IŞİD tutukluları Irak'a gönderiliyor: Korsanlık mahkemesi ve vatansızlar krizi
Devletin resmi belgelerinde HTŞ-3: HTŞ’li komutan nasıl insan kaçakçılığı yapıyordu?
Devletin resmi belgelerinde HTŞ - 2: HTŞ’nin Türkiye ve Suriye’de işlediği suçlar
'Terörsüz Suriye' örneğinde bir 'Terörsüz Türkiye' mi?
AB liderleri Şam'da Kürt ve Alevi kırımcısı el-Şara'ya islami selamlama ile temenna ederken Brüksel'de Kürtler ve Alevilerin haklı isyanı
Doğan Özgüden
Sürgündeki medya kuruluşlarından Özgürüz'ün yöneticisi Can Dündar bugünkü yazısında haklı olarak şu tepkiyi gösteriyordu:
"Geçen hafta Halep ve Şam’dan gelen iki görüntüden sözedeceğim. Halep’ten gelen görüntüde, iç güvenlik güçlerine bağlı bir Kürt kadının cansız bedeni cihatçı çeteler tarafından, yıkık bir binanın balkondan atılıyordu. Şam destekli cihatçılar, zafer çığlıkları eşliğinde 'Allahuekber' diye bağırıyordu.
"Diğer görüntü Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa'nın Suriye başkentinde Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile görüşmesinde çekilmişti. El-Şara, kadınlarla el sıkışmadığı için elini göğsüne götürmüş, von der Leyen de aynı şekilde karşılık vermişti.
"Cihatçı Nusra geleneğinden gelen el-Şara, Şam’da iktidarı devraldıktan sonra taktığı kravatla Batılı'lardan övgü almıştı. Ancak manzara, onun Batılılaşmasından ziyade, Batılıların onun çizgisine yaklaştığını gösteriyor. Bu, sadece ikinci fotoğrafın verdiği izlenim değil; Batı’nın ilk görüntüdeki barbarlığa kayıtsız kalması da bunun işareti…"
AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Halep'te Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallerine Şam yönetiminin saldırılar düzenliği sırada Suriye'ye yaptığı bu ilk ziyarette ülkeye desteklerinin süreceği taahhüdünde bulunduğu gibi 700 milyon Euro'luk mali yardım paketini de açıkladı, ayrıca Suriye yönetimiyle bu yılın ilk yarısından itibaren üst düzey siyasi diyalog başlatacaklarını müjdeledi.
AB Komisyonu ve AB Konseyi başkanları temsil ettikleri kurum adına bu "teslimiyetçi" ziyareti yaparken hem sayısal, hem de siyasal olarak Belçika'daki en önemli diasporalardan birini temsil eden Belçika Kürt Toplulukları Demokratik Konseyi (NAV-BEL) 9 Ocak Cuma günü Brüksel merkez istasyonunda düzenlediği kitlesel gösteride Suriye'deki barbarlığın yanı sıra Avrupa Birliği'nin Şam yönetimine teslimiyetçi tutumunu da şöyle protesto ediyordu:
"Belçika'daki Kürtler, sivillerin barbarca şiddet ve insan hakları ihlallerine maruz kaldığı Halep'teki durumdan derin endişe duymaktadır. NAV-BEL üyeleri arasında, daha önce sürgüne zorlanmış ve şehrin Kürt mahallelerine sığınmış Afrin, Tel Rifaat ve Halep'ten gelen birçok Kürt bulunuyor.
"Bugün yüz binden fazla insanımız yine yerinden yurdundan ediliyor. Fırat'ın batısında Kürtler için artık yer kalmamış gibi görünüyor. Afrin, Tel Rifaat ve Menbiç'ten sonra Halep, saldırıya uğrayan ve işgal edilen dördüncü Kürt bölgesi oldu.
"Türkiye'nin desteklediği, Şam'ın yeni yönetimine bağlı cihatçı gruplar, bir kez daha Kürtlere karşı düşmanlıklarını gösteriyorlar. Bu güçler, Kürtlerin kimliğini ve haklarını hiçe sayıyor. Etnik, kültürel, dini ve sosyal çeşitliliği ve kadınları tehdit ediyorlar.
"Uluslararası toplum, ABD'nin öncülüğünde, bu duruma açıkça göz yumuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de dün Şam'daydı ve elini sıkmayı bile reddeden rejime, özellikle Avrupa'da bulunan Suriyeli mültecilerin Suriye'ye geri gönderilmesi için 700 milyon Euro'luk yardım sözü verdi.
"Rejimin tam da o sırada yüzbinlerce yeni mülteci yaratmakta olması, AB'nin körlüğünü, zayıflığını ve yetersizliğini göstermektedir.
"Kürt toplumu olarak, uluslararası toplumun ve Avrupa ülkelerinin Kürtleri korumak için acil müdahalesini talep ediyoruz.
"Ayrıca, dünyanın dört bir yanındaki tüm demokratik güçleri ve örgütleri, Kürtleri vuran bu yeni trajediye dikkat çekmeye çağırıyoruz. Kürtlerin haklarının tanınması, yerel diktatörlüklerin soykırımcı saldırılarına karşı tek savunma duvarıdır."
Kürt diyasporasının bu haklı etkinliğinden bir gün sonra da, cumartesi günü, Suriye Alevileri Destek Komitesi Brüksel'deki Avrupa Parlamentosu'nun tam karşısında bulunan Luxembourg Meydanı'nda, Suriye rejiminin Aleviler, Kürtler ve Dürzilere karşı işlediği suçları kınayan ve uluslararası kuruluşları ezilen halklarla dayanışmaya çağıran bir toplantı düzenledi.
Türkiye'deki baskı rejimine karşı verdiği mücadeleden dolayı yıllardır sürgünde Türk Devleti'nin baskı ve tehditlerinin hedefi olan akademisyen-yazar Bahar Kimyongür, komite adına yaptığı konuşmada şu gerçekleri vurguladı:
"Suriye'de silahlı İslamcı grupların iktidarı ele geçirmesinden bu yana, Alevi halkı sistematik bir vahşetin hedefi haline gelmiştir. Alevilere yönelik katliamlar, yargısız infazlar, kaçırmalar, cinsel şiddet, zorla kaybetmeler, türbelerinin ve mezarlarının yıkılması, yağmalama, pogromlar, linçler, ev, işyeri ve bahçelerine el koymalar, toplu işten çıkarmalar büyük bir cezasızlık iklimi içinde sürmektedir.
"Ülkenin yeni yöneticileri olan tanınmış cihatçı figürler, milislerini Alevileri yok etmeye teşvik etmişlerdir. Geçtiğimiz Temmuz ayında Reuters haber ajansı, 7 ve 8 Mart 2025'te 1500'den fazla kişinin ölümüne yol açan toplu infazların planlayıcılarından birinin Celaleddin (Ebu Ahd) El Hamavi olarak da bilinen Hasan Abdül Ganiolduğunu açıkladı. Birçok cihatçı propaganda videosunda, yeni rejimin tanınmış figürlerinin, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere tüm Alevileri öldürme emrini açıkça verdikleri duyulmaktadır.
"Bazı Avrupalı siyasi ve medya figürlerinin sessizliği, küçümsemesi veya suç ortaklığı, bu yıkıcı girişimin devamına objektif olarak katkıda bulunmaktadır. Şimdi harekete geçmemek, tüm nüfusların gözlerimizin önünde yok olmasını kabul etmek anlamına gelir."
Toplantı sonunda Avrupa liderlerine ve uluslararası topluma şu çağrı yapıldı:
"Alevilere ve diğer Suriye azınlıklarına karşı işlenen sistematik suçların gerçekliği kabul edilmeli, tehdit altındaki sivil nüfus için acil uluslararası koruma sağlanmalıdır.
"Cihatçı milislere verilen her türlü siyasi, mali veya askeri desteğe son verilmeli, bölgelerin ve toplulukların kendi güvenliklerini sağlama kapasitesini garanti eden demokratik bir federal sistemin kurulması sağlanmalıdır.
"Şeriat rejiminin yetkilileri ve milisleri de dahil olmak üzere, toplu katliam suçlardan sorumlu olanların cezasız kalmasına son verilmelidir."
Hafta sonunda Suriye'de ve Avrupa Birliği kurumlarının bulunduğu Brüksel'de bu gelişmeler olurken, Türkiye'de MHP lideri Devlet Bahçeli'nin başlattığı "Terörsüz Türkiye" sürecine büyük bir özveriyle destekte bulunan DEM Parti'nin eş genel başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Suriye'de yaşanan saldırıları “insanlık suçu” olarak niteleyen şu açıklamayı yaptılar:
“Şam Yönetimi 10 Mart Mutabakatı’na uymadığını açıkça göstermiştir... Halep pratiğinde. İŞİD armalarıyla sivil yerleşimlere ağır saldırılar düzenleniyor. ‘Kürdün kanı helaldir’ şeklindeki karanlık fetvalarla açıkça saldırılar teşvik ediliyor. Bu, yalnızca Kürtlere değil, insanlığın ortak vicdanına yönelmiş saldırılardır."
Konuşmacılar, Suriye rejimini ve onun terör uygulamalarını destekleyen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı da sert şekilde eleştirerek soruyorlar: "Bu diplomasinin değil, çatışma siyasetinin dilidir. Siz bir diplomat mısınız, yoksa asker misiniz? Siz diplomasi koridorlarından mı, yoksa el-Şara’nın yönettiği operasyon odasından mı konuşuyorsunuz? Karar verin, diplomatsanız diplomatlığınızı yapın. Değilseniz, gidin Suriye operasyon odasında oturun da ne olduğunuzu bilelim."
Ne var ki, diplomasinin değil, çatışma siyasetinin dilini kullanan sadece Hakan Fidan mıdır?
Kendine özgü hesaplarla "Terörsüz Türkiye" sürecini başlattığı için bir yılı aşkın süredir "barış güvercini" olarak hayranlıkla alkışlanan MHP Lideri Devlet Bahçeli 'nin, onu TBMM'de ve medyada temsil edenlerin Suriye konusundaki gözü dönmüşçe saldırıları, tahrikleri ve tehditleri karşısında DEM Parti'nin yöneticileri ve TBMM'deki milletvekilleri ne diyecektir?
Geçen hafta MHP'nin Meclis Grubu toplantısında konuşan Bahçeli Suriye'de başlatılacak vahşete şu sözlerle zaten yeşil ışık yakmıştı: "SDG-YPG, Suriye’nin Kuzeydoğusunda geniş bir alanda fiili hakimiyet kurmuştur. Bu bölge yer altı ve yerüstü kaynakları bakımından son derece zengindir. SDG ve YPG’nin İsrail’in dümen suyuna girmesi, bu siyonist alçaklık tarafından Mazlum Abdi’nin PKK’nın kurucu önderliği yerine hazırlanıyor görüntüsü, çözümsüzlüğü ve kaosu sertleştirecektir. Buna da hiç kimsenin hakkı yoktur. Ya mutabakatla ya da zorla Suriye’nin üniter yapısı, siyasi ve toprak bütünlüğü tesis edilmeli, Arap aşiretleri, Şam yönetiminin yanında durmalıdır."
Son vahşet operasyonunun ardından, MHP'nin günlük gazetesi Türkgün bugün manşetten şöyle nefret ve kin kusuyordu: "Suriye Ordusu Halep'te terörün kökünü kazıyor... Adım adım Terörsüz Suriye..."
Sadece MHP'nin gazetesi mi? AKP iktidarının beslemesi olan medya da, ondan geri kalmadı.
ANF Ajansı bu konudaki araştırmasının sonucunda şu açıklamayı yaptı:
"HTŞ’nin Türk devletinin desteği ile Halep’te bulunan Kürt mahalleleri Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallerine yönelik katliam saldırıları sırasında, Türkiye içerisinde bulunan ve çoğu kendini ‘muhalif’ olarak tanımlayan gazeteciler ve basın kuruluşlarının Kürd'e yönelik tavrı da ortaya çıktı. Özellikle toplum üzerindeki etkisini bildiğinden dolayı medya ayağını iyi kullanan özel savaş aygıtı, katliam saldırılarının başından itibaren bütün gücüyle korkunç bir dezenformasyona girişti. Bunu da özellikle Türkiye toplumunda karşılığı olan ve ‘muhalif’ gözüken medya aracılığıyla yaptı.
"Aynı döneme denk gelen bir diğer özel savaş uygulaması da, yaşanılanlara yönelik haber yapan ve saldırıları olduğu gibi gösteren Kürt medyasına yönelik olarak geliştirildi. Önce Türkiye’de yayın yapan Mezopotamya Ajansı, Jinnews sitelerinin dijital medya hesaplarına erişim engeli getirildi. Yeni açılan hesaplarına da aynı anda erişim engeli konuldu, açılan hesapların aktifleştirilmesine engel olundu. Sonrasında Avrupa’dan yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesinin internet sitesi hiçbir gerekçe sunulmadan kapatıldı. Yine ısrarla çetelerin saldırılarının boyutunu ve katliam girişimlerini gösteren ANF’nin dijital medya hesaplarının görünürlüğü engellendi."
Gerçekten de iktidar destekli bu dezenformasyonun ana amacı Kürt ulusunun Suriye toprağındaki direncini çökertmek için SDG-YPG'yi "terör örgütü" olarak nitelemek ve Şam iktidarının soykırıma varan terörünü "Terörsüz Suriye" yaratma operasyonu olarak göstermekti.
Bu gerçeklerin ışığında soruyorum:
Bahçeli'nin ve Erdoğan'ın dillerinden düşürmediği, Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nda ve de İmralı görüşmelerinde kimsenin karşı çıkmadığı "Terörsüz Türkiye" hedefine, "Terörsüz Suriye" örneğinde olduğu gibi Kürt ulusunun tüm direniş örgütleri ve medyası yok edilerek mi ulaşılacaktır?
Devletin resmi belgelerinde HTŞ-1: IŞİD ve El Kaide'den Şam’daki iktidara
Suriye'de dengelerin altüst olduğu ve Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) yeni bir aktör olarak Şam sahasında boy gösterdiği bugünlerde, devletin arşivleri bu devasa yapının aslında nasıl bir kanlı miras üzerine inşa edildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
https://kisadalga.net/haber/ozel-haber/isid-ve-el-kaideden-samdaki-iktidara-136387
Diplomalıların (eğitimlilerin) ihaneti…
Fikret Başkaya
“Radikal olmak sorunları kökeninde ele almaktır. İnsan için bu köken insanın kendisidir.”Karl Marx
“Bizler bilginin sürekli arttığı ama gerçeği görmenin sürekli azaldığı bir dünyada yaşıyoruz.”Jean Baudrillard
“Doğruları yüksek sesle söylemeye cesaretin yoksa, kötülüklerin dünyaya hâkim olmasına şaşırmayacaksın.”
Ernesto Che Guevara
Neden insanlık yerlerde sürünüyor? Neden bunca açlık, yoksulluk, sefalet, etik yozlaşma var? Neden canlı yaşam tehdit altında? Neden güzel gezegenimiz giderek yaşanamaz bir yer hâline geliyor? Bu durumun yegâne sorumlusu bu dünyada üretmek ve yaşamak için gerekli olan üretim araçlarına sahip olan mülk sahibi egemenler mi? İyi de o işi nasıl başarıyorlar? Eğitimlilerin, mekteplilerin, “uzmanlar”ın, bizde “aydın” denilenlerin ihaneti, suç ortaklığı sayesinde değil mi? O anayasaları, o kanunları, yönetmelikleri kim, kimin hesabına yapıyor, uyguluyor? Katliam emrini kim veriyor? Sömürü düzenini kim “meşrulaştırıyor”? Eğitimli taifenin suç ortaklığı olmadan egemenler varlıklarını sürdürebilirler mi?
Kendinden öncesi üretim tarzlarından (köleci, feodal-tribüter) “uygarlıklar”dan farklı olarak, kapitalizmde sınıf değiştirme yolu kapalı değildir… Çok sınırlı da olsa, ezilen-sömürülen sınıftan (proletaryadan), birilerinin de mülk sahibi sınıflar katına terfi etmesi mümkündür… Oysa, öyle bir şey kapitalizm öncesi dönemde mümkün değildi… Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda “reaya oğlu reaya olur” denirdi… Sınırlı da olsa kapitalizm dâhilinde sınıf değiştirme yolu açıktır… ABD’de multimilyarderlerin kahir ekseriyeti en ünlü üniversitelerden mezun olanlardır…
Burjuva toplumunda sosyal düşünce parçalanmış, dar uzmanlık alanlarına, kompartımanlara hapsedilmiş durumdadır. Uzman, maddî-sosyal gerçekliğin çok küçük bir parçası hakkında bilgi sahibidir ama bütünden habersizdir; ağacı görür de ormanı görmez… Oysa gerçek bütündedir, hakikât bütündedir…
Akademi (üniversite) bilgiyi kapıyor, bilgiyi üniversitenin duvarlarının arkasına saklıyor, bilimsel bilginin, eleştirel düşüncenin toplumla buluşmasını engelliyor… Esasen üniversiteler (akademi) ölü bilgilerin depolandığı yerlerdir. Zaten dili ve retoriği de anlaşılmamak üzerinedir; anlaşılmayacak ki, uzmanın uzmanlığının bir karşılığı olsun… (Kişisel bir anekdot şöyle: Bir konferansta izleyicilerden biri: “hocam, Paradigmanın İflası bilimsel değil” demişti… Neden diye sorduğumda, anlaşılıyor dedi… Ben de “iyi ki bilimsel değil” dediğimi hatırlıyorum…)
Oysa, üniversitelerin her türlü sorunun özgürce, sınırsız tartışıldığı, eleştirel düşüncenin filizlendiği “bilim yuvaları” olduğu, her zaman toplumun birkaç adım önünden gittiğine dair yaygın retoriğin bu dünyada bir karşılığı yoktur! Üniversitelerin misyonu ve varlık nedeni, sömürü düzenini yeniden üretmek ve meşrulaştırmaktır… Gerçek durum öyledir ama retorik farklıdır: Üniversite üyeleri uzman yetiştiren uzmanlardır… Onlar için üniversite herhangi bir meslekten ve devlet kurumundan farksızdır… Üniversitelerde entelektüel eğilime sahip olanlar devede kulak bile değildir. Müesses nizamın üniversiteleri entelektüeli, şeylerin gerçeğine nüfuz etmek gibi kaygıları olanları barındırmaz… İşe ideoloji ve politika karıştırmakla suçlanırlar ve üniversitelerden kovulurlar…
Üniversiteler egemen ideolojinin, bizde resmî ideolojinin üretildiği kurumladır. Şimdilerde bir eşik daha aşılmış görünüyor. Artık kapısında üniversite yazılı olan kurumlar, neoliberalizmin de bir gereği olarak, diploma ticareti yapılan şirketlere, kapitalist işletmelere dönüşmüş durumdalar… Eğer üniversiteler gerçekten tevatür edildikleri gibi olsalardı dünya bugün bu hâlde olur muydu?
Okullar ve üniversiteler devlet ve/veya sermaye tarafından finanse ediliyorlar. Orada radikal eleştiriye izin verilmez…
Eğitim, emekçi halk sınıflarından gelen çocukları, gençleri içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırıyor! Farklı oldukları bilincini yerleştiriyor. “Farklıyım, o hâlde farklı yaşamaya ve otorite kullanmaya da hakkım vardır” anlayışını yerleştiriyor… Aksi hâlde mülk sahibi egemen sınıfların onları “araçlaştırıp” emekçi sınıflara karşı kullanması mümkün olmazdı…
Şeyler, olgular ve süreçler sürekli değişiyor. Oysa, onları tanımlamak, anlamak, adlandırmak, bilince çıkarmak üzere kullandığımız kelimeler, kavramlar zamanla eskiyor, hattâ ölüyor; zira onların da bir ömrü, bir tarihi var. Kullanmaya devam ettiğimiz kelimeler ve kavramlarla maddî-sosyal gerçeklik arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor…
Ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz… Güneşli bir havada güneş gözlüğü takmak daha iyi bir görüş sağlar ama güneş battıktan sonra da gözlük takmaya devam edilirse, gözlük artık işe yaramamakla kalmaz, görüşü daha da zorlaştırır… Belirli bir eşik aşıldığında, belirli toplumsal olgular ve süreçler için kullanılan kelime ve kavramlar karşı geldikleri gerçekliği artık ifade edemez duruma geliyorlar… Nitekim Spinoza, “gözlüğünü parlat,” Marx, “her şeyden şüphe et,” Lenin de “her şeyi gözden geçir,” derken, bizi ölü bilgiler hususunda uyarıyorlardı…
Bizi kurtaracak olan eleştirel düşüncedir, radikal eleştiridir… Artık insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak, bu dünyayı yaşanabilir hâle getirmek, ideolojik kölelikten kurtulmaya indirgenmiş bulunuyor… Ellerimiz ilelebet armut toplamaya mecbur mu?.. İrade sahibi varlıklar değil miyiz?..
BM Sudan temsilcisi, Darfur'da çocukların 'birkaç gün içinde' açlıktan öleceğini söyledi
İran’da bir Kürt kadın daha katledildi: Dilara Kazemî işkenceyle öldürüldü
İran’daki protestoların 21. gününde, Kirmaşan’da gözaltına alınan iki çocuk annesi Dilara Kazemî’nin, ağır işkence sonucu hayatını kaybettiği bildirildi.
İran’da protestolar 21. gününde sürerken, halkın taleplerine karşılık İran rejimi güçleri de saldırılarını artırdı.
“Kürt ve İranlı Tutukluların Sesi” internet sitesinin verdiği bilgilere göre; Kirmaşan eyaletine bağlı Geylan Xerbî kasabası nüfusuna kayıtlı Dilara Kazemî isimli Kürt kadın, Kirmaşan’daki gösteriler sırasında gözaltına alındı.
Kaynağın aktardığına göre Dilara, gözaltına alındığı sırada İran istihbarat güçleri tarafından işkenceye maruz kaldı ve hayatını kaybetti.
Dilara’nın evli ve iki çocuk annesi olduğu, ayrıca rejim güçlerinin işkence sırasında Dilara’nın iki elini ve dişlerini kırdığı belirtildi.
https://ilketv.com.tr/iranda-bir-kurt-kadin-daha-katledildi-dilara-kazemi-iskenceyle-olduruldu/
TOSCANİNİ’NİN YÖNETİMİNDE İCRA EDİLEN ENTERNASYONAL’İ DE
MCCARTHYSME DÖNEMİNDE ABD YÖNETİMİ SANSÜR ETMİŞTİ
Ünlü orkestra şefi Arturo Toscanini, bundan 69 yıl önce, 16 Ocak 1957'de, hayata gözlerini yummuştu.
Kendisi çağının en büyük müzik ustalarından biri olduğu gibi, Mussolini faşizmine ve Hitler nazizmine meydan okuduğu için de saygıyla anılıyor.
İtalya'da faşist diktatör Mussolini tüm konser ve tiyatro gösterileri başlarken faşist marşı Giovinezza'nın çalınmasını emrettiğinde Toscanini bu emre itaat etmediği için faşist bir grubun saldırısına uğramış ve dövülmüştü.
Buna rağmen Toscanini "İstersen beni öldürebilirsin, ama yaşadığım sürece ne düşündüğümü söylemeye devam edeceğim" diyerek anti-faşist tutumunu sürdürmüştü. ”Zorba ve mücrim" olarak nitelediği Mussolini'yi sürekli eleştirdiği için Toscanini'nin evi sürekli gözetim altında tutuluyor, telefonları dinleniyor, postalarına el konuluyordu.
Bunun üzerine 1938'de İtalya'yı terketti. Hitler'in diktatörlüğü altına düştükten sonra Almanya ve Avusturya'da da konser vermeyi reddetti.
Ülkesine ancak faşizm çöktükten sonra 1946'da döndü ve ünlü Scala Operası'nın yeniden açılışında orkestrayı yönetti.
İkinci Dünya Savaşı sonunda müttefiklerin zaferini kutlamak üzere organize edilen bir konserde Toscanini ittifak ülkelerinin marşlarının yanısıra Enternasyonal'i de icra etmişti.
NBC Senfoni Orkestrası ile Westminister Korosu'nun seslendirdiği bu konserin kaydı ABD'de daha sonraki gösterimlerinde Enternasyonal kısmı kesilerek sansüre uğramıştı.
Toscani'nin yönettiği Enternasyonal:
https://www.youtube.com/watch?v=2OPvWFDzDlA