Follow

Gerçekten cumhuriyet mi?

Tahakküm ilişkilerinin ortadan kalktığı, seçimlerin “demokrasi şöleni” olmaktan çıktığı ve özgür yurttaşların, özgür iradelerinin olduğu gerçek anlamda bir cumhuriyeti nasıl kurabiliriz? Bunu düşünelim mi?

TOLGA GÜNEY

Cumhuriyet 102'nci yaşına giriyor. Haftalar öncesinden kentler süslendi, konserler, kutlamalar başladı. "Barış" ve "demokrasi" konuştuğumuz cumhuriyetin demokrasi ile süslendirileceğinin söylendiği günlerden geçiyoruz. 1 yılı aşkın bir süredir, görüşmeler, komisyonlar, toplantılar yapılıyor. Bu da akıllara "Demokrasi" ile özdeşleştirilen cumhuriyet gerçekten de demokratik miydi? Yoksa son 22 yılda mı demokrasiden çıkıldı sorularını akla getiriyor.

Kurulan şey cumhuriyet miydi?

Kavramlara yüklediğimiz anlamlar ile onların pratikteki karşılığı birbiri ile örtüşüyor mu? Fikret Başkaya, "Başka Bir Uygarlık için Manifesto" kitabında cumhuriyeti anlatırken, kavramların içinin boşaltılarak bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığını vurguluyor. Bunun bir "bilinç köreltme" olduğuna dikkati çekiyor ve "Türkiye'deki rejime 1923'ten beri 'cumhuriyet' deniyor ama bu zaman zarfında adından başka 'gerçek' cumhuriyetle pek ilgisi olmadı. Zira o tarihte sadece rejimin adı değiştirilmişti. Anayasa’ya, resmi binaların ön cephesine, resmi kağıtlara, sınır kapılarına cumhuriyet yazıldı diye oradaki rejimin cumhuriyet olması gerekmiyor" (1) diyor.

En temel anlamıyla siyasal iktidarın meşruiyetinin halktan kaynaklandığı bir yönetim biçimi anlamına gelen cumhuriyet, birey ve toplumun kendini yönetmesi ve bireylerin yaşadıkları toplumda sorumlu ve özgür yurttaş olmaları ile dolduran bir düşünce. Yani cumhuriyetçilik düşüncesinde özgürlük, yurttaş olma koşuluna bağlanmakta, yurttaş olmak ise kamusal alanda katılım yapmak üzerine oturtulmakta. Yurttaşın özgürlüğü üzerine ise iki farklı bakış açısı gelişirken Thomas Hobbes ve Isaiah Berlin'in anlattığı liberal görüş, özgürlüğü herhangi bir müdahalenin olmaması olarak tanımlıyor. İrlandalı filozof Philip Pettit'in başını çektiği cumhuriyetçiler ise herhangi bir kimseyle bağlılık ilişkisinin yani tahakkümün olmaması olarak tanımlıyor.

Yani Pettit, eğer bir kişinin keyfî iradesine bağlı isen köle olursun, der ve bir kralın himayesinde ve onun iradesine bağlı yaşayan insanların asla özgür olamayacağını söyler. Pettit politik özgürlüğün, ‘tahakkümsüzlük’ olarak adlandırdığı kavram ile açıklanması gerektiğini söyler. (2) "Tahakküm ilişkisini mümkün kılan durum, böyle bir müdahalenin her an gerçekleştirilme ihtimalinin varlığı, yani bir kişi ya da grubun başka bir kişi ya da grup üzerinde keyfi bir müdahale gerçekleştirme gücüne ve imkânına sahip olmasıdır" (3)

Buna göre de zamanla keyfiyetine tabi olduğun kişinin psikolojik temayüllerini anlamaya başlayıp bilerek veya bilmeyerek onu memnun edecek biçimde hareket etmeye başlanıyor. Yine bir çeşit "çoğunluğun tiranlığı" oluşturulur ve burada seçimler dışında hiçbir demokratik unsurun yer bulamadığı bir siyasi yapılanma ortaya çıkar. O seçimlerin de ne kadar "özgür" ve "iradeyi yansıtan" bir durum olduğu şüphelidir.

Darbeler demokrasisi

Kuruluşunu Müslüman-Türklerin diğerlerine karşı tahakkümü üzerine kuran Türkiye, nasıl bir "cumhuriyet?" 19 Ekim’de yapılan Kıbrıs seçimlerinden sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı ilhak çağrısından da gördüğümüz gibi sadece sınırları içinde değil, ayrı bir devlet olarak kabul ettirmeye çalıştığı bir toprakta bile tahakküm kuran bir yönetim ne kadar cumhuriyet olabilir?

Tek dil, tek din, tek mezhep, tek ırk, hatta artık tek partiye dönüşen sözde cumhuriyetin demokrasi ile taçlandırılmasının ne kadar mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Demokrasi oyununa kendileri bile inanmamış olacaklar ki Demoklesin Kılıcı 1960 ve 1980 askeri darbeleri ile 1972 ve 28 Şubat 1997 muhtıraları olarak sivil siyaset üzerinde sürekli olarak sallanıp durdu. Darbeler sonrasında siyasi partiler, sendikalar, dernekler, gazeteler kapatıldı, onlarca kişi idam edildi, cezaevlerinde öldürüldü, binler tutuklandı, on binler ise 'aylarca' gözaltında kaldı, seçimler ertelendi, şaibeli referandumlar yapıldı. Cumhuriyete sahip olmak illa da demokratik bir ülkeye sahip olmak anlamına gelmediğini her on yılda bir yaşanan darbe, pogrom, siyasi cinayet ve linçlerde bizzat yaşadık.

Peki, "artık koca bir ihtiyar olan cumhuriyet" nasıl kuruldu? "Emperyalizme karşı direnişle", "7 düvele meydan okuyarak" ya da "Yunan'ı denize dökerek" mi? En doğru tanımlama son tanımlama olabilir. Çünkü Abdülhamit'in başlattığı, İttihat ve Terakki'nin devam ettirdiği geleneği devralan yeni kadrolar Anadolu, Pontos ve Küçük Asya'da tek bir Hristiyan kalmayıncaya kadar 'savaş'tılar. Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş bir bakıma monarşiden cumhuriyete basit bir geçişken, yeni ülkede de Osmanlı'nın izleri devam etti. "Osmanlı İmparatorluğu’nunda devlet 'kutsal' sayılırdı. Osmanlı İmparatorluğu'nun budanmış, ufalmış doğrudan devamı olan Cumhuriyet döneminde de devlet kutsal sayılmaya devam etti.

Hristiyanlar nerede?

Abdülhamit’in tahta çıkarıldığı 1876’da (1. Meşrutiyet) Osmanlı İmparatorluğu, ilk kez bir anayasayı kabul etti ve parlamento açıldı. Çok kısa sürecek bu girişim her şeye rağmen Osmanlı feodalizminin sonlandığı anlamına geliyordu. Ama anayasayı rafa kaldırıp, parlamentoyu fesheden Abdülhamit 33 yıl sürecek İstibdat Dönemi’nde tüm muhaliflere, ama özellikle Ermenilere, yönelik katliam ve sürgün girişimlerinde bulundu. 300 bin Ermeni’nin hayatını kaybedeceği bu süreç, Hristiyan uluslara yönelik sürecek olan soykırım planının başlangıcı oldu. 1.Dünya Savaşı’na Almanların safında giren Osmanlı, 1915 yılında Ermenilere yönelik 1,5 milyon insanın hayatını kaybettiği dünyanın en büyük soykırımına imza attı. Hristiyan nüfusa yönelik ilk tehcir (sürgün) ise 1911’de Rumlara yönelik gerçekleştirildi. 1916 yılından itibaren ise iki yıl sürecek “Rumların Tehciri” ile bu süreç devam etti; 1919’a kadar 300 bine yakın Süryani ve 150 bin Pontos Rum’u da hayatını kaybetti.

9 Eylül 1922'de İzmir'e giren birlikler 'işgal'in sonlandığını bildirirken, İzmir'deki Rum ve Ermeni mahallelerinden alevler yükseliyor, Hristiyan nüfus kendisini taşıyacak gemileri bekliyordu. Geriye kalan Hristiyan nüfus ise Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi anlaşması ile binlerce yıllık topraklarından koparıldı. 1923'de Lozan Barış Antlaşması'na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca 1 milyon 200 bin Ortodoks Rum (250 bini Pontos'tan), topraklarından sökülerek Yunanistan'a zorunlu göç ettirildi. Mübadelenin dışında tutulan İstanbul Rumları ise Varlık Vergileri ile yıldırıldıktan sonra 6-7 Eylül 1955’te de başka bir kanlı saldırının hedefi oldu. Onlarcası katledildi, tecavüze uğradı, evleri, işyerleri yakıldı, yağmalandı. Bu saldırı sonrası İstanbul Rumları da topraklarından sürüldü. 1923 sonrasında da Trakya Yahudilerine uygulanan pogrom, Gazi, Maraş, Çorum, Madımak gibi toplu katliamlar ya da Rahip Santoro, Hrant Dink ve Zirve Yayınevi katliamı gibi cinayetler devam etti.

Barış Ünlü'nün "Türklük Sözleşmesi" kitabında bu projenin uygulanmasında Müslüman merkez ile Müslüman taşranın ortaklığını vurgularken, "Birliğin ortak düşüncesi ve duygusu İslam, amacı ise Yunanları/Rumları ve Ermenileri Anadolu'dan atmaktı" (4) diyerek de ikisi arasında bir birlik kurulduğunu anlatıyor. 1913-1923 arası Müslümanlık Sözleşmesi (sermayenin Müslümanlaştırılması) 1923 sonrası ise günümüzde de süren Türklük Sözleşmesi Barış Ünlü'nün de vurguladığı gibi ülkenin kurucu sözleşmeleri oldu.

Ne yapabiliriz?

"Demokratik Toplum ve Barış"ın konuşulduğu günlerde, cumhuriyetin 102'nci yaşını kutlamaya hazırlananlara bunları tekrar hatırlatmak istedik. Anadolu Hristiyanlarının soykırıma uğratılması ve topraklarından sökülüp atılması üzerine kurulan bu cumhuriyetin önce tarihi ile yüzleşmesi gerekir. Şimdi oturup düşünmemiz gereken, cumhuriyetin nasıl demokrasi ile buluşturulacağı olmalı. Tekçi anlayışı reddeden, geçmişle yüzleşen, üzerine kurulmuş olduğu Türklük Sözleşmesi'ni reddeden yeni bir cumhuriyeti tartışmalıyız. Bu cumhuriyetin mutlaka çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, doğadan yana olması gerektiğini unutmayalım. "Cumhuriyeti birlikte kurduk" derken, bir de şunu unutmayalım; "Bu toprakların binlerce yıllık unsurları nerede?" Şimdi tahakküm ilişkilerinin ortadan kalktığı, seçimlerin “demokrasi şöleni” olmaktan çıktığı ve özgür yurttaşların, özgür iradelerinin olduğu gerçek anlamda bir cumhuriyeti nasıl kurabiliriz? Bunu düşünelim mi?

KAYNAKÇA

1. Fikret Başkaya, Başka Bir Uygarlık için Manifesto, Yordam, sf. 217

2. Pettit Cumhuriyetçilik: bir özgürlük ve hükümet teorisi, Ayrıntı Yayınları, sf. 67-78

3. Pettit Cumhuriyetçilik: bir özgürlük ve hükümet teorisi, Ayrıntı Yayınları, sf. 80-81

4. Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi, Dipnot Yayınları, sf. 149

ozgurpolitika.com/haberi-gerce

Sign in to participate in the conversation
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.