Helenler binlerce yıldır Kıbrıs’ta: Son Paskalya olmayacak
Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar son 1 haftada sanal medya hesabından yaptığı 3 ayrı paylaşımla Kıbrıslı Rumları hedef alırken, adada yeni bir provokasyon yaratma ve işgal bölgesinde yönetime karşı devam eden eylemlerin üstünü örtmeye çalışıyor. İlk olarak “Kıbrıs, Yunan adası değildir! Ada; Kıbrıs Türkü’nün şehit kanlarıyla sulanmış vatandır”, ardından “A’sı B’si hepsi, vız gelir. Akla dayanın. Cin şişeden çıktı, Mehmetçik’in dersi ağır olur” son olarak ise Kıbrıs Türkü’nün vatanında Paskalya hayali kuranlar. Son paskalyanız olur” paylaşımları yaptı. Adanın işgal bölgesinde zaten tek bir Rum bile bırakmayan yönetim, binlerce yıllık Helen yurdunda Paskalya’nın kutlanmasına bile tahammül edemediklerini göstererek, kutlamayı kanla bastıracaklarının sinyalini veriyor. Ama unuttukları bir şey var; Paskalya Kıbrıs’ta 1801 yıldır aralıksız kutlanıyor, kutlanmaya devam edecek.
Akar bu paylaşımları yaparken, gerçeklik ise böyle mi? 1950’li yıllara kadar Kıbrıs gibi bir meselesi olmadığını en yetkili ağızlardan söyleyen Türkiye ve Türkler ne zaman adanın gerçek sahipleri oldular? Sadece Türkiye tarafından tanınan, diğer Türk devletlerinin resmi olarak ilişki bile kurmadığı bir yer nasıl Türk yurdu olabilir? Aynı Türk devletleri Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni resmi olarak tanıyor ve ülkede büyükelçilikler açtı.
4 BİN YILLIK HELEN VARLIĞI
Tarihi Milattan Önce (M.Ö.) 9 binli yıllarda başlayan ada önce Mısır İmparatorluğu sonrasında ise Hititler, Fenikeliler, Asur ve Pers hakimiyetinde kaldıktan sonra Makedonyalı Büyük İskender’in M.Ö. 333’te Perslere karşı kazandığı İssus Savaşı’ndan sonra Antik Yunan hâkimiyetine girdi. Arkeolojik bulgular Kıbrıs’ın Girit ve Ege ile temaslarının en az MÖ 2000’den beri var olduğunu kanıtlıyor. (1) Akalar ve Mikenli tüccarlar MÖ 1400 civarında Kıbrıs’a gelmeye başladılar.(2) Antik Yunanlar MÖ 12. yüzyıl civarında büyük dalgalar halinde Kıbrıs’a gelmeye devam etti. Kıbrıs, Yunan mitolojisinde önemli bir rol oynadı, Afrodit ve Adonis’in doğum yeri olarak kabul edilir, Kıbrıs’tan Kineras, Teucros ve Pygmalion kralları geldi.(3)
M.Ö. 323 yılında Büyük İskender’in ölmesinden sonra bir süre Ptolemaios Hanedanlığı’nın egemenliğine giren ada, önce Mısır’a ardından da M.Ö. 30’da Roma İmparatorluğu hâkimiyetine girdi. M.S. 394 yılında Roma’nın bölünmesi ile birlikte Bizans İmparatorluğu’nun bir ili haline gelen ada, MS 654’te Emeviler tarafından alındı. 688’de Bizans İmparatoru II. Justinianos ile Emevi Halifesi I. Abdülmelik, arasında yapılan anlaşma gereği adada her iki tarafında atadığı valiler tarafından kurulan özerk bir yönetim oluşturulurken, Kıbrıs Adası 688’den 868’e kadar bir Kıbrıs Arap-Bizans Kondominiyumu olarak idare edildi. 1191’de İngiltere Kralı I. Richard tarafından ele geçirilen ada Tapınak Şövalyeleri’ne satıldı. Ada halkının isyanı sonrasında Tapınak Şövalyeleri, adayı I. Richard’a geri verirken, Kıbrıs Krallığı 14. yüzyılda Cenevizli tüccarların eline geçti. 1426 yılında Memlüklüler adayı kendilerine bağladılar. 1489’da da son kraliçe Caterina Cornaro’nun adayı Venediklilere satmasıyla Kıbrıs Krallığı son buldu. (4)
Kıbrıs 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve Antik Çağ’dan beri ilk kayda değer nüfus değişimi başladı. Osmanlılar, adanın imar ve iskânı için, 21 Eylül 1571 tarihli Padişah fermanı ile Karaman Eyaleti’nin belli şehir ve köylerinden adaya mecburi iskan yapılması kararlaştırıldı ve adaya Müslümanlar yerleştirilmeye başlandı. Dört sancağa (Lefkoşa, Mağusa, Girne ve Baf) bölünen Kıbrıs, bir eyalete dönüştürüldü ve adada Karaman Eyaleti kanunlarının yürürlüğe konulması kararlaştırıldı. (5)
‘TÜRK YURDU’ BİRLEŞİK KRALLIK’A KİRALANDI
Binlerce yıllık Helen varlığının bulunduğu ada, Osmanlı İmparatorluğu ve Birleşik Krallık tarafından 4 Haziran 1878 yılında imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi, 92.799 sterlin karşılığında Birleşik Kralık’a kiralandı. Birinci Paylaşım Savaşının başlamasının ardından Osmanlı’nın İttifak Devletleri tarafında yer almasıyla birlikte Birleşik Krallık 5 Kasım 1914’de adayı ilhak ettiğini açıkladı. İngiltere’nin ilhak açıklamanın ertesi günü Kıbrıslı Türk liderliği, İngiliz Yüksek Komiserliği’ni ziyaret ederek, Ada’nın statüsünde meydana gelen değişikliği kabul ettiklerini bildirdiler. Ayrıca Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ve Müslüman halka verdiği yardım ve sempatiye karşı, Osmanlı hükümetinin çok az bir şükran belirttiğini ve İttifak devletlerinin yanında savaşa katılması kararından utanç duyduklarını belirtirler. (6)
İLHAKI TANIDILAR
Kıbrıslı Türkler bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’de Müttefik ülkeleriyle imzaladığı Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesinde Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanıdı, Kıbrıs üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Buna karşı Kıbrıslı Rumlar, İngiliz Kolonisini temsil eden Kavanin Meclisi’nin boykot eder, Enosis talebi ile toplanan imzaları İngiliz Yüksek Komiseri’ne teslim edip, Sömürgeler Bakanlığı’na onlarca muhtıra gönderir. Ancak bunların tamamı İngiltere tarafından reddedilir.(7) Yine Sömürge Yönetimi tarafından uygulanmak istenen ağır vergi politikalarına karşı 21 Ekim 1931’de protesto gösterileri başladı, Kıbrıs Komünist Partisi, halkı bağımsızlık talep etmek için eylemlere çağırdı. Eylemlerde İngiliz valisinin konağı yakılırken, eylemler sonrasında yüzlerce kişi tutuklandı. (8)
Kıbrıslı Rumlar arasında Enosis fikrinin giderek yayılması ve bu talepte eylemlerin artmasıyla birlikte sömürge yönetimi harekete geçti. Ada da o güne kadar hiç gündeme gelmeyen bir ayrılığı ortaya atarak, Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfusu yanına almaya çabalayan Birleşik Krallık iki halkı karşı karşıya getirmek için çalışmalara başladı. Sömürge yöneticileri tarafından bunu doğrulayan bir çok açıklama yapılırken, dönemin Kıbrıs Valisi Herbert Richmond Palmer, Londra’ya gönderdiği 23 Ekim 1936 tarihli bir raporda şunları yazdı: “Bizim Kıbrıs’ta gelecekte de bir siyasal rahatlığımız olabilmesi için Adanın yönetimi, istisnalara da yer verecek şekilde, bölgeler temeli üzerinde sürdürülmelidir. Böylece Kıbrıs ulusçuluğu kavramı -ki Enosis aşınmış bir değer durumuna geldiğinde bu yeni kavramın yükselişi kaçınılmaz olacaktır- mümkün olduğunca uzak bir geleceğe itilip karanlıkta bırakılabilecektir”. (9)
TÜRKLER İNGİLİZLERLE BİRLİKTE
Rumların, İngiltere’ye karşı her direniş ve ayaklanmalarında, Türk cemaatinin liderleri İngiltere’ye bağlılıklarını belirtti ve işgalin devamı için ellerinden geleni yaptı. Bunu en güzel yine Vali Palmer’ın 1935 yılındaki “Yarım yüzyıllık bir süre boyunca, anayasayı uygulayabilmemiz, Türklerin bize olan sadakati ile mümkün olmuştur” sözleri özetledi. (10) İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından “Sir” ünvanı verilen Evkaf Dairesi Başkanı Münir Bey bu çabaların en başında yer alan isim oldu. Enosis’e karşı Türkleri bir araya getiren Münir Bey öncülüğünde 18 Nisan 1943’de Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. İngiliz Sömürge Yönetimi işbirlikçi Türkleri bu örgüt altında toplarken, Türklük adına örgüt kurmak bir Sir’e düştü. (11)
Adada İngiltere’ye karşı gelişen tepkinin artması ve İngiltere’nin ada dışındaki sömürgelerinde de ulusal kurtuluş mücadelelerinin başlamasıyla İngiltere adada ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu tarihlerde Yunanistan’nın Sovyet etkisi altına girmesinden korkan ABD, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni ilan eti. İngiltere’nin 2’inci Paylaşım Savaşı’na kadar dünya siyasetindeki rolünü ABD devralırken, Yunanistan ile Türkiye’yi anti-komünist cepheye kazandırdı. Bununla birlikte Kıbrıs üzerindeki hakimiyette ABD’de etkili olmaya başladı. Fakat İngiltere adadan tamamen çekilmedi ve Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)’nın eylemlerine karşı çoğunluğu Kıbrıslı Türklerden oluşan Özel Polis Güçleri’ni kurdu. Ayrıca sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan Mobile Reserve adlı paramiliter bir birim kuruldu. 1956’da polis gücünün yüzde 70’ini Kıbrıslı Türkler, yüzde 15’ini Kıbrıslı Rumlar oluşturuyordu. (12) Yine Rumların parti, dernek gibi kurumlar kurmasına Britanya Krallığı tarafından izin verilmezken, 1955’de Dr. Fazıl Küçük ve Hikmet Bil tarafından “Kıbrıs Milli Türk Partisi” gibi etnik bir isimle siyasi parti kurmasına izin verildi. (13)
İngiltere böylece kendisine karşı başlayan antikolonyalist hareketi, iki toplum arasında bir çatışmaya dönüştürmeyi planladı. Öte yandan soruna Türkiye ve Yunanistan’ı da dâhil etme arayışına giren sömürge yönetimi topladığı Londra Konferansı ile sorunu İngiltere karşıtlığından Türk-Yunan sorununa dönüştürmeyi başardı. 1 Nisan 1954’de dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu olmadığını (14) söylemesine rağmen, 29 Ağustos 1955’te toplanan Londra Konferansı ile Türkiye Kıbrıs sorununa yeniden resmen taraf oldu. Bu taraf olmada özellikle İstanbul’da Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül Pogromu da bir adım olarak atıldı. Burada da İngiltere’nin parmağının olduğunu aslında 1954 Ağustos ayında Atina’daki İngiliz Büyükelçisinin şu öngörüsünde anlıyoruz: “Zannediyorum ki Türkler durumdan endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda yakın bir arkadaşım da olan Türk meslektaşımı dün akşam gördüğümde, olayların gidişatından kaygı duyduğunu açıkladı. Mesajımda da belirttiğim gibi ilişkiler şu anda pek de iyi değil ve görünürdeki Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter”. (15) Bu sözlerin ardından ise Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ile İstanbul’da Rumlara karşı büyük bir pogrom başlatıldı.
PROVOKASYON, İŞGAL VE SÜRGÜN
Karşılıklı çatışmaların devam ettiği dönemde 25 Mart 1962’de, Lefkoşa surları içindeki Bayraktar ve Ömerge Camilerinde patlayan bombalar çatışmaları daha şiddetli bir boyuta taşıdı. Türkler, bombalama olaylarından dolayı Kıbrıslı Rumları suçladı. Ancak Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu, 25 Eylül 2010’da Habertürk TV’ye yaptığı açıklamada, her şeyi itiraf ediyordu. Yirmibeşoğlu şu açıklamayı yaptı: “Halkın mukavemetini artırmak için, düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Mesela bir camii yakılır. Bunu Kıbrıs’ta yaptık.” (16)
15 Temmuz’da Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenlenen askeri darbeyi fırsat bilen Türkiye, 20 Temmuz’da başlayan ve 16 Ağustos ateşkes anlaşmasına kadar süren askeri müdahale ile adanın yüzde 37’sini işgal etti ve ada ikiye bölündü. Bu işgal sonrasında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürütülen görüşmeler sirk havasında ilerlerken, çözümden uzak bir hal alarak bugüne kadar geldi. Gelinen noktada ilk olarak adada federal bir devleti çözüm olarak sunan Türkiye daha sonra iki ayrı devletten söz etmeye başladı. Garanti Anlaşması ile adanın kuzeyini işgal eden Türkiye bu anlaşmaya dayanarak 51 yıldır BM masasında işgalin üzerini örtmek, diplomasi masasında koz olarak kullanmak ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin egemenliğini bloke etmek için kullandı.
İşgal sonrasında adanın kuzeyinde yaşayan Rumlar zorunla göçe tabi tutuldu. BM’nin 9 Haziran 1975 tarihli raporuna göre 182 bin Rum Kıbrıs’ta mülteci durumuna düşmüş, 20 bin Rum ise çoğunlukla Karpaz’da olmak üzere kuzeyde kalmıştı. 1975 Haziran’ından 1976 Ocak’ına 20 bin kişi 8 bin 840 kişiye düşerken, Kasım 1981’de bin 76’ya, 2012’de 347’ye, günümüzde ise 300 civarına kadar düştü. 31 Temmuz-2 Ağustos arasında Viyana’da yapılan görüşmeler sonucunda imzalanan 3’üncü Viyana Anlaşmasına göre, bu Rumların Karpaz’a gidebilecekler, aileleri Karpaz’da olan Rumlar da güneyden kuzeye geçebilecekti. Ancak bu anlaşmaya hiçbir zaman uyulmadı.
Bunu Rum mülklerine çökme planının bir parçası olarak görmekte mümkün. Rumlara tekrar işgal bölgelerine geçiş izni verilmedi çünkü Rumlardan geriye 1.5 milyon dönüm arazi, mülk kalmıştı. Rumlar bu mallara çökülmesini Cenevre Sözleşmeleri, Roma Statüsü ve Birleşmiş Milletlerin Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesine göre bir savaş suçu ve insanlığa karşı suç olarak yargıya taşımasına rağmen bugüne kadar hiçbir sonuç alamadı.
NÜFUS DEĞİŞİMİ
İşgal sonrasında ise Türkiye hızla adanın demografik yapısını değiştirmeye başladı. 2 Mayıs 1975’de “Çok Gizli” ibaresi ile çıkarılan “Kıbrıs Türk Federe Devletinin İstemi Üzerine Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” doğrultusunda Türkiye adaya nüfus taşımaya başladı. Bu yönetmelik işgücü eksikliğinden kaynaklı Kıbrıs’ın talebi gibi gösterildi fakat, dönemin TC Lefkoşa Büyükelçisi Asaf İnhan, “Büyükelçiler Anlatıyor” isimli kitapta, Gül İnanç’a “Kıbrıs yetkililerinin böyle bir istemi olmadığı gibi Büyükelçilik’ten de bu yönde bir yaklaşım söz konusu edilmemişti” der.
1974 öncesinde adada yapılan 1960 nüfus sayımına göre, Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 104 bin 333 iken, Rumların sayısı 442 bin 263’tü. Buna Ermenileri ve diğer halkları da eklendiğinde ada nüfusu 600 bin civarındaydı. Yine 1975 sayımına göre, adanın nüfusu 659 bin 405’di. Ekim 1974’te Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 115 bin 758’di. 2017’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in verdiği rakamlara göre Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 117 bin 545’ti; ayrıca İngiltere’de Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığına başvurmayan 25 bin kişi vardı. Yine Ekim 2010’da KKTC İstatistik ve Araştırma Dairesi Başkanı, “KKTC vatandaşları” sayısını 120 bin olarak açıkladı.
Yabancılar ve Muhaceret (Değişiklik) Yasası’nda yapılan değişiklikler ile 2005-2008 yılları arasında tam 54 bin kişiye KKTC vatandaşlığı verildi. Bununla da durulmadı ve vatandaşlık satılması durumu devam etti. KKTC Meclisi tarafından 10 Kasım 2008’de kabul edilen “Taşınmaz Mal Edinme ve Uzun Vadeli Kiralama (Yabancılar)” Yasası çerçevesinde, vatandaş olmayanlara, Bakanlar Kurulu onayına bağlı olarak, KKTC’den taşınmaz mal satın alma veya uzun vadeli kiralama hakkı verilirken, 2 yıl KKTC’de yaşayanlara da vatandaş olma ‘hakkı’ tanındı.
YERLEŞİMCİ SEÇMEN SAYISI KIBRISLILARI GEÇTİ
KKTC seçimlerindeki verilere bakınca aslında yerleşimci nüfusun etkisini görmeye başlıyoruz. 1970’te 63 bin 500 olan Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmen sayısı, 1976’da 75 781’e çıktı. Bu sayı 1995’te 113 bin 398’e 2000’de 126 bin 675’e, Annan Planı’nın oylandığı 2004 referandumunda 143 bin 639’e, genel seçimlerin olduğu 2005’de 147.823’e çıktı. Kıbrıs Cumhuriyeti verilerine göre Ekim 1974’te Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 115 bin 758’di. 2017 açıklama yapan Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Anastasiadis Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısını 117 bin 545 olarak açıkladı. 1974’ten beri Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı artmazken, sadece 10 senede, 2015’ten 2025’e 41 bin KKTC “seçmeni” arttı. 9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçiminde Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmen sayısı 83 bin 660’dı. 19 Ekim 2025’de ise Kıbrıs’ın işgal bölgesindeki seçimlerde seçmen sayısı 215 bin 611 oldu. İşgal bölgesinin seçmen sayısından Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmenler çıkarıldığında 131 bin 951 Türkiyeli yerleşimcinin olduğu ortaya çıkıyor. Peki, bu durumda Türkçe konuşan Kıbrıslıların iradelerinin sandığa ne kadar yansıdığını söyleyebiliriz? Söyleyemeyiz. Çünkü 1974 öncesi adada yaşayan tüm Türkçe konuşan Kıbrıslılar tek bir adaya bile oy verse, kendi istedikleri kişiyi seçemiyorlar.
EGEMENLİK SAĞLANMADAN ÇÖZÜM OLMAZ
52 yıldır adaya yerleşimci taşımasına rağmen nüfusu Rumları geçemezken, adanın Türk adası olduğunu hangi akılla söyleyebiliriz? Ya da binlerce yıldır kutlanan Paskalya’nın son Paskalya olacağı tehdidini nasıl yapabiliriz? AB Dönem Başkanı olan bir ülkeyi tehdit ederken “A’sı B’si vız gelir” diye sadece Kıbrıs Cumhuriyeti değil Avrupa Birliği de tehdit ediliyor. AB bunu görecek mi? Üyesi bir ülkenin topraklarının yüzde 37’sinin işgal altında olmasına daha ne kadar sessiz kalacak? Ada da Türk işgali sonlanmadan, yerleşimciler ve askerler geri çekilmeden ve Kıbrıs Cumhuriyeti kendi topraklarının tamamında egemenlik kurmadan bu sorunun çözülme olasılığı yok.
Yarım asrı aşan işgalin en derin yaralarından biri, Rumların kuzeye dönüşünü fiilen imkânsızlaştırmayı amaçlayan bu yağma düzenidir. 1974’te köklerinden sökülen insanlar, hâlâ evlerinin kapısının önünden esen rüzgârı bekliyor. Topraklarını görmek isteyen beş Rum’un tutuklanmasıyla verilmek istenen gözdağı ise nafile: bu halk doğduğu yere dönme hakkını bir polis arabasının karanlık camlarına sığdırmaz. O gün, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ada üzerindeki egemenliği yeniden tesis edildiğinde; yerleşimciler ve askerler adadan çekildiğinde; elli yıllık sessizliğin içinden yükselen o eski sokak isimleri tekrar duyulduğunda gelecek. Çünkü bu ada, üzerine çöken gölgeden daha uzun ömürlüdür — ve halkları en sonunda topraklarına dönecektir.
KAYNAKÇA
[1] “Achaeans and Cyprus.” Polignosisi. June 3, 2022.
[2] “The Achaeans are coming to Cyprus.” Politic. June 3, 2022.
[3] Stass Paraskos, The Mythology of Cyprus (London: Orage Press, 2016) p.1f
[4] Eric Solsten (Derleyen), Cyprus, a Country Study, Washington, D.C.; GPO for the Library of Congress, 1993, s. 12-13-16
[5] Mallinson, William (2005). Cyprus: A Modern History. I. B. Tauris. p. 81.
[6] Ahmet An, Kıbrıs Nereye Gidiyor? Everest Yayınları, 2002, Ankara, s.2.
[7] A. Heinz. Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.28.
[8] Thomas Adams, AKEL: The Communist Party of Cyprus, Hoover Institution Press, California, 1971, s.17.
[9] Ahmet An, Kıbrıs Türk Toplumunda Kıbrıslılık: Engeller ve Gerekli Koşullar, 2005, s.5.
[10] Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.39.
[11] Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.45.
[12] A. Heinz Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.56.
[13] Christopher Hitchens – Hostage to History Cyprus from the Ottomans to Kissinger-Collins (1989), sf.45
[14] Fahri Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara, 1963, s.51.
[15] Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, İstanbul, s.202.
[16] http://www.haberturk.com/gundem/haber/555169-hem-turkiye-hem-kktc-karisti
https://pontosgercek.com/helenler-binlerce-yildir-kibrista-son-paskalya-olmayacak/