Her türlü “birlik ve beraberlik” şampiyonunun dikkatine
Zulfu Dicleli
1.
“Birlik, çeşitliliğe bağlıdır.”
Veya “Bütünlük, farklılaşma sayesinde mümkündür.”
“Gerçek birlik, farklılıkların ortadan kalkmasıyla değil, onların bir arada var olmasıyla oluşur.”
Birliği bazen şöyle düşünürüz:
Herkes aynı olsun, herkes aynı düşünsün, farklılıklar ortadan kalksın. Bu durumda birlik, tekdüzelik anlamına gelir.
Oysa birliği mümkün kılan şey farklılıklardır.
Bir ormanı düşünün: meşe, çam, mantarlar, böcekler, kuşlar; hepsi farklıdır. Ama tam da bu farklılıklar sayesinde orman bir bütün oluşturur ve dayanıklılık kazanır.
Aynı şekilde: toplumlar, ekosistemler, diller, hatta insan bedenleri birbirinden farklı parçaların ilişkisi sayesinde vardır.
Yani çeşitlilik bir lüks değil, varoluş ve beka koşuludur
“Birlik farklılığın karşıtı değildir; birlik farklılığın örgütlenmiş biçimidir.”
Dolayısıyla “Birlik, çeşitliliğin yok edilmesine değil, korunmasına dayanır.”
veya
“Bütünlük, farklılıkların bir aradalığından doğar.”
Kısaca:
“Birlik, farklılıkların varlığına bağlıdır; çeşitlilik olmadan gerçek bir bütünlük kurulamaz.”
2.
Gerçekten önemli olan her şeyi—gerçekten ne olduğumuzu düşündüğümüzü ve dünyada gerçekten değer verdiğimiz her şeyi — ancak karşılaşmalarla, deneyimle anlarız.
Onun için: Bırakın özgürce birbirleriyle karşılaşsınlar! Konuşsunlar, müzakere etsinler. Ancak o zaman ortak noktalara varabilirler. Dünyayla ve hayatla karşılaşmalara karış birlikte tavır alabilirler.
Birbirimizi tanıyabilmek için aramızdaki sınırların geçirgen olması gerekir.
Geçirgen sınırlar olmadan karşılaşma olmaz, karşılaşma olmadan güven oluşmaz, güven işbirliği ve karşılıklı dayanışma kurulamaz, ortak yönelim olmadan da demokratik birlik oluşamaz.
Kapalı sınırlar yalnızca yankı odaları üretir.
3.
Gökyüzünün maviliğinin güzelliğini fark edebilmemiz için çevremizde mavi-olmayan şeyler de var olmalıdır.
Güzellikleri fark edebilmek hayatı, geniş birlikler içinde farklılıkların festivali olarak yaşamanın kapısını açar.
Her birimiz denizdeki dalgalar gibi birbirimizden farklıyız, ama aynı denizin parçalarıyız. Aynı denizin yaşadığı tarihinin ürünüyüz, gelecekte gene aynı denizin dalgaları olacağız. Ama o deniz nasıl bir deniz olacağı biraz da bugün bizlerin ne yapacağına bağlı olacak.
4.
Tarih bize gösteriyor ki farklılıkların bir arada yaşaması kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için adalet, özgürlük, eşit haklar ve demokratik kurumlar gerekir.
Farklılıkların anlaşmazlıkları yıkıcı, antagonist çatışmalara dönüştürme ihtimalini ancak böylece en aza indirebiliriz.
Kısaca: Memleket için anlamlı olacak bir birlik ve beraberlik; kimlik birliği olarak ya da fikir birliği olarak veya tekdüzelik olarak değil, asıl farklılıkların birlikte yaşayabilme kapasitesi olarak görülmelidir.
https://zulfu.blog/2026/06/01/her-turlu-birlik-ve-beraberlik-sampiyonunun-dikkatine/
Farah Zeynep Abdullah’ın Düşmanlığı
Elias Nin
Farah Zeynep Abdullah’ı, Bihter ve Bergen filmlerinden, Muhteşem Yüzyıl dizisinden neredeyse tanımayan yoktur. Tabii akıllarda kalmasının nedeni oyunculuğu değil, canlandırdığı karakterler idi. Oyunculuğu berbattır, onu yer aldığı film ya da dizlerde büyüten, onun oyunculuğu değil, oynadığı karakterlere uygun karakteri oldu hep.
Farah Abdullah’ı tanımayan yoktur lakin tanımakla bilmek aynı şey değil.
Tabii ki herkes bir başkasını başka bilir, hayata baktığı yerden bilir.
Benim durduğum yerden bildiğim Farah Abdullah feminizm karşıtıdır ama feminist olarak bilinir, neyse ki kendi bunu iftira olarak kabul ediyor da hiç değil se feminizmi bu lekeden kurtarıyor. Kendisi şunu diyor:
“Eşek gibi kendi ayakları üstünde duran tüm kadınlara default (varsayılan) olarak feminizm yükleniyor, sürekli ‘feminist metre’ açmayın, sürekli çekilmeye çalışılan yerde değilim.”
Keşke Farah Zeynep değil de feministler, “kadın cinselliğini, bedenini meta olarak satan, satılmasını onaylayan Farah Zeynep istese de feminist olamaz” türünden bir açıklama yapmış olsaydı.
Farah Zeynep, Kürt, Alevi, Yahudi düşmanıdır. Onun Yılmaz Güney düşmanlığının nedeni hiç de sanıldığı gibi kadın duyarlılığı değil, Yılmaz Güney’in Kürt, sosyalist ve ötekileştirilmişlerden yana bir yerde durmuş ve Türklüğün ideolojik laboratuvarı olan Yeşilçam’da yoksulların, ötekileştirilmiş olanların, Kürtlerin yumruğu olmuş olmasıdır.
Yılmaz Güney, 70’li yılların ilk yarısında yaptığı, oynadığı filmlerde Yeşilçam’ın Türkçü ve erkek egemen karakterini sorgulamasa da bunları yeniden üretse de yoksullar, ezilenler, ötekileştirilmiş olanlar açısından o kendilerinden biriydi. Onun attığı her yumruk onların nazarından kendileri için atılıyordu.
70’li yılların ikinci yarısı itibariyle Yılmaz Güney kendi küllerinden yeniden doğmuş, bu çelişkiye son vermiş, ezilenlerin, yoksulların, ötekileştirilmiş olanların sesi olmuştur. Onların sinemasını yapmıştır, yapmaya çalışmıştır.
Farah Abdullah’ın Yılmaz Güney düşmanlığı bundandır.
Yılmaz Güney tarafından vurulan Türkçü hâkim Sefa Mutlu’nun ailesi unutmuş olsa da Farah Abdullah bunu unutmadı zira onun düşmanlığı duygusal değil, ideolojiktir.
Onun derdi, Yılmaz Güney'in sonradan kendi eleştirisini yaptığı geçmişteki maço tavırları ya da kadınlara şiddet uygulaması değildir. Bunlar Farah Abdullah’ın umurunda dahi olmaz; eğer öyle olsaydı, hakkında tecavüz davaları açılmış, insan kaçakçılığı yapan, Nazi hayranı şarkıcı Kanye West’in İstanbul konserinde, “çok heyecanlıyım” demezdi, “eler havaya” yapmazdı.
Kadına şiddetten ceza almış oyuncu Ozan Güven’in Kadıköy’de bir mekânda istenmemesi karşısında, “İnsanları anlama ve insanlara anlatma fırsatını kaçırmamak lazım,” demezdi.
Farah Abdullah’ın, Kanye West konserine neden gittiğini açıklarken, durup dururken, “Kılıçdaroğlu, senden de tiksiniyorum” demesi de onun Alevi ve Kürt düşmanlığı ile alakalıdır. Kılıçdaroğlu istediği kadar kendisinin Türkmen olduğunu söylesin, Türklüğün kapıkulu olsun, hiçbir zaman Beyaz -Sünni Türklük açısından potansiyel düşman olarak görülmekten kurtulamaz. Özgür Özel’in, İmamoğlu’nun olduğu yerde tercih konusu olamaz.
Mesela Yılmaz Güney de 1973 yılında Adana Altın Koza Film Festivali'nde kazandığı para ödülünü Türk Hava Kurumu’na bağışlamıştı ama Farah Abdullah için bunun bir önemi yoktur, Yılmaz Güney sonuç olarak Kürt’tür, ezilenlerden yanadır, potansiyel olarak Türklük açısından tehdittir.
Sonuç olarak: Türklük tarafından linç edilen kişinin gerçekten ne olup olmadığına bakmadan, linç edilme nedenine dikkat etmek lazım.
Yılmaz Güney tutarlı bir devrimci ya da lümpen, kadın düşmanı biri olsun, Türklük açısından bunun bir önemi yoktur, günün sonunda o bir Kürt’tür. Farah Abdullah gibilerin tiksindikleri yoksullardan, en alttakilerden yanadır, onlara cesaret ve ilham vermektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu istediği kadar kapıkulu olsun, Farah Abdullah ve Türklük açısından “O bir Dersimlidir, köylüdür; Türklüğün ideolojik kalesi olan CHP’nin sahibi olmaya çalışmak onun haddi değildir.”
Farah Abdullah’ın düşmanlığın özeti şudur: O, zenginden yana ve Türlüğün ölçülerine uygun olmayan her şeye düşmandır.
https://www.instagram.com/p/DZMxoV0oUau/?igsh=bWs2dGVraWxpeTJw
Türkiye’de siyaset yalan ile beslenir
İbrahim Aksoy
Kim en güzel, püsküllü yalan söylüyorsa, halk ona inanır. O da toplumun üst katlarında kendine bir yer bulur. Yerini de aldı mı, toplumun saygı değer, bireyi olur. Artık herkes ona inanır ve güvenir. Çünkü o ne söylerse doğru söyler, asla yalan söylemez. Fakat görüldüğü gibi, Atatürk’ün Partisinde böyle olmadı, toplum ortadan ikiye bölündü.
Düşünün; Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’ de Misakı Milli sınırlarının yöneticisi, İngiliz General Harrington’ın gözleri önünde parti kuruyor, ülke işgal altında, 20 gün sonra da 29 Ekim 1923’de bu parti Cumhuriyeti kuruyor. Partinin kurucuları arasında, birkaç Osmanlı Paşasından başka bir tek sivil ve militan yoktur. Bugün bu partide koltuk ve yönetim kavgası var. Bir parçası Ankara il Başkanlığı binasında, bir parçası da Genel merkezde, Hacı Bayramını kutluyorlar. Her iki tarafın ağzından, “Atatürk’ün Partisi” sözü de düşmüyor.
Ben daha önce de yazmıştım, CHP üç ayrı siyasi guruptan oluşuyor. Kemalistler, Marksistler ve Darbeci FETÖ’cüler. Kenarda bakanlar bunu görüyor ama Partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bunu görmüyor. “Ben bunların FETÖ’cü olduklarını bilmiyordum, yoksa almazdım” diyor. Kendisini dinleyenlerden de özür diliyor. Kılıçdaroğlu sen devlet memurusun, tesadüfen siyasete girdin, elbette ki bilemezsin. Bunu; bilemediğin gibi devleti yönetmesini de bilemezsin. Çekil kenara!
Özgür Özel ilk Milletvekili olduğunda, iki hafta sonra, hapisteki Cübbeli Ahmet Hoca’yı ziyarete gitti. Basın; “bunlarla daha önce ilişkin var mıydı” diye sordu, o da “Daha önce bunların toplantılarına katılıyordum” dedi. Mansur yavaş daha önce MHP’den Belediye Başkanlığı yaptı, ikinci sefere MHP yer vermedi. AKP’ ye gitti onlar da yer vermedi, geldi CHP onu baş tacı yaptı, Ankara Belediye Başkanı yaptı. Aynı yöntemle de Ekrem İmamoğlu da İstanbul Belediye Başkanı oldu ve CHP’nin ikram ettiği tahtına oturdu. Özgür Özel’in CHP’ye atamasını yaptığı Belediye Başkanlarından 17 tanesi Belediye Başkanı olduktan sora, CHP’den istifa etti, AKP ye geçti. Kılıçdaroğlu senin bunları tanıman için, bunların senin karşında Tanzara mı oynamaları gerekiyor?
15 Temmuz 2016 da darbeci FETÖ’cüler acemice darbe yapmaya kalkıştılar ama halk müsaade etmedi, karşı çıktı ve yenildiler. Darbecilerden 15 bin 539 kişi tutuklandı ve çoğu da aranır duruma düştü. Darbeden önce CHP’nin kayıtlı 1 212 418 üyesi vardı. Darbeden kısa bir süre sonra, CHP’nin üye sayısı iki milyona yaklaştı. Bunların önemli kesimi, izini kayıp etmek için gelip CHP’ye üye olan Feto militanlarıydı. Bunların önemli bir kesimi seçimlerde, CHP’den Milletvekili ve Belediye Başkanı oldu. Bir kısmı da sadece CHP’li görünmek için geldi Milletvekili ve Belediye Başkanlığına aday oldu. Partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da seviniyordu, “Üye sayımız hızla artıyor” diye.
Şimdi; görüldüğü gibi CHP’de çoğunluk FETÖ’cülar da, partiye onlar hakim. Seçime daha yıllar var, İmamoğlu’nu Başkan adayı ilan ettiler. Özgür Özel de yüzlerce miting düzenledi ve topluma kabul ettirdi. Kılıçdaroğlu geçen günkü konuşmasında, o zaman hata yaptığı için dokuz ayrı konuda, dokuz kere özür diledi. Özür çocukların mektebi, büyüklerin aptallığıdır.
Geçmişte CHP’nin üç tane milli kahramanı, her biri bir aday göstererek, Erdoğan’ı İstanbul Belediye Başkanı yaptı. Daha sonra CHP Erdoğan’ı Başbakan yaptı, Erdoğan da kendisini Devlet Başkanı yaptı, 25 yıldır ülkeyi yönetiyor. Atatürk’ün Türkleştirme ve Müslümanlaştırma projesini en iyi uygulayan da Erdoğan’dır. Bilmedim görmedim yalanlarınıza, artık kimse inanmıyor.
Yüz yıldır Türkiye’nin uydurmalarını dünya yakından izliyor ve meseleye de hakim. Birbirinizi yeseniz bile dünya siyaseti sizinle ilgilenmeyecek. Sizin yarattığınız ve dünyayı huzursuz eden sorunlarla ilgileniyorlar. Ortadoğu siyasetini bu hale getiren, Türkiye ve İran’dır. Sıraya geçin de İran’dan sonra sıranızı bekleyin.
Türkiye’de Kürt var diyeni Partiden attınız, Kürt oldukları için, yedi Kürt Milletvekilinin dokunulmazlığını CHP kaldırdı, savcıya götürmeden, CHP götürdü Hapse attı. Zilan, Ağrı ve Dersim katliamlarını, Kürtler unutmadı, Atatürk’ün Partisi Eli kanlı bir partidir.
“Etme komşuna gelir başına”
Taner Akçam yazdı: D-97 Talimatı
Ekte orijinalini de yayınladığım bir belge var. [1]
4 Haziran 1942’de Milli Savunma Vekaleti, tüm bakanlıklara ve idari birimlere gönderilmek üzere Başbakanlık makamına aşağıdaki yazıyı gönderiyor:
“1- Askeri Mekteplerimize girmek isteyenler hakkında, (D-97) talimatı mucibince yapılmakta olan Irk tahkikatının tatbikatında; ilgili Makamların mahremiyete dikkat ve riayet etmedikleri ve Askeri Okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye, Irk tahkikatı neticesi olarak menfi cevap verilirken, “Türk Irkından olmamalarının” sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.
2- Bu tarzı hareket, muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fena tesir bırakacak ve Milli vahdetimizi bozacak bir takım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen caiz değildir. Binaenaleyh; Polisten itibaren yukarıya doğru bütün Mülkî ve Askeri tahkik ve tetkik mercilerince, gerekli tahkikatın gayet mahremane ve adilane yapılmasını Askeri Okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkikatı neticesi olarak en nihayet şube ve mekteplerce menfi cevap verilmek lazım geldiği takdirde; Okul kadrosunun müsaadesizliği ve saire gibi bir takım sıhhî ve idari mülâyim sebepler gösterilmek ve Irktan bahis edilmemek suretiyle, anlar üzerinde fena tesir bırakmamağa dikkat ve itina olunmasını; tamimen arz ve rica ederim.
3- Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına, (Mülki tahkik mercilerine, gereği emredilmek üzere) Dahiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt; K. Iıklarına, Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır.”
Belgenin dili, hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açıklık ve netlikte. Irk temeline dayalı bir devlet kurulmuş ama bu Irk prensibinin belli edilmemesi ve saklanması isteniyor.
Taner Akçam yazdı: D-97 Talimatı
Demokrasi nihayet gelecek diye yaşanan ümitler
Bugünlerde Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik siyasi iktidarca örgütlenen bir saldırıyı izliyoruz. Birçok insan bu saldırıda Kılıçdaroğlu’nun sıradan bir alet olduğunu görüyor ve biliyor.
Ana aktör Cumhurbaşkanı Erdoğan. Görülen o ki Sayın Erdoğan, CHP’ye yönelik politikayı sadece bir dönem daha iktidarda kalabilmek için uygulamaya sokmadı.
Bunun da ötesinde ‘tek adam diktatörlüğü’ olarak adlandırılabilecek bir rejimin kurulmak istendiği anlaşılıyor.
Ama yine görülen o ki bu “oyun” büyük tepki toplamış vaziyette.
Belki daha da önemli olan ortaya çıkan bu büyük tepkinin aynı zamanda toplumda bir ümit de yaratması…
Tepkinin, tek adam rejimini, otoriter sistemi ortadan kaldırma potansiyeli taşıdığı bir çok insanın ortak inancı gibi.
Ama beni heyecanlandırmayan da tam da bu konu.
Ne CHP’ye yönelik saldırıyı ne de buna yönelik doğan büyük tepkiyi küçümsemek niyetindeyim.
Elbette, iktidarın bu saldırısına karşı CHP yönetimi ile dayanışma içinde olmak, demokrasi adına hukuk adına ne kalmışsa onu korumak için uğraşmak gerekir.
Ama yukardaki belgeyi düşünen benim meramım başka!
İnsanlara tarih hatırlatmak.
1950’lerden beri aranan ve gelmeyen demokrasi
1950’de tek parti yönetimine karşı insanlar “yeter söz milletindir” diyerek DP’yi iktidara taşıdılar. Ne büyük ümitler yaratmıştı 1950… Tek parti diktatörlüğü ortadan kalkacak demokrasi gelecekti! Ne oldu?
1974 yıllarında “Karaoğlan” diyerek Bülent Ecevit’te umut aradı insanlar! “Toprak işleyenin su kullananın” olacaktı. Karaoğlan 12 Mart darbesi sonrası demokrasiyi getirecekti. Ne oldu?
1980 darbesi sonrası, Demirel ‘bir bilen’ olarak sahneye çıktı. Erdal İnönü SODEP-SHP’si ile birlikte “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek büyük bir açılım yaptılar. İnsanlar merkez sağ ve merkez solun askeri darbeye tavır alarak demokrasiye geçişi sağlayacağına inandılar. Ne oldu?
2000’lerde AKP, askeri vesayet rejimine karşı demokrasi için yola çıktı. Avrupa Birliği doğrultusunda ciddi reform girişimlerine başladı. İnsanlar, askeri vesayetin son ereceğine ve demokrasinin geleceğine inandılar. Ne oldu?
Benim anlamadığım bu yakın tarihi niçin unuttuğumuz.
Niçin bugün neler oluyor konusunu anlamaya çalışırken geçmişte yaşanmışlar üzerine düşünmüyoruz.
Acaba büyük dalgaları arkalarına takan Menderesler, Ecevitler, Demirel-Erdal İnönüler, Erdoğanlar niçin verdikleri sözü tut(a)madılar?
Söz verdikleri şeyleri yapmamaları, yapamamalarının nedeni bu insanların karakterlerinin bozuk olması değildi herhalde.
Bunların bu ülkenin en temel sorunu olan demokrasiyi getirememiş olmalarının bir nedeni olmalı.
Bu neden yukardaki belgede saklı.
Irk ayırımı varsa demokrasi gelmez
Bu belge arşive yeni kondu. Bugüne kadar bilinmiyordu. Gizli tutuluyordu.
Belgenin sol üst köşesinde büyük harflerle, “10 Temmuz 2025 tarih ve 148317 sayılı OLUR ile GİZLİLİĞİ KALDIRILDI” yazıyor.
Merak ettiğim soru şu: Menderes, Ecevit, Demirel, İnönü, Erdoğan D-97 talimatını biliyorlar mıydı?
Talimat diyor ki biz bu devleti “Irk esasına” dayalı olarak kurduk onun için de bu ırka dahil olmayanlara devletin bazı kurumlarının kapıları kapalıdır.
Şimdi, niçin ordunun, güvenlik birimlerinin, yargının ve diğer sivil idarenin önemli görevlerinin bu ülkenin bazı vatandaşlarına kapalı olduğunu anlıyoruz.
Bu sadece 2025 yılında açığa çıkan bir belge. Acaba bunun gibi ne kadar başka talimat, gizli yönetmelik vardır, bilmiyoruz.
Bir başkasını 2013 yılında tesadüfen AGOS gazetesi açığa çıkartmıştı. Bu ülkede vatandaşlar Nazileri hatırlatır biçimde fişleniyormuş! 1923’den beri Rum’a 1, Ermeni’ye 2, Yahudiye 3 numarası veriliyormuş.
Muhtemel D-97 talimatı gibi bir şey… Üstü örtülüverdi… Konu bile edilmedi.
Sorun bir tek insanlardaki duyarsızlık değil. Daha da ürkütücü olan bir başka gerçek var.
Devleti kuranlar, hukuken adına Apartheid denen ırk ayrımcılığını esas almış ama bunu açıktan savunacak cesarete de sahip değiller.
Bu nedenle “saklayın” ve “yalan söyleyin” diyor.
Bugünü kadar bilmiyorduk-haberimiz yoktu, diyebilirdik belki. Ama artık biliyoruz.
Artık biliyoruz: bu devlet ırk ayrımcılığını esas alan bir hukuk sistemi üstüne kurulmuş ve bugüne kadar kimse bunu sorgulamadığı için de geçmişteki her ümit hüsranla sonuçlanmış.
Şimdi de bu olacak gibi. Özgür Özel ne Menderes’ten, ne Ecevit’ten, ne Demirel ve Erdal İnönü’den, ne de Erdoğan’dan çok farklı…
D-97 talimatnamesini değil, benzeri tüm talimatları bulup ortaya çıkartacağım ve yırtıp atacağım demedikten sonra…
Boşuna heyecanlanmayın, bu ve benzerlerinin kesin olduğu talimatlar ortadan kaldırılmadıkça bu ülkeye demokrasi gelmez.
Şimdi Kürt meselesinin niçin çözülmediğini çözülemeyeceğini ve tek adam rejimlerinin sona eremeyeceğini anladık mı acaba?
Merakım şu: D-97 ve benzeri talimatları öğrenmek isteyecek miyiz? Yoksa 2013’teki AGOS bilgisi gibi bunu da mı unutacağız? Göreceğiz!
[1] Belgeye dikkatimi çeken Sait Çetinoğlu’na teşekkür ederim.
https://medyascope.tv/2026/05/31/taner-akcam-yazdi-d-97-talimati/
“Neden hiçbir şey yerine bir şey var? Bu soruya verilebilecek olası cevapların yelpazesi oldukça dardır. Hiçbir şey yerine bir şeyin var olduğunu, çünkü hiçbir şey yerine bir şeyin olması gerektiği için varsayabiliriz. Ya da hiçbir şey yerine bir şeyin var olduğunu, çünkü hiçbir şey yerine her zaman bir şeyin var olduğu için varsayabiliriz. Ya da hiçbir şey yerine bir şeyin neden var olduğuna dair bir açıklama olmadığını varsayabiliriz: hiçbir şey yerine bir şeyin var olması, basitçe yalın bir gerçektir. Ya da hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu, hiçbir şeyin yerine bir şeyin olması iyi olduğu için varsayabiliriz. Dahası — ve bu kilit noktadır — bu açıklamaların her biri, ateistler için de teistler için olduğu kadar geçerli görünmektedir. Eğer teistler, tanrılar olması gerektiği için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin olması gerektiği için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrarla savunabilirler. Eğer teistler, her zaman tanrılar olduğu için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrar ediyorsa, o zaman ateistler de her zaman doğal gerçeklik olduğu için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrar edebilirler. Eğer teistler, tanrıların varlığının bir açıklaması olmadığını ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin varlığının bir açıklaması olmadığını ısrarla savunabilirler. Ve eğer teistler, tanrıların var olmasının iyi bir şey olduğu için “hiçlik yerine bir şeyin” var olduğunu ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin var olmasının iyi bir şey olduğu için “hiçlik yerine bir şeyin” var olduğunu ısrarla savunabilirler.”
― Graham Oppy
“Bu soruyu düşünmemize yardımcı olması açısından, biraz farklı bir soruyu ele almakla başlamak faydalı olacaktır. Doğal gerçekliğin kökenini düşünmek yerine, nedensel gerçekliğin kökenini ele alalım. Nedensel gerçeklik tüm nedensel ağ olduğundan, nedensel gerçekliğin bir nedeni olması mümkün değildir: Böyle bir neden hem nedensel gerçekliğe ait olurdu hem de olmazdı. Dolayısıyla, nedensel gerçekliğin var olmaya başladığı ve var olmaya başlayan her şeyin var olmaya başlamasının bir nedeni olduğu, her ikisinin de doğru olması mümkün değildir. Mantıksal tutarlılığı korumak için, hem teistler hem de ateistler ya nedensel gerçekliğin var olmaya başlamadığını kabul etmelidirler ya da var olmaya başlayan bazı şeylerin var olmaya başlamasının bir nedeni olmadığını kabul etmelidirler.”
― Graham Oppy
Biz yarını yaşarken onlar düne dönecek: Burada zaman geriye akıyor
Fizik kurallarının her zaman çok katı ve değiştirilemez olduğu konuşulur. Ancak bunun doğru olmadığını ortaya çıkaracak bir gelişme yaşandı. fizikçiler tarafından yapılan çalışmalar zamanın ileriye doğru değil de geriye doğru aktığı bir yer bulunmasını sağladı. Bu bölgede zaman geriye doğru ilerliyor.
1992 Düzeni
3 Temmuz 1992’de, aynı gün, aynı Resmî Gazete’de yayımlanan seri kanunlarla endüstriyel futbolun ve CHP’nin önü açıldı, yoksulların denetlenmesini şart koşan Yeşil Kart uygulamasına geçildi, karakoldaki askere duraksamadan öldürme yetkisi verildi.[1] Sırasıyla açacak olursak:
Endüstriyel Futbol Afyonu Kurumsallaşıyor
Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 3813 numaralı kanunla baştan dizayn edildi. Yayın gelirlerini, özerk bütçeyi, mahkeme düzeninden ayrılmış tahkim sistemini, sıkı UEFA ve FİFA bağlarını içeren, toplumun sevdiği bir oyundan dev bir ekonomi ve toplum idare mekanizmasına doğru evrilen özerk ve endüstriyel futbol düzeninin temelleri atıldı. Sonra yayın gelirleri, sponsorluklar, dev transferler, anonim şirket bağları aldı başını gitti. Türkiye dışa yayılmak üzereydi, “FİFA ve UEFA icra kurullarında daha önce hizmet etmiş veya hâlen hizmet etmekte olanlar” artık TFF Genel Kurulu’nun doğal üyeleriydi. Futbol 90’lardan günümüze derin ve çok yönlü bir işlev gördü.
CHP Toplumsal Kampların İdaresi İçin Sahaya Dönüyor
CHP 12 Eylül’de kapatılmış, bıraktığı boşluğu irili ufaklı partiler doldurmuş, bu partiler belediyelerde yer tutmuş, sol kadrolar ve Kürt ulusal hareketi belediye-SHP ekseninde istihdam edilmişti. DSP ayrı bir baş çekiyordu. Ciddi hamlelere hazırlanan Devlet bakımından bu cenahın hâlihazır durumu toplumun yönetilmesini zorlaştırıyordu. Derlenip toparlanma gerekiyordu. 3821 sayılı yasa, 12 Eylül sonrası kapatılan partilerin eski kadrolarıyla açılmasını mümkün kıldı; kastedilen parti CHP, hazırlanan parti başkanı ise Deniz Baykal idi. İki ay sonra CHP açıldı. 1995’te SHP’yi yuttu, 28 Şubat sürecinde solu laikçilik ekseninde yeniden örgütledi, mütedeyyinlerin nefret objesine dönüştü ve onları AKP seçmeni olmaya hazırladı, 19 Aralık Cezaevleri Operasyonları öncesi Meclis dışında kalmayı başardı, döndüğünde DSP’yi de yuttu. 1992’nın üzerinden 10 yıl geçmişti ki AKP’li düzenin ilk seçimine gelindiğinde, 2002’de, Meclis’te AKP ve CHP’li ikili Hacivat-Karagöz düzeni inşa edildi.
CHP, kapatılmadan önce 1970’li yıllarda, o dönemin sosyalizm rüzgârına karşı solu dizayn etmeye çalışıyordu. Emek örgütlerinin belirleyici olduğu yıllardı. DİSK ana hedeflerdendi. DİSK öncülüğünde 1976 1 Mayıs’ında Taksim Meydanı’na çıkılmış; aynı yıl DGM direnişi yapılmıştı. 1976 1 Mayıs’ını DİSK’in kontrol altına alınması için atılan devletli adımlar izledi. O tarihe kadar Türk-İş’te yer alan CHP Milletvekili Abdullah Baştürk önderliğindeki Genel-İş haziran ayında DİSK’e girdi. Genel-İş bugünkü gibi belediye temelli bir CHP sendikasıydı. 1977’de DİSK’in önderliğindeki Taksim 1 Mayıs’ı kana bulandı; yılın sonunda taze DİSK’li Abdullah Baştürk DİSK başkanlığını aldı; devamında DİSK Genel Merkezi’ni Ankara’ya taşıma kararı aldırdı; 12 Eylül Darbesi’nin kapatma kararı icraatı yarım bıraktırdı. DİSK de CHP gibi 1992’de yeniden açıldı. Ankara’ya taşınma kararını uygulamak ise 2026 yılındaki yöneticilere nasip oldu. 1992’de yeniden açılan CHP, toplum idaresindeki eski rolünü, yeni şartlarda yeni kurum ve kavramlarla oynadı.
Yoksulların Kaydı, Denetimi ve Kontrolü için Küresel Metotlar Devreye Sokuluyor
1992’ye kadar, derin yoksulluk sosyal sigorta düzeninin dışında bulunuyordu. Fakir Fukara Fonu kayda değer bir girişim olamamıştı. 90’larda ABD öncülüğünde, yoksulların “cezaevi-polis şiddeti-sıkı denetime tâbi sosyal yardım” cenderesine alınması taktiği devreye sokulmuştu. İçeride ve dışarıda ciddi operasyonlara hazırlanan Türkiye’de milyonlarca insan devletin sağlık ve sosyal yardım ağının dışında bulunuyordu.
3816 yasayla, derin yoksulluk çekenleri kapsayan Yeşil Kart sistemine geçildi. Aile ferdi başına asgari ücretin 1/3’üne ulaşmayan mülksüzler kayıt altına alınacak, düzenli ekonomik kontrolden geçirilecek, her yıl vize başvuruları alınacak, karşılığında sağlık hizmetinden faydalanacaklardı. 1992 sonu itibariyle sisteme 921.445 kişi başvurmuştu bile.[2] O tarihte SSK’lı çalışan sayısı 4 milyonu bulmuyordu. Amaç kontrollü “güvence” sistemini kurumsallaştıracak olan Genel Sağlık Sigortası sistemine ön hazırlıktı. Yasa, giriş kısmında bunu açıkça ilân ediyordu; ilerleyen yıllarda AKP’ye nasip olacaktır. Yeşil Kart uygulaması, neo-liberal dönemde, klasik kalıcı hak temelli sosyal sigorta sisteminin dışında, Dünya Bankası ve IMF’nin dayattığı, targeted safety net (hedefli sosyal güvenlik ağı) olarak da bilinen, yoksulların yönetimine odaklanmış bir sistemin Türkiye’deki görünümüydü.
Sıraladığımız yasalar, 1992 yılı haziran ayında birer gün arayla Meclis’ten geçirilmekteydi. Kemal Kılıçdaroğlu bundan bir ay önce BAĞ-KUR’dan alınıp SSK’nın başına oturtulmuştur. Kritik anlarda kritik atamalara muhatap olmuştur. O da CHP gibi 1999’da bürokrasi sahnesinden çekilecek, es verip 2002’de iki partili Hacivat-Karagöz düzeninde CHP milletvekili olarak görevine dönecektir.
Loïc Wacquant, artık klasikleşmiş eserinde, sosyal güvensizlik ve yoksulların cezalandırılması üzerine kurulu yeni evrensel yönetim metodunu şu şekilde tarifliyor:
“Devlet sponsorlu yoksulluğun sonuçlarının kriminalizasyonuna yönelik devlet politikasının uygulanışı iki temel biçimde işler. Bunlardan birincisi, bundan doğrudan etkilenenler dışında en az görünür olanı, sosyal hizmetlerin yeni ekonomik ve ahlâkî düzene boyun eğmeyen kategorileri gözetleme ve denetleme aracına dönüştürülmesiyle ilgilidir… Refah reformu önlemlerinin uzun silsilesi aynı zamanda, yoksullara ilişkin devletin rolüne dair yeni paternalist anlayışı da yüceltmekte ve somutlaştırmaktadır. Bu anlayışa göre, mülksüzleştirilmiş ve bağımlı yurttaşların davranışları sıkı gözetim, caydırma ve yaptırım protokolleri aracılığıyla yakından denetlenmeli ve gerektiğinde düzeltilmelidir… bu düzende mülksüzleştirilmişlere yönelik sosyal politikanın yerini, düşkün kategorilerin yakından izlenmesi ve cezalandırıcı biçimde kuşatılması almaktadır.”[3]
Yeşil Kart uygulamasından bir gün önce Meclis’ten geçen diğer bir yenilik askere duraksamadan öldürme yetkisi verilmesiydi.
Doğruca Duraksamadan
Terörle Mücadele Yasası 1991’de kabul edilmiş, 1992’ye gelindiğinde bu kanunla getirilen şartlı tahliyelerden sonra sosyalizm mücadelesine devam edenleri şiddetle bastırmaya başlanılmıştı. Türkiye yeni bir döneme giriyordu. 1993 konsepti hazırlanıyordu.
3 Temmuz 1992’de yayımlanan bir diğer yasa olan 3810 sayılı kanun, askerin silâhlı koruma faaliyetlerini Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile eşledi. Askerî polis düzenine yönelik ciddi bir adım atıldı. Dahası asker artık silâhlı saldırı teşebbüsüne karşı, hedefe doğruca ve duraksamadan ateş edebilme yetkisine sahip olmuştu. Hukukî açıdan taş da bir silâhtır; onu eline almak ise teşebbüstür.
Doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi 1996’da askerden polise yayıldı; Terörle Mücadele Kanunu’na girdi. 1997’de asker ve polis arasında EMASYA protokolü imzalandı, 1999 Depremi’nde protokol sokakta uygulandı. Deprem eski düzeni süpürür ve siyasal dönüşümü kolaylaştırırken, doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi de 1999’da bir es verdi, Anayasa Mahkemesi iptal etti. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’na döndü; 2007 yılında PVSK’ya da alındı. 1999’da iptal oyu veren Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, 2006’da Cumhurbaşkanı sıfatıyla kanunu onayladı. Demek ki Devlet iptal etti, Devlet geri getirdi. Ek olarak Türkiye, 2000 eşiğinde içinden geçmekte olduğu krize liberal yasalarla da cevap vermiştir; bunlar ilerleyen yıllarda telafi edilecektir.
1992’nin “Diğer Önemli” Olayları
Bugün Türkiye’nin Doğu Akdeniz yayılımının merkezinde yer alan Aksaz Deniz Üssü 1992’de faaliyete başladı. TSK âdeta, Gölcük’ten/Marmara içinden dışarıya açıldı. Aynı yıl Millî Gemi (MİLGEM) projesine girişildi; TCG Anadolu gibi kapsamlı savaş araçlarının temeli atıldı.
Ağustos 1992’de MGK Diyarbakır’da toplandı.
1992 Ekim’inde 15 bin askerin katıldığı uzun süreli Harkuk Operasyonu başladı. Bu operasyon kendinden önceki, kısa süreli, sınırlı katılımlı, dar alanlı operasyonlardan her bakımdan ayrılıyor, kalıcı etkiler bırakıyordu. Onu ilerleyen yıllarda başka büyük sınır ötesi harekâtlar izledi. TSK 1992’dan itibaren sınır ötesine kalıcı bir şekilde yerleşti.
1992’nin hemen ardından, 1993 Ocak ayından itibaren sarsıcı suikastlar meydana geldi. Uğur Mumcu, Jak Kamhi, Turgut Özal ve adamı Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Mehmet Sincar, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever aynı yıl tasfiye edildiler.
1992 yasalarının yayımlanmasından bir yıl sonra 2 Temmuz’da Sivas Katliamı yaşandı, toplum Sivas’ta ortadan ikiye bölündü. Bunu Başbağlar Katliamı takip etti. 3 Kasım 1993’te Çiller/Güreş stratejisi MGK’dan geçti. Bir gün sonra Çiller ellerinde liste olduğunu basın yoluyla ilân etti.
Bir düzen kuruldu, bu düzen soluğu nihayetinde AKP’de aldı, CHP bu düzeni bütünledi. 1992 düzeninin adamları, sarsıntılı yılların ardından, Erdoğan’ın hapisliği gibi 1999’da bir es verdikten sonra, 2002’den itibaren artan oranda önem kazandılar. 12 Eylül sonrasının Halkçı Parti’si gibi, 90 sonu 2000 başı DSP, YTP gibi geçiş aparatları sahneden çekildiler.[4]
2026: Dükkânın Sahibi Geldi
Bu düzen, yakın zamana kadar hemen hemen sorunsuz işledi. Türkiye’nin ekonomik kapasitesine bağlı olarak yükselen kısmî toplumsal huzursuzluklar, 1992 düzeninin adamları tarafından idare edildi. Erdoğan ve Baykal iki toplumsal kutbun artan öfkesinin paratonerleri olarak iş gördüler.
2008 krizi itibariyle sınırına dayandığı anlaşılan küresel nakit döngüsü giderek daraldı. Türkiye büyük özelleştirmeleri henüz yapmıştı, parası iyi kötü vardı, süreci öteledi ancak dünya genelindeki vaziyetten nihayetinde kaçamadı; finans sermayesini dizginlemek ve piyasayı yeniden düzenlemek işine Türk Devleti de girişmek zorunda kaldı. 2007’de ön hazırlıklar yapılmıştı.[5] Liberal işleyiş darbelenmeye başlandı. Dünya genelinde son 15 yılda cereyan eden büyük iktidar kavgaları, genel olarak bu hâdisenin cepheleri şeklinde tezahür etti. ABD’de Trump, Demokratlar nezdinde finansçılarla boğazlaştı, boğazlaşıyor. Türkiye’de bu işin hesaplaşma sahası CHP oldu. 1992’de ilk adımları atılan ve stratejisi netleşen yayılma faaliyetleri 2023’te sınırına dayandığında Türkiye Batı sistemine dümen kırdı; bu anda yakaladığı boşluğu CHP yönetimini alarak dolduran finansçı klik, Türkiye’de iktidara yaklaştı.
Bu süreç, bölgesel ve küresel büyük savaşın eşiğinde ve içinde, Türkiye’nin taraf seçme sorunuyla da iç içe gelişti. Bu sorunlarla daha önce İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde karşılaşan Türk Devleti, 1936’da CHP’ye kayyum atayarak süreci atlatmış; toplum idaresi sağlanmış, faşist kampa kayma tehlikesi geçiştirilmişti.[6]
2026 Mayıs’ında dükkânın güvenilir sahibi CHP’ye geri getirildi. Kavga sürüyor ve sürecek, zira tarafları ciddi, sınır aşan ve düzen içidir. Devlet ve toplum idaresi kavgasıdır.
Onur Şahinkaya
25 Mayıs 2026
Fotoğraf: A Takımı programı, 1998. Ortada Savaş Ay, önde “emekliliğe” hazırlanan SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, arkada duyduklarından dertlenen Ahmet Kaya (Kaynak).
Dipnotlar:
[1] 3 Temmuz 1992 tarih ve 21273 sayılı Resmî Gazete.
[2] TBMM Tutanak Dergisi, 16.3.1993, TBMM.
[3] Loïc Wacquant, Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity [Yoksulları Cezalandırmak: Sosyal Güvensizliğin Neoliberal Yönetimi], Duke Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, 2009, Durham ve Londra, s. 59 vd., PDF.
[4] Coğrafyamızda kadim bir devlet ritüeli var. Babil ve Hititlerde uygulandığını öğreniyoruz. Kriz dönemlerinde, tanrıların gazabını çeken devlet idaresinin yoluna konabilmesi için kral saraydan çıkarılıyor, yerine bir esir saraya getiriliyordu. “Kral kıyafetleri giyen esire ‘krallara has kokular’ sürünürdü… yerine geçen kişi şarap içer ve yemek yer, kralın yatak odasında uyurdu.” Babilliler sürecin sonunda köleyi öldürüyor, bizde Hititler kovmakla yetiniyor; kral nihayetinde geri geliyor. Bkz. Trevor Bryces, Hititler: Anadolu Savaşçıları, çev. Ülke Evrim Uysal, Kronik Kitap, 1. Baskı, 2020, İstanbul, s. 99.
[5] Onur Şahinkaya, “2007’de Ne Oldu?”, 10 Haziran 2020, Sosyalizm.
[6] Onur Şahinkaya, “Devletin CHP’ye İkinci El Koyuşu (1936-2025)”, 8 Eylül 2025, Sosyalizm.
1,75 Milyar Yıllık Fosiller, Dünya’daki Yaşamın Kayıp Bölümünü Ortaya Çıkardı
Avustralya’da bulunan 12 binden fazla mikrofosil, karmaşık yaşamın erken evriminde oksijenin kritik rolüne dair yeni ipuçları sundu.
https://kayiprihtim.com/haber/karmasik-yasamin-kokeni-mikrofosiller/
TC’nin Kuruluş İdeolojisi Kemalist Faşizm ve Günümüzdeki Varyantı
Ülkemizde sorun ve çelişkiler çözülmediği gibi mevcut durum giderek daha çetrefilli bir döneme girmiş durumdadır. Bunun sonucu işçi sınıfı ve emekçi yığınların sömürüsü had safhaya varmıştır. Yoksullaşma en üst düzeye çıkmıştır. Ülkenin girdiği sarmal durumun bedeli tamamen emekçi sınıflara yüklenmiştir. Elbette ki yoksulluk ve işsizlik her zaman var olmuştur. Sınıf çelişkileri, sömürü, baskı ve diktatörlük dönemleri her zaman yaşanmıştır. Bundan sonra da sınıf çelişkileri var olduğu müddetçe baskı mekanizması varlığını devam ettirecektir. Lakin günümüzdeki mertebeye çıkmamıştır. Bu, söylem düzeyinde bir propaganda değildir, sadece birkaç rakam-veri bu durumu net olarak ortaya koyuyor. Açlık sınırının 13 bin, yoksulluk sınırının ise 43 bin TL’yi aştığı mevcut koşullarda, asgari ücret ise 11 bin 400 TL’dir. Yani yoksulluk sınırının dörtte biri. Tek büyüyen açlık-yoksulluk sınırı ile asgari ücret arasındaki uçurum değildir. Asgari ücret ve altında çalışan işçi-emekçilerin oranı da en yüksek seviyeye çıkmış durumdadır. Kayıtlı çalışanların yüzde 65’i asgari ücret alırken yüzde 21.7’si bunun da altında ücret alıyor. Kayıtlı çalışanların durumunda ise asgari ücretin yani açlık sınırının altında ücret alanların oranı yüzde 84.7’yi bulmuş durumda. Sadece bu üç veri dahi ülkemizde ezen ve sömüren sınıflarla, ezilen ve sömürülenler arasındaki çelişkilerin ve buna bağlı olarak da baskı mekanizmalarının günümüzde en keskin düzeye çıktığını söylemek için yeterlidir.
Diğer yandan bu duruma bağlı olarak ezilen sınıflar ile Kürt ulusu, Aleviler, emekçi kadınlar ve baskıya tabi tutulan tüm kesimler üzerindeki faşist diktatörlük daha katmerli boyutlara tırmandırılmıştır. Öyle ki, R.T.Erdoğan’ın şahsında tek kişi üzerinden lanse edilen diktatörlük günümüzde en gerici ve en saldırgan halini almış durumdadır. AKP-MHP üzerinden uygulanan faşist diktatörlük ordu, polis, yargı kurumları tarafından had safhaya tırmandırılmıştır.
Bu faşist diktatörlüğün kökeni elbette ki yeni değildir. Sınıfsal, ulusal, cinsel, dini vb. baskıya dayalı diktatörlüğünün tarihi, yüz yıl öncesine kadar gitmektedir. Bu diktatörlüğün, ideolojik-politik temelini Kemalist doktrin oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Kemalist Türk-İslam Sentezi üzerine kurulmuştur. Hem tüm emekçi sınıflar hem Kürt ulusu ve Ermeniler, Rum ve Süryaniler hem de Aleviler üzerinde en bağnaz ve en şovenist diktatörlüktür. Dolayısıyla faşist Kemalizm’in karakteristik özelliği, tüm ezilen katmanları hedef almayı içerir. Bu diktatörlüğün tarihsel süreci, kendi içinde çeşitli evrelerden geçerek günümüze değin gelmiştir.
Ancak Kemalizm’in ideolojik doktrini daha TC kurulmadan evvel oluşmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son evresinde II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde oluşan tarihsel koşullar ile ülke emperyalizme bağımlı hale geldi, feodalizm çözülme sürecine girdi, ülkeye dışarıdan komprador kapitalizm ihraç edildi ve böylece ülke sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapı halini aldı. Bu tarihsel koşulların alt yapıyı soktuğu süreç; beraberinde üst yapıda ümmet toplumunun yerini giderek din ile milliyetçiliğin iç içe geçtiği, gericiliğin, baskının, saldırganlığın şovenist muhteva içeren devlet yönetimine bırakmasını beraberinde getirdi. Bunun sonucu Pan-İslamizm, Pan-Türkizm doktrini Osmanlı Devleti’nin sonlarında sistemin yapısına damgasını vurmuştur. Çok uluslu ve -Müslümanlarla beraber, Hıristiyanların, Alevilerin de olduğu- çok dini-inançlı heterojen toplumun, tek ulus ve tek dine dayalı homojen topluma dönüştürülmesi hedeflendi. Devleti elinde tutan güruh diğer milletlere mensup halkların soykırımla tasfiyesini ve onların topraklarını, mal ve mülklerini gasp etmeyi, tarihsel izlerini tümden silmeyi hedef edindi. Geçen yüzyılın ilk soykırımına damgasını vuran halet-i ruhiye buydu. Gözü dönen ve çığırından iyice çıkan devleti soykırıma iten, bu sınıfsal amaçtı. Bu soykırımın ideolojik-politik savını Pan-İslamizm ve Pan-Türkizm oluşturmuştur. Hıristiyan dinine mensup halklar hedef alınmıştır. Ermeni, Rum, Asuri, Keldani soykırımı bu dürtüyle yapılmıştır.
Bu soykırımı yapan İTC’den sonra yönetimi “Türkleştirme”, “İslamlaştırma” sloganlarıyla Kemalist devlet devraldı. Uluslararası alanda finans kapital mertebesine ulaşan emperyalizmin tüm pazarlara girmesi ve sermaye ihracının hakim hale gelmesi, geri ülkelerin yarı-sömürge halini alması ve bağımlı kılınması, artık ortaçağın monarşist yönetimlerinin yerini tarihsel olarak faşist diktatörlüklere bırakmasını beraberinde getirdi. Türkiye’de Kemalist devletin faşizme tekabül eden yapısı bu koşullarda oluşmuştur. Bunun sonucu, Türkiye’deki yönetimin faşist yapıya bürünmesinin nesnel ve öznel şartları da ortaya çıkmıştır...
Kemalizm ve Faşizm
Yukarıda belirttiğimiz gibi Osmanlı Devleti’nin çöküşe uğradığı son dönemlerde Kemalizm’in koşulları oluşmaya başladı. Bunun sonucu TC devleti, önceki devletin ardılı olarak kuruldu. I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda İttifak Devletleri kutbunda yer alan İTC, savaştan yenilgi ile ayrılınca Osmanlı Devleti yıkıldı. Mustafa Kemal önderliğindeki İTC ardılları, bir yandan sultanlığı ortadan kaldırır ve işgal altındaki sömürgeleştirilmiş toprakları geri alırken diğer yandan önceleri karşısında yer aldıkları İtilaf Devletleri’nin güdümüne girerek Kemalist TC Devletini kurdular.
Böylece sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal düzenin yerine yarı-sömürge, yarı-feodal düzeni getirdiler. Dolayısıyla bir önceki devletin yapısını, sorunlarını, baskı, sömürü ve zulmünü sürdürdüler. Daha önceki yönetim, askeri kesimden oluşuyordu. Daha sonraki Kemalist devletin yönetimi de daha çok asker kökenli kesime dayanırken, sınıfsal olarak ise Türk komprador büyük burjuvaları, toprak ağaları, tefeciler, eşraf takımı ve milli karakterdeki orta burjuvaziydi. Ve en nihayetinde yönetimi devralanlar önceki kesimin bağrından çıkan bağnaz ve gaddar kesimden oluşuyordu.
Rum ve Ermeni Soykırımının Tamamlanması...
Kemalist devletin başını çeken Mustafa Kemal ve diğer kurucuları tarafından Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayi Milliye örgütlenmesi oluşturuldu. Dolayısıyla Kuvayi Milliye farklı koşullarda oluşsa da İTC’nin halefleri ve onların ruh haliyle oluşan örgütlenmedir. I. Paylaşım Savaşı sonrası Kemalistler tarafından kurulan devlet eskiye kıyasla daha dar sınırlar içerse de devletin karakterini oluşturan esas unsur ırkçılık, ulusal baskı ve tahakkümdür. Ve bu devletin “Türkleştirme”, “İslamlaştırma”, emelleri üzerine “Ne mutlu Türk’üm Diyene”, “Bir Türk Dünyaya Bedeldir”, “Türk Öğün, Çalış, Güven” vb. şiarlarla homojen toplum oluşturma hedefi, Kemalist TC Devletinin de resmi doktrini ve pratik hattını oluşturdu. Güneş Dil Teorisi safsatasıyla bütün dillerin Türkçeye dayandığı ve tüm insanlığın Türk kökenli olduğu şeklindeki aslı astarı olmayan şovenist tezlerle toplumu kendi bünyesinde örgütlemeyi hedef edindi. Türk ulusal yapısıyla ortak yanı olmayan ulusal ve dini yapılar hedef alındı. Öne çıkan “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” emelleriydi. Ve bu emelleri daha Kurtuluş Savaşı denilen dönemde uygulamaya koymuşlardı.
Diğer taraftan “savaşın” gerçek muhtevası ve esas hedefleri “Kurtuluş savaşı,” “Milli Mücadele” yaftasıyla gizlendi. Yapılan sanal ve uydurma tahlillerle toplum nezdinde gerçek kamufle edildi. Yapılan katliamların, ulusal baskı ve saldırıların, sömürü ve sınıfsal baskıların üstü Türk burjuvazisi tarafından oluşturulan sanal ulus imajı ve ilkel milliyetçilikle örtülmeye çalışıldı. Oysa “Kurtuluş Savaşı’nın” gerçek muhtevası ve hedefi başkaydı. Geçmiş soykırıma rağmen hala sağ kalan Hıristiyan toplumları tümden yok etmek, izlerini dahi silmekti.
Bunun sonucu “Kurtuluş Savaşı” İTC’nin yaptığı soykırımdan sağ kalan Rum ve Ermenilerin tümden yok edilmesini hedeflemiştir. 1915-1916 soykırımı ve tehciri ile Ermeni, Rum, Asuri/Süryani nüfusun ezici çoğunluğu katledilmiş, yaşadıkları topraklardan sürülmüş, yarattıkları değerler gasp edilmişti. Sosyal ve kültürel izlerinin silinmesi için her şey yapılmıştı. 1950’lere gelindiğinde hala belli yerlerde kalan Ermeni ve Rum nüfusu vardı. Son kesim de Kemalizm döneminde Türklük ideolojisini rahatsız ediyordu. Onların mayasında da “katışıksız”, “arı”, “saf” toplum yaratma dürtüsü vardı. 6-7 Eylül 1955’te başta Rum ve Ermeniler olmak üzere Müslüman olmayan halka karşı gerçekleştirilen saldırıların arkasında, çok partili sisteme geçişin ilk denemesinde iç ve özellikle Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak dış politikada yaşanan tıkanıklıkların, halk içindeki hoşnutsuzluğun, ekonomik sorunların içindeki TC devleti vardı. Bunun sonucu İTC ruh haletiyle donanan Kemalist devlet, Rum ve Ermenilerin kalan kesimlerini hedef alarak bir önceki soykırımı tamamladılar.
İşte “Kurtuluş Savaşı’nın” ve sonrasında kurulan TC devletinin özü buydu. Resmi ideoloji Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmasıyla başladığını belirtir. Oysa Mustafa Kemal’in gittiği Samsun ve diğer Karadeniz illeri hiçbir devlet tarafından işgal edilmemiştir. M.Kemal’in “ayak bastığı” o bölge Ege, Marmara, Akdeniz, Güneydoğu Anadolu’yu işgal eden İngiltere, Fransa, Yunanistan, İtalya gibi devletlerin işgali altında olan bir bölge değildir. O zaman oraya niçin gidilmiştir?! Kime karşı “savaş”ılmıştır?! “Kurtuluş Savaşı kime karşı başlatılmıştır”?! Gerçekleri halktan gizlemenin telaşındaki köhne resmi ideolojinin bu sorulara bir cevabı bulunmamaktadır. “Kurtuluş Savaşı’nı” işgalci devletin olmadığı bölgeden başlatan Kemalist tez, gerçeği gizleyen sanal bir tezgahtan başka bir şey değildir.
Gerçek başkadır. Karadeniz’deki hedef, o bölgede olmayan işgalci devletler değildir. Orada hedef, asırlarca Karadeniz’de yaşayan Pontus Rumlarıdır. Nitekim Mustafa Kemal, Samsun’a onların hedef alınmasını, topraklarından zoraki tehcire zorlanmasını örgütlemek için gitmiştir. Hedef onların Karadeniz bölgesinden temizlenmesi ve arındırılmasıdır. Bundan dolayı Karadeniz’deki Pontus Rumlarının tehcir ve soykırım ile asırlarca yaşadıkları topraklardan tasfiye edilmesi hedeflendi. Bunun sonucu o bölgede Topal Osman gibi çete reisleri üzerinden örgütlenmeye gidilir. Karadeniz’de faaliyet gösteren çeteler üzerinden mahalli milis güçleri örgütlendi. Ve Karadeniz’in diğer bölgelerine yayılan bu çeteler, Pontus Rumlarına saldırdılar. Zoraki tehcirle topraklarından zorla uzaklaştırıldılar. Ve 300 binin üzerinde Pontus Rum’u öldürüldü. Sağ kalan Pontuslular, Ege kıtasına doğru tehcir edildiler ve Yunanistan’a göçe zorlandılar.
Sonuçta Karadeniz bölgesi, Hıristiyan toplumdan arındırılmıştır. Kalan azınlık kesim kendi dini, ulusal, eğitim vb. kurumlarından yoksun tutularak Müslümanlaştırıldı ve Türkleştirildi. “Kurtuluş Savaşı”nın başlangıcı budur! Ve bu soykırım ve tehcir her 19 Mayıs’ta “Kurtuluş Savaşı” başlangıcı olarak kutlanır!
Ülkenin Rumlardan tümden arındırılmasını hedefleyen soykırım ve tehcir Trakya, Marmara, Ege bölgelerindeki Rumlara da uygulanmıştır. Özellikle 1920 sonlarında ve 1921 başlarında Kemalistlerin, İngiliz ve Fransız emperyalistleriyle uzlaşmaları, onların güdümüne girmeleri soykırımın önünü iyice açmıştır. Bu uzlaşma ve anlaşma sonucu emperyalistlerin Yunanistan’a yaptığı destek durdurulur ve destek Kemalistlere verilir. Bu destekle, emperyalistler işgal ettikleri topraklardan çekilirler ve Kemalistlere silah yardımı yaparlar. Bunun sonucu 1921-1922 tarihlerinde Sakarya, Dumlupınar, 1. ve 2. İnönü Savaşları ve İzmir işgali ile Yunan güçleri işgal ettikleri toraklardan çıkarılırlar ve bu hengâmede sivil Rumlar hedef alınırlar. Rumlar zorla topraklarından çıkarılır ve zoraki tehcire zorlanırlar. Bu tehcir esnasında bir kesim yollarda katledilir, diğer kesim Ege denizinde boğdurulur. Diğerleri de Yunanistan’a göçe zorlanırlar. Böylece soykırıma dayalı tehcirle asırlarca yaşadıkları topraklardan sürülürler. Buna da “Kurtuluş Savaşı” denir!
Diğer taraftan 1915 soykırımından sağ kalan Ermeniler de hedef alınmıştır.
Yunanistan tarafından işgal edilen Ege bölgesi dışında İngiltere, Fransa, İtalya devletleri de Türkiye’nin topraklarına girmişlerdi. I. Paylaşım Savaşı’nın galip devletleri Mondros Antlaşması sonucu Türkiye’nin bazı illerini işgal ettiler. 13 Kasım 1918 tarihinde o dönem başkent olan İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edildi. Antep, Maraş Urfa, Adana illerine de İtilaf Devletleri adına giren İngiltere, 1919 sonuna kadar bu illerde kaldı. Bu süre içerisinde yöre halkı İngiltere ile çatışmadı. Ayrıca 28 Mart 1919’dan 5 Temmuz 1921 tarihine kadar İtalya, Antalya iline girmiş ve askeri üs olarak kullanmıştır. Bu dönemde bu işgalci devletlere karşı çatışma olmamıştır.
İngiltere’nin girdiği illerden çekilmesi üzerine o bölgeye Fransa girdi. Ancak İngiltere’ye tavır almayan yöre halkı Fransa işgaline tavır alır. Bunun sonucu Fransa ile çatışma yaşanmıştır. Bu çatışmanın nedeni bölgeye giren Fransız askerleri içinde Ermenilerin olmasıdır. Fransa, soykırımdan sağ kurtulan ve Suriye’ye tehcir edilen o yörenin Ermenilerini, işgal edilen topraklarına kavuşacakları vaadiyle ordusu içine almıştır. Yörenin eşrafı, tüccarı, toprak ağaları bundan rahatsız olmuşlardır. Çünkü işgal ettikleri ve el koydukları topraklar, mal ve mülklerin tekrar Ermenilere verileceği olasılığından korkmuşlardır. Fransız işgaline karşı koyuşun motivasyonu da budur:
“‘Milli Mücadele’nin yedi düvelle savaş, anti-emperyalist bir mücadele olduğuna dair iddialar sonradan uydurulmuş safsatalardır. ‘Millî Mücadele’, Ermeni katliamı ve Anadolu’nun Rumlardan temizlenmesi sürecinde katledilip-sürgün edilenlerin varlıklarına el koyanlarla, devletsiz kalma telaşına düşen ittihatçıların (devletluların densin) ittifakına dayalı bir hareketti. Bu iki kesimin ‘ortak amacı’, el koydukları Ermeni ve Rum mallarının elden gitmesini engellemek, ne pahasına olursa olsun (manda yönetimi de dahil) devleti elde tutmaktı. Önemli olan ‘nasıl bir devlet’ değil, mutlaka bir devlete sahip olmaktı. Bir kere ‘Millî Mücadele’ döneminde, Doğu’da emperyalist devletlerle bir çatışma yaşanmıyor; Güneyde Fransızlarla Urfa, Maraş ve Antep’te çatışma olmuştu ama bu çatışma, Fransızların bölgedeki varlığına tepkinin sonucu değil, Fransızların Ermenilere arka çıkmasına duyulan öfkenin sonucuydu... Zira Fransızlar 1916 yılından başlayarak, Ermenilerden oluşan birlikler kurmuşlardı. Zaten bölgenin İngilizler tarafından işgal edildiği 1919 sonuna kadar hiçbir çatışmanın olmayışı da, yukarıda söylenenleri doğrular niteliktedir.” (Fikret Başkaya, Yediyüz, s. 305)
Yukarıdaki alıntı “Millî Mücadele”nin imgesini ve özünü açık olarak belirtiyor. Dönemin Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, eşraf kesiminin ve az sayıdaki komprador burjuvazi ile devletin askeri bürokrat kesiminin durumu buydu. Emelleri, hedefleri soykırımla ve zorla topraklarından arındırılmış Ermenilerin ve Rumların gasp edilmiş topraklarını, mal ve mülklerini kendi mülkiyetlerinde tutmak ve bu emellere hizmet eden devlet yapısı oluşturmaktı. Bu da Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Yahudilerin ulusal ve toplumsal olarak hedef alınması, köklerinin ve izlerinin silinmesiyle mümkündü.
Bu hareketin bürokrat kesimi Mustafa Kemal önderliğinde asker ve bürokratlardan oluşuyordu. Ordu, onların elindeydi. Amaçları ne pahasına olursa olsun, kendi ulusal ve şovenist emellerine dayalı bir devlet oluşturmaktı. Ama bu devletin bir ekonomik ve sosyal bir yapısı olacaktı. Bu sosyo-ekonomik yapının hakim sınıfları da vardı. Bu sınıflar Kaypakkaya yoldaşın belirttiği gibi Kemalist hareketin de başını çeken sınıflardı:
“Kemalist burjuvazinin İtilaf emperyalistleriyle işbirliğine, daha savaş yıllarında giriştiğine işaret ettik. Toprak ağalarıyla ittifak ise, savaşın başından itibaren mevcuttur. Savaşın başını çekenler, Şnurov’un da belirttiği gibi, birbirleriyle kopmaz bağları bulunan, ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler, o zaman zayıf olan sanayi burjuvazisi idi. Bunların içindeki hakim unsur ise, ticaret burjuvazisi idi. Bu ittifak, emperyalizme bağlı olarak gelen bir kısım eski büyük ticaret burjuvazisinin ve milli azınlıkların burjuvazisinin (Ermeni, Rum burjuvazisinin) yerini aldı.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 195)
Yukarıda belirtildiği gibi “Kurtuluş Savaşı’nın” muhtevası Ermenilerden, Rumlardan kalan topraklar üzerinde Türk toplumunu yerleştirmek ve Türk burjuvazisini öne çıkarmak ve hakim kılmaktı. Bunun için 4-11 Eylül 1919 tarihinde yapılan Sivas Kongresi’nde gündemin temelinde de bu yatıyordu. Sivas Kongresi’nde bütün cemiyetler birleştirilerek Trakya ve Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Türkiye’nin çeşitli illerinden tüccarlar, toprak ağaları, tefeciler, eşraf ve Türk kompradorlar, şeyhler ve çeşitli aşiretler ile askeri kesim bunun için biraraya gelmişlerdir. Onları biraraya getiren gayrimüslimlerin pazarlarına ve zenginliklerine rakipsiz sahip olmak içgüdüsüydü... Erzurum ve Sivas Kongrelerinin amacı buydu...
Kemalist doktrinin damgasını vurduğu “Milli Mücadele” Türkiye içindeki Ermeniler ile Sovyet Ermenistanı’nı da hedef almıştır. Bunun sonucu, 1919-1920 tarihlerinde Türkiye’nin bazı topraklarının Antant emperyalistleri tarafından işgal altında bulundurulması üzerine Sovyetler’in Türkiye’ye verdiği destek savaşın sonuna kadar devam etmemiştir. 17 Ekim Devrimi sonrası Sovyetler Birliği’ne giren ve 1918-1920 tarihlerinde kendi denetimlerinde piyon yönetimler kuran Antant emperyalistleri, o tarihlerde Türkiye’nin bazı topraklarına da girdiler. Bunun üzerine emperyalizmin işgaline karşı güdük konumda da olsa tavır alan Kemalistlere taktik-politik destek yapılmıştır. Ancak Sovyetler’e yapılan saldırılara karşı Bolşevikler tarafından yapılan örgütlenme ve mücadele ile emperyalistler ülkeden kovuldu ve onların kurduğu piyon hükümetler devrildi. Ve sosyalizmin inşasına geçildi. Bunun üzerine Antant devletleri, Kemalistleri açıktan desteklediler. Türkiye’de işgali kaldırdılar. Ayrıca Kemalistlerin Ermenistan ve Gürcistan saldırılarını desteklediler.
O dönemki adıyla Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) önderliğinde Antant emperyalistlerine ve Rusya’da kurulan gerici hükümetlere karşı elde edilen başarı ve uluslararası sosyalizmin önünün açılması sonucu emperyalizm ve proleter devrimleri çağına girildi. Bu gelişmeler sonucu emperyalistler Kemalistlerle uzlaştılar. Bunun sonucu Antep, Maraş, Urfa’da Fransa Kemalistlerle anlaştı ve bölgeden çekildi. İtalya da Haziran 1921’de Antalya’dan çekildi. Ve Yunanistan’a yapılan destek de 1921 başlarında kesildi ve Kemalistler desteklendi. Tüm bunlara bağlı olarak İngiltere’nin başını çektiği Antant emperyalistleri Kafkasya’dan geri çekildi. Ve -Kars ve Ardahan dışında- Ermenistan’ın Gümrü, Zangezur, Gürcistan’ın Batum, Ahısta, Ahılkalık illeri İngiltere’nin desteğinde Kemalistler tarafından işgal edildi. Tüm bu gelişmeler artık emperyalistlerle Kemalistlerin birlikte hareket etmesinin sonucudur. Bu gelişmeleri ve alınması gereken tavrı Siyasi Büro adına değerlendiren Lenin, 30 Kasım 1920’de Kafkasya temsilcisi Orjonokidze’ye şu mesajı iletti:
“Kemalistlerle Kars yüzünden savaşmak gereksiz ama her sorunda onlara taviz vermek asla hoş görüyle karşılanamaz. Sovyetleşen Ermenistan için Aleksandrapol (şimdiki adı Gümrü) Kemalistlerden geri alınmalıdır. Eğer Sovyetler Ermenistan’ı Rus ordularının Ermenistan’da kalmasını istemiyorsa, bu durumda onların Sovyetler iktidarı kurmalarının önünde engel olmayız.
Sizlerden, Karabekir’in ordularını Ermenistan’a sokacaklarını ve Türk ordusunun batı cephesinden doğuya taşınacağına dair yaptığı açıklamanın, gerçek olup olmadığı konusunda elde ettiğimiz somut verileri bize aktarmanızı rica ediyoruz. Ayrıca, Karabekir’in ordularımızı Ermenistan’a sokmaktaki amacımızı bilmediğini ve Antant devletlerinin, Batum’a kolayca bir çıkartma yapmalarına bir zemin hazırlamadığını ve bizi Antant devletleriyle bir an evvel sürtüşmeler içine çekmeyeceği yanılgısına düşmemek için, bu konuda kapsamlı ve derinlemesine bir araştırma yapılması gerektiği unutulmamalıdır. Ve dahası her fırsatta kendilerinin de anti emperyalist olduğunu defalarca belirten iki yüzlü Kemalistlerin giderek bizlerden uzaklaşacağını, yönünü Antant devletlerine doğru çevireceğini hiçbir zaman aklınızdan çıkartmayın. (abç) Şimdi Türkiye’de ve özellikle de Kemalist ordu içerisinde, bütün dikkatlerinizi ve ağırlığınızı Sovyetlerin propagandası üzerine yoğunlaştırın. Kemalistlerin iki yüzlü politikalarını, emperyalistlerle olan entrikalarını açığa çıkartarak mahkum edin ve bu konuda Türkiyeli komünistlere geniş kapsamlı kampanya başlatmalarını, emperyalistlerle olan entrikalarını açığa çıkartarak mahkum edin ve bu konuda Türkiyeli komünistlere geniş kapsamlı kampanya başlatmalarını, Rusya ile Türkiye halklarının Antant devletlerine karşı ortak mücadele anlayışını ön plana çıkartacak propaganda çalışmalarına her türlü maddi manevi desteği esirgemeyin.” (S.Dikrani Alihanyan, Orjonikidze ve Ermenistan’da Sovyet İktidarının Kuruluşu, s. 56-57)
Görüldüğü gibi Kemalistler İngiltere ve Fransa ile anlaştıktan sonra onların onayıyla Kazım Karabekir komutasındaki askeri birlikler, 1920 sonları ve 1921 Haziran ayına kadar Ermenilere saldırdılar. Ermenistan’ın Gümrü ilinde 60 bin Ermeni öldürüldü. Bunun üzerine Sovyet ordusunun müdahalesi sonucu Kafkasya’ya giren Türk askerleri geri çekildi. Ve işgal edilen topraklar, Ermenistan Cumhuriyeti; Gürcistan toprakları da Gürcistan Cumhuriyeti içinde yer aldı. Buna rağmen işgal ettikleri bölgelerden geri çekilen Kazım Karabekir komutasındaki ordu Kars, Iğdır, Erzurum gibi Doğu illerinde Ermenilere saldırdılar. “Tüm bu dönem boyunca Gümrü, Kars, Iğdır bölgesinde öldürülen Ermeni sayısı 198 bindir.” (Taner Akçam, İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu s. 518) Ayrıca yukarıda değindiğimiz Maraş, Antep, Urfa illerinde yapılan saldırılarda öldürülen Ermenilerin sayısı ise 30 bin civarındadır.
Görüldüğü gibi “Kurtuluş Savaşı” Rumların ve Ermenilerin yığınlar halinde öldürüldükleri, yaşadıkları topraklardan yok edildikleri, varlıklarına el konulduğu bir dönemdir. Kemalizm’in hedefi ülkeyi “Türkleştirmek” ve “İslamlaştırmak” idi. Bunun için İTC döneminde yapılan soykırım döneminde çıkarılan Emval-i Metruke Kanunu, Kurtuluş Savaşı bittiğinde de uygulamaya kondu. Bu kanuna dayanılarak, Ermeniler ve Rumlar soykırımla ve zoraki tehcirle bulundukları yerlerden arındırılmışlardır. Bunun sonucu onların bıraktığı mallar, literatürde ve uygulamada emval-i metruke (terk edilmiş mallar) olarak adlandırılmış ve devlet tarafından el konulmuştur. Ve sisteme hakim ticaret burjuvazisi, toprak ağaları, eşraf ve yeni palazlanan komprador burjuvazisinin mülkiyetine verilmiştir.
“Kurtuluş Savaşı” yukarıda vurgulandığı gibi Ermenileri, Rumları hedef alan, yok eden ve topraklarını gasp eden “savaş”tır. Ayrıca TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı da 29 Ocak 1921’de Karadeniz’de katledildiler. Böylece TKP, önderlikten yoksun kaldı. Sovyet Devrimi’nin uluslararası alanda yarattığı etkiden çekinildi ve ne pahasına olursa olsun savaş koşullarında TKP’nin ortadan kaldırılması hedeflendi ve de faşist emellerle kurulacak devlet önünde engel olacak partiye ağır darbe vuruldu. Soykırımı önlerine hedef koyan faşist Kemalizm, komünist partisinin ülke içinde yer almasına da tahammül edemedi.
Sonuç olarak; daha savaş içinde soykırımı önüne hedef koyan hareket, iktidarı ele geçirdiğinde tüm ezilenler üzerinde faşist diktatörlük uygulamıştır. Bu diktatörlük ile baskı, katliam ve sömürü en katmerli boyutlara tırmandırılmıştır!
Kürtlere ve Alevilere Karşı Kemalist Diktatörlük
Savaş sonrası Türkiye’de tüm ezilenlere karşı acımasız diktatörlük uygulandı. Kürtlerin ve Alevilerin varlığı tanınmadı. Kendi kimlikleriyle özgürce hareket etmelerine müsaade edilmedi. Zorla “Türkleştirme” diktatörlüğü onlar üzerinde de uygulandı. “Kurtuluş Savaşı”ndan önce Ermeniler, Rumlar, Süryaniler üzerindeki zor ve baskıya dayalı asimilasyon, savaş sonrası Kürtler ve Aleviler üzerinde tırmandırıldı. Bu baskı mekanizması, faşist Kemalist diktatörlük tarafından uygulandı. M.Kemal’in başında bulunan yönetimin hedefi Türklüğe dayalı saf toplum yaratmaktı. Bunun için Türkler ve Müslümanlar dışında diğer toplumların ulusal varlıkları ve inançları yadsındı, varlıkları inkar edildi. Ve onlar üzerinde yukarıdan aşağıya doğru zor uygulandı. İktidarı ele geçiren Kemalist burjuvazi diğer ulusları ve inançları reddeden uluslaşmayı böyle oluşturmaya çalıştı.
Zoraki asimilasyona dayanan bu durum -burjuva demokratik devrimle tarih sahnesine çıkan ilerici karakter taşıyan burjuvazinin tersine- gerici, şoven ve diğer ulusların varlığını reddedenlerin diktatörlüğüne tekabül ediyordu. Eski ve köhnemiş sistemi alt ve üst yapısıyla, aşağıdan yukarıya doğru hedef alan burjuva devrimi değildi bu. Tersine eskiyle iç içe olan, statükocu, muhafazakar hareketti. Devleti elinde tutan Kemalistlerin doktrini, heterojen toplumu kendi homojen kafa yapılarına göre dizayn etmeyi amaçlıyordu. Bu durum mevcut devlet mekanizması üzerinden eski üst yapıyı ve alt yapıyı özünde muhafaza etmekti. Oynadığı bu misyon ile burjuvazinin ilerici rolünü tarihsel olarak yitirdiği dönemin gerici burjuvazisi idi Kemalistler. Bunun sonucu eskiye karşı haklı ve meşru zeminde yer alan hareketlere karşı inkarcı, ırkçı ve saldırgandı. Bu niteliğiyle uluslararası emperyalist burjuvazinin manyetik alanında yer alıyordu.
Kemalizm bu minval üzerine oluşmuş bir sistemdi. Çağın en gerici, en şovenist, en bağnaz doktrininin damga vurduğu faşist bir diktatörlüktü. Nitekim iktidara geldiğinde acımasız varlığını devam ettirmiştir.
Kemalizm’in ırkçılığı, Kürtler ve Aleviler üzerinde daha çok savaş sonrası dönemde uygulanır. Ancak daha Kurtuluş Savaşı döneminde Alevi Kürtler onların saldırısına maruz kalmışlardır. Sivas ve Erzincan yöresinde Alevi Kürtlerden oluşan Koçgiri aşireti isyan etmişti. Sivas ve Erzurum kongrelerinde alınan kararlara uymayan ve “Kurtuluş Savaşı’na” katılmayan Koçgiri aşireti, Kemalistlere karşı başkaldırır. Onların baskı ve yaptırımlarına karşı tavır alır. Kurtuluş Savaşı’nda onlarla hareket etmezler. İsyan başlatıp ayaklanırlar. Gerçi ayaklanma öncesi M.Kemal, aşiretin reislerinden Alişan Bey ile Sivas’ta görüşme yapar ve ona milletvekilliği teklifinde bulunur. Ancak Alişan Bey bu teklifi reddeder. Bunun üzerine 6 Mart 1921’de başlayan ayaklanma, geniş alanlara yayılır. Sakallı Nurettin Paşa’nın emrinde, Topal Osman’ın komutasındaki Giresun Alayları bölgeye gönderilir. 1921 yılının Haziran ayında isyan bastırılır. Binlerce Alevi Kürt öldürülür, isyanın başını çekenler idam edilir.
Ermenilere ve Rumlara saldıran ve onları topyekûn hedef alan Kemalistlerin, savaş içinde Koçgiri aşiretine yaptıkları bu saldırı, Kürtlere ve Alevilere karşı yapılacak saldırıların başlangıcıdır. “Millî Mücadele”, “Kurtuluş Savaşı” yaftalarıyla bu saldırıların üstü örtülmüştür. Ve varlıkları reddedilen, mağdur durumdaki yöre halkı, gerici mihraklarca hedef alınmıştır. Haklı ve meşru tavırları, talepleri “Türkleştirme”, “İslamlaştırma” emelleri güden güruh tarafından saldırıya maruz kalmıştır.
Bu saldırıya ve katliama, Kemalistlerle önceleri “karşıt” kutupta yer alan 1. Paylaşım Savaşı’nın galip devletleri tarafından göz yumulmuştur. Çünkü Kemalistler ve İngiltere-Fransa masaya oturmuş, görüşmeye başlamış ve belli anlaşmalar yapmışlardır. M.Kemal artık onların saflarında hareket etmeye başlamıştır.
Oysa önceleri Kemalist hareket ile Antant devletlerinin “rakip” oldukları dönemde, 10 Ağustos 1920’de padişah kesimi ile Sevr Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma ile Kemalistler üzerinde baskı unsuru oluşturulur. Türkiye sınırları küçük gösterilir ve Kürdistan ile Ermenistan sınırları çizilir. Böylece Kemalistler üzerinde politik arenada yaptırıma gidilir. Kemalistlere bir nevi şantaj yapılır. Ve bir süre sonra yapılan baskı ve yaptırımlar sonucu varılan anlaşmayla Sevr Anlaşması feshedilir. Ve 24 Temmuz 1923’te İngiltere ve Fransa’nın başını çektiği devletlerle Kemalistler arasında Lozan Anlaşması imzalanır. Böylece Türkiye’nin bugünkü sınırları çizilir. Zaten 1. Paylaşım Savaşı’nın galip emperyalist güçleri Asya’da, Afrika’da, Balkanlar’da, Latin-Amerika’da nasıl ki pazar durumunda olan bağımlı ülkelerin sınırlarını çizdiler; önceleri Osmanlı sınırları içinde yer alan birçok ülkenin sınırlarını da -Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olan- TC devletinin sınırları dışında çizerler. Kürdistan’ı da dört parçaya bölen bu devletlerdir. Ve TC’ye mevcut sınırlar içinde yer verirler! Dolayısıyla “Kurtuluş Savaşı”nın, -TC’nin resmi doktrininin yansıttığının tersine- sonucu ve sınırları emperyalist devletler tarafından önceden belirlenmiştir. Bu sınırlar daha savaş öncesi Sykes-Picot, 16 Mayıs 1916’da Britanya İmparatorluğu ve Fransa arasında yapılan, daha sonra Rusya’nın da katıldığı Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarının paylaşılmasını öngören gizli antlaşmadır. Antlaşma, 1917’de Rusya’da iktidarı ele geçiren ve emperyalistlerle hareket etmeyen yeni Sovyet Hükümeti tarafından ifşa edilmiştir.
Ancak burada en büyük fatura, Ermeniler ile Kürtlere çıkmıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Ermeniler, 1. Paylaşım Savaşı döneminde ve “Milli Mücadele” içinde soykırımla yok edilirler. Diğer taraftan “Kurtuluş Savaşı” sonrasında Kürdistan, emperyalistler tarafından dört parçaya bölünür. Ve dört devletin sınırları içine dahil edilir. Yaşadıkları topraklar askeri olarak ilhak edilir, siyasi olarak ulusal varlıkları inkar edilir, dilleri yasaklanır, ulusal kimlikleri yasaklanır, ruhsal ve kültürel olarak da baskı altına alınırlar. Ve bu baskıya bağlı olarak katliam ve soykırım girişimleriyle karşı karşıya kalırlar.
İbrahim Kaypakkaya, Kürt ulusunun durumunu net bir şekilde görmüştür. Kürtler üzerinde Kemalist diktatörlüğün baskı ve şovenizmi nasıl katmerli boyutlara tırmandırdığını açık ve net bir şekilde belirtmiş ve mahkum etmiştir:
“Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, ‘askeri yasak bölge’ ilanlarıyla, ‘örfi idare’ zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah görülüyordu.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 205-206)
İbrahim yoldaşın Kürtlerin durumuna ilişkin birçok defa belirttiği bu durum, TC’nin kurulmasıyla uygulamaya konmuştur. TC devleti Kürtlerin varlığını hep inkar etmiştir. Pratik olarak da onların topraklarını hep işgal altında tutmuş, Kürt ulusu üzerinde katmerli baskı uygulamıştır.
Elbette ki Kürtlere mubah görülen bu baskı ve tahakküme karşı, Kürt halkı tepki ve direniş göstermiştir. Daha TC’nin kuruluşunun hemen akabinde 1925 yılının Şubat ayında Şeyh Sait Ayaklanması oldu. Dillerinin yasaklanması, kültürel olarak baskı altına alınmaları, Türklüğün dayatılması Kürtlerin tepkisine neden olmuştur. Bu baskı ve yaptırımlara karşı haklı talepleri reddedilen Kürtler, Şeyh Sait önderliğinde başta Diyarbakır ve çevre illerde başkaldırırlar. Oysa Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal tarafından Kürtler lehine söz verilmiştir. Ancak bu söz tutulmamıştır. Kısacası bu isyan, ulusal ve demokratik taleplerin yerine getirilmemesi üzerine yaşanmıştır.
Ancak isyan, devlet tarafından bastırıldı ve 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi. Şark Islahat Mahkemeleri kuruldu ve Şeyh Sait ve isyanın başını çeken 48 kişi idam edildi. Ayrıca hükümet tarafından çıkarılan 20 Nisan 1925 tarihli 134 sayılı karar ile Batı illerine sürgün kararı çıkarıldı. Ve bu karar uygulandı. Tüm bunlar İnönü tarafından şöyle ifade edilmiştir: “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı (unsurları)kesip atacağız. (abç) Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf (nitelikler) her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” (Cafer Demir, Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Dersim, s. 92-93) Katliamın resmi olarak böyle dile getirilmesi, Kürtlere yönelik tehdittir. Ve Kürtleri ve Alevileri hedef alacak “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” politikasının açıktan dile getirilmesidir... Nitekim Şeyh Sait İsyanı’nın bastırılmasının ardından Kürtler ve Aleviler aleyhine kararlar alındı. Bu kararlarla Kürt ulusunun varlığı inkar ediliyor ve zor unsuruyla asimilasyonu hedefleniyordu. Bunun için başka yasalar da çıkarıldı:
“... 8 Eylül 1925 tarihinde bizzat cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in ve başta, başbakan sıfatıyla İsmet Paşa (İnönü) olmak üzere hükümet üyelerinin imzasıyla, ‘Şark Islahat Planı Hazırlanmasına Dair Kararname’ çıkarılıp yürürlüğe konuldu.
...Bu kararnameye dayanılarak kurulan komisyon, bizzat cumhurbaşkanı ve hükümetten aldığı talimat doğrultusunda hemen çalışmalara başladı ve genel olarak Kürdistan’da, özel olarak da Dersim’de mevcut devlet otoritesinin sağlamlaştırılması ve dönem dönem gün yüzüne çıkan ve bazen de önemli oranda ‘sorun’ yaratan (ulusal) muhalefetin tamamen yok edilmesi noktasında nelerin yapılacağına (hangi tür önlemlerin alınacağına ve bununla birlikte ne tür faaliyetlerin yürütüleceğine) dair ‘gizli’ bir plan hazırladı.” (Cafer Demir, age, s. 72)
Böylece Şark Islahat Planı üzerinden devlet tarafından Dersim ve diğer Kürt illerine uygulanan baskı ve zulüm giderek artırıldı. Daha katmerli boyutlara tırmandırıldı. TC devletinin Kürdistan üzerinde uyguladığı baskı ve zulüm katbekat artırıldı. Faşist bir devletin bu ulusal zulmü emperyalistlerin onayıyla uygulamaya konmuştur. Lozan Antlaşması’yla Kürdistan’ın faşist devletin tahakkümü altında tutulması karar altına alınmış ve o yetki TC devletine verilmiştir.
Elbette ki baskılara ve saldırılara karşı Kürt isyanları da yaşandı. Mustafa Kemal’in devlet başında bizzat olduğu tarihsel süreçte faşizmin ırkçılığına karşı Kürtler başkaldırdılar. İbrahim Kaypakkaya bu başkaldırıları değerlendirir. Haklı yanlarının altını çizer. Diğer taraftan bu başkaldırıların ulusal yanıyla beraber, başkaldırının olduğu döneme ve önderliğe de değinir. Kısacası o dönemin Kürt ayaklanmalarının ikili karakter taşıdığını belirtir:
“Türkiye’nin Lozan Antlaşmasıyla tespit edilen sınırları içinde de Kürt milli hareketi devam etmiştir. Zaman zaman ayaklanmalar olmuştur. Bunların en önemlileri 1925 Şeyh Sait İsyanı, 1928 Ağrı İsyanı, 1930 Zilan İsyanı ve 1938 Dersim İsyanıdır. Bu hareketlerin ‘milli’ karakterlerinin yanında, bir de feodal karakterleri vardır. O zamana kadar kendi bağlarına hükümran olan feodal beyler, merkezi otoritenin bu hükümranlığı tehdit etmeye başlaması üzerine, bu otoriteyle çatışmışlardır. Feodal beyleri merkezi otoriteye başkaldırmaya iten esas etken budur. Kürt burjuvazisinin ‘kendi’ iç pazarına hakim olma arzusu ile feodal beylerin kendi başlarına hükümranlık arzusu, Türk hakim sınıflarının elinde tuttuğu merkezi otoriteye karşı birleşmiştir. Köylü kitlelerinin geniş ölçüde bu hareketlere katılmalarının sebebi ise, amansız milli baskılardır.” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 281)
Mustafa Kemal’in başında olduğu bu dönemler böylesi bir diktatörlük uygulanmıştır. Bu diktatörlük Türk ırkçılığı güden, toplumu zor ve baskı unsuruyla yöneten, yeri geldiğinde kitlesel katliam, tehcir, soykırım yapan faşist bir diktatörlüktür. Elbette sadece bu değil, henüz zayıf olan işçi sınıfı, köylülük ve tüm halk katmanları üzerinde de Kemalizm’in faşizmi en ağır şekilde uygulanmıştır.
Sömürülen ve Ezilen Sınıflara Karşı Kemalist Diktatörlük
Yukarıdaki bölümlerde Kemalist diktatörlüğün “Türkleştirme” ve “İslamlaştırma” emelleriyle yaptığı diktatörlüğe değindik. Önce daha savaş içerisinde Ermenileri, Rumları, Süryanileri/Keldanileri açıktan hedef alan Kemalist diktatörlük, Cumhuriyet ilanıyla uygulamaya koyduğu Şark Islahat Planı üzerinden Kürtleri hedef aldı. Kürtler üzerine uygulanan diktatörlük devletin resmi politik hattıydı. Irkçılığı en üst mertebeye tırmandıran Mustafa Kemal, yönetimi aynı zamanda emekçi sınıfları da hedef almıştır. Mustafa Kemal liderliğindeki yönetim, Ermeni ve Rum burjuvazisinin pazarlarını, mal ve mülkünü ele geçiren Türk ticaret burjuvazisinin, Türk kompradorların, toprak ağalarının, daha da palazlanması için üstlendiği rolü de yerine getirmiştir. Dönemin Müslüman Türk burjuvazisinin palazlanması ve giderek hakim hale gelmesi Kemalistlerin asli görevlerinden birini oluşturmuştur. Nitekim bu durum 1923 yılının Şubat ve Mart aylarında yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde gündeme gelmiştir:
“Mustafa Kemal Paşa Kongre’yi açılış konuşmasında, Türkiye’nin arazi varlığı ve doğal kaynaklarına göre nüfusunun yetersiz olduğu, işgücü eksikliğinin, sermaye-yoğun üretim teknikleri kullanılarak giderilmesi gerektiğini vurguladı. Yerli gayri müslümlerin ticarette sahip olduğu etkinliğin azaltılması için hükümetin önlemler getireceğinden söz etmesi özellikle İstanbullu Müslüman-Türk tüccarlar arasında büyük hoşnutluğa yol açtı. (abç) (Yahya S. Tezel, Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi, s. 135)
Görüldüğü gibi Müslüman-Türk burjuvazisinin gelişmesi ve hakim olması, bizim daha önce belirttiğimiz gibi Rum ve Ermenilerin kitlesel olarak hedef alınması, yaşadıkları topraklardan koparılması ve “gayrimüslim” burjuvazinin el konulan pazarları, mal ve mülklerinin Türk-Müslüman sömürücü sınıflara dağılımı, mal edilmesi, yukarıda belirtildiği gibi Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yapılan İzmir İktisat Kongresi tarafından öne çıkan gündemlerden birini oluşturmuştur.
İzmir İktisat Kongresi’nin ele aldığı asli konulardan diğeri de yabancı ülkelerle kurulacak iktisadi ve mali ilişkilerdir. Burjuvazinin komprador yapısı sonucu, yabancı sermaye denilen emperyalist burjuvaziye bağımlılığın devam etmesi kararı, İzmir İktisat Kongresi’nde Mustafa Kemal’in aşağıda belirttiği gibi resmi olarak kabul edilmiştir:
“Zannolunmasın ki ecnebi sermayesine hasımız; hayır bizim memleketimiz vâsidir (geniştir). Çok sây (emek) ve sermayeye ihtiyacımız var. Kanunlarımıza riayet şartıyla ecnebi sermayelerine lazım gelen teminatı vermeğe her zaman hazırız. Ecnebi sermayesi bizim sâyimize inzimam etsin (tamamlasın) ve bizim ile onlar için faydalı neticeler versin.” (age, s. 136)
Böylece emperyalist ülkelerle sömürüye dayalı ilişkiler sürdürülmüş, yarı-sömürge, yarı-feodal yapı devam etmiştir.
Bu vasfa sahip Kemalist diktatörlük burjuva demokratik devrimi yapmadığı için feodalizmi tasfiye etmemiş, bağımsız ve gelişmiş kapitalizmi inşa etmemiş, ulusal ve din sorununu çözmemişti. Bu tarihsel koşullar Kemalist yönetimin faşist diktatörlüğünün maddi koşullarını oluşturmuştur. İbrahim yoldaş şöyle demiştir; “Türkiye’de bugün (1929) mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır. (abç) [yani faşizmdir].
...Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır.” (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, s. 201) Bu diktatörlük, tüm emekçi kesimlerin sömürüsünün giderek tırmandırıldığı düzenin devamı için uygulanan faşist diktatörlüktür.
Kemalistler iktidara gelmeden evvel emekçi kitlelere ihtiyaç duydular. Onları kendi saflarında tutarak Kurtuluş Savaşı’nı yaptılar. Emperyalistlerle anlaşıp onlarla barış paktı imzaladıktan sonra devleti kurdular. Ve başta köylüler olmak üzere tüm halk katmanlarına ihtiyaçları kalmadı. Kalmadığı gibi ezilen sınıflarla çelişkiler öne çıktı. Bu sefer baskı aygıtı işçilere ve köylülere yöneltildi. Artık Kemalist devlet, işçi sınıfına ve köylülere karşı amansız diktatörlük uyguladı. Bunun sonucu, daha 1890’lı yıllarda amele (işçi) sınıfının kurduğu -önceleri gizli olan ve 1908 sonrası yasal olarak tanınan- Amele Teali, Cumhuriyetin kuruluşuyla devletin baskı ve saldırısına maruz kaldı, yağma edildi.
İbrahim Kaypakkaya Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine Profintern Yönetim Kurulu tarafından yayınlanan bildiriden yaptığı alıntılarla, Türkiye işçi hareketinin Kemalist diktatörlük tarafından nasıl hedef alındığını, nasıl saldırıya uğradığını belirtir:
“Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini ele geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar. (s. 47)
“Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
“Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütüne yaptığı baskıyı ve işçileri kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!..” (s. 59)
“Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklal mahkemeleri’ kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular’.
“Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler.”
“... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş? Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?” (age, s. 59-60)
Kaypakkaya yoldaş, Kemalist devletin işçi sınıfına yaptığı baskılara özenle değinerek onların gerçek niteliğini ortaya koyar. İşçi sınıfının nasıl sömürüldüğünü, nasıl baskı ve tahakküm altına alındığını belirtir. Bunun sonucu greve giden işçilerin nasıl da faşist saldırılarla karşı karşıya kaldıklarını vurgular. Emperyalist güçlerin çalıştırdığı işyerlerinde artan sömürü ve baskıya karşı direnişe geçen işçilerin eylemlerinin Kemalist devletin askeri birliklerince acımasızca yaptıkları saldırılarla nasıl bastırıldığına vurgu yapar. O dönemler işçilerin grev ve direnişleri asker tarafından silahlı saldırılarla bastırılmıştır. İşçiler öldürülmüş, yaralanmış ve işlerinden çıkartılmıştır. Kemalist diktatörlük ve emperyalist tekellerin birlikte uyguladığı zor ve baskı mekanizması bu denli acımasızca sürdürülmüştür. Karşı devrimin tüm güruhlarınca, Türkiye işçi sınıfına yapılan bu saldırılar ile sömürü ve baskı mekanizması işletilmiştir.
İbrahim yoldaş 1927 yılının Ağustos ayında Fransızlara ait Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan işçilerin gittikleri grevin Kemalist devletin kolluk kuvvetlerince saldırdığına, işçilere ateş açıldığına, bunun sonucu rayların kana boyandığına, 22 işçinin “elebaşı” olarak tutuklandığına dikkat çeker. Ve 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin de bastırıldığını, deniz askerinin grev kırıcısı olarak gönderildiğini belirtir. Verdiği bu örneklerle faşist Kemalist devletin ve emperyalist tekellerin Türkiyeli işçiler üzerinde uyguladığı diktatörlüğe ve saldırılara vurgu yapar. Ayrıca bu saldırılar sonrası işçiler işten çıkarılır, hakları tümden gasp edilir. Böylece TC devleti, yapısı gereği sınıf çelişkisinde işçiler karşısında yer alır.
Diğer taraftan Kemalist iktidar döneminde nüfusun çoğunluğunu oluşturan köylüler üzerinde de ilkel sömürü ve baskı mekanizması acımasızca sürdürülür. İbrahim yoldaş bu durumu da görür. Yine Şnurov’dan yaptığı alıntıyla buna da vurgu yapar:
“...Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır, karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya zorlanıyor.” (age, s. 204)
Kemalist diktatörlük köylülerin karşısında toprak ağalarının, tefecilerin, tüccarların saflarında yer almıştır. Alınan toprak devrimi kararı laftan ibaret kalmıştır. Gerçekte köylüleri hedef alan bir diktatörlük olmuştur. Ayrıca köylülere ve işçilere uygulanan baskı ve katmerli sömürü toplumun zanaatçı ve memur kesimine de reva görülmüştür. Onların da tepki ve direnişleri bastırılmıştır. Ayrıca II. Paylaşım Savaşı’nda, savaşın faturası tümden işçilere, köylülere, zanaatkar ve memur kesimlerine çıkarılmış, vergiler artırılmış, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını gidermelerine kısıtlamalar getirilmiştir. Tüm bunlara karşın düzenin egemen sınıfları, devletin askeri ve bürokrat kesimleri bunlardan muaf tutulmuştur. Günümüzde Türkiye’nin girdiği ekonomik krizin tüm faturası nasıl ki zamlarla, vergilerle, kısıtlamalarla tümden emekçi sınıflara ve halk tabakalarına çıkarılıyorsa; TC kurulduktan sonra da sistemin, devletin faturası emekçi sınıflara, halk katmanlarına çıkartılmıştır.
Ayrıca dönemin aydın kesimi üzerinde de diktatörlük uygulanmıştır. “Kurtuluş Savaşı”nda Mustafa Suphi ve yoldaşları öldürülmesinden sonra aydınlar üzerinde baskı ve yaptırımlar devam etmiştir. Dönemin TKP’si illegaliteye çekilmiştir. Buna rağmen siyasi baskı devam etmiştir. 141 ve 142. maddeler o dönemler çıkarılmış ve uygulamaya konmuştur. Dönemin aydınları ve muhalif kişiler üzerinde faşizme tekabül eden diktatörlük uygulanmıştır. Nazım Hikmet o tarihlerde tutuklanmış ve zindana konmuştur. Sabahattin Ali öldürülmüştür. Muhalif örgütlenme ve muhalif yayınlar yasaklanmıştır. Ayrıca daha önce belirttiğimiz Kürdistan’da baskı ve katliamalar da aynı dönemler yapılmıştır. Kısacası Kemalizm dönemi şiddetin, baskının, zulmün, katliamın ayyuka çıktığı dönemin faşizme tekabül eden diktatörlüğüdür!...
R.T.Erdoğan Dönemi...
Kemalist yönetim devlet kurumlarını muhalif kesime karşı II. Paylaşım Savaşı’na kadar kendi yönetiminde tutmuştur. Devlet kademelerine bu dönem tümden hakim olmuşlardır. 1923 tarihinde yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar, II. Paylaşım Savaşı’na kadar devam ettirildi. M.Kemal liderliğindeki tek partili dönem, onun ölümünden sonra da devam etti. 1946’da Demokrat Parti kuruldu ve çok partili döneme geçildi. Türkiye Cumhuriyeti devleti çok partili döneme, II. Paylaşım Savaşı’ndan sonra yörüngesine girdiği ABD’nin isteği üzerine girdi. Bunun üzerine CHP içinde olan muhalif kesim ayrılıp DP’yi kurdular. 1950 seçimlerini kazandılar ve hükümet onlar üzerinden kuruldu. ABD tarafından bağımlı ülkelerde uygulanan İthal İkameci Model, Türkiye’de de uygulandı. Devlet mülkiyetindeki Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) devam ettirildi ama özel sektör daha geliştirildi. Kazanılan tecrübe ve değişen dünya konjonktürü komprador burjuvaziyi daha öne çıkardı. Ayrıca Türkiye NATO’ya o dönem girdi. TC ordusu devlet içinde en etkin kurumdu. Alınan kararlar ordunun inisiyatifinde toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) alınırdı, hükümet tarafından yürürlüğe konulurdu. Kısacası, II. Paylaşım Savaşı sonrası şartların zorlamasıyla devletin işleyişinde ve devlet kademelerinde oluşan değişiklikler ve çok partili sisteme geçişe rağmen ordu, Kemalist niteliğiyle devletin en etkin kurumu olmaya devam etmiştir. Tabii ki, bu etkinliğini ABD emperyalizminin sadık kurumu olarak, onun hükmü altında sürdürmüştür!
Uluslararası emperyalist sistemin ithal ikameci modeli Türkiye’de uygulandığı tarihlerde, bilindiği gibi emperyalistlerin istemiyle Türkiye’de darbeler de olmuştur. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1972, 28 Şubat 1997, 12 Eylül 1980 tarihlerinde TC ordusu tarafından yapılan darbelerin arkasında ABD emperyalizmi vardı. ABD tarafından belli dönemlere ilişkin alınan politik-ekonomik kararlar yapılan bu darbeler ile yürürlüğe girmiştir! Ve bugünlere gelinmiştir.
Bu yazıda o darbe dönemlerine değinmeyeceğiz. Mevcut yönetimin iş başına geldiği döneme ve günümüzün mevcut durumunu ele alacağız.
Bilindiği gibi R.T.Erdoğan’ın partisi AKP, yönetime 2002 seçimlerinde geldi. Ancak Erdoğan siyasi yasağı olduğu için seçimlere giremedi ve milletvekili seçilemedi. Hakkındaki siyasi yasak kalktıktan sonra, 2003 ara seçimlerinde Siirt’ten milletvekili seçildi ve bürokratik işlemlerin tamamlanması ile 59. Hükümetin başbakanı oldu.
Erdoğan’ın başbakan olduğu dönem emperyalizmin uluslararası alanda sözde “medeniyetler çatışması” ve neoliberalizm projesi yürürlüğe konmuştur. Uluslararası bu projenin ürünü olarak Ortadoğu’da da Ilımlı İslam politikası yaşama geçirilmeye çalışılmaktadır. AKP, ABD tarafından oluşturulan bu projenin ürünü olarak kurulmuş ve bu minvalde devreye sokulmuştur. Türkiye bünyesinde AKP ile beraber Fethullah Gülen Cemaati de öne çıkarılır. Giderek beraber devlet kademelerinde etkin oldular. Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarında aktif olarak yer aldılar. Ancak AKP’nin ve cemaatin öne çıkması orduyu rahatsız etmiştir. Bunun sonucu MGK toplantıları ve Yüksek Askeri Şura toplantılarında ordu ile aralarında sorunlar ve çelişkiler oluşur. ABD’den aldıkları destekle orduyu sıkıştırırlar. ABD emperyalizmi açısından jeo-politik süreç TC ordusu bünyesinde ve işlerliğinde değişiklikler gerektirir. Bu nedenle ordunun konjonktüre göre yeniden dizayn edilmesine giderler. Bunun sonucu Balyoz, Ergenekon davaları açılır ve orduda Kemalistlerin etkinliği azaltılır. Devamında ordunun genelkurmay başkanları, generaller ve üst rütbeli subaylar ile AKP/Cemaat kesimi arasındaki sürtüşmeler giderek su yüzüne çıkar ve kamuoyuna kadar yansır. 27 Nisan 2007 tarihinde genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt, hükümete muhtıra verir. Ama ABD’nin ve Türk hakim sınıflarının önceki muhtıralara verdikleri onay ve destek, Büyükanıt’ın muhtırasına verilmez. Öyle ki, bu muhtıranın ardından Erdoğan ile Büyükanıt arasındaki Dolmabahçe görüşmesinden sonra Büyükanıt susmuştur. Hatta görüşmeyle ilgili “Benimle mezara gidecek” demiştir. Onun yerine 28 Ağustos 2008 tarihinde genelkurmay makamına gelen Orgeneral İlker Başbuğ ile de hükümet arasında sürtüşmeler ve anlaşmazlıklar yaşandı. Emekli olduktan sonra 6 Ocak 2012 tarihinde Ergenekon davası sanığı olarak darbeye teşebbüs iddiasıyla tutuklandı ve bir müddet hapishanede yattı. Ayrıca o dönem başka subaylar da tutuklandı. Bu tutuklamalar belli aralıklarla günümüze kadar devam etmiştir. Amaç klasik Kemalist direnci kırmak ve ordu ve MGK’yı kendi saflarına çekmekti.
Ordunun bileşimindeki bu değişiklik Yüksek Askeri Şura’nın işlerliğinde, yürürlüğünde ve bileşiminde de kendisini göstermiştir. 15 Temmuz darbe girişimine karşı 20 Temmuz darbesiyle başbakanlığa bağlanan Yüksek Askeri Şura, 2018’deki uygulamayla Cumhurbaşkanlığına bağlı hale gelmiş, cumhurbaşkanı yardımcısı ve 6 bakanlığın yer aldığı Şura’ya askeri kesimden de Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanları katılmıştır. Böylece, ordu albaylarının generalliğe terfisi; general ve amirallerin ise bir üst rütbeye terfisi, görev süresinin uzatılması veya emekliye ayrılması görevi tümden Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır. Kısacası ordu bugünkü konumuyla cumhurbaşkanlığına, AKP/MHP kesimine yakın hale gelmiştir.
Görüldüğü gibi egemen sınıflar arasında çelişkiler ve iktidar kavgası iyice tırmanmış ve çetrefilli dönemler yaşanmıştır. MGK ve ordunun etkinliğine karşı Erdoğan ve Fethullah Gülen öne çıkarıldı. Birlikte hareket ettiler. Ancak ordunun ve MGK’nın etkinliği azaltıldıktan sonra birlikte hareket eden Erdoğan ile Fethullah Gülen bu sefer birbirine düştü. Nitekim 17-25 Aralık 2013’te Fethullah Gülen’in güdümündeki savcılar tarafından hazırlanan iddianameyle Erdoğan’a yakın bakanlar, bürokratlar hakkında soruşturma açılması istenmiştir. Öne sürülen iddianame yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, kaçakçılık, mafya ilişkileri, görevi kötüye kullanma gibi suçlamalar içermekteydi. Erdoğan ve ailesi hakkında da ciddi itham ve iddialar ortaya çıkarılmıştır. Bunun üzerine Erdoğan, iddianame ve soruşturmayı başlatan savcıyı görevden alarak ve yerine kendine yakın savcı atayarak karşı hamleye geçmiş, ortamı kendi kontrolüne almaya çalışmıştır.
Görüldüğü gibi F.Gülen ile Erdoğan arasındaki çelişki ve birbirlerini hedef alan saldırılar giderek had safhaya varmıştır. Nitekim 15-16 Temmuz 2016 tarihinde yapılan darbe girişimine karşı, 20 Temmuz 2016 tarihinde Erdoğan yaptığı karşı darbe ile F.Gülen Cemaati’ne bağlı subaylar tutuklandı. Ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve çıkarılan KHK’ler (Kanun Hükmünde Kararnameler) ile karşı saldırıya geçti, iktidarı kendi lehine pekiştirdi. Ordu, emniyet, yasama ve diğer devlet kuruluşlarında Gülen Cemaati’ne yakın kişilerin tutuklanmasına gidildi. Resmi kurumlar onlardan temizlendi. Yayın, basın vb. propaganda araçları kapatıldı. Kısacası Gülen Cemaati tasfiye edildi. Ve tüm kurumları ve ekonomik gücü kendi denetimine aldı.
Çıkarılan yasalar, saldırılar, ilan edilen OHAL ve KHK’lar salt iktidar kavgasıyla sınırlı kalmamıştır. Düzene muhalif kesimler ve güçler de bu süreçte hedef alınarak özellikle yasal alanda taş üstünde taş bırakılmamıştır. Tırmandırılan faşizm mevcut sistemden ve mevcut yönetimden hoşnut olmayan tüm kesimlere yönelikti. Başlattığı saldırı furyasını bu kesimlere karşı da uç boyutlara kadar tırmandırdı. Bunun sonucu devlet dairelerinde çalışan 125 binden fazla kamu görevlisi görevlerinden alındı. Çıkarılan KHK’larla mesleklerinden menedildiler. Üniversitelerde uygun görmedikleri öğretim görevlilerini tasfiye edildi. Yazarlar, gazeteciler, sanatçılar, öğrenciler vb. katmanlar üzerinde baskı unsuru oluşturuldu. Muhalif basın, yayın kurumları yasaklandı, kapatıldı. Demokratik, devrimci kesimler hedef alındılar. Yüzlerce kitle örgütü yasaklandı ve kapatıldı. Bu baskı ve saldırılar HDP’ye de yöneltildi. HDP eşbaşkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş ile bazı milletvekilleri sorgusuz sualsiz tutuklandılar. Ayrıca HDP’nin kazandığı illerde belediye başkanlıklarının hemen hemen hepsi tutuklanarak zindana kondular. Onların yerine devlet eliyle kayyum atamaları yapıldı. Ayrıca on binlerce HDP’li gözaltına alındı ve tutuklandı.
Tüm bu baskı ve saldırı furyası Kürt illerine yapılan Hendek operasyonlarının akabinde uygulanmıştır. Bunun sonucu ilan edilen OHAL ile Kürt illerindeki saldırı daha üst boyutlara tırmandırıldı. Zor ve şiddet daha üst agresif boyutlara çıkarıldı. 20 Temmuz 2016 darbesiyle ilan edilen OHAL ile Kürtleri hedef alan askeri saldırılar ve KHK’ya dayalı kararnameler ile saldırı furyası devam ettirildi. Daha net bir deyimle faşizmin baskısı, saldırısı, diktatörlüğü giderek daha agresif hal aldı, daha katmerli düzeylere tırmandırıldı.
20 Temmuz 2016 tarihinden itibaren yapılan darbe ile faşist diktatörlük çığırından iyice çıkmıştır. 16 Nisan 2017’de MHP’nin desteğiyle gidilen referandum sonucu başbakanlık kaldırıldı, meclisin rolü lağvedildi. Tüm inisiyatifin cumhurbaşkanına verildiği yönetim biçimine geçildi. Yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerinin Cumhurbaşkanına verilmesi ile tek adam diktatörlüğüne gidildi. TBMM “tek adam rejimi”ni kamufle eden sıradan bir kurum durumuna getirilmiştir. Kaldı ki, 2018 ve 2023’te yapılan cumhurbaşkanı seçimleri tartışmalı ve şaibeler barındıran bir seçimdir. Ve bugünkü yönetimin “meşruiyeti” burjuva normlara göre bile tartışmalıdır. Buna rağmen elbette CHP ve diğer partiler bu kuşkuların üzerine gitmemiştir. Zira mevzu bahis devletin bekasıdır artık. Nitekim 15 Temmuz sonrası Yenikapı’da el ele verilen liderler pozu da, Fethullah Gülen Cemaati ya da darbe girişimcilerinden öte, ezilen halk kitlelerine karşı devletin güç gösterisidir.
AKP/MHP ve hakim sınıflar içinde temsil ettikleri kesim, TC tarihini yaşanan bu agresif dönem ile günümüzün mevcut süreci içine sokmuşlardır. Birincisi; bu güruh yakın dönemlere kadar Kemalist doktrinin hakim olduğu devleti ve sistemi, giderek kendi denetimleri altına almıştır. Yukarıda belirttiğimiz gibi Kemalizm’in en etkin olduğu ordu kurumu başta olmak üzere, yargı, yasama, yürütme kurumları üzerinde etkinlik oluşturmuşlardır. Bu kurumlara kendi kadrolarını yerleştirmişlerdir. Böylece devletin bu kademeleri daha çok AKP-MHP’nin temsil ettiği kliğin hükmü altına girmiştir.
Elbette ki karşı devrimin Kemalist ideolojisi, doktrini, tarihi, Türk milliyetçiliği ve değer yargıları, toplum üzerindeki etkileri kaldırılmamıştır. Kaldırılması da mümkün değildir. Çünkü Kemalizm’in maddi koşullarını oluşturan mevcut sistem ve mevcut devlet varlığını devam ettirdikçe, Kemalizm de egemen sınıfların ve bürokrat burjuvazinin ideolojik-politik hattı olarak var olacaktır.
Buna rağmen Erdoğan ve ardındaki kesim Kemalist devletin birçok kurumunu ele geçirerek Kemalist rejimin en katı uygulamalarının mağduru olan kesimlerin desteğini almak istemiş ve bu temelde devletin dini kurumlarını da öne çıkartmıştır. Ancak tüm bunlara rağmen bugün, Erdoğan’ın yönetimi oluşan sorunları kendi çıkarları doğrultusunda ve çürüyen düzen içinde çözmekte iyice zorlanmaktadır. İktidarda kalmak, tabanının geri duygularına hitap eden din unsuruna daha çok ihtiyaç duymaktadır. Ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal sorunları katbekat tırmanmakta, faturası da işçilere, köylülere, küçük üreticilere, emeklilere, gençlere, kısacası tüm halk katmanlarına çıkartılmaktadır. Kitlelerin tepkisine karşı milliyetçilik ve dini popülizm de giderek tırmandırılıyor.
Bunun sonucu geçmişte sözde yasak olan ancak siyasi klikler tarafından oy deposu olarak varlığını sürdüren ve birçok imtiyazları da olan cemaat ve tarikatların önü giderek daha fazla açılmaktadır. Öyle ki, bugün TC devletinin bakanlıklarının her birinde bir cemaatin kadroları yuvalanarak kendi aralarında çıkar-rant dalaşına girmiş bulunmaktalar. AKP-MHP yönetimindeki devlet de, bu cemaatleri bir yandan kendi çıkarları için kullanırken diğer yandan önlerini açmaya devam etmekteler. Öyle ki, İsmailağa, Nurcular, Menzil Cemaati gibi cemaatler son cumhurbaşkanı seçimi sonrası Erdoğan’ın davetiyle sarayda resmi törene katıldılar. Amaç AKP’nin düşen oylarını kitleler içine salınan bu cemaatler üzerinden artırmak. Buna rağmen son seçimlerde AKP’nin oy oranı yüzde 35’e düşmüştür. Ki bu oran AKP’nin verdiği orandır. Daha önceki süreçlerde tek başına kazandığı seçimleri artık MHP ve diğer irili-ufaklı partilerin desteği ve binbir türlü hile-hurdayla kazanır duruma düşmüştür. Ayrıca verilen bu oyların içinde Müslüman ülkelerden gelen ve Türk vatandaşlığı verilen 1.5-2 milyon mültecinin oyu da vardır. Bu göçmen kitlelerin varlığı bir yandan ırkçılığı beslemekte diğer yandan patronlara ucuz emek gücü olarak sisteme fayda sağlamaktadır.
AKP-MHP iktidarı bugün, kendi bekası ve rant sahasını korumak için yeni projeler gündeme getirmeye ve yeni anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Çünkü 2017 OHAL koşullarında zaten kendi hazırladıkları anayasa da bugün iktidarlarının bekası için yeterli olmamaktadır. Öyle ki, binbir tantanayla değiştirdikleri anayasaya kendileri de hiçbir zaman sadık kalmamışlar, tüm yasaları tamamen kendi keyiflerine ve çıkarlarına göre uygulamışlardır. Bu şekilde de kendi yasaları karşısında dahi suç üstüne suç işlenen sarmal bir yörünge içine girmişlerdir. Ve bir türlü girdikleri fasit daire içinden çıkamaz duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla devleti ve sistemi tarihinin en büyük çürüme yaşadığı bir girdap içine sokmuşlardır.
Kemalist faşizmi ile günümüzdeki Erdoğan liderliğindeki AKP faşizmi, kendi aralarında çelişkiler olsa da, emekçilere, Kürtlere, Alevilere, emekçi kadınlara, LGBTİ+lara kısacası tüm ezilenlere karşı saldırılarda ortak bir varyant içinde birleşiyorlar!..
Ama ülkemizde sınıf çelişkileri, siyasal tahakküm, Kürt sorunu ve diğer sorunlar AKP’ye ve temsil ettikleri düzene karşı hoşnutsuzluğu giderek artırıyor. Onun için bu denli saldırgan oluyorlar. Onun için gözünün üstünde kaş var misali tutuklamalar artıyor. Bu baskı ve saldırı ezen ve ezilenler arasındaki çelişkileri yok etmiyor. Sorunlar çözülmüyor, istikrar sağlanmıyor. İşçilerin, köylülerin, tüm emekçilerin sisteme yönelik şikayetleri bastırılmaya çalışılıyor. Ama korkuyorlar. Kitlerin topyekûn sokaklara çıkıp kendilerine yönelik ayaklanmasından korkuyorlar. Zaten günümüzde asli görev, emekçilerin ve tüm ezilenlerin devrime önderlik edecek proletaryanın öncü müfrezesi tarafından bilinçli bir mücadeleye seferber edilmesidir. Şartlar ve yaşam bunu zorluyor. Mücadele daha ileriye taşınarak bu görev yerine getirilecektir... Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
KEMALİZMİN FAŞİST NİTELİĞİ
Türkiye’deki revizyonist kurumlar ve sözde devrimci demokrat kesimler her geçen gün Kemalist diktatörlüğü övmekte, anmakta ve bunu yaparken toplumu yanlış çizgilere ve ideolojilere çekmektedirler. Revizyonistler ve sözde devrimci-demokrat kurumlar yüzünden Kemalizm’in Marksist tahlili imkansız hale gelmiştir çünkü muhalif çevreler ve toplumun üzerinde yıkılması zor idealist dogmalar kurulmuştur.
Bu yazıda bu idealist dogmaları kırmaya çalışacağız ve Kemalizm’in faşist niteliğinden bahsedeceğiz. Şunu da açıklamak gerekir ki faşizmin nitelikleri ülkenin özgül koşullarına göre değişkenlik göstermektedir. Örneğin Almanya, İtalya, Bulgaristan ve Türkiye’de uygulanan diktatörlüklerin ortak yanları olduğu gibi farklı yanlarıda vardır ancak bunu bu yazıda tartışmayacağız.
Öncelikle faşizmin tanımını yapmakla ve bunu Kemalizm’in öncülü diyebileceğimiz İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden bahsetmekle işe başlayalım.
Faşizm: Mali sermayenin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık diktatörlüğüdür.
İttihat ve Terakki Cemiyeti
İttihat ve Terakki Cemiyeti Türk milliyetçiliğinin kurucusu niteliğindedir. İttihat ve Terakki Cemiyeti Balkan Savaşı hezimetinden sonra dağılan “Osmanlı İmparatorluğunu” tekrar toparlama ve Türk kimliğini, tekrardan yaşatma “Türkleştirme” politikasını uygulama amacıyla kuruldu. Bu Türkleştirme politikasını daha sonra Kemalist faşist diktatörlükte kanlı bir şekilde uygulayacaktır.
İttihat ve Terakki Cemiyeti ilk hedef olarak bir ulus devlet yaratmak istiyordu. Kuşçubaşı Eşref dönemin en büyük sorunlarından birisi olarak “İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini (birliğini) gizli, açık vasıtalarla tehdit eden iftirakçı (ayrılıkçı) unsurlardır.” diyordu. Bu bakış açısı ile İttihat ve Terakki Cemiyeti Anadolu’yu homojenleştirme politikasına girişecek, Ermeniler ve Rumlar başta olmak üzere birçok ulusa katliam ve işkence uygulayacak, onların mallarına el koyacaktı. Örneğin “Emval-i Metruke” (Terk Edilmiş Mallar) kanunu Ermeni soykırımının sonrasında hazırlanmıştır ve Ermenilerin ekonomik zenginliklerine el koymaya yönelik bir kanundur.
Yirminci yüzyılın en büyük insanlık felaketlerinden birisi olarak kabul edilen Ermeni soykırımı İttihatçıların insanlığa karşı uyguladığı suçlardan birisidir. Bu soykırım sonunda 1.5 milyon Ermeni’nin katledildiği bilinmektedir. Dönemin Ermenilere yönelik faşist politikası Dahiliye Nazırı Mehmet Talat tarafından “Ermeni politikamız kesinlikle sabittir. Hiçbir şey bunu değiştiremez. Anadolu’nun hiçbir yerinde Ermeni kalmayacak. Ancak çölde yaşayabilirler” olarak açıklanmıştır.
Aynı zamanda milli bir burjuva yaratmak isteyen ittihatçılar aynı dönemde işçi hareketlerine düşmanca bir tavır almış ve grevleri yasaklamıştır. İttihatçıların yayın organı olan “Tanin” gazetesi işçi grevlerini kınıyor, tüccarlarının malının ortada kaldığını yazıyordu. İttihatçılar aynı zamanda zabıtalara, grevlere devam eden işçileri tutuklama emri veriyor greve devam eden işçiler hakkında hukuki süreç başlatılması gerektiğini söylüyordu. İttihat ve Terakki gazetesi işçilerin “mantıktan yoksun” isteklerinin ancak sendikalar kanalıyla denetlenebileceğini düşünüyordu. Fakat Cemiyet’in yayın organı sendikaların niteliğini de belirtmekten geri kalmıyordu: “Sendikalar için her türlü sosyalist emellerden kaçınmak kat’iyyetle lâzımdır. Hayatlarını ancak bu suretle muhafaza edebilirler.”
Kemalist diktatörlük işçi düşmanı ve faşist İttihat ve Terakki hareketinin devamı niteliğindeydi. Kemalist hareket eski İttihatçı kadrolar üzerinden yükselmişti. Yine ülkede yağmalanan Rum ve Ermeni halkının mallarıyla zenginleşen eşrafın, bu zenginliğini kaybetme korkusu beraberinde eski İttihatçı yeni Kemalist kadroların önderliğinde birleşmelerine neden oldu. Daha savaş sırasında emperyalistlerle işbirliğine girişen Kemalistler birçok ittihatçının ülkeye tekrar dönmesini sağlamış, ayrıca katliamcı ve savaş suçlusu ittihatçıların Türkiye’de yargılanmaları için itilaf devletleri ile anlaşmalar yapmıştır. Birçok ittihatçı Türkiye’ye dönmüştür ancak söz verildiği gibi yargılanmamışlar 1 Kasım 1921 de serbest kalmışlardır.
İttihatçı katiller soykırım suçluları olarak yeni kurulan devlet aygıtı içinde parlamentoda milletvekilliği, içişleri ve dışişlerinde Türkiye’yi temsil eden görevlere getirildiler. Zaten Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan ilk meclisin 164 üyesi “Ermeni milletini yok etme politikasını onaylamış”, 24 mebusun ise uygulanan şiddet politikasında doğrudan katıldığı ortaya çıkmıştır. Bazı çevrelerin sık sık ilericilik olarak andığı kurucu meclis özünde katliamcı ve gerici bir zihniyetin egemen olduğu bir meclistir.
Faşist Kemalist Diktatörlük
Sözde “Kurtuluş Savaşı” sonrası kurulan TC ile ülkenin başına komprador Türk burjuvazisi, toprak ağaları, tefeciler ve orta burjuvazinin öncülüğünde ittihatçıların devamı olan Kemalistler geçti. Sözde diyoruz çünkü Kemalist faşist diktatörlük daha savaş sırasında emperyalistler ile işbirliğine girişmiş ticaret anlaşmaları imzalamış, emperyalist devletlere ülkede maden ve kaynak arama izni vermiş ve bazı anlaşmalar ile sınırları daha savaştayken belirlemişlerdir. Savaştan sonra bu işbirliği artarak devam etmiş ve Türkiye’nin sömürge, yarı-sömürge ve yarı-feodal yapısı, yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir. İdeolojik ve siyasal anlamda Kemalist diktatörlüğün dayandığı sınıflar, işbirlikçi-komprador burjuvazi ve ağalardır. Kemalist diktatörlük bu saydığımız sınıflar için çalışıyor, onların çıkarlarına yönelik yasalar çıkartıyor ve uygulamaya koyuyordu. Örneğin daha savaş sırasında birçok Ermeni ve Rumlar başta olmak üzere azınlık ulusların mallarına ve topraklarına diktatörce el kondu ve bu mallar Türk burjuvazisinin ve feodallerinin kullanımına sunuldu (Bu feodaller daha sonrasında TC ile işbirliği yapacak ve TC’nin kırsal alandaki ayağı olacaktır).
Hakim sınıflar Osmanlı’nın kullandığı “Osmanlı ve İslam” ifadeleri yerine “Türk” ve “Milli” ifadelerini kullanmaya başlamış ve Türk olmayan ulusların mallarına el koymaya devam etmiştir. Milli Türk Ticaret Birliği’ni kuran Türk burjuvazisi 1922 yılında yapılan kongrede milliyetçilik adı altında Rum ve Ermeni mallarına el koymaya devam etmiş ve yabancı sermaye ile ortaklıklar kurmanın zamanının geldiğini belirtmiştir. (Zaten 1922 yılında yapılan bu kongrenin amacı azınlıkların mallarına el koyma, devletin olanaklarının Türk burjuvasına ve Kemalistlere yakın olan feodallere akması, batıyla işbirliği ve uyum sağlama ve sınıf uzlaşmacılığı ile çelişkilerin maskelenmesidir).
Faşist Kemalist diktatörlük işçi sınıfı ile burjuvaziyi birbirine eklemlemeye çalışmış bunu yapamayınca tarafını burjuvaziden ve ağalardan yana seçmiş, emekçilere karşı açık diktatörlük uygulamaya başlamıştır. 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükun Kanunu ile işçi örgütlenmeleri ülkede fiilen kesintiye uğramış 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu’nun 72. maddesiyle birlikte grev, Türkiye’de yasaklanmıştır.
Yoldaş Şnurov bu konu hakkında şöyle diyor: Daha iyi ücret ve daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
Önder İbrahim Kaypakkaya ise “Kemalizm demek, işçi ve köylü yığınlarının, şehir küçük burjuvazisinin ve küçük memurların sınıf mücadelesinin kanla ve zorbalıkla bastırılması demektir. Kemalizm, işçiler için süngü ve ateş, cop ve dipçik, mahkeme ve zindan, grev ve sendika yasağı demektir; köylüler için ağa zulmü, jandarma dayağı, yine mahkeme ve zindan ve yine her türlü örgütlenme yasağı demektir.” demiştir.
Kemalist diktatörlüğün bu uygulamaları, Kemalizm’in sermaye sınıfının ideolojisi ve işçi sınıfının düşmanı olduğunu göstermektedir.
Kemalist diktatörlük, Türk olmayan emekçileri daha çok etkilemiştir. Çünkü Kürtler, Ermeniler ve Rumlar emekçi olmalarının yanında etnik kökenlerinden dolayı da istismara uğrayan halklar olmuşlardır.
Her faşizm deneyiminin ortak özelliklerinden birisi faşizmde şovenizmin kışkırtılıyor olmasıdır. Kemalist diktatörlük bu şovenizmi Türk milliyetçiliği üzerinden inşa etmiş, işçi sınıfını birbirine düşürmeye çalışmış, halkı birbirine düşman etmek için çaba harcamıştır. Her fırsatta Türklüğün üstün ırk olduğunu, Türkçe’nin tüm dillerin atası olduğunu, Türk olmanın asillik olduğunu halka empoze etmiş eğitim müfredatına sokmuştur. Aynı zamanda Kürt ulusunu kendisine baş düşman olarak belirleyen Kemalist faşist diktatörlük, Kürt ulusunun varlığını inkar politikasına girişmiş, dillerini yasaklamış, yayınlarını yasaklamış ve diktatörlüğünü sağlama alırken katliamlar yapmaktan çekinmemiştir. Dersim, Zilan ve ülkenin batısında Rumlara yapılan katliamlar Kemalizm’in kanlı uygulamalarına örnek verilebilir.
Faşist Kemalist diktatörlüğün bu uygulamaları ittihatçıların homojenleştirme ve Türkleştirme politikalarının bir devamı şeklindedir. Dönemin generallerinden Abdullah Alpdoğan Kürtler için “Dağ Türkleri” demiştir ve Mahmut Esat Bozkurt ise Anadolu’da Türklerden başka kimsenin hak iddia edemeyeceğini savunmuştur. Ki Anadolu kavramı bile Yunanca “doğu” demek olan “anatoli” ve “doğu ülkesi” anlamına gelen “Anatolia” sözcüğünün Türkçe telaffuzundan başka bir şey değildir.
Kemalizm’in bu kanlı ve gerici uygulamaları faşizm tanımına uymaktadır. Kemalizm burjuva sınıfının ideolojisidir ve komprador burjuvazinin çıkarlarını yansıtmaktadır, burjuvazi ile işçi sınıfının çıkarları karşı karşıya kaldığında ve iki sınıf arası çelişkiler belirgin hale geldiğinde Kemalizm kanlı sopasını halka savurmaktan çekinmemiştir. Revizyonistlerin iddia ettiği gibi Kemalizm ilericilik ve anti emperyalist bir mücadelenin ürünü değildir, aksine emperyalizme hizmet eden komprador burjuvazinin iktidarlığıdır.
Yazımızı Önder İbrahim Kaypakkayanın şu sözleri ile bitirelim: “Kemalizm demek, her türlü ilerici ve demokratik düşüncenin zincire vurulması demektir.” Biz genç devrimciler olarak faşizme, dolayısıyla Kemalizme karşı ideolojik cephede kararlılıkla mücadelemizi sürdürürken revizyonistlerin aldatıcı ve oportünist sapmalarına karşıda halkımızı ve davamızı korumalıyız.
https://yenidemokratgenclik9.com/kemalizmin-fasist-niteligi/
Karadeniz Kıyılarında Kaybolan Bir Halk: Çerkes Soykırımı’nın Susturulan Tarihi
ÖMER BÖLÜM yazdı: Karadeniz’e bırakılan karanfiller bana yalnızca geçmişte yaşanan ölümleri değil, aynı zamanda unutulmama mücadelesini de hatırlatıyor. Çünkü bazı halklar için hafıza, hayatta kalmanın son kalesidir.
Bazı acılar vardır; üzerinden yüzlerce yıl geçse bile dinmez. Çünkü mesele yalnızca ölüm değildir. Hafızanın parçalanmasıdır. Bir halkın toprağından koparılması, dilinden uzaklaştırılması, kültürünün zamanla silinmesidir. Bana göre Çerkes Soykırımı tam da böyle bir trajedidir: sadece geçmişte yaşanmış bir sürgün değil, etkileri bugün hâlâ süren büyük bir insanlık kırılmasıdır.
21 Mayıs 1864 tarihi, Çerkes halkı için yalnızca bir yenilgi günü değildir. O gün, yüz binlerce insanın anayurdundan zorla koparıldığı, ailelerin parçalandığı, Karadeniz kıyılarında ölümle yaşam arasında bırakıldığı büyük felaketin sembolüdür. Rus İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya üzerindeki yayılmacı politikası, sonunda askeri bir zafer kazanmış olabilir; ancak benim düşünceme göre bu zaferin ardında insanlık tarihinin en büyük sürgünlerinden biri yatmaktadır.
Bugün hâlâ bazı çevreler yaşananları sadece “zorunlu göç” ya da “savaşın sonucu” olarak açıklamaya çalışıyor. Fakat ben bu yaklaşımın eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü ortada sıradan bir nüfus hareketi değil, sistematik bir biçimde bir halkın yaşadığı coğrafyadan silinmesi gerçeği vardır. İnsanlar köylerinden çıkarıldı, Karadeniz kıyılarında açlık ve salgın hastalıklarla baş başa bırakıldı, kapasitesinin çok üstünde insan taşıyan gemilere dolduruldu. Binlerce insan daha Osmanlı topraklarına ulaşamadan hayatını kaybetti. Bana göre tarihin vicdanı açısından bakıldığında, bu yaşananların büyüklüğünü küçültmek mümkün değildir.
Çerkeslerin yaşadığı acının en ağır taraflarından biri de sadece insanların değil, bir kültürün de parçalanmış olmasıdır. Çünkü sürgün yalnızca bedensel bir kopuş değildir. Aynı zamanda hafızanın dağılmasıdır. İnsanlar evlerini kaybettiğinde yalnızca taş duvarları değil, mezarlarını, hikâyelerini, çocukluklarını ve dillerini de kaybeder. Nitekim bugün bazı Çerkes dillerinin yok olma noktasına gelmiş olması bile bu travmanın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Benim dikkat çekmek istediğim en önemli noktalardan biri de şu: Dünyanın birçok büyük trajedisi uluslararası kamuoyunda geniş şekilde bilinirken, Çerkes Soykırımı uzun yıllar boyunca sessizliğe mahkûm edildi. Bunun en büyük nedenlerinden biri belki de Çerkes halkının dünyanın dört bir yanına dağılmış olmasıdır. Ortak bir devlet yapısının bulunmaması, bu acının küresel ölçekte görünür hale gelmesini zorlaştırdı. Ancak bana göre bir trajedinin daha az bilinmesi, onun daha küçük olduğu anlamına gelmez.
Türkiye açısından meseleye baktığımda ise ayrı bir çelişki görüyorum. Çerkesler bu ülkenin tarihinde, kültüründe ve toplumsal yapısında önemli bir yere sahip olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca kimliklerini görünür biçimde yaşamakta zorlandı. Çoğu zaman folklorik bir unsur olarak görüldüler ya da sessizce asimile olmaları beklendi. Anadilinin kaybı ve kültürel erozyon bugün hâlâ ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bana göre bir toplumun gerçek zenginliği, farklı kimliklerin varlığını koruyabilmesiyle mümkündür.
Her yıl 21 Mayıs’ta yapılan anmaları bu yüzden çok anlamlı buluyorum. Karadeniz’e bırakılan karanfiller bana yalnızca geçmişte yaşanan ölümleri değil, aynı zamanda unutulmama mücadelesini de hatırlatıyor. Çünkü bazı halklar için hafıza, hayatta kalmanın son kalesidir.
Ben Çerkes Soykırımı’nı konuşmanın geçmişte takılıp kalmak anlamına gelmediğini düşünüyorum. Tam tersine, tarihle dürüst bir şekilde yüzleşebilmenin toplumları daha güçlü hale getirdiğine inanıyorum. Hiçbir halkın acısı diğerinden daha değersiz değildir. İnsanlık ancak bütün trajedilere aynı vicdanla yaklaşabildiğinde gerçekten ilerleyebilir.
Bugün hâlâ dünyada sürgünler, savaşlar ve zorunlu göçler yaşanıyorsa bunun bir nedeni de geçmişteki büyük felaketlerden yeterince ders çıkarılmamasıdır. Bu yüzden bana göre Çerkes Soykırımı sadece Çerkeslerin meselesi değildir; insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir halkı toprağından koparmak, onu yüzyıllar boyunca dağıtmak ve kültürünü yok oluşun eşiğine sürüklemek gerçekten yalnızca savaşın sonucu olarak mı görülebilir?
Yoksa bu, tarihin hâlâ yeterince konuşulmayan en büyük insanlık suçlarından biri midir?
Karadeniz Kıyılarında Kaybolan Bir Halk: Çerkes Soykırımı’nın Susturulan Tarihi
ÖMER BÖLÜM yazdı: Karadeniz’e bırakılan karanfiller bana yalnızca geçmişte yaşanan ölümleri değil, aynı zamanda unutulmama mücadelesini de hatırlatıyor. Çünkü bazı halklar için hafıza, hayatta kalmanın son kalesidir.
Bazı acılar vardır; üzerinden yüzlerce yıl geçse bile dinmez. Çünkü mesele yalnızca ölüm değildir. Hafızanın parçalanmasıdır. Bir halkın toprağından koparılması, dilinden uzaklaştırılması, kültürünün zamanla silinmesidir. Bana göre Çerkes Soykırımı tam da böyle bir trajedidir: sadece geçmişte yaşanmış bir sürgün değil, etkileri bugün hâlâ süren büyük bir insanlık kırılmasıdır.
21 Mayıs 1864 tarihi, Çerkes halkı için yalnızca bir yenilgi günü değildir. O gün, yüz binlerce insanın anayurdundan zorla koparıldığı, ailelerin parçalandığı, Karadeniz kıyılarında ölümle yaşam arasında bırakıldığı büyük felaketin sembolüdür. Rus İmparatorluğu’nun Kuzey Kafkasya üzerindeki yayılmacı politikası, sonunda askeri bir zafer kazanmış olabilir; ancak benim düşünceme göre bu zaferin ardında insanlık tarihinin en büyük sürgünlerinden biri yatmaktadır.
Bugün hâlâ bazı çevreler yaşananları sadece “zorunlu göç” ya da “savaşın sonucu” olarak açıklamaya çalışıyor. Fakat ben bu yaklaşımın eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü ortada sıradan bir nüfus hareketi değil, sistematik bir biçimde bir halkın yaşadığı coğrafyadan silinmesi gerçeği vardır. İnsanlar köylerinden çıkarıldı, Karadeniz kıyılarında açlık ve salgın hastalıklarla baş başa bırakıldı, kapasitesinin çok üstünde insan taşıyan gemilere dolduruldu. Binlerce insan daha Osmanlı topraklarına ulaşamadan hayatını kaybetti. Bana göre tarihin vicdanı açısından bakıldığında, bu yaşananların büyüklüğünü küçültmek mümkün değildir.
Çerkeslerin yaşadığı acının en ağır taraflarından biri de sadece insanların değil, bir kültürün de parçalanmış olmasıdır. Çünkü sürgün yalnızca bedensel bir kopuş değildir. Aynı zamanda hafızanın dağılmasıdır. İnsanlar evlerini kaybettiğinde yalnızca taş duvarları değil, mezarlarını, hikâyelerini, çocukluklarını ve dillerini de kaybeder. Nitekim bugün bazı Çerkes dillerinin yok olma noktasına gelmiş olması bile bu travmanın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Benim dikkat çekmek istediğim en önemli noktalardan biri de şu: Dünyanın birçok büyük trajedisi uluslararası kamuoyunda geniş şekilde bilinirken, Çerkes Soykırımı uzun yıllar boyunca sessizliğe mahkûm edildi. Bunun en büyük nedenlerinden biri belki de Çerkes halkının dünyanın dört bir yanına dağılmış olmasıdır. Ortak bir devlet yapısının bulunmaması, bu acının küresel ölçekte görünür hale gelmesini zorlaştırdı. Ancak bana göre bir trajedinin daha az bilinmesi, onun daha küçük olduğu anlamına gelmez.
Türkiye açısından meseleye baktığımda ise ayrı bir çelişki görüyorum. Çerkesler bu ülkenin tarihinde, kültüründe ve toplumsal yapısında önemli bir yere sahip olmasına rağmen, uzun yıllar boyunca kimliklerini görünür biçimde yaşamakta zorlandı. Çoğu zaman folklorik bir unsur olarak görüldüler ya da sessizce asimile olmaları beklendi. Anadilinin kaybı ve kültürel erozyon bugün hâlâ ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyor. Bana göre bir toplumun gerçek zenginliği, farklı kimliklerin varlığını koruyabilmesiyle mümkündür.
Her yıl 21 Mayıs’ta yapılan anmaları bu yüzden çok anlamlı buluyorum. Karadeniz’e bırakılan karanfiller bana yalnızca geçmişte yaşanan ölümleri değil, aynı zamanda unutulmama mücadelesini de hatırlatıyor. Çünkü bazı halklar için hafıza, hayatta kalmanın son kalesidir.
Ben Çerkes Soykırımı’nı konuşmanın geçmişte takılıp kalmak anlamına gelmediğini düşünüyorum. Tam tersine, tarihle dürüst bir şekilde yüzleşebilmenin toplumları daha güçlü hale getirdiğine inanıyorum. Hiçbir halkın acısı diğerinden daha değersiz değildir. İnsanlık ancak bütün trajedilere aynı vicdanla yaklaşabildiğinde gerçekten ilerleyebilir.
Bugün hâlâ dünyada sürgünler, savaşlar ve zorunlu göçler yaşanıyorsa bunun bir nedeni de geçmişteki büyük felaketlerden yeterince ders çıkarılmamasıdır. Bu yüzden bana göre Çerkes Soykırımı sadece Çerkeslerin meselesi değildir; insanlığın ortak hafızasının bir parçasıdır.
Ve belki de asıl soru şudur:
Bir halkı toprağından koparmak, onu yüzyıllar boyunca dağıtmak ve kültürünü yok oluşun eşiğine sürüklemek gerçekten yalnızca savaşın sonucu olarak mı görülebilir?
Yoksa bu, tarihin hâlâ yeterince konuşulmayan en büyük insanlık suçlarından biri midir?
Kemalist cumhuriyet kimileri için mutlu, kimileri içinse mutsuz | Mehmed S. Kaya
Kemalist cumhuriyetçilerin açıklamalarına ne kadar güvenilebilir? Cumhuriyetçi sistem, hem Türk milliyetçiliğinin bir ideoloji olarak doğduğu yer, hem de bu dönem boyunca Kürtlere yönelik ayrımcılık ve zulmün yaşandığı yerdir.
Kemalistler tarafından sürekli olarak «cumhuriyetin değerlerini» korumaya teşvik ediliyoruz. Dünya edebiyatında cumhuriyet değerleri genellikle bir monarşi yerine seçilmiş temsilciler tarafından yönetilen bir devletin temel ilkelerini ifade eder. Bu terim özellikle Fransa’da yaygın olarak kullanılmaktadır ve “Liberté, égalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sloganı ve laiklik ile ilişkilendirilmektedir. Bu üç kavram aynı zamanda adalet, bireysel onur, etnik eşitlik ve demokrasiyi kapsamaktadır.
Çoğu Türk değil, ancak azınlıkta olan Kemalistler İstanbul’daki İslam Halifeliğinin devrilip yerine Cumhuriyet’in kurulmasıyla övünmüşlerdir ve hala Cumhuriyet’le gurur duyarlar. Peki, kemalistler, ҫağdaş cumhuriyetlerde olduğu gibi, cumhuriyetin evrensel değerlerini yerine getirdiler mi?
Çağdaş karşıtı bir cumhuriyet projesi
Cumhuriyet geniş bir konudur ve felsefi konular üzerine birçok düşünceyi içerir. Bu yazıda, cumhuriyet tanımındaki hileler ve adaletsizliklerle ilgili olarak bazı insanları memnun eden, bazılarını ise mutsuz eden bazı konulara değineceğim.
Günümüzdeki siyasi durumu anlamak için ülkenin yönetimini belirleyen ideoloji olan Kemalizmi açıklamak zorunludur. Yani, Kemalist cumhuriyetin tanımının nasıl yapıldığını ve kurucusu olan Mustafa Kemal’in bu cumhuriyetin toplumla ilişkisi bağlamında nasıl bir konumda olmasını amaçladığını belirtmek gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduğunda Mustafa Kemal, Kemalizm olarak adlandırılan politik felsefesini ortaya koydu ve bunun ilkeleri hâlâ Türk Devletinin temelleriyle iç çatışmalarını belirlemektedir. Buna göre cumhuriyet, bir ideolojinin (Atatürk milliyetçiliği) hâkim olacağı ve topluma kendi egemenliğini dayatacağı bir aygıttır.
Modern cumhuriyetler millet için işlev görmek üzere kurulmuşken; Kemal tam tersini yaptı, yani cumhuriyetin milletten üstün olduğu görüşünü egemen kıldı. Bundan sonra millet devlet için vardır anlayışı yerleştirildi ve devlet artık bir kutsal kurum haline getirildi. Bu zihniyet, Batılı anlamda liberal devlet ideolojisi ile çelişiyor; çünkü demokraside, cumhuriyeti kimin yöneteceğine millet karar verir. Türkiye’de kim iktidarda olursa olsun, Atatürk’ün devlet zihniyeti geҫerliliğni korur.
Kemal, “yeni bir Türk ulusu yaratma projesini” tüm dünyaya örnek teşkil edecek “modern bir cumhuriyet projesi” olarak adlandırmıştı. Buna karşılık, birçokları bunu sorgulamış ve bu projede modernleşmeyle ilgili bir durum bulamamışlardı (1).
Hilekarlık, cumhuriyetin temel ilkesinden başlar
Öncelikle, modern bir cumhuriyetin ilk ilkesi, seçilmiş temsilciler tarafından yönetilmesidir. Ancak, Kemal’in cumhuriyetinde halka temsilcilerini seçme fırsatı verilmedi. Parlamento üyeleri, bazı sembolik, sözde seçimler dışında, Kemal’in kendisi veya yakın çevresi tarafından atanıyordu. Atama kriterleri, tanışıklık, dostluk ve kişinin Mustafa Kemal’e sadık olup olmaması esasına dayanıyordu.
Kemal ve haleflerinin tanımladığı özgürlük, bireysel haysiyet, etnik gruplar arası eşitlik, modern bir cumhuriyetle ilişkilendirilen değerlerle aynı değildir. Kemalist cumhuriyet, şiddet, korku, işkence, Kürtlere ve diğer Türk olmayan milliyetlere karşı etnik inkâr ve ayrımcılık ilkesi üzerine kurulmuştur. Kemalist elit, Kürtler üzerindeki kontrolü sadece eylemleriyle sınırlı kalmayan, aynı zamanda onları ve tüm gayri Türkleri “kutsal Türkler”e dönüştürmeyi amaçlayan bir “Türkleştirme” programı aracılığıyla düşüncelerini, duygularını ve arzularını da kapsayan otoriter ve totaliter bir anayasayla kurumlaştırdı. Bu Anayasa, çoğunluğu Kemal tarafından atanan parlamento tarafından 1924’te onaylandı (2).
Bundan sonra Kemal, Kürtler ve diğer azınlıklar pahasına etnik Türklere istedikleri her türlü faydayı sağlamaya odaklandı (3). MÖ 5. yüzyıl gibi erken bir dönemde Glaukon ve Adeimantus, Sokrates’e adil bir yaşamın adaletsiz bir yaşamdan neden daha mutlu olduğuna dair tatmin edici bir açıklama getirmesi için meydan okumuşlardı (4). Şimdiye kadar hiçbir Türk muhalif siyasetçi veya düşünür, adil bir yaşamın Kemal’in adaletsiz cumhuriyet modeline meydan okumamıştır. Tam tersine, Türk siyasi propagandası hala Kemal’i ölümsüzleştirmeye çalışıyor. Ancak İslamcılar 2002 zaferinden sonra, “eski Türkiye geride kaldı retoriği sürekli tekrarlıyorlar.
İddia edilen “yeni Türkiye”, eski Türkiye’den farklı mı?
“Yeni Türkiye”den bahsedildiğinde, aklıma Erdoğan ve hareketinin 2002’de Kemalistleri yenmesinden ve cumhuriyeti yeni bir zihniyetle yönetmesinden bu yana yaşanan süreç geliyor. AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan defalarca “eski Türkiye geride kaldı” diye kendini tekrarlıyor. Gerçekten eski Türkiye ile bir kopuş yaşandı mı? Yeni Türkiye aslında neyi temsil ediyor? “Yeni Türkiye”, önceki Kemalist Türkiye’den bir kopuşu mu temsil ediyor? Bu iddia en iyi Kürtlerin durumuyla doğrulanabilir ya da reddedilebilir. Kürtlere bakış açısı değişti mi? Belki de daha önemli olan soru şudur: Kemalistlerin Kürtlere karşı kullandığı siyasi hileye son verildi mi? Bilindiği üzere, Kemalistler neredeyse yüz yıl boyunca Kürtlerin varlığını inkar etmek, doğal haklarını talep etmelerini engellemek ve onları Türk kültürüne asimile etmek için inanılmaz kaba güҫ ve ırkҫı yöntemler ve hileler kullandılar; idamlar, sürgünler, etnik temizlik, işkenceler, kӧy yakmalar, kӧylülere kendi bokunu yedirmek, sivillere devlet terӧrü uygulamak vesair. Liste oldukҫa uzun.
Ben ve Kürtler için, yeni zihniyet, hakikate, ilerlemeye ve özgürlüğe mutlak bir inanç beklentisiydi. Bu, Kürtlere ve diğer etnik gruplara karşı ciddi suçlar işlemiş olan Kemalizmin geçmişinin açıkça kınanmasını gerektirirdi. Eğer adalet “yeni Türkiye”nin zihniyetine yerleşmiş olsaydı, bu durum baskıcı Kemalist doktrinin sahtekarlığını ifşa edilmesine, Kürtlere karşı önyargıların ortadan kaldırılmasına ve ırkçı Kemalizmin resmi devlet ideolojisi olarak sona ermesine yol açardı.
Entegrasyon, Mustafa Kemal’in Türkleştirme planının yeni bir versiyonudur
Bir yılı aşkın süredir, Kürtlerin gelecekte Türk devleti ve Türk toplumuyla nasıl ilişki kurması gerektiğine dair “demokratik entegrasyon” modelini tartışıyoruz. Kürtlerin ve Türklerin konumundan dolayı entegrasyon, Kürtlerin Türk devletine, kültürüne ve idari düzenine tabi kılınması anlamına gelir. Bu bir devlet projesidir ve meşruiyeti, Kürtlerin yerli bir halk olmasına rağmen Türk egemenliği altında yaşadıkları varsayımına dayanmaktadır. Bu modelde egemen gücün kuralları geçerlidir ve Kürtlere egemen gücün kuralları dayatılmış. Bu devlet stratejisi Mustafa Kemal döneminde Kürtlere zorla dayatılmıştır. Şimdi ise Abdullah Öcalan aracılığıyla bir nevi “gönüllü” olarak dayatılıyor.
Eğer «demokratik entegrasyon» planı Kürtler tarafından kabul edilip uygulanırsa, maalesef Kemalizm ile Erdoğan rejiminin Kürtlerin geleceğine dair görüşü arasında net bir ayrım yapmak mümkün olmayacaktır. Hükümetin Abdullah Öcalan’ı sözde “demokratik entegrasyon”da kullanması, “yeni Türkiye”nin Mustafa Kemal’in hayatının eseri olan ve mimarı olduğu Kürtlerin türkleştirme hedefinden vazgeçmediğinin bir kanıtıdır. Kürtler ve Türkler arasında barış, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği sağlamanın tek yolu, Kemalistler tarafından kurulan devlet sistemini temelden değiştirmektir.
Kemalist olmanın başka bir yolu
Kemalistler gibi islamistler de Kürtlerle ӧzgürlüğü, eşitliği, egemenligi ve kardeşliği paylaşmak istemiyor. Bu durum Türkiye sınırları dışında da kanıtlanabilir. Kürtler komşu ülkelerde kendi bölgelerinde egemen olmaya kalkıştığında “yeni Türkiye” hemen müdahale etmekten geri kalmıyor. Bunu Kuzey-Suriye de yaşadık. İran’da da benzer bir plan hazırlanıyor.
Dünyada hangi devlet, kendi ulusal sınırları dışında, başka bir halkın hakları için verdiği mücadeleyi bu kadar engellemeye çalışır? Böyle bir gerekçesi ve amacı olan herhangi bir devlet bilmiyorum. ABD ve İsrail’i örnek gösterirseniz, bu doğru değil çünkü bu ülkelerin farklı hedefleri ve gerekçeleri var.
İslamcı yönetime ve sözde kardeşlik, eşitlik ve özgürlük palavralarına rağmen, Kemalist görüş, Türk toplumunun yapısına tamamen yansımıştır. Sokak reportajlarında Kürtler tarafından sıklıkla şӧyle ifade edilir:
“Kürtlerin hakları söz konusu olduğunda sağcısı/solcusu, dincisi/laiki, aydını/cahili, işҫisi/sermayedarı vesair hepsi Kürt düşmanıdır».
«Demokratik entegrasyon» Kürt kamuoyunu ikiye böldü
Türk devleti ile Kürtlerin geleceği için standart belirleyen Abdullah Öcalan arasında neler oluyor? Bu standart toplumumuzun yaşam biçimini ve temel değerlerini de etkiliyor. Entegrasyon her yönüyle Türk olmaya doğru bir geçiş süreci olarak ӧngӧrülüyor. Amaç Kürtleri Türklerle tek bir millet haline dönüştürmektir. Bu durumda Kürtler bağımsızlık talep etmeyecekler. Kendi kendilerini yönetme hakkı talep etmeyecekler. Kürtçenin okullarda öğretilmesini talep etmeyecekler. Kürtçenin ikinci resmi dil yapılmasını talep etmeyecekler. Ve kültürel haklar talep etmeyecekler.
Öcalan’ın (belki de Türk devletinin adına) 27 Şubat 2025 tarihli ҫağrısında bu şartları kabul ettiğini teyit etti. Bu, aşırı bir teslimiyet itirafı demektir. Ve onu yakından takip edenler iҫin hiҫ de şaşırtıcı gelmedi; Öcalan, 1999’dan bu yana resmi ideolojiye tamamen bağlı olduğunu hisettirmiş, Kürtlerin bağımsızlığını veya özerkliğini reddetmiş, Kürt ulusal kimliğini inkar ediyor ve “demokratik entegrasyon” uydurması yolu ile tüm Kürtlerin Türk toplumuna ve devletine gönüllü olarak bütünleşmesini dayatıyor. “Beni anlamıyorsunuz” diyerek örgütüne baskı yapıyor. Öcalan’ın bu dönüşümü Kürtleri derinden böldü.
Öcalan’ın “demokratik entegrasyon”a verdiği destek, Kürt kamuoyunu ikiye böldü. Öcalan’ı yalnızca azınlık destekliyor. Özellikle gençler, “Kürtleri Türkleştirme” plan ve politikalarına karşı çıkıyor.
İkinci Lozan darbesi mi geliyor?
Öcalan ile devlet arasında, tarafların ortak bir isim vermeden yürüttüğü süreç şeffaf değil. Bir taraf «terӧrsüz Türkiye», diğer taraf «Barış süreci» diyor. Devletin Öcalan ile müzakerelerin yapılıp yapılmadığına dair iddialar da güvenilir kaynaklara dayanmıyor. Öcalan’ın devletin yanında durduğuna dair birçok kanıt var, ancak gizli tutuluyor.
Öcalan, gerek kendi örgütüne gerekse Kürtlere karşı tutarlı bir tavır sergilememiştir. Ayrıca Türk devletine karşı da herhangi bir direniş göstermedi. Kürtlerin haklarını da savunmuyor. Neden artık Kürtler adına müzakere etsin ki? Neden Kürtlerin geleceğini belirlesin ki? Kürt sorununun çözümünde demokratik bakış açısını temel alırsak, seçilmiş temsilcilerin halk adına müzakere etmesi gerekir. Öcalan seçilmiş biri değil.
Öcalan’ın Kürtlerin hakları konusunda müzakere etmediğine dair de birçok kanıt var. Devlet, Öcalan’ı tamamen kontrol altında tutuyor. O sadece devletten talimat alıyor ve talimatları DEM partisine iletiyor, deniliyor. Hükümet ne emir ediyorsa Öcalan ve DEM kabul ediyor. Eğer durum böyleyse, Kürtler Lozan’dan sonra yüzyılın en büyük darbesini yiyecekler.
Öcalan, eski Kürt isyancı liderlerinin tam tersi bir tutum sergiledi
Öcalan, Türk devletine karşı net bir tavır alamadı. Öte yandan, Kürdistan’ın dört parҫasında Kürtler, sömürgeci güçlere karşı birlik ve bağımsız bir gelecek arzusu mücadelesi veriyorlar. Zengin entelektüel kaynaklara sahip bir millet olarak Kürtler, kendi adlarına müzakere edebilecek liderlere sahip olma güvenini hak ediyorlar. Bu millet, güvenmedikleri liderler tarafından manipüle edilemez.
Önceki pek ҫok Kürt isyancı liderlerin aksine, Öcalan halkına karşı pişmanlık ve sadakatsızlık göstermiştir. Türk devletine karşı herhangi bir direniş göstermedi. 27 Şubat 2025 tarihli çağrısında teyit ettiği koşullarıyla, aşırı bir teslimiyet göstermiştir. Bir halkın kültürel hakkı yoksa başka neye hakkı var? O zaman neden 41 yıl kan dӧküldü, sorusu sıkҫa soruluyor.
Seyit Rıza, Alişêr Alişanzade, Qazi Muhammed, Nuri Dersimi, Abdurahman Qasımlo gibi Kürt isyancı liderler sömürgecilerin hakimiyetine boyun eğmediler ve Kürdistan tarihinde unutulmaz örneklerdir. Bu liderlerin sarsılmaz ve kararlı ruhu, onları Kürt özgürlük mücadelesinin en güçlü sembolleri haline getirdi.
Başa dӧnersek; Özgürlük, adalet, bireyin insanlık onuru, etnik eşitlik ve demokrasi kavramlarını temel alırsak, kemalist cumhuriyet Kürtler için mutsuz bir projeydi ve hâlâ da öyledir. Mustafa Kemal’in tanımı «Cumhuriyet, eşitliktir, özgürlüktür, yani adalettir, çağdaşlıktır. «Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir, demokrasiye giden yolun ilk ve en önemli adımıdır» talihsiz bir palavra idi.
Kaynaklar:
Metin Heper: “The Republican People Party and Kemalism, 2010.
Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası “Teşkîlât-ı Esâsiye Kanunu”).
Şark Islahat Planı, 1925.
Paideia hakkında daha fazla bilgi için bkz. Werner Jaeger, Paideia. The Ideals of Greek Culture, çev. Gilbert Highet. Oxford University Press 1939.
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşu Üzerine Notlar
TC’nin kurulduğu dönem ile bir önceki yüzyılda yaşanan burjuva devrimlerin şartları aynı mıdır?
19. yüzyılın Avrupa burjuva devrimlerinin merkezinde yer alan Fransız devrimleri de, TC gibi monarşiyi kaldıran rejimler kurmuşlardır. İlk bakışta görünen budur. Hakikat ise bir adım daha derinde yatmaktadır. 19.yy. burjuva devrimleri, Napolyon’un (onun nezdinde 1789 Fransız Devrimi modelinin) yenilgisi üzerine inşa edilmiş ve çeşitli biçimlerde uzatılmış Viyana Kongresi (1815) düzenine, yani monarşi ve temelde finans kesimine karşı yapılmıştır. Viyana düzeni, geleneksel yapıların çeşitli ittifaklarla sürdürülmesi; burjuvazinin kışkırttığı halkın taleplerinin değil, “klasik meşru rejimlerin meşru iradelerinin” dikkate alınarak radikal alt üst oluşların engellenmesi, bunun için basın, örgütlenme vb. özgürlüklerinin kısıtlanması, özetle eski dünya düzeninin devamı temelinde inşa edilmişti. Devrimlerin yapıldığı esnada kral ve dar ekibi, devlet idaresinde ve sermaye sınıfları arasındaki çekişmede gerçek bir aktördür; bu durum, burjuvaziyi yer yer radikal davranmaya itmiştir. Onu radikal davranmaya iten bir diğer olgu ise işçi sınıfının sahneye çıkmış olmasıdır; işçi sınıfı “yumuşak geçiş” yolunu kapatmıştır.[1]
Türkiye’de ise Cumhuriyet 20. yüzyılda; kapitalizmin emperyalizm aşamasında kurulmuştur. Bundan kısa süre önce emperyalizmin en zayıf halkası kopmuş ve Anadolu’nun yanı başında SSCB doğmuştur. Artık ayrım noktası Bolşevizm’dir. Bir adım geriye dönerek açıklamak faydalı olacaktır.
Cumhuriyet kurulmadan önce Türkiye’de burjuva devrimi yaşanmış mıdır?
TC’nin kuruluşundan 15 yıl önce İkinci Meşrutiyet ilân edilmiş, devamında II. Abdülhamid İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) tarafından tahttan indirilmiştir. II. Abdülhamid, şehzadeliği ve hükümdarlığı Avrupa’da yaşanan burjuva devrimleri gözlemleyerek ve önlemler alarak geçen amcası Abdülaziz’in (1830-1876) izinden giderek hüküm sürmüştür. Ülkenin özel şartlarına bağlı olarak, âdeta sündürülmüş Osmanlı’nın Viyana ideolojisi, 1908-09’da son bulmuştur. Bu tarihte tahttan indirilen II. Abdülhamid, Osmanlı’da devlet yönetimine fiilen etki eden son padişahtır. İTC’yi radikal davranmaya iten temel sebepler bunlardır. 1909 sonrası Saray göstermelik bir kurumdur. İTC, padişahı devirmekte, imparatorluk ideolojisinden ulus-devlet ideolojisine geçişte, ulus-devletin demografik ve iktisadî şartlarını hazırlamakta radikaldir ve köktencidir. Dolayısıyla bu bir burjuva devrimidir. Kısa süre sonra –Avrupalı örneklerinde olduğu gibi– İkinci Meşrutiyet rejimi de işçi haklarını, örgütlenme, toplanma ve basın özgürlüğünü, gizli oy-açık tasnif esaslı seçimleri, çok partili düzeni ortadan kaldırmıştır. Bu ikinci hamle de radikal ve köktencidir. 19.yy. devrimlerinin son halkalarından birisi 1908-1909’da Osmanlı topraklarında yaşanmıştır.
TBMM’nin 1 Kasım 1922’de kaldırdığını ilân ettiği monarşi, bu tarih itibariyle temsiliydi. 1922 yılı itibariyle kurtarılacak bir imparatorluk da kalmamıştı. Bu hamle pratikte İstanbul bürokrasinin Lozan görüşmelerine katılım sorununu çözen formalite işleminden ibarettir. Devrimci savaşım sonucunu doğuracak bir direnişle karşılaşmamıştır. İstanbul bürokrasisi, saltanat yanlısı Refet Paşa eliyle birkaç gün içerisinde tasfiye edilmiştir. 1924’te hilafetin kaldırılması için Mustafa Kemal’in ordu ve bürokrasi içerisinde yürüttüğü uzun görüşme trafiği yeterli olmuştur.[2]
Kemalist ekibin İTC’ye nazaran özgün vaziyeti nedir?
Cumhuriyet idaresi, temelde İTC politikalarını hız düşürerek, zamana yayarak ve ulus-devlet ölçeğine indirerek uygulamaya devam etmiştir. Ulusal bankacılık düzeninin inşası, gümrük politikası, ulusal pazarın yeniden tanzimi ve bu pazara Türk devleti ve burjuvazisinin tek başına hâkim olma mücadelesi, burjuvazinin şekillendirilmesi, azınlıkların ekonomik ve demografik olarak tasfiyesi aynı politik program dâhilinde sürmüştür.
Türkiye Cumhuriyeti’ne hâkim olan kadroların özgün meselesi Bolşevizm olmuştur. Köylü sınıfının ağırlıkta olduğu Rusya’da işçi sınıfının devrim yapmış olması ciddi bir tehdidi açığa çıkarmıştır. Devlete egemen olan yeni ekip, 1920-21 eşiğinde Bolşevik devrim ihtimalini önlemiş, bu mücadeleden çıkarılan dersler Cumhuriyet idaresine yön vermiştir. Bu ekibin yaptıkları, İTC’nin iktidar olduğu dönemin değil, kendi dönemlerinin şartlarına göre değerlendirilmelidir.
1934’te CHP örgütlerini yönetmekte olan Recep Peker’in üniversitede verdiği devrim tarihi derslerinde, “Bugünkü Sovyetler Birliği, Rus Çarlığı’nın yere serilmesinden sonra Menşevikleri yenerek meydana gelmiş bir devlettir,”[3] tespiti, yüksek bir sınıf bilincine işarettir. Çarlık ve diğer monarşiler, halklar üzerinde yüz yıllara varan ideolojik hegemonyaya sahip oldukları için halkın sosyalizme kaymasına engel olan temel yapılardandılar. Türkiye’de halkı devrimden uzak tutacak geleneksel ideolojinin taşıyıcısı olan monarşi tarihe karıştığına göre, Menşevik kadrolara şiddetle ihtiyaç vardır.
Menşevik hareket tarihseldir. Her devirde farklı adlarla zuhur etmiştir. Lenin, 20.yy. başında Menşeviklerin oynadıkları rol ile 1848 Devrimi’nde Blanc yanlılarının oynadıkları roldeki devamlılığa vurgu yapar.[4] Menşevizm en temelde radikal değişimlere, sınıf çatışmasına, alt üst oluşa ve neticede devrime karşıdır; burjuvaziden talep eder, aklınca ona yön verir. Menşevik tutumun yazılı anayasası yoktur, devrimci durum oluştuğunda ortaya çıkar.
Kemalist düzen Menşevik kanadı bulmuş, gerektiğinde imal etmiş ve bu kanattan hep faydalanmıştır. Düzenin kurulması ve devamında, üç kritik dönemeçte üç Menşevik kadro boy göstermiştir: 1920-21’de Hakkı Behiç nezdinde Resmî TKP, 1930’larda Şevket Süreyya nezdinde Kadro hareketi, 1946-47 eşiğinde Şefik Hüsnü önderliği. Bunlar çok büyük ihtimalle devlet ajanı değil, kendi çizgilerinde samimi Menşeviklerdir; devrime inanmamakta, devrim istememekte, işçi sınıfının kurtuluşunu uzlaşıda görmektedirler. Etkili oldukları devirde Bolşevik nüveye karşı burjuvaziye nefes olmuş, burjuvazinin Bolşevik saflara taarruzunu kolaylaştırmışlardır. Türkiyeli Menşeviklerin zaman zaman Kemalist kadronun dışına itilmiş eski saltanat yanlıları ile çeşitli örgütlerde yan yan gelmiş olmaları açıklayıcıdır.
Cumhuriyet’in kuruluşu burjuva devrimi midir, ilerici midir?
Cumhuriyet’in kuruluşu nesnel olarak sürekliliktir. Zaten önlerinde durmakta olan programı uygulamak için yola çıkan yeni kurucu kadronun karşısında, tarihin bu aşamasında gerici bir rejim kalmamıştır; devrim değildir. Bu program, 1917 Ekim’inden itibaren köylülüğün ağırlıkta olduğu ülkelerde sosyalist devrimi mümkün kılan Bolşevik programla kıyaslanmalıdır. “Ama Türkiye’ye uymaz” itirazı 1920-21 eşiğinde, Türkiyeli Menşeviklerle Mustafa Kemal’in müşterek tezidir. Her iki kesimin yayın organlarının temel uğraşı, bu tezin yanı sıra geniş halk kesimlerini sosyalizme bağlayacak İslamî Komünizm fikrinin reddine yöneliktir. Cumhuriyet, Türkiyeli Bolşeviklere ölümcül darbeler indirmiştir, bölge devrimi açısından gerici bir başlangıç olmuştur. Türkiyeli Menşevikler, tarihsel rolleri icabı zorunlu olarak, kuruluşu hep devrim ve ilerici bir adım olarak görmek istemişlerdir. Menşevizm bugün Türkiye siyasetinde muğlâk bir vaziyette yaşam sürmektedir, zira Bolşevizm hâlihazırda fikirden güce çıkamamıştır. Onlar bugün Cumhuriyet’in kuruluşu konusundaki tahlillerinden ayırt edilirler.
Onur Şahinkaya
19 Eylül 2022
Fotoğraf: Harbiye Nazırı, Genelkurmay Başkanı, Resmî TKP üyesi, Demokrat Parti üyesi, İnsan Hakları Derneği kurucusu, Sosyalist Parti liderliği için adı geçen saltanat yanlısı Fevzi Çakmak.
Dipnotlar:
[1] “Basamak basamak tırmanmak istedik, ama bütün bir merdiven üstünden atlamaya zorlandık.” Georges Renard, Le Republique de 1848 [1848 Cumhuriyeti], aktaran: SSCB Bilimler Akademisi, Uluslararası İşçi Sınıfı Hareketi Tarihi, Cilt 1, çev. Şükrü Alpagut, Yordam Kitap, İstanbul, 1. Baskı, 2021, s. 370.
[2] George S. Harris, “The Role Of The Military In Turkish Politic” [Türk Siyasetinde Ordunun Rolü], Middle East Journal, Cilt 19, Sayı 1 (Kış, 1965), s. 57.
[3] Recep Peker, İnkılâp Dersleri, Ulus Basımevi, Ankara, 1935, s. 43.
[4] Lenin, “Blancism”, Collected Works [Toplu Eserler], s. 34 vd., MIA. Türkçesi: Sosyalizm.
https://www.sosyalizm.org/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-uzerine-notlar-6233