BUGÜN BAŞBAĞLAR.
Kadir Dağhan
Bugün 5 Temmuz.
Günlerden eski adı Baratsor olan Başbağlar.
33 yıldır karanlıkta kalan ama bitmeyen acı.
Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı şirin bir köy.
Yobaz, kanlı ellerin Sivas-Madımakta yaktığı, tüm ülkenin kavrulduğu ateşin külleri soğumamışken çok değil üç gün sonra ülke yeni bir katliamla uyandı.
Resmi açıklama veya kayıtlara gör 100 civarında silahlı kişi akşam saatlerine doğru köyü bastı, köyü ateşe verdi, 33 cana kıydı.
Sonrasında da hiçbir iz bırakmadan dağlık ve engebeli coğrafyada buhar olup kayboldular sanki.
Oysa 25 km. ötede karakol vardı.
Kuş bile uçsa görülür, tespit edilirdi.
Yüzlerce mermi kovanı, ayak izleri konuşmalar ne kadar dikkate alındı, değerlendirildi hala belli değil.
Katiller kimdi, nereden, nasıl geldiler, nasıl kayboldular bilinemedi.
Birçok benzeri gibi faili meçhul etiketiyle kaldı.
33 yıldır hala aydınlatılmadı veya aydınlatılamadı, aydınlatılmak istenmedi.
Geriye asla dinmeyecek büyük acılar, hamasetler, şu yaptı, bu yaptı, dualar, rahmet okumalar, suskunluklar dışında bir şey kalmadı.
Canlara, masumlara, savunmasızlara kıyanlara, göz yumanlara, savunanlara tek değil, tüm dillerden LANET OLSUN.
Not:
Örgüt, parti, şahıs ismi zikretmek konu dışıdır.
BUGÜN BAŞBAĞLAR.
Kadir Dağhan
Bugün 5 Temmuz.
Günlerden eski adı Baratsor olan Başbağlar.
33 yıldır karanlıkta kalan ama bitmeyen acı.
Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı şirin bir köy.
Yobaz, kanlı ellerin Sivas-Madımakta yaktığı, tüm ülkenin kavrulduğu ateşin külleri soğumamışken çok değil üç gün sonra ülke yeni bir katliamla uyandı.
Resmi açıklama veya kayıtlara gör 100 civarında silahlı kişi akşam saatlerine doğru köyü bastı, köyü ateşe verdi, 33 cana kıydı.
Sonrasında da hiçbir iz bırakmadan dağlık ve engebeli coğrafyada buhar olup kayboldular sanki.
Oysa 25 km. ötede karakol vardı.
Kuş bile uçsa görülür, tespit edilirdi.
Yüzlerce mermi kovanı, ayak izleri konuşmalar ne kadar dikkate alındı, değerlendirildi hala belli değil.
Katiller kimdi, nereden, nasıl geldiler, nasıl kayboldular bilinemedi.
Birçok benzeri gibi faili meçhul etiketiyle kaldı.
33 yıldır hala aydınlatılmadı veya aydınlatılamadı, aydınlatılmak istenmedi.
Geriye asla dinmeyecek büyük acılar, hamasetler, şu yaptı, bu yaptı, dualar, rahmet okumalar, suskunluklar dışında bir şey kalmadı.
Canlara, masumlara, savunmasızlara kıyanlara, göz yumanlara, savunanlara tek değil, tüm dillerden LANET OLSUN.
Not:
Örgüt, parti, şahıs ismi zikretmek konu dışıdır.
ALEVLER BİLE UTANDI AMA.
Kadir Dağhan
Bugün 2 Temmuz.
Tüm ilahlar, inançlar, sistemler, ideolojiler yerin dibine battı bir kez daha.
Çığlık çığlığa susuyorum.
Utançların, katliamların, vahşetlerin bitmediği coğrafyada ne konuşmak yetiyor ne yazmak, ne isyan etmek.
Zira kim bilir, kaç bin kez:
-Unutmayacağız, unutturmayacağız.
-Hesabını soracağız.
Diyerek bağırdık, isyan ettik, yazdık, çizdik.
Ağladık, yürüdük, yas tuttuk.
Ama olmadı.
Yapamadık, baş edemedik, engel olamadık.
Zilanlar, 6-7 Eylüller, 16 Martlar, Maraş'lar, Çorum'lar, darbeler, işkenceler, Roboskiler, Suruçlar, Geziler, Güvenparklar, 10 Ekimler...
İlk katliamın, yasağın, barbarlığın hesabı sorulamadı.
Sorulsaydı, sorulabilseydi belki de katliamlar böylesine birbirini izlemezdi.
Bugün 2 Temmuz.
İnsanlık yandı, sanat yandı, edebiyat yandı, bilim yandı, insan hakları yandı.
Ateş sadece düştüğü yeri değil, her yeri, her şeyi yaktı.
Alevler bile utandı ama yakanlar utanmadı.
Hiçbir zaman utanmadılar ki.
İnsan değillerdi, vicdanları, onurları yoktu çünkü.
Hangi ülkenin kimliğini taşıyor, inancın mensuplarıydı?
O güzel insanları barbarca katlederlerken hangi cenneti hayal ediyorlardı, hangi tanrının hidayetine erdiler acaba?
Bugün 2 Temmuz.
Sözüm yok, yazım yok, gücüm yok.
Susuyorum çığlık çığlığa.
Masumlara, mazlumlara, savunmasızlara, doğaya, insana, yaşama kıyanlara tek değil, tüm dillerden LANET OLSUN.
MADIMAK KATLİAMI KURBANLARINI SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ
Doğan Özgüden
Bundan 33 yıl önce, DYP-SHP-CHP koalisyonu iktidarda iken, 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli radikal İslamcı bir grup tarafından yakılmış ve çoğunluğu Alevi 33 yazar, ozan, düşünür ile 2 otel çalışanı yanarak ya da dumandan boğularak can vermişti.
Vikipedi'de verilen bilgilere göre:
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal Şenlikleri kapsamında pek çok sanatçı ve fikir insanı, dönemin Sivas Valisi Ahmet Karabilgin'in özel davetlisi olarak Sivas'a gelmişti.
İslamcıların Kültür Merkezi içindeki ilk taşlı-sopalı saldırısından sonra binlerce kişiden oluşan bir grup önce Hükûmet Konağını taşlamaya ve slogan atmaya başlamış, ardından Madımak Oteli civarına ulaşarak "Kahrolsun laiklik!", "Müslüman Türkiye!", "Yaşasın Şeriat!" sloganları atmıştı. Ardından da Madımak Oteli önündeki araçlar ateşe verilmiş ve otel taşlanmaya başlamıştı.
Saldırganların Madımak Oteli'ni henüz yakmadıkları saatlerde Aziz Nesin, Ankara'daki Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'yü arayıp "Bizi kurtarın" demiş. İnönü buna, "Hiç merak etmeyin. Gerekli tedbiri aldık" cevabını vermişti. Fakat gerekli müdahale yapılmadığı için Madımak Oteli tamamen yakılmıştı.
Yangın sırasında saldırganlardan bazılarının, "Allah'ım bu senin ateşin! İçeriye gönder!", "Cehennem ateşi işte!", "Şeytan Aziz!" diye bağırdıkları duyulmuştu.
Yangında, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin'in de bulunduğu 35 kişi yanarak veya dumandan boğularak can vermişti.
Aziz Nesin'in de aralarında bulunduğu 51 kişi ise olaylardan kendi olanaklarıyla, ağır yaralarla kurtulmuştu.
İtfaiye merdiveniyle kurtarılmaya çalışılan Aziz Nesin, merdivendeki görevli tarafından darp edilip itfaiye aracı etrafında toplanan saldırgan kalabalığa doğru itilmiş, başından yaralanan ünlü yazar linç girişiminden araya giren polisler tarafından kurtarılmıştı.
Türk Devleti tarihine kara bir leke olarak geçen ve sorumlularından asla hesap sorulmayan bu saldırıda hayatını kaybeden şenlik katılımcıları:
Muhlis Akarsu - 45 yaşında, sanatçı
Muhibe Akarsu - 44 yaşında, Muhlis Akarsu'nun eşi
Gülender Akça - 25 yaşında
Metin Altıok - 53 yaşında, şair, yazar, felsefeci
Mehmet Atay - 25 yaşında, gazeteci, fotoğraf sanatçısı
Sehergül Ateş - 30 yaşında
Behçet Sefa Aysan - 44 yaşında, şair
Erdal Ayrancı - 35 yaşında
Asım Bezirci - 66 yaşında, araştırmacı, yazar
Belkıs Çakır - 18 yaşında
Serpil Canik - 19 yaşında
Muammer Çiçek - 26 yaşında, aktör
Nesimi Çimen - 62 yaşında, şair, sanatçı
Carina Cuanna Thuijs - 23 yaşında, Hollandalı akademisyen
Serkan Doğan - 19 yaşında
Hasret Gültekin - 22 yaşında şair, sanatçı
Murat Gündüz - 22 yaşında
Gülsüm Karababa - 22 yaşında
Uğur Kaynar - 37 yaşında, şair
Asaf Koçak - 35 yaşında, karikatürist
Koray Kaya - 12 yaşında
Menekşe Kaya - 15 yaşında
Handan Metin - 20 yaşında
Sait Metin - 23 yaşında
Huriye Özkan - 22 yaşında
Yeşim Özkan - 20 yaşında
Ahmet Özyurt - 21 yaşında
Nurcan Şahin - 18 yaşında
Özlem Şahin - 17 yaşında
Asuman Sivri - 16 yaşında
Yasemin Sivri - 19 yaşında
Edibe Sulari - 40 yaşında, sanatçı
İnci Türk - 22 yaşında, Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi öğrencisi
1915 OLAYLARINDA ERMENİ KADINLARIN BAŞINA GELENLER.
Dönemin en önemli Ermeni yazarlarından Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan 18 Ocak 1919 da Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyor
1915 Ermeni kırımında ,hayatta kalan kadınlar, çoçuklar çok ağır bedel ödemişler. Ermeni erkeklerin öldürülmesinden veya tehcire gönderilmesinden sonra kadınları ve kızları çok kolay olarak hedef haline geldiler, bunların bazıları köleleştirildi,bazıları cariye veya seks kölesi olarak kullanıldı , bazıları kendi isteklerin dışında Türk,Kürt ,Arap ailelere satıldılar : Genç kadınların ve çocukların zorla kaçırıldığını, bunların sayısının kesin olmamakla birlikte 200 binden fazla olduğunu ifade ediliyor. Zabel Yesayan, söz konusu çocuk ve kadınların farklı biçimlerde kaçırıldığını belirtirkten sonra, şu sınıflandırmayı yapıyor:
1. Birçok kadın ve çocuk, doğdukları şehir ve köylerden zorla kaçırıldılar. Bunların birkaçına Müslümanlar komşuları sahip çıktı.Sahipsiz kalan çoçuklar kaçırıldı.Bazı kentlerde Türk ve Alman subaylar şehrin önde gelenlerinin güzel kızlarını,bazı kentlerde , zengin Ermeni ailelerin kızları ,bazı yerlerde ise eğitimli Ermeni kızlar kaçırdılar.
2. Ermeni erkeklerinin çoğunluğunun acımasızca katledildikten sonra, caniler tarafından kaçılırılmadan kurtulan ermeni kadınlardan birçoğu ise yollarda öldürüldüler. Tehcir konvoylarındaki kadınlara ise insanlık dışı durumlar yaşatılıyordu, uzun yolculuklardan susuz kalan ermeni kadınlara su içmelerini engelliyorlardı. Suya kavuşma izni elde etmenin bedeli olarak , bakire ya da genç kızın kendilerini teslim etmeleri,diğer bir deyişle seks köleliği öneriliyordu. Bu korkunç yöntem sistematik biçimde ,özellikle Kemah-Halep, Konya-Tarsus yollarında, Fırat nehri boyunlarında ve tehcir yolculuğunda uygulaniyordu
3. Ermeni kadınlar ,tehcir yolunda veya toplandıkları toplama kamplarında Kürtler, Çerkezler, Çeçenler, Hamidiye Alaylari ve Rumeli göçmeni Müslümanların saldırılarına maruz kalıyor, bu saldırılar ve soygunlar ,tehciri yöneten jandarmanın himayesinde gerçekleşiyordu .Saldırganlar , ermeni kadınlarının üzerlerinde ne bulurlarsa alıp götürüyor, elbiselerini bile soyup çıkarıyorlardı, bunlar, ötekilere ibret olsun diye, diğer kadınların yanında yapılıyordu. Bir Ermeni kadın, bir müslüman tarafından götürülmedikçe ya da satılıp kaderi belli olmadıkça, her bir ermeni kadını toplu tecavüze, köleliğe ,seks köleliğin muhtemel kurbanı olmuştu.. Yesayan’ın sunduğu tebliğindeki en çarpıcı bölüm, şiddete ve tecavüze maruz kalan Ermeni kadınların tutumuna ilişkin bölüm. Yesayan konvoylarda iyi eğitimli, yüksek tabakalara mensup ermeni kadınlar da olduğunu vurguluyor. Söz konusu kadınların birçoğu infazlar ilk başladığında intihar etmiş, pek çok anne, genç kızlarını Fırat’ın sularına atmış. Genç kadınlar yeni doğmuş çocuklarıyla birlikte aynı sulara atlamış: Pek çoğu da delirmiş . Aralarından bazıları tecavüzden sonra kaçmayı başamış,ancak bunların çoğu kaçarken öldürülmüş. Kimileri, ki bunların sayısı çok azdı, mütecavizini öldürmüş .
Zabel Yesayan'ın tebliğine göre , bazı Ermeni yerleşim yerlerinde kadınları, tehcir kararına uyan erkeklerine isyan etmiş, evlerinde ölümü seçmişler. Birçok bölgede anneler teslim olmaktansa, içinde oldukları evleri, genç kızları ve çocuklarıyla birlikte ateşe vermişler. Derleme:Dr.med.Sarkis Adam.
15 Haziran 1915’te İdam Edilen Ermeni Sosyalistler
Mahmut Uzun
Paramaz (Matteos Sarkisyan) - Բարամազ
Dr. Benne (Bedros Torosyan) - Տքթ. Պէննէ (Պետոս Թորոսեան), Harputlu)
Aram Açıkbaşyan - Արամ Աչըգպաշեան - (Krikor Garabedyan, Arapkirli)
Keğam Vanikyan - Գեղամ Վանիկեան, (Vanlı), gençlik dergisi "Gaidz" in editörlerinden
Murat Zakaryan - Մուրատ Զաքարեան, (Muşlu)
Yervant Topuzyan - Երուանդ Թօփուզեան
Hagop Basmacıyan - Յակոբ Պասմաճեան
Smpat Kelekyan - Սըմբատ Գըլըճեան
Rupen Garabedyan - Ռուբէն Կարապետեան
Armenag Hampartsumyan - Արմենակ Համբարձումեան
Abraham Muradyan - Աբրահամ Մուրատեան
Hrand Yegavyan - Հրանդ Եկաւեան
Karnig Boyacıyan - Գառնիկ Պօյաճեան
Hovhannes D. Ğazaryan - Յովհաննէս Տ. Ղազարեան
Mgrdiç Yeretsyan - Մկրտիչ Երէցեան
Yeremya Manukyan - Երեմիա Մանուկեան
Tovmas Tovmasyan - Թովմաս Թովմասեան
Karekin Boğosyan - Գարեգին Պօղոսեան
Minas Keşişyan - Մինաս Քէշիշեան
Boğos Boğosyan - Պողոս Պողոսեան
Bugün, 15 Haziran 1915’te idam edilen Paramaz ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum.
Onlar yalnızca Ermeni sosyalist hareketinin öncüleri değildi. Aynı zamanda eşitlik, özgürlük, adalet ve halkların kardeşliği uğruna yaşamlarını ortaya koyan devrimcilerdi. Fakat onların idam sehpasına gönderilmesiyle başlayan karanlık, yalnızca birkaç insanın ölümüyle sınırlı kalmadı; ardından bütün bir halkın yıkımına, sürgününe ve yok oluşuna dönüştü.
Aradan yüz on yılı aşkın bir zaman geçti. Ancak bu topraklarda dökülen kanın hesabı hala verilmedi. Gerçeklerle yüzleşmek yerine inkarı seçenler, yalnızca geçmişin suçlarını örtmüyor; aynı zamanda o suçların siyasal ve ahlaki mirasını bugüne taşıyorlar.
Tarihi tersyüz ederek, katledilenleri suçlu; katilleri ise kahraman ilan ederek bir halkın hafızasını silebileceğinizi sandınız. Oysa bastırılan her gerçek, bir gün daha büyük bir vicdan hesabı olarak geri döner.
İttihatçı zihniyetin mirasıyla hesaplaşmayan bir devlet geleneği, yüz yıl boyunca farklı biçimlerde aynı politikaları sürdürdü. Çünkü geçmişin suçlarıyla yüzleşilmedi. Çünkü adalet hiçbir zaman tecelli etmedi. Çünkü kurulan düzen, hakikat üzerine değil inkar üzerine inşa edildi.
Bugün hala “bu devleti demokratikleştireceğiz” diyenler önce şu soruya cevap vermelidir:
Demokratikleşme, üzerine kurulduğu tarihsel suçları reddeden bir zeminde nasıl mümkün olacaktır?
Bir halkın yaşadığı büyük felaketi inkar ederek özgürlükten söz edilebilir mi?
Hakikati reddederek adalet inşa edilebilir mi?
Daha da önemlisi, kendilerine sosyalist, demokrat, devrimci ya da Kürt özgürlük hareketinin parçası diyenler de bu sorularla yüzleşmek zorundadır.
Bugün “Bu ülke bizim de ülkemizdir”, “Bu devleti birlikte demokratikleştireceğiz”, “Bu cumhuriyeti hep birlikte yeniden inşa edeceğiz” diyenler; yüz yıl önce el konulan toprakların, sürgün edilen halkların, yok edilen kültürlerin ve inkar edilen acıların üzerine kurulan tarihsel gerçeklikle hesaplaşmadan hangi ortak gelecekten söz ediyorlar?
Bu toprakların gerçek sahipleri sürülmüş, katledilmiş veya yok edilmişken; onların yokluğundan doğan siyasal ve toplumsal düzenin nimetlerinden yararlananlar, bu tarihsel mirasın sorumluluğundan tamamen kurtulduklarını mı düşünüyorlar?
Bu devletin bütün katliamlarına maruz kalmış olmak, geçmişte işlenen suçlarla yüzleşme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Mağdur olmak, hakikat karşısında susma hakkı vermez.
Tam tersine; zulmü yaşamış olanların, geçmişteki zulümler karşısında daha yüksek sesle konuşmaları gerekir.
Çünkü sessizlik bazen inkarın başka bir biçimidir.
Ve inkar, yalnızca suçu işleyenlerin değil; gerçeği bildiği halde susanların da omzunda taşınan ağır bir yüktür.
Şimdi yeniden soruyorum:
Kimlerin kanı üzerinde kuruldu
bu devlet?
Kimlerin malları, evleri, kiliseleri, mezarlıkları ve toprakları üzerine inşa edildi?
Kimlerin yokluğunda büyüdü bu sermaye?
Kimlerin susturulmasıyla yazıldı bu resmi tarih?
Bu sorulara cevap vermeden özgürlükten, kardeşlikten, demokrasiden ve ortak vatandan söz etmek, hakikatin etrafında dolaşmaktan başka bir şey değildir.
Gerçek bir yüzleşme olmadan gerçek bir barış olmaz.
Gerçek bir hesaplaşma olmadan gerçek bir demokrasi kurulamaz.
Ve inkar edilen bir soykırımın gölgesiyle hesaplaşmadan, bu toprakların vicdanı hiçbir zaman özgürleşemez.
Paramaz’ı ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum.
Onları idam sehpasına gönderen zihniyetle de, o zihniyetin mirasını bugün hala koruyanlarla da tarih er ya da geç hesaplaşacaktır.
Unutmadık.
Unutturmayacağız.
TARİHTE 15 HAZİRANLAR.
Kadir Dağhan
Bugün 15 Haziran.
1970 yılında sendikal ve örgütlenme hakları için mücadele eden örgütlü işçilerin büyük direnişinin ilk günü.
15-16 Haziran olarak anılır.
Unutulmaması, örgütlülük bilincinin yükseltilmesi gerekirdi.
Lakin başarılamadı.
Bir de 111 yıllık unutulmayan, unutulamayacak bir 15 Haziran vardır.
Unutan unutmuş olabilir ama Mezopotamya'nın kadim halkı Süryanilerin ve iyi insanların unutacağını sanmıyorum.
Süryanice de kılıç veya kılıçtan geçirilme anlamına gelen Seyfo katliamı veya soykırımı da coğrafyanın büyük utançlarından biridir.
Aynı şekilde Ermeni devrimci Paramaz ( Matdeos Sarkisyan ) ve 19 arkadaşının 15 Haziran günü katledilmesi de tüm tazeliğiyle hafızalardadır.
Ancak ne hikmetse özellikle de işçi sınıfı güzellemesi yapanlar tarafından pek sözü edilmez, anımsanmaz.
Belki de Cumhuriyet öncesi olduğu içindir bilemiyorum.
Tarihte yaşanılan, yaşatılan acıların, zulümlerin, katliamların çetelesini tutmak mümkün değildir.
Zira acıların, zulümlerin, vahşetlerin yaşatılmadığı tek gün neredeyse yoktur üzerinde yaşadığımız coğrafya ve dünyada.
Ancak acıların bir daha yaşanmaması, insani ve hak temelli direnişlerin yükseltilmesi için unutulmaması, hatırlanması gereklidir.
Asla unutmayan, unutmayacak olan emekten, barıştan yana yaşam sevdalısı zelal yüreklere tek değil, tüm dillerden SELAM OLSUN.
Bayrak, vatan, kan, şeref diye coşturulan kitleler, en nihayetinde sermayenin ve büyük güçlerin savaşlarında paralı asker olarak kullanılır.
https://www.instagram.com/p/DZiGgM1Nw7K/
ERKAN BAŞ VE DÜZENİN
SOLCULUK TİYATROSU
Bu ülkede devletin çok sevdiğim bir geleneği vardır.
Her dönemde kendisine hizmet edecek yeni aktörler üretir.
Kimi zaman üniforma giydirir, kimi zaman kravat taktırır, kimi zaman da eline kırmızı bir bayrak verip “işte sizin devrimciniz” diye toplumun önüne sürer.
Kalabalıklar da çoğu zaman sahneye bakar; kulise değil.
Alkışlar yükselir.
Sloganlar atılır.
Ve düzen bir kez daha rahat bir nefes alır.
Çünkü gerçek tehlike, sisteme karşı öfke duyan insanların gerçekten sorgulamaya başlamasıdır. Bu nedenle öfkenin kontrol altında tutulması gerekir. Bunun için de “muhalif” görünen ama düzenin sınırlarını asla aşmayan figürlere ihtiyaç duyulur.
Benim gözümde Erkan Baş tam da böyle bir figürdür.
Bir süre önce Londra’da yaptığı konuşmayı dinledim. Salondaki heyecanı, gençlerin ilgisini ve yükselen alkışları gördüm. Fakat kürsüde gördüğüm şey devrimci bir duruş değildi. Daha çok sistemle kavga etmeyen, sistem içinde kendine güvenli bir alan açmış profesyonel bir siyasetçinin performansıydı.
İnsanlar alkışladıkça ben utandım.
Onlar heyecanlandıkça ben hayal kırıklığı yaşadım.
Ve kendi kendime şu soruyu sordum:
“Bu kadar düşük bir siyasi çıtanın alkışlandığı bir yerde benim ne işim var?”
Çünkü sosyalizm; devletin hoşuna gidecek kadar evcilleşmek değildir.
Sosyalizm; resmi ideolojinin sınırları içinde dolaşarak devrimcilik oynamak değildir.
Sosyalizm; ezilenlerin yanında durmaktır.
Bedeli ne olursa olsun.
Tam da bu yüzden son günlerde DEM Parti ile ilgili yaptığı ve anadili Kürtçe olan bir aday konusunda anlaşamayacaklarını ifade eden açıklama benim için şaşırtıcı olmadı.
Çünkü insan bazen bir cümlede bütün siyasi geçmişini ele verir.
Yıllardır eşitlikten söz edenlerin, konu Kürtlere gelince nasıl değiştiğini bu ülkede kaç kez gördük?
Yıllardır kardeşlik nutukları atanların, Kürtlerin en doğal hakları söz konusu olduğunda nasıl devlet memuru ciddiyetine büründüğüne kaç kez tanık olduk?
Sorun zaten tam da burada başlıyor.
Türk solunun önemli bir kısmı, yıllardır devletin çizdiği görünmez sınırların dışına çıkamadı.
İşçiden söz etti.
Emekten söz etti.
Özgürlükten söz etti.
Ama sıra Kürtlere geldiğinde birden dili dolaştı.
Sıra devletin resmi ezberleriyle hesaplaşmaya geldiğinde birden sesi kısıldı.
İşte bu yüzden bazı siyasetçiler bana Marks’ın kitaplarından çok devlet dairelerinin koridorlarını hatırlatıyor.
Sloganları kırmızı olabilir.
Konuşmaları solcu görünebilir.
Ama refleksleri hep aynı merkezden beslenir.
Bugün Türkiye’de en büyük siyasi yanılsamalardan biri de budur.
Birileri düzeni eleştirerek düzen içinde kariyer yapıyor.
Birileri sisteme muhalif görünerek sistem adına öfkeyi yönetiyor.
Birileri devrimden söz ederek insanları parlamenter hayallerin dar koridorlarına sıkıştırıyor.
Ve ne yazık ki gençler de bunu sosyalizm sanıyor.
Hayır.
Sosyalizm; alkış toplama sanatı değildir.
Sosyalizm; güç karşısında susma becerisi hiç değildir.
Sosyalizm; hangi halktan olursa olsun ezilenin yanında durabilme cesaretidir.
Bugün bir siyasetçinin ne kadar solcu olduğunu anlamak için kaç kitap okuduğuna değil, devletin kutsallarına ne kadar mesafe koyabildiğine bakmak gerekir.
Çünkü bazıları kırmızı bayrak taşır ama zihninde hala resmi ideolojinin gölgesini taşır.
Ve o gölge, bazen saatler süren konuşmalardan daha fazla şey anlatır.
Benim itirazım tam da bunadır.
Sahici muhalefet kisvesi altında dolaşan düzen aktörlerine…
Halk adına konuşup halkların eşitliğinden ürkenlere…
Sosyalizm adına kürsüye çıkıp devletin sınırlarını bekleyenlere…
Tarih, her dönemin sahte kahramanlarını unutmuştur.
Geriye sadece hakikatin yanında duranlar kalmıştır.
Mahmut Uzun
Nagorno-Karabakh’ın Şuşi şehrinde doğan Alexander Atabekian, Ermeni halkı arasında anarşist-komünist fikirleri en etkili şekilde yayan doktor, yayıncı ve devrimci bir entelektüeldi.
Tıp eğitimi için Cenevre’ye gittiğinde önce Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’nde çalıştı (daktilo/sekreter olarak), Osmanlı ve Kafkasya’daki Ermeni direnişini dünyaya duyuruyordu. 1890’da Pyotr Kropotkin’in eserlerini okuyunca partiden ayrıldı ve onun öğrencisi oldu.
Cenevre’de Anarşist Kütüphane kurdu. Bakunin, Kropotkin, Malatesta gibi düşünürlerin eserlerini Ermenice, Rusça ve Türkçe yayınladı. Ermeni köylülere hitaben “Ermeni Köylülerine”, “Uluslararası Anarşist Örgüt’ten Ermeni Devrimcilere Mektup” gibi açık mektuplar yazdı. 1891-92 Rusya kıtlığında anarşist metinleri gizlice ülkeye soktu. Ermenice ilk anarşist gazete/dergi “Hamaink” (Topluluk/Cemaat)’i çıkardı. Bu yayın kısa sürede popüler oldu ve Türkiye’deki Ermenilere bile ulaştı.
1896’da anarşist faaliyetleri nedeniyle Rusya’ya dönemeyince Bulgaristan’a geçti. Diyarbakır Hamidiye katliamlarından kaçan Ermeni mültecilere doktor olarak yardım etti. Sonra İzmir’e (Smyrna) gitti, orada da anarşist fikirleri yerel Ermeni topluluğuna yaydı. 1915’te Kars’a yerleşti. Askeri hastanede başhekim olarak görev yaptı, soykırımdan sağ çıkabilenleri ve yaralıları tedavi etti. Batı Ermenistan şehirlerini dolaşırken katliamların sonuçlarını bizzat gördü.
1917 Devrimi sırasında Moskova’ya geçti. Kropotkin’e açık mektuplar yazdı, Rus İmparatorluk Ordusu’nun Ermeni ve Kürt halkına yönelik saldırılarını kınadı. Otoriter ordulara karşı halkları özyönetim ve bağımsız anti-otoriter yapılar kurmaya çağırdı (Makhno’nun pratiğine benzer bir vizyon). Son yıllarında Kropotkin’in yanında sıkça bulundu, sağlık sorunlarında ona doktorluk yaptı ve 1921’deki cenazesini organize etti. Ölümü hâlâ tam bilinmiyor: Bir kesim kronik hastalıktan öldüğünü söylerken, diğer kaynaklar Stalin’in Büyük Temizlik döneminde Gulag’larda hayatını kaybettiğini belirtiyor.
PARAMAZ VE YOLDAŞLARl MÜCADELEMİZDE YAŞlYOR . BİZ , YİRMİLERİ ASlYORSUNUZ AMA ARKAMlZDAN YİRMİ BİNLER GELECEK , 15 HAZİRAN 1915 . YİRMİ DEVRİMCİNİN SON SÖZLERİ Türkiye sol tarihinin , bilinçli yada bilinçsizce unuttuğu veya unutmağa çalıştığı 15 Haziran 1915 tarihinde İstanbul Beyazıt Meydanı ' nda idam edilen Paramaz ve onun 19 yoldaşının mücadelesi trajik hikayeleri , günümüzde Ermeni halkının benliğinde saklı olarak dururken Türkiye Sosyalist , aydın ve demokratların içerisinde , Yirmilerin davasının tarihsel önemini vurgulayanların sayısının azlığı düşündürücüdür . Halbuki bu topraklarda kurulan darağaçlarında , işkencehanelerinde can veren Sosyalistler , Deniz , Mahir , İbrahim Kaypakkaya , Mazlum ve arkadaşları , farkında olmadan Paramaz ve 20 ' lerin geleneğini yaşadılar ve onların yolundan yürüdüler . Hatırla , unutma , unutturma bu ülkenin Devrim ve Sosyalist mücadele tarihinde Paramaz ve Yoldaşları var ! 17 Eylül 1913 Romanya Kostence Şehrinde yapılan Sosyal Demokrat Hınçakian Partisi " SDHP " 7 . Kongresinde " Ermeni Soykırımı ' nın önüne geçebilmek için " İtihat ve Terakki yöneticilerine suikast düzenlenme kararı alınmıştı . Bu suikastların başarılı bir şekilde uygulanması halinde belki de İtihat ve Terakkiciler soykırım hayalleri gerçekleşmiyebilirdi . Ancak kararın ihbar edilmesi üzerine SDHP ' in merkez yöneticileri , İstanbul ' daki üyeleri dahil olmak üzere 120 kişi apar topar göz altına alıp tutuklanırlar yapılan göstermelik yargılama sonunda tutuklananların büyük kısmı serbest bırakılır . Ancak Paramaz ve 19 Yoldaşı , 15 Haziran 1915 sabaha doğru 0 . 30 ' da Beyazıt Meydanında darağacına çıkartıldı 20 ' ler idam sehbasında hepsi bir ağızdan " Biz 20 leri asıyorsunuz ama arkamızdan 20 binler gelecek bağırmışlardır . Onların asılması 24 Nisan 1915 ' te yaşanan felaketin işaret fişeği olacaktı Bizim talebimiz bu ülkede " Ermeni , Kürt , Türk , Laz , Asuri , Kıpti , Arap , Ezidi , Rum " birlikte eşit koşullarda yaşamaktı " Biz Sosyalist fikirlerimizi Ermeni , Kürt , Türk ayrımı yapmadan yaymaya çalıştık " Siz sadece vucudumuzu yok edebilirsiniz fakat inancımızı asla " Paramaz ve arkadaşlarının direngen mücadelesini kendi sözleriyle selamlıyalım .
Hagop Sekayan
TC’nin Kuruluş İdeolojisi Kemalist Faşizm ve Günümüzdeki Varyantı
Ülkemizde sorun ve çelişkiler çözülmediği gibi mevcut durum giderek daha çetrefilli bir döneme girmiş durumdadır. Bunun sonucu işçi sınıfı ve emekçi yığınların sömürüsü had safhaya varmıştır. Yoksullaşma en üst düzeye çıkmıştır. Ülkenin girdiği sarmal durumun bedeli tamamen emekçi sınıflara yüklenmiştir. Elbette ki yoksulluk ve işsizlik her zaman var olmuştur. Sınıf çelişkileri, sömürü, baskı ve diktatörlük dönemleri her zaman yaşanmıştır. Bundan sonra da sınıf çelişkileri var olduğu müddetçe baskı mekanizması varlığını devam ettirecektir. Lakin günümüzdeki mertebeye çıkmamıştır. Bu, söylem düzeyinde bir propaganda değildir, sadece birkaç rakam-veri bu durumu net olarak ortaya koyuyor. Açlık sınırının 13 bin, yoksulluk sınırının ise 43 bin TL’yi aştığı mevcut koşullarda, asgari ücret ise 11 bin 400 TL’dir. Yani yoksulluk sınırının dörtte biri. Tek büyüyen açlık-yoksulluk sınırı ile asgari ücret arasındaki uçurum değildir. Asgari ücret ve altında çalışan işçi-emekçilerin oranı da en yüksek seviyeye çıkmış durumdadır. Kayıtlı çalışanların yüzde 65’i asgari ücret alırken yüzde 21.7’si bunun da altında ücret alıyor. Kayıtlı çalışanların durumunda ise asgari ücretin yani açlık sınırının altında ücret alanların oranı yüzde 84.7’yi bulmuş durumda. Sadece bu üç veri dahi ülkemizde ezen ve sömüren sınıflarla, ezilen ve sömürülenler arasındaki çelişkilerin ve buna bağlı olarak da baskı mekanizmalarının günümüzde en keskin düzeye çıktığını söylemek için yeterlidir.
Diğer yandan bu duruma bağlı olarak ezilen sınıflar ile Kürt ulusu, Aleviler, emekçi kadınlar ve baskıya tabi tutulan tüm kesimler üzerindeki faşist diktatörlük daha katmerli boyutlara tırmandırılmıştır. Öyle ki, R.T.Erdoğan’ın şahsında tek kişi üzerinden lanse edilen diktatörlük günümüzde en gerici ve en saldırgan halini almış durumdadır. AKP-MHP üzerinden uygulanan faşist diktatörlük ordu, polis, yargı kurumları tarafından had safhaya tırmandırılmıştır.
Bu faşist diktatörlüğün kökeni elbette ki yeni değildir. Sınıfsal, ulusal, cinsel, dini vb. baskıya dayalı diktatörlüğünün tarihi, yüz yıl öncesine kadar gitmektedir. Bu diktatörlüğün, ideolojik-politik temelini Kemalist doktrin oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kemalist Türk-İslam Sentezi üzerine kurulmuştur. Hem tüm emekçi sınıflar hem Kürt ulusu ve Ermeniler, Rum ve Süryaniler hem de Aleviler üzerinde en bağnaz ve en şovenist diktatörlüktür. Dolayısıyla faşist Kemalizm’in karakteristik özelliği, tüm ezilen katmanları hedef almayı içerir. Bu diktatörlüğün tarihsel süreci, kendi içinde çeşitli evrelerden geçerek günümüze değin gelmiştir.
Ancak Kemalizm’in ideolojik doktrini daha TC kurulmadan evvel oluşmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son evresinde II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde oluşan tarihsel koşullar ile ülke emperyalizme bağımlı hale geldi, feodalizm çözülme sürecine girdi, ülkeye dışarıdan komprador kapitalizm ihraç edildi ve böylece ülke sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapı halini aldı. Bu tarihsel koşulların alt yapıyı soktuğu süreç; beraberinde üst yapıda ümmet toplumunun yerini giderek din ile milliyetçiliğin iç içe geçtiği, gericiliğin, baskının, saldırganlığın şovenist muhteva içeren devlet yönetimine bırakmasını beraberinde getirdi. Bunun sonucu Pan-İslamizm, Pan-Türkizm doktrini Osmanlı Devleti’nin sonlarında sistemin yapısına damgasını vurmuştur. Çok uluslu ve -Müslümanlarla beraber, Hıristiyanların, Alevilerin de olduğu- çok dini-inançlı heterojen toplumun, tek ulus ve tek dine dayalı homojen topluma dönüştürülmesi hedeflendi. Devleti elinde tutan güruh diğer milletlere mensup halkların soykırımla tasfiyesini ve onların topraklarını, mal ve mülklerini gasp etmeyi, tarihsel izlerini tümden silmeyi hedef edindi. Geçen yüzyılın ilk soykırımına damgasını vuran halet-i ruhiye buydu. Gözü dönen ve çığırından iyice çıkan devleti soykırıma iten, bu sınıfsal amaçtı. Bu soykırımın ideolojik-politik savını Pan-İslamizm ve Pan-Türkizm oluşturmuştur. Hıristiyan dinine mensup halklar hedef alınmıştır. Ermeni, Rum, Asuri, Keldani soykırımı bu dürtüyle yapılmıştır.
Bu soykırımı yapan İTC’den sonra yönetimi “Türkleştirme”, “İslamlaştırma” sloganlarıyla Kemalist devlet devraldı. Uluslararası alanda finans kapital mertebesine ulaşan emperyalizmin tüm pazarlara girmesi ve sermaye ihracının hakim hale gelmesi, geri ülkelerin yarı-sömürge halini alması ve bağımlı kılınması, artık ortaçağın monarşist yönetimlerinin yerini tarihsel olarak faşist diktatörlüklere bırakmasını beraberinde getirdi. Türkiye’de Kemalist devletin faşizme tekabül eden yapısı bu koşullarda oluşmuştur. Bunun sonucu, Türkiye’deki yönetimin faşist yapıya bürünmesinin nesnel ve öznel şartları da ortaya çıkmıştır...
Kemalizm ve Faşizm
Yukarıda belirttiğimiz gibi Osmanlı Devleti’nin çöküşe uğradığı son dönemlerde Kemalizm’in koşulları oluşmaya başladı. Bunun sonucu TC devleti, önceki devletin ardılı olarak kuruldu. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda İttifak Devletleri kutbunda yer alan İTC, savaştan yenilgi ile ayrılınca Osmanlı Devleti yıkıldı. Mustafa Kemal önderliğindeki İTC ardılları, bir yandan sultanlığı ortadan kaldırır ve işgal altındaki sömürgeleştirilmiş toprakları geri alırken diğer yandan önceleri karşısında yer aldıkları İtilaf Devletleri’nin güdümüne girerek Kemalist TC Devletini kurdular.
Böylece sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal düzenin yerine yarı-sömürge, yarı-feodal düzeni getirdiler. Dolayısıyla bir önceki devletin yapısını, sorunlarını, baskı, sömürü ve zulmünü sürdürdüler. Daha önceki yönetim, askeri kesimden oluşuyordu. Daha sonraki Kemalist devletin yönetimi de daha çok asker kökenli kesime dayanırken, sınıfsal olarak ise Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler, eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvaziydi. Ve en nihayetinde yönetimi devralanlar önceki kesimin bağrından çıkan bağnaz ve gaddar kesimden oluşuyordu.
Rum ve Ermeni Soykırımının Tamamlanması...
Kemalist devletin başını çeken Mustafa Kemal ve diğer kurucuları tarafından Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayi Milliye örgütlenmesi oluşturuldu. Dolayısıyla Kuvayi Milliye farklı koşullarda oluşsa da İTC’nin halefleri ve onların ruh haliyle oluşan örgütlenmedir. I. Paylaşım Savaşı sonrası Kemalistler tarafından kurulan devlet eskiye kıyasla daha dar sınırlar içerse de devletin karakterini oluşturan esas unsur ırkçılık, ulusal baskı ve tahakkümdür. Ve bu devletin “Türkleştirme”, “İslamlaştırma”, emelleri üzerine “Ne mutlu Türk’üm Diyene”, “Bir Türk Dünyaya Bedeldir”, “Türk Öğün, Çalış, Güven” vb. şiarlarla homojen toplum oluşturma hedefi, Kemalist TC Devletinin de resmi doktrini ve pratik hattını oluşturdu. Güneş Dil Teorisi safsatasıyla bütün dillerin Türkçeye dayandığı ve tüm insanlığın Türk kökenli olduğu şeklindeki aslı astarı olmayan şovenist tezlerle toplumu kendi bünyesinde örgütlemeyi hedef edindi. Türk ulusal yapısıyla ortak yanı olmayan ulusal ve dini yapılar hedef alındı. Öne çıkan “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” emelleriydi. Ve bu emelleri daha Kurtuluş Savaşı denilen dönemde uygulamaya koymuşlardı.
Diğer taraftan “savaşın” gerçek muhtevası ve esas hedefleri “Kurtuluş savaşı,” “Milli Mücadele” yaftasıyla gizlendi. Yapılan sanal ve uydurma tahlillerle toplum nezdinde gerçek kamufle edildi. Yapılan katliamların, ulusal baskı ve saldırıların, sömürü ve sınıfsal baskıların üstü Türk burjuvazisi tarafından oluşturulan sanal ulus imajı ve ilkel milliyetçilikle örtülmeye çalışıldı. Oysa “Kurtuluş Savaşı’nın” gerçek muhtevası ve hedefi başkaydı. Geçmiş soykırıma rağmen hala sağ kalan Hıristiyan toplumları tümden yok etmek, izlerini dahi silmekti.
Bunun sonucu “Kurtuluş Savaşı” İTC’nin yaptığı soykırımdan sağ kalan Rum ve Ermenilerin tümden yok edilmesini hedeflemiştir. 1915-1916 soykırımı ve tehciri ile Ermeni, Rum, Asuri/Süryani nüfusun ezici çoğunluğu katledilmiş, yaşadıkları topraklardan sürülmüş, yarattıkları değerler gasp edilmişti. Sosyal ve kültürel izlerinin silinmesi için her şey yapılmıştı. 1950’lere gelindiğinde hala belli yerlerde kalan Ermeni ve Rum nüfusu vardı. Son kesim de Kemalizm döneminde Türklük ideolojisini rahatsız ediyordu. Onların mayasında da “katışıksız”, “arı”, “saf” toplum yaratma dürtüsü vardı. 6-7 Eylül 1955’te başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan halka karşı gerçekleştirilen saldırıların arkasında, çok partili sisteme geçişin ilk denemesinde iç ve özellikle Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak dış politikada yaşanan tıkanıklıkların, halk içindeki hoşnutsuzluğun, ekonomik sorunların içindeki TC devleti vardı. Bunun sonucu İTC ruh haletiyle donanan Kemalist devlet, Rum ve Ermenilerin kalan kesimlerini hedef alarak bir önceki soykırımı tamamladılar.
İşte “Kurtuluş Savaşı’nın” ve sonrasında kurulan TC devletinin özü buydu. Resmi ideoloji Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmasıyla başladığını belirtir. Oysa Mustafa Kemal’in gittiği Samsun ve diğer Karadeniz illeri hiçbir devlet tarafından işgal edilmemiştir. M.Kemal’in “ayak bastığı” o bölge Ege, Marmara, Akdeniz, Güneydoğu Anadolu’yu işgal eden İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya gibi devletlerin işgali altında olan bir bölge değildir. O zaman oraya niçin gidilmiştir?! Kime karşı “savaş”ılmıştır?! “Kurtuluş Savaşı kime karşı başlatılmıştır”?! Gerçekleri halktan gizlemenin telaşındaki köhne resmi ideolojinin bu sorulara bir cevabı bulunmamaktadır. “Kurtuluş Savaşı’nı” işgalci devletin olmadığı bölgeden başlatan Kemalist tez, gerçeği gizleyen sanal bir tezgahtan başka bir şey değildir.
Gerçek başkadır. Karadeniz’deki hedef, o bölgede olmayan işgalci devletler değildir. Orada hedef, asırlarca Karadeniz’de yaşayan Pontus Rumlarıdır. Nitekim Mustafa Kemal, Samsun’a onların hedef alınmasını, topraklarından zoraki tehcire zorlanmasını örgütlemek için gitmiştir. Hedef onların Karadeniz bölgesinden temizlenmesi ve arındırılmasıdır. Bundan dolayı Karadeniz’deki Pontus Rumlarının tehcir ve soykırım ile asırlarca yaşadıkları topraklardan tasfiye edilmesi hedeflendi. Bunun sonucu o bölgede Topal Osman gibi çete reisleri üzerinden örgütlenmeye gidilir. Karadeniz’de faaliyet gösteren çeteler üzerinden mahalli milis güçleri örgütlendi. Ve Karadeniz’in diğer bölgelerine yayılan bu çeteler, Pontus Rumlarına saldırdılar. Zoraki tehcirle topraklarından zorla uzaklaştırıldılar. Ve 300 binin üzerinde Pontus Rum’u öldürüldü. Sağ kalan Pontuslular, Ege kıtasına doğru tehcir edildiler ve Yunanistan’a göçe zorlandılar.
Sonuçta Karadeniz bölgesi, Hıristiyan toplumdan arındırılmıştır. Kalan azınlık kesim kendi dini, ulusal, eğitim vb. kurumlarından yoksun tutularak Müslümanlaştırıldı ve Türkleştirildi. “Kurtuluş Savaşı”nın başlangıcı budur! Ve bu soykırım ve tehcir her 19 Mayıs’ta “Kurtuluş Savaşı” başlangıcı olarak kutlanır!
Ülkenin Rumlardan tümden arındırılmasını hedefleyen soykırım ve tehcir Trakya, Marmara, Ege bölgelerindeki Rumlara da uygulanmıştır. Özellikle 1920 sonlarında ve 1921 başlarında Kemalistlerin, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle uzlaşmaları, onların güdümüne girmeleri soykırımın önünü iyice açmıştır. Bu uzlaşma ve anlaşma sonucu emperyalistlerin Yunanistan’a yaptığı destek durdurulur ve destek Kemalistlere verilir. Bu destekle, emperyalistler işgal ettikleri topraklardan çekilirler ve Kemalistlere silah yardımı yaparlar. Bunun sonucu 1921-1922 tarihlerinde Sakarya, Dumlupınar, 1. ve 2. İnönü Savaşları ve İzmir işgali ile Yunan güçleri işgal ettikleri toraklardan çıkarılırlar ve bu hengâmede sivil Rumlar hedef alınırlar. Rumlar zorla topraklarından çıkarılır ve zoraki tehcire zorlanırlar. Bu tehcir esnasında bir kesim yollarda katledilir, diğer kesim Ege denizinde boğdurulur. Diğerleri de Yunanistan’a göçe zorlanırlar. Böylece soykırıma dayalı tehcirle asırlarca yaşadıkları topraklardan sürülürler. Buna da “Kurtuluş Savaşı” denir!
Diğer taraftan 1915 soykırımından sağ kalan Ermeniler de hedef alınmıştır.
Yunanistan tarafından işgal edilen Ege bölgesi dışında İngiltere, Fransa, İtalya devletleri de Türkiye’nin topraklarına girmişlerdi. I. Paylaşım Savaşı’nın galip devletleri Mondros Antlaşması sonucu Türkiye’nin bazı illerini işgal ettiler. 13 Kasım 1918 tarihinde o dönem başkent olan İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Antep, Maraş Urfa, Adana illerine de İtilaf Devletleri adına giren İngiltere, 1919 sonuna kadar bu illerde kaldı. Bu süre içerisinde yöre halkı İngiltere ile çatışmadı. Ayrıca 28 Mart 1919’dan 5 Temmuz 1921 tarihine kadar İtalya, Antalya iline girmiş ve askeri üs olarak kullanmıştır. Bu dönemde bu işgalci devletlere karşı çatışma olmamıştır.
İngiltere’nin girdiği illerden çekilmesi üzerine o bölgeye Fransa girdi. Ancak İngiltere’ye tavır almayan yöre halkı Fransa işgaline tavır alır. Bunun sonucu Fransa ile çatışma yaşanmıştır. Bu çatışmanın nedeni bölgeye giren Fransız askerleri içinde Ermenilerin olmasıdır. Fransa, soykırımdan sağ kurtulan ve Suriye’ye tehcir edilen o yörenin Ermenilerini, işgal edilen topraklarına kavuşacakları vaadiyle ordusu içine almıştır. Yörenin eşrafı, tüccarı, toprak ağaları bundan rahatsız olmuşlardır. Çünkü işgal ettikleri ve el koydukları topraklar, mal ve mülklerin tekrar Ermenilere verileceği olasılığından korkmuşlardır. Fransız işgaline karşı koyuşun motivasyonu da budur:
“‘Milli Mücadele’nin yedi düvelle savaş, anti-emperyalist bir mücadele olduğuna dair iddialar sonradan uydurulmuş safsatalardır. ‘Millî Mücadele’, Ermeni katliamı ve Anadolu’nun Rumlardan temizlenmesi sürecinde katledilip-sürgün edilenlerin varlıklarına el koyanlarla, devletsiz kalma telaşına düşen ittihatçıların (devletluların densin) ittifakına dayalı bir hareketti. Bu iki kesimin ‘ortak amacı’, el koydukları Ermeni ve Rum mallarının elden gitmesini engellemek, ne pahasına olursa olsun (manda yönetimi de dahil) devleti elde tutmaktı. Önemli olan ‘nasıl bir devlet’ değil, mutlaka bir devlete sahip olmaktı. Bir kere ‘Millî Mücadele’ döneminde, Doğu’da emperyalist devletlerle bir çatışma yaşanmıyor; Güneyde Fransızlarla Urfa, Maraş ve Antep’te çatışma olmuştu ama bu çatışma, Fransızların bölgedeki varlığına tepkinin sonucu değil, Fransızların Ermenilere arka çıkmasına duyulan öfkenin sonucuydu... Zira Fransızlar 1916 yılından başlayarak, Ermenilerden oluşan birlikler kurmuşlardı. Zaten bölgenin İngilizler tarafından işgal edildiği 1919 sonuna kadar hiçbir çatışmanın olmayışı da, yukarıda söylenenleri doğrular niteliktedir.” (Fikret Başkaya, Yediyüz, s. 305)
Yukarıdaki alıntı “Millî Mücadele”nin imgesini ve özünü açık olarak belirtiyor. Dönemin Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, eşraf kesiminin ve az sayıdaki komprador burjuvazi ile devletin askeri bürokrat kesiminin durumu buydu. Emelleri, hedefleri soykırımla ve zorla topraklarından arındırılmış Ermenilerin ve Rumların gasp edilmiş topraklarını, mal ve mülklerini kendi mülkiyetlerinde tutmak ve bu emellere hizmet eden devlet yapısı oluşturmaktı. Bu da Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Yahudilerin ulusal ve toplumsal olarak hedef alınması, köklerinin ve izlerinin silinmesiyle mümkündü.
Bu hareketin bürokrat kesimi Mustafa Kemal önderliğinde asker ve bürokratlardan oluşuyordu. Ordu, onların elindeydi. Amaçları ne pahasına olursa olsun, kendi ulusal ve şovenist emellerine dayalı bir devlet oluşturmaktı. Ama bu devletin bir ekonomik ve sosyal bir yapısı olacaktı. Bu sosyo-ekonomik yapının hakim sınıfları da vardı. Bu sınıflar Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi Kemalist hareketin de başını çeken sınıflardı:
“Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 195)
Yukarıda belirtildiği gibi “Kurtuluş Savaşı’nın” muhtevası Ermenilerden, Rumlardan kalan topraklar üzerinde Türk toplumunu yerleştirmek ve Türk burjuvazisini öne çıkarmak ve hakim kılmaktı. Bunun için 4-11 Eylül 1919 tarihinde yapılan Sivas Kongresi’nde gündemin temelinde de bu yatıyordu. Sivas Kongresi’nde bütün cemiyetler birleştirilerek Trakya ve Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Türkiye’nin çeşitli illerinden tüccarlar, toprak ağaları, tefeciler, eşraf ve Türk kompradorlar, şeyhler ve çeşitli aşiretler ile askeri kesim bunun için biraraya gelmişlerdir. Onları biraraya getiren gayrimüslimlerin pazarlarına ve zenginliklerine rakipsiz sahip olmak içgüdüsüydü... Erzurum ve Sivas Kongrelerinin amacı buydu...
Kemalist doktrinin damgasını vurduğu “Milli Mücadele” Türkiye içindeki Ermeniler ile Sovyet Ermenistanı’nı da hedef almıştır. Bunun sonucu, 1919-1920 tarihlerinde Türkiye’nin bazı topraklarının Antant emperyalistleri tarafından işgal altında bulundurulması üzerine Sovyetler’in Türkiye’ye verdiği destek savaşın sonuna kadar devam etmemiştir. 17 Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği’ne giren ve 1918-1920 tarihlerinde kendi denetimlerinde piyon yönetimler kuran Antant emperyalistleri, o tarihlerde Türkiye’nin bazı topraklarına da girdiler. Bunun üzerine emperyalizmin işgaline karşı güdük konumda da olsa tavır alan Kemalistlere taktik-politik destek yapılmıştır. Ancak Sovyetler’e yapılan saldırılara karşı Bolşevikler tarafından yapılan örgütlenme ve mücadele ile emperyalistler ülkeden kovuldu ve onların kurduğu piyon hükümetler devrildi. Ve sosyalizmin inşasına geçildi. Bunun üzerine Antant devletleri, Kemalistleri açıktan desteklediler. Türkiye’de işgali kaldırdılar. Ayrıca Kemalistlerin Ermenistan ve Gürcistan saldırılarını desteklediler.
O dönemki adıyla Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) önderliğinde Antant emperyalistlerine ve Rusya’da kurulan gerici hükümetlere karşı elde edilen başarı ve uluslararası sosyalizmin önünün açılması sonucu emperyalizm ve proleter devrimleri çağına girildi. Bu gelişmeler sonucu emperyalistler Kemalistlerle uzlaştılar. Bunun sonucu Antep, Maraş, Urfa’da Fransa Kemalistlerle anlaştı ve bölgeden çekildi. İtalya da Haziran 1921’de Antalya’dan çekildi. Ve Yunanistan’a yapılan destek de 1921 başlarında kesildi ve Kemalistler desteklendi. Tüm bunlara bağlı olarak İngiltere’nin başını çektiği Antant emperyalistleri Kafkasya’dan geri çekildi. Ve -Kars ve Ardahan dışında- Ermenistan’ın Gümrü, Zangezur, Gürcistan’ın Batum, Ahısta, Ahılkalık illeri İngiltere’nin desteğinde Kemalistler tarafından işgal edildi. Tüm bu gelişmeler artık emperyalistlerle Kemalistlerin birlikte hareket etmesinin sonucudur. Bu gelişmeleri ve alınması gereken tavrı Siyasi Büro adına değerlendiren Lenin, 30 Kasım 1920’de Kafkasya temsilcisi Orjonokidze’ye şu mesajı iletti:
“Kemalistlerle Kars yüzünden savaşmak gereksiz ama her sorunda onlara taviz vermek asla hoş görüyle karşılanamaz. Sovyetleşen Ermenistan için Aleksandrapol (şimdiki adı Gümrü) Kemalistlerden geri alınmalıdır. Eğer Sovyetler Ermenistan’ı Rus ordularının Ermenistan’da kalmasını istemiyorsa, bu durumda onların Sovyetler iktidarı kurmalarının önünde engel olmayız.
Sizlerden, Karabekir’in ordularını Ermenistan’a sokacaklarını ve Türk ordusunun batı cephesinden doğuya taşınacağına dair yaptığı açıklamanın, gerçek olup olmadığı konusunda elde ettiğimiz somut verileri bize aktarmanızı rica ediyoruz. Ayrıca, Karabekir’in ordularımızı Ermenistan’a sokmaktaki amacımızı bilmediğini ve Antant devletlerinin, Batum’a kolayca bir çıkartma yapmalarına bir zemin hazırlamadığını ve bizi Antant devletleriyle bir an evvel sürtüşmeler içine çekmeyeceği yanılgısına düşmemek için, bu konuda kapsamlı ve derinlemesine bir araştırma yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Ve dahası her fırsatta kendilerinin de anti emperyalist olduğunu defalarca belirten iki yüzlü Kemalistlerin giderek bizlerden uzaklaşacağını, yönünü Antant devletlerine doğru çevireceğini hiçbir zaman aklınızdan çıkartmayın. (abç) Şimdi Türkiye’de ve özellikle de Kemalist ordu içerisinde, bütün dikkatlerinizi ve ağırlığınızı Sovyetlerin propagandası üzerine yoğunlaştırın. Kemalistlerin iki yüzlü politikalarını, emperyalistlerle olan entrikalarını açığa çıkartarak mahkum edin ve bu konuda Türkiyeli komünistlere geniş kapsamlı kampanya başlatmalarını, emperyalistlerle olan entrikalarını açığa çıkartarak mahkum edin ve bu konuda Türkiyeli komünistlere geniş kapsamlı kampanya başlatmalarını, Rusya ile Türkiye halklarının Antant devletlerine karşı ortak mücadele anlayışını ön plana çıkartacak propaganda çalışmalarına her türlü maddi manevi desteği esirgemeyin.” (S.Dikrani Alihanyan, Orjonikidze ve Ermenistan’da Sovyet İktidarının Kuruluşu, s. 56-57)
Görüldüğü gibi Kemalistler İngiltere ve Fransa ile anlaştıktan sonra onların onayıyla Kazım Karabekir komutasındaki askeri birlikler, 1920 sonları ve 1921 Haziran ayına kadar Ermenilere saldırdılar. Ermenistan’ın Gümrü ilinde 60 bin Ermeni öldürüldü. Bunun üzerine Sovyet ordusunun müdahalesi sonucu Kafkasya’ya giren Türk askerleri geri çekildi. Ve işgal edilen topraklar, Ermenistan Cumhuriyeti; Gürcistan toprakları da Gürcistan Cumhuriyeti içinde yer aldı. Buna rağmen işgal ettikleri bölgelerden geri çekilen Kazım Karabekir komutasındaki ordu Kars, Iğdır, Erzurum gibi Doğu illerinde Ermenilere saldırdılar. “Tüm bu dönem boyunca Gümrü, Kars, Iğdır bölgesinde öldürülen Ermeni sayısı 198 bindir.” (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu s. 518) Ayrıca yukarıda değindiğimiz Maraş, Antep, Urfa illerinde yapılan saldırılarda öldürülen Ermenilerin sayısı ise 30 bin civarındadır.
Görüldüğü gibi “Kurtuluş Savaşı” Rumların ve Ermenilerin yığınlar halinde öldürüldükleri, yaşadıkları topraklardan yok edildikleri, varlıklarına el konulduğu bir dönemdir. Kemalizm’in hedefi ülkeyi “Türkleştirmek” ve “İslamlaştırmak” idi. Bunun için İTC döneminde yapılan soykırım döneminde çıkarılan Emval-i Metruke Kanunu, Kurtuluş Savaşı bittiğinde de uygulamaya kondu. Bu kanuna dayanılarak, Ermeniler ve Rumlar soykırımla ve zoraki tehcirle bulundukları yerlerden arındırılmışlardır. Bunun sonucu onların bıraktığı mallar, literatürde ve uygulamada emval-i metruke (terk edilmiş mallar) olarak adlandırılmış ve devlet tarafından el konulmuştur. Ve sisteme hakim ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, eşraf ve yeni palazlanan komprador burjuvazisinin mülkiyetine verilmiştir.
“Kurtuluş Savaşı” yukarıda vurgulandığı gibi Ermenileri, Rumları hedef alan, yok eden ve topraklarını gasp eden “savaş”tır. Ayrıca TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı da 29 Ocak 1921’de Karadeniz’de katledildiler. Böylece TKP, önderlikten yoksun kaldı. Sovyet Devrimi’nin uluslararası alanda yarattığı etkiden çekinildi ve ne pahasına olursa olsun savaş koşullarında TKP’nin ortadan kaldırılması hedeflendi ve de faşist emellerle kurulacak devlet önünde engel olacak partiye ağır darbe vuruldu. Soykırımı önlerine hedef koyan faşist Kemalizm, komünist partisinin ülke içinde yer almasına da tahammül edemedi.
Sonuç olarak; daha savaş içinde soykırımı önüne hedef koyan hareket, iktidarı ele geçirdiğinde tüm ezilenler üzerinde faşist diktatörlük uygulamıştır. Bu diktatörlük ile baskı, katliam ve sömürü en katmerli boyutlara tırmandırılmıştır!
Kürtlere ve Alevilere Karşı Kemalist Diktatörlük
Savaş sonrası Türkiye’de tüm ezilenlere karşı acımasız diktatörlük uygulandı. Kürtlerin ve Alevilerin varlığı tanınmadı. Kendi kimlikleriyle özgürce hareket etmelerine müsaade edilmedi. Zorla “Türkleştirme” diktatörlüğü onlar üzerinde de uygulandı. “Kurtuluş Savaşı”ndan önce Ermeniler, Rumlar, Süryaniler üzerindeki zor ve baskıya dayalı asimilasyon, savaş sonrası Kürtler ve Aleviler üzerinde tırmandırıldı. Bu baskı mekanizması, faşist Kemalist diktatörlük tarafından uygulandı. M.Kemal’in başında bulunan yönetimin hedefi Türklüğe dayalı saf toplum yaratmaktı. Bunun için Türkler ve Müslümanlar dışında diğer toplumların ulusal varlıkları ve inançları yadsındı, varlıkları inkar edildi. Ve onlar üzerinde yukarıdan aşağıya doğru zor uygulandı. İktidarı ele geçiren Kemalist burjuvazi diğer ulusları ve inançları reddeden uluslaşmayı böyle oluşturmaya çalıştı.
Zoraki asimilasyona dayanan bu durum -burjuva demokratik devrimle tarih sahnesine çıkan ilerici karakter taşıyan burjuvazinin tersine- gerici, şoven ve diğer ulusların varlığını reddedenlerin diktatörlüğüne tekabül ediyordu. Eski ve köhnemiş sistemi alt ve üst yapısıyla, aşağıdan yukarıya doğru hedef alan burjuva devrimi değildi bu. Tersine eskiyle iç içe olan, statükocu, muhafazakar hareketti. Devleti elinde tutan Kemalistlerin doktrini, heterojen toplumu kendi homojen kafa yapılarına göre dizayn etmeyi amaçlıyordu. Bu durum mevcut devlet mekanizması üzerinden eski üst yapıyı ve alt yapıyı özünde muhafaza etmekti. Oynadığı bu misyon ile burjuvazinin ilerici rolünü tarihsel olarak yitirdiği dönemin gerici burjuvazisi idi Kemalistler. Bunun sonucu eskiye karşı haklı ve meşru zeminde yer alan hareketlere karşı inkarcı, ırkçı ve saldırgandı. Bu niteliğiyle uluslararası emperyalist burjuvazinin manyetik alanında yer alıyordu.
Kemalizm bu minval üzerine oluşmuş bir sistemdi. Çağın en gerici, en şovenist, en bağnaz doktrininin damga vurduğu faşist bir diktatörlüktü. Nitekim iktidara geldiğinde acımasız varlığını devam ettirmiştir.
Kemalizm’in ırkçılığı, Kürtler ve Aleviler üzerinde daha çok savaş sonrası dönemde uygulanır. Ancak daha Kurtuluş Savaşı döneminde Alevi Kürtler onların saldırısına maruz kalmışlardır. Sivas ve Erzincan yöresinde Alevi Kürtlerden oluşan Koçgiri aşireti isyan etmişti. Sivas ve Erzurum kongrelerinde alınan kararlara uymayan ve “Kurtuluş Savaşı’na” katılmayan Koçgiri aşireti, Kemalistlere karşı başkaldırır. Onların baskı ve yaptırımlarına karşı tavır alır. Kurtuluş Savaşı’nda onlarla hareket etmezler. İsyan başlatıp ayaklanırlar. Gerçi ayaklanma öncesi M.Kemal, aşiretin reislerinden Alişan Bey ile Sivas’ta görüşme yapar ve ona milletvekilliği teklifinde bulunur. Ancak Alişan Bey bu teklifi reddeder. Bunun üzerine 6 Mart 1921’de başlayan ayaklanma, geniş alanlara yayılır. Sakallı Nurettin Paşa’nın emrinde, Topal Osman’ın komutasındaki Giresun Alayları bölgeye gönderilir. 1921 yılının Haziran ayında isyan bastırılır. Binlerce Alevi Kürt öldürülür, isyanın başını çekenler idam edilir.
Ermenilere ve Rumlara saldıran ve onları topyekûn hedef alan Kemalistlerin, savaş içinde Koçgiri aşiretine yaptıkları bu saldırı, Kürtlere ve Alevilere karşı yapılacak saldırıların başlangıcıdır. “Millî Mücadele”, “Kurtuluş Savaşı” yaftalarıyla bu saldırıların üstü örtülmüştür. Ve varlıkları reddedilen, mağdur durumdaki yöre halkı, gerici mihraklarca hedef alınmıştır. Haklı ve meşru tavırları, talepleri “Türkleştirme”, “İslamlaştırma” emelleri güden güruh tarafından saldırıya maruz kalmıştır.
Bu saldırıya ve katliama, Kemalistlerle önceleri “karşıt” kutupta yer alan 1. Paylaşım Savaşı’nın galip devletleri tarafından göz yumulmuştur. Çünkü Kemalistler ve İngiltere-Fransa masaya oturmuş, görüşmeye başlamış ve belli anlaşmalar yapmışlardır. M.Kemal artık onların saflarında hareket etmeye başlamıştır.
Oysa önceleri Kemalist hareket ile Antant devletlerinin “rakip” oldukları dönemde, 10 Ağustos 1920’de padişah kesimi ile Sevr Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Kemalistler üzerinde baskı unsuru oluşturulur. Türkiye sınırları küçük gösterilir ve Kürdistan ile Ermenistan sınırları çizilir. Böylece Kemalistler üzerinde politik arenada yaptırıma gidilir. Kemalistlere bir nevi şantaj yapılır. Ve bir süre sonra yapılan baskı ve yaptırımlar sonucu varılan anlaşmayla Sevr Anlaşması feshedilir. Ve 24 Temmuz 1923’te İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği devletlerle Kemalistler arasında Lozan Anlaşması imzalanır. Böylece Türkiye’nin bugünkü sınırları çizilir. Zaten 1. Paylaşım Savaşı’nın galip emperyalist güçleri Asya’da, Afrika’da, Balkanlar’da, Latin-Amerika’da nasıl ki pazar durumunda olan bağımlı ülkelerin sınırlarını çizdiler; önceleri Osmanlı sınırları içinde yer alan birçok ülkenin sınırlarını da -Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan- TC devletinin sınırları dışında çizerler. Kürdistan’ı da dört parçaya bölen bu devletlerdir. Ve TC’ye mevcut sınırlar içinde yer verirler! Dolayısıyla “Kurtuluş Savaşı”nın, -TC’nin resmi doktrininin yansıttığının tersine- sonucu ve sınırları emperyalist devletler tarafından önceden belirlenmiştir. Bu sınırlar daha savaş öncesi Sykes-Picot, 16 Mayıs 1916’da Britanya İmparatorluğu ve Fransa arasında yapılan, daha sonra Rusya’nın da katıldığı Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. Antlaşma, 1917’de Rusya’da iktidarı ele geçiren ve emperyalistlerle hareket etmeyen yeni Sovyet Hükümeti tarafından ifşa edilmiştir.
Ancak burada en büyük fatura, Ermeniler ile Kürtlere çıkmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Ermeniler, 1. Paylaşım Savaşı döneminde ve “Milli Mücadele” içinde soykırımla yok edilirler. Diğer taraftan “Kurtuluş Savaşı” sonrasında Kürdistan, emperyalistler tarafından dört parçaya bölünür. Ve dört devletin sınırları içine dahil edilir. Yaşadıkları topraklar askeri olarak ilhak edilir, siyasi olarak ulusal varlıkları inkar edilir, dilleri yasaklanır, ulusal kimlikleri yasaklanır, ruhsal ve kültürel olarak da baskı altına alınırlar. Ve bu baskıya bağlı olarak katliam ve soykırım girişimleriyle karşı karşıya kalırlar.
İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun durumunu net bir şekilde görmüştür. Kürtler üzerinde Kemalist diktatörlüğün baskı ve şovenizmi nasıl katmerli boyutlara tırmandırdığını açık ve net bir şekilde belirtmiş ve mahkum etmiştir:
“Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, ‘askeri yasak bölge’ ilanlarıyla, ‘örfi idare’ zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah görülüyordu.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 205-206)
İbrahim yoldaşın Kürtlerin durumuna ilişkin birçok defa belirttiği bu durum, TC’nin kurulmasıyla uygulamaya konmuştur. TC devleti Kürtlerin varlığını hep inkar etmiştir. Pratik olarak da onların topraklarını hep işgal altında tutmuş, Kürt ulusu üzerinde katmerli baskı uygulamıştır.
Elbette ki Kürtlere mubah görülen bu baskı ve tahakküme karşı, Kürt halkı tepki ve direniş göstermiştir. Daha TC’nin kuruluşunun hemen akabinde 1925 yılının Şubat ayında Şeyh Sait Ayaklanması oldu. Dillerinin yasaklanması, kültürel olarak baskı altına alınmaları, Türklüğün dayatılması Kürtlerin tepkisine neden olmuştur. Bu baskı ve yaptırımlara karşı haklı talepleri reddedilen Kürtler, Şeyh Sait önderliğinde başta Diyarbakır ve çevre illerde başkaldırırlar. Oysa Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal tarafından Kürtler lehine söz verilmiştir. Ancak bu söz tutulmamıştır. Kısacası bu isyan, ulusal ve demokratik taleplerin yerine getirilmemesi üzerine yaşanmıştır.
Ancak isyan, devlet tarafından bastırıldı ve 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Şark Islahat Mahkemeleri kuruldu ve Şeyh Sait ve isyanın başını çeken 48 kişi idam edildi. Ayrıca hükümet tarafından çıkarılan 20 Nisan 1925 tarihli 134 sayılı karar ile Batı illerine sürgün kararı çıkarıldı. Ve bu karar uygulandı. Tüm bunlar İnönü tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı (unsurları)kesip atacağız. (abç) Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf (nitelikler) her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” (Cafer Demir, Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Dersim, s. 92-93) Katliamın resmi olarak böyle dile getirilmesi, Kürtlere yönelik tehdittir. Ve Kürtleri ve Alevileri hedef alacak “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” politikasının açıktan dile getirilmesidir... Nitekim Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasının ardından Kürtler ve Aleviler aleyhine kararlar alındı. Bu kararlarla Kürt ulusunun varlığı inkar ediliyor ve zor unsuruyla asimilasyonu hedefleniyordu. Bunun için başka yasalar da çıkarıldı:
“... 8 Eylül 1925 tarihinde bizzat cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in ve başta, başbakan sıfatıyla İsmet Paşa (İnönü) olmak üzere hükümet üyelerinin imzasıyla, ‘Şark Islahat Planı Hazırlanmasına Dair Kararname’ çıkarılıp yürürlüğe konuldu.
...Bu kararnameye dayanılarak kurulan komisyon, bizzat cumhurbaşkanı ve hükümetten aldığı talimat doğrultusunda hemen çalışmalara başladı ve genel olarak Kürdistan’da, özel olarak da Dersim’de mevcut devlet otoritesinin sağlamlaştırılması ve dönem dönem gün yüzüne çıkan ve bazen de önemli oranda ‘sorun’ yaratan (ulusal) muhalefetin tamamen yok edilmesi noktasında nelerin yapılacağına (hangi tür önlemlerin alınacağına ve bununla birlikte ne tür faaliyetlerin yürütüleceğine) dair ‘gizli’ bir plan hazırladı.” (Cafer Demir, age, s. 72)
Böylece Şark Islahat Planı üzerinden devlet tarafından Dersim ve diğer Kürt illerine uygulanan baskı ve zulüm giderek artırıldı. Daha katmerli boyutlara tırmandırıldı. TC devletinin Kürdistan üzerinde uyguladığı baskı ve zulüm katbekat artırıldı. Faşist bir devletin bu ulusal zulmü emperyalistlerin onayıyla uygulamaya konmuştur. Lozan Antlaşması’yla Kürdistan’ın faşist devletin tahakkümü altında tutulması karar altına alınmış ve o yetki TC devletine verilmiştir.
Elbette ki baskılara ve saldırılara karşı Kürt isyanları da yaşandı. Mustafa Kemal’in devlet başında bizzat olduğu tarihsel süreçte faşizmin ırkçılığına karşı Kürtler başkaldırdılar. İbrahim Kaypakkaya bu başkaldırıları değerlendirir. Haklı yanlarının altını çizer. Diğer taraftan bu başkaldırıların ulusal yanıyla beraber, başkaldırının olduğu döneme ve önderliğe de değinir. Kısacası o dönemin Kürt ayaklanmalarının ikili karakter taşıdığını belirtir:
“Türkiye’nin Lozan Antlaşmasıyla tespit edilen sınırları içinde de Kürt milli hareketi devam etmiştir. Zaman zaman ayaklanmalar olmuştur. Bunların en önemlileri 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1928 Ağrı İsyanı, 1930 Zilan İsyanı ve 1938 Dersim İsyanıdır. Bu hareketlerin ‘milli’ karakterlerinin yanında, bir de feodal karakterleri vardır. O zamana kadar kendi bağlarına hükümran olan feodal beyler, merkezi otoritenin bu hükümranlığı tehdit etmeye başlaması üzerine, bu otoriteyle çatışmışlardır. Feodal beyleri merkezi otoriteye başkaldırmaya iten esas etken budur. Kürt burjuvazisinin ‘kendi’ iç pazarına hakim olma arzusu ile feodal beylerin kendi başlarına hükümranlık arzusu, Türk hakim sınıflarının elinde tuttuğu merkezi otoriteye karşı birleşmiştir. Köylü kitlelerinin geniş ölçüde bu hareketlere katılmalarının sebebi ise, amansız milli baskılardır.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 281)
Mustafa Kemal’in başında olduğu bu dönemler böylesi bir diktatörlük uygulanmıştır. Bu diktatörlük Türk ırkçılığı güden, toplumu zor ve baskı unsuruyla yöneten, yeri geldiğinde kitlesel katliam, tehcir, soykırım yapan faşist bir diktatörlüktür. Elbette sadece bu değil, henüz zayıf olan işçi sınıfı, köylülük ve tüm halk katmanları üzerinde de Kemalizm’in faşizmi en ağır şekilde uygulanmıştır.
Sömürülen ve Ezilen Sınıflara Karşı Kemalist Diktatörlük
Yukarıdaki bölümlerde Kemalist diktatörlüğün “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” emelleriyle yaptığı diktatörlüğe değindik. Önce daha savaş içerisinde Ermenileri, Rumları, Süryanileri/Keldanileri açıktan hedef alan Kemalist diktatörlük, Cumhuriyet ilanıyla uygulamaya koyduğu Şark Islahat Planı üzerinden Kürtleri hedef aldı. Kürtler üzerine uygulanan diktatörlük devletin resmi politik hattıydı. Irkçılığı en üst mertebeye tırmandıran Mustafa Kemal, yönetimi aynı zamanda emekçi sınıfları da hedef almıştır. Mustafa Kemal liderliğindeki yönetim, Ermeni ve Rum burjuvazisinin pazarlarını, mal ve mülkünü ele geçiren Türk ticaret burjuvazisinin, Türk kompradorların, toprak ağalarının, daha da palazlanması için üstlendiği rolü de yerine getirmiştir. Dönemin Müslüman Türk burjuvazisinin palazlanması ve giderek hakim hale gelmesi Kemalistlerin asli görevlerinden birini oluşturmuştur. Nitekim bu durum 1923 yılının Şubat ve Mart aylarında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde gündeme gelmiştir:
“Mustafa Kemal Paşa Kongre’yi açılış konuşmasında, Türkiye’nin arazi varlığı ve doğal kaynaklarına göre nüfusunun yetersiz olduğu, işgücü eksikliğinin, sermaye-yoğun üretim teknikleri kullanılarak giderilmesi gerektiğini vurguladı. Yerli gayri müslümlerin ticarette sahip olduğu etkinliğin azaltılması için hükümetin önlemler getireceğinden söz etmesi özellikle İstanbullu Müslüman-Türk tüccarlar arasında büyük hoşnutluğa yol açtı. (abç) (Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, s. 135)
Görüldüğü gibi Müslüman-Türk burjuvazisinin gelişmesi ve hakim olması, bizim daha önce belirttiğimiz gibi Rum ve Ermenilerin kitlesel olarak hedef alınması, yaşadıkları topraklardan koparılması ve “gayrimüslim” burjuvazinin el konulan pazarları, mal ve mülklerinin Türk-Müslüman sömürücü sınıflara dağılımı, mal edilmesi, yukarıda belirtildiği gibi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yapılan İzmir İktisat Kongresi tarafından öne çıkan gündemlerden birini oluşturmuştur.
İzmir İktisat Kongresi’nin ele aldığı asli konulardan diğeri de yabancı ülkelerle kurulacak iktisadi ve mali ilişkilerdir. Burjuvazinin komprador yapısı sonucu, yabancı sermaye denilen emperyalist burjuvaziye bağımlılığın devam etmesi kararı, İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal’in aşağıda belirttiği gibi resmi olarak kabul edilmiştir:
“Zannolunmasın ki ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsidir (geniştir). Çok sây (emek) ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sâyimize inzimam etsin (tamamlasın) ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin.” (age, s. 136)
Böylece emperyalist ülkelerle sömürüye dayalı ilişkiler sürdürülmüş, yarı-sömürge, yarı-feodal yapı devam etmiştir.
Bu vasfa sahip Kemalist diktatörlük burjuva demokratik devrimi yapmadığı için feodalizmi tasfiye etmemiş, bağımsız ve gelişmiş kapitalizmi inşa etmemiş, ulusal ve din sorununu çözmemişti. Bu tarihsel koşullar Kemalist yönetimin faşist diktatörlüğünün maddi koşullarını oluşturmuştur. İbrahim yoldaş şöyle demiştir; “Türkiye’de bugün (1929) mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır. (abç) [yani faşizmdir].
...Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır.” (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 201) Bu diktatörlük, tüm emekçi kesimlerin sömürüsünün giderek tırmandırıldığı düzenin devamı için uygulanan faşist diktatörlüktür.
Kemalistler iktidara gelmeden evvel emekçi kitlelere ihtiyaç duydular. Onları kendi saflarında tutarak Kurtuluş Savaşı’nı yaptılar. Emperyalistlerle anlaşıp onlarla barış paktı imzaladıktan sonra devleti kurdular. Ve başta köylüler olmak üzere tüm halk katmanlarına ihtiyaçları kalmadı. Kalmadığı gibi ezilen sınıflarla çelişkiler öne çıktı. Bu sefer baskı aygıtı işçilere ve köylülere yöneltildi. Artık Kemalist devlet, işçi sınıfına ve köylülere karşı amansız diktatörlük uyguladı. Bunun sonucu, daha 1890’lı yıllarda amele (işçi) sınıfının kurduğu -önceleri gizli olan ve 1908 sonrası yasal olarak tanınan- Amele Teali, Cumhuriyetin kuruluşuyla devletin baskı ve saldırısına maruz kaldı, yağma edildi.
İbrahim Kaypakkaya Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine Profintern Yönetim Kurulu tarafından yayınlanan bildiriden yaptığı alıntılarla, Türkiye işçi hareketinin Kemalist diktatörlük tarafından nasıl hedef alındığını, nasıl saldırıya uğradığını belirtir:
“Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini ele geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar. (s. 47)
“Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
“Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütüne yaptığı baskıyı ve işçileri kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!..” (s. 59)
“Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklal mahkemeleri’ kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular’.
“Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler.”
“... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş? Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?” (age, s. 59-60)
Kaypakkaya yoldaş, Kemalist devletin işçi sınıfına yaptığı baskılara özenle değinerek onların gerçek niteliğini ortaya koyar. İşçi sınıfının nasıl sömürüldüğünü, nasıl baskı ve tahakküm altına alındığını belirtir. Bunun sonucu greve giden işçilerin nasıl da faşist saldırılarla karşı karşıya kaldıklarını vurgular. Emperyalist güçlerin çalıştırdığı işyerlerinde artan sömürü ve baskıya karşı direnişe geçen işçilerin eylemlerinin Kemalist devletin askeri birliklerince acımasızca yaptıkları saldırılarla nasıl bastırıldığına vurgu yapar. O dönemler işçilerin grev ve direnişleri asker tarafından silahlı saldırılarla bastırılmıştır. İşçiler öldürülmüş, yaralanmış ve işlerinden çıkartılmıştır. Kemalist diktatörlük ve emperyalist tekellerin birlikte uyguladığı zor ve baskı mekanizması bu denli acımasızca sürdürülmüştür. Karşı devrimin tüm güruhlarınca, Türkiye işçi sınıfına yapılan bu saldırılar ile sömürü ve baskı mekanizması işletilmiştir.
İbrahim yoldaş 1927 yılının Ağustos ayında Fransızlara ait Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan işçilerin gittikleri grevin Kemalist devletin kolluk kuvvetlerince saldırdığına, işçilere ateş açıldığına, bunun sonucu rayların kana boyandığına, 22 işçinin “elebaşı” olarak tutuklandığına dikkat çeker. Ve 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin de bastırıldığını, deniz askerinin grev kırıcısı olarak gönderildiğini belirtir. Verdiği bu örneklerle faşist Kemalist devletin ve emperyalist tekellerin Türkiyeli işçiler üzerinde uyguladığı diktatörlüğe ve saldırılara vurgu yapar. Ayrıca bu saldırılar sonrası işçiler işten çıkarılır, hakları tümden gasp edilir. Böylece TC devleti, yapısı gereği sınıf çelişkisinde işçiler karşısında yer alır.
Diğer taraftan Kemalist iktidar döneminde nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylüler üzerinde de ilkel sömürü ve baskı mekanizması acımasızca sürdürülür. İbrahim yoldaş bu durumu da görür. Yine Şnurov’dan yaptığı alıntıyla buna da vurgu yapar:
“...Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır, karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya zorlanıyor.” (age, s. 204)
Kemalist diktatörlük köylülerin karşısında toprak ağalarının, tefecilerin, tüccarların saflarında yer almıştır. Alınan toprak devrimi kararı laftan ibaret kalmıştır. Gerçekte köylüleri hedef alan bir diktatörlük olmuştur. Ayrıca köylülere ve işçilere uygulanan baskı ve katmerli sömürü toplumun zanaatçı ve memur kesimine de reva görülmüştür. Onların da tepki ve direnişleri bastırılmıştır. Ayrıca II. Paylaşım Savaşı’nda, savaşın faturası tümden işçilere, köylülere, zanaatkar ve memur kesimlerine çıkarılmış, vergiler artırılmış, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını gidermelerine kısıtlamalar getirilmiştir. Tüm bunlara karşın düzenin egemen sınıfları, devletin askeri ve bürokrat kesimleri bunlardan muaf tutulmuştur. Günümüzde Türkiye’nin girdiği ekonomik krizin tüm faturası nasıl ki zamlarla, vergilerle, kısıtlamalarla tümden emekçi sınıflara ve halk tabakalarına çıkarılıyorsa; TC kurulduktan sonra da sistemin, devletin faturası emekçi sınıflara, halk katmanlarına çıkartılmıştır.
Ayrıca dönemin aydın kesimi üzerinde de diktatörlük uygulanmıştır. “Kurtuluş Savaşı”nda Mustafa Suphi ve yoldaşları öldürülmesinden sonra aydınlar üzerinde baskı ve yaptırımlar devam etmiştir. Dönemin TKP’si illegaliteye çekilmiştir. Buna rağmen siyasi baskı devam etmiştir. 141 ve 142. maddeler o dönemler çıkarılmış ve uygulamaya konmuştur. Dönemin aydınları ve muhalif kişiler üzerinde faşizme tekabül eden diktatörlük uygulanmıştır. Nazım Hikmet o tarihlerde tutuklanmış ve zindana konmuştur. Sabahattin Ali öldürülmüştür. Muhalif örgütlenme ve muhalif yayınlar yasaklanmıştır. Ayrıca daha önce belirttiğimiz Kürdistan’da baskı ve katliamalar da aynı dönemler yapılmıştır. Kısacası Kemalizm dönemi şiddetin, baskının, zulmün, katliamın ayyuka çıktığı dönemin faşizme tekabül eden diktatörlüğüdür!...
R.T.Erdoğan Dönemi...
Kemalist yönetim devlet kurumlarını muhalif kesime karşı II. Paylaşım Savaşı’na kadar kendi yönetiminde tutmuştur. Devlet kademelerine bu dönem tümden hakim olmuşlardır. 1923 tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar, II. Paylaşım Savaşı’na kadar devam ettirildi. M.Kemal liderliğindeki tek partili dönem, onun ölümünden sonra da devam etti. 1946’da Demokrat Parti kuruldu ve çok partili döneme geçildi. Türkiye Cumhuriyeti devleti çok partili döneme, II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra yörüngesine girdiği ABD’nin isteği üzerine girdi. Bunun üzerine CHP içinde olan muhalif kesim ayrılıp DP’yi kurdular. 1950 seçimlerini kazandılar ve hükümet onlar üzerinden kuruldu. ABD tarafından bağımlı ülkelerde uygulanan İthal İkameci Model, Türkiye’de de uygulandı. Devlet mülkiyetindeki Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) devam ettirildi ama özel sektör daha geliştirildi. Kazanılan tecrübe ve değişen dünya konjonktürü komprador burjuvaziyi daha öne çıkardı. Ayrıca Türkiye NATO’ya o dönem girdi. TC ordusu devlet içinde en etkin kurumdu. Alınan kararlar ordunun inisiyatifinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) alınırdı, hükümet tarafından yürürlüğe konulurdu. Kısacası, II. Paylaşım Savaşı sonrası şartların zorlamasıyla devletin işleyişinde ve devlet kademelerinde oluşan değişiklikler ve çok partili sisteme geçişe rağmen ordu, Kemalist niteliğiyle devletin en etkin kurumu olmaya devam etmiştir. Tabii ki, bu etkinliğini ABD emperyalizminin sadık kurumu olarak, onun hükmü altında sürdürmüştür!
Uluslararası emperyalist sistemin ithal ikameci modeli Türkiye’de uygulandığı tarihlerde, bilindiği gibi emperyalistlerin istemiyle Türkiye’de darbeler de olmuştur. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1972, 28 Şubat 1997, 12 Eylül 1980 tarihlerinde TC ordusu tarafından yapılan darbelerin arkasında ABD emperyalizmi vardı. ABD tarafından belli dönemlere ilişkin alınan politik-ekonomik kararlar yapılan bu darbeler ile yürürlüğe girmiştir! Ve bugünlere gelinmiştir.
Bu yazıda o darbe dönemlerine değinmeyeceğiz. Mevcut yönetimin iş başına geldiği döneme ve günümüzün mevcut durumunu ele alacağız.
Bilindiği gibi R.T.Erdoğan’ın partisi AKP, yönetime 2002 seçimlerinde geldi. Ancak Erdoğan siyasi yasağı olduğu için seçimlere giremedi ve milletvekili seçilemedi. Hakkındaki siyasi yasak kalktıktan sonra, 2003 ara seçimlerinde Siirt’ten milletvekili seçildi ve bürokratik işlemlerin tamamlanması ile 59. Hükümetin başbakanı oldu.
Erdoğan’ın başbakan olduğu dönem emperyalizmin uluslararası alanda sözde “medeniyetler çatışması” ve neoliberalizm projesi yürürlüğe konmuştur. Uluslararası bu projenin ürünü olarak Ortadoğu’da da Ilımlı İslam politikası yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. AKP, ABD tarafından oluşturulan bu projenin ürünü olarak kurulmuş ve bu minvalde devreye sokulmuştur. Türkiye bünyesinde AKP ile beraber Fethullah Gülen Cemaati de öne çıkarılır. Giderek beraber devlet kademelerinde etkin oldular. Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarında aktif olarak yer aldılar. Ancak AKP’nin ve cemaatin öne çıkması orduyu rahatsız etmiştir. Bunun sonucu MGK toplantıları ve Yüksek Askeri Şura toplantılarında ordu ile aralarında sorunlar ve çelişkiler oluşur. ABD’den aldıkları destekle orduyu sıkıştırırlar. ABD emperyalizmi açısından jeo-politik süreç TC ordusu bünyesinde ve işlerliğinde değişiklikler gerektirir. Bu nedenle ordunun konjonktüre göre yeniden dizayn edilmesine giderler. Bunun sonucu Balyoz, Ergenekon davaları açılır ve orduda Kemalistlerin etkinliği azaltılır. Devamında ordunun genelkurmay başkanları, generaller ve üst rütbeli subaylar ile AKP/Cemaat kesimi arasındaki sürtüşmeler giderek su yüzüne çıkar ve kamuoyuna kadar yansır. 27 Nisan 2007 tarihinde genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt, hükümete muhtıra verir. Ama ABD’nin ve Türk hakim sınıflarının önceki muhtıralara verdikleri onay ve destek, Büyükanıt’ın muhtırasına verilmez. Öyle ki, bu muhtıranın ardından Erdoğan ile Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesinden sonra Büyükanıt susmuştur. Hatta görüşmeyle ilgili “Benimle mezara gidecek” demiştir. Onun yerine 28 Ağustos 2008 tarihinde genelkurmay makamına gelen Orgeneral İlker Başbuğ ile de hükümet arasında sürtüşmeler ve anlaşmazlıklar yaşandı. Emekli olduktan sonra 6 Ocak 2012 tarihinde Ergenekon davası sanığı olarak darbeye teşebbüs iddiasıyla tutuklandı ve bir müddet hapishanede yattı. Ayrıca o dönem başka subaylar da tutuklandı. Bu tutuklamalar belli aralıklarla günümüze kadar devam etmiştir. Amaç klasik Kemalist direnci kırmak ve ordu ve MGK’yı kendi saflarına çekmekti.
Ordunun bileşimindeki bu değişiklik Yüksek Askeri Şura’nın işlerliğinde, yürürlüğünde ve bileşiminde de kendisini göstermiştir. 15 Temmuz darbe girişimine karşı 20 Temmuz darbesiyle başbakanlığa bağlanan Yüksek Askeri Şura, 2018’deki uygulamayla Cumhurbaşkanlığına bağlı hale gelmiş, cumhurbaşkanı yardımcısı ve 6 bakanlığın yer aldığı Şura’ya askeri kesimden de Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları katılmıştır. Böylece, ordu albaylarının generalliğe terfisi; general ve amirallerin ise bir üst rütbeye terfisi, görev süresinin uzatılması veya emekliye ayrılması görevi tümden Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır. Kısacası ordu bugünkü konumuyla cumhurbaşkanlığına, AKP/MHP kesimine yakın hale gelmiştir.
Görüldüğü gibi egemen sınıflar arasında çelişkiler ve iktidar kavgası iyice tırmanmış ve çetrefilli dönemler yaşanmıştır. MGK ve ordunun etkinliğine karşı Erdoğan ve Fethullah Gülen öne çıkarıldı. Birlikte hareket ettiler. Ancak ordunun ve MGK’nın etkinliği azaltıldıktan sonra birlikte hareket eden Erdoğan ile Fethullah Gülen bu sefer birbirine düştü. Nitekim 17-25 Aralık 2013’te Fethullah Gülen’in güdümündeki savcılar tarafından hazırlanan iddianameyle Erdoğan’a yakın bakanlar, bürokratlar hakkında soruşturma açılması istenmiştir. Öne sürülen iddianame yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, kaçakçılık, mafya ilişkileri, görevi kötüye kullanma gibi suçlamalar içermekteydi. Erdoğan ve ailesi hakkında da ciddi itham ve iddialar ortaya çıkarılmıştır. Bunun üzerine Erdoğan, iddianame ve soruşturmayı başlatan savcıyı görevden alarak ve yerine kendine yakın savcı atayarak karşı hamleye geçmiş, ortamı kendi kontrolüne almaya çalışmıştır.
Görüldüğü gibi F.Gülen ile Erdoğan arasındaki çelişki ve birbirlerini hedef alan saldırılar giderek had safhaya varmıştır. Nitekim 15-16 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişimine karşı, 20 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan yaptığı karşı darbe ile F.Gülen Cemaati’ne bağlı subaylar tutuklandı. Ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve çıkarılan KHK’ler (Kanun Hükmünde Kararnameler) ile karşı saldırıya geçti, iktidarı kendi lehine pekiştirdi. Ordu, emniyet, yasama ve diğer devlet kuruluşlarında Gülen Cemaati’ne yakın kişilerin tutuklanmasına gidildi. Resmi kurumlar onlardan temizlendi. Yayın, basın vb. propaganda araçları kapatıldı. Kısacası Gülen Cemaati tasfiye edildi. Ve tüm kurumları ve ekonomik gücü kendi denetimine aldı.
Çıkarılan yasalar, saldırılar, ilan edilen OHAL ve KHK’lar salt iktidar kavgasıyla sınırlı kalmamıştır. Düzene muhalif kesimler ve güçler de bu süreçte hedef alınarak özellikle yasal alanda taş üstünde taş bırakılmamıştır. Tırmandırılan faşizm mevcut sistemden ve mevcut yönetimden hoşnut olmayan tüm kesimlere yönelikti. Başlattığı saldırı furyasını bu kesimlere karşı da uç boyutlara kadar tırmandırdı. Bunun sonucu devlet dairelerinde çalışan 125 binden fazla kamu görevlisi görevlerinden alındı. Çıkarılan KHK’larla mesleklerinden menedildiler. Üniversitelerde uygun görmedikleri öğretim görevlilerini tasfiye edildi. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, öğrenciler vb. katmanlar üzerinde baskı unsuru oluşturuldu. Muhalif basın, yayın kurumları yasaklandı, kapatıldı. Demokratik, devrimci kesimler hedef alındılar. Yüzlerce kitle örgütü yasaklandı ve kapatıldı. Bu baskı ve saldırılar HDP’ye de yöneltildi. HDP eşbaşkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile bazı milletvekilleri sorgusuz sualsiz tutuklandılar. Ayrıca HDP’nin kazandığı illerde belediye başkanlıklarının hemen hemen hepsi tutuklanarak zindana kondular. Onların yerine devlet eliyle kayyum atamaları yapıldı. Ayrıca on binlerce HDP’li gözaltına alındı ve tutuklandı.
Tüm bu baskı ve saldırı furyası Kürt illerine yapılan Hendek operasyonlarının akabinde uygulanmıştır. Bunun sonucu ilan edilen OHAL ile Kürt illerindeki saldırı daha üst boyutlara tırmandırıldı. Zor ve şiddet daha üst agresif boyutlara çıkarıldı. 20 Temmuz 2016 darbesiyle ilan edilen OHAL ile Kürtleri hedef alan askeri saldırılar ve KHK’ya dayalı kararnameler ile saldırı furyası devam ettirildi. Daha net bir deyimle faşizmin baskısı, saldırısı, diktatörlüğü giderek daha agresif hal aldı, daha katmerli düzeylere tırmandırıldı.
20 Temmuz 2016 tarihinden itibaren yapılan darbe ile faşist diktatörlük çığırından iyice çıkmıştır. 16 Nisan 2017’de MHP’nin desteğiyle gidilen referandum sonucu başbakanlık kaldırıldı, meclisin rolü lağvedildi. Tüm inisiyatifin cumhurbaşkanına verildiği yönetim biçimine geçildi. Yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerinin Cumhurbaşkanına verilmesi ile tek adam diktatörlüğüne gidildi. TBMM “tek adam rejimi”ni kamufle eden sıradan bir kurum durumuna getirilmiştir. Kaldı ki, 2018 ve 2023’te yapılan cumhurbaşkanı seçimleri tartışmalı ve şaibeler barındıran bir seçimdir. Ve bugünkü yönetimin “meşruiyeti” burjuva normlara göre bile tartışmalıdır. Buna rağmen elbette CHP ve diğer partiler bu kuşkuların üzerine gitmemiştir. Zira mevzu bahis devletin bekasıdır artık. Nitekim 15 Temmuz sonrası Yenikapı’da el ele verilen liderler pozu da, Fethullah Gülen Cemaati ya da darbe girişimcilerinden öte, ezilen halk kitlelerine karşı devletin güç gösterisidir.
AKP/MHP ve hakim sınıflar içinde temsil ettikleri kesim, TC tarihini yaşanan bu agresif dönem ile günümüzün mevcut süreci içine sokmuşlardır. Birincisi; bu güruh yakın dönemlere kadar Kemalist doktrinin hakim olduğu devleti ve sistemi, giderek kendi denetimleri altına almıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Kemalizm’in en etkin olduğu ordu kurumu başta olmak üzere, yargı, yasama, yürütme kurumları üzerinde etkinlik oluşturmuşlardır. Bu kurumlara kendi kadrolarını yerleştirmişlerdir. Böylece devletin bu kademeleri daha çok AKP-MHP’nin temsil ettiği kliğin hükmü altına girmiştir.
Elbette ki karşı devrimin Kemalist ideolojisi, doktrini, tarihi, Türk milliyetçiliği ve değer yargıları, toplum üzerindeki etkileri kaldırılmamıştır. Kaldırılması da mümkün değildir. Çünkü Kemalizm’in maddi koşullarını oluşturan mevcut sistem ve mevcut devlet varlığını devam ettirdikçe, Kemalizm de egemen sınıfların ve bürokrat burjuvazinin ideolojik-politik hattı olarak var olacaktır.
Buna rağmen Erdoğan ve ardındaki kesim Kemalist devletin birçok kurumunu ele geçirerek Kemalist rejimin en katı uygulamalarının mağduru olan kesimlerin desteğini almak istemiş ve bu temelde devletin dini kurumlarını da öne çıkartmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen bugün, Erdoğan’ın yönetimi oluşan sorunları kendi çıkarları doğrultusunda ve çürüyen düzen içinde çözmekte iyice zorlanmaktadır. İktidarda kalmak, tabanının geri duygularına hitap eden din unsuruna daha çok ihtiyaç duymaktadır. Ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal sorunları katbekat tırmanmakta, faturası da işçilere, köylülere, küçük üreticilere, emeklilere, gençlere, kısacası tüm halk katmanlarına çıkartılmaktadır. Kitlelerin tepkisine karşı milliyetçilik ve dini popülizm de giderek tırmandırılıyor.
Bunun sonucu geçmişte sözde yasak olan ancak siyasi klikler tarafından oy deposu olarak varlığını sürdüren ve birçok imtiyazları da olan cemaat ve tarikatların önü giderek daha fazla açılmaktadır. Öyle ki, bugün TC devletinin bakanlıklarının her birinde bir cemaatin kadroları yuvalanarak kendi aralarında çıkar-rant dalaşına girmiş bulunmaktalar. AKP-MHP yönetimindeki devlet de, bu cemaatleri bir yandan kendi çıkarları için kullanırken diğer yandan önlerini açmaya devam etmekteler. Öyle ki, İsmailağa, Nurcular, Menzil Cemaati gibi cemaatler son cumhurbaşkanı seçimi sonrası Erdoğan’ın davetiyle sarayda resmi törene katıldılar. Amaç AKP’nin düşen oylarını kitleler içine salınan bu cemaatler üzerinden artırmak. Buna rağmen son seçimlerde AKP’nin oy oranı yüzde 35’e düşmüştür. Ki bu oran AKP’nin verdiği orandır. Daha önceki süreçlerde tek başına kazandığı seçimleri artık MHP ve diğer irili-ufaklı partilerin desteği ve binbir türlü hile-hurdayla kazanır duruma düşmüştür. Ayrıca verilen bu oyların içinde Müslüman ülkelerden gelen ve Türk vatandaşlığı verilen 1.5-2 milyon mültecinin oyu da vardır. Bu göçmen kitlelerin varlığı bir yandan ırkçılığı beslemekte diğer yandan patronlara ucuz emek gücü olarak sisteme fayda sağlamaktadır.
AKP-MHP iktidarı bugün, kendi bekası ve rant sahasını korumak için yeni projeler gündeme getirmeye ve yeni anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Çünkü 2017 OHAL koşullarında zaten kendi hazırladıkları anayasa da bugün iktidarlarının bekası için yeterli olmamaktadır. Öyle ki, binbir tantanayla değiştirdikleri anayasaya kendileri de hiçbir zaman sadık kalmamışlar, tüm yasaları tamamen kendi keyiflerine ve çıkarlarına göre uygulamışlardır. Bu şekilde de kendi yasaları karşısında dahi suç üstüne suç işlenen sarmal bir yörünge içine girmişlerdir. Ve bir türlü girdikleri fasit daire içinden çıkamaz duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla devleti ve sistemi tarihinin en büyük çürüme yaşadığı bir girdap içine sokmuşlardır.
Kemalist faşizmi ile günümüzdeki Erdoğan liderliğindeki AKP faşizmi, kendi aralarında çelişkiler olsa da, emekçilere, Kürtlere, Alevilere, emekçi kadınlara, LGBTİ+lara kısacası tüm ezilenlere karşı saldırılarda ortak bir varyant içinde birleşiyorlar!..
Ama ülkemizde sınıf çelişkileri, siyasal tahakküm, Kürt sorunu ve diğer sorunlar AKP’ye ve temsil ettikleri düzene karşı hoşnutsuzluğu giderek artırıyor. Onun için bu denli saldırgan oluyorlar. Onun için gözünün üstünde kaş var misali tutuklamalar artıyor. Bu baskı ve saldırı ezen ve ezilenler arasındaki çelişkileri yok etmiyor. Sorunlar çözülmüyor, istikrar sağlanmıyor. İşçilerin, köylülerin, tüm emekçilerin sisteme yönelik şikayetleri bastırılmaya çalışılıyor. Ama korkuyorlar. Kitlerin topyekûn sokaklara çıkıp kendilerine yönelik ayaklanmasından korkuyorlar. Zaten günümüzde asli görev, emekçilerin ve tüm ezilenlerin devrime önderlik edecek proletaryanın öncü müfrezesi tarafından bilinçli bir mücadeleye seferber edilmesidir. Şartlar ve yaşam bunu zorluyor. Mücadele daha ileriye taşınarak bu görev yerine getirilecektir... Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Pontus Rum Soykırımı 107’nci yılında
1914'te coğrafyayı Hıristiyansızlaştırma politikalarıyla başlayan, 353 bin Pontus'lu Rum’un katledilmesi, binlercesinin sürgün edilmesi ve Rum kültürünün tahrip olmasına neden olan Pontus Rum Soykırımı 107’nci yılında.
Her yıl 19 Mayıs tarihinde, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1 buçuk milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin (Asuri-Arami-Keldani) katledildiği soykırımın son ayağı olan Pontus Rum Soykırımı anılıyor.
1914 yılında başlayan, coğrafyayı Hıristiyansızlaştırma politikaları nezdinde yüz binlerce Rum’un katledilmesi, zorunlu göçe maruz bırakılması ve yüz yıllardır geniş bir coğrafyada var olan Rum kültürünün tahrip olmasına sebep olmakla beraber soykırımın etkileri günümüzde de hâlâ sürüyor.
Araştırmalara göre 1914 yılından 1923’e kadar Pontus'ta ve Mübadele yollarında 353 bin Pontuslu Rum katledildi.
Mübadele yolları
Yapılan araştırmalar kapsamında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479 ve Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Pontos'lu soykırımda, 50 bini de Mübadele yollarında katledildi.
Yüzleşme çağrıları sürüyor
Pontus Rumlarına yönelik gerçekleştirilen soykırımın 107'nci yılında da soykırımla yüzleşme çağrıları devam ediyor.
https://www.gazetesabro.org/2026/05/19/pontus-rum-soykirimi-107nci-yilinda/
TÜRKİYE 2. DÜNYA SAVAŞI’NA GİRMEDİĞİ HALDE
22.663 ASKER SİLAH ALTINDAYKEN YAŞAMA VEDA ETMİŞTİ
Doğan Özgüden
“Vatansız” Gazeteci adlı kitabımdaki anılardan:
1945 ilkbaharı... Konya'da, okulsuz ara istasyonlardaki demiryolcuların çocuklarının yatılı okuduğu bir ilkokulun dördüncü sınıfındaydım...
Bir sabah kahvaltı için yemekhaneye indiğimizde gözlerimize inanamadık. Masalardaki ekmek sepetleri tepeleme doluydu. Beyaz peynir dilimleri sanki her zamankinden daha iri kesilmişti, zeytin taneleri de daha fazlaydı.
Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken nöbetçi öğretmen yüzünde coşkulu bir ifadeyle yemekhaneye daldı:
"Çocuklar," dedi, "bugün Müttefikler düşmanı boğdu, Nazi Almanyası teslim oldu. Bunun şerefine bugün için ekmek serbest… Dilediğiniz kadar yiyebilirsiniz."
Hep bir ağızdan bir sevinç çığlığı koptu. Almanya’nın yenildiğine mi, dilediğimizce ekmek yiyebileceğimize mi seviniyorduk tam anımsamıyorum. Herhalde her ikisine de… Ne ki ekmek sevinci uzun sürmedi. Ertesi günden itibaren dilimler yine sayıyla gelmeye başladı. Ama savaşsız bir dünyada yaşama umudu her şeyi unutturuyordu.
Klasik ders konuları dışında artık ana konuşma konularımız hep savaşın bitimiyle ilgiliydi. Kendimizi bildik bileli hep savaş konuşulmuş, herşeyimiz savaşa endekslenmişti. Artık başka şeyler de konuşabilecektik.
Her ne kadar Uzak Doğu’da hâlâ Amerikan-Japon Savaşı sürmekteyse de, Türkiye’yi yakından tehdit eden Avrupa kıtasındaki savaş bitmişti.
Sınıf öğretmenimiz savaş sonrasının dünyada ve Türkiye’de getirebileceği değişiklikleri bizim anlayabileceğimiz bir dille anlatmaya çalışıyordu. Barış ve insan hakları artık öncelikli konulardı. Duvar gazetemizde aklımızın erdiğince bunları işlemeye çalışıyorduk.
Bu barış rehaveti içindeyken bir sabah uykudan uyanıp yatakhanenin penceresinden okulun arka tarafındaki büyük planör sahasına baktığımızda şaşkına döndük.
Alana bir sürü çadır dikilerek âdeta küçük bir kent kurulmuştu. Askeri araçlar ha bire malzeme taşıyor, ustalar akarsu getirmek için borular döşüyor, istihkam araçları voleybol ve futbol sahaları açmak için yerleri düzlüyordu.
Tüm bu hazırlıkların niçin yapıldığını öğretmenlerimiz dahi bilmiyordu.
Derken büyük gürültülerle bir sürü askeri sevkiyat aracı meydana girmeye ve yolcularını indirmeye başladı. İnenlerin hepsi üniformalıydı. Bir keresinde tüm öğrencileri götürdükleri bir savaş filminde görmüş olduğumuz Alman askerlerinin üniformasından…
Nihayet durum açıklığa kavuştu. Bunlar Ortadoğu cephesinde Müttefiklere esir düşen Alman ordusunun askerleriydi. Almanya’ya sevk edilmeden önce bir süre Konya’da konaklayacaklardı.
Bizi asıl hayrete düşüren ise, savaşta yenilmiş olmalarına rağmen Alman askerlerinin Konya’da kaldıkları günleri bir tatil kampındaymış gibi oldukça keyifli geçirmeleriydi. Kamptan sık sık dışarı çıkarak kentte dolaşıyorlardı. Gidip gelirken de başka yol olmadığı için mutlaka bizim okul bahçesinin önünden geçmek zorundaydılar.
Bu geçişlerin ilki bizim teneffüs saatimize denk gelmişti. Oyunu bırakmış büyük bir merakla onları izliyorduk.
Aramızdan biri, inandığından değil, ama tepkiyi merak ettiğinden, birden bire sağ eliyle bir Nazi selamı verip “Heil Hitler!” diye bağırdı. Üniformalı Almanlar şartlı refleksle hep birden Nazi selamı çakarak “Heil Hitler!” diye karşılık verdi. Sonra birden kendilerine gelerek gülmeye başladılar ve bize el sallayarak uzaklaşıp gittiler.
Muzip arkadaşın tecessüsten kaynaklanan bu jestini ve Almanların tepkisini bir öğretmen okul penceresinden görmüştü. Şimşek gibi bahçeye inerek hepimizi sıraya dizdi, olayı provoke eden arkadaşa adamakıllı zılgıt geçtikten sonra Nazi’lerin vahşetini, insanlığa karşı işledikleri suçları hatırlatan uzun bir konuşma yaptı. Ardından da hepimizi duvar gazetesine bu konuda ortak bir yazı yazmakla görevlendirdi.
Becerebildiğimiz kadarıyla bir şeyler yazdık da… Ama çocuk kafamızı meşgul eden başka bir şey vardı.
Türkiye savaşa girmediği halde, daha birkaç ay önce sevkiyat için yine bizim okulun çevresinde konaklayan kendi askerlerimizin sefaletini görmüştük. Oysa, savaşa girmiş ve savaştan yenik çıkmış bir ordunun askerleri Konya’da her türlü ihtiyaçları karşılanarak itibarlı misafirler gibi ağırlanıyordu. Savaş esiri olsalar bile doğru olanı belki de böyle ağırlanmalarıydı.
Ama ya bu ülkenin çocuğu olan, savaşa girmemiş bir ordunun askeri olan bizimkiler?
Hepimiz demiryolcu çocuğu olduğumuz için oradan oraya kara vagonlara büyük baş hayvanlar gibi üstüste yığılarak sevkedilen askerlerin savaşta çektiklerini çok iyi tanıyorduk.
Yıllar sonra öğrendiğime göre, TBMM'nin 6 Nisan 1951 tarihli bir oturumunda Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen, bir soru önergesine verdiği yanıtta, 2. Dünya Savaşı boyunca Türk Ordusu'nun 22.663 askerinin de kötü yaşam ve sağlık sorunları nedeniyle hastanelerde can verdiğini açıklamıştı...
Sadece asker mi?
Ağırlama kampına çevrilmiş planör sahasının çevresine çöp bidonları konulmuştu. Esirlerin artıkları oraya atılıyordu. Akşam üzeri yüzlerce insan, kadın erkek, çoluk çocuk bu çöplüklerin başına üşüşüyor, atılmış konserve kutularının dibinde kalanları tadabilmek için birbiriyle boğuşuyordu.
"Futbol, toplumlar arası dostluğu güçlendirir" mi?
Elias Nin
Futbolla ilgili söylenen en önemli ve en yaygın yalan şudur: "Futbol, toplumlar arası dostluğu güçlendirir, toplumları birbirine yakınlaştırır ve birleştiricidir." Evet, bu bir yalandır. Bırakalım ülkeler arası müsabakaları bir yana, mahalle maçlarında bile futbol birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.
Söz konusu olan ülkeler arası müsabakalar olunca, durumun vahameti asıl o vakit ortaya çıkıyor.
Her şeyden önce ülkeler arası futbol müsabakaları, milliyetçiliğin bütün dizginlerinden boşalmasına vesile oluyor. Örneğin saldırgan bir milliyetçilik olan Alman milliyetçiliği, İkinci Emperyalist Savaşta alınan yenilgiden sonra ilk kez 2006, 2010 ve 2014 Dünya Kupası müsabakalarında yeniden agresif olarak sokağa çıkmıştır.
Yaşadığımız coğrafyada futbol müsabakaları sonrası şehirlerin birbirine düşman olduğu bir yığın örnek mevcuttur.
Futbol üzerine söylenen bir başka yalan ise, futbolun bir spor olduğu yalanıdır. Zira Futbol, spor olmaktan en fazla uzaklaşmış alanlardan biridir.
Adeta dev bir endüstriye dönüşmüş ve tamamen kazanmaya endekslidir. Daha da önemlisi, siyasetin en etkili araçlarından biridir.
Örneğin Portekiz tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri olarak bilinen Salazar, 36 sene boyunca ülkeyi 3 "F" kuralı ile yönetmişti ve bu "F"den biri de Futbol idi. Aynı şekilde "erken kalkanın darbe yaptığı ülke" olarak tarihe geçen Arjantin'de, birçok askeri darbe ve darbe girişimi, önemli maçların olduğu gün ve saat dikkate alınarak yapılmıştır. Çünkü Arjantin'de bu tür maçların oynandığı saatlerde adeta hayat tatile çıkıyordu.
Keza Türk devletinin Kürtlere karşı savaşında futbol önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi, özellikle büyük kulüplerin maçlarından sonra Kürtlere karşı linç kampanyaları örgütlemiştir. Örneğin Fenerbahçe Kulübü, "Biz şehitleri olan bir camiayız" diye açıklamalar yapmış ve bunun üzerinden değer görmek istemiştir.
Bir başka nokta, futbolun emperyalist bir karakter taşıyor olmasıdır. Özellikle Dünya Kupası çapında bir organizasyon söz konusu olduğunda, adeta bir istila söz konusu oluyor. Şehirlerin yapısı değiştiriliyor. Yerleşik yaşam alanları ve yaşam biçimleri ortadan kaldırılıyor.
Bir başka nokta, futbol egemen olan sembolleri, alışkanlıkları ve değerleri geniş kitlelere taşıyor olma özelliğidir.
2014 Dünya Kupası'nın ortaya çıkardığı tablonun bir bölümüne bakmak bile bütün bu anlatılanlar hakkında bir fikir edinmek için yeterlidir.
Bir ay boyunca en çok konuşulan şey futbol oldu. Mesela IŞİD'in başlatmış olduğu işgal hareketi, birçok ülkede Dünya Kupası haberlerinden sonra duyuruldu.
Brezilya, 2014 Dünya Kupası için 14 milyar dolar civarında harcama yaptı. Adidas, Puma, Sony ve bir dizi kapitalist kuruluş rekor sayılabilecek bir ciroya ulaştılar.
Brezilya'ya Dünya Kupası vesilesiyle gelen yaklaşık 800 bin turist için, turistlerin dolaşabilecekleri alanlarda yaşayan on binlerce insan bu mahallelerin dışına sürüldü. Ülkede yeni genelevler açıldı. Ciddi bir çevre tahribatı yapıldı. Sırf Stadyum vb. altyapı inşaatlarında onlarca işçi öldü.
Ve bunların hiçbiri, Neymar'ın gözyaşları kadar konuşulmadı.
Bir kez daha görüldü ki futbol bir spor olmaktan çıkmış, toplumların yeni afyonu (dini) olmuştur ve etkisi de her geçen gün artmaktadır.