Follow

Mezopotamya’da Kadim Halkların İzleri ve Yok Oluşun Sessiz Tanıklığı

“Mezopotamya topraklarında, 1915’te vurdular Süryaniyi

Hiç Mardin’e gittinizmi?

Eğer gittiyseniz turistik olara tarihi ve kültür varlıklarını görmüşsünüzdür.
Bazı kültür varlıkları binlerce yıllıktır. Bu kültür varlıkları için de; Manastırlar, Camiiler, Kiliseler, Mimari yapılar ve başka bir çok eserler görmüşsünüzdür. Gördüğünüz mimarilerin neredeyse tümü Süryani uygarlığının mühürlerini taşır. Eminiz ki tarihte güzel bir gezinti hissetmişsinizdir.
Binlerce yıl önceden gelen bu büyük medeniyetin insanlarına ne oldu diye, kendinize sordunuzmu?
O tarihi yerleri gezerken?

Ne oldu bu Süryanilere?
Neden bugün Süryaniler yok?
Ne geldi Süryanilerin başlarına?
Ne yaptılar onlara?
Nereye gitti bu Süryaniler?
Nere de bu insanlar?
Mezopotamya topraklarına yön vermiş bu uygarlığın ardılıları bugün Mardin’de varlıkları; buğlu bir ayna da silik bir suret şeklinde görülmelerinin sebeplerini hiç kendinize sordunuzmu?

Ben söyliyeyim size.
onların vatanına gelen yabancı insanlar;

Kılıçtan geçirdiler Süryanileri,
Kanlarını akıttılar Süryanilerin,
Mecburi göçe zorladılar Süryanileri,
Zorla din dayattılar Süryanilere,
Faili meçhullere sürekli kurban gitti Süryani.
Bir daha uyanmamak üzere 1915’te son darbeyi vurdular Süryaniye.
Eğer inanmıyorsan gördüğün harabeler Süryaninin
şahitleridir. “

Alıntı

Evet,
Mezopotamya, insanlık tarihinin en eski yerleşim havzalarından biri olarak yalnızca medeniyetlerin doğduğu bir coğrafya değil, aynı zamanda onların nasıl yok edildiğinin de sessiz bir arşividir. Bu topraklarda yükselen uygarlıklar, ardında yalnızca taş yapılar, yazıtlar ve ibadethaneler bırakmamış; aynı zamanda kesintiye uğramış yaşamların, koparılmış hafızaların ve dağıtılmış halkların izlerini de bugüne taşımıştır.
Mardin gibi şehirler, bu tarihsel sürekliliğin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bugün turistik bir gezi sırasında hayranlıkla izlenen manastırlar, kiliseler ve taş işçiliği, aslında bir zamanlar bu coğrafyada kök salmış kadim halkların somut varlığıdır.

Bu bağlamda Süryaniler, Ermeniler ve Keldaniler, Mezopotamya’nın yalnızca tarihsel unsurları değil, aynı zamanda onun kurucu toplumsal dokusudur. Özellikle Süryaniler, dilleri, dini kurumları ve mimari miraslarıyla binlerce yıllık bir sürekliliğin temsilcisi olmuşlardır. Ancak bu süreklilik, 20. yüzyılın başında yaşanan büyük kırılmalarla kesintiye uğramıştır. Seyfo olarak adlandırılan süreç, yalnızca bir topluluğun fiziksel varlığına değil, aynı zamanda onun tarihsel hafızasına da yönelmiş sistematik bir yıkımı ifade eder. Aynı dönemde Ermenilerin ve diğer Hristiyan toplulukların da benzer kaderleri paylaşmış olması, bu olayların bireysel ya da rastlantısal değil, daha geniş bir tarihsel dönüşümün parçası olduğunu göstermektedir.

Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bu kadim halklara ne oldu? Bugün neden Mezopotamya’nın en eski sahipleri olarak kabul edilen bu topluluklar, kendi yurtlarında yok denecek kadar azdır? Bu sorunun yanıtı, zorunlu göçler, kitlesel şiddet olayları, asimilasyon süreçleri ve uzun süreli güvensizlik ortamının birleşiminde aranmalıdır. 1915 ve sonrasında yaşanan gelişmeler, bu halkların önemli bir kısmını anavatanlarından koparmış; onları Avrupa’ya, Amerika’ya ve Orta Doğu’nun farklı bölgelerine dağılmış bir diaspora haline getirmiştir. Geriye kalanlar ise çoğu zaman kimliklerini gizlemek, dillerini unutmak ya da sessizleşmek zorunda kalmıştır.

Bugün Mezopotamya’da yaşayan nüfus, tarihsel olarak bu toprakların çok katmanlı yapısını yansıtsa da, geçmişteki çeşitliliğin büyük ölçüde ortadan kalktığı açıktır. Bu durum, bazı çevrelerce doğal tarihsel değişim olarak yorumlansa da, diğerleri tarafından zorunlu yer değiştirme ve demografik dönüşüm süreçlerinin sonucu olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca “kimler yaşıyor?” sorusu değil, aynı zamanda “kimler artık yaşamıyor ve neden?” sorusudur.

Sonuç olarak, Mezopotamya’nın kadim halklarına dair bugün elimizde kalan en güçlü tanıklar, taşlara kazınmış mimari eserler ve sessizliğe gömülmüş hafızalardır. Bu eserler, yalnızca geçmişin estetik mirası değil; aynı zamanda yaşanmış acıların, kayıpların ve kopuşların da somut belgeleridir. Bu nedenle bu coğrafyaya bakarken yalnızca görüneni değil, görünmeyeni de okumak gerekir. Çünkü bazen bir manastırın duvarları ya da terk edilmiş bir köy, tarih kitaplarının söyleyemediğini fısıldar: Bir zamanlar burada yaşayanlar vardı ve artık yoklar.

Mahmut Uzun

Sign in to participate in the conversation
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.