temsili de sorunludur, çünkü Dabashi’nin zihniyetinde Kürtlere siyasi şikâyetlerini dile getirme hakkı ya da alanı asla verilmez. Bunun yerine onlardan duygusuzca “özerklik için savaşan” (sayfa 165) veya “Kürtlerin ayrılıkçı hareketi” (166) ve sözde kozmopolit bir İran ulusunu İranlılar için bölücü ve yenilgiye uğratıcı sonuçlar doğuracak bir kabile oluşumuna indirgeyebilecek “ulus-altı”, “alt-ulus”, “aşağı ulus” (258) oluşturan bir grup olarak bahsedilir.
Dabashi, kozmopolit bir İran kültürünü hayal etmeye çalıştığında Kürtler ve İran hakkında tamamen anlaşılmaz ve herhangi bir eleştirel okuyucuyu şaşkına çevirebilecek ifadeler öne sürer: “Eğer Kürtler, İran, Türkiye, Irak ve Suriye’den toparlanır ve tamamen Kürt olan bir ülke kurarlarsa, etnik olarak temizlenmiş bir ulus-devlet kâbusu, şu anda İran’ı yöneten din adamlarına dayalı aşiretçilik modelini yalnızca daha da kötüleştirecektir,” ve “Bir ulus-devlet olarak İran, siyasi kurumlarının başarılı bir şekilde İslamlaştırılmasından çeyrek yüzyıl sonra bile bu kozmopolit siyasi kültürün mekânı olmaya devam ediyor.”
Dabashi, Kürtlerin ulus-devlet kurma iddialarını, iddiaya göre bir “kâbus” veya “etnik temizlik”e yol açacağı için retorik olarak da cezalandırıyor. İnanılmaz bir şekilde, Dabashi’nin anlatımında Kürtlerin siyasi egemenlik mücadelesi de İran’daki din adamlarının iktidarını sürdürmekle suçlanıyor. Bu yüzden Dabashi’nin Kürtlerden dolaylı olarak istediği şey, onların muhalefetini bastırmaları ve İran’daki Fars olmayan gruplara ayrımcılık yapan Fars yönetimine itiraz etmekten kaçınmalarıdır.
Dabashi, İran’dan kozmopolit bir siyasi kültür alanı olarak bahsediyor ve bu hatalı çıkarım, Fars kültür emperyalizminin Fars olmayan gruplara kültürel utanç aşıladığı ve Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim koymalarını veya anadillerinde eğitim almalarını yasakladığı İran toplumunun gerçekliğinden onun ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor.
Eğer bu eşitsizlikler İran’ın sözde kozmopolit siyasi kültürünün bir sonucuysa, o halde kozmopolitizm Fars egemenliğini gizlemek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildir.
Açıkçası Dabashi için dünyanın çoğunluğunun ulusal haklardan yararlanması ve bu arada vatansız Kürtlerin yüzüne milliyetçilik hakkında yıkıcı ve suçlayıcı söylemler fırlatmak doğal görünüyor. Bu iğrenç çifte standart, alt grupların, madun halkarın milliyetçilikleri, uluslarını bayraklaştırdıklarında ve egemen ulusların elde ettiği ve tekeline aldığı şeyi başarmayı arzuladıklarında tamamen sorunlu hale getirildiğinde ve yapıbozuma uğratıldığında görünür hale geliyor.
Madun grupların milliyetçiliğinin ayrılıkçılık yarattığı varsayılırken egemen grupların milliyetçiliklerinin farklılıklar arasında sosyal uyum, kardeşlik ve birlik yarattığı savunulmakta, ancak gerçekte siyasi, kültürel ve ekonomik eşitsizlikler açısından büyük siyasi uçurumlar yaratmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Tarık Ali, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter hükümetine karşı mücadele etme cesaretini gösteren ve tüm Avrupa kıtasında umutları ateşlediği varsayılan “Türkleri” destekleyen bir video yayınladı. Bu protestoları (Gezi Protestoları) küçümseyici bir tavırla İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yaşananlarla karşılaştırıyor ve tanınmış Avrupalıları normatif bir karşılaştırma noktası ve ölçüt haline getiriyor. Oysa Ali’nin pozisyonunu ciddi bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor. (Avrupa-merkezlilik eleştirisi yapılıyor burada.)
Ali’nin bahsettiği Türkiye’deki otoriter rejime karşı son on yılda binlerce Kürt genci, sivil toplum hareketleri ve gösteriler yoluyla direniş gösterdi. Bu gösteriler sırasında polis şiddeti ve hapis cezalarıyla acımasızca bastırıldı.
Peki Tarıq Ali neden o Kürtlerden hiçbir zaman cesur insanlar olarak bahsetme lüzumu görmedi!?
Kürtlerin direnişleri ve protestoları, Ali’nin sol, Filistin ve emperyalizmle ilgilenen makalelerinin, metinlerinin, kitaplarının satır aralarında küçücük de olsa bir yer bulabildi mi!? Tarıq Ali’nin Kürtlerin toplumsal mücadeleler tarihine bu ilgisizliğini neyle izah etmeli!?
Kürtler protesto ettiklerinde aşırılık yanlısı, terörist, ayrılıkçı, bölücü, bozguncu olarak görülüyor, çünkü protestolarının sadece Kürtlerin kolektif çıkarlarını yansıttığı iddia ediliyor. Hükümet karşıtı protestolara tam olarak katılmadıklarında yahut kısmen katıldıklarında ise mevcut rejime itaat ettikleri ya da uyum gösterdikleri düşünülüyor.
Ali, Dabashi ve Said’in entelektüel konumları, tarafsız veya kimlikçi olmadıklarını gösteriyor, ancak konumları etnik, kültürel, ideolojik ve politik olarak konumlandırılmış dünyayı görmenin belirli bir yolunu yansıtıyor. Konumları “evrensel bir evrenselcilik” iddia edemez, ancak belirli çıkarlara hizmet eden “belirli bir evrenselcilik” iddia edebilir.
Said’in sözümona eleştirel bilinci, Kürtlere karşı işlenen zulmü dile getirmekte başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda gerçekleri çarpıtmış ve baskıcı bir güce boyun eğmiştir. Paradoksal bir şekilde Said bir entelektüelin rolünü “iktidara karşı hakikati söylemek” olarak tanımlar. Said’in bu çarpıtması, Kürtlerin Ortadoğu’daki siyasi durumu hakkında yeterli bilgi ya da birikime sahip olmamasına bağlanarak temize çekilemez ve masumlaştırılamaz. Ne de olsa cehalet asla masum değildir, ancak dünyadaki eşitsizlikleri sürdüren iktidar yapılarıyla uyumlu olduğunda cehalet onaylanır.
Belki de Kürtlerin Tarıq Ali ve Dabaşi tarafından evrensel hakikatlerin ve değerlerin temsilcisi olarak büyülü hale getirilip kutlanması istiyorlarsa, “ABD ve İsrail’e ölüm” ve/veya “ Kahrolsun kapitalizm, neoliberalizm” diye bağırmaları gerekebilir; işte o zaman Ali’nin ve Dabaşi’nin nazarında Kürtler, cesaret ve gerçek direnişe dair sol söylem kulübünde hüsnü kabul görebilirler.
Not: Bu metin, Serdar Taş tarafından yapay zekâ tabanlı çeviri programı olan Deepl’ın editlenmesiyle Türkçeye kazandırılmıştır.
*Barzoo Eliassi kimdir?
Kendisini şöyle tanıtıyor:
“Sosyal hizmet alanında doktora derecesine sahibim (2010) ve Linnaeus Üniversitesi’nde doçent olarak lisans ve lisansüstü düzeyde dersler veriyorum. Araştırma alanım Orta Doğu ve Batı Avrupa toplumlarında etnik ilişkiler, sosyal politika, sosyal hizmet, Kürt ve Filistin diasporaları, vatandaşlık ve çok kültürlülük ile ilgilidir. Linnaeus Üniversitesi’ne katılmadan önce 2011-2013 yılları arasında Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yaptım. 2014 yılında Oxford Üniversitesi Uluslararası Göç Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştım ve burada İsveç ve Birleşik Krallık’taki Kürt ve Filistin diasporaları arasında araştırmalar yürüttüm.
Lund Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları alanında iki yıllık uluslararası disiplinlerarası yüksek lisans programında ve Linnaeus Üniversitesi’nde sosyal hizmet programında lisans ve lisansüstü dersler verdim. 2019-2021 yılları arasında sosyal hizmet yüksek lisans programında program koordinatörü olarak çalıştım. 2015 yılında, York Üniversitesi tarafından Göç ve Hareketlilikler alanında liderlik etme potansiyeline sahip olduğu kabul edilen, yeni ortaya çıkan istisnai araştırmacılar için Kanada Araştırma Kürsüsü (Tier 2) olarak aday gösterilmem teklif edildi. Ağustos 2022’de Kanada York Üniversitesi’nde sosyal hizmet alanında tam profesörlüğe terfi ettim.
Öte yandan 27’den fazla uluslararası akademik dergi için hakemlik yaptım ve Routledge, Palgrave, Sage ve Ashgate için kitap önerilerini inceledim. Ayrıca aşağıdaki dergi ve kitap serilerinin yayın kurulu üyesiyim:
Journal of Qualitative Social Work
Education Sciences
International Editorial Advisory Board for Journal of Ethnic and Cultural Studies
The International Editorial Advisory Board for International Institute for The Study of Kurdish Societies (IISKS)
The International Advisory Book for the book series Postcolonial Matter/Materia Postcoloniale, UNIOR
https://vivalavida100.wordpress.com/2025/02/05/baglanti-sanati/