Show newer

Ya bana başka bir evren sunulsun,
ya da pes ediyorum.

Cioran

"Cahil bir halk, kendi yıkımının kör aracıdır."

"Bir milleti kölelikten kurtarmak, özgür bir milleti köleleştirmekten daha zordur."

-Simon Bolivar
"El Libertador”

“Yaşamın savaş okulundan.
Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir.”

Nietzsche

“Yaşamın savaş okulundan.
Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir.”

Nietzsche

"Kilise mi?" diye yanıtladım. "Bir tür devlettir bu, gerçi en yalancısıdır devletlerin. Ama kes sesini, ikiyüzlü köpek. Kendi türünü çok iyi bilirsin sen! Tıpkı senin gibi ikiyüzlü bir köpektir devlet; tıpkı senin gibi konuşur, ortalığı dumana boğarak ve kükreyerek – tıpkı senin gibi, şeylerin karnından konuştuğuna inandırmak için. Çünkü kesinkes en önemli hayvan olmak ister yeryüzünde devlet; ve ona inanırlar da."

Friedrich Nietzsche 

İttihatçı - Kemalist cumhuriyet rejimi kurulduğu günden bugüne kadar insanlara sürü gibi davranmıştır. Ve hiç bir zaman insanların ifade ve düşünce özgürlüğü olmamıştır.

Aranıyor !
Bu kanlı devletin kurucusu.

Bir soykırımcı katili ve devleti tanımak için yaptıklalarına ve kimler ayakta
tutuyor ona bir bakalım,

Bu devleti sadece Türkler ayakta tutuyor demek çok yanlıştır.

Ya da sadece Kürtler demek de bir o kadar yanlıştır…

Bu Soykırımcı suç aygıtını sadece Türkler ve Kürtler yer almış demek de
yanlıştır.
Bu devleti kitleler hâlinde tarih boyunca hep desteklemiş, nice katlıyamlara, soykırımlar da destek vermiş Çerkezleri, Arapları, Lazları unutmamak
gerekir …

Bu devleti:

Türkler;
Enver, Talat, Cemal, Kemal gibi paşalarla aracılığıyla bir üst kimlik yaratmışlar ve günümüze kadar getirmişlerdir …

Kürtler;
Ziya Gökalp, Ehsan Nuri, Bedirhan, Simko gibi isimler ile çok ciddi destekler vermişler, bugün de Apo bu barbar devletin devamlılığını sürdürmüş, önemli bir figüranı olmuş, Kürtleri bir kez daha hedefinden çıkarmış, Kemalistlere en büyük desteği vermiştir, veriyor…

Çerkesler;
Ethem ve Salih Zeki Zor gibi katiller çok büyük destekler vermiş, devletin yüzyıllık tarihi boyunca en güvendiği, kilit noktalarda görev alarak destek vermişlerdir …
( TKP merkez komite üyesi olan Salih Zeki Zor anılarında sadece Der Zor çölünde 300 bin Ermeni'yi katlettiğinden bahseder.)

Lazlar:
Laz taburunu kuran Topal Osman Mustafa Kemalin en önemli elemanı, büyük destekçisi ve
korkunç katlıyamların baş mimarı olmuştur …

Araplar:
Urfa, Mardin, Siirt, Hatay gibi yörelerde şeyhler ve imamlar tarafından nice fetvalar ve halkı kışkırtarak talana, katlıyama, bu devlete hizmet etmişlerdir, nice katliamlara imza atmışlardır… .
( Araplardan biri de Nusaybin'de Süryanileri kılıçtan geçiren HDP başkanı Mithat Sancar'ın
dedesidir. )

Yani:

Ermeni / Süryani / Ezidi /Rumları sürgün ederek, kurulan bu devletin tüm tarafları İttihat ve Terakki tarafından benimsenen tekçi zihniyeti Türk, Kürt, Arap, Çerkes ve Lazların büyük bir kısmının sahip çıktıklarını görüyoruz ….

Buna da Cumhuriyet diyorlar,

Bu ülke katillerini seviyor, çok seviyor, tümünün canı cehenneme!

… bu muz cumhuriyetinin yıkılışını görmeden ölmek yok bizlere…

Mahmut Uzun
instagram.com/p/Cy-E-XZqrTU/

Adına cumhuriyet denen bu rejim apaçık gerici ırkçı faşist şoven bir rejimidir. Çünkü Osmanlıca okuma yazmayı tamamen yok saymıştır, Kürdlerin, Lazların, Arapların, Çerkezlerin ve diğer Müslüman ulusların varlıklarını yok saymıştır ve onları imha ve inkar etmiştir, milli mücadele veya kurtuluş savaşı adı altında Ermenilere, küçük Asya Rumlarına, Pontus Rumlarına, Süryanilere, Asurlara, Keldanilere, Nasturilere, Ezidilere, Aleviler ve Yahudilere bir bütün olarak gayri Müslim ulus ve inançlara soykırım ve tehcir uygulanmıştır. Ve cumhuriyet rejimi hâlâ bu süreci devam ettırmektedir.

Astare şa boosted

"An official document of the Ministry of Intelligence recommends that the defense establishment carry out a full transfer of all residents of the Gaza Strip to northern Sinai, as the preferable of three alternatives it proposes regarding the future of the Palestinians in the #Gaza Strip at the end of the war." #nakba2 #ethnic_cleansing #Gaza_Genocide #PalestineGenocide #genocide
skwawkbox.org/2023/10/29/break

Show thread

"...neyiz ki biz zaten ,
anılar ve anılar ve anılar ve unutmalar
ve unutulmuşluklar "

oruç aruoba

EMPERYALİZM, SİYONİZM, SİYASAL İSLAM VE SOL !
Mert Yıldırım
Cihatçı örgüt Hamas’ın İsrail’e karşı gerçekleştirdiği komplike askeri saldırı ve ardından Siyonist İsrail’in Filistin yerleşim alanlarına yönelik başlattığı operasyon, zaten kaotik olan Ortadoğu’yu daha da kaotik bir hale sürükledi.

Kangrene dönüşen ve uzun tarihi arka planı olan sorunlar, toplumcu hegemonya yoksunluğu nedeniyle hepten kaotik bir hal alıyor.

Filistin-İsrail sorunu ve çatışmanın tarihi çok eskilere dayanıyor.

Peki tarihi geriye çevirmek mümkün mü?

Toplumların yaşamında tarih hafızası çok önemlidir. Tarih, sonuçlar çıkaran en büyük öğretidir.

Kenan ülkesi kimindir, İsrail oğulları sami grubundan mı, dolayısıyla Filistinlilerle akraba mı, kim kime toprak sattı, Kudüs kimin yurdudur? Bütün bu soruların ve cevaplarının ansiklopedik kıymeti olsa da, pratik politikada etkisi sınırlıdır.

Şöyle veya böyle, haklı veya haksız bir realite söz konusu. Bu realitede hem Filistin halkı hem İsrail halkı bulunuyor.

1940’lı yıllardan sonra kurulmuş olan İsrail devleti ve bu devletin emperyalistler tarafından inşa edilmiş olması, bugün yaşanan gerçeği değiştirmiyor. Tarihi haksızlık mı? Evet, haksızlık. Ama ne yazık ki tarihin akışı çoğu zaman böyledir. İnsanların niyetinden öte bir dizi dinamikler sonucu gerçekleşen olaylar, olgular tarihin kendisi olur.

İnsanlığın binlerce yıllık geçmişi içinde nice medeniyetler, sistemler kurulmuş ve yıkılmıştır. Nice topraklar el değiştirmiş, nice topluluklar/uluslar tarih sahnesinden silinmiştir. Bütün bunlardan ders çıkarmak İnsanlığın geleceği için yararlıdır. Ama tarihi tersine çevirmek mümkün değildir.

Örneğin güncel bir gündem olan Karabağ meselesinin tarihsel arka planına biraz bakalım. Çok değil, 1990’lara kadar burada çok önemli bir Kürt nüfusu yaşıyordu. Hatta 1923-29 yıllarında buranın adı “Kızıl Kürdistan”dı. Ama 1930’lardan sonra Hitler faşizminin yol açtığı paranoya nedeniyle bir çok bölge ve halkın başına gelen Kürtlerin de başına gelmiştir. 1923 yılında tanınan statüsü dağıtılmıştır. Bu dağılma ve statüsüzlük sonucu Kürt nüfusunun ezici çoğunluğu asimile olmuştur. Ezidi Kürtler Ermenilerin, müslüman Kürtler Azerilerin içindeerimiştir. Daha doğrusu eritilmiştir. Artık bu aşamadan sonra Azerbaycan cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Kürt kökenli olması bir şeyi değiştirmiyor. Aynı şey Filistin ve İsrail için de geçerlidir. Bırakalım Kenan topraklarının kimin ülkesi olduğunu tartışmak; 1967 yılında değişen sınırları eski haline getirmek dahi mümkün görünmüyor. “Geçmiş” ve tarih tartışılmaya başlayınca, bir de buna “Vadedilmiş topraklar”, “Kutsal mekanlar” gibi mistik ve dinsel anlamlar yüklemek başı ve sonu olmayan tartışmalar meydana getirir. Örneğin Filistin, pekala Ürdün ve Sina yarımadası için hak iddiasında bulunabilir. Aynı şeyi neo Osmanlıcılar da ileri sürebilir. Nitekim her fırsatta bunu ileri sürüyorlar. Örneğin “Emevi camiinde namaz kılacağız” dedikleri zaman bunu dini ritüelleri yerine getirmek için değil; “vadedilmiş topraklar” motivasyonu ile yaptılar.

Filistin Halkının Meşru Davası Ve Şeriatçı Örgütler!

Yakın tarihte yaşanan İŞİD ve Taliban deneyimi ortadadır. Çağ dışı anlayışları ve barbarlıkları ile Hitler Faşizmine rahmet okuttular. Bir de İran deneyimi bulunuyor ki, özellikle sol hareketler açısından derslerle doludur. Ne var ki yeterince ders çıkarılmamış olacak ki, kimi sol çevreler Hamas’a destek sunmaktadır. Oysa Hamas’ın kuruluşu ve misyonu (tüm cihatist örgütler gibi) Filistin sol-sosyalist hareketlerine alternatif olması için bizzat İsrail devleti tarafından desteklenmiştir. Amaç hem Filistin solunu pasifize etmek hem de birlikte yaşamayı savunan İsrail demokratik kamuoyunu sisteme yedeklemekti.

Şiddet ve Siyaset İlişkisi!

“Her türlü eylem meşrudur” demek; siyaset ile şiddet ilişkisini yanlış tarif etmenin ötesinde, sosyalist etik açısından sorunludur. Nitekim bu alanda yaşanan aşınma, yabancılaşmanın ve marjinalleşmenin başlıca nedenlerinin başında geliyor. “Her türden şiddete karşıyım.” “En kötü barış en iyi savaştan daha iyidir” denilen liberal söylemler de buradan, sosyalist siyasetin amaç ile araçlar arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanıyor.

Her ABD karşıtlığı anti emperyalizm midir?

Eğer emperyalizmi sadece ABD’den ibaret görüyor ve ABD’nin bölgesel çıkarlarına çelme takmayı eşittir anti emperyalizm olarak anlıyorsak sadace İran’ı, İşid’i, Hamas’ı değil; hızımızı alamayıp Erdoğan’ı, Bahçeli’yi ve Perinçek’i de anti emperyalist görmeye kadar gideriz. Bu tarz anlayışlar Rusya’nın ve Çin’in neo emperyalist, Türkiye’ nin ve İran’ nin ise bölgesel hegemonik güç ve “alt emperyalist” olduğunu görmüyor, ya da görmek istemiyor.

Cihadist Hareketler konjonktürel olarak İsrail ve ABD karşıtı olsa da, karşı devrimcidirler!

Bunu İran Mollalar devriminde, İŞİD veTaliban örneklerinde gördük.

İran fedai gerillaları öncülüğünde başlayan devrimci isyan, Batı Avrupa emperyalistlerinin desteği ile örgütlenen Mollalar hareketi tarafından nötralize edilmiş ve İslam tandanslı karşı devrime dönüşmüştü. Mollaların iktidarı ele geçirir geçirmez ilk işi İran devrimci güçlerini ve Kürt yurtsever hareketini kanlı bir biçimde ezmek oldu. Akabinde en gerici rejim inşa edildi. Bununla yetinmeyen İran Mollalar rejimi, gericiliği tüm bölgeye yayıyor. Bunun için örgütsel ve politik destek verdiği yüz binlerce cihadisti Ortadoğu’da istihdam ediyor.

Hamas bu cihadist örgütlerden biridir. Dolayısıyla Hamas ve İslami Cihad’ın İsrail karşıtı pratik içinde olması onların ilerici olduğu anlamına gelmiyor.

Kürt Gerçeği turnusol kağıdı olmaya devam ediyor!

Filistin-İsrail savaşı vesilesiyle siyasal İslamcıların iki yüzlü tavırlarına bütün çıplaklığıyla tanık olduk. Muhalif görüntülerine rağmen demokrat olmadıkları, aksine iliklerine kadar milliyetçi ve dolayısıyla gerici olduklarını gördük.

Sözkonusu “kardeş” Kürtler olunca İslam sosuna batırılmış milliyetçilik tavan yapıyor. En düşkün olanlar ise Şeriatçı “Kürtlerin” tavrıdır. Bu düşkünler yanı başındaki kentler yerle bir edilirken; insanların naaşları günlerce yerde kalırken; Rojava’ya dönük işgal operasyonu gerçekleşirken, ses çıkarmamış, aksine Afrin örneğinde olduğu gibi açıktan işgale destek vermiştir. Hüda Par adı ile hareket eden bu müslüman ve milliyetçi Kürtler! Filistin için Diyarbakır ve Batman’da mitingler düzenlemiştir. Ve böylece Hüda Par’a verilen misyon her geçen gün daha da netleşiyor.

Hüda Par’a Kürtlerin Hamas’ı rolü verilmiştir. Süleyman Soylu’nun “devletin on yıllık planı” dediği şey budur.

Batı’da bir Hamas’ın çıkması zordur. Ama Fırat ötesinde bunun potansiyeli var. Bu nedenle duyarlılık ve sorumluluk sadece demokratik Kürt hareketinin değil; Türkiye’de kendisine demokrat, aydın, seküler ve solcu diyenlere de düşüyor.

yaziportal.org/2023/10/18/empe

FİLİSTİN SORUNUNA SİYASAL İSLAM ÇÖZÜM MÜDÜR ?
Mert Yıldırım
Şeriatçı Hamas örgütü, özellikle Gazze’de, genel olarak tüm Filistin’de hegemonya kurmuş durumda. Bu aynı zamanda şeriatçı hegemonya anlamına gelir. Hamas ve İslami Cihad’ın siyasi ve askeri gücü, daha çok dinin mahalle baskısı sonucu El Fetih dahil sol-sosyalist grupların da içinde bulunduğu tüm Filistinli hareketler var olan siyasal İslam hegemonyasına dahil olmak zorunda kalıyor. Ancak şeriatçı Hamas ve İslami Cihad’ın yanında yer alan sol-demokratik güçler hem gericiliğin (objektif olarak) değirmenine su taşıyor hem de siyaseten marjinalleşiyor. 1987 yılından beri süregelen süreç bunu göstermiştir.

Filistin sol-demokratik hareketin gerilemesi, Hamas’ın yükselişiyle aynı zamana denk geliyor. Bu durumu başlı başına İsrail planlamıştır. Amacı çağ dışı ideolojik anlayışı Filistin toplumuna hakim kılarak kaosu sürekli hale getirmektir.

Başından beri İsrail tarafından desteklenen Hamas daha sonra İran’ın açık desteğini almış ve bunun sonucu son derece sofistike askeri eylemler yapabilme yeteneğine ulaşmıştır. Bu nedenle, Hamas-İsrail savaşı aynı zamanda İran-İsrail, İran-ABD ve Rusya-ABD savaşıdır.

Zamanla kuşatmanın arttığını gören İran, savunma hattını ülke sınırının dışına, hatta İsrail’in sınırlarına taşımaktadır. Bunun farkında olan ABD emperyalizmi ise deniz ve hava donanmasını Akdeniz’e çıkarmaktadır.

Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte üçüncü dünya savaşı daha sık ifade bulmuş, Hamas-İsrail savaşı ise yeni bir boyut kazanmıştır. Savaşın seyri ve sonuçları ilerleyen zaman içinde görülecektir. Bu arada Hamas’ın 7 Ekim’deki askeri eyleminin, hastanelerin bombalanmasının arkasındaki nedenler daha net hale gelebilir.

Cihadist Hareketler Bölge Sınırlarını Aşmıştır!

Bir yandan İran’ın Molla rejimi tarafından desteklenen cihadist gruplar, diğer yandan ABD emperyalizmi tarafından beslenip büyütülen cihadist örgütler giderek uluslararası bir güce dönüşmüştür. Hamas da uluslararası cihadist hareketin bir parçasıdır.

İdeolojik olarak İran, Taliban, İŞİD, Boko Haram, El Nusra, Hüda Par/Hizbullah neyse, Hamas da odur. Nasıl ki İran’ın, Taliban’ın ve İŞİD’in ABD karşıtlığı anti-emperyalizm ve ilericilik değilse; Hamas ve İslami Cihad’ın İsrail karşıtlığı da ilericilik değil, siyonizmin bir diğer yüzüdür.

Nasıl ki siyonizm ırkçılık ve gericilikse, anti-semitizm yani Yahudi düşmanlığı da ırkçılık ve gericiliktir.

Ortadoğu’daki kaosun bir nedeni emperyalizm olsa da, bir başka nedeni siyasal İslam, yani şeriatçılıktır. Şeriatçılık Ortadoğu halkları için en büyük tehdit haline gelmiştir. Bu tehlike, emperyalist güçlerin kendisi tarafından yaratılmıştır. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuştur. Bir yandan toplumcu, demokratik ve seküler hayatın kurulmasını engellemekte, öte yandan da kendisinin yarattığı “terörizmi” gerekçe göstererek savaş teknolojisinin ve sanayiinin yeniden üretimini sağlamaktadır.

Sol-sosyalist hareketler İran Molla rejiminden, Afganistan ve Pakistan’ı cehenneme çeviren Taliban’dan, Kürt demokratik aydınlanma hareketine karşı barbarlığı ile ünlenen İŞİD’ten ders çıkarmalıdır. İsrail siyonizmine ve emperyalizme karşı dururken, cihadist grupların yanında olmamalıdır.

Mücadeleyi her cephede sürdürmek mümkün olmayabilir. Stratejik olarak öncelikli hedeflere odaklanılırken, konjonktürel olarak ikincil hedeflere odaklanmak zorunda kalınmaz. Önceliğe dönük politik ve örgütsel mücadele öne çıkarılırken, konjonktürel olarak ikincil kalan hedeflere karşı ideolojik mücadele önemlidir. İdeolojik mücadele, son tahlilde hedef olanlarla aynı safta durmamak, aynı görüntüyü yaratmamak anlamına gelir. Dolayısıyla İstanbul ve Ankara’daki protestolarda yer alan cihadist çetelerle aynı karede yer alan sol çevreler, ideolojik bulanıklık yaratmış olurlar. Protestolarda yer alan sol gruplar, hem İsrail siyonizmini teşhir etmeli hem de Hamas gibi grupların gericiliğini ve İŞİD benzeri yöntemlerini eleştirmelidir.

yaziportal.org/2023/10/21/fili

Ahmet Altan: Yüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı?

Yüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı?
Süddeutsche Zeitung çalışanı Selçuk beni arayıp “Sizden bir yazı rica ediyoruz” dedikten sonra kısa bir sessizlik oldu, bekledim, Selçuk devam etti, “Acaba 29 Ekim sabahı uyandığınızda ne hissettiğinizi ve ne düşündüğünüzü yazabilir misiniz?”

Güldüm, “Amerikalı bir romancıdan 4 Temmuz Bağımsızlık Gününün sabahı uyandığında ne hissettiğini yazmasını istediniz mi hiç?” dedim.

Selçuk’un da güldüğünü duydum, “Hayır” dedi.

29 Ekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yıldönümü, hiç kimse, bir Alman romancıdan, bir Amerikalıdan, bir Fransızdan böyle bir gün için yazı istemeyi düşünmez.

Bu, gazetecilerin hatası değildir. Bu, kötü yöneticilerin geri bıraktırdığı ülkelerde yaşayan yazarların ödediği bir bedeldir. Türkiye, Rusya, Suriye gibi ülkelerin yazarları hep siyasi sorularla karşılaşırlar çünkü ülkelerinin ciddi siyasi sorunları vardır.

Sadece yazarlarına sorulan sorulara bakarak bir ülkenin gelişip gelişmediğini anlayabilirsiniz.

Aslında “29 Ekim sabahı uyandığında ne hissedeceğini yazsana” derken benim şu soruya cevap vermemi istiyorlar: “Yüzyıllık cumhuriyet başarılı mı başarısız mı?”

İzninizle ben bu soruya kendimden bir örnekle cevap vereyim.

Ben 2016 yılında kardeşim Mehmet Altan‘la birlikte tutuklandım, yaklaşık 4.5 yıl hapis yattım. Bizim tutuklanma nedenimizi kolayca tahmin edemezsiniz. Savcı, bizim televizyonda yaptığımız bir konuşmayla darbeci subaylara “subliminal mesaj” yolladığımızı iddia ediyordu. Ben, bu “suçtan” tutuklanana kadar, subliminal mesajın ne olduğunu bilmiyordum. Belki siz de bilmiyorsunuzdur.

Subliminal mesaj, insanın bilincinin farkına varamadığı, doğrudan doğruya bilinçaltını etkileyen mesaj demek.

Biz televizyonda bir konuşma yapmışız, Türk ordusunun subaylarının “bilinçaltını” bu konuşmayla etkilemişiz, o subaylar da dayanamamış bizim konuşmamızın ertesi günü darbe girişiminde bulunmuşlar.

Biz konuşmasak, subayların “bilinçaltını” etkilemesek, ertesi gün subaylar darbe girişiminde bulunmayacakmış.

Bizi bu “suçtan” tutuklatan adam hâlâ Türkiye’de savcılık yapıyor.

Sizce böyle bir adamın savcılık yaptığı bir cumhuriyetin “başarılı” olduğu söylenebilir mi? Almanya’da böyle bir suçlamada bulunan birine savcılık yaptırırlar mı? Almanya’da herhangi biri böyle bir suçlamayla tutuklanabilir mi?

Türkiye’de birçok masum insan bugün buna benzer saçma iddialarla hapis yatıyor.

Hukukun bu durumda olduğu bir cumhuriyetin başarılı olduğu elbette söylenemez. Hukukun olmadığı bir ülkede “cumhuriyetin” olması hiçbir anlam taşımaz. Rusya, İran cumhuriyet. İngiltere, Norveç krallık. Hangisinde yaşamak istersiniz?

Bir cumhuriyetin başarılı olması için aynı zamanda demokratik olması gerekir. Türkiye cumhuriyet ama “demokrasisi” yok. Demokrasisi olmayan cumhuriyet “hasta” demektir.

Ama bu yeni bir hastalık değil. Türkiye’de cumhuriyet kurulduğundan beri gerçek bir demokrasi olmadı. Demokrasi olmadığı için hukuk da hep sakattı. Benim babam da elli yıl önce yazdığı yazılardan ötürü tutuklanıp hapis yattı.

Bugünkü yönetim Türkiye’yi hastalandırmadı, “eski ve kronik” bir hastalığı akut hale getirdi. Hastalık bir anlamda metastaz yapıp bütün bünyeyi sardı. Onun için Türkiye’de sancı ve çekilen acılar arttı.

Tabii bu hastalık nedeniyle sadece yöneticileri, siyasetçileri suçlayamayız. Onların demokrasi getirmek gibi bir istekleri zaten yoktu ama bu toplum da demokrasi talep etmedi.

Bir toplum yüzyıl boyunca demokrasi olmadan yönetiliyorsa o toplumun demokrasi talebi yok demektir.

Demokrasi karşıtlığında iktidarla muhalefet arasında da büyük bir fark bulunmuyor. Geçenlerde Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, insan hakları konusunda çalışmalarıyla tanınan bir milletvekili, ordunun yıllar önce bir köyü bombalamış olduğundan söz etti televizyonda. Önce kendi partisi suçladı onu, partisinin sözcüsü “orduyu töhmet altında bırakamayacağını” söyledi, katıldığı bir parti kongresinde kendi partisinin üyeleri ona arkalarını döndüler. İktidarla muhalefet omuz omuza gerçeği söyleyen bir milletvekiline karşı tavır aldılar.

Muhalefeti bu olan ülkede hangi demokrasi talebinden söz edeceğiz?

Türkiye’yi anlamak isteyen birileri varsa önce “neden Türkiye’de yaşayan insanlar demokrasi istemiyorlar” diye sormalı.

Türkiye’de “patron” devlettir. İktidara gelen, devlet hazinesini ele geçirir ve yandaşlarına para dağıtır. Siyaset, devlet hazinesini ele geçirmek için yapılır. İktidar ve taraftarları devlet hazinesini ele geçirdikleri için, muhalefet ve taraftarları da devlet hazinesini ele geçirme ihtimalleri olduğu için bu sisteme karşı çıkmaz.

Bir toplum, devletin harcamalarını denetleyemezse orada demokrasi olmaz.

Bizim toplumumuzda böyle bir talep yok. İnsanların çoğunluğu devletin harcamalarını denetlemek değil, o harcamalardan biraz da kendisine pay almak istiyor.

“Ben hakkımı istiyorum,” demekle, “bana biraz para ver” demek arasındaki fark “hastalığı” yaratıyor.

Ve bu yüz yıldır sürüyor.

Tabii böyle bir sistemi gözlerden saklamak, hangi hastalıktan muzdarip olduğunu toplumun anlamasını önlemek için arkasına gizlenilecek bir “perde” gerekir.

O “perde” milliyetçilik ve ırkçılıktır.

O “perde” yıllarca Türkiye’de siyaseti kontrol eden ordu için de milliyetçilikti, bugünkü iktidar için de milliyetçilik.

Şimdi söyleyeceğimi Alman okurlar çok iyi anlayacaklar çünkü aynı kaderin kurbanı olduk. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettik. Almanya çok ağır bir antlaşma imzaladı. Kendini aşağılanmış hissetti. O öfkenin sonucu korkunç olaylar yaşadı. Sonra kendisini bu öfkeden ve aşağılanmışlık duygusundan zenginleşip güçlenerek kurtardı.

Biz o savaşın sonunda bir imparatorluk kaybettik. Aynı öfkeyi ve aşağılanmışlık duygusunu hissettik. Bizde Hitler dönemi gibi bir dönem olmadı ama daha sonra Almanya gibi zenginleşip güçlenemedik de. O duygudan kurtulamadık. Orada sıkışıp kaldık.

Hep bir “yenme” isteği var bizde.

Milliyetçilik bu “yenme” isteğini çok iyi kullanıyor, sürekli besliyor ve toplumu daha da beter hastalandırıyor. Milliyetçilikle, hiç bitmeyen bir savaşma ve yenme isteğiyle sürekli fakirleşiyoruz.

Dünya da “sizin jeostratejik öneminiz var” diyerek bizim bu “yenme” isteğimizi körükleyip duruyor. Bu “jeostratejik önem” hep savaş konseptiyle birlikte kullanıldığından hoşumuza gidiyor.

Türkiye’nin bir “jeostratejik önemi” var tabii. Ama bu, savaş için geçerli olan bir jeostratejik önem değil. Kıtalararası balistik füzelerin olduğu bir dünyada bunun fazla bir geçerliliği yok.

Bu “jeostratejik önemi” alıp “barışın” üstüne koyarsanız, işte o zaman gerçek değerini kazanır. Çünkü Türkiye’nin yeryüzünün başka hiçbir ülkesinde olmayan bir önemi ve gücü var. Büyük bir imparatorluğun mirasçısı olduğumuz için Avrupa’yı da Orta Doğu’yu da biliyoruz. Yüzyıllarca Hristiyanlarla iç içe yaşamış Müslüman bir toplumuz.

Avrupa’yla Orta Doğu, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında köprü görevi görebilecek, birbirlerini anlamalarını ve barışı sağlayabilecek bir konumdayız.

Türkiye, “Biz herkesten daha iyi savaş yaparız” inancını ve isteğini, “Biz herkesten daha iyi barış yaparız” inancıyla değiştirdiğinde hem dünya için, hem kendisi için çok büyük bir adım atmış olacak.

Bunu sağlayacak lider, savaşın değil “barışın büyük kahramanı” olarak tarihe geçecek.

Bugünkü siyasi iktidar, ilk başlarda bu yönde epey yol almış, hem Müslümanların hem Hristiyanların, hem Doğu’nun hem Batı’nın sevgisini ve saygısını kazanmıştı. Türkiye o dönemde dünyanın yıldızları arasına giren bir ülke olmuş, zenginleşmiş, demokratik gelişmeler kaydetmişti.

Sonra iktidar yönünü değiştirdi. Sadece Türkiye için değil dünya için de felaketler yaşandı.

Eğer yönünü değiştirmeseydi belki de Suriye iç savaşı önlenebilirdi, büyük göç dalgaları oluşmaz, insanlar bu kadar acı çekmezdi. Dünya daha huzurlu, Türkiye daha zengin ve mutlu olurdu.

Türkiye’deki siyasi iktidar bilmediğim bir nedenden dolayı bu muhteşem fırsatı kaçırdı. Tarihin en ihtişamlı, en saygıdeğer liderleri arasında yer almaktan vazgeçti.

Ama Türkiye’nin önemi hâlâ aynı yerde duruyor. Hâlâ barış için büyük bir gücü var.

Tabii sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın hastalandığı bir dönemden geçiyoruz. Bilgisayarın hayatımıza girmesi, fabrikalarda robotların çalışmaya başlaması, tarihte ilk kez üretimde insan beyninin insan bedeninden daha önemli olması, fikrin maldan daha fazla zenginlik yaratması… Bütün bu gelişmeler, bunlara ayak uyduramayan büyük kitleleri korkuttu. Korkuyla her yerde milliyetçiliğin arkasına sığınmaya çalışıyorlar.

Peki, bunun çaresi ne? Birçok insan, kendi mesleğine ve meşrebine göre birçok çare önerecektir.

Ben çarenin, insanların iyice katılaşan ve neredeyse hiçbir yeni görüşü kabul etmeyen düşüncelerine hitap etmekten çok, onların yavaş yavaş ölen duygularını yeniden canlandırmak olabileceğini düşünüyorum.

Bunu da en iyi edebiyat yapar. Genelden konuşmaz edebiyat, sayılardan, araştırmalardan söz etmez. İnsanı gösterir size, o insanda kendinizle birlikte bütün insanlığı görür, acıları ve sevinçleri hissedersiniz. Bir haberde bin kişinin öldüğünü okuduğunuzda bunu belki de unutabilirsiniz ama onlardan birinin başına neler geldiğini detaylarıyla okuduğunuzda kolayca unutamazsınız.

Ben size bu yazı yerine, Suriye’de, İsrail’de, Filistin’de bir çocuğun bu manyakça milliyetçiliğin sonunda nasıl acılar içinde yaşadığını ve öldüğünü anlatan bir yazı yazsaydım, söylemek istediğim her şeyi çok daha iyi anlatırdım sanıyorum.

Edebiyat anlatır, gösterir ve iyileştirir çünkü…

Ahmet Altan bu yazıyı Süddeutsche Zeitung için kaleme almıştır.

nupel.tv/ahmet-altan-yuzyillik

"Evde, nefret ve ayıptan bihaberdim. Bunu öğrenmek için okula gitmem gerekti."
-Dick Gregory

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.