CUMHURİYET ROMANINDA-Tarihi, Siyaseti, Toplumu, İnsanı ile-CUMHURİYET YILLARI
A.Ömer Türkeş
2. Seminer: Ayaşlı ile Kiracıları – M. Şevket Esendal
Cumhuriyet ideolojisinin yayılması
Kürt isyanları, İzmir suikasti, Serbest Fırka’nın kurulup kapatılması, İttihatçı kadroların “imhası” ve en nihayetinde Mustafa Kemal’in ölümü 1920-1940 yılları arasındaki en önemli siyasi gelişmelerdir.
Şeyh Sait İsyanı, isyan henüz sürerken, Halide Edib’in “Zeyno’nun Oğlu”(1926-1928) romanına konu olmuş, Takrir-i Sükun yasası gereği durdurulan neşriyat, 1928’de tamamlanmıştı. İsyanın bir fon olmaktan ileri gitmediği bu roman, aydın Türk kadının, cahil, yoksul ve çaresiz Kürt kadınının elinden tutması ve feodal düzenin yarattığı baskılardan kurtararak İstanbul’a taşıması üzerine kuruludur. Ayaklanmanın daha kapsamlı anlatıları ise, Kemal Bilbaşar’ın “Cemo”(1966) ve “Memo”(1968), Demirtaş Ceyhun’un “Asya”(1979) romanlarında görülecektir.
Ağrı isyanının adının anıldığı ilk edebi metin “Sevgim ve Izdırabım”(1934), bir aşk romanıdır. Ağrı dağındaki “gözü dönmüş” isyancılara bomba yağdırmağa giden bir tayyareci ve sevgilisi arasındaki aşkın hüznünü derinleştirmekte basit bir fondur “mürteci Kürtler”. Esat Mahmut Karakurt’, “Dağları Bekleyen Kız”da(1936) isyanı, heyecan verici bir maceraya dönüştürürken Türk’ün üstünlüğünü Kürt kadınının fethi üzerinden perçinler. Refik Halid Karay ise “Yezidin Kızı”nda(1939) Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarını İngilizlerin Kürt ve Ermenileri kışkırtmasına bağlayacaktır.
Kemal Tahir’in 1926 tarihli İzmir suikastını anlatan “Kurt Kanunu”(1969) romanı, bir yandan Cumhuriyet tarihinin bu karanlık olayını anlatan en kapsamlı edebi çalışma olması, öte yandan Şeyh Sait isyanından söz açması ve tarih yazıcılığı ile tarihi romanların aynı malzemeyi kullanmasını göstermesi açısından ilgiye değer. Kemal Tahir; “gerçek vesikaları bir fon olarak kullanıyorum” dediği romanında, Mustafa Kemal’e İzmir’de yapılması planlanan suikast etrafında, İttihatçılarla Cumhuriyet kadroları arasındaki hesaplaşmanın geniş bir analizine soyunur. Yazarların sessiz kalmayı tercih ettikleri bu tarihi olayı konu edinen ciddiye alınabilecek bir başka roman Yılmaz Karakoyunlu’nun “Üç Aliler Divanı”nıdır (1991).
1920’lerde alınan bir karar gereği memleket dışına sürülen ve tarihimizde 150’lilikler olarak bilinen muhaliflere ise, kendisi de bu listede yer alan Refik Halid Karay’ın “Sürgün”(1941) ve listedeki babası nedeniyle Beyrut’ta göçen Orhan Kemal’in “Baba Evi” romanlarında rastlayabiliriz. Sözkonusu romanlarda meselenin siyasi boyutu öne çıkmaz, ama sürgünlüğün insani boyutları, yoksulluk ve acılar bütün çıplaklığıyla –hatta Refik Halit’te bir melodram biçiminde- göz önüne serilmiştir.
1930’lu yılların önemli siyasi ve toplumsal olaylarının başında Serbest Fırka’nın kuruluşu ve kapatılışı gelir. “Kavak Yelleri” Serbest Fırka’nın Anadolu’da yarattığı etkiyi en iyi işleyen romandır. Demokrat parti iktidarının coşkulu havasında, 1950’lerde, Serbest Fırka’dan bahsetmenin sakıncası ortadan kalktıktan sonra yazılan “Kavak Yelleri”nde 1930’ların siyasi atmosferinin bireylerdeki yansıması öne çıkar.
Serbest Fırka’yı ele alan diğer önemli romanlar yaşananlardan çok sonra, tarihi belgeler ışığında kaleme alınmışlar. Kemal Tahir “Yol Ayrımı”nı 1971’de yazmış. Tarık Buğra’nın “Yağmur Beklerken”i ise 1981’de yayımlanmış. Kemal Tahir “Esir Şehrin İnsanları” üçlemesinin son cildi olan “Yol Ayrımı”nda Cumhuriyet’in ilan edilmesi ile başlayan özgürlük ortamının sonuçlarını Serbest Fırka süreci ile birlikte ele alırken Tarık Buğra aynı süreci bir Anadolu kasabasında, allegorik bir hikâye ile sergilemiştir.
Gündelik hayat
1930’lu yıllara gelindiğinde, Cumhuriyet rüştünü ispatlamış ve yukarıdan aşağıya bir yapılanma faaliyeti başlamıştı. İletişim araçlarının kitlelere ulaşımının kısıtlı olduğu bu yıllarda romanlar devlet ideolojisinin topluma nüfuz etmesini sağlayacak en uygun araçtı. Siyasi, toplumsal ve ekonomik devrimleri benimsetmenin yolu propagandadan geçiyordu. Bugün birer “ütopya” olarak nitelenebilecek romanlar, işte bu atmosfer içinde üretildiler. Cumhuriyet’in kuruluşunun onuncu yılı münasebetiyle Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan Ethem İzzet Benice’nin “On Yılın Romanı”(1932) bu tarz romanların tipik bir örneğidir.
Yakup Kadri’nin “Ankara” ve M.Ş.Esendal’ın “Ayaşlı ve Kiracıları” romanları 1934 tarihini taşıyorlar. Bu kez mekan Ankara’dır. Her iki yazar da, kendileri gibi küçük burjuva kökenli olan seçkinci bürokrasinin iktidarını, ve Cumhuriyet ideolojisini benimsediklerinden, Cumhuriyet rejiminin önündeki sorunların giderileceği umuduyla yazmışlardı romanlarını. Yakup Kadri, “Ankara”nın ilk iki bölümünde, dönemin muhalif yazarlarının yaptığına benzer biçimde gerici ve vurguncu kesimlerin ortaya çıkışını gösterir ve eleştirir. Son bölüm ise bir çözüm önerisi, bir ütopyadır.
İlk Cumhuriyet ütopyası diyebileceğim Raif Necdet’in “Semavi İhtiras”(1932) ve “Yirminci Yüzyıl”(1933) romanlarına da değilim. Teknolojinin nasıl da fetişleştiğini, Batı’dan çok uzak kalmış olmanın gerilimini yansıtan bu romanlarda uçaklar gelişmişliğin göstergesi olarak öne çıkacaktır. “Vak’a Yirminci asır ortalarında cereyan eder” girizgahı ile başlayan roman Nobel ödüllü yazarları, boş zamanlarında özel uçaklarıyla Avrupa üzerinde seferler yapan modern genç kızlarıyla Cumhuriyet toplumunun geleceğine ilişkin iyimser bir tahayyüldür.
Zaten 1930’lu yıllarda Cumhuriyet ideolojisinin asıl taşıyıcıları -son bölümde inceleme konusu ettiğim- popüler türlerde yazılmış romanlardır. Özellikle de “Aşk Romanları” başlığı altında toplayacağımız romanlar. Tarih bilincini oluşturmak görevini tarihi romanlar, Cumhuriyet’in modern , batılı kimliğini yaymayı ise aşk romanları üstlenmişti. Aşk romanları yazarları Cumhuriyet’in Batılı kimliğini kabul edip, ona uygun karakterler arasında gelişen bir aşkı yücelttiler.
Seçme, ayırma ve dışlama mekanizmaları her kurucu sü_reçte kullanılmıştır. Eskiyle arasına sınır çekerken “yozlaşma”ya vurgu yapan Cumhuriyet, yozlaşmanın simgesi olarak İstanbul’u işaret edip orada sürüpgiden bir hayat tarzını dışarda bırakırken Anadolu’da Batı Medeni Hukukuna dayalı yeni bir ahlakın, yeni bir hayat tarzının temellerini atıyordu. Aynı dönemde tarih de yeniden tanzim edilmiş, benimsenen yeni kimlik tüm zamanlara yayılmış, Türklerin kökenine yapılan Orta Asya yolculuklarında tam da Cumhuriyetin vaaz ettiği ahlakın, kadın tiplerinin ve aile modelinin izleri “keşfedilmişti”. Böyle bir ideolojinin topluma yayılması ve benimsetilmesi görevi, kitle iletişim araçlarının çok cılız kaldığı o yıllarda elbette yine roman sanatına düşecekti. Peki kadın üzerinden tarif edilen meşru cinsellik nasıl tasavvur edilmiş, nasıl bir kadın tipi örneklenmişti? Dönemin popüler aşk romanlarında canlanan “Cumhuriyet ka_dını, fikri mücadelelere, edebiyat hareketle_rine, spora ve aynı zamanda ev kadınlığına, anneliğe ve zevceliğe merbut, mükemmel kadındı”; yani tam bir görev kadınıydı o! Meşru cinselliğin dışındaki her tür cinsel etkinlik, cinsel heyecan, hatta cinselliğin her türden dillendirilişi ise bir kez daha yasak bölgeye itilecekti.
Başta Muazzez Tahsin Berkant ve Kerime Nadir olmak üzere kadınlı erkekli öne çıkan bütün aşk romanları yazarları -Güzide Sabri, Şükufe Nihal Başar, Mebrure Hurşit Koray, Nezihe Muhittin, Mükerrem Kamil Su, Cahit Uçuk, Peride Celal, Pakize Başaran, Suzan Sözen, Burhan Cahit Morkaya, Mahmut Yesari, Selami Izzet Sedes, Refik Halid Karay, Esat Mahmut Karakurt, Ethem Izzet Benice, Suzan Sözen, Oğuz Özdeş, Rakım Çalapala, Ihsan İpekçi- böyle kimlikler ve temalar etrafında kurguladılar kitaplarını.
Aşk Romanları türünün yanı başına aşkı macera ile birleştiren “Seyahat Romanları”nı da eklemek gerekir. Zira Türk insanının modernlik mertebesinin dünya kantarında tartılması –belki de basitlikleri nedeniyle edebi açıdan hiç ciddiye alınmayan, hatta varlıklarından bugün çok az kişinin haberdar olduğu- seyahat romanları sayesinde gerçekleştirilmiştir. Ard arda üretilmelerinde çeviri romanların, siyah beyaz Holywood filmlerindeki egzotik doğu yolculuklarının yarattığı hayranlık ve şaşkınlığın rolü olsa bile, “medeni” sözcüğünün fetişleştiği yıllarda -1930’larda- başlayan Türk seyahat romanı külliyatının ardında “ne kadar ilerledik” fikriyatı, bizim de “Batılı” olduğumuzun vurgulanması ihtiyacı vardı. Cumhuriyet ideolojisinin batılı giysilerine bürünen yazar ve okuyucular için uzak diyarlardaki “vahşiler” kendi modern kimliklerini tarif etmek için uygun bir araçtı. Elbette ne edebi değerlerini ne de tasvir ettikleri uzak diyarların gerçeğe uygunluğunu tartışma konusu olabilir. Ancak Batılı olmak isteyen bir kimliğin hem dünya sistemine katıl(ama)mışlığının travmasını hem de Batılı-olmayan’a Batının merceğinden nasıl baktığını göstermeleri açısından bu külliyat önemlidir. Üstelik Batılı olmayan topraklara –fetihçi bir ruhla- yapılan seyahatleri anlatan romanlar sadece Batının emperyal metinlerden esinlenmişlikle sınırlı değiller, onlar aynı zamanda dönemin toplumsal zihniyetini, karmaşık ideolojilerini, devletin ve modern kimliği benimseyen kesimin ihtiyaçlarını da sergileyen metinlerdir.
Yeni dönemin taraftarlarının ilerleme saydıkları bu hayatın eleştirisini sessizce yapan yazarlar da vardı. Mesela Reşat Nuri gündekin… 1920-1930 yılları arasında yazılan, ya da sonraki bir tarihte aynı dönemi konu edinen romanlarda en çok rastlanılan tema toplumsal yaşama yönelik eleştiridir. Danslar, balolar, eğlence biçimleri, R.N.Güntekin’in yozlaşmayı vurgulamak amacıyla sıklıkla kullandığı simgeler olarak hemen göze çarpar. Cumhuriyet hayatını anlatan belgesellerde büyük bir övgüyle sözü edilen Cumhuriyet balolarının, Cumhuriyet tarihi ile başlamadığını da anlarız bu sayede. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecini yaşayan yazarların romanlarına bakıldığında, Batı tarzı eğlence adabının İstanbul’da giderek yayıldığı ve yazarların bu durumdan yakındıkları hemen belli eder kendisini. Cumhuriyet sayesinde, bu tarzlar Anadolu’ya da yukarıdan aşağı giydirilmiştir. Ancak, “inkilaplarla” nelerin değiştiğine ilgisiz kalan Anadolu insanının, kadınlı erkekli “balo”lara olan tepkisi de Güntekin’in kendi tanıklığı olan “Kavak Yelleri”(1950) romanında çok iyi görülür.
Hüseyin Rahmi’nin 1930 tarihli “Utanmaz Adam” romanında; “açlar ve toklar tezadı, bir tarafta koyu bir sefalet gittikçe derinleşirken, diğer tarafta servetin terakümü, orta sınıfların servetlerinin günden güne erimesi gibi iktisadi siyasi kanunlarının müşeahhıs tezahürlerine canlı ve kuvvetli tablolar halinde rastlanıyor”. Hüseyin Rahmi’nin içinde bulunduğu toplumu değerlendirişindeki kötümserlik, eskinin yerine geçen Avnussallah’ta simgeleşmiştir. Roman, Avnesullah’ın verdiği konferansta bu açlık ve tokluk meselesinin alelade bir hırs meselesi olduğunu ve bunun böyle kalacağını savunmasıyla ve kendisi de aç insanlara eskiden kendisine yapıldığı gibi davranmasıyla sona ererken; bir anlamda, Cumhuriyet’le gelen siyasi değişikliğin ekonomik ve toplumsal değişiklere yol açmayacağı inancını/tanıklığını yansıtır. Avnussullah’ın da, Cumhuriyet dönemi yeni devlet adamı tipini sergilediği söylenebilir.
Bu yıllarda ele alınan bütün temalardan farklı olarak, Mahmut Yesari, Çulluklar (1927) adlı romanında, Cibali tütün fabrikasında işçilik yapan Murat’ın hayat kavgasını anlatır. Çoğu kez “işçi sorunlarına eğilen ilk roman” olarak anılan “Çulluk”taki asıl mesele işçi-işveren çatışması değildir ve Murat da işçi olduğunun bilincini taşımaz elbette. Ama, köye gittiğinde, şehiri, fabrikayı, fabrikadaki işçileri özlemesi, Türk romanına yansıyan bu ilk işçi portresinin giderek bilinçleneceğinin kanıtıdır. “Çulluklar” romanı boyunca, bu romanı yazmak için bir tütün fabrikasında bizzat çalıştığını ve mevcut durumu gözlemlediğini söyleyen Mahmut Yesari’nin hiç bir biçimde tarih vermeyişi ve ne işgalden, ne de Milli Mücadele’den söz etmeyişi dikkat çekicidir.
MEMDUH SEVKET ESENDAL
Türk hikayeciliğinin en önemli isimlerindendir Mahmut Şevket Esendal. Hayatının büyük kısmı siyasi mücadeleler ve bürokratik görevlerle geçmesine rağmen okunurluğunu ve önemini bugün bile yitirmeyen çok sayıda hikaye ve roman yazmış, eserlerin büyük bir bölümü ölümünden sonra bir araya getirilmiştir. Edebiyat dünyasında -M.S. takma adıyla yayımladığı- “Ayaşlı ile Kiracıları”(1934) ile 1946 yılı C.H.P. Roman Armağanı’nı kazandıktan sonra farkedildiğini söyleyebiliriz. “Miras”(1925) romanı gazete tefrikası olarak kalırken, “Vassaf Bey”, ilk olarak 1983 yılında bulunmuş ve kitaplaştırılmıştır. Belki siyasi arenadaki gücünü edebiyat alanında kullanmak istemediğinden, belki İttihat Terakki müfettişliğinden tek parti dönemi genel sekreterliğine kadar hep “gölgedeki adam” kimliğini benimsemesinden, belki de büyükelçilikten gelme terbiyesi nedeniyle, Esendal’ın edebi yaşantısı çok sade, ün kazanma merakından uzak sürmüş, hikayelerini -M.Ş., M.Ş.E., Mustafa Yalınkat, M.Oğulcuk, Mustafa Memduh, İstemenoğlu gibi- takma isimlerle yayınlamış ve kendi dönemine edebi etkisi genç sanatçı çevreleri ile sınırlı kalmıştır. 1940’ların güçlü CHP’sinin genel sekreterliğini dört yıl sürdüren Esendal’ın siyasi görüşlerinin yazılı bir ifadesine rastlamak ise ne yazık ki mümkün değildir. Ancak sürdürülen parti politikalarını göz önüne aldığımızda, biri edebiyatçi, diğeri politikacı olmak üzere, iki farklı Memduh Şevket portresi ile karşılaşacağımız kesindir.
Memduh Sevket Esendal, Rumeli’den göç eden çiftçi bir ailenin çocuğu olarak 29 Mart 1883’te Çorlu’da doğmuştu. İlkokulu İstanbul’daki Rehberi Maarifet Mektebi’nde, ortaokulu Çorlu Rüstiyesi’nde(1897), liseyi Edirne Idadisi’nde tamamladıktan sonra(1901-1902), o yıllarda tahsilli pek çok genç gibi Ittihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmişti(1906). İlk hikayelerinin dergilerde yayınladığı 1908’de Ittihat ve Terakki Cemiyeti’nin müfettişliğine atandı; Anadolu ve Rumeli’nin birçok kasabasını gezip görmek fırsatı buldu. Bu yıllarda dayısının kızı Faide Hanım ile evlenen Esendal, Çorlu’da çiftçilik yapmayı da sürdürürüyordu.
Balkan Savaşı nedeniyle Çorlu’dan ayrılmak zorunda kalan Esendal ailesi, ardından gelen I.Dünya Savaşı ile topraklarına hükümet tarafından el konulunca İstanbul’a yerleşti. Kısa bir süre sonra Osmanlı devleti savaşı kaybedip yenilginin sorumluluğu Ittihat ve Terakki’ye çıkarılınca, Memduh Şevket’e de bir kez daha gurbet yolu görünmüştü. Bir süre Italya’da kaldı. Milli Mücadele’nin başlaması ile İttihatçı kimliğinden sıyrılan Esendal, Mustafa Kemal’in ekibine katılmak için Anadolu’ya geçti. Sovyetlerin “avamdan” bir adam istemesi üzerine Mustafa Kemal tarafından Ankara hükümetinin Bakü Temsilciliğine seçildi(1920). Bolşevikler’le Bakü’de dört yıl uyum içerisinde çalışmasının yanı sıra İttihatçı geçmişinde Kara Kemal’e yakınlığı ile tanınması, hakkında dedikodular çıkarılıp Ankara’ya geri çağrılmasına neden oldu. İzmir suikastinin ardından eski İttihatçılar’ın tasfiye edildiği günlerde, Memduh Şevket de İstiklal Mahkemesine çıkarılmak isteniyordu. Neyse ki Mustafa Kemal’in sevdiği ve güvendiği bir insandı Esendal; 1925’de Tahran Büyükelçiliği’ne atandığında -bir kez daha- gözler önünden uzaklaştı; yaşamının bundan sonraki bölümünü sadık bir Kemalist olarak tamamlayacaktı.
Bütün bu karmaşık ve hassas siyasi ilişkiler sürerken Esendal bir yandan hikayelerini yayınlatıyor, öte yandan ilk romanı “Miras”ın(1925) Meslek gazetesinde tefrika edilmesi sürüyordu. Sadece siyasi kariyeri değil belki de hayatı bile tehlikede sayılabilecek bir dönemde, Esendal’ın romanının konusu Osmanlı İmparatorluğu’nun son demlerine dairdir. Ne var ki geçmişe yönelik siyasal bir eleştiri ya da güzelleme yapmak yoluna sapmaz. 1900’lerin başlarındaki İstanbul ve yakın çevresindeki hayatı, insan ilişkilerini, değişen ahlak ve değerler sistemini, etnik gurupların ekonomik alanda güç kazanmalarını gerçekçi bir biçimde ve her zamanki sade diliyle anlatır. Milliyetçi ya da ırkçı-şoven bir tarzda olmamakla birlikte, Musevi ve Hristiyan kesimin maddi ve kültürel gelişimleri Trakya’daki müslümanların düştükleri zavallı ve gülünç durumla karşıtlık içerisinde işlenmiştir bu romanda. 1927’de İzmir’de yayınlanan Sadayı Hak gazetesinde tefrika edilen ve Yezidileri konu ettiği söylenen “Melik Tavus” adlı romanı ise ne yazık ki bugüne kadar kitaplaştırılmamıştır.
Tahran’daki görevini 1930’a dek sürdüren Esendal, yurda dönüşünde Elaziğ milletvekili seçildi(1931). Ancak Çankaya çevrelerinin gözünde hala şüpheli bir siyasi kişilikti ve bu kez daha uzak bir diyara, Kabil büyükelçiliğine atanarak uzaklaştırıldı Ankara’dan(1933). Memduh Şevket’in halinden şikayetçi olmadığı, Kabil’deki zamanını yazınsal faaliyetlerler geçirdiği ve yalnızlığını da çok sevdiği köpekleriyle paylaştığı, Kızı Emine’ye yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır. En tanınmış eseri “Ayaşlı ile Kiracıları”nı işte böyle bir hayat içerisinde tamamlayıp yayınlatmanın üstesinden gelebilmiştir.
1941’de Kabil’den döner dönmez Bilecik milletvekili olarak TBMM’ne giren Memduh Şevket Esendal, bir yıl sonra Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterligi’ne getirildi. II.Dünya savaşının bütün hızıyla sürdüğü bir dönemde böylesine önemli bir göreve seçilmesinde hassas dengeleri gözeten sakin, uyumlu ve örgütçü niteliği ya da devlete ve Milli Şefe olan bağlılığı kadar, baştan beri Almanların mağlubiyetine ilişkin sarsılmaz inancı da etkilidir. Savaşa yaklaşımı bir ideolojik bağlanmışlığın izlerini taşımaz; Avrupa’daki yıkımın ardından Türkiye Cumhuriyeti ile Batı medeniyeti arasındaki farkların ortadan kalkacağını dillendiren Esendal, bütünüyle pragmatiktir. Savaş sonrasında Avrupa’da komunizmin gelişmesinden duyduğu rahatsızlığın ardında da komunizme karşı ideolojik bir reddiye değil, Türkiye’nin ulusal ve uluslararsı çıkarlarının tehlikeye düşeceği endişesi vardır sadece. Henüz 1920’lerde -“Miras” romanında- Osmanlının son döneminde Musevi ve Hristiyan cemaatlerin Müslüman’lar aleyhine gelişen ekonomik güçlerini işleyen, 1938’de kızına yazdığı bir mektupta “uğursuz Yahudi mektebi”nden sözeden Esendal, 1942 de Musevi vatandaşları hedef alan Varlık Vergisi’nin mucidi Halk Partisi hükümeti ile elbette ters düşmeyecektir.
Samet Ağaoğlu, o yıllara ilişkin anılarında Memduh Şevket Esendal’ın en çarpıcı özelliğinin hararetli bir sanayileşme düşmanlığı olduğunu söyler. Ona göre Esendal, “büyük fabrikalar kurulmasının fena olduğunu, memleketin yalnız el tezgahlarına ihtiyacı bulunduğunu iddia” etmektedir. Bir toplantıda “Garp medeniyetini müesseseleriyle birlikte tamamen reddetmeliyiz! Sonra medeniyeti biz kendimiz yeniden kurmalıyız. Mikroplara karşı seromlar ve aşılar bulunmadan önce de insanlar yaşıyorlardı. Garp medeniyetinin eseri olan bugünkü seromların, aşıların yerine yenilerini buluncaya kadar bunlardan vazgeçebiliriz”(Ağaoğlu; 1998, 136) ifadesini kullanan Esendal’ın Prof. Şevket Aziz Kansu’nun sert müdahalesi ile karşılaştığı da aynı anılarda mevcuttur.
Halk Partisi’ne kadrolar yetiştirmek ve muhalefetin önünü tıkamak amacıyla amacıyla kendi ekonomik, siyasal ve toplumsal görüşlerine uyumlu kişiler arayan Esendal, 1943 seçimlerinden sonra çevresine topladığı gençlerle birlikte Halkevleri Yüksek Danışma Kurulu’nu kurdu, Halkevleri ile yakından ilgilendi. Ne var ki bu gençlerin büyük bir kısmının ilerleyen tarihlerde Demokrat Parti saflarına geçtiği görülecektir. Eski İttihatçı yöntemlerle yürüttüğü örgütçülük faaliyetleri başarılı olmamış, 1945 yılı sonunda CHP Genel Sekreterligi görevinden kendi isteğiyle ayrılmış, milletvekilliği görevini ise 1950’ye kadar sürdürmüştür.
AYAŞLI VE KİRACILARI
M.Ş.E.’nin en tanınmış eseri “Ayaşlı ve Kiracıları” adlı romanıdır. 1934 yılında yazılan bu roman, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, başkent Ankara’dan insan manzaralarını sergiler.
Otobiyografik bir yanı da olan romanın aslında bir hikâyeler toplamı olduğu söylenebilir. Apartman katının her dairesinde yaşayan insanların zaman zaman keşişse de ayrı ayrı hikâyeleri vardır. Hikaye yaklaşık bir buçuk yıllık bir zaman dilimine yayılır.
Bir zaman dilimi ya da şehir adı açıkça telaffuz edilmiyor ancak biz romanın 1930’ların başında Ankara’da geçtiğini karakterlerin diyaloglarından çıkarabiliyoruz. Yeni bir apartman, yeni kurulan bir şehir ve yeni bir dönem. Ne var ki bu insanlar fesi çıkarıp şapka giyince yeni olmuyorlar. cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan köklü değişimi ve hızlı modernleşmeyi tam olarak içine sindirememiş bir sınıfın varlığına dikkatleri çekiyor. batının modernliğine yönelirken, başta aile olmak üzere manevi değerlerimizden de vazgeçmememiz gerektiği üzerinde duruyor.
Ayaşlı ibrahim Efendi, bir yolunu bulup 9 odalı bir daireyi uygun bir fiyata kiralar. Dairede kiracılar ayrı odalara sahip olmakla birlikte banyo tuvaleti birlikte kullanmak zo_rundadırlar. Bu yüzden iç içe yaşamaktadırlar. Kiracılar genellikle orta hâili kişilerdir. Hemen hepsi, Turhan Hanım’ın odasında kumar oynamak için bir_leşmeye başlar. Bu arada ilişkiler gitgide çetrefillesir. Halide, hamiledir. İffet Hanım, gittikçe değişmektedir. Önce, saçlarını kestirir, kıyafetlerini modernleştirir. Tamamen bir salon kadını olmuştur. İffet Hanım, Cevat’la yasak bir ilişkiye girer ve zührevi bir hastalığa yakalanır. Turhan Hanım dairenin mer_kezi hâline gelir. Odasında bazı insanlar kumar oynarken, ba_zıları da seyretmektedir. Bazen oyunlar kavga ve tartışmaya dönüşür. Turhan Hanım, İskender Bey, İffet Hanım kumarlar_da başrolü oynamaktadır. Ancak zaman geçtikçe çözülmeler de başlar. Bir süre sonra herkes kendi yoluna gidecektir….
*
“Ayaşlı ile Kiracıları”, 1934 yılında yayımlanır. Coşkuyla söylenen “Onuncu Yıl Marşı” ile neredeyse aynı günlerde, hem de bu süreci birinci elden yaşamış, deneyimlemiş bir yazarın bakış açısıyla yazılmıştır. Cumhuriyet’in ilk on yılında yeni biçimlenmekte olan toplumsal yapıyı sergilemesi nedeniyle de kuşkusuz sosyolojik bir değere sahiptir. Pek çok incelemecinin yazarın amacının toplumu en geniş ölçüde temsil edebilecek bir kesit sunmak olduğunu, bu nedenle romanını bir insan galerisi haline getirdiğini, bunu yapmakla da fert ve ailenin kıymet hükümlerindeki çözülme ve yozlaşma ile güzel ve sağlam olan tarafları sergilemeyi amaçladığı konusunda birleştiğini biliyoruz. Kısacası “Ayaşlı ile Kiracıları”nda Esendal, değişmekte ve yeni boyutlar kazanmakta olan toplumsal düzeni, belirli bir mekânda bir araya gelen, çeşitli sınıflara ve kesimlere mensup kişiler üzerinden yansıtmak istemiştir.
Esendal, o yılların Ankara’sının toplumsal manzaralarını, insan tiplerini anlatmak için en uygun yol olarak bir pansiyonu kurgulamakta son derece başarılıdır. Böylelikle, toplumun birçok kesiminden insanın gelip geçtiği mekan, Anakara’nın bir simgesi olma görevini de yüklenir. Emekli memurlar, eski çiftlik sahipleri, iş adamı ve tüccarlar, bir bar kadını ve şöför kocası, kumar oynatan Turan Hanım ve evin değişen hizmetçileri, eve gelen konuklarla birleşince, -işçi sınıfı dışında- o yılların Ankara’sını oluşturan neredeyse bütün toplumsal yapı, devletle ve birbiri ile ilişkileri içinde anlatılmıştır bu romanda.
Yakup Kadri ile birlikte, Kemalist yapılanma içinde yer alan yazarlar arasında olan M.Ş.Esendal, hiç bir zaman toplumsal düzene köktenci bir eleştiri getirmeyi düşünmemişti. Elbette aksaklılıkları görmüş, ancak yeniye olan inancı ve hayata iyimser bakışı, onun varolan sıkıntıları genellemeye gitmeksizin -olduğu gibi- aktarmasına neden olmuştu. Esendal’ın siyasi görüşünü ise “devlete hizmet” biçiminde özetleyebiliriz. O, ideolojilerden arınmış teknik bir mesele gibi yaklaşmıştır devlet yönetimine. Bu anlamda Kemalizmin ve Halk Partisi’nin “ne nazizim ne komünizm” şiarına; eğitime, yabancı dile, Türkçe’nin gelişmesine ve edebiyata olan inancı ile de aydınlanmacı ideolojisine tamamiyle uyumludur. Kızına yazdığı mektuplardan Robert Kolej tahsilini ve yabancı dil bilgisini önemsediğini görüyoruz. Cumhuriyet’in modern aile ve kadın tasavvuruna denk düşen biçimde kızını yazar ya da siyasetçi yapmak istemiş, yüksek eğitim yapmasını desteklemiş ve eş seçimine hiç bir biçimde müdahil olmamıştır. Bu yönleriyle Batı’nın, Anglo-Sakson dünyanın tarafındadır, ama geleneksel değerlerin büsbütün çiğnenmesine, Batı’lı kurumların yaygınlaşmasına da hoş bakmaz. Mesela, müzik sayılamayacak caz dansının yeryüzünü kaplamasında hem basitliği hem de kadın ile erkeğin birbirlerine sokulmalarını temini etkili olmuştur ona göre. Irkçı değildir, ama Cumhuriyet’in Türk kimliğinden yanadır. Ankara’ya itirazı yoktur, ama Istanbul’un kültür ve tarihine hayrandır… Ilk bakışta çelişik ve eklektik bulunabilecek bu düşünsel vaziyeti ile Kemalizm’in eksiksiz bir taşıyıcı olmuştur.
“Ayaşlı ve Kiracıları romanındaki insan görüntüleri ve olaylar, daha çok uygulamalara, yani bürokrasiye yapılmış eleştiriler biçiminde okunabilir. Romanın asıl önemi, bir dönüşümün, yeni yaşam biçimlerinin çok iyi gözlemlenip aktarılmasından geliyor. Ankara’nın, başı sıkışan herkesin ilk başvuru yeri haline gelişi, mubadillere tanınan hakların çiğnenmesi, kadın ve erkeklerdeki giyim kuşam ve davranış değişiklikleri, iş adamlarının otellerde verdiği ziyafetler, uyuşturucu ticaretinin yavaş yavaş yüksek mevkilerdeki kişilere bulaşması, bürokratların tartışılmaz iktidarı gibi motifler, Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan -ve bugüne dek gelen- bozukluklar olarak yazarın gözünden kaçmamış.
Haki Bey ve Abdülkerim, -aldatılan kocalar olarak- Tanzimat romanından miras kalan Batılılaşma sorununun ve manevi değerlerdeki bozuluşun Cumhuriyet döneminde yeniden ortaya çıkışı olarak değerlendirilebilir. Ancak, olumlu bir yeni insan tipini de ihmal etmez Esendal. Anlatıcı ve Selime’nin düğünü, Cumhuriyetin arzuladığı ailenin kuruluşunun müjdecisidir. Esendal için, bu toplumun sağlıklı yapı taşları sağlıklı ailelerdir!
Esendal’ın Anakara’sı, farklı toplumsal kesimden insanlara göre bölünmüş değil, bir anlamda, sınıfsız ve imtiyazsız tek bir zümrenin mekanıdır. Apartman dairesindeki çeşitlilik, insanların kökenleri ne olursa olsun birarada yaşayabildiği bir toplumu, yani Cumhuriyet ideolojisini eksiksiz yansıtır. Esendal, Ankara’nın bu toplumun kültürel mirasının devamı değil, kuru ve yapay bir taşra kenti olduğu oldüşüncesini, “Vassaf Bey” romanında, İstanbul ve Ankara arasında yaptığı karşılaştırmada geliştirmiştir. İki kent arasındaki farklılık, Cumhuriyet projesinin yetersizliğini de işaret etmektedir.
Esendal’ın uslubu
Tahir Alangu’ya göre; “Onun hikâyeye getirdiği yenilik, “sâdelik” olarak adlandırılmıştır. Edebiyatın sâdeleştirilmesi demek, onu, kendinden öncekilerin yazıya musallat ettikleri “edebiyattan” kurtarmak demekti. Sanat eserinin sâ_deleştirilmesi, hareket ve düşüncenin dolambaçsız bir yoldan söylenişi, memlekette halka doğru yönelen geniş bir yola açılıyordu. Ama onun edebiyatı halka götüren sadelik yolu, sanatın gerek_lerinden, karışık konular, meselelerden, ruh analizlerinden vazgeçmek anla_mına gelmiyor. Esendal, hikâyecilerimiz arasında, en karışık ve dolam_baçlı meseleleri bile sâdelik ilkelerinden vazgeçmeden anlatabilen en başarılı sanatçıdır… Bu ilke onu, bizde o zamanlar moda olan Maupassant yerine, adı yeni yeni duyulmağa başlıyan bir başka hikâyeciye, Çehof a götürdü. Onun hikâyelerindeki tekniğin benzerlerini, hattâ bazı hikâyelerinin ku_ruluş bakımından tıpkılarım Esendal’ın hikâyeleri arasında bulup gös_terebiliriz. Çehof’un bazı hikâyeleri de ona, bizdeki benzerlerini hatır_latarak, hareket noktası vazifesin igörmiiştür. Ama bu etki, daha çok biçim, hikâye yazışı, dil, hikâye kişilerini anlayış yönündedir.”
Ancak söz konusu etki yazım tarzı, dildeki sadelik, kişilerin seçilişi ile sınırlı kalır. Çehov’un karamsar bakışını tekrarlamaz Esendal. Kendi deyişiyle; insanlara yaşamak için ümid, kuvvet ve neşe veren yazılardan hoşlanır, insanları yoğunmuş mutfak paçavrasına çeviren ve yeise düşüren yazılardan hoşlanmaz; “zaten tam bir refah ve huzur içinde yaşamıyan bizler, bir de karanlık, kötü şeylerden bahseden yazılarla karşılaşırsa, bu insanları bir havana koyup ezmeye benzer”.
Çehov gibi, öyküye hayatın rastgele seçilmiş bir anından sözederek başlar, çok canlı insan tiplerini anlatır. Bu tipler, eski edebiyatın yüceltilmiş kahramanları değildir. Öykü boyunca bilgiçlik taslamaz, yazarı işin içine sokup bilgece açıklamalarda bulunmaz. Şimdiki zamanda karşılıklı konuşmalarla ilerleyen öyküleri, okuyucuyu daha etkin kılmaya yöneliktir. Geleceğe olan inancıyla, ideal bir insanı da sokar işin içine.
“Her odasında bizim toplumumuzun çeşitli tabakalarından kopup gelmiş evli, bekâr, kadın, erkek, yaşlı, genç, bir sürü insan oturmakta, toplum kuru_luşumuzun ne kadar insicamsız, kopuk bir manzara arzeltiği hazin bir şekilde gözler önüne serilmektedir. Bütün romanda, bir koridorun iki yanma sıralanmış odalarda yaşıyan bu kalabalığı, rahat bir anlatışla, duru bir dille, dolambaçlı tahlillere başvurmadan tasvir ediyor. Çök_müş bir imparatorluğun kalıntısı, yerlerinden, işlerinden, geçimlerinden kopmuş bir yığın insan. Sonra kadınlı, içkili, pokerli toplantılara dışar_dan gelip katılanlar. Bu kadar kalabalık kişili bir romanı, açılıp kapa_nan olaylar, konuşmalar, münasebetlerin gelişmeleri içinde, kapı önün_de sohbet edercesine külfetsiz, konuşuyormuşçasına alıp götürüşünde ancak ustalarda görülebilecek bir sadelik ve rahatlık var. Esendal’ın bizim insanlarımızı sathi bir gözlem sonu tanımadığı, onları bugüne ka_dar alıp getiren tarihi-sosyal oluşlariyle izlediğini gösteren bir derinlik bütün bu rahat anlatışın altında kendini duyuruyor. Bir apartman için_de, bir toplum kesitini tasvir ederken ne hicve, ne de mizaha kaçma_dan, bizde toplum meselelerinden söz edilirken çok defa sapılan bu ra_hat iç boşaltma yollarına girmeden, karamsarlıktan uzak, gelecek iyi günlerden umutlu, babacan bir hoşgörürlükle, en mahrem köşelere ka_dar biitün münasebetleri, duygularda, inançlarda bir tepki uyandırma_dan vermesini biliyor.”
“Esendal’ın hikâyelerinde görülen, çürüyen ve dökülenle, fışkıran, gelişen yeni güçleri ve kişileri bir arada veriş, hastalıkla kurtuluşu yan yana tasvir ediş, bu romanda da vardır. Ayaşlının apartmanındaki in_sanlarda bütün kötülüklerine, yuvarlanışlarına rağmen zaman zaman asil duygular ve davranışlar, direnmeler de görülür. Bu romanın kişi_leri kötülükler yaparlar, ama sonuna kadar bunu kabul etmiş, kötülük_lerle anlaşmış değildirler, içlerinde bir yerde, zayıf da olsa kötülüğe karşı bir direniş vardır. Sonra, bunların dışında, çöken bir aile, yıkılan bir toplumdan yakasını sıyırmış, yeni âileler kurarak geleceğin yeni toplumunu savunan kişiler de vardır. Romanda, aksi gibi tam bu geleceği yorumlayan bölümlerinden kesilen formaların bulunarak, yeni baskıla_rında eserin tam metninin basılması çok yerinde bir iş olurdu. Son bö_lümlerinden anlaşıldığına göre Esendal, yeni,.gürbüz bir toplumun çalışkan, yurdsever, saygılı, ölçülü, sevişen gençlerin kuracakları yeni âilelere dayanacağını tasavvur ediyor. Onca toplumun en küçük birimi özgür kişi değil, âiledir. Korkulu bir düş gibi geçmişle kalacak baskı_lardan, alçaltıcı yaşama şartlarından sıyrılmış, güçlü, aydın devrimci, duygu ve düşünceleri sağlam, eşit ve özgür gençlerin kuracakları yeni âilelerde umudu vardır. Hikâyelerinde olduğu gibi romanını da böyle umutlu, aydınlık bir sonuca bağlamaktadır.”
Hikaye ve roman kahramanlarına karşı sevecen, sıradan ve yoksul insanlara karşı duyarlı bu edebiyatçı kişilik ile halktan ve köylüden bütünüyle kopmuş, bürokrat ve seçkinci Halk Partisi Genel Sekreteri arasında bir bağ kurmak elbette mümkün değildir.
“Esendal’ın hikâyelerinde göze çarpan ve hayranlık uyandıran en büyük nitelik, şüphesiz, dilinin özlüğü, duruluğu, halk türkçesine ya_kınlığı olmuştur. Yazdı edebiyata sıkı sıkıya bağlı kalarak ancak üslûp_larındaki tek tük kelimeleri değiştirmek suretiyle, sınırlı bir dil anlı_ğına gitmek istiyen sanatçıların yanında M. Ş. Esendal, daha kökten bir yola sapmış, bugün artık edebiyatımızda yerleşmeğe başlıyan bir dilin, konuşma diline dayanan yeni yazı dilinin öncülüğünü yapmıştır….. Yalnız, Esendal’ın hikâyelerinin kitap biçimindeki son şekillerine bakarak onun dili üzerinde yargıya varanlar yanılmışlar, bu hikâyelerin yazılıp yayınladıkları 1916-1925 yıllarında bile bu derece tam ve ileri dil şuuruna ve seviyesine sahip olduğunu sanmışlardır. Esendal, hikâyeye ilk başladığı yıllarda dil an_layışı bakımından çağdaşlarından, hattâ bu yolun öncüsü Ömer Seyfettin’den biraz daha ileri bir çizgide olmakla beraber, son yıllarında eriştiği ileri dil merhalesinde de değildi, buna ancak devrimlerden sonra, zamanla kavuşabilmişlir. Bundan dolayıdır ki, onun eserlerindeki dil du_ruluğunun dilimizin son çeyrek yüzyıldaki gelişmeleriyle sıkı ilgisi var_dır. Eski dergi ve gazetelerdeki hikâyelerin ilk yayınlanış şekilleriyle bunların kitaplarındaki son şekilleri karşılaştırılırsa, Esendal’ın dil sade_leşmelerini nasıl yakından izlediği anlaşılır. Yeni baskılarında eski keli_meleri, ifâdeleri değiştirmiş, bazılarında geniş ölçüde bir dil tuvaleti yapmak lüzumunu duymuştur.”
Tahir Alangu şunu da eklemiş; “Anlatıştaki ölçü bozukluklarının, yer yer şişkinliklerin, bir sanatçı ruhunun hıızursuzlukları ile birlikte, çalışma noksanlığının bir ifâdesi olduğunu, sırası gelmişken belirtmeliyim.”
Ağır siyasi sorumluluğunun sona ermesinin ardından başladığı romanı “Vassaf Bey”i tamamlamak için 1948’den sonra büyük bir gayret gösteren Esendal, 16 Mayis 1952’de Ankara’da öldüğünde eksik bir metin bırakmıştı geriye. Ancak bu kadarı bile onun derinden derine sürdürdüğü geçmiş özlemini yansıtmaya yeterlidir. Kaderi hep Ankara çevresinde çizilen Esendal, İstanbul tutkusunu gizlememiştir romanında. “Vassaf Bey”de, Ankara’nın köksüz, kültürsüz, bürokratik ve sıkıntı verici taşralı atmosferi ile İstanbul’un insanı çarpan zenginliği arasındaki uçurum, “Kemalizmin reddi miras felsefesi ve Yeni bir Türkiye kurma ideali ile Ankara’nın mütevazi olanakları arasındaki oransızlığın” ifadesi biçiminde okunabilir.
***EK
Nahit Sırrı’nın Ankara’sı
Sevdiğim yazarlar arasında Nahit Sırrı’nın ayrı bir yeri vardır. Yaşadığı dönemde edebiyat kalabalığı içinde bir köşede kalmış, şikayetini duyurmamış, belki de biriktirdiği hırsını roman kişilerinin hazin hayat hikayeleriyle haykırmıştı. Ne yazık ki ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında gerçekten hak ettiği takdiri kazanamadı.
Tutunamamış bir adam…
1895 yılında İstanbul‘da varlıklı ve eğitimli bir ailede doğan Nahit Sırrı, küçük yaşlarından itibaren Türk ve “Frenk” öğretmenler tarafından eğitildi. Ne var ki eğitim ve öğretimden pek haz etmemişti. Nitekim “Afitab-ı maarif” rüştiyesinden mezun olduktan sonra bir İngiliz ve Fransız okuluna, ayrıca Galatasaray’a gitmişse de, hiç birini bitiremedi. Babasının ısrarı ve hatırı sayılırlığı sayesinde Berlin büyük elçiliği maiyetîne tayin edilmesi Nahit Sırrı’nın hayatının dönüm noktasıdır. Berlin’de kendisini aile ve çevre baskısından, toplumsal gözaltından uzak, adeta özgür hissedecek, ögürlük hal ve hareketlerine de yansıyacak, Avrupa’nın “özgür” ortamının farklılıklar konusunda Osmanlı’dan pek de farklı olmadığını ağır bir bedel ödeyerek öğrenecekti. Skandal bir opera akşamı patlamıştı. Son halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Faruk’un yanındaydı Nahit Sırrı; ama kadın kılığındaydı. Ertesi gün Alman gazetecilerin alay konusu oldu ve acilen İstanbul’a çağrıldı. Elçilik görevinden ayrıldı, ama çağrıya kulak asmadı. 1915-1928 yılları arasında Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma, Kopenhag gibi kentleri gezen ve Avrupa’da yaşayan Nahid Sırrı, Cumhuriyet’in ilânından ve babasının ölümünden sonra Türkiye’ye dönecekti. Hayatını Marif Vekaletinde ve çeşitli gazetelerde çevirmenlik sonra yazarlık yaparak kazandı.
Edebiyata adanmış ama karşılığını bulamamış bir hayattır Nahir Sırrı’nınki. Fransa’da yayımlanan ilk hikayesi ve ilk romanıyla 1928’de başlayan kariyerini 1960 yılındaki ölümüne kadar romandan hikayeye, tiyatro oyunlarından edebiyat incelemelerine, gezi notları ve anılarından makalelerine, çok geniş bir ilgi alanını sergileyen binlerce sayfayla doldurmasına rağmen ne yaşadığı yıllarda ne sonrasında hak ettiği takdiri kazanabildi. Önce cinsel eğilimleriydi Nahit Sırrı’yı katılmak istediği dünyanın dışına iten. Sonra Osmanlı aristokrasisine uzanan soyağacıydı ve nihayetinde hem eskiye hem yeniye karşı aldığı eleştirel –küçümser- tutumdu.
İki devri de yaşamış birinin sözüne, deneyimine kulak vermektense aşağılamak daha kolay gelmiş olmalı, maddi manevi tacize uğramıştı. “Kırıtarak gelirken uzaktan Nahid Sırrı / Sanırım pantolonlu ceketli bir kız gelir” diyenler, “kız tabiatlı, ecnebi meşrepli, mühtedi, asabi, uyumsuz” sıfatları yakıştıranlar, telif ücretlerini ödemeyenler, kitaplarını basmaktan, hakkında eleştiri yazısı yazmaktan imtina edenler… Kendisini dışlayan bu çevrede arasında barınmaya çalışacak, hayatının son yıllarını -1960 yılındaki ölümüne kadar- düşkün bir halde geçirecekti. M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle “teneffüs etmek istediği havayı hiçbir yerde bulamayıp, nefesini tutarak yaşamış, hep olmayanı özlemiş, gelmeyeni beklemişti”.
İstanbul’dan Ankara’ya
Cezmi, eski bir Osmanlı paşasının bir baltaya sap olamamış oğludur. Avrupa’da avara kasnak dolaşmış, gününü gün etmiş, babası harçlığı kesince dönüp dolaşıp babasının yalısına yerleşen Cezmi’nin kayda değer yegane özelliği kadınlar kadar erkekleri de etkileyen güzelliğidir (yakışıklı sözüğü yerine bilhassa güzel’i kullanıyor Nahit Sırrı). Bu hikayenin ve Cezmi’nin kötü kaderini çizecek olan da işte o güzellik. Genç, güzel ama yaşlı bir adamla yaptığı evlilik nedeniyle tatminsiz üvey annesi tarafından baştan çıkarılan Cezmi, babası tarafından miras mahkum edilir. Parasız ve mesleksiz genç adam, istemeyerek de olsa, henüz kadrolarını devşirememiş genç Cumhuriyet’in başkentine yollanacak, yanına getirdiği hatır mektubu sayesinde İktisadi Milli Bankası’na yüz otıız lira aylıkla Almanca mütercimi sıfatıyla yerleştirilir.
Nahit Sırrı, İstanbul aristokrasisinin Ankara’ya küçümser bakışını Cezmi üzerinden aktarıyor okuyucuya;
“Banka, on adım ötede, Yenişehir tarafına doğru uzanıp giden cadde üzerinde idi. Modernle Selçuk yapısı arasında bocalayan, iri gövdeli, bazı yerleri pek sade olup bazı kısıınları da Barok tarzına bile çalan, lakin yer yer de çinilerle bezenmiş, iddialı, garip ve melez bir yapı. (… ) Cezmi bir saat kadar Karaoğlan Çarşısı ismini taşıyan ve Zafer Oteli’nin de üzerinde bulunduğıı pek dar, eğri büğrü ve henüz yağmurlar başlamadığından gayet tozlu yolda dolaştı. Ekseriyetini berber ve lokanta teşkil eden dükkânların fakir ve zevksiz camekânlarını tet-kikle vakit geçirdi. Daire ve büro saati olmasına rağmen sokak tenha değildi, fakat hemen hiç kadın görülmüyordu. Elbisesi tarif ve tasavvur edilmez şekilde lime lime ameleden, kendisi gibi pek şık beylere ve belki mösyölere kadar her çeşit ve sınıftan bir erkek kalabalığı, omuz omuza çiğ bir ışık içinde, dün gecenin serinliği ile tezat teşkil eden kuru bir sıcak içinde dolaşıyor, insan bu dar sokağa güç sı-ğan, iri ve ihtişamlı otomobillerden canını kurtardıktan sonra eşeğine müsterih binmiş ilerleyen, kasketi çarpık köylünün hayvanına çarpıp düşecek gibi oluyordu.”
Yerleşiği handan bozma otelde, pastahane olmaya özenen kahvede, işyerinde, sokaklarda karşılaştığı insanları garipseyecektir Cezmi; “Babasının valiliklerine ait uzak hatıralar hafızasından silinmiş bulunan ve ancak İstanbul’un kibar semtleriyle Almanya’nın mahut şehirlerini bilen paşazadeye bunlar garip şiveli Türkçe’leri ve çok esmer çehreleriyle pek uzak ve âdeta bedevi hâlindeki memleketlerin insanları tesirini veriyorlardı”. Ürkmüş ve mutsuz bir haldedir; “Bu çıplak vahşi yüzlü dağlar ortasındaki kerpiç evli, yarısı yanıp yakılınış, henüz toza müstagrak ve kışın çamura gark olacak Anadolu kasabasında ömür sürmek! Önünde ne korkunç aylar, belki yıllar açılıyordu.”
Ancak bocalaması uzun sürmez. Bozkırın ortasında yeni bir başkent yükselirken yeni iktidar sahiplerine seslenen yeni hayat tarzları da filizlenmeye başlamış, kenti erkeklere hizmet veren gece mekanları ve hayat kadınları kaplamıştır. Güzelliği sayesinde kadınların ilgisini çeken Cezmi, kendisini onların arzularına bırakacak ve İstanbul’dan git gide uzaklaşacaktır. Kendi hayatına iradi müdahalede bir türlü bulunamayan Cezmi’nin maddi ve manevi çöküşü başlamıştır…
Cezmi’nin çöküşü ile Ankara’nın ve yeni düzene ayak uyduranların yükselişini bir kum saati gibi işlemiş Nahit Sırrı. Bunu yeniye düşmanlık tazında da ele almıyor. Eskinin artığı Cezmi, asalaklığı ve ataletiyle yaşama şansı zaten olmayan bir karakter. İstanbul’dakilerse kendi hayal dünyalarına takılıp kaldıkça tükenip gitmeye mahkumlar. Bir zamanlar Cezmi’ye aşık amca kızı Hamdune gibi geçmişi silmesini bilenler mutluluğu yakalayabiliyor.
Cezmi’nin Ankara’da kiraladığı evin sahibinin Ayaşlı olması, Memduh Şevket Esendal’ın “Ayaşlı ve Kiracıları” romanına yapılan bir gönderme. Eleştirileri de vardı ama Ayaşlı’nın kiraladığı ev üzerinden yeninin ve yeni insan tipinin doğuşunun –olumlu- hikayesini yazmıştı Esendal. Örik’se bir garsoniyere dönüştürmüş Ayaşlı’nın evini. Esendal’ın Ankara’ya cumhuriyete faydali olmak amacıyla gelen idealist kahramanı yerine kendi başını kurtarmaktan başka bir derdi olmayan Cezmi’yi koymuş. Ama başlangıçtaki bu olumsuz duruş sonlarda Cumhuriyet hakkında Esendal’inkinden daha inandırıcı bir onaya dönüşüyor. Öyle ki, Cezmi artık kendisini İstanbul’a da yabancı hissedecek, Ankara’da bile yer kalmadığını anlayacak ve yolu Anadolu’nun daha da derinlerine uzanacaktır.
Yine 1940’larda tefrika edilip 2000’lerin başında kitap haline gelen “Gece Olmadan”da da “Tersine Giden Yol”daki gibi, yine yaşamlarını İstanbul’da sürdüremeyip şanslarını 1920’lerin Ankarası’nda deneyen kadın ve erkekler üerinden hem dönemin siyasi ve toplumsal panoramasını hem de bireysel dramları çok çarpıcı bir hikaye ile sergilemiştir.
Nahit Sırrı’nın insanları kötü mü?
“Kıskanmak”, “Abdülhamid Düşerken” ve “Yıldız Olmak Kolay mı” romanılarının kahramanları kadınlardı. “Tersine Giden Yol”da ön plana Cezmi çıkıyor. Ancak Cezmi’nin etrafını çevreleyen, kaderini çizenler yine kadın. Üvey annesi Seza, metresi Lili, yaşlı sevgilisi Şayan Hanım, onu Şayan Hanım’ın elinden kapan Mahmure, son kurtuluş umudu zengi kızı Rezzan ve hatta amca kızı Hamdune, hikaye de Cezmi kadar önemli rol oynuyorlar. Bütün karakterlerini yakıcı arzuları ile birlikte ele almış Örik. Aslında engellenmiş arzular diyelim buna. Engellenmişliğin en yırtıcı hali ise sahip olma, yükselme, sahip olarak yükselme isteği. Çirkiniğini aşmaktan yaşlılığını aşmaya, tensel engellenmişliğini aşmaktan yoksulluğunu aşmaya kadar bir dizi yakıcı arzuyla kıvaranan Örik kadınları arasında –tıpkı “Kıskanmak”taki güzel erkek tipi Nüzhet gibi- Cezmi’de çocuksu bir karakter. Oğuz Demiralp’ın deyişiyle “Örik’in bütün kadın kahramanlarını bir araya getirirsek bir “cadılar müzesi oluşturabiliriz.” Ancak Demiralp’in bir çok yorumcunun da katıldığı “bu kadınların kötülüklerinin hedefi hem rakibeleri hem de sevgilileridir. Çoğu, cinsel dürtüleri güçlü olan kadınlardır. Kadının cinselliği ve kösnüllüğü genellikle olumsuz bir öğe olarak işlenir” tespitine bir muhalefet şerhi koymak isterim. Bunun nedeni Nahit Sırrı’nın kötülük-iyilik kavram çifti içinde düşünmemesi. Daha doğru bir deyişle bizim kötülük dediğimizin ona göre tam da bu hayatın bağrından çıkmışlığı, hatta ve “meşru”luğu. Örik’in kendi ifadesiyle devam ediyorum; “Bir romancının kıymeti, fena insanlarda da nüans bırakış ile fena insanları toptan kötü etmemesiyle de ölçülür”..
Bireyi iç ve dış dünyasıyla yakalarken cinsel arzuların belirleyiciliğini –bizim Victorien çağlarımızda alışlagelmedik açıklıkta- ortaya koyan, bireyi çevreleyen toplumsal hayatı da betimlemesini bilen Nahit Sırrı Örik, yeni ile eski, kadınla erkek, iyi ile kötü arasına sıkışmışlığıyla edebiyatımızın hem önemli bir yazarı hem de en trajik kahramanlarından biriydi. Muhafazakardı. Ama eskiden muhafaza edilecek pek az şey kaldığını üzülerek de olsa anlamıştı; muhafaza edeceği yegane varlığı diliydi.
Hikayeleri etkilidir. Ayrıntıları yakalamasını, mekanları sınıfsallaştırmasını da övmeli. Ama romanlarının keyifle okunmasında en büyük rolü diline vermek gerekir. Osmanlıca’ya son derece hakim. Bu hakimiyeti ve dil muhafazakarlığı ile de vaktiyle tepki görmüştü. Oysa çağdaşlarının –hatta sonrakilerin- dili ile karşılaştırılınca, aşırı dil temizliği gayretinin edebiyatımıza neler kaybettirdiğini açığa çıkaran bir dili, kendine özgü değişik bir uslubu var Örik’in. Uzun yıllar üzerinde konuşulmayan, kitapları yeniden baskıya girmeyen bu sessiz, ama usta yazarı elinden çıkan metinleri okuma zevkini sakın kaçırmayın.