Follow

29 Ekim: Bayram değil, yüzleşme günü olmalı

Tamer Çilingir

Cumhuriyet Bayramı, eğer gerçekten herkesin bayramı olsaydı “Trabzon’dan Diyarbakır’a, Edirne'den Kars'a” kadar herkes aynı sevinci hissederdi. Oysa durum böyle mi? Rumların, Lazların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, göçmenlerin bu “bayramda” yeri yok.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucuları 102 yıl önce ilan edilen cumhuriyetin gerici feodal bir iktidarın, yani padişahlığın yıkılmasıyla gerçekleştiğini söylüyordu. Anadolu'nun cahillik ve yoksulluğun pençesinde olduğunu dile getirdiler sık sık. Ve tabi en önemlisi, cumhuriyete giden yolda yapılan en önemli iş ise, ''işgal altındaki memleketi yedi düvele karşı savaşarak'' kurtarmaktı. Bu hikaye 1933 yılında 'Nutuk' adı verilen Mustafa Kemal'in onuncu yıl konuşması ile yazılmıştı. Sonra bu hikayede bir sürü değişiklikler oldu ve hikaye, yeniden yeniden güncellendi. Bu hikaye aileden başlamak üzere okul, askerlik ve daha sonra iş hayatımız boyunca bize ezberletildi. Her yıl 29 Ekim yaklaştığında, meydanlar kırmızı beyaza boyandı. Bayraklar sallandı marşlar söylendi, "şanlı geçmişimiz" nutuklarla yüceltildi.

Cumhuriyet padişahlığın yıkılmasıyla mı gerçekleşti?

Osmanlı'da modernleşme girişimleri 19. yüzyılın ortalarından beri oluyordu ancak bu girişimler demokratikleşmeden daha çok karşı devrimci özellikler taşıyordu. Gelişen kapitalizme ayak uydurmak için gerekli olan burjuva sınıflar, Müslüman olmayan uluslardan kesimlerce şekilleniyordu yavaş yavaş. Dolayısıyla hak ve özgürlük talepleri bu kesimlerce dile getirildiğinden Osmanlı’nın cevabı şiddet oluyordu; hak arayışları ve özgürlük talepleri her fırsatta şiddetle bastırılıyordu. Dönem dönem yapılan darbelerle (sultanın indirilip tahta yenisinin getirilmesi) demokratikleşme görünümü verilmeye çalışılıyordu sadece. 1876'da Abdülhamit’in tahta çıkarılıp Meşrutiyetin ilan edilmesi ve böylece ilk parlamentonun açılması, bu anlamdaki en çarpıcı örneklerden biridir. Bu süreç aynı zamanda Ermenilere yönelik ileride soykırıma varacak katliamların başlangıcı ve tarihte 'istibdat dönemi' olarak anılacak bir baskı ve şiddet süreci idi.

33 yıl sonra bu kez tahttan indirilen Abdülhamit sonrası ikinci kez meşrutiyet ilan edilecek; “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet, Adalet” sloganlarıyla yenilikçi, devrimci bir hava estirilmeye çalışılacaktı. Bu aslında Fransız Devrimi’nin “Liberté, Égalité, Fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganının Osmanlıca uyarlaması idi. Bunun da bir karşı devrimci darbe olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Bu süreç aynı zamanda tarihin en kanlı soykırımlarına tanıklık edecekti. Ermeni ve Süryani ulusları, bu soykırım silsilesinin ilk kurbanları oldular. Birinci Dünya Savaşı'nın tarafı olarak mağlupların safında yer alan Osmanlı'nın yönetici kadroları (İttihat ve Terakki Partisi) da savaşın sonunda tarihi görevlerini cumhuriyeti kuracak olan kadrolara devrettiler.

Dolayısıyla, iki meşrutiyet ilanında da özgürlükten, adaletten, hak ve özgürlüklerden, modernleşmeden söz edenlerin, aslında tüm bunlara karşı olduğu gerçeği ortaya çıktı.

Cumhuriyet kadroları köy enstitüleri, millet mektepleri, üniversite reformu, halk evleri gibi projeleri hayata geçirirken Anadolu'nun cahil ve yoksul olduğuna vurgu yapıyordu. Yani Anadolu’yu aydınlatan projeler ürettiklerini söylüyorlardı.

İşgal altındaki memleket yedi düvele karşı savaşarak mı kurtuldu?
Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda mağlup olan Osmanlı'nın cumhuriyeti kuracak olan kadroları, bir yandan galip devletlerin gözetiminde iktidar kavgası verirken bir yandan da İstanbul'da bir meclis var olmasına karşın Ankara'da yeni bir meclis kurarak yeni bir darbe gerçekleştirdiler. Bu kez hedefte, başta Pontos olmak üzere Rumlar vardı. Tarihin karanlık sayfalarına yeni bir soykırıma imza atarak girdiler. Bu kez özgürlük, eşitlik propagandaları yapmadılar. Padişahın yanında olduklarını söylediler, İslam’ın selameti için bu darbeyi gerçekleştirdiklerini söylediler. Tarihin yeniden yazılmasıyla birlikte (1933, Nutuk) aslında o zaman nasıl da anti emperyalist bir kurtuluş savaşı verdiklerini, tıpkı diğer darbelerde olduğu gibi öyle olmadığı halde modernizm adına, hak ve özgürlükler adına aydınlanma mücadelesi verdiklerini anlattılar. 10 yılda bütün yaşananları alt üst eden bir tarih anlatımı ortaya koydular.

Nutuk'taki o çarpıcı cümle: Anadolu yoksul ve cahildi.

Önemli bir yanı sermayeyi Müslümanlaştırmak olan soykırımlar süreci sonrasında, yaşam ve üretim alanlarındaki zenginlik, daha doğrusu aydınlık yok edilmiş ve bir bakıma Anadolu cahil bırakılmıştı.

Anadolu cahil miydi?

Cumhuriyet kadroları köy enstitüleri, millet mektepleri, üniversite reformu, halk evleri
gibi projeleri hayata geçirirken Anadolu'nun cahil ve yoksul olduğuna vurgu yapıyordu. Yani Anadolu’yu aydınlatan projeler ürettiklerini söylüyorlardı. Oysa Anadolu’yu karanlığa gömenler çok iyi biliyordu, 1900’lerin başında, Anadolu’daki şehir ve kır yaşamını kapsayan bütün üretim alanlarında Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun çok önemli roller üstlendiğini:

Zanaatkârlar: Kuyumculuk, marangozluk, taş işçiliği, tekstil gibi alanlar büyük oranda Ermeni ve Rum ustaların elindeydi.

Ticaret: İzmir, Trabzon, İstanbul gibi liman kentlerinde ticaret burjuvazisinin önemli kısmını Rumlar oluşturuyordu.

Eğitim ve tıp: İlk modern okullar ve matbaalar Ermeni ve Rumlara aitti. Yine ilk doktorlar arasında çok sayıda Ermeni ve Rum vardı.

Sanat ve spor: 19. yüzyıl sonu Osmanlı sahne sanatları, basın ve futbolun öncüleri de çoğunlukla Ermeni ve Rumlardı.

Köy enstitüleri, halk evi gibi kurumlar, -bir eğitim seferberliği halinde tarımda modernleşmenin hedeflendiği söylense de- aslında yeni sürecin kadrolarının yetiştirildiği alanlar oldu. Ve tabi özellikle asimilasyon politikalarıyla paralel faaliyet gösterdiler.

Ve şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülen sözlerle, işgalin adı “82. il” yapılmak isteniyor. Bu, yalnızca Kıbrıslıların değil, Türkiye’deki halkların da aşağılanmasıdır —çünkü bir halkın özgürlüğü, diğer halkların köleliği üzerine kurulamaz.

Peki ya yoksulluk?
Cumhuriyet boyunca üretimin yükünü emekçiler ve köylüler taşıdı ama kazancın en küçük kısmını aldı. 1923’ten bugüne “yoksulluk biçimi” değişti ama sınıfsal eşitsizlik kalıcılaştı. Köylü artık “kent yoksulu” oldu, ama ekonomik güç dağılımı neredeyse hiç değişmedi.

İşgalci Cumhuriyet

Pontos, Lazistan, Ermenistan ve Kürdistan toprakları üzerinde işgalci olarak kurulan Cumhuriyet, tarih boyunca bu tavrından da vaz geçmedi.

“Yavru vatan” değil, işgal altındaki ada

Bugün Devlet Bahçeli kürsüye çıkıp, Kıbrıs’ın “Türk toprağı” olduğunu haykırıyor, Erdoğan sessizce onaylıyor. Oysa 1974’ten beri Kuzey Kıbrıs’ın sokaklarında dolaşan tankların gölgesi, adanın yarısına “özgürlük” değil, askeri vesayet getirdi. Bir zamanlar komşu olan halklar, bugün dikenli tellerle ayrılmış durumda. Ve şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülen sözlerle, işgalin adı “82. il” yapılmak isteniyor. Bu, yalnızca Kıbrıslıların değil, Türkiye’deki halkların da aşağılanmasıdır —çünkü bir halkın özgürlüğü, diğer halkların köleliği üzerine kurulamaz.

Suriye: Emperyal çıkarların ön cephesi

Cumhuriyetin sınırları, artık Misak-ı Milli’nin çok ötesinde bir emperyal hevesle genişletilmeye çalışılıyor. Suriye’nin kuzeyinde kurulan askeri üsler, “güvenli bölge” yalanıyla meşrulaştırılıyor.
Oysa her “güvenli bölge”, bir yeni işgal alanıdır. Ankara’nın politikası ne halkların kardeşliğini getiriyor ne barışı —sadece yeni düşmanlıklar, yeni ölümler, yeni nefretler yaratıyor. Bu, Cumhuriyetin yüz yıllık geleneğidir: kendi yurttaşına “birlik” diyerek itaat ettirmek, komşularına “tehdit” diyerek savaş açmak.

Cumhuriyet Bayramı

Tüm bu gerçeklerin ışığında Cumhuriyet Bayramı ne ifade ediyor? Cumhuriyet Bayramı, eğer gerçekten herkesin bayramı olsaydı “Trabzon’dan Diyarbakır’a, Edirne'den Kars'a” kadar herkes aynı sevinci hissederdi.
Oysa durum böyle mi? Rumların, Lazların, Ermenilerin, Arapların, Kürtlerin, Alevilerin, Lazların, göçmenlerin bu “bayramda” yeri yok. Devlet “tek dil, tek bayrak, tek millet” sloganını birleştirici değil, susturucu bir silah olarak kullanıyor. Gerçek cumhuriyet, halkların eşitliğiyle mümkün değil midir? Gerçek bağımsızlık, başka halkların topraklarını ilhak etmekle değil, kendi halkına özgürlük, adalet sunmakla olmaz mı? Bugün 29 Ekim’de kutlanan şey, bir halklar cumhuriyeti değil, bir devlet cumhuriyetidir. Ve o devletin tarihi, soykırımların, yıkılmış köylerin, susturulmuş dillerin, silinmiş kimliklerin üzerine yazıldı.

politikart.net/yazi/29-ekim-ba

Sign in to participate in the conversation
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.