Rindêxan ve Mala Elîyê Ûnis: Kürt folklorunda kadın direnişi ve eşîr toplumu
Hüsamettin Turan
Yakın dönem Kürt tarihinde, toplumsal direnişin ve kültürel hafızanın en çarpıcı simgelerinden biri, Mihemedê Elîyê Ûnis İsyanı ve bu isyanın kadın kahramanı Rindêxan’ın hikayesidir.
1926 yılında patlak veren Mala Elîyê Ûnis İsyanı, Cumhuriyet’in erken döneminde Kürt eşîr yapısının merkezi otoriteye karşı verdiği direnişi temsil eder. Bu direnişin en dramatik ve folklorik boyutu, Mihemedê Elî’nin kızı Rindêxan’ın kişiliğinde somutlaşmıştır.
Rindêxan, cesareti, zekâsı, güzelliği ve kararlılığıyla yalnızca bir birey olarak değil, Kürt kültüründe kadın direnişinin epik bir simgesi olarak halk hafızasında yerini almıştır.
Mihemedê Elîyê Ûnîs, Kürt eşîra lideri olarak Batman ve çevresinde belirleyici bir figürdür. Doğum yeri olan Xerza ve gundê Mêrgan, Hezo (Kozluk) coğrafyasının eşîr yapısı içinde stratejik bir öneme sahiptir.
Mihemed Axa, Eliyê Ûnîs’in babası, eşîr geleneğinin gerektirdiği liderlik sorumluluğunu taşırken, aynı zamanda kendi toplumuna karşı gösterdiği derin bağlılıkla tanınmıştır. Mihemed Axa’nın karakteri, oğlunun yetişmesinde hem ahlaki hem siyasal bir temel oluşturmuş, aile ve eşîr bağlarının güçlendirilmesini sağlamıştır. Bu temel, Mihemedê Elî’nin ilerleyen yaşamında hem toplumsal hem de askeri liderliğinin dayanak noktası olmuştur.
Mihemedê Elî, Osmanlı devletinin Kürt bölgelerine yönelik politikalarını dikkatle gözlemlemiş ve merkezi otoritenin egemenlik alanını genişletme çabalarına karşı koymuştur. Toprak üzerindeki hak iddiaları ve tapu konusundaki tutumu, onun devlete güvenmediğini ve eşîr bağımsızlığını koruma kararlılığını göstermektedir. Bu bağlamda, devletle müzakere etmek yerine, kendi toplumunun çıkarlarını öncelikli kılmıştır. Yerel bağlar ve dostane ilişkiler, Mihemedê Elî’nin stratejik hamlelerinde temel bir rol oynamış, hem toplumsal dayanışmayı güçlendirmiş hem de askeri organize olmasını kolaylaştırmıştır.
1925’teki Şeyh Sait İsyanı ve ardından uygulanan devlet baskıları, Kürt bölgelerindeki liderlerin stratejilerini belirlemede kritik bir faktör olmuştur. Mihemedê Elî, Şeyh Sait hareketiyle doğrudan bağlantılı olmasa da, eş zamanlı olarak devletin baskısına karşı direnişini sürdürmüştür. Bu direniş, yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda manevi ve toplumsal bir tutum olarak şekillenmiştir. Mihemedê Elî’nin mêrxasekî kimliği, toplumsal bağların ve moral gücün korunmasını sağlamış, direnişi hem sembolik hem de pratik düzeye taşımıştır.
Devlet yetkililerinin toprak talepleri ve bölgedeki askerî varlıkları, Mihemedê Elî ve eşîrasının direnişini zorlaştırmış, ancak geri çekilme ve dağlık arazinin stratejik kullanımı ile direniş sürdürülebilmiştir. Mihemedê Elî, Arzîv, Karmel ve Şelaş gibi yüksek ve savunulması güç bölgeleri kontrol ederek hem toplumsal hem de askeri düzenlemeleri kendi liderliği altında tutmuştur. Bu durum, yalnızca eşîr mensuplarının değil, sivil nüfusun da direniş sürecine dahil olmasını sağlamış, baskı ve yerinden edilme süreçlerinden kaynaklı toplumsal travmalara yol açmıştır. Kadınlar ve çocuklar, şiddet ve zorunlu göç süreçlerinden doğrudan etkilenmiş, bu durum yerel toplulukların yapısında derin izler bırakmıştır.
Mala Elîyê Ûnis İsyanı’nın askeri boyutu, yalnızca silahlı çatışmalarla sınırlı kalmamış, stratejik coğrafya, toplumsal bağlılık ve manevi otoritenin birleşimiyle güç kazanmıştır. Dağlık araziler, direnişin uzun süreli olmasını sağlamış, köylülerin yerel bilgi ve dayanışması isyanın sürdürülebilirliğini mümkün kılmıştır. Mihemedê Elî’nin liderliği, hem askeri operasyonları hem de toplumsal yönetimi koordine etmesini sağlamış, eşîr dayanışmasını güçlendirmiştir.
Rindêxan, bu direnişin ve halk hafızasının merkezinde yer alır. Onun yaşamı, Kürt topluluklarının eşîr yapısı ve toplumsal değerleriyle doğrudan ilişkilidir. Mihemedê Elî’nin liderliği ve eşîr dayanışması, Rindêxan’ın yetişmesinde kritik bir rol oynamış, ona hem ahlaki hem de siyasal bir temel kazandırmıştır. Bu temel, Rindêxan’ın isyan sırasında gösterdiği kararlılığın ve direnişin dayanak noktası olmuştur. Onun cesareti, yalnızca bireysel bir fedakârlık değil, aynı zamanda Kürt milletinin tarihsel hafızasında kadının toplumsal ve kültürel rolünün simgesel bir ifadesidir.
Rindêxan’ın iç dünyası, isyanın tüm baskısı altında karmaşık bir psikolojik direniş biçimi olarak kendini göstermiştir. Babasının topraklarını ve eşîr onurunu koruma isteği, onun özgürlük bilincini beslemiş; korku ve acı, kararlılıkla birleşerek onu efsanevi bir direniş figürüne dönüştürmüştür. Rindêxan, köylüler ve babasıyla yaptığı diyaloglarda, hem akıl hem cesaret örneği sergilemiş, halkın moralini yüksek tutmuştur:
“Babacığım, biz topraklarımızı ve adaletimizi korumazsak, kim koruyacak?”
Mihemedê Elî yanıtladı: “Kızım, senin cesaretin ve aklın, tüm topluluğumuz için bir kaledir. Yolunu kararlılıkla çiz, biz arkanızdayız.”
İsyanın bastırılması sırasında yaralı olarak ele geçirilen Rindêxan, askeri komutanın taleplerine karşı büyük bir direniş göstermiştir. Komutana verdiği yanıt, özgürlüğüne ve babasının topraklarına olan bağlılığını ortaya koyar:
“Bana sahip olmak istiyorsan, babamın topraklarının sınırlarının dışına çıkmalısın.”
Rindêxan’ın Malabadi Köprüsü’nde gerçekleştirdiği eylem, halk arasında destansı bir anlatıya dönüşmüştür. Köprünün üzerinden babasının topraklarına son bakışı ve Silvan ovasının böğrünü delen çığlığıyla Batman Çayı’na atlayışı, Kürt sözlü geleneğinde ağıtlar, destanlar ve türkülere ilham kaynağı olmuştur. Onun çığlığı yıllar boyunca şu sözlerle dile getirilmiştir:
“Ezim rinda Rindêxan
Keça mîr û axayê çîyan
Ey Tirkê tacîk
Karê we çîye li van cîyan
Rinda rindê namdar
Ez dimirim, birîndar û bê zar
Teslîm nabim destê neyar û najîm bê ar…”
Bu şiirsel anlatım, Rindêxan’ın hem toplumsal direnişi hem de bireysel fedakârlığını yansıtır ve Kürt halk edebiyatında direnişin, özgürlüğün ve kadın kahramanlığının kalıcı bir sembolü hâline gelmiştir.
Rindêxan’ın hikayesi...
Kürt folklorunun temel motiflerinden biri olan toprak sevgisi, aile onuru ve özgürlük mücadelesi ekseninde değerlendirilmelidir. Onun eylemi, folklorik anlatılarda sıkça yer alan “cesur kız” motifini somutlaştırır ve Kürt kadınlarının toplumsal rollerini, direnişteki önemlerini görünür kılar. Rindêxan, yalnızca savaş alanında değil, kültürel hafızada da mücadele etmektedir; eylemi, kuşaktan kuşağa aktarılan bir simge hâline gelmiştir.
Rindêxan’ın intiharına dönüşen direnişi, aynı zamanda psikolojik bir direniş biçimi olarak da değerlendirilebilir. Onun eylemi, hem bedensel özgürlüğünün hem de toplumsal onurunun korunması anlamına gelmektedir. Kendi yaşamını feda ederek baskıcı güçlere karşı en dramatik karşı duruşu sergilemiştir. Bu yönüyle Rindêxan figürü sadece bir halk kahramanı değil, aynı zamanda direnişin etik ve moral boyutunu temsil eden bir ikon hâline gelmiştir.
Epik anlatılar ve folklorik motifler, Rindêxan’ın hikayesini zaman içinde daha geniş bir kültürel bağlama taşımıştır. Onun öyküsü, Kürt sözlü geleneğinde ağıtlar, destanlar ve türkülerin temelini oluşturmuş, yerel kültürün ve toplumsal hafızanın sürekliliğini sağlamıştır. Her bir anlatı, Rindêxan’ın cesaretini ve direnişin önemini yeniden hatırlatmış, toplumsal kimliğin pekişmesine katkıda bulunmuştur.
Mala Elîyê Ûnis İsyanı’nın askeri, toplumsal ve kültürel boyutları, Rindêxan’ın hikayesiyle birleştiğinde, Cumhuriyet’in erken döneminde Kürt bölgelerinde yaşanan devlet-toplum çatışmalarının çok katmanlı doğasını anlamayı mümkün kılar. Mihemedê Elî’nin liderliği ve eşîr dayanışması, Rindêxan’ın bireysel kahramanlığı ve halkın kültürel hafızasıyla birleşerek, hem toplumsal hem de kültürel bir direniş örneği sunar.
Kaynaklar
1. Cevat Sinet, Kürtlerin Eşîr Yapısı ve Direniş Tarihi, Ankara: Kürt Araştırmaları Yayınları, 2005.
2. Mehmet Bayrak, Kürt İsyanları ve Direnişleri, İstanbul: Avesta Yayınları, 1998.
3. İsmail Beşikçi, Doğu Kürdistan ve Cumhuriyet Dönemi Politikaları, Ankara, 2000.
4. Fikret Adanır, Kürtler ve Türkiye Cumhuriyeti, İstanbul, 2006.
5. İbrahim Özgür, Sason Direnişleri ve Yerel Aşiretler, Diyarbakır, 2012.
6. Nejat Bozkurt, Cumhuriyet Döneminde Kürt Direnişleri ve İsyanlar, Ankara, 2008
Mutlak sıfırın eşiğinde: Evrenin en dondurucu noktası keşfedildi
Gökbilimciler, bizden 5 bin ışık yılı uzakta adeta donmuş bir zaman dilimi keşfetti. Bir yıldızın ölümü sırasında ortaya çıkan muazzam hız, beraberinde inanılmaz bir soğumayı da getirdi. Uzayın doğal ısısını bile geride bırakan bu bulutsunun sırrı, kozmik bir sprey etkisinde saklı.
Evrenin sonu yeniden hesaplandı. "Korktuğumuzdan daha erken"
https://www.ntv.com.tr/teknoloji/evrenin-sonu-yeniden-hesaplandi-korktugumuzdan-daha-erken-1722160
Çölün ortasında göl bulundu
https://www.sozcu.com.tr/colun-ortasinda-gol-bulundu-p314134
Tesadüfen ortaya çıktı: Tarih yeniden yazılacak
https://www.sozcu.com.tr/tesadufen-ortaya-cikti-tarih-yeniden-yazilacak-p313625
Bosna Hersek’te Keşfedilen 3.000 Yıllık Gizemli Alan, Eski Dünyaya Dair Yeni Bir Bilmece Yarattı
Bosna Hersek’te bulunan antik metal hazinesi, altında yakılmış adaklar saklayan L biçimli gizemli bir törensel yapının ortaya çıkarılmasını sağladı.
https://kayiprihtim.com/haber/bosna-hersek-3-000-yillik-rituel-alani/
Mars’taki kritik keşfi NASA duyurdu: Organik moleküller bulundu, yaşamın yapı taşları tespit edildi
https://t24.com.tr/dunya/mars-taki-kritik-kesfi-nasa-duyurdu-organik-molekuller-bulundu-yasamin-yapi-taslari-tespit-edildi,1316007
Araştırmacılar 400 yıldır bu soruyu çözmeye çalışıyor: Roanoke Kolonisine ne oldu?
1587'de kurulan Roanoke Kolonisi, üç yıl sonra tarihten silindi. Ağaca kazılan "CROATOAN" yazısı dışında hiçbir iz bırakmayan halkın neden, nasıl ve nereye gittiği hâlâ bilinmiyor.
Hiçlikten gerçekliğe döndürdüler
https://www.sozcu.com.tr/hiclikten-gerceklige-dondurduler-p312894
ABD, Kızılderililerle savaşırken
Kızılderilileri açlıktan öldürmek için,
hayvanlarının hepsini öldürdüler
ve onlar açlıktan öldüler..
Çocuklar dahil her Kızılderili başı
getirene 5 dolar verdiler.
Resmî kurumlar, binalar Kızılderili başı ile doldu, İnsan başından tepeler oldu..
Yine de Kızılderililerle başa çıkamadılar.
Anlaşma yoluna gideceklerini,
çekileceklerini söyleyerek, iyi niyet
göstergesi hediye olarak battaniye verdiler.
Verilen battaniyelere bulaşıcı hastalık
bulaştırılarak verildiğinden.. 70 milyona yakın Kızılderili, genci,
çocuğu, yaşlısı, hamile kadınları bulaşıcı hastalıktan acı çekerek hepsi öldü..
Kalan Kızılderilileri de Kanada'ya sürdüler ve sadece devlet olarak (sanırım 2010 da ) özür dilediler o kadar. Kafa derisi yüzmek de Kızılderililere ait değil. İnsanları kovboy filmleri ile kandırdılar yıllarca."
Alıntı
24 Nisan ve aydınlarımız: İlber Ortaylı ve Heath Lowry
Taner Akçam
İlber Ortaylı ve Heath Lowry örneklerinden hareketle 24 Nisan Ermeni soykırımı ve aydınlar üzerine bir gözlemde bulunmak istiyorum. İkisi de yaşanmış ‘ufak bir anı’. Bu anıların özellikle ülkemizde demokratik bir kültürün niçin kök salmadığı konusunda oldukça öğretici olduklarını düşünüyorum.
24 Nisan ve Aydınlarımız
Taner Akçam yazdı | 24 Nisan ve Aydınlarımız: İlber Ortaylı ve Heath Lowry
Ortaylı ve tanışmamın hikayesi
Ortaylı’nın beni pek sevmediği biliniyor. Hakkımda ileri geri konuşmaktan hiç geri durmadı. Bazı konuşmalarını YouTube üzerinde bulmanız da mümkün. Ortak dostlarımıza, benim Almanya tarafından Türkiye’ye özel görevli olarak gönderildiğimi de söylermiş. Görevim ise “Ermeni soykırımı oldu” diyerek “başka milletler de yaptı” argümanı ile Almanya üzerindeki psikoloji baskıyı azaltmak imiş.
Bu iddia bir tek Ortaylı’ya ait değildi. Varlığından 1996 yılında haberdar olduğum, muhtemel istihbarat servislerince bir grup akademisyene gönderilen bir dosyada da benzeri iddialara yer veriliyordu.
Hikayesi de şu: 1977’de siyasi mülteci olarak Almanya’ya kaçmıştım. Ve 17 yıllık sürgün hayatından sonra 1993 yılında Türkiye’ye bir akademisyen olarak dönmüştüm. Hamburg’da çalıştığım Enstitünün mali desteği ile yakın dönem –1878-1925 yıllarını kapsayan- bir Dokümantasyon Merkezi kurmak istiyordum. O zamanın parası 10 bin mark üstünde para harcayarak, Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde konuya ilişkin malzemelerin hemen hemen tamamını satın almıştım.
Girişimim başarısızlıkla sonuçlandı. Rahmetli Zafer Toprak, Tarih Vakfı bünyesinde projeyi yapmama engel oldu. Çünkü proje “Batı’nın bir oyunu” idi, (kendisi tarafından yüzüme söylenmiş sözdür.) Bilgi Üniversitesi ise yukarda sözünü ettiğim dosya nedeniyle ürktü ve kurucularının kabul ettiği bir projeden ‘Akademik Konsey’in aldığı kararla vazgeçti. Bu Konsey’de adlarını burada anmak istemediğim, kendilerini “ilerici” sayan akademisyenler çoğunlukta idiler. Bunu da bir kenara not edelim.
Ortaylı ve İttihatçılar
İlber Ortaylı ile bu dönemde tanıştım. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde idi. Ziyaretine gittim ve projem için destek vermesini istedim.
Çok uzun konuştuk. Konuşma boyunca, İttihatçılar için açtı ağzını yumdu gözünü. Söylemediği sözü bırakmadı. Katiller sürüsü idiler. Gözlerinin yaşına bakmadan Ermenileri imha etmişlerdi.
Projem çok önemliydi. Mutlaka yapmalıydım. Ama şu veya bu üniversite veya kurum peşinde koşmamalıydım. Oralarda bu belgeler kaybolabilirdi. Doğrudan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne baş vurmalı ve projeyi onlarla yapmalıydım. Hem kaybolmazlar hem de proje ciddiyet kazanırdı. Eğer istersem ilişki kurmada yardımcı olabilirdi.
O gün bugün aklımdaki sorudur. Acaba İlber Ortaylı, İttihatçılar ve Ermenilerin imhası konusunda bana söylediklerini kamuoyu ile niye paylaşmadı ve paylaşsa ne olurdu? Cevabı zor bir sorudur bu ama konu bir tek Ortaylı ile sınırlı değil.
Heath Lowry
Vereceğim ikinci ilginç örnek Prof. Heath Lowry’dir. Lowry, 24 Nisan konusunda “Türk Tezlerinin” savunucusu ve “inkarcı” olarak bilinir. 1990 yıllarında karıştığı bir skandal ve Amerikan Büyükelçisi Morgenthau hakkında yazdığı küçük bir kitap onun bu üne kavuşmasına neden olmuştur.
Skandal’ın nedeni Lowry’nin 1990 yılında, dönemin Türkiye Washington Büyükelçisi Nuzhet Kandemir’e ‘Ermeni soykırımı iddialarına karşı yapılması gerekenler’ konusunda bir tavsiye mektubu yazmasıdır. Büyükelçi Kandemir, Lowry’nin bu mektubunu yanlışlıkla ‘Nazi Doktorları’ adlı önemli kitabın yazarı Robert Jay Lifton’a gönderir. Ve Lifton bu mektubu, iki diğer akademisyen arkadaşı ile birlikte kamuoyu ile paylaşır. Mesele Lowry aleyhine imza kampanyalarının konusu olur. Lowry, daha sonra yaptığını “aptalca bir hata” olarak tanımlayacaktır ama iş işten geçmiştir.
Lowry’nin “inkarcı” unvanını kazanmasının ikinci nedeni, “Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsünün Perde Arkası” adlı küçük bir broşür yazmasıydı. 1913-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapan Morgenthau’nun anıları çok önemliydi ve yakın zamanlara kadar Ermeni soykırımı tezlerini kanıtlamanın en baş eserlerinden birisi sayılırdı. Lowry, çalışmasında işte bu ‘ünlü’ kitabın baştan sona düpedüz yalanlar ve yarı gerçeklerle dolu olduğunu iddia ediyordu.
Bu kadar giriş, zannederim benim Heath Lowry hikayem için yeteri kadar arka plan bilgisi vermiştir.
Lowry ile karşılaşma
1993 yılında Türkiye’ye döndüğümde, bir arkadaşım Heath Lowry’nin benimle tanışmak istediğini söyledi. “Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu” kitabım yeni çıkmıştı. Lowry arkadaşıma, “eğer bir Türk böyle bir kitap yazdıysa bu işin rengi değişir,” demiş ve beni tanımak istemişti.
Şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum, İstiklal’de Tünel’e yakın ISIS kitabevi vardı. Onun önünde buluştuk. Çok uzun ve güzel bir sohbet yaptığımızı hatırlıyorum. Aklımda kalan, kitabım hakkındaki olumlu sözleri ve bir de başından geçen bir olayı anlatması idi.
Hangi kuruma yapmıştı tam hatırlamıyorum ama bir resmi kuruma, Ermeni soykırımı iddialarına karşı, 1915 yılı Van ve civarı olayları ile ilgili bir belgesel yapılmasını önermiş. O dönemde Ermeni gönüllü birliklerinin, Ruslarla birlikte Kürtlere katliam yaptıkları bilinen bir konu idi. Sonuçta kendisinin de katıldığı bu proje hayata geçmiş ama yetkililer bu belgeseli hiçbir zaman yayınlamamışlar. Nedenini, gülerek söyledi: Kürtler, Kürtçe konuşuyorlardı!
Talat Paşa’nın telgrafı
Daha sonra, 1995 idi galiba, Heath Lowry ile Bursa’da bir konferansta bir araya geldik. Merdiven üstü bir yerde konuştuğumuzu hatırlıyorum. “Devlet Arşivleri bir kitap çıkartmış, gördün mü” diye sordu. Haberim yoktu. “Ermeni meselesine ilişkin arşiv belgelerini yayınlamışlar. Mutlaka bak,” dedi. Sonra konuyu anlattı. “Talat Paşa’nın bir telgrafını yayınlamışlar. Kendi bildikleri dalı kesmişler. Aptal bunlar. Telgraf ‘Ermenilere yapılanları diğer Hristiyanlara yapmayın’, diyor.” Lowry’e göre bu telgraf ‘soykırım iddiaları konusunu’ esas olarak kapatmıştı.
Doktora tezim kitap olarak çıkmak üzereydi. Bunu haber verince, “belgeyi bul ve mutlaka kullan, çok önemli”, dedi. Çünkü devlet, Ermenilere yönelik katliamın planlı bir imha olduğunu kendisi kabul ediyor ve belgesini yayınlıyordu.
Hemen kitabı edindim. Ve alanımızda ‘meşhur’ ettiğim telgrafı buldum. Telgraf 12 Temmuz 1915 tarihli idi ve Diyarbakır Valisi Reşit’e gönderilmişti. Talat bu telgrafta, İstanbul’a “Ermenilerden ve diğer Hristiyan ahaliden 700 kişinin geceleri şehirden harice çıkarılarak koyun gibi boğazlatıldığı” haberlerinin geldiğini söylüyor ve durdurulmasını istiyordu. Çünkü, “Ermeniler hakkında kararlaştırılan inzibati ve siyasi tedbirlerin diğer Hristiyanlara uygulanması kesinlikle caiz” değildi.
Özetle, “size Ermenileri kesin dedik, tüm Hristiyanları kesin demedik” diyen bir telgrafın Devlet Arşivleri tarafından yayınlanması gerçekten büyük bir olaydı ve telgrafı, kitabın önsözünde önemli bir yer ayırarak yayınladım.
Ortaylı ve Lowry örneklerinde yaşadıklarım ‘aykırı ve tesadüf’ değildi. 1997 yılında Mersin’de katıldığım büyük bir konferansta da benzeri gözlemlerim oldu. Resmi konuşmalarında veya tebliğlerinde Ermeni soykırımının olmadığını söyleyen akademisyenler, toplantı aralarında veya akşamları özel sohbetlerde, tüm çıplaklığı ile imhalardan söz ediyorlar ve kendi bölgelerinde yaşadıklarını, yaşlılardan duyduklarını anlatıyorlardı.
Hep aklımdaki sorudur: Ortaylı, Lowry ve diğer akademisyenler, kendi bildiklerini açık ve temiz bir biçimde kamuoyu ile niye paylaşmadılar? Üstelik o yıllarda, riskli ve tehlikeli olan Kürt meselesi konusunda konuşmaktı, Ermeni meselesi değil. Ermeni soykırımı üzerine konuşmayı yasaklayan bir ceza maddesi bile yoktu orta yerde…
Gerçekten çok önemli bir sorudur: aydınlar ve akademisyenler konu hakkında dürüst davransalardı bu günlerde 24 Nisanlarda neler konuşuyor olacaktık?
"Nereden geliyoruz? Bitişik nizam ama ayrı ayrı evlerde izole olmaktan, beton ama varoş mahallelerden, hapishane hücrelerinden, yetimhanelerden; hep tehdit altında olmaktan, medyanın beyin yıkamasından, tüketim güzellemelerinden, fiziksel cezalandırmadan, bizi pasifliğe sürükleyen ideolojiden, depresyondan, hastaliktan, rezaletten, utançtan, insanlarin alçalmasından, emperyalizm tarafından sömürülen bir halktan geliyoruz."
Ulrike Meinhof
"Gayler ve lezbiyenler yeryüzünde ve gökyüzünde lanetliler... Ama kadın ya da erkek, onlar, tuhaf olanlar, aşağılananlar, şimdi bizim zamanımızın tarihe braktığı en iyi haberlerden bazılarının yaratıyorlar. Insan çeşitliliğinin simgesi gökkuşağı bayrağayla silahlanarak, geçmişin en uğursuz miraslarından birini yerle bir ediyorlar."
Eduardo Galeano