Follow

Pierre Haroche – Kimin Arka Bahçesi? Gerçekçilik ve Ukrayna’da değişen dengeler

Çeviren: S. Erdem Türközü

John Mearsheimer ve Stephen Walt’ın uluslararası ilişkilere gerçekçi yaklaşımına göre Rusya-Ukrayna savaşından Batı’nın sorumlu tutulması gerektiği yönündeki iddiaları hakkında çok şey söylendi. Temel savları, NATO ve AB’nin önce Doğu’ya doğru genişleyerek, sonra da Ukrayna’yla işbirliği yaparak Rusya’nın geleneksel etki alanına pervasızca müdahale ettiği ve bunun da Moskova’nın kendi bölgesini korumak için tepkisine neden olduğudur.

Birçok karşı sav, yapısal gerçekçiliğin sınırlılıklarını vurguladı. Ben burada Batı’nın Ukrayna siyasasının, önde gelen gerçekçi yazarların belirttiğinden çok daha fazla gerçekçi mantıkla uyumlu olduğunu savunuyorum. “Etki alanı” ya da “arka bahçe” kavramlarının ardında yatan gerçeklik, aslında çoğu zaman varsayıldığından çok daha dinamiktir.

Gerçekçilik ve Rusya-Ukrayna Savaşı

İlk olarak, metodolojik bir uyarı: Güç dengesi gibi kuramlar sadece tek bir çözümleme düzeyine -bu durumda uluslararası sisteme- odaklanır ve bu nedenle belirli bir tarihsel olayın tüm boyutlarını açıklayamaz. Kenneth Waltz’un belirttiği gibi, güç dengesi kuramı “devletlerin maruz kaldığı baskıları” anlamamıza yardımcı olur, ancak “X devletinin geçen Salı neden belli bir hamle yaptığını bize söylemez”. Güç dengesinin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda önemli bir etmen olduğunu varsaysak bile, bu Putin’in paranoyak bir emperyalistin aksine, ussal bir güvenlik arayışçısı olduğu anlamına gelmez. Yapısal hususlar, savaşın kökenlerine ilişkin birim düzeyindeki sorulara hakemlik edemez.

İkinci olarak, kuramsal bir sorun: Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin esasen NATO’nun genişlemesini dengelemeye yönelik bir girişim olduğunu varsaysak bile, bu mutlaka Batı’nın suçlanması gerektiği anlamına mı gelir? Rusya’nın kendisini Batı’nın gücü karşısında tehdit altında hissetmesi, Batı’nın geri adım atması gerektiği anlamına gelmez. Gönüllü güç kısıtlaması yoluyla barış arayışı liberal bir paradigmada mantıklı olabilir, gerçekçi bir paradigmada değil.

Gerçekçi bir çerçevede, bir liderin yapabileceği en büyük hata, kararlarını güç ve kararlılık dağılımına ilişkin hatalı bir değerlendirmeye dayandırmaktır. Savaşlar rakiplerin hırslarından çok, zafer şansları konusunda anlaşamamalarının sonucudur. Bu anlamda, tutarlı bir gerçekçi gözlemci, Rusya’nın hem Ukrayna hem de Batı karşısındaki gücünü abarttığı için Putin’in suçlanması gereken kişi olduğunu mükemmel bir şekilde iddia edebilir. AB ve NATO ise etkilerini arttırarak sadece Rusya’nın göreceli zayıflığının mantıksal sonuçlarından faydalanmış olurlar.

Mearsheimer tarafından desteklenen “saldırgan gerçekçi“ çerçevesini benimsediğimizde bu durum daha da belirginleşmektedir. Bu mantığa göre devletler “göreli güçlerini azami düzeye çıkarmaya teşvik edilirler çünkü güvenliklerini azami düzeye çıkarmanın en uygun yolu budur” (s. 21). Dolayısıyla, saldırgan bir gerçekçi, NATO’nun 1990’larda Doğu Avrupa’ya genişlemeyi reddederek daha itidalli davranmış olmasının Rusya’nın daha az hırslı olmasına yol açmayacağını düşünebilir. Bugün Batı’yla Rusya arasındaki çatışma Ukrayna’da değil, NATO için çok daha elverişsiz koşullar altında Polonya’da gerçekleşebilir. Hatta bazı kuramcılar NATO’nun aslında Rusya’nın saldırganlığını önlemek için Ukrayna’ya yeterince hızlı yayılmadığı için suçlanması gerektiğini öne sürmüşlerdir.

Riskler dengesi

Bu tartışmaya nasıl hakemlik edebiliriz? Bu savlarda güç dengesinden ziyade çıkar dengesine ilişkin farklı değerlendirmeler yer almaktadır. Mearsheimer ve diğerlerine göre Ukrayna, Rusya için varoluşsal bir çıkarken, Batı için asli olmayan bir çıkardır. Onlara göre Rusya’nın Ukrayna siyasası, Amerika Kıtalarındaki Monroe Doktrini’yle eşdeğerdir.

Buna karşılık, Mearsheimer’ın da belirttiği gibi, “ABD ve Avrupalı müttefikleri Ukrayna’yı temel bir stratejik çıkar olarak görmemektedir”. Bu varsayıma göre Batı, Rusya için tehlikede olan şeyin değerini ve dolayısıyla Rusya’nın etki alanını savunma kararlılığını hafife almış olacaktır. Ama bağımsız bir Ukrayna’nın NATO güvenliği için de asli olduğu ileri sürülebilir. Özellikle Avrupa devletleri için, Ukrayna, uzak bir sorun değildir. Batı’nın Ukrayna’yı Rus egemenliğinden uzak tutma çabaları, Rusya’nın Ukrayna’yı NATO’dan uzak tutma çabalarından daha az ussal değildir.

Belirli bir savaşın kaderini anlamak istediğimizde, güç dengesi kadar çıkar dengesi de çok önemlidir. Örneğin, The Tragedy of Great Power Politics [Büyük Güçler Siyasetinin Trajedisi] (s. 60) adlı kitabında Mearsheimer şöyle yazmaktadır: “ABD’nin Kuzey Vietnam’dan çok daha güçlü bir devlet olduğunu çok az kişi inkâr edebilir ama Vietnam Savaşı’nda (1965-72) daha zayıf olan devlet daha güçlü olanı yenebildi çünkü maddi olmayan etmenler güç dengesinin önüne geçti.” Aslında güç dengesinin önüne geçen şey büyük ölçüde maddi bir etmen olan çıkar dengesiydi. Vietnam topraklarının Kuzey Vietnamlılar için AB’liler için olduğundan çok daha fazla değeri ve faydası vardı; bu da birincilerin zafere ulaşmak için neden ikincilerden çok daha fazla fedakârlık yapmaya hazır olduklarını büyük ölçüde açıklar.

Ukrayna’nın Rusya için değerini ve Batı için değerini değerlendirmek zor olsa da önemli bir gözlemde bulunabiliriz: riskler dengesi hızla Batı’nın yönüne kayıyor. Savaş Ukrayna’daki direnişi ve Rusya karşıtı kanıları canlandırdıkça, Moskova tarafından yönetilmesi muhtemel bir Ukrayna’nın (ya da bir kısmının) Rusya için değeri azalma eğilimine giriyor.

Avrupalı sömürgeci güçlerin sömürgecilikten arındırma hareketi sırasında fark ettiği gibi, düşman ve seferber edilmiş bir toplumu işgal etmek uzun vadede çok pahalıya mal olabilir ve bir varlıktan ziyade yük haline gelme eğilimindedir. Bu durum, sömürgeciler sahada kesin bir askeri yenilgiye uğramamış olsalar bile, Hindistan ya da Cezayir gibi, başlangıçta Britanya’nın ya da Fransa’nın gücünün ve saygınlığının sürdürülmesi için gerekli olduğu düşünülen varlıkların neden sonunda terk edildiğini açıklamaktadır. Ödül artık buna değmiyordu.

Tersine, Rusya-Ukrayna Savaşı, Batı için Ukrayna’nın değerini önemli ölçüde arttırdı. Birkaç ay içinde Ukrayna, Rusya’nın yayılmacılığına karşı son derece etkili bir siper ve Avrupa’nın savunmasının fiili öncüsü olduğunu kanıtladı. Ukrayna’nın, Rus ordusunu hareketsiz hale getirerek kabiliyetlerini büyük ölçüde azaltması ve zayıflıklarını ortaya çıkarması, NATO’nun güvenliğine çoğu NATO üyesi ülkenin yaptığından çok daha fazla katkıda bulunmaktadır. Uzun vadede bile Ukrayna halkının askeri becerileri, eşsiz deneyimi ve moral gücünün NATO’nun yanında olması paha biçilmez bir değer olacaktır.

Kimin arka bahçesi?

Özetle, muzaffer bir Rusya tahripkâr bir sömürge, muzaffer bir Batı ise değerli bir müttefik kazanacaktır. Ukrayna için verilen savaşta Rusya’nın kazanacakları giderek azalırken, Batı’nın kazanacakları giderek artıyor ve bu da nihayetinde her iki tarafın da çatışmaya yatırım yapma güdülerini etkileyebilir. Bu dinamik, örneğin AB ve NATO’nun Ukrayna’ya genişlemesinin kısa bir süre önce neden gereksiz riskler gibi görünürken şimdi giderek daha makul yatırımlar gibi göründüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Riskler artmıştır.

Mearsheimer ufuk açıcı makalesinde, “Batı Rusya’nın arka bahçesine doğru ilerliyor ve onun temel stratejik çıkarlarını tehdit ediyordu” yazdı. Bir büyük gücün “arka bahçesi”ni hem siyasi nüfuza hem de özel çıkarlara sahip olduğu coğrafi olarak yakın bir alan olarak tanımlarsak, bu ilişkinin bugün tersine dönme eğiliminde olduğu sonucuna varabiliriz. Rusya, Ukrayna’ya saldırarak Batı’nın stratejik çıkarlarını pervasızca tehdit etti ve şimdi bunun sonuçlarına katlanıyor. Ukrayna artık AB’nin ve NATO’nun “arka bahçesi”dir.

Kaynak metin: blogs.lse.ac.uk/europpblog/202

dunyadanceviri.wordpress.com/2

Sign in to participate in the conversation
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.