Show newer

Düşününce, o dönemin en görkemli şehrini bir kez değil, iki kez inşa etmiş olmaları ne kadar inanılmaz bir şey!

Romalılar gerçekten de en büyük mimarlardı

ŞEBİNKARAHİSAR DOĞUMLU AMERİKAN VATANDAŞl , ERMENİ SOYKlRlMlNlN CANLl GÖRGÜ TANlĞl ERMENİ YAZAR " ARAM ÇEKENİAN " ARAM HAİGAZ VE ŞANLl ŞEBİNKARAHİSAR DİRENİŞİ ÜZERİNE Bugün soykırım hatıratı denildiğinde ilk akla gelen yazar Aram Haigaz dır . Çoğu akademisyen ve tarihçilerin soykırım hakında bilgi almak için ona başvurmuşlardır . Aram Haigaz hatıratlarıyla olduğu gibi mizah dolu hikayeleriyle Ermenice edebiyatının en sevilen yazarlarından birisi olmuştur . Aram Haigaz 1915 Ermeni Soykırımında babasını , kardeşlerini ve diğer akrabalarını kaybettiğinde çocuk yaşlarındaydı . Annesi ve kendisi gibi diğer sağ kalanlarla birlikte Suriye çöllerine ölüm yolculuğuna çıkartıldılar . Aram Haigaz ' a Kürt bir aile sahiplendi böylece İslamı kabul etirilerek hayatta kalmayı başardı . Aram Haigaz efendisine 4 yıl hizmet ettikten sonra bir yolunu bulup oradan kaçtı . Aram Haigaz o döneme ait anı kitabı " Kürdistan Dağlarında 4 yıl " Türkiye ' nin Osmanlı İmparatorluğu olduğu dönemde Kürt aşiret reisleri arasında çoban ve hizmetçi olarak yaşamını ve çocukluğunun nasıl geçtiğini anlatmaktadır . 1919 yılında İstanbul ' a gelerek tesadüfen aileden sağ kalan teyzesini bularak bir süre yanlarında kalır . Amerikan misyonerlerin yetimhanesinde kaldığı zaman ünlü Ermeni yazar ve edebiyat eleştirmeni Hagop Oşagan ' ın ders verdiği Gentronagan Lisesi ' ne devam eder Aram Haigaz iki yıl sonra 1921 ' de Amerika ' ya yerleşir . Aram geçimini sağlamak için değişik işlerde çaliştı ve aynı zamanda Ermeni gazete ve dergilere yazılar yazmağa başladı . Aram Haigaz 10 Mart 1986 yılında 85 yaşında öldüğünde 10 kitap ve yüzlerce yazı ve makale yazdı . Birçok edebiyat ödülüne layık görülen Aram Haigaz zamanın en popüler Ermeni yazarları arasında yerini almıştır Aram Haigaz ' ın memleketi günümüz Türkiye ' nin Kuzey Doğu bölgesindeki bir dağın eteğinde bulunuyordu . Bu kasabanın adı Antranik Ozanyan Paşa ' nın doğduğu Şebinkarahisar dı . 1915 Ermeni Soykırımı kapıya dayandığında Şebinksrahisar halkı tehcir kararına uymıyarak , aynı Musa Dağ ' lılar gibi direnişi seçtiler . Devletin yalan mekanizmasına karşı bu bir ayaklanma değil şanlı bir direniştir Şebinkarahisar ' daki 5 000 kişilik Ermeni nufusun tamamı hayvanlarını ve ezraklarını beraberlerinde alarak bir dağın zirvesine tırmandılar . Eski bir Roma kalesinin kalıntılarını mekan olarak seçerek savunma pozisyonuna geçtiler . Şanlı Şebinkarahisar Direnişide " Hinçak Partisi " ağır sorumluluk üstlendi , Murat Boyacıyan " Mezn Murat " Şebinkarahisar halkını yalnız bırakmadı 500 kişiden oluşan fedai gurubuyla yardıma koştu . Murat Boyacıyan ' ın önderlığinde halkın katılımıyla büyük bir direniş başlatıldı . Düşmana verilen ağır kayıplara rağmen Şebinkarahar halkı 1 ay direndi , silah ve ezrakın tükenmesiyle direniş kırıldı , kaçan kaçıp kurtuldu ancak halkın coğu katliama uğradı . Bu katliamda Aram Haigaz babasını , kardeşlerini ve akrabalarını kaybetti , çok az kişi hayatta kalabildi , hayatta kalanlar arasında Aram Haigaz ve annesi de bulunmaktaydı onları da Süriye Çöllerine doğru ölüm yolculuğuna çıkardılar .

Hagop Sekayan

AYLARDAN MART, GÜNLERDEN 12.

Kadir Dağhan

Bazı tarihler kime ne ifade eder, ne söyler, ne anlatır, hangi acıları, zulümleri, güzellikler anımsatır bilinmez.

Belki de çok iyi bilinir.

Bugün de öyle.

Günlerden 12, aylardan Mart.

Kimler doğdu bugün, kimler yaşama veda etti?

Söz gelimi olur olmaz yerlerde, zamanlarda söylenerek sıradanlaştırılan İstiklal Marşının kabul edilişinin yıl dönümü mü?

Bu şekilde hoyratça uygulanması marşın milli özü ve ruhuna uygun mudur?

Kimse sormuyor, sorma gereği duymuyor nedense.

Veya:

İstanbul Gazi Mahallesinde, karanlık güçlerin, bilerek, planlayarak, hedef gözeterek başlattıkları katliamın üzerinden kaç yıl geçti mesela?

Kimler hatırlıyor?

Daha da önemlisi, söylemlerinden, kalemlerinden hiç eksik etmedikleri düşürmedikleri, vatan-millet- bayrak, bölünmez bütünlük, birlik-beraberlik maskeleriyle ülkeyi karanlıklara bırakan, özgürlükleri tırpanlayan, demokrasiyi öteleyen, hukuku ayaklar altına alan apoletli ilahların adı mıdır bu gün?

Darbe mi, muhtıra mı, zafer mi?

Muktedir kalemler muhtemelen zafer diye yazmışlardı.

Hep böyle yazdılar çünkü.

Hala da böbürlenerek, övünerek aynı şekilde yazıyor, konuşuyorlar ne yazık ki.

Bugün ayın 12 si.

Aylardan Mart.

Kime ne hatırlatıyor, ifade ediyor bilemiyorum.

Diğer yandan kendi adıma çok iyi biliyorum ki:

Her zaman direnen, boyun eğmeyen, eğmeyecek olan yaşam sevdalısı zelal yürekler gerçeğin, insanlığın tarihini yazmaya devam edecekler.

Tek değil tüm dillerden SELAM OLSUN onlara.

AX Kİ AX.

Kadir Dağhan

Ya da Türkçe olarak kibarca Ah ki ah.
Ancak yüzeysel kalıyor.
Kürdçe de - X - H ya da Ğ harfinin gırtlaktan çıkan sesin karşılığıdır.
Ah çekmenin derinliğini gösterir.
Bunun dışında toprak demektir.
Rivayet edilir ki tarihin en gaddar hükümdarlarından biri kabul edilen Cengiz Han, işgal ettiği ülkelerde taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmazmış.
Sonra savaş alanına veya yakıp yıktığı yerlere bakarak:
- Nasıl bir günah işlediniz ki Tanrı benim gibi bir zalimi başınıza bela etti?
Diye kendi kendine söylenirmiş.
Rivayet midir, gerçek midir, muktedirin kendisini aklaması, vicdanını rahatlatması mıdır bilemiyorum.
Ancak ben de bir Kürd olarak kendi kendime sürekli soruyorum.
- Ey Kürdler, nasıl bir günah işlediniz ki tüm zalimler, işgalciler, barbarlar, devşirmeler başınıza bela olmuş?
Kendi topraklarınızda paramparçasınız, yok sayılıyorsunuz, yasaklısınız?
Yanıtsız kalıyor sorular.
Daha da önemlisi konuşsalar suç, sussalar suç.
Yürüseler suç, dursalar suç.
Kürdü, Türkü, Arabı, sağcısı, solcusu, dincisi, laiki, ateisti her olayda Kürdleri günah keçisi ilan ediyor.
Akıl veren verene.
Konuşan konuşana.
Yazan yazana.
Kürdler dışında tüm kesimler sütten çıkmış ak kaşık.
Herkes akıllı, bilgili, her şeyi biliyor.
Söyleyecek söz bulamıyorum.
AX Kİ AX.
Her zaman barıştan, gerçekten, haklıdan yana olan yaşam sevdalısı zelal yüreklere tüm dillerden SELAM OLSUN.

AMEDSPOR-Beşiktaş Çarşı Grubu Münakaşası Üzerine

Elias Nin

Amedspor taraftar grubunun iftar davetine Beşiktaş Çarşı imzasıyla katılım sağlanmasının duyurulmasına Çarşı grubu hesabı üzerinden tepki gösterilmiş, yapılan açıklamada şu sözlere yer verilmişti:

“Çarşı grubu adına katılımın olmamıştır, katılım bireyseldir. Bizler aziz Türk milletinin evlatlarıyız. Bu camia; Çanakkale Zaferi başta olmak üzere birçok önemli mücadelede şehitler vermiş, köklü ve onurlu bir geçmişe sahiptir. Şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyor, bu değerlere zarar veren her türlü hareketi en sert şekilde kınıyoruz.
“Terörün her türlüsünü lanetliyoruz. Tribünlerde ve ülkemizde terörist istemiyoruz” ifadeleri kullanıldı.”

Çarşı grubunun açıklaması oldukça tutarlıdır, savundukları değerler tam da bunu gerektirir. Çarşı grubunun dediğinin özeti şudur:

“Devlet, siyasetin ve ülkenin ihtiyacı gerekçesiyle Kürtlerle flört edebilir, bunu da anlarız ama iş başka, dostluk başka. Kürtleri ihtiyacımız için kullanırız, eğer onlar isterlerse bizim taraftarımız olabilirler ama bu demek değildir ki onlarla aynı sofraya oturacağız. En iyi Kürt, hizmet eden, biat etmiş, mümkünse de ölü Kürt’tür.”

Bilmeyenler için ek bir bilgi olsun: Türklerin her yıl kutlamakta oldukları 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı da Beşiktaş tarafından Atatürk'e önerilmişti. 19 Mayıs, 350 bin Pontuslu Rum soykırımının tarihidir.

Peki, Beşiktaş Çarşı Türklüğünün bu tutumu karşısında Amedspor, DEM PARTİ ve birçok Kürt şahsiyetinin, Kürdistanlı kurumun tepkisi ne oldu?
Tabii ki verilen tepki İmralı’daki Kürt düşmanının ruhuna, ahlakına uygun oldu.

Verilen tepkiler neredeyse birbirinin aynısı, onun için bunlardan birini okumak kafidir:

" İbretlik bir ırkçılık örneği daha, yazıklar olsun…" (Meral Danış, DEM Parti Milletvekili)

Beşiktaş Çarşı grubunun açıklaması nasıl kendi karakterine uygunsa, Meral Danış’ın DEM Parti ve Apocu zihniyet adına yaptığı açıklama da Apocu cenahın karakterine, amacına uygundur.
Bu durumda bile mevcut saldırının sömürgeciliğin bir tezahürü olduğunu gizlemeyi, “ırkçılık” gibi ne idüğü belirsiz bir tanıma hapsetmeyi akıl etmeyi ihmal etmiyor.

“Irkçılık” sözcüğü, çoğu durumda asıl çatışma nedenini gizleyen bir karaktere sahiptir.
Oysa “ırkçılık” olarak tanımlanan birçok saldırının nedeni farklıdır.
Mesela bir Türk, “Ben Suriyeli ile aynı sofraya oturmam” derken kastettiği Suriyeli bir zengin ya da siyasetçi, sanatçı değil, yoksul, mülteci Suriyelidir.
Bir Alman, “Ben Türk ile aynı sofraya oturmam derken kastettiği Politikacı, işveren, futbolcu bir Türk değil, mülteci, işçi Türk’tür.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, tepki bir etnik değil, sınıfsaldır. Zenginin yoksula, zenginliği elinde tutanın zenginlikte gözü olduğunu düşündüğü yoksula olan düşmanlığıdır.
Mesela iftar yemeğini Amedspor taraftar grubu değil de kendisi de Kürt olan Fenerbahçe sponsoru yoğurt tüccarı Hamdi Ulukaya ya da et tüccarı, dünyaca ünlü restoran zincirlerinin sahibi (Kürt) Nusret Gökçe olsaydı ve “davete katılanlar arasında Çarşı grubu da vardı” açıklaması yapılsaydı Çarşı grubundan bu tekzip ve tepki gelmezdi.
Beşiktaş Çarşı grubu, öyle olmasa da Amedspor’u Kürtlük ve Kürt ulusalcılığıyla aynı gördüğü için bu tepkiyi göstermiştir.

Yani diyor ki “Türk’ün egemenliğine, bu toprakların efendisi olduğu gerçeğine karşı çıkan herkes bizim düşmanımızdır.”
Bu, katıksız bir sömürgeci tutumdur, bunu “ırkçılık” olarak mütalaa etmek, ezilen millet olmaya değil, ezikliğe tekabül eder.
Apoculuk ve onun misyonu tam da budur. Onun misyonu, ezilen bir milletten, ezik bir halk yaratmaktır.
Bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Şimdi sırada, Kürtleri ezik yurttaşlar olmaktan, eşit yurttaşlar mertebesine yükseltmek var, sonra da “kazanım” olarak sunacak olan budur.
“Biz, dışlanan, ezik, üvey evlat muamelesi gören Kürtleri TC’nin eşit, onurlu yurttaşları yaptık” diyerek Kürtler Apoculuğa minnet duymaya davet edilecek.

Ezcümle: Amedspor’un, DEM Parti milletvekillerinin Çarşı grubuna varmış oldukları cevapların övünülecek bir yanı yoktur, Kürtlük açısından birer utanç vesilesidir.
Bundan dolayıdır ki bu paylaşımları çoğaltarak paylaşmak, utancı çoğaltmaktır, herkesin bunun sorumluluğunda olması gerekir.

Sahar Delijani’nin Dediği

Elias Nin

Sahar Delijani, İranlı bir yazar, rejim muhalifi. Ailesi Molla Rejimi tarafından hapsedilmiş, kendisi Molla rejiminin zindanlarında dünyaya gelmiş.
Amcaları ve yakınları rejim tarafından öldürülmüş ve toplu mezarlara gömülmüş.
Sahar Delijani, İsrail ve ABD güçlerinin İran’ın tepesine bomba yağdırmasını şu sözlerle ifade ediyor:

“İran rejiminin suçları hakkında bana söyleyebileceğiniz hiçbir şey yok zira ben onu kanımda ve kemiğimde yaşadım, yaşıyorum.
Lakin bu, halkımın bombalanmasını, sakat bırakılmasını, öldürülmesini, evlerinin harabeye dönmesini istediğim anlamına gelmez.
Eğer sizin özgürlük anlayışınız ancak masum insanların yok edilmesinden geçiyorsa, o zaman aradığınız şey özgürlük değildir.”

Sınıf, ulus, cinsiyet, din esaslarına göre bölünmüş insan canlısının ortak bir vicdanda buluşması neredeyse imkansızdır lakin asgari ortak vicdanın olmadığı bir gezegende de hiç kimsenin güvende olmadığı aşikardır.
Beğenmesek de geçmişte Sovyetler Birliği ve onun kontrol ettiği Doğu Bloku vardı, artık yok. Talan, sömürü ve boyun eğdirme kuralına dayalı emperyalist/kapitalist dünya sistemini dengeleyecek, frenleyecek bir başka eksen artık mevcut değil.
Günümüzde geçerli düstur şudur: Kuralı güçlü olan koyar. Gücü elinde bulunduran devlete boyun eğmeyen yaşayamaz.
Boyun eğmeyen devletler cezalandırılırken, onunla bütün bir ülke de cezalandırılıyor.
Örneğin ABD/İsrail, yalnızca İran’daki rejimini, Mollaları cezalandırmıyor, o topraklarda yaşayan, nefes alan herkesi, her canlıyı cezalandırıyor; öldürüyor, yoksullaştırıyor, bir toplumun bütün bir geleceğini ipotek altına alıyor, tahrip ediyor.
Bütün bunları utanmazca yapıyor: Mesela dünyanın en öldürücü silahlarına sahip, en büyük silah Tüccarı olan ABD, “İran silahlanamaz” diyor. Öte yandan İsrail’i silahlandırıyor, ona nükleer silah veriyor.
Bir ülkeyi işgal etmenin, o ülkenin tepesine bomba yağdırmanın haklı gerekçesi olamaz, eğer İran’ın bombalanmasına gerekçe gösterilen nedenler haklı kabul edilecek olursa, bu cezayı hak eden ülkelerin başında ABD’nin gelmesi gerekir zira onun sahip olduğu silahlarla değil İran, yaşadığımız gezegen defalarca yok edilebilir.
ABD, silahlanmaya değil, kendisi tarafından kontrol edilemeyen devletlerin, örgütlerin silahlanmasına karşıdır, dolayısıyla da hiçbir ülkeyi silahlanıyor diye cezalandırmaz.
Peki, ABD İran’a özgürlük gördürebilir mi? ABD’nin 2001 yılında Afganistan'a nasıl özgürlük götürdüğünü gördük. Afganistanlı kadınları Taliban’dan özgürleştireceğini vaat eden ABD, 2021 yılında Afganistanlı kadınları Tabilan’ın insafına terk etmekte tereddüt etmedi. Epstein adasında kız çocuklarını ve kadınları açık arttırmayla satan Trump’ın yönettiği ABD, şimdi de İran halkına, İranlı kadınlara özgürlük vaat ediyor.
Tam bir aymazlık örneği, haliyle de çoğu Şah yanlısı lümpen topluluklar dışında bu vaade itibar eden olmuyor, olmaz da.

O halde ne yapmalı?

Bu sorunun cevabı herkesin durduğu yere göre değişir zira nihai çözümde anlaşmak o kadar kolay değil ama Sahar Delijani’nin tutumu bir başlangıç olarak asgari müşterek olabilir

Peki ya Kürtler?

Kürdistan İran, Kürler de İran halkı değildir, dolayısıyla da İran’ı savunmak da İran’ın nasıl yönetileceğine karışmak da Kürtlerin işi değildir.
Kürtler, sömürgeci İran devletin zayıflamasını isteme hakkına sahiptirler, siyaseten de ahlaken de bunda bir sorun yoktur lakin ABD/İsrail komutasında İran’ın işgaline katılmak siyaseten de ahlaken de savunulamaz, bu ikisi arasındaki ayrımın doğru yapılması gerekir.
Mesela 1991 yılında ABD ve NATO güçlerinin Irak’a karşı savaş ilan ettiklerinde Güney Kürtleri kendi bölgelerinden isyan başlatmış, ABD ve müttefiklerinin Irak topraklarında Irak ordusuyla savaşına katılmamıştı, doğru olan da buydu.
Eğer Rojhilat Kürtler de kendileri açısından koşulların oluştuğunu düşünüyorlarsa, yeterli uluslararası güvence alınabiliyorsa, örneğin Rojhilat uçuşa yasaklı bölge ilan edilerek NATO tarafından korunacaksa, bu durumda zayıflayan rejim karşısında bağımsızlıkçı bir isyan başlatılabilir.
Rojhilat Kürtlerinin yapmaması gereken tek şey, ABD ve İsrail ile İran’ın işgaline yönelik kara harekâtına katılmaktır. Zira Rojhilat ile sınırlı kalacak bir savaş, meşru savunmadır, işgal karşıtıdır ve meşrudur, Rojhilat dışında yürütülecek savaş ise işgaldir, meşru Kürdistan davasının lekeli doğumu demektir.

instagram.com/p/DVgHYrSCL65/?i

SUÇ VE CEZA ! ERMENİ SOYKlRlMl MİMARLARlNDAN BAHADETTİN ŞAKİR VE CEMAL AZMİ AYNl GÜN AYNl YERDE ÖLÜMLE CEZALANDIRlLDlLAR . HER SUÇ CEZASIZ KALMAZ, ATEŞİ BOL OLSUN 1915 Ermeni Soykırımının başarısızlarından Talat Paşa 15 Mart 1921 yılında Soğomon Tehliryan tarafından tedavi edilenin ardından İtihat ve Terakki Cemiyetinin diğer suç mekanizmalarından Bahadettin Şakir ve 15 000 masum kadın ve çocuğu, Karadeniz'de acımasızca boğdurtan Cemal Azmi onu an ölümle teradütlü idiler. Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanımı ziyaret etmeğe gitmişlerdi Ziyaretin ardından akşam saatlerinde birlikte dışarı çıkmışlardı, 1922 yılı Nisan ayını 16'sını 17' sine sahip olduğu gece Unland Strase üzerindeyken, takip eden Ermeni Fedailer Arşavir Şirakyan Aram Yeganyan silahlarını keserek önlerini kestiler. Hayriye Hanım engel olmak için araya girerek kurşunlardan biri Cemal Azmi'nin suratına diğer de Bahadettin Şakir'in anlına peş peşe patladı. Bahadettin Şakir daha önce hayatını kaybeden Cemal Azmi'nin üzerine yığılmıştı. Daha sonra cesetleri Berlin'de Türk Şehitliğine götürülüp gömüldüler. Daha önce İtihat ve Terakki Cemiyeti için ölüm fermanı çıkartan Türkiye Cumhuriyeti "bu kendi kuyruğunu ısırmaz" misali onları kucakladı Dr. Bahadettin Şakir'in dul eşi Cenan Hanım 2, çocuğu 10 yaşındaki Gökalp ve 5 yaşındaki Mehmet Celasun ile İstanbul'a döndü. İki kardeşinin adının Ziya Gökalp'in koyduğu ve daha sonra soyadı kanunuyla "Erk" soyadının Atatürk tarafından verildiği anlaşılmıştır. 1924'te TBMM kararıyla Bahadettin Şakir'in dul eşi ve çocuklara maaşı bağlanmıştır. 1926 yılında Atatürk'ün kendi ifadesiyle Ermeni suikast komiteleri tarafından katledilen ricaldan Dr. Bahadettin Şakir'in eşine Osmanbey'de Ermenilerden nefesi kesilmiş 4 katlı bir ev tahsis edilmiş ve çocuklar için burslar bağlanmıştır. 1839 yılında da yine Ermeni tüccarlardan nefesi kesilmiş Galata'da iki dükkandan hisse payı verilmiştir Bir dönem kendisi de İttihatçı olan dönemin 3'üncü Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel 1986 yılında vefat etmeden önce bıraktığı vasiyetinde, Dr. Bahadettin Şakir ve Cemal Azmi'nin cenazelerinin yurda getirilip Abidiye Şehitliği Mezarlığında arkadaşlarının yanında saklanmasını sürdürmüştür. Ortada olmak üzere Roma'da Sait Halim Paşa, Tiflis'te Cemal Paşa, Berlin'de Talat Paşa, Kafkasya'da Enver Paşa Ermeni Fedailer tarafından ölümle cezalandırmışlardır.

Hagop Sekayan

Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.

Yervant Özuzun

Anatolian Armenians

PKK'NİN MUSA ANTER'DEN VERGİ İSTEDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Ayşe Hür

İki gündür sosyal medyada aşağıdaki görseller yayımlanıyor. Altında da yorumlar. "Sahte" diyenler, "sahte değil, haklıydılar vergi istemekte" diyenler...
Görsellerin sahihliğini bilemem, ama Yapay Zeka öncesi dönemden beri internette olduklarını biliyorum. Örneğin 25 Aralık 2012 tarihli haberdeki gibi. (Linkini aşağıya ekledim.)
Ben bu belgelere değil ama aşağıda aktaracağım 1992 tarihli ifadeye dayanarak 22 Eylül 2013 tarihli Radikal'deki köşemde Öfkesiz Kürt Ape Musa başlıklı yazımda şunları yazmıştım:
"PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı ve yaygınlaştırdığı 1984-1989 arasında Musa Anter hâlâ Nusaybin’de yaşıyordu ve PKK’den uzak duruyordu. PKK’nin buna tepkisi kendisine ‘vergi’ tahakkuk ettirmek oldu. Anter, kendi deyimiyle bu ‘haracı’ ödemeyi reddetti ve çareyi İstanbul’a yerleşmekte buldu. Doğu Perinçek’le bu dönemde ilişki kurdu. Musa Anter, PKK’nin strateji değişikliğine gittiği 1992 yılında PKK hareketi ile barıştı. Bu tarihten kısa süre sonra, 20 Eylül 1992’de de Diyarbakır’da JİTEM ajanları tarafından tuzağa düşürüldü ve kurşunlanarak öldürüldü. Öldürüldüğünde 74 yaşındaydı. Yanında, yeğeni Orhan Miroğlu da vardı. O gece yaşananları ilk olarak, olaydan yaralı olarak kurtulan Miroğlu’ndan duyduk. Yıllar sonra Musa Anter’in kızı, İsveç’te, babasının katillerinden biri olan eski PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’la görüştü ve cinayetin ayrıntılarını, arkasındaki güçleri daha iyi öğrendik.
Öğrendik ama sonuç ne oldu derseniz, Aygan’ın sözünü ettiği JİTEM’cilerden Veli Küçük, Levent Ersöz, Arif Doğan ve Atilla Uğur, Ergenekon davasından ceza aldı. Ancak devlet bugüne dek JİTEM’in varlığını kabul etmediği gibi aynen Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi Musa Anter’le ilgili iddiaları duymazdan geldi. Kürt Meselesi’nin çözümünün önündeki engellerden biri de devletin Fırat’ın doğusundaki derin cinayetlere devletin gösterdiği kayıtsızlık… Musa Anter’in 21. ölüm yıldönümünde bu tablonun değişmiş olmasını ummak istiyorum…" (Radikal arşivi Doğan Medya tarafından kaldırıldığı için Yazının Sendika.org'daki linkini aşağıya ekledim.)
O günlerde kimse de bana itiraz etmemişti. PKK'nin vergi istediğini yazmamda bana cesaret veren, Musa Anter'in evlatlığı Süphan Mete’nin 20 Eylül 1992 günü işlenen cinayetten hemen sonra emniyette verdiği şu ifade idi:
“Ben Mardin Akarsu nahiyesinde doğdum. Orada yaşarken okulu bıraktığım için aileme yardım ediyordum. 14 yaşıma geldiğimde uzak akrabam olan Musa Anter’e evlatlık verildim. Benden evvel dayımın oğlu ondan sonra da abim Musa Anter’in evlatlığıydı. Musa Anter’in ailesi İsveç’te yaşıyordu. Eşi Hale Anter ile arası iyi değildi. Dindarlık ve temizlik konusunda anlaşamıyorlardı. Musa Anter’in Akarsu nahiyesinde 1500 dönüm arazisi vardı. Köyde bir düşmanı yoktu. PKK Musa Anter’den 5 milyon vergi istedi. Vermeyi kabul etmeyince 20 milyon ceza kestiler. Yaşlı bir kadını göndermişlerdi. Elinde not getirmişti. Musa Anter notu açmadan küfür edip kadını geri gönderdi. PKK Musa Anter’i ‘TC işbirlikçisi’ olarak ilan etti. Bir bildiri dağıttılar. Musa Anter bölge valisi Hayri Kozakoğlu ile birlikte içki içiyormuş dediler. Musa Anter hakkında ölüm kararı verilmişti. PKK pusula göndermişti. ‘ARGK tarafından mal ve can varlığına el konuldu’ yazıyordu. Bundan dolayı İstanbul’a kaçtık. Ayda 1 milyon karşılığında Yeni Ülke gazetesine yazıyordu. Ben 90 yılında askere gittim. Sonra döndüm. Olay zamanı Diyarbakır’da Kültür Festivaline davet ettiler. Musa Amca Beni Diyarbakır’a gönderdi. Orada karşıla beni dedi. Fakat Diyarbakır’da iken korkuyordu. Dışarı çıkmıyordu. Sadece bir kere Gazi Köşkü’ne imzaya gitmişti. Olaydan üç gün önce Büyük Otel’de saat 14-16 saatleri arasında bir telefon geldi. Normal bir Türkçe ile Dijwar isimli biri konuştu. Musa Anter onunla konuştuktan sonra morali bozuldu. Sordum. ‘Yine onlardı, PKK’lilerdi. Yarın Çınar’a gideceğiz. Kimse gelmesin şoförsüz araç iste, PKK’liler beni oraya istediler dedi.’ Ertesi gün sabah 11-12 arası beni uyandırdı, lobiye indik. Telefon geldi. Dijwar’dı. Bu kez Kürtçe konuştu. Musa Amca konuştuktan sonra ‘Oğlum gitmemize gerek kalmadı. Onlar gelecek dedi.’ Biz otelde iken belediyeden gelenler oldu. Oturduk, yemek yedik. Yine telefon geldi. Aynı kişiydi. Musa Amca telefondakine kızdı. ‘Niye geç kaldınız?’ dedi. Yanımıza geldiğinde ise ‘Bizi alacaklar siz yemeğinizi yiyin. Bu gece gelemeyeceğim Orhan’a gidiyorum.’ dedi. Biz Samet ile lokantaya gittik. Otele döndüğümüzde Nevin Hanım gelmişti ve bize haberi verdi. Morga gittik. Gazeteciler fotoğraf çekmek istediler. Ben sadece Hürriyet ve Milliyet’e izin verdim. Çocuklarına haber verdim. Belediye zabıta verdi. Sabaha karşı işlemler bitti. Mardin’e götürdük. Bir süre sonra PKK beni kaçırdı, 18 gün işkence etti. Musa Anter’in ölümünü sen üstleneceksin dediler bana.”
Bu ifadeyi içeren 24 Haziran 2020 tarihli duruşma haberinin linkini de aşağı ekledim.
Hani yukarda "Musa Anter'i JİTEM'cilerin öldürdüğünü öğrendik de ne oldu?" diye sormuştum ya. Son dönemde, PKK hakkında öğrendiğimiz şeylerin de akibetinin aynı olmasından endişe ediyorum. Galiba hakim sınıflarımızın en başarılı oldukları konu toplumsal belleğimizin en fazla bir kaç günlük bilgileri kaydedecek kadar sığ olmasını sağlamaları...
xxx
Not: Twitter'da bu yazıyı paylaştığımda Samuel Sem takma adlı bir arkadaş (fotoğrafının kendisine ait olduğunu söyledi) şunları yazdı. (İmlasını düzelterek aktarıyorum):
"1990 yılı idi. (Musa Anter'le) İstanbul'da bir toplantıda tanışmıştık. Kartal'daki evine davet etmişti. PKK adına ben kendisiyle konuştum. O beni ben onu sevdim. İki kasetlik bir röportaj da yapmıştım. Kasetleri Cemil Hoca adında bir dostuma bırakmıştım. İstanbul'dan ayrıldım. Keske o kasetleri bulabilsem.
'Vergi konusunda ne biliyorsunuz?" sorum üzerine:
"O kağıtta yazılanların ve sizin de eklediklerinizin hepsi doğru. Musa Anter benimle yeniden PKK aracılığıyla bağ kurdu. Telkinlerim sonucu kendisinden para alınmadı. Kasetleri bıraktığım dostum Cemil Hoca ile (tabi yaşıyorsa, Arkadaş adında bir oğlu vardı) ilişki kurarım."
"Cemil Hoca kimdir?" sorum üzerine:
"Mardinli ama İstanbul'da öğretmenlik yapıyordu. Sanat ve entelektüel birikimi hayli yüksekti. Çok severdim ve değer verirdim. 1990'lardan sonra bağım koptu. Oğlunun ismini (Arkadaş diye) hatırlıyorum. Soyadını hatırlamıyorum. Eğer yaşıyorsa 75 yaş civarı olacak tahminimce."
Bu bilgiler aranızda birilerinde çağrışım yapıyorsa, Musa Anter'le yapılmış bu iki kasetlik röportajın peşine düşerseniz çok iyi olur.

Ezan ve Ramazan Davulu Üstüne…

Elias Nin

“Çoğunluk” olan, devlet gücünü arkasına alanlar için “on iki ayın sultanı” iken, çoğunluğun ve onun aidiyet bağı kurduğu devletin belirlediği sınırlar içerisinde nefes alma hakkı olan “azınlık” açısından “ızdırap ayı” olan Ramazan başladı.
Eğer bu coğrafyada yalnızca Müslümanlar yaşıyor olsaydı ve herkes ezan ve ramazan davulu dolayısıyla bir sıkıntı yaşamıyor olsaydı, o vakit sorun olmazdı. Lakin bu coğrafyada yaşayan her dört insandan biri Müslüman değil, Müslüman olanların ise yarısından fazlası namaz kılmaz, oruç tutmaz.
Bundan dolayıdır ki gece yarısı davul sesiyle, sabahın beşinde ezan sesiyle herkesi uyandırmak terörden başka bir şey değildir.
Herkesin evinde saat varken, herkes ne zaman sahura kalkacağını ne zaman namaz için uyanacağını biliyorken, sokaklarda davul çaldırmanın, hoparlörden yüksek sesle ezan okutmanın maksadı nedir?
Bir de derler ki, “İslam’da zor ve zorlama yoktur.” Bunun, istiklal marşı okunurken yoldan geçen herkesin olduğu yerde tıp diye durmak zorunda bırakılmasından ne farkı var ki?
Eğer ki bir din kendi ritüellerini başkalarına da dayatıyor ya da kendi gereklerinin sonuçlarına başkalarını da katlanmak zorunda bırakıyorsa, bu bir inanç olmaktan çok, bir hegemonyaya tekabül eder.
Ötekileştirdiği, “azınlık” ve “sığıntı” olarak gördüğü gayrimüslimler, Aleviler, ateistler gibi İslam dışı toplulukların mutsuzluğundan kendisi için “mübarek” bir mutluluk edinen bir topluluğun, sonra da kalkıp “İslam, hoşgörü dinidir” deyip, barıştan, kardeşlikten, laiklikten, birlikte yaşamdan söz etmesi garip gelse de onun ahlakını resmeder.
Tabii bir de hayvanlara uygulanan terör var. Dikkat edilecek olursa özellikle sabah ezanı köpeklerde hep bir huzursuzluğa neden olur, saldırı algısına yol açar. Ramazan’da bir de buna davul sesi eklenince bu durum katbekat artmaktadır. Ramazan ayı boyunca özellikle kent sokaklarında yaşayan hayvanların psikolojileri ciddi oranda bozulmaktadır; bunu da ayrıca konuşmak lazım.

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.