ERKAN BAŞ VE DÜZENİN
SOLCULUK TİYATROSU
Bu ülkede devletin çok sevdiğim bir geleneği vardır.
Her dönemde kendisine hizmet edecek yeni aktörler üretir.
Kimi zaman üniforma giydirir, kimi zaman kravat taktırır, kimi zaman da eline kırmızı bir bayrak verip “işte sizin devrimciniz” diye toplumun önüne sürer.
Kalabalıklar da çoğu zaman sahneye bakar; kulise değil.
Alkışlar yükselir.
Sloganlar atılır.
Ve düzen bir kez daha rahat bir nefes alır.
Çünkü gerçek tehlike, sisteme karşı öfke duyan insanların gerçekten sorgulamaya başlamasıdır. Bu nedenle öfkenin kontrol altında tutulması gerekir. Bunun için de “muhalif” görünen ama düzenin sınırlarını asla aşmayan figürlere ihtiyaç duyulur.
Benim gözümde Erkan Baş tam da böyle bir figürdür.
Bir süre önce Londra’da yaptığı konuşmayı dinledim. Salondaki heyecanı, gençlerin ilgisini ve yükselen alkışları gördüm. Fakat kürsüde gördüğüm şey devrimci bir duruş değildi. Daha çok sistemle kavga etmeyen, sistem içinde kendine güvenli bir alan açmış profesyonel bir siyasetçinin performansıydı.
İnsanlar alkışladıkça ben utandım.
Onlar heyecanlandıkça ben hayal kırıklığı yaşadım.
Ve kendi kendime şu soruyu sordum:
“Bu kadar düşük bir siyasi çıtanın alkışlandığı bir yerde benim ne işim var?”
Çünkü sosyalizm; devletin hoşuna gidecek kadar evcilleşmek değildir.
Sosyalizm; resmi ideolojinin sınırları içinde dolaşarak devrimcilik oynamak değildir.
Sosyalizm; ezilenlerin yanında durmaktır.
Bedeli ne olursa olsun.
Tam da bu yüzden son günlerde DEM Parti ile ilgili yaptığı ve anadili Kürtçe olan bir aday konusunda anlaşamayacaklarını ifade eden açıklama benim için şaşırtıcı olmadı.
Çünkü insan bazen bir cümlede bütün siyasi geçmişini ele verir.
Yıllardır eşitlikten söz edenlerin, konu Kürtlere gelince nasıl değiştiğini bu ülkede kaç kez gördük?
Yıllardır kardeşlik nutukları atanların, Kürtlerin en doğal hakları söz konusu olduğunda nasıl devlet memuru ciddiyetine büründüğüne kaç kez tanık olduk?
Sorun zaten tam da burada başlıyor.
Türk solunun önemli bir kısmı, yıllardır devletin çizdiği görünmez sınırların dışına çıkamadı.
İşçiden söz etti.
Emekten söz etti.
Özgürlükten söz etti.
Ama sıra Kürtlere geldiğinde birden dili dolaştı.
Sıra devletin resmi ezberleriyle hesaplaşmaya geldiğinde birden sesi kısıldı.
İşte bu yüzden bazı siyasetçiler bana Marks’ın kitaplarından çok devlet dairelerinin koridorlarını hatırlatıyor.
Sloganları kırmızı olabilir.
Konuşmaları solcu görünebilir.
Ama refleksleri hep aynı merkezden beslenir.
Bugün Türkiye’de en büyük siyasi yanılsamalardan biri de budur.
Birileri düzeni eleştirerek düzen içinde kariyer yapıyor.
Birileri sisteme muhalif görünerek sistem adına öfkeyi yönetiyor.
Birileri devrimden söz ederek insanları parlamenter hayallerin dar koridorlarına sıkıştırıyor.
Ve ne yazık ki gençler de bunu sosyalizm sanıyor.
Hayır.
Sosyalizm; alkış toplama sanatı değildir.
Sosyalizm; güç karşısında susma becerisi hiç değildir.
Sosyalizm; hangi halktan olursa olsun ezilenin yanında durabilme cesaretidir.
Bugün bir siyasetçinin ne kadar solcu olduğunu anlamak için kaç kitap okuduğuna değil, devletin kutsallarına ne kadar mesafe koyabildiğine bakmak gerekir.
Çünkü bazıları kırmızı bayrak taşır ama zihninde hala resmi ideolojinin gölgesini taşır.
Ve o gölge, bazen saatler süren konuşmalardan daha fazla şey anlatır.
Benim itirazım tam da bunadır.
Sahici muhalefet kisvesi altında dolaşan düzen aktörlerine…
Halk adına konuşup halkların eşitliğinden ürkenlere…
Sosyalizm adına kürsüye çıkıp devletin sınırlarını bekleyenlere…
Tarih, her dönemin sahte kahramanlarını unutmuştur.
Geriye sadece hakikatin yanında duranlar kalmıştır.
Mahmut Uzun