Sahar Delijani’nin Dediği
Elias Nin
Sahar Delijani, İranlı bir yazar, rejim muhalifi. Ailesi Molla Rejimi tarafından hapsedilmiş, kendisi Molla rejiminin zindanlarında dünyaya gelmiş.
Amcaları ve yakınları rejim tarafından öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüş.
Sahar Delijani, İsrail ve ABD güçlerinin İran’ın tepesine bomba yağdırmasını şu sözlerle ifade ediyor:
“İran rejiminin suçları hakkında bana söyleyebileceğiniz hiçbir şey yok zira ben onu kanımda ve kemiğimde yaşadım, yaşıyorum.
Lakin bu, halkımın bombalanmasını, sakat bırakılmasını, öldürülmesini, evlerinin harabeye dönmesini istediğim anlamına gelmez.
Eğer sizin özgürlük anlayışınız ancak masum insanların yok edilmesinden geçiyorsa, o zaman aradığınız şey özgürlük değildir.”
Sınıf, ulus, cinsiyet, din esaslarına göre bölünmüş insan canlısının ortak bir vicdanda buluşması neredeyse imkansızdır lakin asgari ortak vicdanın olmadığı bir gezegende de hiç kimsenin güvende olmadığı aşikardır.
Beğenmesek de geçmişte Sovyetler Birliği ve onun kontrol ettiği Doğu Bloku vardı, artık yok. Talan, sömürü ve boyun eğdirme kuralına dayalı emperyalist/kapitalist dünya sistemini dengeleyecek, frenleyecek bir başka eksen artık mevcut değil.
Günümüzde geçerli düstur şudur: Kuralı güçlü olan koyar. Gücü elinde bulunduran devlete boyun eğmeyen yaşayamaz.
Boyun eğmeyen devletler cezalandırılırken, onunla bütün bir ülke de cezalandırılıyor.
Örneğin ABD/İsrail, yalnızca İran’daki rejimini, Mollaları cezalandırmıyor, o topraklarda yaşayan, nefes alan herkesi, her canlıyı cezalandırıyor; öldürüyor, yoksullaştırıyor, bir toplumun bütün bir geleceğini ipotek altına alıyor, tahrip ediyor.
Bütün bunları utanmazca yapıyor: Mesela dünyanın en öldürücü silahlarına sahip, en büyük silah Tüccarı olan ABD, “İran silahlanamaz” diyor. Öte yandan İsrail’i silahlandırıyor, ona nükleer silah veriyor.
Bir ülkeyi işgal etmenin, o ülkenin tepesine bomba yağdırmanın haklı gerekçesi olamaz, eğer İran’ın bombalanmasına gerekçe gösterilen nedenler haklı kabul edilecek olursa, bu cezayı hak eden ülkelerin başında ABD’nin gelmesi gerekir zira onun sahip olduğu silahlarla değil İran, yaşadığımız gezegen defalarca yok edilebilir.
ABD, silahlanmaya değil, kendisi tarafından kontrol edilemeyen devletlerin, örgütlerin silahlanmasına karşıdır, dolayısıyla da hiçbir ülkeyi silahlanıyor diye cezalandırmaz.
Peki, ABD İran’a özgürlük gördürebilir mi? ABD’nin 2001 yılında Afganistan'a nasıl özgürlük götürdüğünü gördük. Afganistanlı kadınları Taliban’dan özgürleştireceğini vaat eden ABD, 2021 yılında Afganistanlı kadınları Tabilan’ın insafına terk etmekte tereddüt etmedi. Epstein adasında kız çocuklarını ve kadınları açık arttırmayla satan Trump’ın yönettiği ABD, şimdi de İran halkına, İranlı kadınlara özgürlük vaat ediyor.
Tam bir aymazlık örneği, haliyle de çoğu Şah yanlısı lümpen topluluklar dışında bu vaade itibar eden olmuyor, olmaz da.
O halde ne yapmalı?
Bu sorunun cevabı herkesin durduğu yere göre değişir zira nihai çözümde anlaşmak o kadar kolay değil ama Sahar Delijani’nin tutumu bir başlangıç olarak asgari müşterek olabilir
Peki ya Kürtler?
Kürdistan İran, Kürler de İran halkı değildir, dolayısıyla da İran’ı savunmak da İran’ın nasıl yönetileceğine karışmak da Kürtlerin işi değildir.
Kürtler, sömürgeci İran devletin zayıflamasını isteme hakkına sahiptirler, siyaseten de ahlaken de bunda bir sorun yoktur lakin ABD/İsrail komutasında İran’ın işgaline katılmak siyaseten de ahlaken de savunulamaz, bu ikisi arasındaki ayrımın doğru yapılması gerekir.
Mesela 1991 yılında ABD ve NATO güçlerinin Irak’a karşı savaş ilan ettiklerinde Güney Kürtleri kendi bölgelerinden isyan başlatmış, ABD ve müttefiklerinin Irak topraklarında Irak ordusuyla savaşına katılmamıştı, doğru olan da buydu.
Eğer Rojhilat Kürtler de kendileri açısından koşulların oluştuğunu düşünüyorlarsa, yeterli uluslararası güvence alınabiliyorsa, örneğin Rojhilat uçuşa yasaklı bölge ilan edilerek NATO tarafından korunacaksa, bu durumda zayıflayan rejim karşısında bağımsızlıkçı bir isyan başlatılabilir.
Rojhilat Kürtlerinin yapmaması gereken tek şey, ABD ve İsrail ile İran’ın işgaline yönelik kara harekâtına katılmaktır. Zira Rojhilat ile sınırlı kalacak bir savaş, meşru savunmadır, işgal karşıtıdır ve meşrudur, Rojhilat dışında yürütülecek savaş ise işgaldir, meşru Kürdistan davasının lekeli doğumu demektir.
https://www.instagram.com/p/DVgHYrSCL65/?igsh=Mm41NDZ6NDBtYnk%3D
SUÇ VE CEZA ! ERMENİ SOYKlRlMl MİMARLARlNDAN BAHADETTİN ŞAKİR VE CEMAL AZMİ AYNl GÜN AYNl YERDE ÖLÜMLE CEZALANDIRlLDlLAR . HER SUÇ CEZASIZ KALMAZ, ATEŞİ BOL OLSUN 1915 Ermeni Soykırımının başarısızlarından Talat Paşa 15 Mart 1921 yılında Soğomon Tehliryan tarafından tedavi edilenin ardından İtihat ve Terakki Cemiyetinin diğer suç mekanizmalarından Bahadettin Şakir ve 15 000 masum kadın ve çocuğu, Karadeniz'de acımasızca boğdurtan Cemal Azmi onu an ölümle teradütlü idiler. Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanımı ziyaret etmeğe gitmişlerdi Ziyaretin ardından akşam saatlerinde birlikte dışarı çıkmışlardı, 1922 yılı Nisan ayını 16'sını 17' sine sahip olduğu gece Unland Strase üzerindeyken, takip eden Ermeni Fedailer Arşavir Şirakyan Aram Yeganyan silahlarını keserek önlerini kestiler. Hayriye Hanım engel olmak için araya girerek kurşunlardan biri Cemal Azmi'nin suratına diğer de Bahadettin Şakir'in anlına peş peşe patladı. Bahadettin Şakir daha önce hayatını kaybeden Cemal Azmi'nin üzerine yığılmıştı. Daha sonra cesetleri Berlin'de Türk Şehitliğine götürülüp gömüldüler. Daha önce İtihat ve Terakki Cemiyeti için ölüm fermanı çıkartan Türkiye Cumhuriyeti "bu kendi kuyruğunu ısırmaz" misali onları kucakladı Dr. Bahadettin Şakir'in dul eşi Cenan Hanım 2, çocuğu 10 yaşındaki Gökalp ve 5 yaşındaki Mehmet Celasun ile İstanbul'a döndü. İki kardeşinin adının Ziya Gökalp'in koyduğu ve daha sonra soyadı kanunuyla "Erk" soyadının Atatürk tarafından verildiği anlaşılmıştır. 1924'te TBMM kararıyla Bahadettin Şakir'in dul eşi ve çocuklara maaşı bağlanmıştır. 1926 yılında Atatürk'ün kendi ifadesiyle Ermeni suikast komiteleri tarafından katledilen ricaldan Dr. Bahadettin Şakir'in eşine Osmanbey'de Ermenilerden nefesi kesilmiş 4 katlı bir ev tahsis edilmiş ve çocuklar için burslar bağlanmıştır. 1839 yılında da yine Ermeni tüccarlardan nefesi kesilmiş Galata'da iki dükkandan hisse payı verilmiştir Bir dönem kendisi de İttihatçı olan dönemin 3'üncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel 1986 yılında vefat etmeden önce bıraktığı vasiyetinde, Dr. Bahadettin Şakir ve Cemal Azmi'nin cenazelerinin yurda getirilip Abidiye Şehitliği Mezarlığında arkadaşlarının yanında saklanmasını sürdürmüştür. Ortada olmak üzere Roma'da Sait Halim Paşa, Tiflis'te Cemal Paşa, Berlin'de Talat Paşa, Kafkasya'da Enver Paşa Ermeni Fedailer tarafından ölümle cezalandırmışlardır.
Hagop Sekayan
Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.
Yervant Özuzun
Anatolian Armenians
PKK'NİN MUSA ANTER'DEN VERGİ İSTEDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Ayşe Hür
İki gündür sosyal medyada aşağıdaki görseller yayımlanıyor. Altında da yorumlar. "Sahte" diyenler, "sahte değil, haklıydılar vergi istemekte" diyenler...
Görsellerin sahihliğini bilemem, ama Yapay Zeka öncesi dönemden beri internette olduklarını biliyorum. Örneğin 25 Aralık 2012 tarihli haberdeki gibi. (Linkini aşağıya ekledim.)
Ben bu belgelere değil ama aşağıda aktaracağım 1992 tarihli ifadeye dayanarak 22 Eylül 2013 tarihli Radikal'deki köşemde Öfkesiz Kürt Ape Musa başlıklı yazımda şunları yazmıştım:
"PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı ve yaygınlaştırdığı 1984-1989 arasında Musa Anter hâlâ Nusaybin’de yaşıyordu ve PKK’den uzak duruyordu. PKK’nin buna tepkisi kendisine ‘vergi’ tahakkuk ettirmek oldu. Anter, kendi deyimiyle bu ‘haracı’ ödemeyi reddetti ve çareyi İstanbul’a yerleşmekte buldu. Doğu Perinçek’le bu dönemde ilişki kurdu. Musa Anter, PKK’nin strateji değişikliğine gittiği 1992 yılında PKK hareketi ile barıştı. Bu tarihten kısa süre sonra, 20 Eylül 1992’de de Diyarbakır’da JİTEM ajanları tarafından tuzağa düşürüldü ve kurşunlanarak öldürüldü. Öldürüldüğünde 74 yaşındaydı. Yanında, yeğeni Orhan Miroğlu da vardı. O gece yaşananları ilk olarak, olaydan yaralı olarak kurtulan Miroğlu’ndan duyduk. Yıllar sonra Musa Anter’in kızı, İsveç’te, babasının katillerinden biri olan eski PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’la görüştü ve cinayetin ayrıntılarını, arkasındaki güçleri daha iyi öğrendik.
Öğrendik ama sonuç ne oldu derseniz, Aygan’ın sözünü ettiği JİTEM’cilerden Veli Küçük, Levent Ersöz, Arif Doğan ve Atilla Uğur, Ergenekon davasından ceza aldı. Ancak devlet bugüne dek JİTEM’in varlığını kabul etmediği gibi aynen Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi Musa Anter’le ilgili iddiaları duymazdan geldi. Kürt Meselesi’nin çözümünün önündeki engellerden biri de devletin Fırat’ın doğusundaki derin cinayetlere devletin gösterdiği kayıtsızlık… Musa Anter’in 21. ölüm yıldönümünde bu tablonun değişmiş olmasını ummak istiyorum…" (Radikal arşivi Doğan Medya tarafından kaldırıldığı için Yazının Sendika.org'daki linkini aşağıya ekledim.)
O günlerde kimse de bana itiraz etmemişti. PKK'nin vergi istediğini yazmamda bana cesaret veren, Musa Anter'in evlatlığı Süphan Mete’nin 20 Eylül 1992 günü işlenen cinayetten hemen sonra emniyette verdiği şu ifade idi:
“Ben Mardin Akarsu nahiyesinde doğdum. Orada yaşarken okulu bıraktığım için aileme yardım ediyordum. 14 yaşıma geldiğimde uzak akrabam olan Musa Anter’e evlatlık verildim. Benden evvel dayımın oğlu ondan sonra da abim Musa Anter’in evlatlığıydı. Musa Anter’in ailesi İsveç’te yaşıyordu. Eşi Hale Anter ile arası iyi değildi. Dindarlık ve temizlik konusunda anlaşamıyorlardı. Musa Anter’in Akarsu nahiyesinde 1500 dönüm arazisi vardı. Köyde bir düşmanı yoktu. PKK Musa Anter’den 5 milyon vergi istedi. Vermeyi kabul etmeyince 20 milyon ceza kestiler. Yaşlı bir kadını göndermişlerdi. Elinde not getirmişti. Musa Anter notu açmadan küfür edip kadını geri gönderdi. PKK Musa Anter’i ‘TC işbirlikçisi’ olarak ilan etti. Bir bildiri dağıttılar. Musa Anter bölge valisi Hayri Kozakoğlu ile birlikte içki içiyormuş dediler. Musa Anter hakkında ölüm kararı verilmişti. PKK pusula göndermişti. ‘ARGK tarafından mal ve can varlığına el konuldu’ yazıyordu. Bundan dolayı İstanbul’a kaçtık. Ayda 1 milyon karşılığında Yeni Ülke gazetesine yazıyordu. Ben 90 yılında askere gittim. Sonra döndüm. Olay zamanı Diyarbakır’da Kültür Festivaline davet ettiler. Musa Amca Beni Diyarbakır’a gönderdi. Orada karşıla beni dedi. Fakat Diyarbakır’da iken korkuyordu. Dışarı çıkmıyordu. Sadece bir kere Gazi Köşkü’ne imzaya gitmişti. Olaydan üç gün önce Büyük Otel’de saat 14-16 saatleri arasında bir telefon geldi. Normal bir Türkçe ile Dijwar isimli biri konuştu. Musa Anter onunla konuştuktan sonra morali bozuldu. Sordum. ‘Yine onlardı, PKK’lilerdi. Yarın Çınar’a gideceğiz. Kimse gelmesin şoförsüz araç iste, PKK’liler beni oraya istediler dedi.’ Ertesi gün sabah 11-12 arası beni uyandırdı, lobiye indik. Telefon geldi. Dijwar’dı. Bu kez Kürtçe konuştu. Musa Amca konuştuktan sonra ‘Oğlum gitmemize gerek kalmadı. Onlar gelecek dedi.’ Biz otelde iken belediyeden gelenler oldu. Oturduk, yemek yedik. Yine telefon geldi. Aynı kişiydi. Musa Amca telefondakine kızdı. ‘Niye geç kaldınız?’ dedi. Yanımıza geldiğinde ise ‘Bizi alacaklar siz yemeğinizi yiyin. Bu gece gelemeyeceğim Orhan’a gidiyorum.’ dedi. Biz Samet ile lokantaya gittik. Otele döndüğümüzde Nevin Hanım gelmişti ve bize haberi verdi. Morga gittik. Gazeteciler fotoğraf çekmek istediler. Ben sadece Hürriyet ve Milliyet’e izin verdim. Çocuklarına haber verdim. Belediye zabıta verdi. Sabaha karşı işlemler bitti. Mardin’e götürdük. Bir süre sonra PKK beni kaçırdı, 18 gün işkence etti. Musa Anter’in ölümünü sen üstleneceksin dediler bana.”
Bu ifadeyi içeren 24 Haziran 2020 tarihli duruşma haberinin linkini de aşağı ekledim.
Hani yukarda "Musa Anter'i JİTEM'cilerin öldürdüğünü öğrendik de ne oldu?" diye sormuştum ya. Son dönemde, PKK hakkında öğrendiğimiz şeylerin de akibetinin aynı olmasından endişe ediyorum. Galiba hakim sınıflarımızın en başarılı oldukları konu toplumsal belleğimizin en fazla bir kaç günlük bilgileri kaydedecek kadar sığ olmasını sağlamaları...
xxx
Not: Twitter'da bu yazıyı paylaştığımda Samuel Sem takma adlı bir arkadaş (fotoğrafının kendisine ait olduğunu söyledi) şunları yazdı. (İmlasını düzelterek aktarıyorum):
"1990 yılı idi. (Musa Anter'le) İstanbul'da bir toplantıda tanışmıştık. Kartal'daki evine davet etmişti. PKK adına ben kendisiyle konuştum. O beni ben onu sevdim. İki kasetlik bir röportaj da yapmıştım. Kasetleri Cemil Hoca adında bir dostuma bırakmıştım. İstanbul'dan ayrıldım. Keske o kasetleri bulabilsem.
'Vergi konusunda ne biliyorsunuz?" sorum üzerine:
"O kağıtta yazılanların ve sizin de eklediklerinizin hepsi doğru. Musa Anter benimle yeniden PKK aracılığıyla bağ kurdu. Telkinlerim sonucu kendisinden para alınmadı. Kasetleri bıraktığım dostum Cemil Hoca ile (tabi yaşıyorsa, Arkadaş adında bir oğlu vardı) ilişki kurarım."
"Cemil Hoca kimdir?" sorum üzerine:
"Mardinli ama İstanbul'da öğretmenlik yapıyordu. Sanat ve entelektüel birikimi hayli yüksekti. Çok severdim ve değer verirdim. 1990'lardan sonra bağım koptu. Oğlunun ismini (Arkadaş diye) hatırlıyorum. Soyadını hatırlamıyorum. Eğer yaşıyorsa 75 yaş civarı olacak tahminimce."
Bu bilgiler aranızda birilerinde çağrışım yapıyorsa, Musa Anter'le yapılmış bu iki kasetlik röportajın peşine düşerseniz çok iyi olur.
Ezan ve Ramazan Davulu Üstüne…
Elias Nin
“Çoğunluk” olan, devlet gücünü arkasına alanlar için “on iki ayın sultanı” iken, çoğunluğun ve onun aidiyet bağı kurduğu devletin belirlediği sınırlar içerisinde nefes alma hakkı olan “azınlık” açısından “ızdırap ayı” olan Ramazan başladı.
Eğer bu coğrafyada yalnızca Müslümanlar yaşıyor olsaydı ve herkes ezan ve ramazan davulu dolayısıyla bir sıkıntı yaşamıyor olsaydı, o vakit sorun olmazdı. Lakin bu coğrafyada yaşayan her dört insandan biri Müslüman değil, Müslüman olanların ise yarısından fazlası namaz kılmaz, oruç tutmaz.
Bundan dolayıdır ki gece yarısı davul sesiyle, sabahın beşinde ezan sesiyle herkesi uyandırmak terörden başka bir şey değildir.
Herkesin evinde saat varken, herkes ne zaman sahura kalkacağını ne zaman namaz için uyanacağını biliyorken, sokaklarda davul çaldırmanın, hoparlörden yüksek sesle ezan okutmanın maksadı nedir?
Bir de derler ki, “İslam’da zor ve zorlama yoktur.” Bunun, istiklal marşı okunurken yoldan geçen herkesin olduğu yerde tıp diye durmak zorunda bırakılmasından ne farkı var ki?
Eğer ki bir din kendi ritüellerini başkalarına da dayatıyor ya da kendi gereklerinin sonuçlarına başkalarını da katlanmak zorunda bırakıyorsa, bu bir inanç olmaktan çok, bir hegemonyaya tekabül eder.
Ötekileştirdiği, “azınlık” ve “sığıntı” olarak gördüğü gayrimüslimler, Aleviler, ateistler gibi İslam dışı toplulukların mutsuzluğundan kendisi için “mübarek” bir mutluluk edinen bir topluluğun, sonra da kalkıp “İslam, hoşgörü dinidir” deyip, barıştan, kardeşlikten, laiklikten, birlikte yaşamdan söz etmesi garip gelse de onun ahlakını resmeder.
Tabii bir de hayvanlara uygulanan terör var. Dikkat edilecek olursa özellikle sabah ezanı köpeklerde hep bir huzursuzluğa neden olur, saldırı algısına yol açar. Ramazan’da bir de buna davul sesi eklenince bu durum katbekat artmaktadır. Ramazan ayı boyunca özellikle kent sokaklarında yaşayan hayvanların psikolojileri ciddi oranda bozulmaktadır; bunu da ayrıca konuşmak lazım.
ELAZlĞ ' DA İPEK FABRİKASl SAHİBİ BEŞKARDEŞLER " MİNAS , GARBİS , ŞARON , DİKRAN , GARABET İPEKÇİAN " FABRİKATÖRYAN " LARlN AKİBETİ . EL KONULAN FABRİKA VE MALARA NE OLDU ? Krikor İpekçian 19 yüzyılda Elazığ ' ın Mezire İlçesinde bir fabrika kurmuş . İpekçian ' ın ürtetiği kumaş o kadar ünlü imiş ki , Uluslararası alanda bilinir olmuş . İpekçian ' ın girişimini takdir eden dönemin Padişahı soyadlarını Fabrikatörian olarak değiştirtmiş . Krikor Fabrikatöryan 1902 ' de vefat edince 5 oğlu şirketin başına geçmiş ve işi daha da büyüterek 2 fabrika kurmuşlar . Fabrikatörian Kardeşler fabrikalarının hemen yanında " Resimde görülüyor , Beş Kardeşler Konağı olarak da anılan " 5 konak inşa etmişler . Fabrikatörian Kardeşler yan yana bulunan bu konaklarda aileleriyle birlikte yaşarlardı Fabrikatörian Kardeşlerin konakları , fabrikaları kadar da meşhur idi . 1895 - 1896 yılarında Hamidiye Katliamları ile Ermeniler üzerinde yoğunlaşan ve birçok insanın hayatını kaybetmesiyle neticelenen hadiselerde Elazığ Ermeni toplumu da nasibini almıştır . Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen İpekçian Ailesi ticari faliyetlerini aksatmamış , aksine devlet yetkilileriyle ilişkilerini koparmamıştır I ' ci Dünya Savaşı başladığında fabrikalarını devletin hizmetine vermişlerdir . Askerlerin elbiselerin ünüformaların üretilmesine imkan sağlamışlardır . Fakat Osmanlı Devleti tarafından verilen madalya taktirnameler , Şehrin kalkınmasna hizmet etmiş 60 yıllık üretimin bedeli , ülkeye girişi sağlanan döviz ve altınlara rağmen , Osmanlı ' yı yöneten İtihat ve Terakki Hükümeti 1915 ' te Ermeni halkını ölüme mahkum etmiştir . Elazığ ' da atölyeler açmış Avrupa ' dan makineler getirmiş , istihdam ortamı oluşturmuş birçok Ermeni işverenleri Boğos Caferyan , Zarifyan , Saarafyan , Kazancıyan , Gürciyan vs . aileleriyle birlikte yaklaşık 3 000 kişi ile birlikte 2 Temmuz 1915 ' te Derzor Çöllerine ölüm yolculuğuna çıkarırlar . Fabrikatörian Ailesinden hiç kimse Derzor Çöllerine ulaşamadı , 5 kardeşler ve aileleri hemen Malatya ' ın girişinde katledildiler sadece bu geniş aileden birkaç çocuk tesadüfen kurtulabildi . 1915 Soykırım sonrası belgelere yansıyan ifadelere bakıldığında , sürgüne gönderilenler sadece Ermeni eşrafı , okumuşu , zanatkarı , işini bilen becerikli köylüsü olmadığı , ekonomik canlılığı kültürel zenginliğin de yitip gittiğini görmekteyiz . Bilhassa elinden iş gelen orta sınıfın çökmesiyle Elazığ yıllarca baş edemediği yokluklar ve zorluklar içerisinde kalarak ticaret ve tarım da çıkmaza girecekti . 1915 Ermeni Soykırımı sonrası 5 Kardeşler ' in " Fabrikatorian " ticari mirasları fiilen sona erdi . Fabrikatorian Kardeşlerin tüm mal varlıklarına " Emal - i Matruke " kapsamında el konuldu
Dönemin Elazığ Valisi Sabit fabrikaları çalıştırmayı denediyse de , üretim yapabilme kapasitesinde kişilerin bulunmaması yüzünden muhafak olamadı . 1860 ' lardan beri hiç ara vemeden üretim yapan Fabrikatorian ' ların fabrikası böylece çürümeye terkedildi . 1930 ' a gelindiğinde fabrikaarın kurulu olduğu geniş alan üzerinde Belediye , elektrik jeneratörü tesisi kurdu ve trafo kurdu . Fabrikalar 1935 yılında yıktırılarak yerine bir bölümünde 1960 ' da Çay bahçesi , şehrin illeri gelenlerin düğün , nışan sünnet , baloların düzenlendiği Özbil Gazinosu kuruldu . Fabrika arazisinin bir bölümünde 1980 ' de GİMA mağazası bir bölümünde de Kırım Tatar ' ları lideri Mustafa Cemilloğlu adına bir park kuruldu Sonuç olarak 1860 ' lardan itibaren köylüye " ipek böcekçiliği " üretim , şehirlisine iş imkanı sağlayan Elazığ ' ın en seçkin ve kaliteli dokumaları imal eden yegane uluslarası fabrikasının , hatıraları söz çalgı , çengi , jeneratör gürültüleri arasında kayboldu gitti .
Hagop Sekayan