Show newer
Astare şa boosted

İsrail, Gazze'deki Şifa Hastanesi'nin yoğun bakım ünitesini ikinci kez hedef aldı evrn.sl/ZwM6KA?a=32e28

10 DAKİKANIZI AYRIP OKUYUN!

Ben 12 yaşında bir imamdım.
13 yaşında Kur'an okumada bölge birincisiydim.
16 yaşında diyanetin Diyarbakır’da düzenlediği, Doğu ve Güneydoğunun 12 ilinin katıldığı üç aşamalı, sözlü, yazılı ve Kur'an okuma sınavında birinci oldum.
Türkiye geneli bir yarışma olsa rahatlıkla Türkiye birincisi de olurdum.
Yıllardır dediğim bir şey var. İslam’ı Türkler ve Kürtler bilmez. İslam Arap dinidir, Arap kültürüdür, bunlara uymaz.
Bunu söylemekten asla çekinmedim ve vazgeçmedim.
Çünkü, ''Artık tüm inançlara eşit mesafedeyim'' iddiasında olan Cumhuriyet Rejiminin gerek günlük hayatta gerekse eğitimdeki özel politikaları çerçevesinde yetiştirdiği buradaki insanlar, Hinduizm'i ne kadar biliyorlarsa, Yahudiliği, Hristiyanlığı ne kadar biliyorlarsa, İslami bilgileri de ne yazık ki ortalama o düzeydedir.
Türkiye’de yaşayan normal bir vatandaşın tüm inancı, doğuştan beri akraba ve yakın çevresinin ''sen müslümansın'' demelerinden ibarettir. Oysa İslam sırf inandım demek olsaydı, dünyanın en huzurlu bölgesi asırlardır İslam coğrafyası olurdu.
Ama ne yazık ki değil.
Bu, ''inanıyorum, kalbim temiz, kul hakkı yemiyorum'' türünden basitlikler olarak anlaşılmış olan İslam, sadece dinsiz bir Cumhuriyet öğretisidir, ama ne yazık ki gerçek değil.
Bir kere peygamber öldükten sonra Arapları yönetemeyen idareciler, Kur'an, hadis ve ondan çıkaracakları yorumlarla İslami bir yönetim biçimi olarak ele alıp kılıç zoruyla dinden dönenleri öldürmeselerdi İslam zaten o yıllarda bitmişti.
Kısaca, bu olayı her devrim ya da ihtilal yapılan ülkede muhaliflerin tasfiye edilmeleri gibi düşünün.
Muhammed, ihtiyaca göre günü birlik vahiy indiriyordu. Kur'anı kitaplaştırmadı bile. Okuması yazması olmadığından, ayetlerin çoğunu bazen unuturdu, çoğu zaman bir ayet hatırlatacağı zaman, yazılı olarak da okuyamadığı için vahiy katiplerini çağırırdı.
İslam’ı bugüne getiren şeyler, Türk ve Kürtlerin düşündüğü gibi öyle hoşgörü dini falan değil, dinden dönenlerin öldürülmesi ve maddi manevi sıkıntılı yığınlara cennet vaat edilerek savaştırılmaları, biat ettirilmeleri ve sömürülmeleridir.
İslam modern insana göre değil, İslam kendi çağının bile bilimselliğinden, hukuksallığından ve hoşgörülüğünden bir hayli uzaktır.
Muhammed'in etrafında toplananlar da öyle felsefeciler, bilim adamları falan değildi. Kervan basıp adam öldüren, ellerinde kılıçla yol kesen, ganimet alan, etrafa korku salan kaba saba kişilerdi.
Bir Ömer'i düşünsenize, Ali'yi, Hamza'yı…
Mesela: Amr Bin Hişam'ın Mekke'de eğitim veren dört öğretim evi vardı, kendisi dört dil biliyor, mitoloji okumuş çevresinde sevilen ve sayılan biriydi ''bu çobana inanmayın'' dediği için, Muhammed ona ''Ebu Cehil'' lakabı taktı. Cehaletin kaynağı demektir. Sırf bunu bile düşündükçe, kendimi gülmekten alıkoyamıyorum.
Düşünsenize, tek kelime okumamış adam, kendi çağındaki bir profesöre cehaletin kaynağı lakabını takmış.
Lütfen bu yazıyı okumayı, tek bir dakikalığına bırakıp, gözlerinizi kapatıp, kendinizi Ebu Cehil'in yerine koyarak, şunu düşünür müsünüz?
Evrenin sahibi olan tanrı, tek bir dakikada, tek bir hareketle, kendisini tüm insanlara kanıtlama gücüne sahipken, neden kendi varlığının kanıtlarını tek kelime okumamış bir çobana mağarada gizlice anlatarak, insanların inanmalarını cahil çobanın ikna kabiliyetine bıraksın?
Neden?
Dört okulu, dört dili olan bilge bir adam, buna nasıl inansın?
Arkadaş!
İslam, mucizevi, bilgi dolu falan değil, olsaydı, önce bilgeler tercih ederdi.
Cehaletin hazine olduğu bir çağda, beş, on karılı, ellerinde kılıç, peynir gibi insan doğrayanlarca tasarlandı. İslam’ın her şeyi, çağdışı ve bedevilere göredir. Modern insanlığa uymaz.
Örneğin: Allahın Kur'anı gönderdiğinde anlattığı cennete bir bakın!
Serin ırmaklar,
Bakire kadınlar,
İpek elbiseler,
Bol yeşillikler,
Çayırlar,
Ağaçlar,
Şarap,
Durmadan sex. ((Alıntı))

instagram.com/p/CzcFI-htAQx/co

"Kendi iradelerini prensin iradesine feda etmekten bir tür zevk ve gurur duyan ve böylece bizzat itaatin ortasında bir tür ruhsal bağımsızlık inşa eden halklar gördük. Bu halklarda yozlaşmadan çok sefalete rastlanır.”

Alexis de Tocqueville

Tüm büyüklük tasavvurları, sadece nispi önemi hatırlanmakla birlikte, bir hiç olan bir şey veya bir şey olan bir hiçtir.

Ferdinand Tönnies

“Doğumdan 5 dakika sonra ismine, dinine, milletine, ve mezhebine karar verirler. Ve sen ömrünün geri kalanını seçmediğin şeyleri savunarak geçirirsin.”

—Schopenhauer

ERMENICE KONUŞAN RUMLAR: “HAY-HOROMLAR” KİMDİR
Ayşe Hür, Agos, 3 Temmuz 2009

Bir zamanlar bu topraklarda ‘Hay-horomlar’ adlı bir topluluk yaşardı. 1923’te Lozan Barış Antlaşması kapsamında Yunanistan ile Türkiye arasında imzalanan Mübadele Antlaşması uyarınca, Türkiye’den gönderilen Hay-horomlar, ruhani açıdan Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı ancak Ermenice konuşan bir gruptu. Bu konuda yapılmış bilimsel araştırma yok ama, ağırlıklı olarak sözlü kaynaklardan yararlanarak Hay-horomlar konusunda önemli bilgi birikimine sahip olmuş İzmir’li bir Rum olan Yorgos İ. Anastasiadis’e (1874-1971) göre, Hay-horomların etnik kökeni konusunda değişik görüşler var.

Anabasis’in bakiyeleri mi?

Çağdaş Yunan tarihçilere göre Hay-horomlar, MÖ 401’de kardeşi II. Artakserkes’i devirerek Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Genç Keyhüsrev (Küros) için savaşan ancak Keyhüsrev’in öldürülmesi üzerine geriye dönen Yunanlı paralı askerlerin bakiyeleridir. Bu efsanevi ‘geri dönüş’, söz konusu sefere katılmış olan Yunanlı tarihçi Ksenephon tarafından “Onbinlerin Dönüşü” (Anabasis) adlı eserde anlatılmıştır. Bu tezin sahiplerine göre, bunlara daha sonra Büyük İskender’in Asya Seferi sırasında, güzergâhların güvenliği için bıraktığı Yunan askerleri de eklenmiş, bu gruplar, Doğu Anadolu bölgesindeki Ermeni toplumlarının kadınlarıyla evlenerek asimile olmuşlar, zamanla dillerini unutmuşlardır.

Egina Adası’ndan gelen Yunanlılar mı?

Hay-horomların etnik olarak Rum olduğuna dair tezin bir başka versiyonuna göre Hay-horomlar Bizans döneminde, Yunanistan’da Atina yakınlarında bir ada olan Egina’dan gelen koloni sakinleridir. Tarihte ilk Hay-horom topluluğunun ortaya çıktığı Sivas yakınlarındaki Eğin’in adı da Egina’dan gelmektedir. Bu gruplar, Bizans’a son veren Osmanlı İmparatorluğu döneminde İslam’a geçmek istememişler ve yaşadıkları bölgelerdeki Ermeni nüfusa katılmışlardır. Bu bölge Türkler için çok önemli olduğundan, İslam’a geçmek konusunda baskıya maruz kalmamışlar; fakat zamanla dil açısından Ermeniler tarafından asimile edilmişlerdir.

Helenleşmiş Ermeniler mi?

Ermeni mitolojisine göre Ermeni soyunun kurucusu, efsaneye göre İapetos’un (Yafeth’in Yunanlaştırılmışı) neslinden olan Hayk’tır. Hayk, MÖ 24’te yaratılmıştır ve Ermenicede önder, lider anlamına gelir. Ermenicede Ruma (Romalı anlamında) “horom” denir, o nedenle Ermenice konuşanlara, yani Ermeni-Rumlara “Hay-horom” denir.

Görece yeni Ermeni kaynaklarına göre ise, Hay-horomlar Bizans döneminde Helenleşmiş (Yunanlılaşmış) Ermenilerdir. Bu teze göre Hay-horomlar, İsa’nın doğası üzerine teolojik ayrılıklara çözüm bulmak için toplanan ancak orta yolcu tutumu ile Monofizit-Diyofizit bölünmesine neden olan 451 tarihli Halkedon (Kadıköy) Konsili kararlarına yakınlık duymayan ve 552 tarihinde toplanan Dıvin Konsili’nden sonra kendi kiliselerini kuran Ermenilerin bir bölümü, Ermenilerin Hıristiyanlığı kabul etmesinde büyük rolü olan Kapadokyalı Surp Krikor Lasavoriç’in (Greguar Illuminateur) adından dolayı bugün ‘Gregoryan’ diye anılan Ermeni Ortodokslarından ayrılarak Konstantinopolis Patriği’ni tanımaya devam etmişlerdi. Bu Ermeniler zamanla kökenleriyle bağlarını tamamen kaybedip kendilerini Rum olarak kabul etmişlerdi.

Hay-horomların Ermeni kökenli olduğunu kabul eden Patrik I. Konstantios’a göre 628’de Ermeni Katolikos Esdras (Ermenice’de Yezr), Perslerle yaptığı savaştan muzaffer olarak dönen Bizans İmparatoru Heraklios’un (İraklios) daveti üzerine, pek çok piskoposla birlikte barış için Erzurum’a gitmiş, ardından 451 tarihli Halkedon Konsili’nin resmi kayıtlarını istemiş ve bu konsili ‘ekümenik’ kabul ederek, konsilin doğru bulduğu dogmalarına samimiyetle iman etmişti. O günden sonra Bizans İmparatorluğu sınırları etrafında yaşayan binlerce Ermeni, Ortodoks Kilisesi’nin ayin, gelenek, bayram ve oruçlarını kabul etmişlerdi. İmparatorluk Hay-horom (Ermeni-Rumlar) olarak bilinen bu grupları Fırat’ın batısında, merkezi Eğin olan on ikiden fazla köyde toplamıştı. Ermenice konuşan bu Ortodokslar, ruhani olarak Büyük Antakya Patrikhanesi’ne bağlı Erzurum ve Diyarbakır Metropolitliği’ne tâbi olmuşlardı.

Lisanen Ermeni, kalben Rum

Yorgos İ. Anastasiadis’e göre bu tezlerden hangisi doğru olursa olsun, bugün Hay-horomlar kendilerini Rum kabul ederler. Yüzyıllar boyunca bir kelime bile Yunanca bilmemelerine rağmen Rumluklarına olan sarsılmaz inançlarını muhafaza ederler. Anadilleri öncellikle Ermenice, sonra da Türkçedir. Ermeniceyi okulda öğrenirler. Kilisedeki ayinleri daha çok Türkçe ve Ermenice ve daha az Yunanca ilahilerin karışımıdır. Ancak, cemaat Yunanca ilahileri anlamadığı gibi, Ermenice okunan ilahilerin de Ermeni kilisesininkilerle hiçbir ilgisi yoktur. Rum Ortodoks Kilisesi’nin ilahilerinin çevirisidir ve Yunan Kilise müziğinin makamıyla okunur. 1896 yılında, Ermenice ilahilerin yerini daha çok Karamanlıca (Yunan alfabesiyle yazılan Türkçe) ilahiler almıştır.

Agn’dan Eğin’e,Eğin’den Kemaliye’ye

Bazı kaynaklara göre, Hay-horomların ilk ortaya çıktıkları merkez, Sivas’ın Eğin köyüydü. Eğin adının kaynağı konusundaki söylence ise şöyle: Masis (Ararat veya Ağrı) ve İran Ermenilerinin Anadolu’ya yayıldıkları dönemde, bir grup Ermeni, Fırat boyunca ilerleyerek, etrafında çok verimli topraklar olduğu söylenen nehrin kaynağını aramışlar. İlerlerken sürekli, “Kaynak! kaynak! (Agn, agn)” diyorlarmış, böylece onlar tarafından kurulan şehrin adı ‘Agn’ olmuş (Ermenice ‘ag’ kaynak anlamına geliyor. -n ise ektir).

Hay-horomların Doğu Anadolu’daki köyleri altı taneydi: Vag, Zorak, Musaga, Sirzu, Hogus ve Mamsa. Bunlardan ilk dördü Eğin’e, Mamsa Çemişkezek’e bağlıydı. Hogus ise diğer dört köyden epeyce uzakta, Kemah’ta idi. I. Dünya Savaşı sırasında Ruslar Erzincan ve Erzurum’a kadar ilerlediklerinde, Hogus’un sakinleri onları coşkuyla karşılamış, Rus ordusu geri çekilirken korkuya kapılıp onların peşi sıra Rusya’ya gitmişlerdi. Bu gruplar Cumhuriyet dönemine kadar da orada kaldılar.

Fırat’ın Eğin bölgesindeki 70 Hay-horom ailesi, 1924’te, bir yıl önce Lozan Barış Antlaşması’nın parçası olarak imzalanan Mübadele Antlaşması ile Yunanistan’a gönderildiler ve Eğriboz’un kuzeyindeki Kastaniotisa Çiftliği’ne yerleşerek Yeni Eğin’i kurdular. İki yıl geçmeden Rusya üzerinden (muhtemelen Hogus’lu) 50 aile daha Selanik yakınlarındaki Diavata’ya yerleşti. Eğin adı ise, Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in onuruna, Kemaliye olarak değiştirilerek Hay-horomların son izi de tamamen silindi.

Bitinya Hay-horomları’nın kaderi

Anadolu’daki diğer geniş Hay-horom cemaati 1608’den beri Adapazarı (Bizans dönemindeki adıyla Bitinya) bölgesinde yaşıyordu. Geyve civarındaki Hudi, Ortaköy ve Fındıklı adlı üç köyün ilk sakinlerinin Eğin’den geldikleri sanılıyor. Çünkü Eğin bölgesinde de ‘Hudi’ veya yaşlıların yakın zamanlara kadar ‘Al-perak’ (Batı Ermenicesi’nde ‘ağperag’, pınarcık, kaynakçık anlamına geliyor) dediği, bugün Ortaköy adlı iki köy var

Foto-Eğin

Bilim özünde anarşik bir girişimdir: teorik ve insani anarşizm, kanun ve düzene dayalı alternatiflerine kıyasla ilerlemeyi teşvik etmeye daha açıktır.

Paul Feyerabend

Yüksek dağlar, bulutları üzerine çeker.

Süryani sözü

Karl Marx'ın "İntihar Üzerine" adlı kitabında şöyle bir alıntı var:

“Eğer intihardan birisi. suçlanacaksa, suçlanması gereken geride kalan insanlardır, çünkü bu güruh arasında intihar eden insan için uğruna hayatta kalmayı hak edecek bir kişi bile yoktur.”

Araplar biçare mi? Nasrallah’ın çıkışından sonra ne değişti? youtu.be/bPdT99bSch8?si=nb8fLO @YouTube aracılığıyla

1917’nin Devrimci Cumhuriyetinin Karşısında 29 Ekim 1923’ün Karşı Devrimci Cumhuriyeti

Enternasyonal Komünist İşçi Birliği (EKİB) ve Köz ortak imzalı ‘İki Farklı Ekim: 1917 Ekimi’nin Devrimci Cumhuriyetinin Karşısında 1923 Ekimi’nin Karşı Devrimci Cumhuriyeti’ başlıklı broşürün sunuş yazısını aşağıda paylaşıyoruz.
Kuruluş Efsaneleri Karşısındaki Tutum Bir Turnusol Kağıdıdır
Devlet, tüm sınıflı toplumlarda hâkim sınıfın baskı aygıtıdır ama sadece baskıyla ayakta durmaz. Efsanelere de ihtiyaç duyar. Sınıflı toplumların en gelişkini olan burjuva toplumu da, devletin varlığını gerekçelendirmek, ona meşruiyet kazandırmak için efsanesiz yapamaz. Burjuva diktatörlüklerinde dinî, mitolojik figürlerle bezeli efsanelerin yerini halkın kurtuluş/ bağımsızlık savaşı efsanesi alır. Temsilî demokrasiye dair kurumların varlığı devletin, burjuvazinin sınıf diktatörlüğü değil  “tüm yurttaşların” devleti olduğu yanılsamasını azaltmaz arttırır. ”Tüm halkın devleti” safsatasına inandırıcılık katmak için devletin bir halk mücadelesiyle kurulduğu efsanesini yaymak daha da gereklidir. Üstelik bugün hüküm süren iki yüz küsur devletin ezici çoğunluğu proletaryanın tarih sahnesine çıktığı dönemde, proletaryanın ve ezilen ulusların devrimci mücadelesini kendisine yedekleyip tasfiye ederek, çoğu zaman da boğarak kurulmuştur. Söz konusu efsaneler bu tarihsel gerçeği de baş aşağı çevirerek, işçi sınıfını kendi sınıf düşmanlarına bağlamaya hizmet eder.
Yüzüncü yıl dönümünü kutlamaya hazırlayan Türkiye Cumhuriyeti’nde üretilen cumhuriyet efsaneleri bu anlamıyla tüm burjuva diktatörlüklerindeki efsanelere benzer. Maddi temeli olmayan bir bağımsızlık savaşı efsanesine dayanır, emekçi kitlelerin seferberliğinin yasak ve zor ile engellenmesini bir halk mücadelesi, kitle desteği olmayan bir burjuva politikacılar kadrosunu ise halkın savaşçıları/önderleri olarak sunar; bu topraklardaki emekçilerin kanı üzerine kurulmuş devleti tüm halkın devlet olarak takdis eder.
Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist paylaşım savaşının aktörlerinden biri olduğunu unutturmak, 1919-23  arasındaki mücadeleyi mazlum bir milletin tüm emperyalistlere karşı bağımsızlık mücadelesi olarak tanımlamak, gayrimüslimlere yönelik katliamları yok saymak, Kürtlerle-Türklerin omuz omuza mücadele ettiğini, “Milli Mücadele”nin kongrelere dayalı bir iktidar kurduğunu savunmak, saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin ilan edilmesini devrimci bir adım olarak bayraklaştırmak Türk işi cumhuriyet efsanesinin tamamlayıcı parçaları arasında yer alır.
Burjuva diktatörlükleri ne kadar kırılgan bir zemin üzerine kurulmuşsa  efsanelere, gözü yaşlı ruh çağırma ayinlerine duyulan ihtiyaç büyür. Yaşadığımız topraklardaki Millî Mücadele’nin dört ayrı aşamasını anlatan dört ulusal bayram, sirenli, esas duruşlu 10 Kasımlar, cami sayısından fazla olan Mustafa Kemal heykelleri bu ihtiyacın ürünüdür. Tüm bu müsamerelerin Atatürk’ü Koruma Kanunu’yla olan çelişkili beraberliği ise Türkiye’deki hâkim sınıfın aczini sergiliyor.
Kuruluş efsaneleri karşısındaki tutum, dünyanın her yanındaki sol hareketler için olduğu kadar Türkiye’dekiler için de bir turnusol kağıdıdır. Burjuvazinin sınıf egemenliğini şu ya da bu reform aracılığıyla daha sağlam temeller üzerine oturtmak isteyenler, bu efsanelerden beslenmeye, onları diriltmeye ve mirasını ileriye taşımaya çalışırlar. Sınıfsız ve sınırsız bir dünya yolunda burjuvazinin sınıf egemenliğini parçalamak isteyenlerinse sadece burjuvazinin baskı aygıtlarına karşı değil onu gerekçelendiren bu tür efsanelere karşı da mücadele etmesi gerekir.
Sol akımların kâh “Cumhuriyet’in kazanımlarını geri getirme” yeminleri ederek kâh  Cumhuriyet’in çoktan çözüldüğünü saptayıp “Artık yeni bir Cumhuriyet kurmalıyız!” şiarını yükselterek  Cumhuriyet’in yüzüncü yılını coşkuyla, mücadele azmiyle hep bir ağızdan selamladıkları bu dönemde elinizdeki broşürdeki yazılar tam da bu mücadeleyi amaçlıyor.
Sönük Cumhuriyet Kutlamaları, Rejimin Aczi ve Reformistlerin Vazifesi
Türkiye Cumhuriyeti yüz yıl boyunca büyük badireler atlattı. Ekim Devrimi’nin yarattığı ürküntü İngiliz Emperyalizminin önceliklerini değiştirdiği için sınırlarını genişletebildi; kurulduğu andan itibaren Kürdistan’daki ulusal başkaldırıları bastırmak zorunda kaldı. İkinci emperyalist paylaşım savaşında sınırlarını tesadüflere ve kendi dışındaki faktörlere bağlı olarak koruyabildi. Topraklarını saran devrimci durumdan 12 Eylül darbesiyle kurtulmaya çabaladı. Kırk yılı aşkın bir süredir Kürdistan’ın kuzeyinde tarihinin en uzun süreli ulusal başkaldırısı ile yüz yüze. Tüm bu gelişmelere karşın Cumhuriyet’in hâlâ ayakta kalabilmesine onun görevli muhafızları ve gönüllü şakşakçıları ne kadar sevinseler az.
Bununla birlikte yüz yılı deviren Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde daha ferah bir yol da bulunmuyor. İçeride rejim krizi derinleşiyor ama, hükümet  Kürdistan’da da Türkiye’de de devrimci dinamikleri yok etmeyi başaramadı. Dışarıda ise bir ateş çemberiyle çevrili. Güneydeki komşularından Suriye on iki yıldır bir içsavaşın içinde, Irak’taki  içsavaşı engelleyen dengeler ise pamuk ipliğine bağlı. Türkiye’nin güneydeki diğer komşusu ise ölümüne ürktüğü ama bir türlü yok edemediği Rojava Kantonları. Tahrandaki hükümetin Kürdistan’ın doğusundaki ayaklanmayı bastırmada ne derece başarılı olduğunu kendisi dahi bilmiyor. Azerbaycan ve Ermenistan aralarındakii sınır anlaşmazlıklarını artık diplomasi masasında değil savaş meydanında çözmeyi tercih ediyorlar. Ukrayna ise neredeyse iki yıldır ABD ile Rusya’nın sıcak çatışma alanı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve fiziksel varlığının tüm dayanaklarının altını oyan bu koşullar altında Türkiye burjuvazisinin cumhuriyetin ruhunu çağırmaya her zamankinden fazla ihtiyacı var. Gelgelelim hâkim sınıfın içindeki çatışmalar o denli keskin durumda ki rejimin sahipleri uzun bir süreçtir şovenist propagandanın en bilindik araçlarını dahi hayata geçiremiyor. Sınır ötesi operasyonlar coşku ve fedakarlık duyguları uyandırmıyor, askerî bozgunlar ulusal bir yas havası yaratmıyor, futboldan voleybola milli takımların zaferleri birlik ve beraberlik duygularıyla kutlanamıyor. Çeyrek asır önce 28 Şubat’ın hemen ertesinde, PKK’yi bitirme, Avrupa Birliği’ne girme hayallerinin kurulduğu döneme denk gelen yetmiş beşinci yıldönümü kutlamalarıyla bugünün sönük törenleri kıyaslandığında Türkiye Cumhuriyeti’nin hem içinde boğuştuğu krizin derinliği hem de bu kriz karşısındaki aczi daha da açığa çıkıyor. Ezilenlerin kanı üzerine kurulu bu cumhuriyetin yaşam ateşi çoktan sönmüştür.
Bu tabloya bakarak rejimin içine girdiği derin krizin onun nihai olarak çökerteceğini yahut cumhuriyetin adım adım çözüleceğini savunmak sadece burjuva diktatörlüklerinin yıkmadan yıkılmayacağı gerçeğini gözardı etmek anlamına gelmez, aynı zamanda Türkiye’de reformizmin tarihsel rolünü unutmak anlamına da gelir. Rejim içindeki yarılma nedeniyle hükümetin ya da devletin başka organlarının yerine getirmediği vecibeleri bugün holdingler, kültür sanat faaliyetleri aracılığıylayerine getirmeye soyunuyor.. Bu kesimlerin eksik bıraktığı siyasi propagandayı ise cumhuriyeti ve kurucularını “saygı ve minnetle  anan” sol akımlar kendi törenleri ve yürüyüşleriyle yürütüyor.
Krizdeki burjuva siyasetinden beslenmeyi hedefleyen fırsatçılığıyla, burjuvaziye koltuk değneği olmaya talip  reformizmi teşhir etmeden can çekişen Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı mücadeleyi büyütmek mümkün değildir. Elinizdeki broşürün ikinci amacı da Cumhuriyet sevdalısı reformizmi teşhir etmek için gerekli politik donanımı sağlamaktır.
Karşı Devrimci İleri Karakol
Bütün burjuva cumhuriyetlerinin kuruluş öyküleri ve bu öykülere yönelik efsaneler birbirine benzese de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, üzerinde ayrıca durulmayı hak eden bir yönü bulunuyor. Ekim Devrimi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu arasında yakından bir bağ var. 7 Kasım 1917’deki Kışlık Sarayı baskınıyla başlayan Ekim Devrimi, devrimci etkisini kısa zamanda Çarlık Rusyası’nın sınırlarının dışına taşıdı. Bu devrimci rüzgarların önünü kesmek başından itibaren başta İngiltere olmak üzere tüm emperyalistlerin ortak kaygısı oldu.  Emperyalistler devrimci sovyet iktidarını Litvanya’dan İran’a işbirlikçi devletlerle çevreleyerek kuşatma yolunu seçtiler. Ekim Devrimi sırasında, bugünkü topraklarının yedide biri Çarlık Rusyası sınırları içinde olan, Türkiye bu işbirlikçi devletlerin en fırsatçısı ve önemlisiydi, üstelik o günden bugüne sürekliliğini koruyan tek karşı devrimci devlet oldu.
Türkiye Cumhuriyeti emperyalist planları bozan anti-emperyalist bir mevzi değil tam aksine komünizmin yayılmasını engellemek için emperyalistlerin tahkim ettiği karşı-devrimci bir ileri karakoldu. Türkiye Komünist Partisi ise uluslararası komünist hareket içinde en erken kurulanlardandı, İtalyan ve Fransız Komünist Partileri’nden önce kurulmuştu. Programı Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresi tarafından onaylanan üç partiden biriydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öyküsü aynı zamanda Türkiye Komünist Partisi’ni ortadan kaldırma girişimlerinin, cinayetlerin ve tutuklamaların başından sonuna bir karşı-devrimin öyküsüdür.
Bugün sol içinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı devrimci karakterine dikkat çeken az sayıda akım olsa da, bu azınlık dahi Millî Mücadele’nin şu ya da bu aşamasını ilerici, anti-emperyalist  olarak kabul ediyor. Millî Mücadele’ye önderlik edenlere en mesafeli duranları dahi “Kurtuluş Savaşı”nda anti-emperyalist, halkçı bir damar olduğunu savunuyor. Anti-komünist, karşı-devrimci politikaların sürekliliğini görmeyenlerin “Yeni Ekimler’e” önderlik etme iddiası havada kalmaya mahkumdur, sınıf düşmanlarına şu ya da bu aşamada eleştirel destek vererek devrimci mücadelenin önderliğini kazanma hayalini kuranların, bağımsız  siyasi çizgiye sahip bir parti yaratması dahi mümkün değildir.
Tam da bu nedenle, hangi politikaların Ekim Devrimi’nin kuşatılıp, boğulmasına hizmet ettiğinin anlaşılması için Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerindeki efsane pelerinini kaldırmak yetmez, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun Millî Mücadele adı verilen, başından sonuna karşı devrimci bir nitelik taşıyan bir sürecin son halkası olduğunu da göstermek gerekir. Elinizdeki broşürün bir diğer amacı da bu sürekliliğe işaret etmektir.
Sosyal Şovenizme Karşı Mücadelenin Önkoşulu
Dünyanın en kalabalık ezilen ulusunun en büyük parçası Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde ikamet ediyor. Türkiye Cumhuriyeti Kürtleri inkar ve sindirme girişimidir. Millî Mücadele’nin Kürtlerin ulusal başkaldırılarıyla yaşıt olması da tesadüf değildir. Kürdistan’ın batısında bir kanton yönetiminin varlığını koruduğu, doğusunun ayaklanmalarla sarsıldığı, kuzeyindeki kırk yıllık başkaldırının tanklarla ve SİHAlarla teslim alınamadığı koşullarda “cumhuriyetin erdemleri” hakkındaki güzellemeler Kürdistan’ın esaretini perçinleme girişimleri olarak görülmelidir.
Buna karşılık Millî Mücadele’de Kürtler ve Türklerin birlikte, omuz omuza emperyalizme karşı mücadele ettiği safsatası Kürtleri Türk devletine zincirlemek isteyenlerin vazgeçilmez propaganda araçlarından biridir. Türk Devleti’nin 1921 Anayasası’na “Kürt Sorununun Çözümü” için işaret edenlerin sayısı da az değildir.
Hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu kutlamak hem de Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunmak mümkün değildir. Mustafa Kemal’in cumhuriyetini selamlayanlarınKürdistan’ın batısında, güneyinde, kuzeyinde yürüttüğü haksız savaşta Türk Devleti’nin karşısında sesini yükseltmesi dahi mümkün değildir. Millî Mücadele’ye tümüyle ya da kısmen bağlananlar aynı zamanda sözüm ona anti-emperyalizm ve cumhuriyetçilik adına sosyal şovenizm katarına da bağlanmaktadır. Millî Mücadele’nin karşı-devrimci karakterini sergilemek şovenizme karşı mücadelenin de önkoşuludur. Elinizdeki broşür “Milli Mücadele” ile Kürdistan’ın bağımsızlık mücadelesi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı sergileyerek sosyal-şovenizme karşı mücadeleyi güçlendirme yi de amaçlıyor.
Kemalist Cumhuriyet’e “Yetmez Ama Evet!” Diyenler İşçi Hareketini Burjuva Muhalefetine Zincirliyor
Yüzüncü yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti hakkında konuşmak bir başka bakımdan da politik önem aşıyor. Yüzüncü yıl kutlamalarının sönüklüğü, devletin aczini ve kendini tahkim edecek ideolojik araçlardan yoksunluğunu anlatsa da; kemalist cumhuriyetçilik ideolojik, politik önemini yitirmiş değil. Bilakis rejim krizi içinde debelenen, ikiye yarılmış burjuva siyasetinde hükümet karşıtı güçlerin temel ideolojik paydasını oluşturuyor.
Burjuva muhalefeti, bir yandan AKP’nin seçmenine göz kırparken diğer yandan da sol akımları kanatları altında tutmak için hükümetin cumhuriyetin ve onun değerlerinin içini boşalttığını, kurumların altını oyduğunu, Cumhuriyet Türkiyesi’nin temellerini attığı bilime ve liyakata dayalı anlayışı ortaçağ fikirleriyle, tarikatçılıkla, kayırmacılıkla değiştirdiğini savunuyor. Bu bakımdan, bugün Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyeti hayırla, nostaljiyle yahut “yetmez ama evet” diyerek ananlar işçi hareketini Amerikancı, burjuva muhalefete karşı yedekleyecek köprü vazifesini üstleniyorlar.
Hâlbuki, Erdoğan’ın Osmanlı paşalarının kurduğu cumhuriyetin tüm karşı devrimci politikalarını hız kesmeden uyguladığı bir dönemde, hükümetin karşısına “asıl cumhuriyetçi biziz” diyerek çıkmak, yenilgiyi baştan kabul etmek anlamına gelir. Gelgelelim, açmazları ve kısıtları gereği burjuva muhalefetinin benimseyebileceği başka yol da yoktur. “Atatürk Cumhuriyeti”ni savunmak işçi hareketini mağlubiyeti tartışmasız bu müflis stratejiye zincirlemek anlamına geldiği için kemalist cumhuriyetçiliğin tüm tortularına savaş açmadan Mayıs ayındaki Cumhurbaşkanı seçimindeki teslimiyet tablosundan da kurtulmak mümkün değildir. Broşürümüz bu tablodan çıkışın koşullarını göstermeyi de amaçlıyor.
Broşürümüz Devrimci Bir Eylem Birliği’nin Ürünü
Hedefimiz Devrimci Güçbirliğini Büyütmek
Broşürdekiyazılar, Enternasyonal Komünist İşçi Birliği ve Köz imzalarını taşıyor. Bu iki akım daha önce de Cumhurbaşkanı seçimlerinde birlikte Emekçi Seferberliği İçin Bağımsız Aday (ESİBA) kampanyasını birlikte örmüşler, Millet İttifakı’nın kuyruğuna takılan akımlardan ve doktriner bir boykotçu çizgiyi benimseyenlerden farklı olarak hükümete karşı emekçilerin düzen partilerinden bağımsız seferberliğini örmek için adım atmış, bağımsız bir cumhurbaşkanı adayı çıkarmışlardı.
Dün emekçilerin hükümete karşı Kılıçdaroğlu’nun arkasında yedeklenmesine karşı duranların bugün de cumhuriyetçilik adına burjuva muhalefetin peşine takılmaya itiraz etmeleri tesadüf değildir. Cumhurbaşkanı seçiminde Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının propagandasını yapanlar elbette Cumhuriyet’in Kürt ulusuna düşman karakterini sergileyeceklerdir. Cumhurbaşkanı seçim süreci boyunca “seçimle değil devrimle gidecek” diyenler elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin Ekim Devrimi’ne set olan karşı devrimci karakterini gözler önüne sereceklerdir.
Broşürdeki yazılar bilimsel çalışma olma değil politik mücadeleye hizmet etme maksadını taşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin karşı devrimci karakterini yayıncılık faaliyetiyle teşhir etmek mümkün değildir. Broşürümüz anlamını politik bir mücadeleye hizmet ettiğinde, bu mücadelenin bir parçası olan propaganda ve ajitasyonu donattığında kazanacaktır. Broşürün arkasında duranların muradı tam da budur. Broşürün çıkışını mümkün kılan eylem birliğini, “ayrı dur birlikte vur” prensibi uyarınca broşürden sonra düzenlenecek ortak propaganda faaliyetleriyle devam ettireceğiz.
Broşürümüz, farklı geleneklere ve referanslara sahip iki akımın, bayrakları karıştırmadan, devrimci temelde bir güçbirliği yapabileceğinin bir başka kanıtıdır. Cumhurbaşkanı seçimlerinde emekçilerin önüne devrimci bir seçenek sunmak isteyenlerin Enternasyonal Komünist İşçi Birliği ve Köz ile sınırlı olmadığını biliyorduk. Bu nedenlecumhurbaşkanı seçiminde tüm devrimci güçleri Emekçilerin Seferberliği İçin Bağımsız Aday kampanyasının bir bileşeni olmaya çağırmıştık. Cumhuriyetin karşı devrimci bir karakter taşıdığını savunan devrimci güçlerin sadece bu broşürün arkasında duranlarla sınırlı olmadığının da, önümüzdeki günlerde reformist kaynaşmalara karşı devrimci güçbirliğinin öneminin azalmayıp artacağının da farkındayız. Bu bakımdan broşürümüzü sadece politik bir mücadelenin parçası kılmaya değil, demokrasi ve anti-emperyalizmin bir devrim sorunu olduğunu savunan tüm kesimleri eylemli bir güçbirliğine daha etkin ve ısrarcı bir şekilde çağırmak için kullanmaya da kararlıyız.
Ayrı Dur Birlikte Vur!
Yaşasın Devrimci Dayanışma!

kozgazetesi5.org/1917nin-devri

Moğollarin Cengiz Sonrası Iran'ı İşgal Sebebi ile Kürdler ve Luristan'da Kürd Hanedanlığı!
Moğol Mengü Khan 1251 kurultayın'da seçildikten sonra, iki küçük biraderinden Kubilay'ı Çin, Helagü'yü ise İran- yukarı Mezopotamya ve doğal sonuç, Anadolu tarafına gönderiyor.

Bu cümle bize kurultay denilen kurumun Moğollara ait olduğunu söylüyor. Kelime zaten Moğolca. Yani Türklere ait değil, daha doğrusu Türklerde böyle bir geleneksel kurum var mı, idi, bilmiyoruz. Batılı akademisyenler Anadolu'ya ilişkin, çok şeyi Türk yapıyorlar, Menteşe'yi ilan ettikleri gibi. Oysa Cumhuriyetin hemen kuruluşu sonrası Türk milliyetçiliğinin ''tarih masasının'' fahri öğretim üyesi olan meşhur Osmanlı tarihçisi ve Türkten başkasını kabullenmeye bazen niyetli olmamış Paul Wittek bile Menteşe'nin Kürd Emir Bahaedin ya da Bahadır Bey'in oğlu olduğu gerçeğini kabulleniyor kitabında.
Üzerine çalışıyorum, uzun sürüyor bir çok konu var , ama reenkarnasyon vaziyetine girmezsem, bu yıl sonuna kadar sırayla toparlayacaklarım , yayınlayacaklarım olacak.
Devam edelim.
Moğol Khan Mengü kardeşi Helagüye şu talimatı veriyor : '' As for Helagü, his instructions were in the first place to destroy the İsmaili's and demolish their castles and then this task completed, to put down the Kurds and Lurs ; the caliph was to be attacked only if he refused to tender his allegiance.''
- İsmailileri imha etmek, kalelerini yerle bir etmek, sonra da Kürd ve Lurları bastırmak , yani canına okumak. Halife'ye ise, ancak anlaşmaya ( teslim daha doğru) yanaşmaması halinde saldırılması.
Bakın, Moğol Khan açıkça Kürd ve Lurların tepelenmesini istiyor. Ortada ne Pers lafı var, ne Arap, ne meşhur Türkmen/Oğuz , ne Türk, ne şu, ne bu.
İsmaililer kim mi ?
Onun da açıklaması var : ''Al-Baghdadi explicitly says that İsmailis recruited the Kurds of Jibal, and the Khurramis of Babak's region.’’
Meşhur Al-Baghdadi kesinlikle İsmaililer'in Jibal'in Kürdlerini örgütlediklerini söylemiş. Jibal Arapça dağ-dağlık vs ve kasdedilen ise Zagroslar, Media...
O zamanlar epeyi bir Kürd yani.
Peki Babak'ın Khurramileri kim ola acaba ?
Bir tanesinin ismini vereyim toparladığım notlarımdan: ''Babak’s one of famous supporters, may be actually a sponsor, was a Kurd, İsmi al-Kurdi, who was the Lord ( sahib) of the Marand region.''
İsmi al-Kürdi, Marand bölgesinin lordu. Babak'ın en önemli destekçisi. Müslüman değil, bir başka inançtan. Marand ve çevresi 900 yıllarının sonlarına doğu Rawwadi Kürd devletinin hükümranlığındaydı. Tebriz'in ise tamamına yakını Kürd.
Geriye kaldı Lur.
Bu halk için eski zamanlarda Kürd deniyordu. Minorsky dememeye başlayınca, iş değişmiş olmalı. Ben hemen yine kısa bir not düşeyim :''Little Luristan lay west of the R. Dizful, extending nearly to the Plain of Babylonia. Its Dynasty, called Kurshid, [was founded in 1184 by the Kurd Shodja ed-din Khurshid, and existed till Shah-Werdy lost his throne in 1593).''
Küçük Lur , R.Dizful'un batısına doğru, Babylonia düzlüklerine kadar, uzanırmış. Hükümran hanedanın ismi ise Khurshid miş. Ve 1184 yılında bir Kürd tarafından kurulmuş. 1593 te yıkılmış.
Bu Kürd devletini ben de ilgisiz bir kitabı okuyana kadır duymamıştım.
Netice itibariyle Luristan'ın çoğu vaktiyle isterse Kürd olmasın. Fakat buradan çıkan sonuç şu; Moğollar genel olarak, kendileri de tam olarak kimin ne olduğunu bilmeseler de, Kürd göçebe aşiretlerini tüm İran, yukarı Mezopotamya ve Anadolu Kürdistanından biliyorlar.
Moğollara iyi istihbarat verildiği de belli.
Bu arada tam Moğol işgali zamanında bir de Kürd olarak asıl Salahaddin'in oğul, yeğen ve torunlarının bir birilerinin gözünü oyduğu tam altı tane Kürd devleti varmış. Meşhur 19.asır Mongol tarihçisi Sir Henry H. Howorth, Moğollara karşı çıkabilecek tek gücün bu altı Kürd devleti olduğunu yazdıktan sonra , cümlesini şu sözlerle tamamlamıştı. ''Kürdlerin tarihte birleştikleri ne zaman görülmüş ki.''
Yazılacak epeyi bir konu var. Keşke gençlerden tarihle ilgilenenler çıksa, akademik ünvan alsalar ne iyi olurdu. Zamanımızda tarihi hususlarda bilgi tek başına bir anlam ifade etmiyor. Bulgular ve gerçekleri yazmanın yanında, asıl bir de çalışmanın okunması lazım. İşte burada da, bilinenlerin, doğruların görülmesi ve tartışılabilmesi için akademik titr gerekiyor, şart.

anatolianhistory.blogspot.com/

Ateistlerin Pek Çoğunun İnandığı 10 Mit – Berat Mutluhan Seferoğlu

Ateistler olarak şehir efsanelerine inanmaktan azade olduğumuzu düşünüyoruz. Ancak bu tam olarak doğru değil. İşte bu efsanelerden bazıları…

BERAT MUTLUHAN SEFEROĞLU

1. “Ateistler X’tir.”

X yerine sizin için iyi olan herhangi bir özelliği getirebilirsiniz. Ateistler hoşgörülüdür, hümanisttir, homofobik değildir, sistem karşıtıdır, sorgulayan insanlardır… Ateistlerin ciddi bir bölümü ateist olmanın diğer iyi olan şeylerle direkt bir bağlantısı olduğunu kabul ediyormuş gibi görünüyor. Ancak burada bir sorun var. Ateistlerin Tanrı’yla ilgili görüşleri haricinde herhangi bir özelliklerinin ortak olması gerekmiyor. Çünkü ateizmin bir “kural kitabı” yok. Pek çok fikir, ideoloji -ne kadar zalimce ve hoşgörüsüz olursa olsun- ateizmle beraber benimsenebilir. Bir ateist hümanist olabilir, ancak insanlığın yok edilmesi gerektiğine inanan bir misantropist de olabilir. Bu genellemeler içinde doğru olanlar varsa doğru olma nedenlerinin ateizmle direkt bağlantılı olmayan toplumsal koşullar olduğunu söylememiz hiç de yanlış olmaz.

“Sorgulama” özelliğini ele alalım. Eğer ateistler çoğunlukta olsaydı, insanların çoğunun ateist olarak yetiştirildikleri bir toplumda yaşasaydık ateistlerin hala daha fazla sorgulayacağını haklı bir şekilde iddia edebilir miydik mesela? Dahası, belli bir gruptan “daha fazla” sorgulamanın ateistlerin gerçekten iyi bir şekilde, ön yargısızca, gerekli araştırmayı yaparak, “sorumlu bir şekilde” sorguladıklarını garanti ettiğini söyleyebilir miyiz? Muhtemelen hayır. Çünkü nispeten daha fazla sorgulamamızı gerektiren şey hakim düşünce sistemine aykırı düşünüyor oluşumuz. Hakim düşünce ateizm olsaydı ateist olmamanın daha fazla zihinsel efor gerektirmesi nedeniyle toplumda dindarların daha fazla sorguladığını da söyleyebilirdik! Ateizmi kazara doğru olan -ve hatta bazıları muhtemelen doğru bile olmayan- genellemeler üzerinden tanımlamamamız gerekiyor.

2. “İsa’nın yaşadığının hiçbir kanıtı yoktur.”

İsa’nın var olmadığı ya da varlığına dair kanıt olmadığı iddiaları batıdaki ateist bloglardan ve bazı ateist tarihçilerden Türkiye’ye ulaşmış durumda. Bunların özellikle Zeitgeist ve Religulous gibi popüler nonteist “belgeseller” tarafından yayıldığını görüyoruz. İddiaların Türkiye’deki cazibesini anlamak zor değil. Eğer İsa var olmamışsa, İsa’nın varlığını varsayıyormuş gibi görünen İslam da otomatik olarak yanlışlanmış olur. Dolayısıyla İsa yaşamamışsa bu Türkiye ateistlerinin eline İslam’a karşı çok güçlü bir koz verir. Ancak her ne kadar bizler için doğru olması arzulanası bir iddia olsa da bu iddianın çok ciddi kusurları var.

Bu iddiaya cevap vermeden önce bir soru sormamız gerek: “Kanıt ile ne kastediliyor?” İnternette yapılan tartışmalarda bazen o kadar absürt kanıt talepleriyle karşılaşıyoruz ki insan bu taleplerde bulunanların gerçekten kanıt mı istediğini, yoksa şaka mı yaptığını anlamakta güçlük çekiyor. Örneğin İsa’nın varlığına inanmak için doğum sertifikası, video kaydı vb. isteyen kişiler görebiliyoruz. Sorun şu ki özellikle İlk Çağ öncesi tarihi kişiliklerin neredeyse hiçbirinin varlığına dair bu türden kanıta sahip değiliz ve video kaydı gibi yeni bir yöntemle kanıt bulmayı zaten beklememeliyiz. Karşılamamız gereken kanıt standardı, diğer tarihsel figürlerin varlığına dair kanıt standartlarımızla -en azından söz konusu kişinin varlığına inanmak açısından- aynı olmalı.

İsa’nın varlığının kanıtlarının bir özetini vermeden önce ateist ya da Yahudi olsun tarihçilerin genel görüşünün İsa’nın tarihsel bir kişi olduğunu kabul etmek olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Özellikle internette gördüğümüz, ateistlerin “kaale aldığı” tarihçilerin çoğunun aslında kendi kendilerini eğitmiş, kendi kitaplarını kendileri yayınlamış “amatör tarihçiler” olduğunu görmemiz lazım. Eğer diğer tarihsel kişileri değerlendirdiğimiz kriterlerle düşünecek olursak İsa’nın tarihsel bir kişilik olduğuna dair oldukça güçlü kanıtlar var. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a) Mitik Hıristiyanlık iddialarına dair hiçbir kanıt yok. Hem erken Hıristiyanların hem de erken Hıristiyanlık eleştirmenlerinin pek çok konuda fikir ayrılığına düşmelerine rağmen fikir ayrılığına düşmedikleri tek konu İsa’nın tarihselliği. Eğer Mitik İsa iddiaları gerçek olsaydı erken Hıristiyanlık’ın İsa’nın tarihi bir figür oluşunu reddettiği bir “orijinal Hıristiyanlık” bulmamız gerekirdi. Ancak böyle bir şey yok. Böyle bir şey gnostik Hıristiyanlık için çok büyük bir nimet olurdu, zira onlar İsa’yı tam anlamıyla ruhsal ve bizi fiziksel Dünya’dan tamamen kurtaracak bir varlık olarak görüyorlardı. Oysa onlar bile İsa’yı tasvir ederlerken hep tarihi bir figür olarak tasvir ettiler ve İsa’nın bir “beden illüzyonuna sahip” tamamen ruhani bir varlık olduğunu iddia ettiler.

Daha da ilginci, Hıristiyanlık’ın erken eleştirmenleri için erken Hıristiyanlar’ın İsa’nın tarihselliğine inanmamaları çok güçlü bir argüman olacak olmasına rağmen bu dönemde yapılmış apolojetik örneklerinde İsa’nın var olmadığı iddialarına hiç rastlamıyoruz. Pagan ve Yahudi eleştirmenlerin İsa’nın deli, bir sihirbaz, Romalı bir askerin gayri meşru oğlu, bir sahtekar olduğu vb. iddialarına dönemin apolojistleri Justin Martyr, Origen ve Minucius Felix gibi kişilerce cevap verildiğini görüyoruz. Ancak bu apolojetik örneklerinden birinde bile İsa’nun var olmadığı iddiasına rastlamıyoruz. Eğer bu tarz bir erken Hıristiyanlık varsa, neden eleştirmenlerin gözünden kaçtı? En basit açıklama böyle bir Hıristiyanlık versiyonunun hiç var olmamış olması.

b) İnciller, İncil yazarlarının anlatılan olayları “tuhaf” bulduklarını gösteren işaretler barındırıyordu. Bunun ilk örneği İsa’nın vaftiz olmaya gittiği zaman bir ses duyup çöle gidip oruç tutması. Markos İncili’nde İsa’nın vaftiz olması ve günahlarının yıkanması normal bir olay olarak görülüyor. Çünkü Markos İsa’nın ancak bu olaydan sonra mesih olduğunu, olaydan önce tam anlamıyla insan olduğunu düşünüyor. Matta İncili’ndeyse çok farklı bir tasvir var. Matta İsa’nın anne karnına düşüşünden itibaren mesih olduğunu savunuyor. Dolayısıyla İsa’nın vaftiz edilip günahlarından arınması ona absürt geliyor. Bu nedenle Matta İncili’nde İsa’nın vaftiz olmaya gittiği kişi Vaftizci Yahya’nın İsa’yı vaftiz etmeye itiraz ettiği ve İsa’ya aslında onun İsa tarafından vaftiz edilmesi gerektiğini söylediği bir pasaj bulunuyor bu İncil’de. Yuhanna ise İsa’nın ruhsal bir var oluş biçimiyle zamanın başlangıcından beri var olduğunu kabul etmekte olduğu için İsa’nın vaftiz edilmesini daha da tuhaf buluyor ve bu durumu vaftizi çıkararak çözüyor. Bunun yerine Vaftizci Yahya insanları vaftiz ederken mesihin geleceğini söylüyor ve İsa’yı görüp mesihin o olduğunu söylüyor. Bu İncil’de İsa vaftiz olmuyor.

Gördüğümüz üzere bir tarihsel olayı felsefi anlayışlarını kullanarak çözmeye çalışan üç farklı kaynak var. Sorumuz bu kaynakların yazarının neden böyle bir şeye kalkışmış oldukları. Bu olayın tarihsel olduklarını düşünüyorlar ki İncillerden çıkaramıyorlar. Yoksa böyle bir zahmete kim, neden girsin? Neden aynı olay bu şekillerde kaydedilmiş olsun? Unutmayın, kağıdın kıt ve pahalı olduğu zamanlardan bahsediyoruz.

c) İsa’dan Hıristiyan olmayan Tacitus ve Josephus gibi tarihçiler bahsetmekte. Özetle, hem Tacitus’un, hem de Josephus’un İsa’dan bahsetme biçimleri ve eserlerinde kullandıkları dil incelendiğinde bu tarihçilerin İsa’yı tarihi bir figür olarak kabul ettiklerini görüyoruz. Hatta Tacitus açık bir şekilde Hıristiyanlık’a karşı nefret duyuyor gibi görünüyor ancak buna rağmen İsa’nın Tiberius zamanında Pontius Pilae tarafından cezalandırılmasından bahsediyor. Bu argümanların detaylı savunularını incelemek isteyenler lütfen verdiğimiz linkteki ateist tarihçi Tim O’Neill tarafından yazılmış “An Atheist Historian Examines the Evidence for Jesus Part 2” başlıklı yazıyı okusunlar.

Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, İsa’nın tarihsel bir kişi oluşu lehine kanıtların en az muadili diyebileceğimiz türden tarihi kişiler için olanlar kadar, hatta belki daha fazla, sağlam olduğunu görüyoruz.

3. “Galileo ve Giardano Bruno olayları din-bilim çatışmasının sağlam örnekleridir.”

Galileo vakasıyla başlayalım. Bir kere Galileo’nun -bazı tartışma platformlarında hayretle gördüğümüz gibi- idam edildiği ve yakıldığı kesinlikle doğru değil. Galileo döneminde Güneş merkezli evrenin bir “açık soru” olduğunu, zamanının en iyi bilim insanlarından bazılarının -Tycho Brahe gibi- Galileo’ya karşı çıktığını hatırlamamız gerek. Galileo Roma’ya Papa 5. Paul’u görmeye gidiyor. Papa çatışmadan kaçınmak için meseleyi başka görevlilere havale ediyor ve bu görevliler Galileo’nun teorisine bir kınama yayınlıyorlar. Ancak burada hatırda tutmamız gereken şey kilisenin resmi olarak Galileo’nun teorisini reddetmemiş olması. Bir süre sakin gittikten sonra Galileo başka bir fırtına koparıyor. Onun isteği üzerine Kardinal Robert Bellarmine Galileo’yu teoriye inanmaktan ya da savunmaktan men etmesine rağmen üzerinde çalışmasına izin veren bir sertifika yayınlıyor. Daha sonraları papa değişip Galileo, arkadaşı olan yeni papayla görüştükten sonra Güneş merkezli evrenle ilgili görüşlerini dile getirme serbestliğine kavuşuyor. Ancak yine de yeni pozisyonu savunmaması konusunda uyarılıp sadece bu pozisyon lehine ve aleyhine yazabileceğini söylüyor. Bundan sonra Galileo “İki Dünya Sistemi Üzerine Bir Diyalog” eserini yazıyor. Bu eserde Galileo papanın dile getirdiği bir argümanı diyalogun Simplicio karakterinin ağzından savunuyor. Simplicio “aptal” benzeri bir anlama gelmekte. Dolayısıyla Galileo belki de istemeden papa ile -ona çok yardımı dokunan yakın bir arkadaşı olmasına rağmen- dalga geçiyor. Papa Galileo’nun kendisiyle nasıl kamuya açık bir şekilde dalga geçtiğine şaşırıyor ve Galileo uzun zamandır destekçisi olan diğerlerinin desteğini de yitiriyor. Buradan sonrasıysa meşhur “yargılanma” ile ilgili.

Galileo’nun yargılanmasının nedeninin -her ne kadar kilisenin zamanındaki bilimle ve teolojiyle bir gerilim mevcut görülsede- papa ile dalga geçilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu yargılama bile düşünülen gibi olmuyor. Galileo bir çeşit “ünlü” olduğu için yargılanmak için gittiği zaman bile kendisine hayli iyi bir şekilde davranılıyor. Hatta Medici malikanesinde kalıyor. Ne “zindanlarda işkence görüyor”, ne yargılanırken “Ama hala dönüyor.” diyor (Mahkeme kayıtlarında bu ifade mevcut değil.). Dahası var, ev hapsinin yapıldığı yeri biliyoruz. Bu yer, günümüzde ortalama bir Amerikan evinden dahi büyük. Hatta Galileo’ya yemek yemesi için engizisyon görevlileriyle beraber mi yoksa elçilikte mi yemeyi isteyeceği seçenekleri verildiğinde Galileo elçiliği tercih ediyor. Bunun yanı sıra kızlarını ziyaret etmeye izni var. Galileo vakasının bahsedildiği türden bir vahşet öyküsü olmadığı gibi, temel motivasyonunun bilimi baskılamak olmadığını ve politik bir nedeni olduğunu söyleyebiliriz bu nedenle. Burada gerilimin hiç mevcut olmadığını söylüyor değiliz. Ancak Galileo’nun yargılanmasının ve cezalandırılmasının nedeninin bilimsel savları olmadığını kabul etmezsek haksızlık etmiş oluruz. Yine de, modern kriterlerimizle düşünecek olursak, Katolik Kilisesi’nin ifade özgürlüğü konusunda sınıfta kaldığını söyleyebiliriz.

Bruno vakasıysa Galileo vakasına göre daha ilginç. Bruno bir şehit, yakılarak öldürüldüğünden şüphemiz yok. Ancak sorun şurada: Bruno’nun öldürülme nedeninin panteistik inancı olduğunu, bilimle alakası olmadığını, hatta Bruno’nun bir bilim adamından çok bir çeşit “mistik” olduğunu görmemiz gerekiyor. Kendisi okültizm destekçisi ve Antik Mısır’ın sihir tanrısı Thoth’a inanıyor. Kopernik’in savlarını kabul ediyor ancak bunun nedeni bilimsel değil, basitçe, Antik Mısır’ın Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü şeklindeki inancı. Bruno’nun yargılanması sırasında bilimsel inançları hiçbir şekilde dile dahi getirilmiyor. Kendisinin bir şey için şehit olduğunu söylersek “sihir şehidi” olduğunu söylememiz daha doğru olur. Elbette bir insanı inançları için öldürmekle bilimsel savları için öldürmek arasında ahlaken en ufak bir farklılık dahi yok. Ancak Bruno vakası din-bilim çelişkisini göstermek için kullanılacaksa Galileo vakasından bile daha az önem arz ediyor.

4. “Orta Çağ bilim ve düşünce açısından karanlık bir çağdı.”

Bu iddia sinir bozucu bir sıklıkta karşımıza çıkıyor. Özellikle yeni, popüler düzey ateist bloglarda ve kitaplarda Karanlık Çağ anlatısına bolca rastlıyoruz. Bunun yanı sıra Karanlık Çağ’ın bizzat din ve kilise kaynaklı olduğu da iddia ediliyor.

Bu iddialar gerçekte olandan çok farklı ancak önce bir ayrım yapmalıyız. “Karanlık Çağ” ifadesi genel olarak Orta Çağ için değil, Orta Çağ’ın ilk yarısı için kullanılıyor. Orta Çağ’ın ikinci yarısı coğrafi keşiflerle beraber son derece hareketli. Hatta ikinci yarının Antik Yunan’dan beri entelektüel açıdan en hareketli çağ olduğu düşünülüyor. Modern bilimin kavramsal temeli bu ikinci yarıda atılıyor. Ancak Orta Çağ’ın nispeten daha durgun ilk yarısında bile pek çok proto bilim insanını görmekle beraber, felsefenin ve sanatların -özellikle kilise mimarisinin- çok ciddi bir yükselişe geçtiğini fark ediyoruz. “Karanlık” olduğu iddia edilen bir çağda görkemli katedrallerin yapılması için gereken sanatın ve teknolojinin olabileceğini düşünebilir miyiz? Dahası var. Modern üniversite, “Karanlık Çağlar” olduğu iddia edilen Orta Çağ’ın ilk yarısında dini kurumlar tarafından kuruluyor. Bununla da kalmayıp Katolik Kilisesi bilimin fonlanmasına çok büyük kaynaklar ayırıyor. Dönemde bilimsel çalışmaları nedeniyle öldürülmüş ya da işkenceye uğramış bir bilim insanı bile bilinmiyor. Şaka yapmıyoruz.

Bununla da kalmıyor. Söz konusu tarihi mitlerin ortadan kaldırılması süreci oldukça ilginç. Bilim felsefesinde çok büyük bir yere sahip Pierre Duhem, istatistik ve klasik mekanik tarihini araştırırken Galileo, Newton ve Bernoulli gibi bilim insanlarının eserlerini okuyor ve gördükleri karşısında şaşkınlığa uğruyor. Neden? Çünkü bu bilim insanları eserlerinde daha erken akademisyenlere, Karanlık Çağ denen devirdekilere, atıfta bulunuyor. Daha sonra Duhem, daha önce tarihçilerin yapmadığı bir şeyi yapıp Roger Bacon, Jean Buridan ve Nicholas Oresme gibi Orta Çağ fizikçilerinin eserlerini okuyup aslında Orta Çağ biliminin seviyesinin düşünülenden çok daha gelişmiş olduğunu fark ediyor. Bilim tarihçisi Lynn Thorndike de Duhem ile aynı sonuca ulaşmış erken bilim tarihçilerinden biri. Bu öncülerin Orta Çağ konusunda meydan okudukları, 19. yüzyılda palazlanmış mitlerin tabutuna son çiviyiyse günümüz bilim tarihçileri David Lindberg, Ronald Numbers ve Edward Grant çakıyor.

5. “Orta Çağ’da dönemin bilginleri Dünya’nın düz olduğuna inanıyordu.”

Bu hikayeyi ateistlerin çoğu duymuştur: Antik Yunan’da bilim kullanılarak Dünya’nın yuvarlak olduğu öğrenilir. Sonra “kötü dindarlar” nedeniyle Orta Çağ’da bu bilgi kaybolur. Ta ki kiliseye meydan okumaya cürret eden Cristopher Colombus Dünya turunu yapıp Dünya’nın yuvarlak olduğunu kanıtlayana kadar!

Görkemli bir hikaye olup ateistlerin içinde bilimin güzelliğiyle ilgili sıcak duygular uyandıran bu hikaye tamamen yanlış. 1828’de Amerikan romancı Washington Irving kurgulaştırılmış bir Christopher Colombus biyografisi yazıyor. Normalde nispeten “sıkıcı” olan hikayeyi renklendirmek içinse kilise ve Colombus arasında bir çatışma olduğu fikrini icat ediyor. Bu kitap bir yüzyıl boyunca en çok satan Colombus biyografisi olduğu için de hikaye yayılıyor ve söz konusu çatışma herkesin bildiği bir şey olarak kamuoyunun zihninde yerini alıyor. Hatta Dünya’nun yuvarlak olduğu fikri Orta Çağ’da hiç tepki çekmiyor bile! Bu düz dünya kozmolojisi 6. yüzyıldan Bizanslı yazar Cosmas Indicopleustes’nin eserlerinde kök alıyor. Oysa bu yazarın eserleri Doğu Roma İmparatorluğu’nda da Batı Roma İmparatorluğu’nda da ya büyük oranda duyulmamış ya da hiç bilinmiyor. Hatta kitap Avrupa’da 1706 yılına kadar Latince yayınlanmıyor bile.

Orta Çağ’da din adamlarının Dünya’nın şekliyle ilgili fikrini etkileyen metin Platon’un Timaeus isimli diyalogu oluyor. Bu, Erken Orta Çağ’da batıda bilinen tek Platon diyalogu ve diyalogda açık bir şekilde yaratıcının Dünya’yı küre şeklinde tornadan çıkmışçasına düzgün yarattığı ve her ucun merkeze eşit uzaklıkta olduğu derecede kusursuz olduğunu savunuyordu.

Meşhur paleontolog -ve ateist- Stephen Jay Gould’a kulak verelim “Karanlık Düz Dünya Çağı diye bir dönem bilginler açısından -Toplumun geneli Dünya’yı ne şekilde tasavvur ediyor olursa olsun- hiç olmadı. Antik Yunan’ın Dünya’nın yuvarlaklığıyla ilgili bilgisi hiçbir zaman yitirilmedi ve bütün önemli Orta Çağ bilginleri Dünya’nın yuvarlaklığını tesis edilmiş bir kozmolojik gerçek olarak kabul etti.” Bilim tarihçileri David Linberg ve Ronald Numbers’ın işaret ettiği gibi “Orta Çağ’da Dünya’nın yuvarlaklığını kabul etmeyen neredeyse hiçbir Hıristiyan bilgin yoktu ve hatta dönemin bilginleri Dünya’nın yaklaşık çevresini bile biliyorlardı.”

Tarihçi Jeffrey Burton Russell düz dünya konusundaki yanlış anlaşılmaların çoğunlukla 1870 ve 1920 arasında ortaya çıktığını, ve biyolojik evrimle ilgili tartışmaların ortaya çıkardığı ideolojik ortamdan kaynaklanması gerektiğini söylüyor. Russell’ın iddiasına göre bazı olağandışı istisnalar dışında Batı Medeniyeti’nde milattan önce 3. yüzyıldan sonra eğitimli insanların hiçbiri Dünya’nın düz olduğuna inanmadı. Russell Orta Çağ’da düz dünya inanışı mitinin yayılma nedeninin John William Draper, Andrew Dickson White, ve Washington Irving’in yazdığı tarih kitaplarına dayandığını söylüyor. Sonraki zamanlarda yazdığımızda göreceğimiz gibi, ateistler arasındaki tarih konulu yanlış anlaşılmaların pek çoğunun izi bu yazarların eserlerine kadar sürülebilir.

6. “Savaşların büyük çoğunluğu din adına çıkmıştır.”

Bu belki ateistlerin ezici çoğunluğunun kabul ettiği bir mit. Evet, din adına çıkmış savaşlar var. Din nedeniyle ortaya çıkmış veya en azından artmış/daha uzun süre devam etmiş sosyal problemlerin olduğunu da söyleyebiliriz. Ancak savaşların çoğunun din nedeniyle ortaya çıktığı kesin bir şekilde doğru değil. Bu konuda Charles Phillips ve Alan Axelrod tarafından yazılmış, savaşlar konusundaki en geniş ansiklopedilerden biri olan “Encyclopedia of Wars”a kulak verelim. Phillips ve Axelrod’un listelediği 1763 savaş içinden sadece 123 tanesinin -yani %7’sinden daha azının- nedenleri dini nedenler. Dahası, dini savaşların neden olduğu ölüm miktarı bu savaşlardaki toplam ölümlerin sadece %2’si. Evet, bu sayılar din savaşlarının trajikliğini değiştirmiyor.

Bu dediğimiz durumla beraber çoğu savaşın nedeni din olmasa bile dini söylemin insanları “kışkırtmak” ve savaşmaya “cesaretlendirmek” için kullanıldığı da mutlaka olmuştur. Hatta şehitlik kurumunun bu amaçlarla kullanıldığına zaman zaman şahit olmaktayız. Ama bu durum bakış açımızı bozmamalı. Şehitlik mertebesinin belli savaşlarda kullanılmasının dinlere karşı bir argüman olarak sunulabilmesi için söz konusu din açısından bakıldığı zaman bahsedilen savaş türü savaşların o dinin ana kaynakları tarafından da kışkırtılması talep edilen savaşlar kapsamında olduğunu göstermemiz gerekiyor. Bu ise her zaman net değil. Örneğin bir politikacının Hıristiyanlık dinini kullanarak, Batı Medeniyeti’nin yayılması için Orta Doğu’da savaşıldığını söylemesinden direkt olarak Hıristiyanlık’ın bu durumdan sorumlu olduğunu kabul etmemiz gerekmez. Dinler neredeyse kesin olarak savaşların birincil nedeni değil. Peki savaşlar neden çıkıyor? Pek çok şeyden. Kaynak kavgaları, milliyetçilik, politik kazanç… Din bu nedenlerden -muhtemelen küçük olanlardan- sadece biriydi. Bu arada şunu da belirtelim: Dinin ana motivasyon olduğu savaşları din savaşı olarak adlandırmamızın da sakıncalı bir tarafı var. En basitinden dinler bazı insanlar tarafından yanlış anlaşılmış da olabilir. Bu ansiklopedide din savaşı kapsamında değerlendirilen savaşların bile her birinin haklı bir şekilde dinlere atfedilebilmesi için söz konusu savaşların direkt olarak o dinlerin temel doktrinlerinden temel aldığını göstermemiz gerekiyor. Bunun yapılabilirliğiyse, en azından bazı vakalarda, bariz değil.

7. Ateizm metafiziğe karşıdır.

Metafizik kelimesinin pek çok ateist tarafından “doğaüstü şeyler”, “bilim ve gözlemin yöntemlerine kapalı şeyler” olarak anlaşıldığını görüyoruz. Nitekim Vikipedi’de ateizm şu şekilde tanımlanıyor:

“Ateizm, tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan metafizik inançları ve dinleri reddeden; doğruluğuna inanılan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır.”

Bu tanımda metafizikle ne kast ediliyor? 3 anlam düşünebiliyoruz:

a) Metafizik adındaki felsefe alanı kast ediliyor olabilir. Bu alan zaman nedir, nedenselliğin doğası nedir, bilinç nedir, fiziksel olmak ne demektir gibi gerçeklik hakkındaki “genel” sorularla uğraşır. Kuşkusuz ateistlerin metafizik karşıtı olduklarıyla bu sorularla hiçbir şekilde uğraşamayacaklarının kastedilmediğini düşünmeliyiz. Çünkü bu soruları sorup yanıtlamaya çalışmanın herhangi bir Tanrı’nın varlığını gerektirmesi söz konusu değil (Gerektiriyor olsaydı bile bu, gerekçelendirilmesi gereken bir iddia). Nitekim PhilPapers’ın felsefeciler arasındaki düşünce trendleriyle ilgili meşhur anketinde metafizik alanında uzmanlaşmış felsefecilerin %71.4 gibi ezici bir çoğunluğu ateist olduklarını ya da ateizme meylettiklerini söylemekte.

b) Tanımda da dile getirildiği gibi ruh, cin, peri gibi doğaüstü varlıklar kast ediliyor olabilir. Ancak bu varlıkların tek başına Tanrı’nın varlığını gerektirdiğini düşünmediğimiz sürece ateistlerin doğaüstü varlıklara inanamayacaklarını söyleyemeyiz. Mesela ruhların olduğunu, ancak evrenin nihai nedeni olan bir Tanrı’nın var olmadığını düşünelim. Bu durumda ateizm doğru mu yoksa yanlış mı olurdu? Doğru olurmuş gibi görünüyor. O halde ateizmin Tanrı dışında hiçbir varlıkla ilgili iddiada bulunmadığını söylememiz daha doğru olmaz mı? Varlıklarına inanmak akıl dışı olsun olmasın, ateizmin geniş bir doğaüstü inançlar kümesiyle beraber benimsenebilirliği olduğunu görüyoruz.

c) Bilimin konusu olmayan, gözlem ve deneye kapalı hiçbir şey kabul edilmez anlamı da çıkıyor olabilir. Pek çok ateist metafiziği bu şekilde anlıyor. Ancak sorunumuz şu: Bizim evrenimizden nedensel olarak bağımsız, hiçbir şekilde tespit edilemeyen evrenlerin bulunduğunu düşünelim. Nitekim bazı çoklu evren görüşleri -ancak hepsi değil- çoklu evrenlerin bilimsel sınamaya tamamen kapalı olabileceklerini belirtir. O halde bu türden sınanamaz evrenlerin varlığına inanmak ateizmle uyumsuz mudur? Bu tarz çoklu evrenlerin var olması Tanrı’nın varlığını gerektirmediği sürece böyle olduğunu söylememiz uygun düşmez. Dediğimizin aksini göstermek için ateizmin kanıtı olmayan şeylere inanmamak türü bir epistemik ilkeyi (Epistemik ilkeler bize inançlarımızı oluşturma konusunda rehberlik eden, genelde doğru inançlara ulaşmamıza yardımcı olan ilkelerdir. Mesela Ockhamlı’nın Usturası, daha basit olan açıklamaların diğer bütün koşullar eşit olduğunda tercih edilmesi gerektiğini belirten bir epistemik ilkedir.) zorunlu olarak kabul etmesi gerektiği iddiasını savunmak gerekiyor. Ancak ateizmin tanımının bunu zorunlu olarak içerdiğini söylememiz için hiçbir neden yok. Nasıl ki ateistlerin duygusal nedenlerle ve entelektüel açıdan sorumsuz bir şekilde ateist olabileceklerini kabul ediyorsak, bu türden bir epistemik ilkeyi kabul etmeyen birinin de ateist olamayacağını söylememiz için hiçbir sebep yok. Belki bu ilkenin kabul edilmesinin bir ateist olmak için değil de entelektüel açıdan sorumlu bir ateist olmak için gerekli olduğu iddia edilebilir. Bu iddia da tartışmalı (Bu ilkenin çıkardığı ilk sorun ilkenin kendisi lehine kanıt sunulabilir olup olmadığıdır. Eğer kanıt sunulabilirse, ilkenin kendisini ilkeyi savunmak için kullanarak döngüsel akıl yürütme uygulamış olmuyor muyuz?) ancak bu iddianın da ateizmin söz konusu epistemik ilkeyi gerektirmediğiyle uyumlu olduğunu belirtmemiz gerekiyor.

O halde ateizm, belirttiğimiz üç anlamda da, metafiziği reddetmek zorunda değil sonucuna varıyoruz.

8. “Kutsal kitapların insan yazımı olması ateist olmak için yeterli bir sebeptir.”

Kutsal kitapları okuyup ateist olduklarını söyleyen ateistlerin ateizmin özünü anlayamadıklarını düşünüyorum. Ateizm özünde dinlerle ilgili değil, Tanrı inancıyla ilgili fikir belirten bir görüştür. Dinlerin yanlış olması Tanrı inancının tüm versiyonlarını değil, sadece küçük bir bölümünü çürüteceği için ateizmin tesis edilmesi için kutsal kitapları okumak yeterli olmaz. Ateizm deizm, panenteizm, panteizm gibi görüşlerin Tanrı anlayışlarını da kabul etmez. O halde kutsal kitapları okumak tek başına ateizmi temellendirmek için yeterli değildir. Öte yandan bir kişi belli bir Tanrı anlayışına karşı pozitif ateist, belli bir Tanrı anlayışına karşı negatif ateist ve belli Tanrı tasavvurlarına karşı da agnostik olabilir. Ateistim diyen insanların ciddi bir bölümünün sadece teistik Tanrı tasavvuruna karşı ateist oldukları ve -örneğin- deizmin Tanrı tasavvuruna karşı agnostik oldukları söylenebilir. Kutsal kitapları okuyup okunan kutsal kitapların Tanrı tasavvurlarına karşı ateist olduğundan fazlasını söyleyemeyiz.

9. “Bebekler de ateisttir.”

Bebeklerin hiçbir konuda fikir sahibi olmadıklarını düşünmemiz daha doğru olur. Ateist olmanın da inanılan/inanılmayan şeylerle ilgili bilinç sahibi bir fail olmayı gerektirdiğini düşünmemiz daha makul. Aksi takdirde taşların, masaların ve akli yetilerini tamamen yitirmiş uç seviyedeki zihinsel engellilerin de ateist olduklarını söyleyebilmemiz gerekirdi. Ancak ateizmi bu kadar genişletmemiz ateizm terimini anlamsızlaştırır. Zihinsiz bir varlık ya da hiçbir inanç oluşturmaya muktedir olmayan bir zihin ateist ve teist olamayacağı gibi agnostik bile olamaz. Örneğin bizlerin bir köpek için “Devletin var olması gerektiğine inanmıyor.”, “Görelilik kuramına inanmıyor.” gibi ifadeler kullanmamız dahi son derece tuhaf olurdu. Ancak insanların bu ifadeleri köpekler için kullanmaması, bir şeye inancın yokluğu durumunu varsaymamız için bile konu hakkında “fikir sahibi olabilecek” varlıkları varsaydığımızı ima ediyor. Bebekler bu konularda inanç oluşturabilecek, “konunun farkında” bireyler olmadıkları için onları ateist olarak görmemeliyiz. Yine de biz ateizmi Tanrı’ya inancın yokluğundan ibaret olduğu şeklinde tanımlamayı da doğru bulmadığımızı belirtelim. Bunu kabul etmemek için nedenlerimizi şu yazımızda sunmuştuk.

10. “İsa ve Horus önemli ölçüde benzerlik gösterir.”

Bunu sadece merezi iddiaları ele alarak çürüteceğiz, zira bu iddiaların sonu gelmeyen çeşitlemeleri mevcut. İlgilenenler Şüpheci Melek’in Zeitgeist belgeselindeki tarihsel iddiaları incelediği ayrıntılı yazısını okuyabilir.

a) Horus’un bakire bir anneden doğduğu doğru değil. Horus’un babası Tanrı Osiris, düşmanı Seth tarafından öldürülüp parçalara ayrılıyor. Kaybolan tek parçasıysa penisi (Nil nehrine atılıyor ve bir balık tarafından yeniyor). Isis -Horus’un annesi- güçlerini kullanarak Osiris’i geçici olarak diriltiyor ve ona altından bir penis yapıyor. Bundan sonraysa hamile kalıyor. Bunun bakireden doğumla zerre kadar bile alakası olmadığını görmek için dahi olmaya gerek yok.

b) Horus’un sonradan kafası kesilen Anup adında biri tarafından nehirde vaftiz edildiği doğru değil. Mısır mitolojisinde Anup diye bir karakter yok. Bu, 19. yüzyılda yaşamış şair ve amatör Mısırbilimci Gerald Massey’den gelen bir iddia. Massey’in çalışmaları profesyonel Mısırbilimciler tarafından dikkate değer bulunmadıkları için görmezden geliniyor. Modern kaynaklarda Massey’in bahsini neredeyse hiç görmüyoruz.

D. M. Murdoch ise sonradan -Anup adında bir karakterin olmadığını bildiğinden olsa gerek- Anup ile Mısır tanrılarından Anubis arasında paralellik kurup Anubis ile Vaftizci Yahya adındaki İncil’de adı geçen kişi arasında bağlantı kurmaya çalışıyor.

Mısır mezar resimlerinde ve heykellerde firavunların taç giyme törenleri sırasında ritüelistik bir yıkanmanın olduğunu ima ediyor ancak bu yıkanma hep bizzat Tanrılar tarafından yapılır şekilde tasvir ediliyor. Dolayısıyla bunun gerçekte olmamış, ruhani bir yıkanmayı ifade edebileceği söyleniyor. Bu sadece krallara olan bir şey ve Horus’un Anubis tarafından yıkandığını gösteren bir kanıt da yok.

c) Horus’un çölde Seth tarafından baştan çıkarıldığı doğru değil. Zeitgeist belgeselinin rehberinde denen şekliyle “Şeytanın İsa’yı çölde baştan çıkarmaya çalışması gibi Seth de çölde İsa’yı öldürmeye çalışıyor.” Neyi kabul etmek istersek isteyelim ama “Öldürmeye çalışmak” ve “Savaşmak” baştan çıkarmaya çalışmakla aynı şey değil ve İncil’de belirtilene göre şeytan çölde İsa’yı öldürmeye çalışmıyor.

Dahası, Horus ve Seth ilişkisi İsa ve Şeytan ilişkisinden çok daha farklıydı. Horus ve Seth birbirlerine zıt tasvir edilmekle beraber aralarındaki dengenin/uzlaşmanın firavunların ülkelerine hükmetmesine izin verdiği düşünülüyordu. Oysa Kutsal Kitap’ta şeytan ve İsa arasında bir denge/uzlaşma ilişkisi söz konusu değildi. Tersine, Hıristiyanlık nihai açıdan İsa’nın şeytanı galebe çalacağı ve mutlak hakim olacağı kabulünü içinde barındırıyordu.

d) Horus’un hastaları iyileştirdiği doğru değil ve suda yürüdüğü konusunda kanıt yok. Bu iddia milattan önce 4. yüzyıldan kalma Meternik Stela anıtında anlatılan Horus’un Seth tarafından çocukken zehirlenmesi sonucu ölümü ve tanrı Thoth tarafından annesi Isis’in isteğiyle diriltilmesi hikayesiyle bağlantılı. Antik Mısırlılar bu anıtta tasvir edilen sihiri insanları iyileştirmek için kullanırdı. Horus’un ruhunun hastaların içinde ikamet edeceğine ve bu sayede onun iyileştiği gibi hastaların da iyileşeceğine inanılırdı. Oysa bunun İsa’nın iyileştirmesi tasvirleriyle alakası yok. Bu ruhani “şifa”nın İsa’nın hastaları fiziksel olarak iyi etmesi yeteneğinden farklı olduğu bariz. Dahası, Horus ülkeyi hasta insanları elleriyle iyileştirmek için gezmedi. Suda yürüdüğü konusundaysa kaynak -bildiğimiz kadarıyla- yok.

e) Horus’un 12 havarisi yoktu. Bu iddia “hasadı biçecek 12 kişi”den bahsedilen bir duvardan köken alıyor ancak Horus duvarda yer almıyor ve Horus’a direkt bir gönderme yok.

Bazı Horus mitlerinde (Farklı zamanlarda ortaya çıkmış farklı Horus mitleri var.) Horus’un 4 tane oğlundan veya takipçisi olan 6 yarı-tanrıdan bahsediliyor ve birkaç insan takipçisi de var. Ancak bunların sayıları 12’ye ulaşmıyor. Bu sayıya sadece Massey ulaşıyor ve bunu yaparken de bahsettiğimiz, Horus’tan bahsetmeyen duvarı kullanıyor.

f) Horus çarmıha gerilmedi. Aksini göstermeye çalışan iddianın gönderme yaptığı tek şey Horus’un kollarını yanlara açması. Hepsi bu! Bu son derece yaygın bir hareket oysa.

g) Horus’un ölümünden üç gün sonra dirildiği ve iki kadının “Horus dirildi.” dediği doğru değil. Her şeyden önce bu ölümün İsa’nın sembolik kurban oluşuyla alakası yok. Ayrıca İsa çocukken ölmedi. Horus annesinin isteği üzerine büyü tanrısı tarafından hayata döndürüldü. Mısır mitolojisi firavunlar üzerine kurulu çünkü firavunların yaşamda Horus, ölümdeyse Osiris olduğuna inanılmaktaydı. Firavunların birbiri ardına gelişiyle mitin pek çok yeni versiyonu ortaya çıktı. Bazılarında Horus gök tanrısı, bazılarında savaş tanrısı, bazılarındaysa her ikisi birden olarak görüldü ancak hiçbir zaman “İnsanlığın kurtarıcısı” olarak görülmedi.

Sonuç Yerine
Çoğu zaman ateistler olarak diğer insanlarla aynı önyargıları paylaşabileceğimizi unutuyoruz. Oysa bizler de insanların yanlış şeylere inanmasını, görmeyi istemedikleri şeylere kulak tıkamasını sağlayan psikolojik faktörlerden azade değiliz. Bunun farkında olup fikir belirttiğimiz konuları derinlemesine araştırmamız, kaynakların güvenilirliğini sınamamız gerekiyor. Aksi takdirde hem entelektüel açıdan sorumsuz bir tavır takınmış oluruz, hem de muhalifi olduğumuz görüşlerin donanımlı savunucularının önünde gülünç duruma düşeriz. Eğer gerçeklerin bizler için ufacık da olsa bir önemi varsa karşıtı olduğumuz fikirlere karşı yapılan eleştirileri de eleştirel bir şekilde incelemeli ve aklımızın testini geçemeyen iddiaları savunmamalıyız. Sırf bizim görüşlerimizi ve doğru olmasını istediklerimizi teyit ettikleri için büyük iddialara kolaylıkla inanmamalıyız. Her görüşten insan arasında kurulan diyaloğun kalitesini artırmak için de ateistlerin diğer ateistleri yanlış yaptıkları zaman “içerden” eleştirmesi bir gereklilik. Zira insanlar çoğu zaman kendi yanlışlarının onlara nihai anlamda karşı olmayan kişiler tarafından gösterilmesine daha fazla kulak verir. Bu elbette iyi bir şey değil. Ancak insani bir eğilim olduğu aşikar. Düşüncelerimizi ve önyargılarımızı teyit eden bir düşünce balonunun içine hapsolmaktan kaçınmamız için tam da bu nedenle iç eleştirinin önemi çok büyük. Umarız burada sunduğumuz özetle en azından bazı popüler iddialar hakkında fikirlerinizin değişmesini sağlamışızdır.

onculanalitikfelsefe.com/ateis @FelsefeOncul aracılığıyla

Bu Cumhuriyet Kimin Cumhuriyeti?

Bu yazı Kasım 2003 tarihli Proleter Devrimci KöZ’ün 13. sürümü yayımlanmıştır.

Ekim 2003’te Türkiye Cumhuriyeti 80. yaşına bastı. Burjuvazi ve onun uşakları haklı olarak sevindi; nutuklarla, resmi geçitlerle havai törenleriyle cumhuriyeti kutladılar. Sevinmek hakları; elbette sevinecekler. Ne de olsa ekonomik ekonomik coğrafyada Ekim Devrimi’nin özgür devrimci dalganın boğazlanması sonucunda ortaya çıkan bir burjuva cumhuriyeti 80 yıl boyunca yıkılmadan ayakta kalmayı başardı. Peki bu burjuva diktatörlüğünü 80 yıldır yıkamamış devrimciler ne yapmalı? Bu cumhuriyetin bir seksen yıl daha ayakta kalmasını istemeyenlerin yapması gereken ilk işlerden biri Türkiye Cumhuriyeti’nin düzenia süt 80 yıldır üretilen hurafeleri özellikleri varmak ve bu hurafelerin ürünü olan siyasi tutumlarla hesaplaşmak olmalı.

Hurafelerden birincisi ve en yaygın kabul göreni olduğu için en tehlikeli olanı TC’nin Mustafa Kemal önderliğinde verilen anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı sonunda ortaya çıkmasıdır. Oysa TC bir çöküş savaşının değil emperyalist bir paylaşım savaşının ürünüdür. Sadece sömürgecilerin, devletleşememiş ve yahut ilhak edilmiş, ezilen ulusların bir kurtuluş savaşının mümkün olabileceği bilinen bir gerçektir. Ancak bu durum Türkiye örneğinde sık sık unutulur çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öyküsü ne bağımsızlığa kavuşan bir sömürgenin ne de bir ezilme ulusun öyküsüdür. dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun yegane mirasçısıdır. Osmanlı İmparatorluğu’ysa emperyalist bir paylaşım savaşına girildi ve sonuçta mağlup edilenlerin bulunduğu yerde parçalandı. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu paylaşımda Osmanlı’ya ait toprak parçası kabul edilmeyen Osmanlı bürokratlarıyla Anadolu’nun Müslüman küçük burjuvazinin İngiltere’nin Yunan ordusuna karşı mücadelesi sonunda kuruldu. Başka bir ifadeyle Türkiye sömürgeciliğine karşı başkaldıran bir halk hareketinin değil emperyalist paylaşım savaşının sonuçta kendisine düşen payı kabullenemeyen bürokrasinin devletidir.

Türkiye Cumhuriyeti birinci ve ikinci paylaşım savaşları sonunda Ortadoğu’da kurulan gerici statükoların cumhuriyetidir. Bir ulusal kurtuluş mücadelesine bağlı olarak kurulmayan Türk egemenliğinin toprak bütünlüğü emperyalist paylaşım savaşlarının sonunda ortaya çıkan gerici statükoların devamına bağlıdır. Bu statükoların miktarının Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde sağlamış olduğu zeminde bir toprak kaymasına yol açacağı kesindir. Bu sayede Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının peşi sıra yaşanan olaylar bu toprak kaymasının haberleri olarak kabul ediliyordu.

Türkiye Cumhuriyeti soykırım ve talan üzerine kuruldu. TC’yi kuran kadrolarının önemli bir bölümü 1915’teki Ermeni Soykırımı’nda aktif rol üstlendiler. Anadolu’yu “Türk Yurdu” yapmak isteyen ittihatçı bürokratlar 1,5 milyon Ermeni’yi bulmaktan sürmüş; sürmekle kalmamış öldürmüştür de. Yaşadığımız topraklardaki Yunan emekçilerinin başına gelenler özünde Ermenilerin başına gelenlerden farksızdır. “Kurtuluş Savaşı” diye anılan savaş sonrasında 1 milyonun üzerinde Yunan emekçisi ve köylüsü Ege Bölgesi’nden Yunanistan’a sunuldu. Ayrıca Anadolu’nun başında Anadolu’nun dörtte birini, gayrimüslimler yani Kurtuluş Savaşı’nın ertesi ayında sadece yüzde birini oluşturmaktaydı. Yurtlarını terk etmeyen gayrimüslümlerin malları ve toprakları ise doğmakta olan Türk burjuvazinin servet kaynağı olmuştur. Erzurum’dan Adana’ya Ermenilerin toprakları aynı yörenin Türk eşrafı tarafından talan edilmiştir. Türkiye’nin en zengin üç ailesinden ikisi olan Sabancılarla Karamehmetlerin servetlerinin kökeninde kırıma uğratılmış Ermenilerin Çukurova’daki bereketli arazilerinin gasp edilmesinin yattığı ise pek hatırlamaz. Benzer biçimdeki kökeni Ege’deki sahip oldukları topraklara, güçlü iş-adamlarımızın hizmetlerinin kökeninde Rum köylülerinin talanlanmış birikimleri bulunur. Başka bir ifade Türkiye Cumhuriyeti devrimci bir burjuvazinin siyasi mücadelesi sonuçta doğmuş, tam tersine soykırımcı ve yağmacı bir belge talanlarından beslenmek palazlanan akbaba ruhlu bir burjuvazinin büyümesina yol açtı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin inkar ve imha üzerine kurulması. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğündeki Kürtlerin inkarı vardır. Kürdistan’ın en büyük parçası yutan Türkiye Cumhuriyeti topraklarında Kürtlerin devletleşmesine fırsat vermemek için Kürtler diye ayrı bir ulusun var olduğu hiçbir zaman kabul etmemiş, tüm Kürtlerin zorla Türk olduğu ileri süreli inkarcı idare benimsemiştir. İnkarı kabul etmeyi ayaklanan Kürtler hep Türkiye Cumhuriyeti’nin imha saldırılarına maruz kalır. İnkarın ve imhanın boyutlarını hatırlamak için Cumhuriyet’in örgüsünden 1938’e kadar geçen dönemde toplam 19 ayaklanma yaşandığını bunların 18 tanesinin Kürdistan’da kaydedildiğini söylemek yeterli olacaktır.

Türk Devleti’nin Kürt düşmanlığının kurulmuş olması Cumhuriyet’in kurucularının laiklik konusunda neden bu kadar hassas olduğunu anlayamıyorsunuz. Tarikatlar kanalı Kürdistan’da Kürt ulusunun siyasi örgütlenmesi doğal olarak tarikatlar üzerinden gerçekleşti; Kürtlerin ayaklanmalarında hep dini motifler değişti. İnkarcı Cumhuriyet rejiminde, Kürtlerin tanınması için hiçbir zaman Kürtlerin ayaklanmasını bastırdığını kabul etmedi tüm bu ayaklanmaları şeriatçı düzeni geri getirmek isteyen gericilerin ayaklanmaları olarak sundu. Dolayısıyla Türk devletinin tarikatlara ve dini örgütlenmelere yönelik mücadelesi aslında Kürt ulusal hareketine bir tepki olarak şekillendi. Bir ezen ulus devleti olan Türkiye Cumhuriyeti ezilen ulusların ayaklanmalarını sağlamak için her yolu mübah görülmesinde mutlaka şaşılacak bir şey yok. İşin acı olan kısmı dönem Türkiye Komünist Partisi’nin Kürt ulusunu yok sayan TC’yle aynı şekilde savunması, şeriatçı girişimlerinin bastırılması adına Kürt ulusunun karşısına TC’yle birlikte dikilmesidir.

Türkiye Cumhuriyeti işçi sınıfı ve emekçilerin tepesine binerek kuruldu. Cumhuriyet’in kurucularının işçi düşmanı karakteri daha Cumhuriyet kurulmadan kendini belli etmişti. 17 Şubat 1923’te yapılan İzmir İktisat Kongresi’nde çağrılan delegelerin arasında tek bir işçinin bile bulunmaması, işçiler adına patronların konuşması Cumhuriyet’in ders çalışmalarının ne olduğu hakkında ilk yolları verir. 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması ilan edilen Takriri Sükun kanunlarıyla birlikte her türden sendikal örgütlenme yasaklandı, bağımsız sendikalar kurması yolundaki tüm genel gidişatlar. 1936 yılında faşist İtalya’dan ithal edilen İş Kanunu ise Cumhuriyet’in sınıfsal olarak düzenlendiği her türlü şüpheyi ortadan kaldırmak Cumhuriyet rejiminin işçi savaşçılarının gözlerine serdi.

Türkiye Cumhuriyeti bir siyasi cinayetler cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti daha kurulmadan önce Mustafa Kemal’in siyasi cinayetleriyle ortadan kaldırılan komünistlerin kanıyla lekelendi. Mustafa Suphi ve yoldaşları topraklardaki modern anlamda ilk siyasi partinin kurucuları olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının siyasi cinayetlerinin ilk kurbanları oldu. O gün TC’nin siyasi cinayetleriyle ortadan kaldırdığı devrimcilerin sayısını kimse bilmez.

Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili hurafelerden bir diğeri de Cumhuriyet’in bu topraklarda köklü bir siyasi devrim gerçekleştirmemiş olsa da en azından bir kültürel atılımın temellerini atmıştır. Gerçek olan bunun tam tersidir. Çok kültürlü Anadolu yaşamının bir milli Türk kültürü ve özenli yaratma projesi bütünüyle başarısızlığa uğramıştır. Öztürkçe güdük bir dil yaratıldı, kullanılan Cumhuriyet’in ürünü olan nesiller kendilerinden önce yazılan hiçbir belge getirilemez. Topraklarımızda yaşanan kültürel kıyım sadece Arapça, Farsça ve Türkçe’den beslenen ve dünyanın en zengin dillerinden biri olan Osmanlıca’nın budanıp Türkçe diye fukara bir dilin yaratılmasıyla gerçekleşmemiştir. Soykırım, zorunlu göç ve türkleştirme politikaları sonunda Ermenice ve Rumca bu toprakların geçmişinden silindi. İnkar edilen Kürtçe’nin bütün gelişme potansiyelleriyse ortadan kaldırıldı.

Cumhuriyet’in emekçileri dini baskıdan kurtardığı da bir diğer yalandır. Cumhuriyet rejiminin dinci gericiliğe karşı mücadelesi esas olarak Türk devletinin hakimiyetini kabul etmeyen Kürtlere ve Kürtlerin mücadelelerini ördüğü tarikatlara karşı mücadeleyle sınırlı kaldı. Üstelik Cumhuriyet rejiminin dini gericiliğe karşı mücadele ederken aslında kendi alternatif dinini yaratmış, devlete kemalizm adlı yeni bir din kazandırmıştır. Bugün Türkiye’de camiden çok Atatürk büstünün bulunduğu kesindir. “Atatürk’ün vecizeleri”ni ezbere bilenlerin sayısı İslam’ın beş şartını bilenlerden çok daha fazla. İlkokullarda sabah belgesi “Ey ulu önder Atatürk! Açtığın yolda kurduğun ülküde hiç durmadan yürüyeceğime namusum ve şerefim üzerine ve içerim. Varlığım Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türküm diyene!” demeden derslerine başlamaz. Laik Türkiye’nin laik cumhurbaşkanları ve generalleri cumaları camiye gitmeseler de düzenli olarak Anıtkabir’i ziyaret ederler. Bundan dolayı bu topraklarda ateizm propagandası yapacak olanlar sadece İslam’a karşı değil belki ondan daha fazla olarak Kemalizme karşı mücadele edeceklerdir.

80 yaşındaki Cumhuriyet hakkında söylenecek en büyük yalanlardan birisi de Cumhuriyet’in kadınları kurtarılmış olduğudur. Cumhuriyet kadınları kurtarılmış sadece ayrıcalıklı bir kadın katmanını karşıdevrimci kampa yedeklendi. Cumhuriyet’teki kadınların nasıl özgürleştirildiğini görmek için Sabiha Gökçen’in yaşam öyküsüne bakmak yeterlidir. Türkiye’nin ilk kadın pilotu olan Sabiha Gökçen Cumhuriyet’in kurucularına olan vefa borcunu Dersim Ayaklanması’nı bastırmak için Dersim semalarında bombalar yağdırarak ödemiştir. Cumhuriyetin kadına sunduğu özgürlüklerin ne olduğunun anlaşılması için tarihsel olayların incelenmesi gerekmiyor. Bugün türban taktıkları için üniversiteye gitmekten fiilen mahrum bırakılmış dünyadan kadın var. Cumhuriyet’in kadın haklarına karşı karşı duruşunun sonucu bugün Türkiye’de kadınların haklarını savunmak isteyenlerin başlarını açma değil kapatma özgürlüğünü savunmak zorunda kalıyor. Kadınların başını açmasını savunmak bugün “Cumhuriyet elden gidiyor!” diye darbe çığırtkanlığı yapan 'Atatürkçü Kadınlar’ın kapsamlı işi haline geldi.

İşte 80 yıllık Cumhuriyet’in içeriğinden oluşur. Türkiye Cumhuriyeti kusuru, emekçilerin ve ezilen ulusların esareti üzerinde yükseldi. Bu cumhuriyeti temellerinden yıkılarak tarih sahnesinden silip, bu topraklarda yeni bir işçi-emekçi cumhuriyeti kurma görevi de yine onlara düşüyor.

kozgazetesi5.org/bu-cumhuriyet

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.