Follow

CUMHURİYET ROMANINDA-Tarihi, Siyaseti, Toplumu, İnsanı ile-CUMHURİYET YILLARI

A.Ömer Türkeş

1.Seminer: Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin ilki “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”
Osmanlı-Türk romanı ilk yazıldığı 1872 yılından 1923’e kadar epey bir yol kat etmiş, yazar ve okuyucu kadrosu genişlemişti. Ancak Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında yayımlanan roman sayısı 20’nin üzerinde değildi. Büyük savaşlardan geçmiş, on binlerce gencini yitirmiş, büyük ekonomik sıkıntılar yaşamış, büyük bir değişimin eşiğine gelmiş ve üstelik entelektüel sayısı bir hayli kısıtlı bir toplumda bu mütevazı rakam bile hem önemli, hem vaatkardı. Nitekim roman üretimi giderek artan bir ivme ile günümüzde ciddi rakamlara ulaşırken özellikle 2000’li yıllardan sonra kaydedilen artış 100 yıllık roman üretimini büyük bir hacme ulaştırdı.

Romanın üretim hacmi kadar, kültürel alanda kapladığı yer de genişledi. Romanlar ve yazarları gazetelerde, gazetelerin kitap eklerinde, dergilerde, hatta kimi zaman televizyon kanallarında birbiri ardına verdikleri röportajlar ve katıldıkları söyleşilerle giderek daha geniş bir yer kaplıyorlar. Özetle söylemek gerekirse bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde bir roman patlaması yaşanıyor.

Türkçe yazılan romanları önce –kısaca- sayılarla değerlendireceğim: 1923-2013 yılları arasında yaklaşık 2500 yazarın elinden çıkmış 6200 roman yayımlanmış. Benim kayıtlarımda 1900 erkek yazarın 4800 romanına karşılık 600 kadın yazarın 1400 romanı görünüyor. Romanların yıllara göre dağılımının 2000’e kadar normal bir seyir izlediği söylenebilir. 2000 yılına kadar, Cumhuriyetin ilk 77 yılında roman ortalaması haftada bir olurken, son yıllarda neredeyse her güne iki kitap düşmesi dikkate değer.

Kesin bir sayı vermek zor ama 2013-2023 yılları arasındaki devasa üretimle birlikte toplam hacmin 10000 romanı geçtiğini söylemek abartılı olmaz. Bu devasa hacim Türkiye’de roman yazma ve okuma ihtiyacının sürekli olduğunu kanıtlıyor. Üzerinde durulması gereken, sayılardan ziyade bu ihtiyacın kendisidir. İhtiyacı yaratan, katıksız bir edebiyat tutkusundan çok başkalarına hitap etmek, konuşmak, seslenmek arzusunun yakıcılığı. Kimi zaman da doğrudan bilgilendirme, aydınlatma arzusu tetikliyor roman yazmayı. Okuyucunun da bu arzuları paylaştığını biliyoruz. Türkçe yazılan romanlarda edebi kaygıların bir kenara bırakılarak içeriğin/ hikâyenin öne çıkarılmasının nedeni işte bu ortak arzudur. Böyle bir arzu Cumhuriyet tarihinin ekonomik, politik ve ideolojik değişimleriyle bağlantılıdır. Zira toplumsal tarihin dönüm noktaları yeni yaşam tarzları ve yeni insan tipleri doğurur. Cumhuriyet romanı işte bu sürecin ürünüdür.

Binlerce yazarın elinden çıkmış, farklı dünya görüşleri, farklı biçimler ve farklı türlerde yazılmış on binden fazla romanı tek bir yazıya sığdırmak elbette mümkün değil. Bu nedenle, Cumhuriyet Romanı’nın yüz yılını Cumhuriyet Tarihi’nin dönüm noktaları üzerinden ele almak, daha doğru bir deyişle Cumhuriyet Tarihi’nin hikâyesini romanlardan okumak daha anlamlı ve kapsayıcı olabilir.

Yüksek edebiyatın sıra dışı eserlerini teker teker incelemek yerine edebiyatın bütününe bakmaya ve ‘olgular deryası’na dalmaya çalışan bu çalışma toplumsal zihniyete dair ipuçları elde etmek niyeti taşımakla birlikte, kuşkusuz edebiyatı toplumsal araştırmanın önüne koymuyor. Çünkü edebiyat gerçekliğe dolaysız geçit veren bir kılavuz değildir. Bir edebi metnin barındırdığı tarihsel toplumsal gerçekler ve insan tipleri yazarın dünya görüşüyle, sanata bakışıyla, siyasi eğilimleriyle birlikte değerlendirildiğinde anlam kazanır. Ele alınan mekanların, toplumsal ve bireysel hayatların gerçeklikle ilişkisi, neyin salt düş ürünü, nelerin gerçekçi gözlem, nelerin yalnızca yazarın özlemlerinin dışavurumu olduğunun sağlaması, edebiyatın dışındaki kaynaklarla yapılmalıdır; hele ki, kişiye, zamana ve mekana göre değişken, kaygan kavramlardan söz ederken…

Milli Mücadele romanları

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını incelerken Mustafa Kemal’in 1919’da Samsun’a giderek başlattığı Milli Mücadele sürecini de ele almak gerekir. Zira Milli Mücadele ve Cumhuriyet kesintisiz bir süreçtir. Ve Cumhuriyet’e asıl meşruiyetini veren ve kuruluş ilkelerini belirleyen Milli Mücadele’dir.

Her siyasi ve toplumsal alt üst oluşun ardından gelen yapılanma hamlesi, kendisi ile geçmiş arasına bir sınır çizgisi çekmek istemiştir. Bu çizgi en açık biçimde tarih anlatılarında bulur ifadesini. Bağrından kopup geldiği “eski” ile “yeni”nin temsili olan kendisi arasındaki farklılıklara vurgu yapmak için tarihin yeniden tanzimi kaçınılmazdır. Böylelikle o ayrışma sürecinin tanıkları ikna olmasalar bile resmi ideolojinin rahlesinden geçecek ikinci, üçüncü ve daha sonraki kuşaklar için kurucu bir “mit” yaratılmış olur.. Ancak resmi tarihin topluma yukardan aşağıya giydirilmesi kolay değildir; her ulusal kimlik tasarımı, tarih yazımı kadar o tarihi benimsetecek popüler anlatılara da ihtiyaç duyar ve elbette resmi tarihi dikte ettirenlerin edebiyattan da benzer beklentileri; devrimin destanının yazılacağı romanlar üzerinden bir kanon yaratılması talebi vardır. Çünkü, milletin hikayesini anlatan metinlerden oluşan bir toplam olarak edebiyat kanonu, insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştırır… Kimliklerin çözüldüğü ve toplumsal ilişkilerin farklılaştığı bir dönemde, kanon eski zamanların bereketine bakıp insanlara kültürel olarak yeniden canlanma umutları sunar. Geçmişi yeniden ele geçirmeye çalışır… Kanon, içinde bir milletin, bir sınıfın ya da bireyin farklılaşmamış bir kimlik bulabileceği ütopik bir sürekli metinsellik mekanıdır.

Cumhuriyetin ilanından sonraki yapılanma sürecinde, yukarıda sözü edilen tarzda bir edebiyat hareketi -kurtuluş ve kuruluş miti üzerinden Kemalist bir kanon- yaratılması yönünde pratik, teorik ve manupülatif çabalar gösterilmiştir. Nitekim Yaşar Nabi Nayır, bu manipülasyonlar üzerinde durmuş ve beklentileri; “dün ‘istiklal harbimizi anlatacak eserler nerde?’ diye soranlara bu defa ‘inkılap edebiyatı isteriz’ diye haykıranlar eklendi. Rusyada devlet elinde dirije edilen edebiyatın – mücerret sanat kıymeti ne olursa olsun- Sovyet ideolojisine ve rejimine yaptığı büyük hizmetler de bir örnek olarak gözönünde duruyordu” ifadesiyle özetlemiştir. Gerçekten de, Sovyetler Birliği’ndeki “parti edebiyatı” çağrıları ile aynı zaman dilimine denk düşen “Türk rönesansı” için sosyalist sanat politikalarının iyi bir rehber olduğu söylenebilir. Cumhuriyet ideolojisinin mimarlarından Kadrocuların Yakup Kadri, Burhan Belge gibi yazarları dolayımıyla -kendileri her ne kadar Marksizmden uzak dursalar bile- resmi Marksizmin bakış açısını izledikleri ve Sovyet Birliğinde ortaya atılan Toplumcu Gerçekçilik fikriyatından etkilenerek iki ülke arasında paralellikler kurdukları söylenebilir. Falih Rıfkı Atay ise meseleye Kadrocular gibi teorik bir perspektifle yaklaşmamakla birlikte, sadece edebi değil, bütün entellektüel faaliyetlerin “davaya” bağlanmasının zorunluluğunu vurgularken Çankaya ve çevresinin zihniyetini ve psikolojisini yansıtır. Ve hatta, milliyetçi-liberal ideolojisine rağmen Ahmet Ağaoğlu bile Sovyet aydınlarına imrendiğini ifade etmekten kaçınmaz; “bizim yanıbaşımızda Rusya’da başka ve pek önemli bir devrim yapıldı. Bakınız orada nasıl durmadan çalışıyorlar! Bir insan için Rus aydınlarının çalışma yöntemlerine, oluşturdukları eserlerin bolluğuna ve ciddiyetine hay­ret etmemek mümkün değildir”.

Bütün bu çabalara rağmen, aradan yıllar geçtikten sonra Cumhuriyet tarihini ve toplumsal hayatını romanlarda arayan incelemecilerin bir çoğu, Cumhuriyet’in ilk yıllarının güçlü bir biçimde yazıya dökülememişliğini vurgularlar; Taner Timur’a göre edebiyat tarihimizde Mustafa Kemal’i ve Kurtuluşçu cepheyi devrimci bir yaklaşımla gerçekçi bir şekilde veren, değeri herkesçe teslim edilmiş bir romanın yokluğu dikkat çekicidir. Tahir Alangu bu yokluğu edebiyatın, henüz halka mal olmamış devrimlerin propogandasını yapmaya memur edilmesinde arar. Alemdar Yalçın ise; “I.Dünya savaşından yüzlerce roman çıkaran Batı, Vietnam savaşından yüzlerce film çıkaran Amerikalı aydın, kendi meselesine sahip olmanın, onlara ciddiyetle yaklaşmanın zevkini, verdiği kaliteli eserlerde tatmaktadır. Bizim, her biri acı-tatlı binlerce olayın destanı olan tarihimiz ise kendi aydını tarafından keşfedilmeyi beklemektedir” sözleriyle yakınır romanlardaki tarihsizlikten…. Yine de, bugünlere bir edebi şahaser bırakmamakla birlikte, özellikle Türk-Yunan harbine ilişkin Cumhuriyetçi cepheden yaklaşan “kurtuluş” ve “kuruluş” romanları bir kanon oluştururlar. Farklı ideolojiler ve söylemlerle yazılsalar da, siyasi bir projenin parçası sayılabilecek bu anlatılarda ulus-devlet projesinin ve yaratılmak istenen milli kimliğin yansımaları vardır.

Doğrudan Milli Mücadele yıllarını konu alan ya da o döneme değinen romanlardaki tarih Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 ile İzmir’in Kurtuluş günü olan 9 Eylül 1923 arasında kalan bir zaman dilimiyle sınırlanabilir belki. Ancak, Milli Mücadele sürecini daha kapsamlı ele almak için söz konusu dilimi biraz daha genişletmek, Milli Mücadele’ye katılan insanların bu savaşa hangi koşullar altında atıldıklarını anlayabilmek amacıyla I.Dünya Savaşı günlerine kadar uzanmak, yüzbinlerce insanın hayatına mal olan savaş meydanlarını da göz önünde bulundurmak daha doğru bir yaklaşımdır. Tarihsel döneme böyle bir genişlik katmak en iyi ifadesini edebiyatta bulan Türk miliyetçiliğinin bakış açısını kavramak açısından da önemlidir. Önemlidir, çünkü milliyetçilik ilk dönem Milli Mücadele anlatılarının tamamına damgasını vurmuş ve ulus kimliğinin yaratılmasında temel bir rol oynamıştır.

Cephelerdeki kanlı sahneleri, mütareke İstanbul’undaki yozlaşmayı, harp zenginleriyle yoksul halk arasındaki uçurumu, örgütlenmeye çalışılan direnişi, Milli Mücadele’nin Anadolu’nun dört bir yanına yayılmasını, çeteleri, Kuva-yı Milli’den düzenli orduya geçişi, velhasıl bu toprakların en uzun on yılını, 1914-1923 yılları arasından yaşananları yansıtan romanları yazılış tarihlerine göre üç döneme ayırabiliriz. I.Dönem(1920-1950) romanları, savaş yıllarına tanıklık eden aydınların kalemlerinden çıkmıştır. II.Dönemde(1950-1980) yazılanlar, Cumhuriyet’in yetiştirdiği ilk kuşak aydınların yakın dönem anlatılarıdır ve yazıldıkları yılların siyasi eğilimlerini barındırırlar. 80’lerden sonra yazılan III.Dönem romanlarında ise bugünün ihtiyaçlarına göre yapılandırılan bir tarih anlayışı vardır.

I.Dönem (1922-1950):

I.Dönem romanlarının önemli bir bölümünde mütareke yılları İstanbul’undaki toplumsal yaşama yönelik ağır bir eleştiri göze çarpar. Yazarların Tanzimat edebiyatından beri aşina oldukları bu tema, Cumhuriyet’e kolaylıkla aktarılmıştır. Sürece tanıklık eden yazarların anlatılarında Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Bu kuşaktan yazarların en sık yineledikleri konu değişimin getirdiği yozlaşmadır.

İlk dönem Milli Mücadele romanlarında savaşın nedenleri, Osmanlı devletinin yapısal sorunları, o yılların milliyetçi akımları gibi temel meselelerden çok düşmanın kimliği önemlidir ve düşman çoğunlukla Yunan ordusu ve Rum yerli halktır. Doğuya gidildiğinde Ermeni’ye, Güneydoğu’da geçenlerde ise Araplar’a dönüşür. Elbette yerli işbirlikçiler olarak yobazlar ve direnişe katılmayan köylüleri de unutmamak gerekiyor. İlk dönem romanlarında -o yılların egemen ideolojisi gereği- Yunan ordusundan çok yerli işbirlikçiler ve yobazların zulmü vurgulanır. Cumhuriyet kadrolarının benimsediği romanlar -“Vurun Kahpeye”, “Yaban” ve “Yeşil Gece”- mücadelenin asıl hedefinin din adamları ve feodal yapılar olduğu, çatışmanın ilericilerle gericiler, aydınlık ve karanlık arasında sürdüğü konusunda hemfikirdirler.

Eklemek gerekiyor; bu yazıda adı geçen romanlarda Milli Mücadele’nin ele alınışı farklı ağırlıkta, farklı renklerdedir. Kimisi bütünüyle kurtuluş ve kuruluş teması etrafında kurgulanırken kimisinde Milli Mücadele anlatılan hikâyeye bir fon teşkil etmiştir.

I.Dönemde yazılan önemli romanlar -kronolojik olara- şu şekilde sıralanıyorlar: Ercümend Ekrem Talu – “Kan ve İman” (1922); Yakup Kadri – “Kiralık Konak” (1922); Halide Edip – “Ateşten Gömlek”(1922); Peyami Safa – “Mahşer”(1924), M.Ş.Esendal – “Miras” (1925); Halide Edip – “Vurun Kahpeye”(1926); Yakup Kadri – “Sodom ve Gomore” (1928); Reşat Nuri Güntekin – “Yeşil Gece” (1928); Mehmet Rauf – “Halas”(1929); Yakup Kadri – “Yaban”(1932); Ahmet Hamdi Tanpınar, “Sahnenin Dışındakiler”(1950).

II. Dönem (1950-1980):

İlk dönemin karakteristiklerinden olan Mütareke dönemi İstanbul anlatılarının seyrekleştiği II.Dönem romanları, yazarlarının siyasi ve ideolojik bağlanımlarına göre birkaç gurupta incelenebilir. İlk olarak, Milli Mücadele’yi resmi tarihe uygun bir biçimde işleyen ve hareketin dinamikleri yerine destansı boyutunu ve macerayı öne çıkaran çok sayıda romanla karşılaşıyoruz. Bu türden anlatılarda “adsız kahraman” mitosu benimsenirken çetelerin Milli Mücadele’deki rolleri abartılı bir biçimde işlenmiştir.

Dönemin ikinci önemli yeniliği, Milli Mücadele’de dinsel inancın oynadığı role vurgu yapan romanların ortaya çıkmasıdır. Tarık Buğra, “mesele sahibi insanın romanı”nı yazmaya soyunduğu “Küçük Ağa” ve “Firavun İmam”da Cumhuriyet öncesi ve sonrasını resmi tarihin reddiyesi anlamına gelecek bir bakış açısıyla romanlaştırırken din adamlarını ve islamiyeti Milli Mücadele’de merkezi bir konuma yerleştirir. Münevver Ayaşlı’nın “Pertev Bey’in Üç Kızı”ndaki değerlendirme, zaferin “milli olduğu kadar da dini” olduğunu savunur.

Ve son olarak, Milli Mücadele’ye solun farklı renklerine bürünmüş bakış açılarından yaklaşan romanlarda kaydedilen artış bu dönemin en önemli karakteristiğidir. ‘Sol’ ve ‘antiemperyalist’ bir söylemi benimseyen H. İzzetin Dinamo, Samim Kocagöz, Erol Toy, Reşat Enis, İlhan Selçuk, Kemal Tahir gibi yazarlar sorunları topluma mal ederler. Milli Mücadele’nin meseleleri ile Türk solunun bu romanların yazıldıkları tarihlerde takipçisi oldukları meseleler arasındaki benzerlikler açıktır. Aslında öne çıkan temalar ülkenin toprak bütünlüğü, vatanın bugünü ve yarını, bağımsızlığı ve egemenliği, milletin özgürlüğü ve millet olmak için engellerin kalkması gibi Türk solunun siyasi meseleleridir. Milli Mücadele’ye soldan yaklaşan yazarların bir kısmında ise “dillerin, dinlerin, etnik kimliklerin harman olduğu, halkların uyum içerisinde yaşadığı, tarihin en büyük uygarlıklarının beşiği Anadolu” fikriyatına bağlanmış Mavi Anadolucu’ların etkileri görülür. Milli Mücadele’ye soldan yaklaşan romanlarda işgalin ekonomik sömürüyü hedefleyen boyutu da antiemperyalist bir yaklaşım içerisinde işlenmiştir.

1950-1980 yılları arasında yazılan ve 1914-1923 yılları arasında geçen romanlar: Şukufe Nihal – “Çölde Sabah Oluyor”(1951); Kemal Tahir – Esir Şehrin İnsanları(1956), Yorgun Savaşçı(1965); Samim Kocagöz – Kalpaklılar(1962), Doludizgin(1963); Tarık Buğra – Küçük Ağa(1963), Küçük Ağa Ankara’da(1966), Firavun İmam”(1966); H.İ. Dinamo – Kutsal İsyan(1966-1968), Ateş Yılları(1968), Savaş ve Açlar(1968), Kutsal Barış(1972-1976); Ilhan Selçuk – Yüzbaşı Selahattin’in Romanı(1973-1975); Talip Apaydın – Toz Duman İçinde(1974)…

III. Dönem (1980-1923):

80 sonrasında yazılan Milli Mücadele romanları, yukarıda özetlediğim bütün bu eğilimlerin yansıdığı bir alan olarak çok parçalı bir görünüm arzederler. Mesela, ilk iki dönemin kötülük simgeleri –Rumlar, Ermeniler, vb.- bu dönemde bazen Anadolu’nun kültür mozağinin bir parçası olarak insani yaklaşımlarla halkların kardeşliği teması etrafında ele alınırken bazen de düşmanlığı ezeli ve ebedi sayan ilk iki dönem romanlarından daha kindar yaklaşımlara maruz kalmışlardır. Bir başka yenilik, Milli Mücadele’yi yadsımaksızın savaşın her iki taraf halklarında açtığı yaraları işleyen anlatılardaki artıştır.

1914-1923 yılları arası dönemden manzaralar sunarken siyasi ve ideolojik farklılıkların dışında, post modern akımla karşılaşmanın, Batı ve Doğu edebiyatlarıyla daha yakından ilişkilenmenin getirdiği biçimsel arayışlarla da çeşitlenen 80 sonrası Milli Mücadele konulu romanları için bir liste denemesi şöyle yapılabilir:

Burhan Günel – “Acının Askerleri”(1981), Attila İlhan – Dersadet’te Sabah Ezanları(1981), O Karanlıkta Biz(1998), Allahın Askerleri(2002); H.İ. Dinamo -Anadolu’da Bir Yunan Askeri (1988); Yılmaz Karakoyunlu – Çiçekli Mumlar Sokağı(2000), Uç Aliler Divanı (1991); Celal Hafifbilek – Ankara 1920(1998); Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye(2001), Çamlıca’nın Üç Gülü(2002); Buket Uzuner – Gelibolu(2001); Turgut Özakman – 19 Mayis 1919(2 cilt, 2002-2003); Yaşar Kemal – Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana(2000), Tanyeri Horozları(2002), Karıncanın Su İçtiği(2002); Kemal Anadol – Büyük Ayrılık(2003), Orhan Pamuk – Veba Geceleri (2021)…

Kısa Bir Değerlendirme

Ürünlerin edebi niteliklerindense yazarların Milli Mücadele’ye ilişkin siyasi ve ideolojik yaklaşımlarını sergilemeyi önüne koyan bu yazı, bir edebi metni değerlendirirken ortaya konan argümantasyonun edebiyat dışı bir alandan taşınmasının meşruiyetini sorgulatabilir. Daha açık bir deyişle, bir romanı konu edindiği dönem ve olayların gerçeğe uygunluğu açısından yargılamak okuyucuyu edebiyatın dışına savurma tehlikesine açıktır. Bliyoruz ki, edebi metnin kayıtsız şartsız özgürlüğü savunanlar için, roman okumalarında tarihsel gerçeklerin ardına düşülmesi bir estetik bakış eksikliğidir ve edebiyat adına yapılan bir çalışma tarih ölçütleriyle değil edebiyat ölçütleriyle değerlendirilmelidir. Ne var ki romanın içeriği ve ideolojisi de estetik ölçütler olarak benimsenebilir. Yani, ortak ve yakın bir tarihsel döneme ait bir hikayenin ideoloji merceğinde kırılarak ters yüz olmuş olaylarla aktarılırken yazarların “tarihi gerçeklere bağlı kaldıkları”na ilişkin iddiaları da roman estetiğini zedeleyecektir. Çünkü tarihsel romanın, ele aldığı tarihsel dönemle birlikte dış dünyadan gelen bir modeli, böyle temel bir dış gerçekliği; bu dış gerçekliği okuma eylemi içinde hep karşımızda tutma gibi bir özelliği vardır. Bu dış gerçekliği sezinlememek -ne kadar boş ve belirsiz biçimde olursa olsun- gerçek bir nesne tasarlamamak mümkün değildir; tarihsel romanı okurken kurduğumuz yapı, karşılaştırmayı içerir, varlıkla ilgili bir tür yargıyı içerir. Işte böyle bir okuma pratiğinde, ideolojik bağlanım tarihte olup bitenlerin farklı algılanmasına neden olur; aynı belge ve olgularla çok farklı tarihler yazılabilir.

Geçmişte olup bitmiş vakaların apaçık delliler ileri sürülse bile şüpheye yer bırakmayacak bir ispatı, hatasız bir tasavvur ya da tahayyülü söz konusu değildir. Tersine, varsa eğer, o apaçık deliller yapıları gereği şüpheye de açıktırlar. Çünkü tarihe yaptığımız yolculuk biçimsel olarak tarihi, öz itibarı ile günceldir. Tarihte olup bitenlerin imgesini beynimizde netleştirirken, belki de hiç olmamış bir çok görüntüyü, bugünkü siyasi ve ideolojik tercihlerimiz uyan bir tarih anlayışı ile canlandırırız. Bu canlandırma, gündelik hayat hakkında, onu anlamlandırmak adına kurguladığımız -gerçeğe hiç de uygun düşmediğini daha sonra kendi kendimize itiraf edeceğimiz- anlatılardan farklı değildir. Bireysel düzeyde olanı genişlettiğimizde, ulusların da tarihi kendine mal etmek, geçmişi tarihleştirmek ve sonuçta bir toplumu icat etmek amaçlı birer anlatı olduğunu farkederiz. Aslında tarih, felsefe, sosyoloji ve özellikle edebiyatı kapsıyacak şekilde, bütün toplumbilimler büyük anlatı metinleridir. Öyleyse biz dünyayı kurmaca olmadıklarını iddia eden, tamamiyle gerçeği yansıttığını kanıtlamaya çalışan bir takım anlatılar aracılığıyla anlamaya çalışıyor, ama çıkarları çatışan iki insanın, iki ulusun, iki dinin, iki vs.nin aynı tarihi farklı farklı anlattıklarını da biliyoruz.

Anlatılar savaşı genelde romana, konumuz özelinde ard alanını Milli Mücadele dönemine ayıran romanlara eksiksiz yansımıştır. Bu derleme içinde bahsi geçen romanlar yazarlarının siyasi eğilimlerine göre belli başlıklar altında toplanabilirler. Bir karşılaştırma yapıldığında aynı başlıkların Milli Mücadele hakkında yazılmış tarih anlatıları için de kullanılabilineceği farkedilecektir. Ayrıntısal farklılıklarından yapısal zıtlıklara kadar değişen bakış açılarını içeren Milli Mücadele anlatıları üzerinde düşünmek kuşkusuz tarihin “hakikat”lerine ulaşmak anlamına gelmez. Üstelik edebiyatın içerdiği bilgilerden tarihi olgulara dolaysız bir geçiş yapmak doğru da değildir, ama tarihi anlatıları -hayatı tam da bizim kendimize anlattığımız o akıp giden haliyle çağrıştıran- romanlar üzerinden düşünmek, zamanın anlatılar sayesinde nasıl kurulduğunu anlamaya ve anlatıların ikna gücünü kavramaya yardımcı olabileceği gibi, “okur ile tarih, kurmaca ile gerçek­lik arasındaki karmaşık ilişkiler üzerine düşünmek, aklın canavarlar üreten uykusuna karşı bir tür terapi” anlamına da gelebilir. Gerçeğin bize nasıl göründüğü­nü ya da nasıl görünebileceğini inceleyeceğimiz en elverişli yer olarak roman, anlatının ardındaki ideolojik, pikolojik, siyasal, vb. dinamikleri test edebileceğimiz bir “laboratuvar­dır”. Ulusal kimliğin kurulduğu dönem olma özelliğiyle, meşruiyetini tarihte arayan ya da bugünün sorunlarını geçmişte çözmek isteyen her kesimin -icat etmeye değilse bile- yeniden yapılandırmaya çalıştığı Milli Mücadele döneminin 80 sonrası romanlarında birbirini dıştalayan olaylar ve kahramanlarla kurgulanması, geçmişi yeniden yapılandırmaya en uygun anlatının roman sanatı olduğu iddiasını doğrulamaktadır.

Cumhuriyet tarihinin ve ulusal kimliğin yapı taşı sayılan Milli Mücadele döneminin edebiyatımız içerisinde ağırlıklı bir yer kaplaması beklenebilir bir durumdur. Ancak, bu yazı içerisinde üç dönem halinde listelenen romanların gerek nicelik gerek nitelik açısından böyle bir yer kapladığını söylemek hiç de kolay değil. Bu yetersizliğin nedenleri, yani Milli Mücadele’nin “değeri herkesçe teslim edilmiş bir romanının yokluğu” hakkında pek çok tez ileri sürülebilir. Benim üzerinde durduğum, Milli Mücadele sürecinin hikayeleştirilme nedenlerinin edebiyattan çok siyasi ve ideolojik ilgilerle açıklanabilirliğidir.

Romancılığımızın 100 yıllık tarihinde Cumhuriyet dönemini öncesi ve sonrası ile edebiyata taşıyan yüzlerce roman arasında tartışma yaratan pek çok örnek olmasına rağmen 100 yıllık tarihin en iyi romanları arasında sayabileceğim yegâne örnek Yaşar Kemal’in “Bir Ada hikâyesi” dörtlemesidir. 2015 yılında edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük yazarı olarak sonsuzluğa uğurladığımız Yaşar Kemal, dört ciltlik dev romanıyla Cumhuriyetin kuruluş mücadelesini sıradan insanların hayat mücadelesini anlatan epik bir destana dönüştürmüştür.

BİR ADA HİKAYESİ

Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” adlı dörtlemesinin ilki “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, 1998 yılında yayımlanmıştı.

“Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana”, Poyraz Musa’nın – Rumların Mirmingi dediği- Karınca Adasına gelişiyle başlıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarındayız. Asıl adı Abbas olan Poyraz Musa, Allahüekber dağlarında, Doğu cephesinde savaşmış, asker kaçakları ile birlikte yağmacılık yapmış, çok can akmış bir asker… Savaş sırasında kardeşlerini öldürdüğü Bedevilerden saklanmak, kendisine yeni bir yaşam kurmak için seçer bu ıssız adayı. Dağlarda, çöllerde yitirdiği masumiyetini her tarafı denizle çevrili bir kara parçasında onarmaktır niyeti. Ada yaşayan Rumlar, mübadele ile göçetmek zorunda kaldılarından bomboştur evler. Yine de yalnız değildir Musa; “mübadeleyle giden Rumlara katılmamak için orada saklanan, adaya gelen ilk kişiyi öldürmek için yemin etmiş Vasili” de oradadır.

Poyraz Musa, adaya yerleşmek için gerekli işlemleri -bir savaş kahramanı olduğu için- kolaylıkla alır. Şimdi mesele, iç hesaplaşması hiç bitmeyen Vasili ile anlaşmaktır. Gerginlik çok sürmez; henüz ateşi sönmemiş bir felaketin yarattığı dehşet ve şaşkınlıktan kurtulamamış bu iki insan dost olmayı başarırlar. Romanın sonlarına doğru, Yunanistan’dan kaçan Lena’nın da adasına, evine dönmesi, bir fırtına esnasında Vasili’nin Poyraz Musa’yı boğulmaktan kurtarması, adada yeni bir duygusal iklimin müjdecisidir. Bir süre sonra kocasını Çanakkale’de yitiren Melek Hatun ve oğlu Kadir de katılacaktır bu küçük “ülkeye”…

Çelişkileri, zıtlıkları çok iyi kullanıyor Yaşar Kemal. Doğa tasvirleri savaş kareleri ile birleşirken, adadaki huzurun hala bozulmaması bir gerilim hissi yaratıyor. “Şimdiye kadar varlığından bile haberdar olmadığımız renkleri, kokuları, böcekleri, binbir türlü güzelliği farkettirmeden tattıran Yaşar Kemal, şimdi de farkettirmeden, yalnızca saadeti muhafaza eden bir hafızanın problemlerini gösteriyor bize. Romanın sonundaki abartılı mutluluk ve geleceğe yönelik dayanıksız iyimserlik de belki bu yüzden inandırıcı olmuyor: Poyraz, Lena, Vasili ve Kadri Kaptanla annesi çok da inanmadıkları bir mutluluğu yaşarken, çölden yola çıkan bir bedevi kurşununun ya da hançerinin ne zaman gelip Poyraz’ı bulacağını kaygıyla beklemeye başlıyor” okuyucu…

“Karıncanın Su İçtiği Yer”

Zaman zaman karıncaların su içebileceği kadar kıpırtısız ve dingin duran bir denizin ortasındaki adaya bilinmeyen bir ziyaretçinin ayak basması ile başlıyor “Karıncanın Su İçtiği Yer”. Bu bir hatırlatmadır aslında; ilk romanın sonundaki huzurun kalıcı olmadığını sezdiriyor Yaşar Kemal. Ne var ki Poyraz Musa, takipçisini öldürme fırsatı da olsa bu yola başvurmayacaktır artık. Onun şimdiki meselesi -dili, dini, cinsiyeti ne olursa olsun- savaş mağduru insanlarla birlikte bu adada yeni bir hayat yeşertmektir.

“Bir Ada Hikayesi”nin ilk cildi çok az karakterle başlamıştı. Bu kez yeni insanlarla tanışıyoruz. Anadolunun dört bir yanından ya da suyun öte yakasından oradan oraya dolaşarak kendilerine sığınacak bir yer arayanlara ön ayak olan Poyraz Musa, aldığı canların bedelini başkalarına hayat vererek ödemek ister gibidir. Pek çok kişi katılır aralarına. Baytar Cemil, Nişancı Veli, Giritli Musa Kazım Ağaefendi ve kızları, Kaçak Hasan, doktor Salman Sami Bey, doktor Halil bey ve Dengbej Uso içlerinde en renkli karakterler olarak öne çıkar.

Poyraz Musa, adaya yalnızca Sarıkamış, Allahuekber Dağı, Ağrı Dağı, Van ve Bağdat çarpışmalarından geçmiş yorgun bir bedeni değil, aynı zamanda bu kadar vahşetten “ürkmüş bir ruhun çığrışlarını” da getirmişti. Yeni gelenlerin ruh halleri de hiç farklı değil; herkes bir diğeri tarafından büyülenecek kadar zayıf, savaşın orasından burasından biçtiği, yaraladığı ruhlar henüz kendilerini onaracak vakti bulamamış… Çünkü bütün hikâyeleri bastıran bir hikâye, bütün güçlerden daha büyük bir güç, bütün geçmişi, dostlukları silen, belirsizleştiren ve kendine hoyratlıktan, acımasızlıktan bir geçmiş edinen savaş var yaşanılmış. Ancak bu zayıflık hali, insanların dayanışmacı yanını çıkarıyor ortaya ve roman hayatın yeniden kuruluşuna dair bir epiğe dönüşüyor.

Bu dostluk, kardeşlik ve dayanışma atmosferi sizi yanıltmasın; Yaşar Kemal, hamasi bir “halkların kardeşliği” temasına takılıp kalmayacak kadar iyi tanıyor bu coğrafyanın insanlarını ve onlara dayatılan tarihi. Kardeşlik, hiç gerçekleşmeyecek bir düş değil, ama olasılıklardan yalnızca biri; belki de en zayıf olanı..! Romanı, farklı kültürlerin “alışıldık kardeşlik bildirilerinden biri olmaktan kurtaran, bir tür “iki yakanın insanları” anlatısı olmaktan çıkaran şey, Yaşar Kemal’in öykünün arka planına yerleştirdiği tarih”; “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” adını I. Dünya Savaşı sonrasında kıyıma uğrayan Yezidilerin ölü bedenlerinin atıldığı Fırat Nehrindeki görüntüden alıyor. Mazlumun zalim, zalimin mazlum olabildiğine tanık olmanın sağladığı, biraz mistik de sayılabilecek bir yer değiştirmeyle karşılaşıyoruz… Yezidileri kıran Türkleri, Arapları, Kürtleri bu yüzden unutmuyor Yaşar Kemal; mesela, her bir karakter aracılığı ile Anadolunun farklı bir yöresinden savaş manzaralarını yansıtırken, Dengbej Uso’nun ağzından doğuyu şu sözlerle dillendiriyor; “Beyler gene dini bir uğruna Yezidileri kırıyor, kalanlar gene dağlara sığınıyorlardı… Onların tükendiğini sanan Türk Beyleri, Kürt mirleri bu işe şaşırıp kalıyorlar, şaşkınlıkları geçmeden hemen Yezidileri çocuk çoluk, kadın erkek kırmaya başlıyorlardı…. Yezidiler Kürttü. Çok zengin bir Kürtçe konuşuyor, kırımları üstüne çıkarılmış destanlar, bütün Mezapotamyada dilden dile dolaşıyor, bu destanları duyanlar kulaklarına inanamıyor, acılar içinde kıvranıyorlardı. ışin tuhafı Yezidileri en çok da Kürt emirleri kırıyordu.”

Biçimsel olarak, bireyin oluşum sürecini, yaşadığı çatışmalar ve yenil­giler sonucunda olgunlaşmasını, içinde yaşa­dığı toplumla bütünleşmesini, ona uyum sağ­lamasını anlatan oluşum romanlanına benziyor “Bir Ada Hikayesi”. Ancak daha da fazlası var; kişilerin gelişimi ile zamanın, mekanın ve olayların eş zamanlığını olağanüstü bir dille bütünleştiryor Yaşar Kemal. İyilik ve kötü­lüğün, zalim ve mazlumluğun, ötekine duyulan düşmanlığın tarihsel kökenleri, siyasi ve toplumsal nedenleri üzerlerini örten sis perdesinden sıyrılırken, karşımıza çıkan her bir karakter de pek çok insani özellikleri ile canlanıyorlar. Üstelik bu karakterler hiçbir zaman yüksek mevkilerde bulunmamış ve yönetmemiş ama hep yönetilmiş, hikayeleri resmi dosyalara girme şerefine erişememiş, büyük tarihi anlatılarda figüran yerine bile sayılmamış insanlar…

Göçler, göçtürülenler

19.yüzyıl boyunca topraklarının çoğunu yitirip hızla küçülen Osmanlı devletinin mahçup bir mirasçısı olan bu coğrafyada, her nedense mübadele ile ilgili yapılmış çalışma pek az. Resmi tarihin yalnızca Lozan’da bir madde olarak sıraladığı mübadelenin o talihsiz öznelerinden; muhacirlerden bahis açılması son yıllara kadar gizli bir emirle sağlanmıştı sanki. Sanki Balkanlarda, Ege adalarında emaneten yaşamış da tanrının bir lutfü olarak çıkan savaşla Anadolu’ya dönme fırsatını bulmuşlardı. Gidenlerin Anadoluya duydukları hasretten söz edilse bile, gelenlerin geldikleri yerlerde bir tarihleri, bir kültürleri, o topraklara duyabilecekleri sevgileri olduğu yok farzedildi. Tarihsel ve toplumbilimsel araştırmalara konu edinilmedikleri gibi yerlerini yurtlarını terketmişlik hallerinin yarattığı acılar edebiyatta da bulamadı karşılığını. Belki de ilk kez bir müslüman Türkün çığlığını seslendiriyor Yaşar Kemal; “”Bu çok büyük bir haksızlık. Bu, insanlığa yakışmaz. Buna, düpedüz sürgünlük derler. Buna işkence, buna zulüm derler. Biz yakında Giritimize döneceğiz. Kızlar daha sandıklarını açmadılar. Ben de onlara sandığınızı açın demiyeceğim. Girite dönünce açacaklar. Ben onlara Giritre dönmeyeceğiz, sandığınızı açın nasıl derim. Desem bile açmazlar. Son umutları da tükenince belki açarlar. Blki de ölünceye kadar hiç açmazlar. Allah kimseyi yurdundan yuvasından etmesin. Bir insanı yurdundan koparmak, o insanın yüreğini koparmaktan daha çok acı veriyor”

“Mübadeleye ait anılar, genelde çocukluğumuzda duyduğumuz şeylerdir. Masallarla iç içe geçer bu anılar; daha önce hiç görülmemiş bir yere gitmek için Selanik’ten binilen vapurla Kaf Dağı’nın ardında yaşayan devler aynı bohçadan çıkarlar sanki. Bozgun öyküleri de öyledir; 1912’de, Yunan ordusunun önünden kaçarken Manastır’a sığınmak isteyen muhacirlerin kente alınmamaları, dağlarda saklanmak zorunda kalmaları bir masalın içinden çıkıp gelen bir imge gibidir. Tarih dediğimiz şeye layık görülen ciddiyet, ağırlık verilmez bu öykülere…. Balkan Savaşı, Sarıkamış, bu ülkede yaşayan insanların başlarına gelen şeyler olmaktan ziyade, batan bir imparatorluğun serüven tutkusuyla, beceriksizce yapmış olduğu şeyler gibi görülür. Bütün başarısızlıklar, ölümler, tarihe ya da ortak bir bilince malolmak yerine, tarihin büyük anlatısı tarafından dışlanan, edebiyata da tam olarak geçirilemeyen, giderek silinen sözlerde tutunmaya çalışan şeyler olmuştur… Çevremiz, yası tutulmamış yenilgilerle, onların yerine ikâme edilen boş kahramanlık anlatılarıyla dolu. Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikayesi” dörtlemesinin belki de asıl amacı, mübadele sonrasının kıpırtısızlığından, şaşkın sessizliğinden yararlanarak, bu topraklarda yaşanan savaşlara, çoktan unutulmuş olan, kimsenin sözünü bile etmediği, etmek istemediği savaşlara dair bir şeyler anlatmak…

Doğrusunu söylemek gerekirse anlatmak istediğini olağanüstü bir güzellikte, etkisinden kolay kolay sıyrılamayacağınız görüntülerle dillendiriyor seksen yaşının arifesindeki bu büyük yazar. Yaşar Kemal’in yazdığı bir dilde “Roman var mı?” tarışması yapmak, ne kadar da anlamsız kaçıyor…

Onun şiirsel anlatısından yaptığım bir alıntı ile bitiriyorum; “İçinde bir sevinç koptu, hafifledi, tüy gibi oldu. Düşler, renkler, çocukluğu, görmediği Kafkas dağları, Binboğalar, Binboğaların ak mermeler gibi, kar gibi turuncu çizgili kayalıklarının altında çıkan, su yerine ışık kaynayan pınarları, kayalıkların üstünde dönen, kiminde de kanatlarını hiç kıpırdatmadan, göğsünü esen yele veren kırmızı kartalları. Onlar ne öyle zır kızıl, ne öyle mor kızıldı! Parlatılmış bakır kırmızısından daha koyu, kırmızıyla mor arası bir kırmızıydı. “ diye düşünürken hemen tam bir zıtlık kuruyor savaşla; “Sarı çiçeklerin yöresinde düşü katmerledi, zenginleşti. ak bir bulu indi üstüne, bir gün vurdu karıı dağın yamacına. Ölüm korkunçtu, ormanlar top gülleri düştükçe yanıyor, esen sert yelin önüne düşmüş, bütün orman yangının önüne düşmüş inliyor, çığlık çığlığa, binlerce bebek ağlar gibi. Gülleler akıyor gökyüzünden turuncu… Arka arkaya. Yarası kanıyor, barut kokuyor bütün yöre.”

YAŞAR KEMAL

Cumhuriyet tarihinin en büyük yazarlarından Yaşar Kemal, 1923 yılında Adana’nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite köyünde doğdu. Asıl adı Kemal Sadık Göğceli’dir. Edebiyatla ilgisi ortaokul yıllarında folklor ve şiirle başladı. Ne var ki yoksulluk vardı memlekette. Ortaokulu son sınıfta terketti; ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı, ama yazmaya hiç ara vermedi.

1951 yılında geldiği İstanbul’da gazeteciliğe başladı. Şiirden hikayeye de geçmişti bu yıllarda. “Sarı Sıcak” adlı öykü kitabı 1952 yılında yayımlandı. İlk romanı “İnce Memed” ise 1955 yılı tarihini taşır. Bu romanı ile “1955 Varlık Roman Armağanı”nı kazanınca ünü hızla yayıldı. Romanlar romanları, ödüller ödülleri izleyecek, Yaşar Kemal adı bütün dünyada saygı ile anılacaktı artık. “Yer Demir Gök Bakır” Fransa’da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. “Binboğalar Efsanesi” 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü’ ne değer görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa’ nın Légion D’Honneur nişanını aldı. 29 dilde yayımlanan kitaplarının yanı sıra, “İnce Memed” romanı 1983 yılında Peter Ustinov tarafından filme de çekildi.

Ölümünden sonraki resmi açıklamaları dinlediğinizde, devlet sanatçısı katına çıkarılan Yaşar Kemal’in hayatının her döneminde, aynı devletin farklı hükümetlerince -ama kesintisiz biçimde- sakıncalı olarak damgalandığına inanmayabilirsiniz. Oysa daha ilk romanıyla başladı Yaşar Kemal’in çilesi. 1949 yılı boyunca, her gün emek verdiği ilk romanına Jandarmalar tarafından el konmuş, roman devletçe gasp –muhtemelen imha- edilmişti. Tek Parti döneminin muhaliflerine, haktan hukuktan söz edilmesine izin vermediği zor yıllarda, Kadirli’de büyük göz altında sürdürdü hayatını. Burada daha fazla dayanması zordu. İstanbul’a gitti, düşük ücretli işlerde çalıştı ve “İnce Memed”i tamamladı.

Hikayeler tehlikelidir

Türk romanında Yaşar Kemal efsanesi, hikayesi yayımlanan ilk romanı “İnce Memed”in 1953 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmesiyle başlar. Zengin sözcük dağarcığıyla görselleşen doğa, mekan ve insan tasvirleri, geleneksel anlatı dilini kullanışı, geçimini yüzyıllardır doğaya ve torağa bağlı sürdüren insanlardaki dış gerçeklik algısının hurafelerle, dogmalarla bezenmiş akıl dışılığını hiç aksamayan diyaloglarla yansıtması, feodalitenin mülkiyet anlamındaki tasfiyesiyle köylülük ideolojisi arasındaki uyumsuzluğu açığa çıkaran kurgusu ve tek tek her roman kişisinin psikolojik derinliğine nüfuz edebilmesi, Yaşar Kemal’e kariyerinin daha ilk basamaklarında ülke çapında ün kazandırmıştı. Ne yazık ki ünle birlikte devlet baskısı da artacaktı. Kendi başına gelenlerin bir roman konusu olduğunu söyler anılarında; “Gelecek kuşaklara ne güzel bir konu. Biliyorum bu devir için bir roman yazılacak, bir film çevrilecek. Komik operalar, operetler bile sahnelenecek. Ve bunları da demokratik hükümetler destekleyecek. Başımıza gelenlerden dolayı bizden sonraki gelen kuşaklar utanacak ya elimizden ne gelir ki. “İnce Memed” yüzünden başıma gelenleri saymakla başa çıkamam.”

Son yıllarda yitirdiğimiz her yazar, sanatçı ya da aydının biyografisinde baskı, takip, dışlama hatta sürgünlük bulunması elbette tesadüf değil devlet aklının zorunlu bir sonucudur. Yaşar Kemal ve çağdaşı yazarların/sanatçıların eserleri nedeniyle maruz kaldıkları muamele gerçekten de sonraki kuşakları utandırabilirdi. Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti’nde bir haksızlığı dile getiren her yeni kuşak hala benzer muamelelerle, hapisle ya da sansürle karşılaşıyor. Utanç büyüyerek sürüyor.

Geçmişte Nazım Hikmet’e, Sabahattin Ali’ye, Yılmaz Güney’e, Ahmet Kaya’ya hatta Deniz Gezmiş’e yapılan “arındırma” işlemi bugün Yaşar Kemal’e uygulanıyor. Ona ve romanlarına karakteristiğini veren dünya görüşü ve edebiyat anlayışına değinilmemesinin nedeni Yaşar Kemal’in de yoldaşları gibi tarihsel bağlamından, fikirlerinden, ideolojisinden, mücadelesinden koparılıp zararsız bir kültür ikonuna dönüştürülmek istenmesidir. Ama Yaşar Kemal demek eserleri demektir ve eserlerinden yansıyan dünya görüşünü de değiştirmek, dönüştürmek kimsenin haddi değildir.

Yaşar Kemal’i resmi ve sivil kesimlerin saldırılarına rağmen edebiyatın ve politikanın içinde tutan güç ideoloisiydi. “Ben sosyalist militanım ve marksistim” diyecekti söyleşisinde. “Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine Marksizme bireyin kurtuluşu, insanlığın özgürleşmesi diye bakıyorum (…)Yoksulluk, dünya çok zengin olduğu halde, insanlığın yüz karası değil mi? Bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlığın aşağılanması değil de nedir? Bunun için benim edebiyatım bir angaje edebiyattır. Bunun için ben bir angaje insanım. İnanmış bir marksist olmama karşın elimden geldiğince özgür düşünmeye çalışıyorum…”

Böyle bir fikriyattan hareketle eserleriyle resmi tarihe şerh düşmüştü Yaşar Kemal. Ancak poltikayı edebiyata, edebiyatı politikaya indirgeme hatasına hiçbir zaman düşmedi. Tektipleştrilmek istenen topluma başka gerçeklerin ve kimliklerin, başka yaşantı ve değerlerin bulunduğunu onlara onların hikayelerini anlatarak hatırlatacaktı. Yaşar Kemal’in hikayeleri bizim hikayelerimizdi ve bizdeki başkayı anlatıyordu. Gözaltılarla, tutuklamalarla, işten atılmalarla, baskılarla ödetilen bedel edebyat yoluyla gerçekleri aydınlatmasındandı.

Sözle dünyalar kurmak

Yerelden hareketle evrenseli kucaklayan romanları sadece Çukurova’nın -ya da biraz daha genişleterek söyleyelim üzerinde yaşadığımız coğrafyanın- bahtsız insanlarının kaderlerini yansıtmakla kalmaz. Tümüyle farklı koşullara sahip olsalar bile, ortak in­sanlık durumunu, mazlumların ortak dramını ve umudunu anımsatır. Bir “katharsis” durumuna sokar okuyucusunu. “Katharsisin kendisi, estetik biçimin yazgıyı adıyla çağırma, onun gücünü gizemsizleştirme, sözü kurbanlara verme gücünde temellenir; bireye özgürsüzlük alanında bir özgürlük kırıntısı ve gerçekleşme veren kavrama gücünde”!..

Hem yazgıdan hem bir özgürlük umudundan söz etmek çelişkili değil mi? Var olanın hem doğrulanması hem suçlanması anlamına gelmiyor mu? Homeros destanlarından bu yana, edebiyat tarihinin bütün büyük anlatıları gibi, Yaşar Kemal’in romanlarında da bu çelişik durum çözülmüştür. Roman kahramanlarının yazgısı suçlamayı ortadan kaldırmamakla kalmaz; siyasal, toplumsal ve ekonomik veçheleriyle sergilenen o kara yazgılar okuyucunun kendi soğuk varlığını ısıtma, kendi hayatında o yazgıyı değiştirme umudunu taşır. “Bu sanatın Eros’a, Yaşam İçgüdülerinin içgüdüsel ve toplumsal baskıya karşı kavgalarındaki derin olumlamalarına gösterdiği bağlılıktandır.”

Özgürlüğe, barışa, kardeşliğe, insanca bir hayata bağlanmışlıkla Yaşar Kemal ,neredeyse bir asırdır dilsizleşirilmiş insanların hikayelerini anlatırken yepyeni bir gerçeklik koymaz ortaya. Varolan gerçekliği umutlar ve düşlerle zenginleştirir, başka herhangi bir dilde iletilemeyecek gerçekleri iletirken insandan insana giden yolları açar. Mazlumlarla özdeşleşir. Dünyanın durumunu gören gözleri, her zaman her şeyi duymaya açık bir kulağı, duyup gördüklerini ifade edecek bir dili ve cesareti vardır. Başka bir şey yapmak ister; bir düş dünyası, bir anlatma dünyası kurmaktır yaptığı, bu dünyayı sözle gerçekleştirmek.

Bir yazarın düşleri, gerçekleri, umutları anlattığı için övülmesi doğruysa bile eksiklidir. Çünkü sözle dünyalar kurmak malzemeye bağlı; kelimelere, cümlelere, benzetme ve eğretilemelere, ses tekrarlarına, kısacası dilin zenginliğine. Yazar bu malzemeyi anlatısı tam yerini bulacak şekilde biçimlendirendir. Yaşar Kemal, malzemesini içeriğiyle harmanlayan bir yazar, hemen herkesin hakkını teslim ettiği bir epik anlatı ustası. Karacaoğlan kadar Homeros’un da mirasçısı. Ama devir aldığı mirası korumakla kalmayıp çoğaltan, modern zamanlara taşıyan bir yazar. Yitirilmiş bir dünyanın ölü ruhunu değil, yaşadığı çağın insanının dramını yakalayan, dış dünyaya ve insan yaşantısına bir anlam veren, yaşam-doğa-insan arasındaki uyumu/uzlaşmayı arayan romanları, “Tanrının terk ettiği bir dünyanın epiğidir”.

Epiğin sesi dinlenir romanlarında. Yaşar Kemal, nesnelerin şiirini, ritmini, senfonisini sözlü anlatı geleneğinin araçlarıyla seslendirir. Seslendirmek zorundadır; çünkü romanlarında nesnelerle insan hayatları, doğayla insan kaynaşmıştır. Cümleleri tükenmek bilmez bir kaynaktan fışkırırcasına coşkun, görkemli ve hayat doludur. Çiçeklerin, böceklerin, kurtların, kuşların, dağların, ovaların sesini, rengini, kokusunu, nefesini taşırlar. Ama bunlar hünerbazlığını göstermek için yağmaz. Güzellikten başka amacı olmayan güzel anlatımın hiç de “güzel” olmadığının farkındalığıyla güzel anlatım ile yeterli anlatım arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Tasvir eder; ama tasvir etmeyi amaçlamamıştır. Mesele basitçe biçim sorunu değildir; Yaşar Kemal de tasvir hikayenin kendisidir. “

İnsana, doğaya, söze duyduğu sevgiyle yazdı romanlarını Yaşar Kemal. Okuyanlarbaşkalarınıaşağılamasınlar, sömürmesinler, insanların onuruyla oynayamasınlar, insanlara zulüm edemesinler, sevgiyle dolup taşsınlar, insanlar açken onlar tok yaşayamasınlar umuduyla yazdı.

Edebiyatla hayat ilişkisinin canlı tutulduğu, yazının dünyayı değiştireceğine inanıldığı bir çağın son büyük yazarıydı Yaşar Kemal.Romanları, hikayeleri, oyunları, ağıtları ve destanlarıyla hak arayışlarına, sınıf müdelelerine, barış kültürüne romanlarıyla destek verdi. Unutulmaz eşkıyası İnce Memed devletin sokak eşkiyası saydığı, çapulcu diye aşağıladığı gençlerin akrabasıydı. Yaşar Kemal’i ve eserlerini yaşatacak olan da haksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşaklar olacaktır.

ozguruniversite.org/2024/02/15

Sign in to participate in the conversation
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.