Show newer

Bilim İnsanları Hakkari ve Tatvan’da İki Yeni Köstebek Türü Keşfetti

Son buluşla birlikte, bilinen Avrasya köstebeği türlerinin sayısı 16’dan 18’e yükselmiş oldu. DNA araştırmaları, yeni bulunan türlerin diğer köstebeklerden farklı olduğunu teyit etti

Bilim insanları, 3 milyon yıldır Türkiye’nin doğusundaki dağlarda keşfedilmeden yaşadıklarına inandıkları iki tür köstebek tespit etti.

ABD’deki Indiana Üniversitesi, İngiltere’deki Plymouth Üniversitesi ve Türkiye’den Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden araştırmacıların son keşfi, Zoological Journal of the Linnean Society dergisinde yayımlandı.

Son buluşla birlikte, bilinen Avrasya köstebeği türlerinin sayısı 16’dan 18’e yükselmiş oldu.

Üç ülkenin bilim insanları, Türkiye’nin doğusundaki Hakkari ve Tatvan’da iki yeni tür köstebek keşfederken, bunlara ‘Talpa hakkariensis’ ve ‘Talpa davidiana tatvanensis’ adı verildi.

DNA araştırmaları teyit etti

DNA araştırmaları, yeni bulunan türlerin diğer köstebeklerden farklı olduğunu teyit etti.

Hakkari ve Tatvan’da ortaya çıkartılan köstebekler dağlık bölgelerde yaşarken, yazın 50 dereceye varan sıcaklarda ve kışın ise iki metre karın altına gömülerek hayatta kalabiliyor.

Daha önceki araştırmalarında yaklaşık 80 yeni hayvan türünün, özellikle de böceklerin keşfinde önemli rol oynayan Plymouth Üniversitesi Su Biyolojisi Profesörü David Bilton, günümüzde yeni memeli türleri bulmanın çok nadir bir durum olduğu için buluşun dikkate değer olduğunu söyledi.

noktahaberyorum.com/bilim-insa

Antarktika Derinliklerinde Keşfedilen Yeni Deniz Canlısı: Promachocrinus fragarius

Antarktika’da araştırmacılar, 20 kola ve “çilek benzeri” şekle sahip yeni bir deniz canlısı türü keşfetti. Bu canlı, deniz zambağı olarak bilinen bir hayvan grubuna ait ve “Promachocrinus fragarius” olarak adlandırılıyor. Bu isim, Latincede “çilek” anlamına gelen “fragaria” kelimesinden geliyor. Bu canlının özellikleri, “Invertebrate Systematics” dergisinde yayımlanan bir makalede1 tanıtıldı.

Promachocrinus fragarius, Antarktika açıklarında bulunan bir tür ve yaklaşık 20 kolu var. Bu kollar, canlının ana gövdesinden çıkıyor ve çileğe benzeyen bir görünüm veriyor. Canlının rengi ise mor ile koyu kırmızı arasında değişkenlik gösteriyor. Bu yeni keşfedilen deniz canlısının, iki farklı yapıya sahip kolu olduğu belirtiliyor. Altta bulunan kollar “kaba ve çizgili” olarak tanımlanırken, üstteki kollar daha “tüylü” bir yapıya sahip.

Promachocrinus fragarius, deniz tabanının 19 ila 1981 metre arasındaki derinliklerinde yaşıyor. Boyutları oldukça büyük olan bu canlı, 65 ila 6500 feet (yaklaşık 19 ila 1981 metre) arasında değişen okyanus derinliklerinde yaşadığı ifade ediliyor. Bu canlının beslenme şekli ise henüz bilinmiyor. Araştırmacılar, bu canlının diğer deniz zambakları gibi su akımından gelen besinleri yakalayarak veya diğer küçük hayvanları yiyerek beslenebileceğini düşünüyor.

Bu canlının keşfi, Antarktika’nın biyolojik çeşitliliği hakkında daha fazla bilgi edinmemizi sağlıyor. Antarktika’nın suları, dünyanın en soğuk ve en izole bölgelerinden biri olmasına rağmen, çok sayıda hayvan türüne ev sahipliği yapıyor. Bu hayvanlar arasında penguenler, foklar, balinalar, ahtapotlar, yengeçler ve mercanlar gibi çeşitli gruplar bulunuyor. Promachocrinus fragarius da bu zengin ekosistemin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

NHY/ BirGün

noktahaberyorum.com/71690.html

Avrupa’nın En Eski Mumyası Ötzi, Anadolu Kökenli Çıktı

Avrupa’nın en eski mumyası olan buz adam Ötzi’nin, Anadolu’dan göç eden ilk çiftçilerin soyundan geldiği ortaya çıktı. Almanya’da yapılan bir araştırma, Ötzi’nin genetik yapısını inceleyerek, bu şaşırtıcı sonuca ulaştı. Araştırma, Ötzi’nin ten rengi ve saç durumu hakkında da yeni bilgiler verdi.

Ötzi, 1991 yılında İtalyan Alpleri’nde bir buzulda bulunmuştu. Yaklaşık 5 bin yıl önce yaşamış olan Ötzi, doğal şartlar altında oldukça iyi korunmuş bir mumyaydı. O zamandan beri bilim insanları, Ötzi’nin hayatı ve ölümü hakkında pek çok araştırma yaptılar.

Almanya’da Max Planck Antropoloji Enstitüsü ile İtalya’daki Eurac Mumya Araştırma Enstitüsü’nün ortaklaşa yürüttüğü son araştırma, Ötzi’nin genom analizlerini daha detaylı bir şekilde yaptı. Araştırma sonuçları, Nature Communications dergisinde yayınlandı.

Araştırmacılar, Ötzi’nin genetik yapısını, günümüz Avrupalılarıyla ve diğer eski insan gruplarıyla karşılaştırdılar. Bu karşılaştırma sonucunda, Ötzi’nin Avrupalı çağdaşlarıyla değil, Anadolu’dan göç eden ilk çiftçilerle yüksek bir genetik benzerlik gösterdiği görüldü.

Araştırmanın baş yazarı Profesör Johannes Krause, “Ötzi’nin yeni genomunda Doğu Avrupalı bozkır çobanlarından hiçbir iz bulamamak bizi çok şaşırttı ve avcı-toplayıcı genlerin oranı da çok düşük” dedi. Krause, “Genetik olarak, atalarının doğrudan Anadolu’dan geldiği görülüyor” diye ekledi.

Araştırma ayrıca, Ötzi’nin ten rengi ve saç durumu hakkında da yeni bilgiler verdi. Araştırmacılara göre, Ötzi sanılanın aksine daha koyu bir tene sahipti ve kel olma eğilimi gösteriyordu. Bu durum, Ötzi’nin beyninin frontal lobunda bulunan ve kural çiğneme eğilimi ve dürtüsel davranışlarla ilişkili olan sol ventromedial prefrontal korteks adlı bölgedeki gri madde hacminin azlığıyla açıklanabilir.

Araştırmanın eş yazarı Profesör Barbara Sahakian, “Sigara içmenin beyni nasıl etkilediğini anlamak, nikotin bağımlılığının tedavisine yönelik yeni yöntemler geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Örneğin, psikotrop ilaçlar gibi bazı tedaviler, beynin küçülmesini durdurabilir veya ön lobun normal çalışmasını sağlayabilir” dedi.

Ötzi hakkında yapılan bu araştırma, Avrupa tarihi ve kültürü hakkında yeni bir bakış açısı sunuyor. Anadolu kökenli olan Ötzi’nin Avrupa’ya nasıl geldiği ve burada nasıl yaşadığı gibi soruların cevapları henüz bilinmiyor. Ancak bilim insanları, Ötzi’nin bize anlatacak daha pek çok şey olduğunu düşünüyorlar.

NHY

noktahaberyorum.com/avrupanin-

Peru’da Antik Ses Çıkaran Dans Pisti Keşfedildi: Gök Gürültüsü Tanrısının İzleri Ortaya Çıktı

Peru’nun güneydoğusundaki Viejo Sangayaico bölgesinde gerçekleşen yeni bir arkeolojik keşif, antik döneme ait ilginç bir yapıyı gün yüzüne çıkardı. Arkeologlar, Lima’nın 200 kilometre güneydoğusundaki bu bölgede, MS 1000 ila MS 1400 yılları arasına tarihlenen antik bir “ses çıkaran” dans pistini ortaya çıkardı.

Bu antik dans pisti, üzerinde zıplandığında davul benzeri sesler çıkaran özel bir yapı olarak tasarlanmış. Arkeologlar, bu pistin, muhtemelen gök gürültüsü tanrısıyla ilişkilendirilen ritüellerde kullanıldığını düşünüyor.

Platformun bulunduğu bölge, İspanyol öncesi And Medeniyeti’nin bir parçası olarak dans ve ritüellerin merkezi olarak kabul ediliyor. Arkeolog Kevin Lane, dansın antik dönem insanlarının hayatında önemli bir yer tuttuğunu ve bu platformun dansla ilişkilendirilen doğal sesleri öne çıkarmak amacıyla inşa edilmiş olabileceğini belirtiyor.

Dans pisti, bir İnka tapınağına ait olduğuna inanılan iki açık hava platformundan birinin üzerine inşa edilmiş. Ayrıca, bu platformlar yakınlardaki Huinchocruz Dağı’na bakmaktadır ki bu dağ, İspanyol öncesi dönemde dağ tanrılarına adanmış ritüellerin gerçekleştirildiği bir yer olarak biliniyor.

Dans pistinin üzerinde yapılan denemelerde, insanların zıpladığında çıkan belirgin bir “güm” sesi tespit edildi. Kevin Lane ve ekibi, bu sesin nasıl elde edildiğini keşfetmek için platformu inceledi. İncelemeler sonucunda platformun özel olarak hazırlanmış dolgular ve yüzeylerle doldurulduğunu ortaya çıkardı. Bu dolum süreci, temiz siltli kil içeren dört katın aralarına serpiştirilmiş deve gübresini içeriyordu.

Deve gübresinin oluşturduğu küçük boşluklar, dans edildiğinde veya zıplandığında çıkan tok sesin kaynağı olarak görünüyor. Kevin Lane, bu platformun yaklaşık 26 kişi tarafından kullanılarak yüksek bir gümbürtü sesi çıkarmak amacıyla tasarlandığını belirtiyor.

Bu keşif, And Dağları’nda yer alan diğer bölgelerde de benzer ses çıkaran yapıların bulunabileceği ihtimalini ortaya koyuyor. Arkeologlar, bu tür yapıların İspanyol öncesi dönemde müzik ve ritüel amaçlı kullanıldığını düşünüyor.

Gerçekleştirilen bu keşif, antik dönemin sesleri ve ritüelleri birleştiriş şeklini anlamamızı sağlıyor. Araştırmanın sonuçları, Journal of Anthropological Archaeology dergisinde yayımlandı.

Haber Kaynağı: The Art Newspaper, 19 Temmuz 2023.*

noktahaberyorum.com/peruda-ant

Yüz Yıllık Düğüm ve Bir Uluslararası Konferans

Bir Emperyalist Düğüm: Lozan

Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının üstünden yüz yıl geçti. Türkiye Cumhuriyeti’nin bekçileri, dostları ve onların dümen suyunda gidenler ne kadar sevinseler az. Ortadoğu gericiliğinin kalesi yüz yıldır ayakta. Lozan’ın sürekliliğini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını emekçiler açısından sözümona antiemperyalist bir mevzi olarak görenler, devrimci deyince aklına Mustafa Kemal ve kalpağı gelenler bayram ededursun; Lozan’ın bu topraklardaki devrimciler açısından çok daha farklı bir anlamı var. Lozan Kürtlerin dört parçada bölünmesini tescilledi ve Kürt ulusunu ilhak edilmiş topraklarda emperyalistlerin güdümündeki ulus devletlerin eline bıraktı.

Kuşkusuz, Türkiye’de kemalistlerin 1923 sonrası politikalarını yeterince anti-emperyalist bulmayıp eleştirenler de vardır. Hatta kimileri kemalistlerin emperyalistlerle içli dışılı ilişkilerini 1920 yılından başlatır. Bununla birlikte kemalistlere yönelik bu eleştiriler, “yetmez ama evetçi” içeriği bir yana, konu olarak hep İzmir İktisat Kongresi’ne ve kemalistlerin ekonomi politikalarına odaklanır, milli gelirin bölüşülmesinin ve sendikal yasakların dar sınırlarının dışına çıkmayı başardığı zamansa en fazla Türkiye’nin SSCB yerine İngiltere’ye yakınlaşmasını konu edinir. Ama daha ilerisine geçemez, Lozan’la atılan esas emperyalist düğümün Kürdistan sorunu başlığında olduğunu hasır altı eder.

Bir İstisna: Kaypakkaya

Bu tutumun tek istisnası İbrahim Kaypakkaya’dır. Kaypakkaya Şafak revizyonizminin kemalizme dair görüşleriyle hesaplaşırken şunları yazıyordu: “Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler.”

Ancak Lozan’ın emperyalist ve karşıdevrimci karakterini tespit etmesine karşın Kaypakkaya, Lozan’da atılan düğümü o dönemki güncel devrimci politikanın bir sorunu olarak değil tarihsel bir haksızlık olarak tanımlıyordu.

“Lozan Antlaşması’yla kendi kaderini tayin hakkı çiğnenerek parçalanması, elbette tarihi bir haksızlıktır. Ve Lenin yoldaşın bir başka vesileyle söylediği gibi, haksızlığı durmadan protesto etmek ve bütün hakim sınıfları bu konuda ayıplamak, komünist partilerin görevidir. Ama böyle bir haksızlığın düzeltilmesini programına koymak akılsızlık olur. Çünkü bugünün meselesi olma niteliğini çoktan kaybetmiş bir sürü tarihi haksızlık örnekleri vardır. “Sosyal gelişmeyi ve sınıf mücadelesini doğrudan doğruya kösteklemekte devam eden bir tarihi haksızlık” olmadıkları sürece, komünist partiler bunların düzeltilmesini sağlamak gibi, işçi sınıfının dikkatini temel meselelerden uzaklaştırıcı bir tutuma giremezler. Yukarıda işaret ettiğimiz tarihi haksızlık, artık günün meselesi olma niteliğini çoktan yitirmiştir, “sosyal gelişmeyi ve sınıf mücadelesini doğrudan doğruya kösteklemek” gibi bir mahiyet taşımamaktadır.”

Bu satırların yazılmasından yıllar sonra, Lozan’ın muhtelif yıl dönümlerinde, emperyalist metropollerde bazen kalabalık bazen de cılız protesto etkinlikleri artık belirli gün ve haftalar siyasetinin ayrılmaz bir parçası haline dönüştü. Her sene düzenlenen ve ekseriyetle kimi “hocaların” söz aldığı Lozan konferanslarında, tarihçilerin kitaplarında veya sunumlarında Lozan’ın Kürtleri parçalayışı ön plana çıkarıldı. Bu konferanslarda Lozan’ın, ulusların kendi kaderini tayin hakkının önüne çektiği set ekseriyetle burjuva anlamda bir ‘hak ihlali’ meselesi olarak tanımlanırken, bu hak ihlallerinin sözümona çözümleri içinse uluslararası kurumlara çağrılar yapıldı, ulusal sorunun emperyalistler gözetiminde, onların aracılığı ile çözülmesi için yol haritaları çizildi. Lozan’ın yüzüncü yıl dönümünde de çoğu protesto mahiyeti bile taşımayan bir dizi etkinlik de uzun süredir esen bu rüzgarlarla uyumlu bir şekilde gerçekleşti. Etkinliklerden hiçbiri, Kaypakkaya’yı doğrularcasına, devrimci bir politik mahiyet taşımıyordu. Daha da kötüsü hepsi emperyalistlerden ve bölge devletlerinden Lozan’daki haksızlığı telafi etmelerini talep eden bir içerikteydi.

Tarihsel Haksizlik Değil, Politik Sorun

Gelgelelim, Kaypakkaya’nın tespitleri sadece bugün değil yazıldığı zaman için de yanlıştı. Kürdistan’ın parçalanması her zaman için devrimci politikanın aktüel bir sorunuydu. Lozan hiçbir zaman Kürtler tarafından kabul edilmedi. Kürtler açısından her zaman “günün meselesi” oldu. İmzalanmasından yalnızca iki sene sonra, 1925’te Azadi İsyanı ile başlayan ve 1926’da Ağrı Ayaklanmalarından 1937’de Dersim İsyanı’na uzanan bir dalga yaşandı. Ocak 1946’da kısa ömürlü de olsa Mahabat Kürt Cumhuriyeti egemenliğini ilan etti. Güney’de Irak savaşı sonrası filizlenen hareketler bugün halen varlığını korumakta. Kaypakkaya yukarıdaki satırları yazarken Dr. Şıvan Kuzey Kürdistan’da bağımsızlıkçı bir gerilla savaşına hazırlanıyordu. Aynı coğrafyada 70’lerin ortasından sonra başlamış Kürt baharı serhildanlarla, başkaldırılarla devam ediyor. Türkiye Cumhuriyeti ise Lozan’la tescillenen ulus kavramı ile Kürtleri asimile edemedi, “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl” kisvesiyle Türk milliyetçiliğini yayamadı, islamı kullanarak Kürt ulusunun en kalabalık parçasını Türkleştiremedi. Geldiğimiz noktada egemenlik iddia ettiği topraklarda siyasi otoritesini kaybetmiş, varlığını yalnızca silahlı baskı ve zora dayandırabilen bir işgal kuvvetine dönüşmüştür. 2012’de Rojava devrimi, 2022’de ise Rojhilat ayaklanması Lozan ile çizilmiş sınırların artarak çatırdadığını bir kez daha gözler önüne serdi. Kürdistan’daki ayaklanma dinamikleri yüz sene boyunca hiç durmadı, bundan sonra da duracağına dair bir emare görünmüyor.

Bu durum elbette bir ezen ulus devleti olan Türkiye ile Kürdistan’ın ilişkisine özgün bir durum değil, emperyalizm çağının genel bir özelliğidir. Nitekim Lenin de 1916’da, yani Ekim Devrimi’nden bir yıl önce, bağımsız İrlanda Cumhuriyeti hedefiyle gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’nı, emperyalizm çağındaki proleter devrimlerin ilk habercisi olarak kabul ederken proleter devrimlerle ulusal kurtuluş mücadeleleri arasındaki kopmaz bağa dikkat çekiyordu. O günden beri emperyalistler arasındaki paylaşım kavgaları, sadece dünya üzerindeki tüm devletlerin altını oymuyor aynı zamanda ezilen ulusların kurtuluş mücadelesi için tarihsel fırsatlar yaratıyor.

Lozan’ın yüzüncü yıl dönümünde Ortadoğu’da keskinleşen, ama bu bölgeyle sınırlı olmayan bir paylaşım kavgası sürüyor. Bölgeye “istikrar sağlamak” amacıyla girmiş olan ABD, uzun ve kayıp dolu yılların ardından önce Irak’tan sonra da Afganistan’dan masraflı olduğu gerekçesiyle çekildi. Bu sırada Irak önce İran’ın en büyük müttefiki haline geldi sonra da derin ve hala çözülememiş bir hükümet krizinin içine sürüklendi. Suriye’de başlayan savaş on senenin ardından sonlandırılamadı. Bir yanda yanına İran’ı almış Rusya diğer yanda ise ABD Suriye üzerindeki nüfuz kavgasını sürdürüyor. Rojhilat ayaklanması ise Amerika’nın İran ile ilgili planlarından bağımsız düşünülemez. Kısacası tüm bu süreçte Ortadoğu’daki statükolar sarsıldı ama sürecin sonunda ABD’nin bölgedeki nüfuzu artmadı, azaldı. ABD’nin azalan ağırlığı bölgedeki istikrarsızlığı körükleyen ayrı bir etmene dönüştü.
Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgası 1914 öncesi döneme daha fazla benzese de bu kez ezilen ulusların lehine bir fark vardır: Emperyalistler ne Lozan’ın yolunu döşeyen Birinci Paylaşım Savaşı’na benzeyen bir savaşı başlatmaya cesaret edebilmektedirler ne de böyle bir savaş patlak verdiğinde onu sürdürecek ve galip gelecek imkanları mevcuttur. Bugün Lozan sadece çizdiği sınırlar çatırdadığı için değil, bekçilerinin ve garantörlerinin yeni Lozanlar yapacak ve uygulayacak güçleri de kalmadığı için sağlam kalamıyor, bu durum ezilen ulusların önüne fırsatlar seriyor.

Yüzüncü Yilda Lafazanlik ve Devrimcilik

Gelgelelim, Lozan’ın yüzüncü yıl dönümünde, nesnel koşulların tümüyle ezilen uluslardan ve emekçilerden yana olmasının devrimciler, özellikle de komünistler bakımından özel bir anlamı yoktur. Zira varlığı emperyalistler tarafından Lozan’la tescillenmiş bu devletin temelleri çürüktür.

Milli marşı “Korkma!” diye başlayan cumhuriyetin kurucusu bile, 1926 yılında Anadolu Ajansı’na “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” demecini verirken bunu bir öngörü olarak değil temenni olarak ifade ediyordu. Onu korkutan İzmir Suikasti tutuklamalarıyla tasfiye edeceği İttihatçılar değil; yanı başında duran, henüz akıbeti hakkında net bir fikre sahip olmasının mümkün olmadığı Ekim Devrimi’ydi. Sırf nesnel koşullar göz önünde tutulduğunda Türkiye Cumhuriyeti’nin ayakta kalması değil yıkılması daha kuvvetli olan olasılıktı. Cumhuriyet, esasen onu yıkmakla yükümlü olanların örgütsel ve siyasi yetersizlikleri nedeniyle ayakta kaldı. Cumhuriyetin sınırlarını belirleyen Lozan Antlaşması ise aynı zaaf nedeniyle hala yırtılıp atılamadı. Komünist Enternasyonal; Kürt ulusunun birliğini ve kurtuluşunu, dört devletin sınırlarının parçalanmasını zorunlu kılan, uluslararası bir sorun olarak ele almadı, Kürdistan’da komünist bir partinin kurtuluşu yönünde bir girişimde bulunmadı, kendi mensubu partileri Kürdistan’ı boyunduruk altında tutan emperyalistlere ve bölge devletlerine karşı seferber edemedi. Lozan imzalandığında Komünist Enternasyonal’in tasfiyesine giden yol da açılmıştı. Gelgelelim Komünist Enternasyonal’in tasfiyesinden sonra herhangi bir devrimci hareket de Kürdistan sorununu uluslararası devrim mücadelesinin bir sorunu olarak ele almadı.

Kaypakkaya, Kürdistan’ın parçalanmışlığının politik niteliği hakkında yanılıyordu ama o bu tespitleri Türkiye Komünist Partisi – Marksist Leninist’i kurma mücadelesinin bir parçası olarak yapıyordu. Kürdistan’ın parçalarında yüz yılı aşkın bir süredir dalga dalga patlak veren başkaldırılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin çürük temellerine, Kürdistan’ın kurtuluşunun önündeki tarihsel fırsatlara dikkat çekmek; Komünist Enternasyonal’in geçmişteki hatalarının altını çizmek; hatta Kürdistan’daki devrimci parti ihtiyacına dikkat çekmek yahut Kürdistan sorununun uluslararası bir sorun olduğunu söylemek, bu sorunun devrimci bir temelde çözüme kavuşması için uluslararası bir devrimci merkeze ihtiyaç duyulduğunu ifade etmek de Kaypakkaya’nın ilerisine geçmek anlamına gelmez. Söz konusu öznel eksikliği giderme yolunda somut adımlar atmadan Kürdistan sorunu hakkında konuşmanın politik bir anlamı yoktur. Uluslararası bir merkezi yaratma yolunda politik bir girişimde ve çağrıda bulunmayanlar, yaptıkları isabetli tespitler ne olursa olsun, sorunu tarihsel haksızlıklar çerçevesinde ele almanın ötesine geçemeyeceklerdir.

Uluslararası Kürdistan Konferansı

“Devrim için Devrimci Parti!” şiarıyla yola çıkan Köz’ün arkasında duran komünistler tam da bu nedenle Kürdistan sorununu devrimci bir temelde çözmeyi hedefleyen bir uluslararası merkez yaratma yönündeki tüm girişimlere destek verecek, bu yönde atılacak somut adımlarda tüm gücünü ve imkanlarını kullanarak sorumluluk üstlenecektir.
Sonuç bildirgesi ve kararları geçtiğimiz haftalarda elimize ulaşan Uluslararası Kürdistan Konferansı’nın, “Gelin bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın bir devrimle kurulabileceğini savunan tüm güçlerin en güçlü ve en sıkı birliğini sağlayalım” çağrısını bu nedenle önemsiyoruz. Konferansın Kürdistan sorununu bir devrim sorunu olarak tarif etmesi, bu sorunun çözümünün uluslararası bir merkez yaratmadan çözülemeyeceğini saptaması önemlidir. Muhataplarını sorumsuz aydınlar değil örgütlü devrimci güçler olarak tarif etmesi daha da önemlidir. Ama en önemlisi söz konusu konferansı düzenleyenlerin uluslararası bir merkezin yaratılması doğrultusunda politik bir girişimde bulunması ve somut bir hedefe sahip bir çağrı yükseltmesidir. Bu çağrısıyla birlikte Uluslararası Kürdistan Konferansı, sorunu tarihsel bir haksızlık çerçevesinde ele almanın ötesine geçecek ilk adımı atmıştır. Böylesi bir adımın atılmasını sevinçle karşılıyor, konferans çağrısının ve kararlarının türkçe metnini gazetemizde yayınlıyoruz. Konferansın sonuçlarını en geniş kesimlere duyurmak, kendini enternasyonalist ve devrimci olarak tanımlayan tüm kesimlerin görevidir.

Köz’ün arkasında duran komünistler olarak, elbette kendimizi konferansın “uluslararası bir merkez”in prensiplerini belirleme ve bu merkezi yaratma çağrısının birinci dereceden muhatabı kabul ediyoruz. Söz konusu merkezi tutarlı ve devrimci bir temelde yaratmak için Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin temel kararlarını rehber edinmek gerektiğini sadece Uluslararası Kürdistan Konferansı’nın çağırdığı zeminde değil, uluslararası bir merkez yaratmaya yönelik her zeminde tekrarlamayı ve bu türden girişimlere kendi görüş ve önerilerimizle destek vermeyi öncelikli görevlerimiz arasında görüyoruz.

International Kurdistan Conference / Konferansa Navneteweyî ya Kurdistanê
* Aşağıda bize iletilen çağrı ve kararlarını yayımladığımız Uluslararası Kürdistan Konferansı’nın farklı dillere çevrilmiş diğer belgelerine www.internationalkurdistanconference.org adresinden ulaşabilirsiniz.

KONFERANS KARARLARI

1- Kürdistan sorunu bağımsız ve birleşik bir Kürdistan devletinin kurulma sorunudur. Üzerinde yaşadığı topraklar dört ayrı ulus devlet tarafından gasp edilmiş Kürd ulusu kendi kaderini ancak bu topraklar üzerinde egemen olduğu bir devlet kurarak tayin edebilir.

2- Kürdistan sorunu bir devlet kurularak çözülebileceğine göre Kürdistan sorunu bir devrim sorunudur. Kürdistan devleti devrimsiz kurulamaz.

3- Kürdistan’daki ulusal kurtuluş mücadelesine önderlik etmek için tek bir devrimci partiye ihtiyaç vardır. Zira Kürdistan devrimi farklı bölgelerde farklı zamanlarda ayaklanma süreçleriyle ilerleyecek olsa da bu ayaklanmalar tek bir devrimin parçası olacaktır.

4- Bununla birlikte Kürdistan devrimi ezen ulus devletlerindeki devrim süreçleriyle ve Orta Doğu’daki çözülememiş ulusal sorunların yaşandığı ülkelerdeki ulusal kurtuluş mücadeleleri ile de yakından ilişkilidir. Aynı zamanda Kürdistan sorununa doğrudan müdahil olan Emperyalistler ezilen ulusları bölen, ezilen ulus mücadelelerini boğan temel aktörlerdir. Ezilen uluslar üzerindeki emperyalist ablukanın kalkması için emperyalist metropollerde de sınıf mücadelesinin yükseltilmesi gerekir. Bu nedenle emperyalist metropollerdeki devrim süreçleri de Kürdistan devrimi ile yakından ilişkilidir.

5- Kürdistan sorunu kadar Kürdistan devriminin uluslararası karakteri ve bu devrimin ve onunla ilişkili tüm devrimlerin Uluslar arası bir merkezden yönetilmesini şart koşar. Sadece Kürdistan devrimine değil, onunla ilişkili tüm devrimlere önderlik edecek tüm partiler tek bir uluslar arası merkeze bağlı olmalıdır. 6- Söz konusu merkez, temel prensiplerde ortaklaşan, örgütlü güçlerin oluşturduğu bir merkez olmalı ve kendisi de aynı örgütlülük ile hareket etmelidir. İdaresi altındaki ulusal örgütlenmeleri sevk ve idare eden, onları aynı siyasi çizgi doğrultusunda hareket ettiren politik ve örgütsel bir merkez olmalıdır.

7- Bu devrimlere önderlik etmek isteyenlerin en sıkı eşgüdümünü sağlayacak uluslararası bir merkezin kuruluşunu tartışmak üzere konferansımızın tarif ettiği prensiplerde ortaklaşan fakat bununla sınırlı kalmayarak ulusal ve uluslararası her türlü siyasal sorunun devrimci bir çözümünü sağlamaya aday uluslararası bir merkezin varlığı, işleyişi, prensipleri konusunda da ortaklaşmayı dert edinen farklı ülkelerden devrimci örgütlü güçlerle yeni bir konferansın örgütlenmesi ödevi karşımızda durmaktadır.

8- Bu ödevin yerine getirilmesi için gerekli adımları atması için konferans kendine bir heyet belirlemiştir. Heyet yeni bir konferansın örgütlenmesi için örgütlü güçlere çağrıda bulunacaktır.

KONFERANS ÇAĞRISI

Uluslararası Kürdistan Konferansı, Kürdistan Depremi sonrasında toplandı. Felaketler gerçekleri örten yalan perdesini kısa süreliğine olsa da yırtıp atar. Kürdistan Depremi’nde de öyle oldu. Sadece on binlerce kardeşimizin enkaz altında yitip gitmesi değil, bu depremin konamayan adı dahi Kürdistan’ın ve Kürd ulusunun durumunu özetliyor. Kürdistan’ın iki parçasını yıkan bir deprem dahi Türkiye-Suriye depremi olarak adlandırılmaktadır. Söz konusu olan varlığı ve vatanı yoksayılan, her kaybı misliyle yaşayan bir ulustur.

Yoksayılan Kürdistan, konferansın toplandığı günlerde de her zaman olduğu gibi ağır bir saldırı altındaydı. Metina, Zap, Avaşin bir yılı aşkın süredir saldırı altında. Rusya Astana Platformu’nu diriltmeye çalışırken, sadece Türkiye ve Suriye arasındaki barış görüşmeleri hız kazanmıyor, Kürdistan’ın batısını silahsızlandırma yönündeki basınç da şiddetleniyor. Türk devleti, deprem gününden beri Şehba ve Til Rifat hattını bombalıyor. Irak Hükümeti Kerkük askeri üssünü ABD’den devralırken, Kürdlerin düşmanları Duhok’ta helikopter düşürüyor, Süleymaniye’de SİHA’lar Mazlum Abdi’ye saldırıyor. Kürdistan’ın doğusundaki Kürt idamları vaka-i adiyeye dönüşürken, İran hükümeti Irak ile sınır güvenliği anlaşması imzalayarak Kürdistan’ın doğusundaki örgütleri kıskaç altına almayı hedefliyor.

Kürdistan’ın tüm parçalarındaki saldırılar sebepsiz değil. Kürdistan emperyalistler arasında kıyasıya bir paylaşım kavgasının yürüdüğü, bu paylaşım kavgasının bir ürünü olarak dört devletin bir birine bağlandığı, dünyanın en kalabalık ezilen ulusunun kendi topraklarında zincire vurulduğu bir düğüm noktasıdır. Ama doğudan batıya, kuzeyden güneye Kürdistan dünyanın en büyük devrimci dinamiklerinin merkezi aynı zamanda. Kuzeyindeki başkaldırı on yıllardır güçlenerek sürüyor, batısında imkansızlıklar, bombardmanlara, suikastlerle ve kuşatmaya rağmen Kürdler kendilerini yönetmekten vaz geçmiyorlar. Doğusundaki ayaklanma İran’daki rejimi sarsıyor. Kürdistan’ın devrimci dinamikleri yeni ortaya çıkmadı, yüz yıllık öyküsü ulusal kurtuluş mücadeleleri çağının başından beri sürüyor. Kürdistan Koçgiri’dir, Ağrı Cumhuriyeti’dir, Mahabad’dır, Raperin Ayaklanması’dır. Colemêrg’den Dilok’a bitirilemeyen Kürd Baharı’dır.

Konferans Kürdistan’ı yirminci yüzyılın devrimci dinamiklerinin sürdüğü, nev-i şahsına münhasır bir coğrafya olarak değerlendirmedi. Dünyanın sömürülenleri, horlananları Lima’dan Kolombo’ya “Artık Yeter!” derken, Kürdistan geçmişteki devrimciliğin kalıntısı değil dünyayı sarsacak yeni fırtınaların müjdecisidir, dünyadaki devrimci dinamiklerin merkezidir. Tam da bu yüzden dünyadaki tüm devrimcilerin gündeminin merkezine oturmalıdır. Toprakları dört parçaya bölünmüş Kürdlerin ezen ulus devletlerini parçalayarak kendi topraklarında egemen bir devlet kurarak birleşmeleri sadece Ortadoğu’yu değil dünyayı sarsacak muzzam bir devrimci atılım olacaktır.

Dünyadaki ezilenlerin ve sömürülenlerin önünü açacak atılım için Kürdistan’da bir ezilen ulusun varlığını kabul etmek önemli olsa da yeterli değildir, bağımsız birleşik Kürdistan’ı savunmak da yeterli değildir. Bağımsız birleşik Kürdistan’ın nasıl kurulabilir? Asıl soru budur. Bir tarafta Kürdistan’ın ezen ulus devletlerinin yahut kerameti kendinden menkul uluslararası kurumların yasa ve prensiplerine bağlı olarak, bu kurumların çizdiği sınırlar içinde kurulacağını savunanlar var. Diğer tarafta ise bağımsızlığın ezen ulusların ve emperyalistlerin koyduğu sınırlamaları yok sayarak, Kürd ulusunun kendi egemenlik organlarını kurarak kendi kaderini tayin etmesiyle sağlanacağını savunanlar bulunuyor. Söz konusu ayrım Kürdistan sorununu reformla çözülebileceği hayallerini yayanlarla, Kürdistan’ın bağımsızlığının ancak devrimle kazanılabileceğini bilecek kadar gerçekçi olanlar arasındaki ayrımdır. Devrim dinamiklerinin yükseldiği bir dünyada devrimci çözüm ile devrimci olmayan çözüm arasındaki ayrımlar sadece Kürdistan’da değil neredeyse her siyasi coğrafyada neredeyse her siyasi sorunda yaşanmaktadır. Kürdistan’ı ayırt eden bu sorunun yaşanması değil şiddetidir.

Bugün Kürdistan sorununda olanca çıplaklığıyla açığa çıkan ayrışma bundan yüz dokuz yıl önce bütün dünyayı kana ve gözyaşına boğan savaş sırasında da yaşanmıştı. Savaş patlak verdikten sonra öncelikli sorunun barışın sağlanması olduğunda neredeyse herkes hemfikirdi. Ayrım barışın nasıl sağlanacağı sorusuyla ortaya çıkıyordu. O zaman da bir tarafta kendi hükümetlerine barış için basınç yapmaya çalışanlar, iflas bayrağını çekmiş uluslararası örgütlerin ruhunu çağırarak barışı sağlamaya çalışanlar vardı. Diğer tarafta ise barışın ancak işçilerin, köylülerin ve ezilen ulusların kendi iktidar organlarını kurmasıyla mümkün olacağını savunanlar bulunuyordu. Birinci yolu seçenler önce büyük bir teslimiyetin, sonrasında da yeni bir paylaşım savaşına varacak faşizmin yolunu döşediler. İkinci yolu seçenler ise tüm dünyada sömürülen ve ezilenler için bir kurtuluş çağının yolunu açtılar. Bir sorun olarak ele alındığında Kürdistan’ın esareti dünyadaki diğer sömürülen ve ezilen yığınların sorunlarından daha önemli değildir. Ancak bir çözüm olarak, bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın bir devrim yoluyla kurulması, dünyada bu sefer farklı ve tüm hakim sınıfları enkaz altında bırakacak bir deprem olacak, dünyanın sömürülen ve ezilen yığınlarının kurtuluş çağını yeniden başlatacaktır. Kürdistan Uluslararası Konferansının çağrısı sömürülenlerin ve ezilen uluslarının kurtuluş mücadelesinin önünü açma hedefini yansıtır.

Çağrımız bu nedenle sadece Kürdistan’ın parçalarındaki yahut Türkiye, Suriye, İran, Irak’taki devrimcilere yönelik değil. Çağrımız dünyanın dört bir yanında devrim mücadelesini büyütme iddiasını taşıyan tüm örgütlü güçlere: Gelin bağımsız ve birleşik Kürdistan’ın bir devrimle kurulabileceğini savunan tüm güçlerin en güçlü, en sıkı birliğini sağlayalım. Gelin sadece kendi ülkelerindeki devrim dinamiklerini büyütmek için Kürdistan devrim dinamiklerinden beslenmeyi değil aynı zamanda Kürdistan devrimin önünü açmak ve dünyanın tüm ezilen ve sömürülenlerin kurtuluşunu sağlamak için kendi ülkesindeki devrime önderlik etmeyi asıl görevi olarak kabul eden tüm güçlerin birliğini sağlayalım. Gelin tüm bu devrimci güçleri sevk ve idare edecek bir uluslararası merkezin temel prensiplerini belirleyip bu merkezi yaratmak için uluslarası bir konferansı birlikte örgütleyelim.

kozgazetesi5.org/yuz-yillik-du

/ Pasajlar / Me-ti: Deyişler

Bertolt Brecht, Çeviri: Elçin Gen

Aşağıdaki pasajlar, Brecht’s Me-ti: Book of Interventions in the Flow of Things (ed. ve çev. Antony Tatlow, Bloomsbury 2016) başlıklı kitaptan alınmıştır. Brecht, antik Çin düşünce okulu Mohizm’in kurucusu Mo Di’nin (MÖ 5. yüzyıl) öğretilerinden esinlendiği, “özdeyişler” olarak da anılan bu metinleri 1934-1955 yılları arasında kaleme almış, hayattayken yayınlamamıştır.

Koruma ve Yağmalama

Eskiden Wei baronları köylülerin kanını emerdi. Ama komşu baronlar saldırınca da, köylüleri kılıç marifetiyle onlara karşı korurlardı. Yağma bir koruma biçimi, koruma da bir yağma biçimiydi; zira köylülerin evine yerleştirilen baronların uşakları, orada ne bulurlarsa alırlardı. Baronlarla köylülerin davranışlarında çelişkili bir şeyler vardı. Baronlar vesayetleri altındakileri döver, köylülerse baronları sabırsızlıkla beklerlerdi.

Bu çelişkileri gözlemlemek sağlam çözümlere götürebilir. Köylüler arasında, baronların hepsinin yağmacılık yaptığını, ama yağma uğruna kendi içlerinde bölünüp savaştıklarını görenlerin sayısı arttığında, yanılgıya düşüp sadece kendi baronlarını defetmektense, ganimet kavgalarından istifade edip, tümünü birden kovmaya başladılar. Yağma böyle son buldu. (s. 47)

Kuşku Üzerine

Me-ti’nin öğrencisi Do, insanın gözüyle görmediği her şeyden kuşku duyması gerektiğini savunmuştu. Bu olumsuz tavrı nedeniyle hakarete uğradı ve canı sıkılarak evden çıktı. Az sonra geri döndü ve şöyle dedi: Yanlış söyledim. Gözünle gördüğün şeylerden de kuşku duyman gerek.

O zaman kuşku duymanın sınırı nedir, diye sorulduğunda, Do şöyle cevap verdi: Eyleme geçme arzusu. (s. 95)

Klasik yazarlar ve çağları

Klasik yazarlar [Marx ve Engels] en karanlık ve kanlı zamanları yaşadılar. En neşeli ve inançlı insanlar onlardı. (s. 98)

Öldürmenin pek çok yolu

Öldürmenin pek çok yolu vardır: Karnına bıçak saplamak, ekmeğini elinden almak, hastalığını iyileştirmemek, kötü koşullarda yaşatmak, ölesiye çalıştırmak, intihara sürüklemek, savaşa yollamak vs. Ülkemizde bunların sadece bazısı yasaktır. (s. 99)

Kafa işçilerinin devrimden çıkarı

Fe-hu-wang [Lion Feuchtwanger] şöyle sordu: Kafa işçilerinin, genel menfaatin dışında, devrimden ne çıkarı olabilir?

Me-ti şöyle cevapladı: Hekimleri ele alalım. Malum, hekimlerin sayısı iyi kazanmalarına elvermeyecek kadar çok, ama iyi şifa dağıtmalarına yetmeyecek kadar da azdır. Birçok hekim kötü işlerde çalışırken bir yandan da derslerini birkaç yıla sığdırıp, alelacele, baştan savma bir şekilde tamamlamak zorunda kalır. En çok hastası olan hekimler en az parayı kazanır, zira hasta olanların çoğunluğu yoksuldur. Hastalıklara en çok yoksullar maruz kalır ve en kötü tedaviyi onlar görür. Onlara bakan hekimlerin daha fazla tetkike vakti yoktur. Yanlış yöntemlerle o kadar meşguldürler ki daha iyi yöntemler üzerinde çalışmaya vakitleri kalmaz. İlaç satıcıları, onların nasıl kullanılacağı konusunda da son sözü söyler. Hastalara genelde onlara en iyi gelecek ilaç değil, en pahalıya mal olacak ilaçlar yazılır. Ama en kötüsü, hekimlerin hastalıkları önlemek için hiçbir şey yapamamasıdır. Yalnızca sömürücülere kâr sağlanabilecek noktalarda devlet üzerinde etkide bulunabilirler; bu bazen insanlara faydalı olan önlemlerle de yapılabilir, ama aynı ölçüde, hatta daha sıklıkla, onlara zarar veren önlemlerle yapılır. Hekimler, muayenehanelerinde herkesin eşit olduğunu söylerler. Hasta kişi onlara, gerçekte olmadığı şekilde görünür: belirli bir geçmişi veya geleceği olmayan, bozulmuş, çıplak bir beden olarak. Hastalığa sebep olan şey ortadan kaldırılmaz; bertaraf edilen, en iyi ihtimalle, sonuçtur, yani hastalığın kendisi.

Hekimlerin konumu, en iyi, savaş zamanlarında ortaya çıkar. Savaşı durdurmak için ellerinden hiçbir şey gelmez; tek yapabildikleri, kopmuş uzuvları yerine dikmektir. Üstelik kentlerimizde daima savaş vardır. (s. 103)

Su [SSCB] polisi

Me-ti şöyle dedi: İyi insanlar talep etmeyin, iyi mevkiler yaratın! İyi bir mevki, iyi bir insanı gerektirmeyen mevkidir. Polislik meslek değildir. Ancak geçici bir görev olabilir. Kimi işler ancak kısa süreliğine yapılabilir. Polisin işi de bunlardandır. Bir polisin, polis olma tecrübesine ihtiyacı yoktur, çalışan bir insan olma tecrübesine ihtiyacı vardır. (s. 139)

Büyük ustalar

Birçokları, büyük resim ve müzik ustalarının, başka kimsenin yapamadığı şeyleri yapabildikleri için gururlandıklarını düşünür. Ama bence, dedi Me-ti, büyük ustalar, insanlık böyle şeyleri yapabildiği için gururlanmış olmalılar. (s. 152)

Güzel, işe yarayandır

Mu-sin Tui’leri [Bauhaus aydınları], büyük yapı ustalarıydı. Büyük bilgi birikimleri ve deneyimleri vardı ve onlarla en az 15 sene çalışmamış hiçbir öğrenci, usta unvanı alamazdı. Tahmin edileceği üzere, yeni ve ilerici her şeye açıktılar. Bu nedenle, makinenin güzelliğini ilk keşfeden onlar olmuştu. Makine neden bu kadar güzel, diye soruyorlardı kitaplarında, makineyi günümüzün en güzel ve en göz okşayıcı şeyi yapan ne? Her yönüyle işe yarar olması, diye cevap veriyorlardı, en küçük parçasının bile işlevi olması. Ahengin cisimleşmiş hali olması…

Bu kavrayışın tesiriyle, evlerini, hatta mobilyalarını tasarlarken, sade, basit ve kullanışlı makineyi model aldılar. Zamanın mal sahiplerinin de yeni ve ilerici her şeyden yana olmaları, Mu-sin ustalarına yaramıştı. Mal sahiplerinin mantığı şöyleydi: Chima [Almanya], makinelerini ve dev fukara ordusunu kullanarak o kadar çok mal üretmişti ki, halk yoksul olduğundan bunları sadece yurt içinde satması mümkün değildi. İmparator’un; Chima mallarının, dokumalarının, makinelerinin, petrolün vs. satılabileceği ülkeleri fethetmek için yedi ülkeyle yürüttüğü büyük savaş kaybedilmişti. Her yerdeki ağır vergiler ithalata köstek oluyordu, bu yüzden Chima’lı imalatçılar herhangi bir şey satabilmek için olağanüstü düşük ücretler koymak zorunda kalıyorlardı. İmalat giderlerini düşürmek için, daha az işçi gerektiren yeni makineleri geliştirenlere ödül verdiler ve bütün ülke, ağız birliğiyle, yeni ve ilerici olan şeyleri, tasarrufu ve kalkınmayı, pratik yöntemleri ve işe yarar bakış açılarını desteklemeye başladı.

Bu durum Mu-sin’in yapı ustaları için çok elverişliydi; evleri, apartman dairelerini ve mobilyaları birer makine gibi, en ucuz ve kullanışlı şekilde inşa etme fikirleri, herkesi memnun etmişti. (s. 152)

e-skop.com/skopbulten/pasajlar

Harvardlı ünlü astrofizikçi: "Uzaylılar laboratuvarda evren inşa ediyor"
"Bu, dini metinlerde Tanrı'ya atfettiğimiz bir nitelik"

,
İnsanların yaşadığı evrenin daha gelişkin bir uygarlığın ürünü olduğu fikri bilimkurgunun da popüler konularından (NASA)

Harvard Üniversitesi'nden ünlü astrofizikçi Avi Loeb, uzaylıların laboratuvarda "bebek evrenler" inşa edebileceğini öne sürdü.

Fox News'e verdiği yeni röportajda Loeb, "Kuantum mekaniği ve yerçekimini nasıl birleştireceğini anlayan insanüstü bir uygarlığın laboratuvarda bebek evren yaratabileceğini hayal edebilirsiniz" ifadelerini kullandı.

Astrofizikçi, "Bu, dini metinlerde Tanrı'ya atfettiğimiz bir nitelik. Bir mağara sakininin New York'u ziyaret ettiğini ve ışıkların ona bir mucize gibi göründüğünü düşünün" diye ekledi.

Loeb'in, 2014'te Dünya'ya düşen gök cisminin uzaylılara ait olabileceği fikrinde ısrar etmesi meslektaşlarını kızdırmıştı.

O tarihte Papua Yeni Gine'nin üzerinde parıldayan bir ateş topu, bölgeden geçerken enkaz saçmış ve bu parçalar okyanusa düşmüştü.

Geçen ay Loeb, bir keşif seferine liderlik ederek bu parçalardan bazılarını okyanustan çıkarmayı başarmıştı.

Demir, magnezyum ve titanyumdan oluşan 50'den fazla manyetik parçaya göz atan Loeb, yakın tarihli bir blog yazısında bu küreleri "anormal nesneler" diye nitelemişti.

Loeb'in bu denli iddialı konuşması ise bazı astrofizikçilerin tepkisini çekmişti. Loeb'in bu açıklamaları yaparken çok aceleci davrandığını söyleyen meslektaşları, fizikçinin beyanlarının, halkın bilimi yanlış anlamasına neden olduğunu savunmuştu.

O kişilerden biri olan, Arizona Eyalet Üniversitesi'nden astrofizikçi Steve Desch, New York Times'a yaptığı açıklamada, "İnsanlar Loeb'in çılgınca iddialarını duymaktan bıktı" demişti.

Loeb son röportajında onu eleştiren meslektaşlarına da değindi ve onları kıskançlıkla suçladı.

Onun teorilerine şüpheyle yaklaşan diğer bilim insanlarının kanıtları gerçekten incelemek istemediğini öne süren Loeb, kendisine yönelik saldırılar için "akademik kıskançlık" nitelemesini kullandı.

Oumuamua onu büyüledi

Dr. Loeb, kariyerinin büyük bölümünde kara delikler, karanlık madde ve ilk yıldızlara dair yüzlerce makaleye önderlik etti. Harvard Üniversitesi'nde Astrofizik Bölümü'nün yöneticiliğini yaptı.

Ancak 2017'de Güneş Sistemi'ne giren yıldızlararası bir nesne, Loeb'in uzayda yaşam arayışına eğilmesine ve hatta meslektaşlarına göre buna giderek takıntılı hale gelmesine neden oldu.

Loeb'in, 2017’de Güneş Sistemi'nden geçerken tespit edilen ve "keşfedilen ilk yıldızlararası nesne" unvanını alan Oumuamua'yla ilgili teorileri büyük yankı uyandırmıştı.

Astrofizikçi bu gizemli gök cisminin uzaylılara ait bir "ışık yelkenlisi"nden koptuğunu ve 25 ışık yılı uzaktaki Vega yıldızı yönünden, Güneş Sistemi’ne doğru savrulduğunu ileri sürmüştü.

Gökbilimci ışık yelkenlisini, kitabın tanıtımı için verdiği bir röportajda şöyle tanımlamıştı:

Işık yelkenlisini rüzgar gücünden yararlanan bir yelkenli [uzay aracı] gibi düşünebilirsiniz. Rüzgar yelkenliyi iter. Işık yelkeni söz konusu olduğunda ise onu iten şey, yüzeyinden yansıyan ışıktır.

Oumuamua uzun zaman önce Güneş Sistemi'ni terk ettiği için cisme yakından bakmak artık mümkün değil.

Independent Türkçe, Futurism, Fox News

Derleyen: Çağla Üren

indyturk.com/node/655111/bi%CC

“Eğer birisi, fikirlerimin ve eylemlerimin yanlış olduğunu kanıtlayarak beni ikna ederse, seve seve değiştiririm onları, çünkü benim aradığım gerçekliktir, gerçeklikten kimse zarar görmez, yanılgılarında ve bilgisizliklerinde direnenlerden başka.”
M. Aurelius

Selim Temo: Efendinin Sonu

Efendi, yukarıdan bakan bir şeydir, ufku olmayan bir uzaklığa dalar. Hele bizi anlatırsa tadından yenmez. En yumuşak ve yüksek koltukları onun için hazırlarız. Ona acılarımızı, kültürel zenginliklerimizi anlatırız; o ise, gönül alıcı bir şaşkınlıkla nasıl ve ne zaman duyduğunu anlatır.

Onun için egzotik canlılar gibiyizdir. Gözlerimize değil, geniş burunlarımıza, birleşik kaşlarımıza bakar. Aklımız bize yük iken, günde beş vakit akıl verir bize. Bu bitmeyen akıl rezervi, muktedir için harcanmaz. Muktedire şunu söyler sadece: “Bak, bu köleleri şu şekilde kullanırsan daha fazla kazanırsın!”

O, divanda yetişmiştir. Refleksleri, öğrenme sırası, analitik şuuru, mazeret sosyolojisi, siyasî görgüsü divanın isterlerine göre değişir. Bu yüzden dün Cudi seferinde “kahraman asker”lerle karavana sırasına girerken bugün ana kamplarına dönen “erdemli gerilla”ları karşılar. Dün “O kekodur, kandırırız” dediğine bugün “büyük lider” der.

Kölesi onun sahip olduğu hakları almaya görsün, pek hümanist gözlüğünü burnunun ortasına kadar indirip asıl sorunun cennet, tam demokrasi ya da devrim olduğunu söyler. Onu bir harita başında, güvenliği alınmış yüksek bir kürsüde, yiten efendiliği hatırlatan bir nobranlıkla konuşurken buluruz.

O, dilin sahibidir. Bize öğretmediği bir sentaksı deşer. Bu yüzden hep yanlış anlarız onu. Bu yanlış anlama durumu onu küçültürken bize bir kimlik verir. O aslında ne olduğumuzu bildiğini sanır, bize ise onun efendilikten çektiği sıkıntıyı anlamak düşer!

Hele bir tür belediye görgüsü olan siyasetimiz bayılır divanda yetişmişlere. Uykusunu almış öğle uçaklarıyla davet eder. Tepeden tırnağa kendilik duygusuyla dolan bize ise, bir gram kıymet vermez. Toplu fotoğraflarda arkaya dizer. Boyumuz kısa olduğu için tarihe geçemeyiz! Partimizin, biz söz konusu olduğumuzda, canı burnundadır hep. Mayakovski’nin kendi partisi için söylediği gibi, ne zaman uğrasak toplantıdadır. Her toplantı başka bir toplantı düzenlemek için düzenlenmiş bir toplantıdır ve düzenlenecek toplantı için kısa zamanda yeni bir hazırlık toplantısı düzenleme kararıyla tamamlanır.

Neyse ki bu noktada doğaüstü bir mekanizma çalışır; zira bir “kendinde akıl” vardır ve iki üç yılda bir patlak veren krizleri düzeltir. Bir tür dışsal akıldır bu; ne olduğunu, nasıl işlediğini kimse bilmez. Tahminime göre, yüz yıllık lanetli bir kaderden çıkarılmış bir tür bilgidir. “Hayır” cevabı üzerine kurulmuştur, daha doğrusu “hayır” cevabından oluşur. Zamanında “evet” denmiş her sonucu ısrarla vurgular, meşruiyetini bütün evetlerin ulandığı felaketlerin canlı anılarından alır. Bir tür işkence görgüsüdür, buna göre doğruyu bile onaylamak, irade teslimidir. Bizi felaket birleştirir.

Efendi bizi bir “ideal” üzerinden kurmuştur. Dünkü ideal, ona biat etme idi, bugünkü ideal ise, kusursuzluktur. Ne zaman bir kusurumuz olsa, “ama böyle de olmaz ki” diye mızırdanır. Bir oy verecek olsa, ilk kusurda gelip partinin anahtarını ister. Onun müttefiki, din kardeşi ya da yol arkadaşı değil, düşünme ve eleştiri nesnesiyizdir. Bu şekilde “kusursuz” olarak kalır.

Bizi feodal, solcu, demokrat, milliyetçi, aşiretçi, dinci diye tasnif eder. Bunu yaparken kendini “yekpare” sayar. Bize birbirimizi afiyetle yedirirken köşesinde iktisadî bir sorunla filan uğraşır. Bizimle paylaşmadığı iktidarın fena bir şey olduğunu dikte eder. Bir gram nimetini görmediğimiz iktidarı reddederiz biz de. 19. yüzyıldaki toplumsal ilişkiler ağında yaşarken kendimizi 24. yüzyılda yaşıyormuş addederiz. Fena bir şeydir iktidar, hem zaten hazırı var!

Yalnız efendinin anlamadığı, anlamasını da istemediğim şey şudur: Daha önce zor aygıtıyla zihnini belirlediği toplum yüz yıllık hikâyesinden bir dinamizm çıkardı. Ne kadar manipüle edilirse edilsin, ağır aksak da olsa bu dinamizm özüyle buluşuyor. Dolayısıyla efendinin başvuru kümesi, sözcük dağarı, ideolojik aygıtları, zor kurumu hükmünü yitirdi. Dağlardan, dar sokaklardan, küflü odalardan, sıvasız parti temsilciliklerinden, kanlı sınırlardan, tıklım tıkış yüklüklerden, havasız ahırlardan, karın örttüğü damlardan yayılan şey, toprağına ait bir devrimdir. Kendine döndükçe kendisine dönüşen bir algı, anlama ilmi, ağırbaşlı bir sabır, dalgın bir direnç dili, bir yerden yukarıya bakma terbiyesi.

Efendi iri harflerle konuşsun varsın, biz özgürlüğü imâ ile geçmeyeceğiz majesteleri!

DEM

Kazıyalım küçültücü hasedin

kökenlerini; güç verelim körpe ruhlara

ciddi çalışmalarla! Soylu çocuk

ata binmeği nerden bilsin, eğitilmeden?

Q. Horatius Flaccus: M.Ö. 65-M.Ö. 8

Çev. Türkân Uzel

p.s. Bu yazı ilk olarak 8 Ekim 2014'te, Radikal gazetesinde yayımlanmıştır.

vinkovar.blogspot.com/2023/04/

MAKSAT DOSTÇA MUHABBET OLSUN.

Kadir Dağhan

Dostça ve samimi olarak söylüyorum.
Kızmak isteyen kıza bilir, sağlam bilgilere dayansın yeter ki. Sert konuşmam kimseye hakaret değil, öfkemden, üzüldüğümdendir.
Dinlerin, tanrıların varlığı din tacirlerinin sermayesinden başka bir şey değildir.
Söz gelimi daha önceden bildiğim ama bu kadar da olmaz diye kabul etmek istemediğim bir örneği.
Kabe den de beter.
Yorum yapmaya bile gerek görmüyorum.
Bir tanrı olsaydı en azından bu sahtekarlıklara küçük de olsa bir itirazda bulunmaz mıydı?
Malezya da müslümanlara yutturuluyor.
Sözüm ona Adem peygamberin gömleğiymiş.
Benim anadilimde bu durumlar için KA AQIL- Hani akıl - denir.
Tüm zelal yüreklere tüm dillerden SELAM OLSUN.

Selim Temo: Sevan Nişanyan’ın Goley Dilbilimi

huzurla uyusun, Adnan Satıcı kızdığı zaman, sık kızardı, “adam benim doğduğum yerin biraz batısında doğmuş diye bana Avrupalı züppelerin gözlüğüyle bakıyor” derdi. huzurla uyusunlar; Yusuf Hayaloğlu, bir belgeselde, o sırada küs olduğu Ahmet Kaya’ya “İstanbul adamı bozar Ahmet” diye seslenmişti. bizden epey batıda doğmuş, İstanbul’un epey bozduğu Sevan Nişanyan da efendiden yürüttüğü gözlükle bize bakıp duruyor. bu gözlük, Ermenistan akademisinin Türk akademisini tekrar etmesinde de karşımıza çıkan gözlük. Türk devleti ve onun akademisi 1920’lerde oluşturduğu resmî ideolojiyle “Kürt yoktur” dedi, Ermeni devleti ve onun akademisi de 1990’lardan beridir “Zazalar Kürt değildir” ve (Saddam barbarını tekrar ederek) “Êzdîler Kürt değildir” deyip duruyor.

kendi de Êzdî olan büyük müzikolog Cemîla Celîl, Ermenistan devleti Êzdîleri ayrı ulus sayıp Müslüman Kürtlerin büyük kısmını ülkeden sürdüğünde, Ermenistan devlet radyosunda Êzdîce bölümünün kurulduğunu anlatırken şöyle demişti: “oraya geçmek zorunda bırakılan arkadaşlarımız gelip Kürtçe bölümündeki kayıtları kopyalıyorlardı. aynı stran/şarkı bizim bölümde Kürtçe, Êzdî bölümünde Êzdîce adıyla yayınlanıyordu!”

Nişanyanlar ile Halaçoğluları buluşturan bu tür tanımlama ve yok saymalar, tekçi muktedir refleksleridir. felaketlere yol açmış aklın birbirine bakan iki aynada yansımasıdır. bu tutum, öncelikle ahlâkî açıdan ayıplanmalı ve kınanmalıdır. ancak Nişanyan bu tür epistemik zorbalıklara uzak biri değil. bu yüzden onu ahlâka çağıramam. amacım fena bir laf veya imâ değil; pratiği bu.

onun kurduğu saçma cümlelere böyle uzun bir cevap yazmak bana kendimi kötü hissettiriyor. savcıya, hakime, polise, işkenceciye ifade veriyormuşum gibi geliyor. oysa yok edilen, yok edilmesi hedeflenen iki ulusun iki bireyi olarak birbirimize merhametli davranmamız gerekirdi. aynı köle hapishanesine tıkılmış biri Ganalı öbürü Botswanalı iki Siyah gibi bir ve aynı olduğumuzu bilmemiz gerekirdi. ama Nişanyan İstanbul ile zehirlenmiş bir kere. hem Türk hem de Ermeni resmî ideolojilerine intisap etmiş. yetim bıraktıklarının torunlarının torunlarını Dağlık Karabağ’da ezen barbarlıkla, onun akademisi ve istihbaratıyla (ne fark eder?) bir sürü ortak fikri var! bu yüzden olacak Kürde karşı hep Türklük konforuyla konuşuyor. yaptığı “dilbilimcilik” emekli albay, vali, defterdar faaliyetidir. kamping ya da apartman yöneticisi olmak, ahşap oymak yerine Kürdolog kesilen emekliler sınıfından. onun farkı, herzelerine sokak raconu eklemesi.

burada ya da başka yerde Samos kadısı Sevan Nişanyan gibi “onu dinledim, bunu dinledim, şunu buyuruyorum” demem. efendi numarası çeken kölenin tutumu olur bu. Nişanyan buna pek meraklı. Kadıköy’de yarım ekmek arası balık yemek için Sevan gölünü komple TC’ye verebilir. yine de ortak efendilerimizin onun ruhunda açtıkları yaraları görebiliyorum. bu yüzden ruhunu incitmek istemiyorum. bu yazıdan sonra söylediklerimden ikna olması bile benim canımı yakacak. elbette bu duyguyu anlayabilecek feraseti olmadığını pratiğinden biliyorum. kendimi ruhen onu yukarıdan gören bir yere yerleştirmiyorum, ama ifrat ve dahi ikrahı, kaybettiği özün kirlenmiş aynasıdır. buna rağmen kendime bakmak için onun kirli aynasını efendimizin steril aynasına yeğlerim. nitekim ortak efendilerimizden biri onun kullandığı cümleleri sarf etse, “meşe ağacının hangi dalı nerene battı” der, cümleyi tamamlamayı yeterli görürdüm.

hâlâ öğrenmediğine bakılırsa, ona şu cümleyi fısıldamalı: asıl muhalefet, kendimizi değil, ezeni/efendiyi paranteze alarak gerçekleştirilir. biz bir şey ispatlamak zorunda değiliz. iktidarın silahı, meclisi, akademisi, YÖK’ü, JÖH’ü, PÖH’ü orada. bir ulusal gerçekliğe 100 yıldır yok diyen, bir soykırımı 110 yıldır yok sayan bu akademiye, “canın cehenneme”den başka neden bir şey diyeyim? ama Nişanyan’a “orda dur, cılkını çıkardın” demem lazım.

bilen bilir, bilmediğime bilmiyorum diyen biriyim. dilbilimci değilim, ama dilbilimin ne olmadığını bilirim. Sevan Nişanyan’ı doktora tezimi yöneten hocam Engin Sezer dolayısıyla tanıdım. Sezer bazen Nişanyan’ın Taraf’taki minik köşesini gösterip, “bu, dilbilim değil” derdi. Bilkent’i bırakıp Harvard’a döndü tekrar. Sonra emekli olup akademinin küçümsediği Orhan Veli’nin şiirinin içine taşındı. onun dikkatiyle Nişanyan’ı okumaya başladığımda bir yazısında iki sözcükle Kürtleri ve Kürtçeyi ikiye bölebildiğini gördüm. ona göre “kolay” ile “goley” aynı dile, “verg” ile “gurg” (kurt) iki ayrı dile aitti. Sezer’in sözünü tekrar edeyim, evet; bu, dilbilim değil.

uzmanı olmayanların da bildikleri gibi her dilde çok sayıda lehçe vardır ve lehçelerin önemli bir kısmı birbirini hiç anlamaz. anlaşılma, bir dili ve onun altındaki dil/lehçeleri tanımlamak için tek ve/ya yeterli ölçüt değildir. Talat Tekin, Türkoloji Eleştirileri’nde Türkçenin lehçeleri olarak gösterilen pek çok dilin birer dil olduklarını söyler, ama hepsinin üst şemsiyesi Türkçedir. benzer bir yaklaşımı beni hafta içi her gün kütüphanenin aynı köşesinde gördüğü için enerjik sesiyle “monsieur fidèle” (bay sadık) diye selamlayan Joyce Blau da tekrarlar. ona göre de Kürtçenin lehçeleri değil, Kürt dilleri vardır. yani ki Almanca, Arapça, Ermenice, İngilizce, Kürtçe ya da Türkçe derken birer tekdil’den değil, birer diller grubundan söz edilir.

anlaşma/anlaşılma mevzuuna gelelim. Talat Tekin, adı geçen kitabında Anadolu Türkçesindeki “nasılsınız?” sorusunun bazı Türk dilleri/lehçelerindeki karşılıklarını şöyle sıralar:

Çuvaşça: Minle purinatır?

Yakutça: Haydah Oloroğut?

Tuvaca: Kandığ amıdırap çor siler?

Hakasça: Haydi çurtağlapçazar?

Kırgızca: Kanday turasınar?

Kazakça: Hal jaydağınız kalay?

Tatarca: Savmısız, isanmisiz?

Başkurt: Havmıhığız, isanmihigiz?

Türkmence: Güzeranınız nenen?

Azerice: Keyfiniz necadır?

çok sayıdaki aksanı kaldırdığım bu ifadelerden Anadolu Türkçesine en yakını “keyfiniz necadır?”dır ki, Azerî bir kadın böyle seslendiğinde sanatçı Teoman’ın cevabı şu olmuştu: “hıı? nasıl?” aynı şekilde Türkî devletlere giden Türkiyeli siyasetçilerin “yahşi” dışında kullandıkları tek bir sözcük yoktur. o da ortak bir sözcük değil, oradakilerin bazılarının dilinden bildikleri tek sözcüktür.

lehçelerin birbirini anlamaması, 1600 yıldır alfabesi olan Ermeni dilleri için de geçerlidir. sayısız kilise, okul, dergi, yayınevi ve devasa tarihî-edebî birikime rağmen bu tekdil gerçekleşmedi. Yıldız Deveci Bozkuş’un aktardığına göre, Hıraçya Acaryan, Ermeni Dili Tarihi adlı kitabında, “en basit şekliyle iki Ermeni birbirinin konuştuğunu anlamıyorsa bu konuşulan dilin farklı lehçelerinin konuşulduğunu ortaya koyar” diyor, ta 1901’de. Thomas Mann’ın aynı yıl yayımlanan Buddenbrook Ailesi romanında da benzer sahneler vardır. “Zavallı Tony”, bir mektubunda “bizim hizmetçiye ‘köfte’ deyince anlamıyor, çünkü burada tuhaf bir adı var. karnabahar için öyle bir sözcük kullanıyor ki, hiçbir Hıristiyan [= Alman; s.t.] bununla karnabahar kastettiğini kolay kolay anlamaz.” peki hizmetçi kadın ne demişti: “evet, Frau Konsül, dışarıda bir beyefendi var, ama Almanca konuşmuyor ve daha çok bir salyangoza benziyor!”

Almanya, ulusal birliğini 1871’de kurmuştu ve Almanca sahasındaki çok sayıdaki krallık, vassallık ve derebeyliklerin hemen hemen tamamı Almanca(lar) konuşuyorlardı. standart Hochdeutsch (Yüksek Almanca), bugün daha da yaygın, ama iktidar bu dili oluşturduğunda bütün Almanlara yeni bir dil gibi garip ve zor gelmişti. pek çok Alman yazar, okulda öğrendiği Almancayla ilgili trajik denebilecek cümleler kurar. birlikten 152 yıl sonra bugünkü Almancalarda kartoffeln (patates) sözcüğünün birbirine benzeyen ve benzemeyen 52 varyantı vardır! 1910’da Fransa’da Fransızca bilenlerin oranı % 11’di. 656 yılında, yani bundan 1397 yıl önce kitap haline getirilen Kur’an’a ve fasih Arapçaya ve sayısız Arap devleti, sarayı ve medresesine rağmen (Orta Afrika lehçelerini dışarıda tutarsak) birbirini (iyi) anlamayan 15 Arapça lehçesi/dili bulunmaktadır. Arap ülkelerinin önemli bir kısmı birbirleriyle resmî yazışmalarını “doğru anlaşılmak için” İngilizce yaparlar! Farsçanın 10’dan fazla dili/lehçesi vardır. Doğu ve Batı Ermeniceleri gibi Pontus Yunancası ile Yunanistan Yunancası da birbirilerinden uzaktır. Yunanistan’a sağ veya yaralı ulaşan Pontuslular yıllarca dillerinden utandı(rıldı)lar. İtalyanca, İtalya’daki yüzlerce derebeyliği ve lehçe içinden Dante’nin İlahi Komedya’da kullandığı lehçe üzerine inşa edildi. Bütün bu dillerin devletleri, akademileri, matbaaları ve yayınevleri var/dı.

Bu imkânlardan pek azına sahip olan Kürtçe(ler)in birbirinin içine yaklaşan ya da birbirinin çeperinden uzaklaşan bir tarihi söz konusudur. Kürt medreselerinde okutulan gramer kitabı, Elî Teremaxî’nin 1590’larda yazdığı Tesrîfa Kurmancî’dir ve Sünnî medreselerin etkin oldukları bölgelerdeki Kurmancîyi ve Kürt divan şiirini domine eder. okumuşlar arasındaki bu yazı dili, bütün Kürtleri ya da Kürtlerin çoğunu kapsayan bir iktidar söz konusu olmadığı için belli bir çerçeveyi aşamamıştır. Hawar dergisinin 1932, Gelawêj dergisinin 1939, Tîrêj dergisinin 1979’da başlayan girişimleri, Kurmancca, Soranca ve Zazacanın standartlaşmasını büyük ölçüde sağladı. bir değil, üç Kürtçe oluştu. bu diller/lehçeler arasındaki ilişkiler daha belirgin hale getirildi, ama kimse sen kendi dilini bırak bize intisap et demedi.

peki bütün dillerde birer “özellik” olan bütün bu olgular, neden Kürtçe söz konusu olduğunda hiç de muteber olmayan muktedir ya da muktedir gözlüğü takmış birilerince “kusur” sayılıyor?

biz tarih ve dilbilimi, Türkiye Cumhuriyeti ve onun oluşturduğu Türkiye Türklüğünün gözlüğüyle okuyamayız. bu anlamda Kürtlerin “tekdil”e sahip olmaması bir kusur değildir, saygın bir özelliktir. diğer ulus devletler gibi bütün Kürtçeleri unutturup tek bir Kürtçeyi mi resmî dil yapalım? sadece “hayali cihan değer” özgür Kürdistan değil, sömürge Kürdistan da kendiliğinden federatif bir yapıya sahiptir ve böyle kalması, Kürtlerin kültürel dokusuna uygundur. tekçilik Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Rumlar, Süryaniler gibi çok sayıda ulusun kırımına yol açtı. Kürtler bugün ve gelecek için kendilerine neden tekçiliği seçsin ki? Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkiye Türklüğü kurgusu, Ermenice bir sözcük ile օրինակ (orinak), yani örnek bir model değil ki. hatta bu Türklük esas alınsa, maazallah, “bariz sarı insan cinsi alametleri olan” Yusuf Halaçoğlu Türk kabul edilmez. tehlikenin farkında mısınız?! Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi’nde aktardığına göre; Celal Nuri İleri, 1932 tarihli Devlet ve Meclis Hakkında Musahabeler kitabında Türk olmanın üçüncü şartında şöyle diyor çünkü: “[bir Türkün] sarı veya siyah insan cinslerinden bariz alametleri olmamalı.” oradan full HD Türk bir arkadaş Halaçoğlu’na “bizimle değilsın” desin lütfen!

bu hasta, suç işlemiş, suç üzerine kurulmuş algıyı mı esas almalıyız? Kürtler birbirini anlamıyormuş. anlamasın, ne çıkar? tekçi mi olsunlar? şiveli Kürtçe konuşanla alay mı etsinler? tek Kürtlüğe girmek istemeyen Kürt ya da komşu halk ve insanları yok mu etsinler? özgür bir Kürdistan’da tam da Norveç gibi herkes kendi dil veya lehçesini konuşur; okullarda öbür lehçeleri öğrenir, komşusunun dilini konuşur, iç ve dış kültürel doku ile sürekli melezleşir, sosyal medyada birbirine alevli emoji atar. kime ne?

Sevan Paşa’ya Kürt olduğumuzu daha nasıl kanıtlayacağız? Gençlerbirliği Kulüp Başkanı İlhan Cavcav, Afrika’dan bir futbolcu getirtir, ertesi gün ona bir TC kimlik kartı çıkartır, futbolcunun adını o kimliğe Muhammed Fatih filan diye yazdırtırdı. yeni Muhammed Fatih nüfus müdürlüğünden alınan bir kimlikle dakkasında Türk oluyordu, ama Nişanyan bizi bir türlü Kürt saymıyor! onun için yukarıda ve aşağıda saydığım dilsel deliller, dünya dillerinin tekrarlanan özellikleri, bilimsel ve etik çerçeve de önemli değildir. o, öyle zannettiğine inanır. medyatik tarihçilerden Murat Bardakçı’nın Gürganca (o, “Gürganîce” diyor) ile ilgili sözlerini kesip “öyle bir dilin olduğunu zannetmiyorum” demişti. sonra Bardakçı’dan söz konusu dilin bir sözlüğünün bir kopyasını almaya ikna olmuştu netekim! Murat Bardakçı’nın söylediğine ikna olan, Zana Farqînî’nin söylediğine neden ikna olmaz? Tahran’da bir evde baktığım Adını Unutan Ülke adlı kitabında neden herhangi bir Kürtçe sözlük kullanmadan Kürtçe köy ve şehir adları hakkında ahkam keser? Taraf gazetesindeki yazısında bir sözcükle Türkçeleri tek kılarken neden bir (iki diyerek) sözcükle Kürtçeleri böler? ona kalsa Afyon’da “goley” ve Amasya’da (ilkinden eminim de ikincisini uyduruyorum) “kolay” diyen Türkler aynı dili, ama “verg” diyen Zazalar ile “gurg” diyen Kurmanclar ayrı dilleri konuşur.

bu saptırmaya döneceğim de aklıma Dersim katili albay Nazmi Sevgen’in benzer bir çıkarımı geliyor. 1952’deki Belleten sayılarından birinde (dergideki başlığı farklıydı, kitap olarak farklı adla çıktı, kitabı Kalan Yayınları basmıyaydı iyiydi!) “rût” sözcüğünü örnek veriyor. diyor ki, “r harfini kaldır. ne kalır? ut. ut ne? Türkçede cinsel organ yeri. bu ne demektir? Dersimliler Türk demektir!” rütbesiz Nişanyan da aynı kafada.

bütün imkânlarına karşın Avrupa dillerinde bile goley-kolay / verg-gurg tekliği gerçekleşmemiştir. 1635’te kurulmuş Fransız Akademisi paso yeni sözcük üretir, daha önce yüce saydığı kimi sözcükleri tedavülden kaldırır, Fransızca kurs hocalarına her dönem başında yeni sözcük, fiil ve kural çizelgesi gönderir; hatta bazı İngilizce sözcüklere öyle İngilizce yankılı karşılıklar bulur ki, koca akademide turistlere kilim satacak kadar İngilizce bilen birinin olmadığını düşünürsün!

beyimiz iki sözcük üzerinden Kürtçeleri bölüyor ama sözcük farkları dünyanın en yaygın dilleri olan Çince ve İngilizcelerin de gerçekliğidir. kullandığımız “çay” sözcüğü ile İngilizcede kullanılan “tea” sözcüğü, “iki ayrı” Çince lehçesinden alınmış “iki aynı” sözcüktür. Yine The Story of English kitabının yazarları, “İskoçya İngilizcesi bir dil mi yoksa lehçe mi?” diye sorup şöyle cevap verirler: “dil, ordusu ve donanması olan bir lehçedir, derler, ama benim aksanım sıklıkla senin lehçene dönüşür.” aynı kitaptan İskoçya İngilizcesine ait bir cümle paylaşayım: “smell winds hae wrocht havoc in aa the westlan airts o’ Scotland the day.” söz konusu yazarlar radyo, TV, okul, askerlik, sinema, mahkeme, iktidar gibi sayısız etmene karşın İngilizcelerin pek çok bölgesinde “şaşırtıcı” sayıda sözcük çeşidiyle karşılaşıldığını eklerler. mesela donkey (eşek) sözcüğünün moke, cuddy, nirrup ve pronkus gibi karşılıkları, “beat” (dövmek) sözcüğünün deg, frap, heft, joggle, nope, scaitch ve whang gibi karşılıkları vardır. ne “tea” “çay”a bakar, ne “monkey” çıkıp “pronkus”u andırır, ne de “beat” “joggle”a selam verir. ama Sevan Nişanyan “iki aynı sözcük”le Kürtçeleri bölme ve parçalama cüreti gösterir. hadi ciddiye alıp verdiği Türkçe ve Kürtçe sözcükleri Aramî alfabeyle yazıp karşılaştıralım:

a. Goley: kef-i Farsî, waw/vav, lam, (“e” için güzel he), ye (a, b, c, d, e)
b. Kolay: kaf, waw/vav, lam;elif, ye (f, b, c, g, e) = 2 fark
a. Verg: waw/vav, “e” için güzel he, re, kef-i Farsî (a, b, c, d)
b. Gurg: kef-i Farsî, waw/vav, re, kef-i Farsî (f, a, c, d) = 1 fark
görüldüğü gibi ikinci grup sözcükler birbirlerine daha yakın. ilkinde iki farklı harf var, ikincisinde bir. Kürtçeler arasında v-g değişimi vardır ki onu eklersen farklı harf kalmaz. ayrıca gurg sözcüğü “gverg/guverg” olarak da okunabilir. neredeyse lehçe farklılığı ortadan kalkacak. peki bu ne demektir? Afyonlular Kürt demektir tabiî ki!

beyimiz yine “zannetmiyorum” diyecektir ama, Kürt dilleri/lehçeleri birbirlerine diğer pek çok dilin lehçelerinden çok daha yakındır. bu gerçeği önce Türk lehçeleri ile Anadolu Türk lehçesi karşılaştırması üzerinden aktaracağım. ardından birbirine daha yakın Kürt dil/lehçeleri olan Zazaca ve Goranca veya Soranca ve Kurmancca ile değil, kendisi zikrettiği için Zazaca ve Kurmancca ile örnekleyeceğim.

Talat Tekin’in adını andığım kitabında 10 Türkî dil/lehçeden birer cümle ile Anadolu Türkçesindeki karşılıkları verilmiş. şöyle:

Çuvaşça-Türkçe:Kineke sitel şinçe vırtat – Kitap masa(nın) üstünde duruyor.
Yakutça-Türkçe:En olus türgennik sanarağın – Sen çok hızlı konuşuyorsun.
Tuvaca-Türkçe:Küser bolzunza çuğalar men – İstersen anlatırım.
Hakasça-Türkçe:Çılığ kün polar tip, pis niyik tonanıp algabıs – Hava ılık olur diye biz hafif giyindik.
Altayca-Türkçe:Ol onçozınan ozo cortop oturdı – O, herkesten önce gitti.
Kırgızca-Türkçe:Aba ırayı özgürdü – Hava durumu değişti.
Özbekçe-Türkçe:U kelganda idi kinoga barar edik – O gelseydi sinemaya giderdik.
Uygurca-Türkçe:Çıvınlar yorukni ranni aralamdu – Sinekler ışığı ve rengi fark eder mi?
Tatarca-Türkçe:Ana şatlığınnan yılap çıbardı – Anne sevincinden ağlamaya başladı.
Başkurtça-Türkçe:Kisarin min öyze bulam – Akşamları ben evde olurum.
Anadolu Türkçesi konuşan biri ve eminim ki Nişanyan da bütün bu cümlelerde geçen sözcüklerden “ana” dışında tek bir sözcük anlamamıştır. ama bunlar Türkçeler, Türkî dillerdir. bunun daha Azerce, Balkarca, Gagavuzca, Karahanlıca, Karakalpakça, Kazakça, Kumukça, Nogayca ve Türkmencesi var. tabiî hemen “hani Harezmce” diyen çıkacaktır. Türk akademisinin yalanlarını “kuş kanadı kalem olsa”, ummanlar mürekkep dolsa listeleyemeyiz. Harezmce Türkçe değil. Zebîhullâh-ı Safâ’nın İran Edebiyat Tarihi’nden şu cümleleri aktarmakla yetineyim: “Hârezmî lehçesi, ister Hicretten sonraki ilk üç yüzyılda ister sonraki yüzyıllarda olsun adı geçen lehçeler arasında bir süre konuşulmaktaydı. nihayet Moğol ve Tatar saldırıları sonucu Ural-Altay dillerinin o bölgede yaygınlaşmasıyla birlikte VIII/XIV. yüzyıldan itibaren yavaş yavaş ortadan kalktı. eski lehçelerden ve aynı şekilde Arap hattıyla yazılmış olan İslâm dönemi yeni Hârezmî lehçesinden bir kısım eserler elde mevcuttur. Ebû Reyhân-i Bîrûnî-yi Hârezmî, Âsaru’l-Bâkiye’sinde Hârezmî dilindeki ay, bayram, önemli günler ve ay konumlarının isimlerini zikretmiştir.”

bir Kürdî dil/lehçenin konuşma alanında birkaç ay geçiren başka bir Kürdî dil/lehçe konuşanı, o lehçeyi mükemmele yakın anlamaya başlayabilir. bunu kolaylaştıran etmen, Kürtçeler arasındaki ses değişiminin belli bir sisteme göre işlemesi ve ses değeri aynı ya da farklı olan harflerin (b-v, z-j, ç-ş gibi) aynı sisteme göre dönüşümüdür. küçük bir örnek için Michael L. Chyet’in şu yazısına bakılabilir: vinkovar.blogspot.com/2017/11/ (bu Kurmancca makalenin altında Anadolu Türkçesine yapılmış çevirisi mevcuttur). daha geniş bir çalışma için ise Malmîsanij’ın Kürtçede Ses Değişimi kitabına bakılabilir.

şimdi diğer Türk dilleri ile Anadolu Türkçesi karşılaştırması için aktardığım örnekleri, aynı sıra ile, Zazaca ve Kurmancca vereyim. Zazalar ve Kurmanclar karıştırmasın diye uyarmak zorundayım: ilki Zazaca ikincisi Kurmanccadır!

Kitab serê maseyî de vindeno – Kîtab li ser maseyê ye.
Ti zaf lez qalî kenî – Tu zaf bilez qal dikî.
Eke ti biwazî ez vana – Heke tu bixwazî ez bêjim.
Beno ke hewa şilgerm bo, coka ma cilê sivikî xo ra dayî – Di be ku hewa saregerm / hênik be, (lewma) me cilê sivik li xwe kirin.
O verê her kesî şi – Ew berî her kesî çû.
Rewşa hawayî vurîya/bedilîya. – Rewşa hewayê guherî.
Eke o biameyêne, ma şîyêne sînema – Eke ew bihata em ê biçûna sînemayê.
Mîyesî roşnî û rengan ferq kenê? – Mêş ronahî û rengan ferq dikin?
Maye/dayike keyfê xo ra dest bi bermî kerd – Dayîkê ji kêfa (xwe) ra dest bi girînê kir.
Şanî, ez keye de bena – Êvarkî, ez mal de me.
goley gele!

nupel.tv/selim-temo-sevan-nisa

Mantığının eleştirdiğini,
merhametinin savunmasına izin verme.

Jane Austen

Kardeşlerinizi boğazlıyorlar, göz yumuyorsunuz.
Çığlıklar duyuluyor ama siz susuyorsunuz.
Aramızda dolaşıp kurbanını seçiyor zorbanın teki,
Sessiz kalırsak bize dokunmaz diyorsunuz.
Bok yiyorsunuz!
Ne tuhaf yer burası, sizler nasıl insanlarsınız!
Haksızlık varsa bir yerde eğer, ayaklanmalı insan.
Ayaklanma olmuyorsa batsın o şehir yerin dibine.
Yansın bitsin, kül olsun karanlıklar basmadan.

Bertolt Brecht

Mezarlıkları ne zaman imara açacaksınız?

Fikret Başkaya

“Modernlik, insanların geçim araçlarına sistematik olarak yabancılaşmasından ve hayatın bekasını sağlayan doğal ortamlar ile ekosistemlerin ortadan kaldırılmasından ayrılamaz”.

Jonathan Crary

Kapitalizm, ücretli emek sömürüsü, karşılığı ödenmeyen kadın emeği ve doğa yağma ve talanıyla yol alan bir sistemdir. Sınırsız büyüme-genişleme-yayılma eğilimine ve dinamiğine sahiptir… Varlığını büyümeye borçludur. Aslında söz konusu olan da sermayenin büyümesidir… Büyüme veya yok olma ikilemiyle malûldür… Balıklar nasıl su olmadan yaşayamazsa, kapitalizm de büyümeden var olamaz…

Gerçi kapitalizm sınırsız büyüme-genişleme-yayılma dinamiğine sahiptir ama bu dünyanın kayrakları sınırlı, sonlu… Bir zaman geliyor, şimdilerde olduğu gibi sınırsız büyüme, kaynakların sınırına dayanıyor… Sermayenin büyümesi, eş zamanlı olarak sosyal kötülükleri (işsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma, etik yozlaşma…) büyütmeden, ekolojik (doğa) tahribatı derinleştirmeden mümkün olmuyor…

Neoliberal çağda kapitalizm (sermaye) büyümekte zorlandıkça, değerlenme sıkıntısı çektikçe, kamuya ait kaynakları ve müşterekleri gasp etti, ki, ona özelleştirme diyorlar… Burjuva iktisatçıları, burjuva politikaları ve bir kısım sendikacı (ki, bizde küçük bir istisna dışında kalan sendikalar, işçi sınıfının, ezilen ve sömürülen sınıfların değil, devletin ve sermayenin örgütleridir…), özelleştirmenin verimliliği artırdığını söylüyorlar… Oysa asıl amaç, büyüme sıkıntısı çeken sermayeye yeni değerlenme alanları açmaktı… Özelleştirme, vergilerle oluşturulmuş (Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) denilen kurumların sermayeye satılmasıyla (peşkeş çekilmesiyle densin) başladı ve şimdilerde hava ve sokaklar dışında özelleştirilmemiş, metalaşmamış, kâr aracına dönüştürülmemiş, soysuzlaşmamış hiç bir şey kalmadı… Aslında bu yazının başlığı ‘sokakları ne zaman özelleştireceksiniz’ de olabilirdi…

Oysa, tüm yaşam kaynaklarının ve araçlarının özelleştirilip, kâr aracına dönüştürüldüğü bir toplumsal yaşam sürdürülebilir değildir… Müştereklerin, herkesin kullanımına sunulan, sunulması gereken, yaşam araçlarının, alanlarının ve kaynaklarının özel mülkiyet konusu olduğu, sermaye tarafından gasp edildiği bir toplum, insanları bir arada tutan, birlikte yaşamın temelini oluşturan tutkaldan, temelden yoksun demektir…

Velhasıl insan ve toplum yaşamının tüm veçheleri utanmazca yağmalandı, talan edildi, bir kâr aracına dönüştürüldü… Su parayla satılıyor ve bir de vergi alınıyor… Doğrusu, suyun parayla satılmasını sorun etmeyen, kabullenen, sineye çeken toplumun da sorun edilmesi gerekmiyor mu? … Eğitim, sağlık, güvenlik dahil her şey özelleştirildi… Sağlığın bir kâr aracına dönüştürülmesinin mantığı nedir? Hastanelerin birer şirkete dönüştürülmesi utanılacak bir şey değil mi? Parası olanın sağlık hizmetine ulaşabildiği bir toplum ne demektir? Eğer insanlar soru sorma yeteneklerini kaybetmişse olacağı budur…

Artık yollar, köprüler, tüneller, yaylalar, meralar, deniz sahilleri… özelleştirilmiş durumda… Sahillerin özelleştirilmesi demek aslında denizlerin de özelleştirilmesi demektir… Artık özelleştirilmemiş, meta kategorisine indirgenmemiş, yağmalanmamış, talan edilmemiş hiçbir şey yok…

Gerçi Türkiye’de siyaset oldum-olası bütçenin, hazineni ve müştereklerin(herkesin olan, olması gereken ortak yaşam kaynaklarının ve alanlarının) yağmalanmasıyla yol alıyor ama dinci AKP tüm rekorları kırdı… AKP iktidarında müştereklerin yağmalanması insan havsalasını zorlayacak boyutlara ulaştı… Artık bir şey ‘ihtiyaç’ olduğu için yapılmıyor… Ne yaparsam kâr ederim, bütçeyi, hazineyi yağmalarım, talan ederim sorusunun cevabı olarak yapılıyor…

Ne zaman ‘imara açıldı’, ‘turizme açıldı’, ‘ÇED raporu gerekli değildir’, ‘acele kamulaştırma kararı alındı’ dendiğini duysam için cız ediyor… İmar, umrân’dantüremedir. Şenlendirme, bayındır hale getirme demektir… Şimdilerdeyse tam bir yıkım ve yok etme aracı… Güzelim topraklar turizm için betonlaştırılıyor, asvaltlanıyor… Turizm amacıyla verimli toprakları telef etmenin, zengin turizmi için ülkenin geleceğini yok etmenin mantığı nedir? Eğer ekolojik yıkım, atmosferin ısınması bu hızla devam eder, vakitlice durdurulamazsa, o beş yıldızlı otellerinizin birer çöp yığını olacağından kuşkunuz olmasın… Korona virüs günlerinde turizme bel bağlamanın ne demeye geldiği anlaşılmadı mı?

Adı ‘Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği’ olan bir bakanlık var. Öyle bir bakanlığın ne yapması gerekir? Ekolojik dengeleri gözetmesi gerekmez mi? Bizde yıkımın ve yok etmenin hizmetinde… Yangına körükle gidiliyor… Yağma ve talanı meşrulaştırıyor. Acele kamulaştırma doğa yağmasının önündeki sınırlı engelleri de ortadan kaldırıyor… Aslında ‘kamulaştırma’, tanımı gereği kamu yararı amacıyla yapılana deniyor ama bizde tam tersi söz konusu… Özel çıkar için kamu kaynaklarını, müşterekleri yağmalamanın gasp etmenin hizmetinde… İnsanlar evlerini, bahçelerini, tarlalarını gözü kararmış şirketler hesabına yıkmak özere gelen ‘iş makinalarının’ gürültüsüyle uyanıyor… Yıkıma itiraz etmeleri kanunlarla yasaklanmış durumda… Aslında Orta Çağın sonlarında, kapitalizmin şafağında, Avrupa’da kamusal alanların, müştereklerin (tarlaların, otlakların, ormanların, suyun…) yeni yetme kapitalistler ve soylular tarafından gasp edilmesine çitleme deniyordu… İnsanlar ortak yaşam alanlarından kovuluyor, çitlerle çevriliyordu… Şimdilerde bizde yapılan onun XXI’inci yüzyıldaki tekrarı gibi…

Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı ünlü eserinde, toprakların, meraların, otlakların, bir bütün olarak ortak yaşam alanlarının yağmalanmasından söz ederken şöyle diyordu: “Toprak çevrimlerine haklı olarak, zenginlerin yoksullara karşı gerçekleştirdikleri bir devrim denilmiştir. Soyular bazen şiddete başvurarak, sık sık da baskı ve yıldırma yoluyla, eski düzeni bozuyor, eski yasa ve gelenekleri ortadan kaldırıyorlardı. Yoksulların ortak arazideki paylarını alenen ellerinden alıyor, onları eskiden geleneğin yıkılmaz gücüne dayanarak kendilerinin ve mirasçılarının bildikleri meskenleri yerle bir ediliyordu. Toplumsal doku parçalanıyordu. Terk edilmiş köyler ve yıkılmış evler, ülkenin savunma mekanizmalarını tehdit eden, şehirleri yerle bir eden, nüfusunu azaltan, toprağını yıpratıp toza çeviren, insanlarını bizar eden, onları namuslu çiftçilerden dilenci ve haydut çetelerine dönüştüren devrimin acımasızlığına tanıklık ediyorlardı”.

İnsanların aklını başına alıp, bu sefil sürece dur demek için daha ne kadar beklemeleri gerekiyor? Ayaklarının altındaki zemin hızla çökerken bu atalet niye?..

ozguruniversite.org/2023/08/15

Bakışlarıyla 'ben senin kardeşinim' diyenlere karşı dikkatli olun.
Bir yerlerinde mutlaka bir hançer gizlidir…

~…William Saroyan...~

Resmi ideolojiyle, kendi tarihi ile hesaplaşmadan, yalnızca bir hükümete karşı çıkanların çok olduğu ülkede aydın çıkmaz, çıksa çıksa aydıncık çıkar.!
… çıkanlarında akıbeti
ortada…

Mahmut Uzun

instagram.com/p/Cv4IT4fKxnf/?u

Kraliçe Victoria döneminde binlerce kadının ölüm sebebi: Çemberli etek

1850'lerden itibaren sadece İngiltere'de, çember eteğin en revaçta olduğu 10 yıl içerisinde 3 bin civarında kadının yanarak öldüğü tahmin ediliyor.

gazeteduvar.com.tr/kralice-vic

“TC.” Devletinin kuruluşundan günümüze ne
deyişti.?
Hiç bir şey değişmedi, değişmiyor, deyişemiyor...
Bir akıl tutulması içinde, kendi kendini esir almış, herkesin yanlış ve düşman olduğunu, temizlenmesi gerektiğini her daim bu devleti yönetenler tarafından dillendiriliyor...
Örnek mi istiyorsunuz?

Onuda sizler yazın.

“ Biz Ermeni’yi dövdürmüyecektik”

Burdan başlarsak, doğruyu ve bu kanlı tarihi ciddi bir şekilde sorgulama, mahküm etme şansımız
olur...
Hadi bakalım herkes eteğindeki taşı bir orta yere
döksün...
Bekliyorum.

Mahmut Uzun
instagram.com/p/Cv4PzxwK231/?u

“Zaten bahtsız bir çocukluk dönemi yaşamıştı,

Hayat O'na büyük bir sans verdi. Ecmiadzin'e (Սբ Էջմիածին) götürüldü.

12 Yaşındaydı ve Ermenice bilmiyordu.

Echmiadzin yeni bir hayat verdi O'na

Kimseler bilmiyordu aslında bir dehaya yardım ettiğini.

Büyüdü, sadece bedenen değil yaptıklarıyla büyüdü .

Yıllar sonra doğduğu topraklara geldi ve bence sanssızlığı o zaman başladı.

Birçok ülkede yaptığını burada da yaptı.

Konserler verdi, çalışmalarını sürdürdü.

Ve 24 Nisan 1915 Cumartesi akşamı Türk'ten çok Ermeni casusların olduğu Pangaltı’da, yaşadığı evin kapısı vuruldu.

Resmi kiyafetli bir polis gayet nazik bir tavırla ''Karakola kadar gelmenizi rica ediyorum, 5 dakika sürmez, hemen dönersiniz ''
dedi.

Önce bölge karakoluna, sonra merkez karakola götürüldü, 'götürüldüler' demek daha doğru e 'aydınlar listesi'nde kimler yoktu ki...

Gomidas önceleri çok sakin bir tavır ve ruh halindeydi, hatta bilinen şakacılığı bu olüm yolculuğunda bile sürüyor, ve hatta bu yaşananları bir 'saka' olarak değerlendiriyordu .

İlk vurgunu isim yoklaması anında yaşadı. Beceriksiz görevlilerden biri Ermeni isimlerini okumakta zorlanıp, Gomidas Vartabed'i 'Komitaci Vartabed' olarak
okudu.”

Ben bu ülkenin insanıyım ANADOLUYUM.
Yüzyıllardır bu topraklarda harmanlanmış bir olma geleneğinin temsilcisiyim.
Bir inanca, siyasete, politikaya, ideolojiye bağlı değilim.
Ülkemin mozaiğinin elçisiyim.
Dün, bugün, yarınlarda hep içim dışım kayıp, yok oluyorum
birer birer…
Gelecek nesiller kaybolmasın diye kimlik sormadan, konuştum konuşuyorum…!

Mahmut Uzun

instagram.com/p/CvwkTU-KB7n/?u

“Dostoyevski’den nefret ediyorum. İnancımı ilk öldüren oydu,” Polina Suslova

“Dostoyevski’den nefret ediyorum. İnancımı ilk öldüren oydu,” Polina Suslova

Dostoyevski, 59 yıl yaşadı. Dünya edebiyatın en önemli eserlerini yazdı. Zor bir hayatı oldu; hastalıklar, sürgünler, mali sıkıntılar içinde geçti yaşamı.
Hayatına pek çok kadın girdi, bunlardan ikisiyle evlendi. Polina Suslova ise Fyodor Dostoyevski’nin hayatında ayrı bir yere sahiptir. Dostoyevski için gerçekleşmeyen bir arzu nesnesi gibidir. Onunla yaşadıkları, ayın diğer yüzü gibi hâlâ biraz karanlıktadır.

Dostoyevski ve Polina Suslova 1861 yılında yoksul öğrenciler yararına düzenlenen bir gecede tanışırlar. Dostoyevski böyle gecelere sık sık katılır ve eserlerinden parçalar okurdu. Polina Suslova ise böyle gecelerin müdavimlerinden biriydi. Dostoyevski ile karşılaşması bu gecelerin birinde olur. Olayın tam olarak nasıl gerçekleştiği biraz muamma ama o günlerin birinde Suslova, Dostoyevski’ye yayımlaması için bir öykü gönderir. Suslova’nın öyküsü 1861’in Ekim ayın da ‘Vakit’ dergisinde yayımlanır.
Eski bir mujik kızıdır Suslova. Ablası Rusya’nın ilk kadın hekimi olurken Suslova arzularının peşinden gitmeyi tercih eder. Fakültelere yazılır ama derslere girmez. Devrimcidir. Tanrı’ya inanmayan solgun yüzlü bir feministtir. Güvenilmezdir. Sert bakışları olan görkemli bir kadın olduğu söylenir. Yürek yakan bir nihilisttir. Onu tanıyanlardan birisi; sadece içinden geldiği için adam öldürebileceğini söyler. Ruhundaki karmaşayı kendisinden 16 yaş büyük Dostoyevski’nin çözebileceğine inanır. Ne var ki Dostoyevski düşündüğü gibi biri değildir. Suslova’nın yanında çirkin kalır. Borçlardan bunalmıştır. Sara hastasıdır. Kuşkucu biridir. Suslova, bütün varlığını ona teslim etmek isterken Dostoyevski ona teslim olur. Kurtarıcısı olarak gördüğü adam gözyaşları içinde ayaklarının dibine yığılır zaman zaman. Suslova, korkunç bir kıskançlıkla saplantılı bir âşığa dönüşen Dostoyevski’den nefret eder, ondan tiksinir. Günlüğüne, “Dostoyevski’den nefret ediyorum. İnancımı ilk öldüren oydu.” diye yazar.

‘Vakit’ dergisi kapanınca Rusya’dan ayrılmaya karar verir Dostoyevski. Suslova’ya birlikte gitmeyi teklif eder, Susluova kabul eder. Dostoyevski bu yolculuğu Suslova ile birlikte geçirebileceği romantik bir yolculuk olacağını düşünür; fakat Suslova’nın başka planları vardır. İşler aksayıp yolculuk kısa bir süre ertelenince Suslova bavulunu toplayıp Paris’in yolunu tutar. Dostoyevski ise işlerini bitirir bitirmez onunla Paris’te buluşacağı günü düşünür. Kısa süre sonra Dostoyevski Paris’e gider. Yolda, Wiesbaden’de bir mola verir. İçindeki kumar tutkusuna engel olamayıp kumarhanelere girip çıkar. Büyük gösterişli salonlarda oyun oynar. Şansı yaver gider, üst üste kazanır. En sonunda bütün parasını koyar masaya ve yine kazanır. Sevinç içinde dışarı çıkıp otele döner. Paris’e gitmek için hazırlanırken içindeki tutkuya boyun eğer ve geldiği yere geri dönüp tekrar kumar oynar, tekrar kazanır. Masadan kalkıp odasına döndüğünde yorgun ama mutludur. Paris’e gitmek için hazırlanır.
Dostoyevski Paris’te Suslova’yı görecek olmasından dolayı hem heyecanlıdır hem de Suslova’nın kendisini bırakıp Paris’e gitmesine kızgındır. Suslova, aynı gün için günlüğüne, “Dostoyevski’den bir mektup aldım. Beni göreceği için çok mutlu. Acıyorum zavallıya.” diye yazar. Dostoyevski, Suslova’yı Paris’te küçük bir pansiyon odasında bulur. Solgun bir yüzle karşılar onu Suslova. “Dinle Polina, öğrenmem gerek. Neresi olursa olsun bir yere gidelim. Her şeyi anlatacaksın bana. Yoksa Ölürüm!” diyerek bağırır Dostoyevski. Sonrasında Dostoyevski’nin kaldığı eve giderler. Yol boyunca hiç konuşmazlar. Dostoyevski sabırsızlanır çabuk olması için arabacıya bağırır yolda. Eve girer girmez Dostoyevski birdenbire yere yığılır “Seni yitirdim, biliyorum bunu.” Suslova, onu sakinleştirip yatıştırır. Paris’teki Salvador isimli sevgilisinden söz eder. Gözyaşları içinde anlatırken Dostoyevski tutulmuş bir halde sessizce dinler ve mutlu olup olmadığını sorar.
“Hayır.”
“Nasıl olur, hem seviyorsun hem mutlu değilsin?”
“O beni sevmiyor.”
“Bir köle gibi seviyorsun değil mi onu? Dünyanın öbür ucunda gideceksin ardından. Günün birinde bir başkasını seveceğini biliyordum. Yanlışlıkla sevdin beni”
Bir kadın ile bir erkek arasındaki dostluk çoğunlukla gelişmemiş aşklardan doğar diyordu Milan Kundera. Dostoyevski ve Suslova’nın gelişmeyen aşkları dostluğa evrilir mecburen. Durumu kabullenen Dostoyevski “İtalya’ya gidelim…” der, “ağabeyin olacağım senin”. Suslova, Salvador ile ilişkisini kesip Dostoyevski ile İtalya’nın yolun tutar. Birlikte kumar masalarına otururlar. Kazandıkları da olur kaybettikleri de. Suslova’nın yüzüğünü rehin vermek zorunda kaldığı da olur. Şehir şehir dolaşırlar. Roma’dan Napoli’ye oradan Torino’ya giderler. Birliktelikleri de Torino’da son bulur. Suslova Paris’in yolunu tutarken Dostoyevski birkaç hafta sonra Rusya’ya geri döner. Suslova ve Dostoyevski Ekim 1863’ten sonra bir daha hiç görüşmezler. İki yıl sonra 1865 yılında birkaç kez görüşürler fakat ilişleri daha fazla devam etmeyecektir. O günlerde yazdığı bir mektup Suslova’yı çok kızdırır. Kendisi cevap yazamayınca kardeşinden Dostoyevski için bir mektup yazmasını ister. Nadezhda Suslova kardeşinin istediği üzerine bir mektubunda Dostoyevski’yi “Başkalarının acıları ve gözyaşları senin için içki ve etten ibarettir.” diye suçlar. Dostoyevski’nin bu mektuba cevap olarak yazdığı mektup ise hiçbir zaman bulunamaz.
Polina Suslova’nın Henüz Türkçeye çevrilmeyen günlüğünde Dostoyevski ile olan ilişkisinden bahseder. Dostoyevski ise romanlarında söz eder ondan. “Kumarbaz” romanında açık açık ondan söz eder. Aralarında geçen kimi konuşmaları romanında yer vermekten çekinmez. Polina Suslova, Suç ve Ceza romanında Dunya olarak karşımıza çıkar, Budala’da Nastasya Filipovna, Karamazov Kardeşlerde ise Katrin ivonava.
Polina Suslova; 1880’de kendisinden 16 yaş küçük eleştirmen Vasily Rozanov ile evlenir; fakat bu evlilik altı yıl sürer. Polina Suslova altı yılın sonunda kocasını terk eder.

Dostoyevski 1881 yılında öldüğünde cenaze töreninde otuz bin kişi vardı. O kalabalığın arasında Polina Suslova da var mıydı? Kim bilir?

Recep Şener
Futuristika

twitter.com/insanokur/status/1

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.