Gaziantep’te Bulunan Dionysos ve Nike Mozaiği
Gaziantep’teki Zeugma Antik Kenti’nde bulunan Dionysos ve Nike Mozaiği, MS 2. yüzyıla tarihleniyor.
https://arkeofili.com/gaziantepte-bulunan-dionysos-ve-nike-mozaigi/
Gaziantep’te Bulunan Perseus ve Andromeda Mozaiği
Zeugma Antik Kenti’ndeki Poseidon Villası’nda bulunan Perseus ve Andromeda Mozaiği, MS 2. ve 3. yüzyıllar arasına tarihleniyor
https://arkeofili.com/gaziantepte-bulunan-perseus-ve-andromeda-mozaigi/
Koç Üniversitesinde TÜBİTAK birincisi F. B., Kürt ve Alevi olduğu için aynı odada kaldığı 2 öğrenci tarafından saldırıya uğradı. Kemerle dövüldü, yüzüne ütü basılmak istendi, kesici aletle yaralandı. https://evrn.sl/2LxXhJ
Duydum ki kendine el kaldırmışsın
Cellattan önce davranıp.
Sürgünde, düşmanın yükselişini gözleyerek geçen sekiz
yıldan sonra,
Nihayet, geçilemez bir sınıra vardığında,
Diyorlar ki, geçilebilir bir sınırı aşmışsın.
İmparatorluklar çöküyor. Çete liderleri
Devlet adamı gibi kasılarak yürüyor. Halklar
Bütün bu zırh yığınının altında görünmez oldu.
İşte, gelecek karanlık ve ışık güçleri
Zayıf. Sen bunların hepsini zaten biliyordun
İşkence edilebilir vücudunu yok ettiğin zaman.
Bertolt Brecht
Dersim'de keşfedilen bitki literatüre girdi
Dersim'in Munzur Vadisi yakınlarında keşfedilen bitki türüne 'Ovacık çanı' adı verildi.
https://www.gazeteduvar.com.tr/dersimde-kesfedilen-bitki-literature-girdi-haber-1658566
Bir kehanet gerçek oldu
A. Natali AVAZYAN
Oscar Banker asıl adı "Asadur Sarafyan"
Dünyada Oscar Banker adıyla tanınan ünlü mucit Asadur Sarafyanın Hamidiye olayları sırasında bir mağarada başlayıp ABDde noktalanan ilginç yaşam öyküsü, dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeni halkının bildik hikâyelerini anımsatıyor
Dünyanın önde gelen mucitlerinden Oscar Banker, ABDde araba, tren, hidrolik makineler vb. icatlarıyla tanınıyor. Ancak bu Amerikalı mucit, aslında Kayserinin Muncusun (Efkerenin batısında bir köy) köyünde doğan Ermeni asıllı Asadur Sarafyandan başkası değil.
Amerikada tanıştığı, kendisi gibi yalnız bir Ermeni olan Arusyak Yakubyan ile evlenen ve bu evliliğinden 3ü kız 4 çocuk sahibi olan Asadur Sarafyanın, Osmanlı İmparatorluğunda yaşanan Hamidiye olayları sırasında bir mağarada başlayıp ABDde noktalanan ilginç yaşam öyküsü, dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeni halkının bildik hikâyelerini anımsatıyor.
Mağara ilk yuvası
Sarafyan ailesi, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı topraklarında, Muncusun köyünde mazbut bir yaşam sürdürmektedir. 1894-96 yıllarında Sultan Abdülhamitin başlattığı Ermenilere yönelik saldırılardan dolayı büyük bir huzursuzluk baş gösterir. Aile çareyi Hamidiye alaylarından kaçmakta bulur. Köyünü terk eden Sarafyan ailesi, saklanmak için dağa çıkarak bir mağaraya sığınır.
Anne Sultan (Çakıcıyan) Sarafyan hamiledir. Asaduru, sığındıkları mağarada, 31 Mayıs 1895te dünyaya getirir. Felaket günlerinde sütü kesilen Sultan, bebeğini emziremez; Asadur gıdasız kalır. Çaresiz kalan babası Harutyun Sarafyan gizlice köye iner ve bulduğu üzümleri kaptığı gibi mağaraya geri döner. Küçük Asadur, hayatının bu ilk günlerinde üzüm suyuyla beslenerek adeta yaşam savaşı verir. Her şeye rağmen, aile bu güç koşullarda hayatta kalmayı başarır ve ortalık yatışınca köyüne geri döner.
Çingene falından gerçeğe
Yaşanan felaketlerden yörede yaşayan Çingeneler de payını almıştır. Muncusun köyü yakınlarında konaklayan Çingene grubundan sağ olarak kurtulan bir kadın, Sarafyanlara sığınır. Parası olmayan Çingene kadın, aileye olan gönül borcunu fal bakarak ödemek ister.
Ancak etrafında toplanan Sarafyan ailesine pek de iyi haberler çıkmamıştır faldan. Çingene kadın aileyi büyük bir felaketin beklediğini, bu felaketten ise sadece küçük Asadurun kurtulacağını ve büyük denizler aşarak şöhrete kavuşacağını söyler. Aile şaşkındır, ancak üstünde durmazlar.
Zaman akıp gider, Asadur okul çağına gelir. Talastaki Ermeni okuluna yazılır.
Asadur her seferinde annesine buralardan uzaklaşmak istediğini söyler. Annesi ise eğitimini tamamlamadan gitmesinin doğru olmayacağına ikna eder Asaduru. Aslında genç Asadur, İzmirde öğretmenlik yapan ablası Marinin yanına yerleşmek istemektedir. Ailesinin ısrarla karşı çıkmasına rağmen, 1913 yılında İzmirin yolunu tutar.
İzmire yerleştikten bir süre sonra Asadurda bir Amerikaya gitme arzusu baş gösterir.
Bu seyahat için 50 dolara ihtiyaç vardır. Ablası Mari sayesinde parayı temin eden Asadur, Panonia adlı göçmen gemisiyle önce Yunanistan, sonra İtalyaya gider. 1914te nihayet hayallerinin ülkesi Amerikaya ulaşmayı başarır. Bir süre New York şehrindeki Brooklyn semtinde kaldıktan sonra Chicagoya yerleşir.
Bu arada Anadoluda 1915 olayları patlak verir ve bir anlamda falcı Çingene kadının kehaneti de gerçekleşmiş olur. Asadur ve öğretmen ablası Mari dışında aileden hiç kimse bu büyük trajediden sağ kurtulamaz.
Makine mühendisliğine ilgi
Asadur Amerikada marangozluk yaparak hayatını kazanmaya başlar. Mütevazı bir ev kiralayan genç adam, Talas Ermeni Okulunda öğrenmiş olduğu İngilizcesini ilerletmek amacıyla akşam kurslarına yazılır. Bu arada, ek bir iş bulmak için, okulun düzenlediği iş bulma kampanyasına desinatör olarak başvurur.
Kısa bir süre sonra deneme amacıyla kendisiyle bağlantıya geçen Mitchell Motor Companyden bir yetkili, Asadurun yeteneğini takdir eder ve onu çırak olarak işe alır.
Asadur Sarafyan makine mühendisliğine büyük ilgi duymaktadır. Ancak işe girdiği bu makine üretim tesisinde başlangıçta sadece çizim yaptırırlar genç yeteneğe.
Bir gün patronu Racine Tool & Machine Companyde imalat üzerine çalışması için teklifte bulunur. Asadur saatte 15 sent kazandığı işini bırakmakta tereddüt etmez ve gönlü makine imalatından yana olduğundan, saatte 10 sente Racine Tool & Machine Companyde çalışmayı büyük bir mutlulukla kabul eder ve yine desinatör olarak çalışmaya başlar. Çizdiği aletlerin veya makinelerin uygulamada ne denli başarılı olabileceğini henüz bunlar kâğıt üzerindeyken kavramaktadır yetenekli genç. Öyle ki, Asadurun Başarılı olamaz dediği makine çalışmaz, onayladığı makine ise sorun yaratmadan çalışır.
Bu arada bir makine devreye sokulamadığından, aldığı siparişi bir türlü teslim edemeyen firma zor durumda kalmıştır. Asadur devreye girerek patronuna makineyi çalıştırabileceğini söyler ve kısa bir süre sonra işi başarıyla tamamlar. Makine mühendislerinin yapamadığını başarmıştır genç adam. Bu durumdan mutluluk duyan patronu, fabrikanın başmühendislerini işten çıkarır. Asadur Sarafyan, fabrikanın başmühendisliğine terfi eder.
1916 yılında meydana gelen bu olay, 21 yaşındaki Asadurun hayatını değiştirir. Çok sevdiği makine mühendisliğini pratikten öğrenen genç yetenek, bu mesleği yaşamının sonuna kadar büyük bir başarıyla sürdürür.
Amerikan ordusu için gizli çalışmalar
Asadur Sarafyanın en önemli icadı otomatik araba vitesidir: Aldığı arabanın vitesinden hiç memnun kalmayan Asadurun asıl amacı, yaşadığı soruna çare bulmaktır. Ancak onun başlattığı bu çalışma, bugün milyonlarca arabada kullanılan otomatik araba vitesinin doğuşu olur. Buluşunu denemek ve araba firmalarına ispatlamak amacıyla arabasına taktığı otomatik vitesle kilometrelerce yol kat eden Asadur, böylece, tarihin ilk otomatik vitesli arabasını yaratmış ve mükemmel bir şekilde çalıştırmış olur.
General Motor devreye girer ve otomatik vites ilk olarak otobüslerde kullanılmaya başlar. Vitesin devreye girdiği iki katlı otobüsler için 7, tek katlı otobüsler için 3 dolar para ödenir Asadura.
Genç mucit, vites üzerindeki çalışmalarını yoğunlaştırır ve bu kez helikopter vitesini keşfeder: Araba vitesinden farklı olarak çalışan bu vites sistemi Borg-Warner tarafından dünyanın en tanınmış helikopter firması Igor Skorsky için uygulanır. Bugün ise tüm helikopterlerde kullanılmaktadır.
Asadur, deniz motorlarındaki geri vites, Amerikan Ordusu için hazırlanan ve M4 ile M6 taşıma araçlarının viteslerinin yanı sıra, yine Amerikan Ordusu için yaptığı, ancak gizli tutulan pek çok icada imza atar. Hidrolikle çalışan birçok sistem Amerikan tanklarında kullanılmıştır. Ancak saklı kaldığından bunların hangi buluşlar olduğu tam olarak bilinmiyor.
Havalı direksiyon, arabalarda kullanılan gaz pompası, araba jantlarını otomatik olarak kesen makine, arabanın kontağı kapatıldığında sönen far sistemi, kaymayı önleyen hidrolik fren sistemi yine Asadur Sarafyanın yaratılarıdır.
Hayat kurtaran icatlar
Portatif elektrikli testere de Asadur Sarafyanın ilk buluşlarındandır. Bu cihazı 1919 senesinde, kendi evinde yaptığı çalışmalar neticesinde keşfeder. İnce şerit halinde, yukarı aşağı hareket ederek dikiş makinesi gibi çalışan testere, kendi dalında bir ilktir.
2000 tonluk pres, hidrolik yüksek basınçlı pompa, yüksek basıncı dışarı atan vana sistemi, uçaklarda kullanılan hidrolik kapı, tekerleklerin açılıp kapanma sistemi, hidrolik sistemle çalışan ağır yük kaldırma makinesi, deniz suyundan içme suyu elde edilen ilk arıtma sistemi, elektrikli testere sistemi, bugün kullanılan kitap ciltleme makinesi, 4 renkte pres usulü çalışan matbaa makinesi, uzaktan kumandalı kar temizleme aracı, testere bileme makinesi, depoya hangi açıda olursa olsun benzinin motora girmesini garanti eden gaz sistemi, iki ayrı sıvının eşit veya istenilen miktarda aynı noktaya yönelmesini sağlayan sistem ve dünya çapında yaygınca kullanılan kompresörle veya gazla çalışan otomatik şırınga (Med-E-Jet), yine Asadurun sayısız yaratıları arasında yer almaktadır. Otomatik şırınga sayesinde tüm Granada halkına aşı yapılmış ve Afrikada binlerce kişi çok kısa bir müddet içinde aşılanarak salgınların kontrol altına alınması sağlanmıştır. Şırınganın, kullanıldığı ilk sene 3 milyon kişinin hayatını kurtardığı belirtiliyor. Asadur Sarafyan Amerikaya göç ettiğinde büyük zorluklar yaşadığından, dolayısıyla henüz kendisine ait bir firması ve parası olmadığından buluşlarının pek çoğunu son derece cüzi fiyatlara satmış ve değerli fikirleri başkaları tarafından kullanılmıştır.
Önemli buluşların mucidi olduğu halde hayatının sonuna kadar orta halli bir yaşam süren Asadur Sarafyanın, bugün kullanılan tren yolu aletlerinin %70ini icat ettiğini de eklemek gerekiyor. Bu ünlü mucit, 2 Ocak 1979da Ohiodaki evinde kanserden öldüğünde, adına kayıtlı 400e yakın patenti bulunuyordu. Dünya onu Oscar Banker adlı bir Amerikalı olarak tanıdı, ancak o mütevazılığını hayat boyu yitirmeyen gerçek bir Anadolulu dehadır.
"Vahan Altiparmak"
(Kaynaklar: Dreams and Wars of an American Inventor, Whos Who in the World 1976 )
https://twitter.com/NataliAVAZYAN/status/1742253131746931077
Anarko-Madrabazlar: Kapitalizmde Anarşizan Hiçbir Şey Yok – Daibhid
2010 tarihli bu metni, dünya genelinde aşırı sağın yükseliş eğiliminin bir uzantısı olarak Arjantin’de iktidara gelen ve zaman kaybetmeden sermaye yanlısı politikaları yürürlüğe sokmaya başlayan Javier Milei’nin kendisini “anarko-kapitalist” olarak tanımlıyor olması nedeniyle yayımlıyoruz. (ç.n.)
“Herkesten kerizliğine göre, herkese açgözlülüğü kadar.”
Kapitalistler, satın alan halkın gözünü boyamak için eski ve yıpranmış ürünlere parlak ambalajlar giydirmeye her zaman heveslidirler. Bu şekilde, aslında geçmişte insanlara sundukları aynı ürüne olan talebi yeniden canlandırmayı umarlar.
Bu sadece “anarko” moda olarak adlandırılabilecek şeyin arkasındaki mantıktır; yani, bir şekilde, mucizevi bir biçimde, kapitalizmin özgürlük, hürriyet ve anarşi ile ilgili olduğu yanılsamasını yaratma çabasıyla, anarşist içeriğe sahip olmayan anarşist biçimlerin gasp edilmesi ve benimsenmesi!
Aşağıdaki terimler genellikle bu “bırakınız yapsınlarcı” (laissez-faire) kapitalistler tarafından kendilerini tanımlamak için kullanılmaktadır:
“anarko” kapitalist
Liberteryen
Liberter Kapitalist
Anark
“anarşist”
Bizler (gerçek anarşistler, örneğin yöneticilere muhalefet edenler) herhangi bir terimin sahibi olduğumuzu iddia edemesek de, anarşist terminolojinin “bırakınız yapsınlarcı” kapitalist kullanımındaki göze batan tutarsızlıklara işaret etme yükümlülüğümüz var. Onlar “Anarşist” kavramını kullanıyorlar, ama güvenilirlikleri pahasına – neden? Çünkü kendi esas kimlikleri en basit sorgulamalara karşı bile dayanıksız.
“Anarko” kapitalistler aslında basitçe, devletin regülasyonlar ve vergilendirme yoluyla kendi karlarını kesmesine itiraz eden kapitalistlerdir. Devletle ilgili tek şikayetleri budur. Bürokratı hayatlarındaki, sadece kötü niyetlerinden dolayı dünyayı bürokrasiye boğma motivasyonuyla hareket eden alçak bir gulyabani olarak görürler.
“Anarko” kapitalistler özel mülkiyete, sınıf ayrımlarına, sosyal katmanlaşmaya, servetin yoğunlaşmasına ve toplumdaki diğer burjuva zımbırtılarına itiraz etmezler. Onların ütopya fikri, kelimenin tam anlamıyla her şeyin satılık ve pazarlığa açık olduğu, hesap sorulamaz, sınırsız şirket gücünün olduğu bir dünyadır.
Kiralık İnsanlar: Eğlence ve Kazanç için Kendinizi Satmak
“Anarko” kapitalist etik, hümanist değerlerin savunulması olmaktan çok, bu değerlerin keyfi ve insanlık dışı piyasa güçleri karşısında inkar edilmesi anlamına gelmektedir. “Anarko” kapitalist bakış açısıyla, “İdeal” toplumsal etkileşim, fuhuştur.[1]
Fuhuş, örneğin, beklenen parasal kazanç için hizmetlerinizi satmak, şaşırtıcı bir şekilde “anarko” kapitalist “güçlenmenin” en yüksek tanımıdır. Kendinizi istediğiniz kişiye satabilme becerisi “anarko” kapitalist “özgürlük” fikridir.
Hiçbir şey piyasa güçlerinden muaf olamaz. Ne aileler, ne çocuklar, ne çevre ve tabii ki ne de siz! Kelimenin tam anlamıyla her şeyin bir fiyat etiketi olacaktır! Temiz hava, temiz su, barınma, insan organları – her biri kendi başına bir amaç değil, piyasada satılabilir bir meta, bir üründür! Böyle bir distopyada, kolayca ürüne dönüştürülemeyen her şey anlamsız ve değersiz (elbette yalnızca ekonomik terimlerle değerlendirilerek) olarak görülerek dışlanacaktır.
Böylece görsel sanatlar, grafik tasarımına dönüşecek; yazı sadece reklam metni olacak; şiir, şuruplu tebrik kartı özdeyişlerine indirgenecek ve bu böyle devam edecektir – bildiğimiz beşeri bilimler yok olup gidecektir. Beşeri bilimler bölümleri giderek daha az akademik fon aldığı için bu durum yüksek öğretimde zaten yaşanmaktadır.
“Anarko” kapitalist için burada bir sorun bulunmamaktadır. Eğer beşeri bilimler ekonomik açıdan “değerli” olsaydı, üniversiteler bu alanlara daha fazla yatırım yaparlardı. Neden bu şekilde davranılıyor?
Daha fazla = Daha iyi??
Çünkü “anarko” kapitalist için “iyi” olan yalnızca kârlı olandır. Tersine, karlı olmayan şey “kötü” (ya da en iyi ihtimalle “değersiz”) olarak nitelendirilir.
Bu tutumun mevcut kültürümüzü nasıl zehirlediğini görebilirsiniz. “Anarko” kapitalist için herkesin kullanımına açık bir park, potansiyel bir otopark anlamına gelirken, açık bir parkı böylesine sert ve faydacı bir şekilde nasıl savunabilirsiniz?
Bu paraya dayalı etik onların muhakemesini altüst eder. Eğer karlı olan iyi ise, o zaman bir milyon kopya satan bir kitap iyi olmalıdır, değil mi? Ya da 2.000 dolara mal olan bir palto, kendi tanımlarına göre yüksek kaliteli olmak zorundadır. Ancak durum böyle değildir. İyi bir kitap pek çok kişi tarafından satın alınabilir – ama aynı zamanda nesiller boyunca görmezden de gelinebilir! Çok sayıda insanın satın alması onu özünde iyi yapmaz!
Dahası, en çok satan şey en fazla sayıda insana hitap eden şey olma eğilimindedir – bu da insanları en az zorlayan veya rahatsız eden şeylerin genellikle ekonomik olarak en iyisini olacağı anlamına gelir. Bu şekilde, kapitalist bir toplumda, sanat ve edebiyat insanlara kendilerini iyi hissettiren birer propagandif zırvaya dönüştürüldükçe kültür de sönüp gider.
Kârı İnsanlardan Üstün Tutmak
“Anarko” kapitalistler iyi ve kötünün tek ölçütü olarak piyasayı gördükleri için, aslında etkili etik değerlendirmeler yapamazlar! Bu durum tüm düşüncelerine sirayet eder – zengin girişimcileri erdemin örnekleri olarak görürler ve bunu yalnızca paraya dayalı etiklerine bağlayarak yaparlar. Eğer bu ahlak anlayışı doğruysa, o zaman ABD’de Bill Gates insanlık tarihinin en erdemli insanı olmalıdır! General Motors şirketlerin en erdemlisi olmalıdır! Dolayısıyla bu açıkça yanlıştır: Erdem (örneğin, iyi ve kötü) paraya dayalı ekonomik kavramlarla belirlenemez.
“Anarko” kapitalist “özgürlük”, gücünüzün yettiği her şeye sahip olma özgürlüğüdür! Dolayısıyla, “anarko” kapitalist bir toplumda en çok paraya sahip olanlar EN ÇOK özgürlüğe sahiptir – bu da EN AZ paraya sahip olanların EN AZ özgürlüğe sahip olacağı anlamına gelir. Bu gerçek anarşistleri çok rahatsız eder. “Anarko” kapitalistleri ise zerre kadar rahatsız etmez.
Anarşistlere göre özgürlük HERKES için mevcut olmalıdır, sadece parası olanlar için değil! Aksi takdirde anlamsızdır. Gerçek anarşistler özgürlüğe asla bir fiyat etiketi koymazlar!
İşte bu fark, anarşist tutarlılık için gerekli olan devrimci, radikal bakış açısının aksine, “anarko” kapitalizmin açıkça burjuva, gerici doğasını ortaya koymaktadır.
“Anarko” kapitalizm: Burjuva Bombardımanı
“Anarko” kapitalistler özgürlükten Randcı (Ayn Rand) bir tanımlamayla negatif biçimde bahsederler: “fiziksel şiddetin olmaması”. Kapitalizmi bu etiğin özü, devleti de bunun antitezi olarak görürler (Devleti “güç tekeline sahip kurum” olarak tanımlarlar).
Bu, savundukları anarşizmin temel taşıdır. “Devlete karşı çıkıyoruz; anarşistler hükümete karşı çıkarlar; dolayısıyla biz anarşistiz” derler.
Ancak anarşistler bu ifadeye bakar ve sorarlar:
İşyerindeki patron ne olacak?
Zengin mülk sahibi ne olacak?
Kapitalist sanayici ne olacak?
Kilisedeki ihtiyar ne olacak?
Yargıç ne olacak?
Ailedeki patriyarka ne olacak?
Bu insanlar başkalarının hayatları üzerinde gerçek bir otoriteye sahip değiller mi? Bunların her biri, kendi tarzlarında, kontrol ettikleri kişilere utanç, sefalet ve aşağılanma getirmediler mi?
Patronlarla “Anarşi”
“Anarko” kapitalistin, kâr ve mülkiyete müdahale etmedikleri sürece devlet seviyesinde olmayan yöneticilerle bir sorunu yoktur! Dolayısıyla, eğer patronunuz telefonlarınızı dinliyorsa, “anarko” kapitalist, “X patronu çalışanlarını dinlemeye nasıl cüret eder?!” şeklinde anarşist bir duruş sergilemek yerine, “hey, her zaman yeni bir iş bulabilirsin” diyecektir. İşyerindeki zorbalığı sona erdirmek için çalışmalıyız!”
Aslında, “anarko” kapitalistlere için, istediğiniz kişi için çalışabilmek (“serbest meslek” örneğindeki gibi müşteriler için çalışmak da dahil) “özgürlük” olarak gördükleri şeydir. Bu, kimin patronunuz olacağını seçmek anlamına gelir! Ne seçim ama, değil mi?
Buna karşılık anarşistler, herhangi bir patron olması gerektiğini düşünmezler. Herkes günlük yaşamın kolektif sosyal yükünden adil olarak payını alır. Ve herkes çalışsa da, bunun tipik kapitalist angaryadan farkı, anarşide bir başkasının kârı için değil, kendi ihtiyaçlarınız için çalışıyor olmanızdır! Dolayısıyla, çalıştığınız şirketin sahibinin cebini doldurmak (ya da müşterilerinizin ihtiyaçlarını karşılamak) için 40 saatten fazla çalışmanız gerekmez.
Silahlı Fedailer
Dolayısıyla, bu aynı “anarşistler” mülklerini korumak için kolluk kuvvetlerine ve paramiliter fedailere güveneceklerdir. Şimdi, bu son zamanların Pinkerton[2]‘larının devletçi baskının araçları olmadıklarını, daha ziyade özel “savunma şirketlerinin” çalışanları olduklarını belirtiyorlar. Ancak, patronları kim olursa olsun, üzerinizde kullandıkları copların aynı hissi vereceğini garanti edebilirim. Aslında, paramiliter güçler için daha az güvence vardır, çünkü belediye zabıta güçlerinin aksine, bunlar söz konusu kapitalistlerin ücretli çalışanlarıdır! Dolayısıyla, eğer patronları grevcileri vurmalarını isterse, bunu yaparlar ya da işlerini kaybetme riskini alırlar! Ve biliyor musunuz? Bırakınız yapsınlar kapitalizminin altın çağında, Pinkerton Dedektiflik Bürosu’nun ABD’nin dört bir yanındaki sanayicilere hizmet verdiği dönemde olan tam da buydu.
Dahası, “anarko” kapitalistler mülkiyet haklarını ve sözleşmeleri korumak için hala bir mahkeme sistemine ve dolayısıyla yasalara ihtiyaç duyacaktır! Bu özel yargı şirketleri, kendilerine en iyi ödemeyi yapan müşterilerine “en iyi” adaleti sunacaktır! Ne adalet ama!
Bırakınız yapsınlar kapitalistleri insanlara ne olduğunu pek de umursamazlar; özgürlük ve serbestlik hakkındaki yüce beyanlarına rağmen, eylemleri bunları yalanlamaktadır. “Kimse sizi bir başkası için çalışmaya ZORLAMAZ” derler, ancak (çoğumuz gibi) bir sermaye birikimine sahip değilseniz, başka ne seçeneğiniz var? Ya çalışırsınız ya da açlıktan ölürsünüz!
Her şeyden önce mülk sahipleri
Bu ideolojinin hümanist bir yanı yok! Aslında, bırakınız yapsınlar kapitalizminin anarşizmin eski düşmanı olan faşizmle demokrasiden çok daha fazla ortak noktası vardır! İşyerinin en yüzeysel bir incelemesi bile bu gerçeği ortaya koymaktadır: işyerinde son sözü kim söyler… ortalama bir işçi mi, yoksa patron mu? Elbette patron. Bu yüzden onlara “Patron” deniyor. Bırakınız yapsınlar kapitalistleri, burası onların malı, dolayısıyla yetki de onlarda diyor. Katıksız, tepeden inme, faşizan karar alma mekanizması devrede.
Elbette işyerleri, çalışanları karar alma sürecine dahil etmek şeklinde büyük bir şov yapıyorlar, ancak bu dahil etmenin, sahiplerin şirket içinde gerçekten İŞ YAPAN insanların tavsiyelerine ve deneyimlerine başvurmak yerine, sahiplerin zaten vermiş oldukları kararları onaylamaya ve uygulamaya odaklandığını görürsünüz! Nihayetinde, belirli bir mülk söz konusu olduğunda, nihai yetki sahiplerindedir. Anarşistler haklı olarak bunu son derece otoriter olarak görürler; “anarko” kapitalistler ise aksini iddia eder ve size kendi şirketinizi kurmanızı ya da serbest meslek sahibi olmanızı tavsiye ederler (sanki bunlar etkili çözümlermiş gibi)!
Anarşizm adaletsiz otoriteye meydan okumakla ilgilidir (ve zor yolu ile kurulan her otorite adaletsizdir); kapitalizm ise başkalarının emeği üzerinden kâr elde etmekle ilgilidir. Bu ikisinin hiçbir ortak noktası yoktur! Bu dünyanın “anarşistleri”, “anarko” kapitalistleri, bırakınız yapsınlar kapitalistleri ve liberteryenleri, yöneticilerin kârlarını kesintiye uğrattığı durumlar dışında, yöneticilere itiraz etmezler! Bu da onları anarşist değil, karakter, ahlak ve mizaç olarak açıkça burjuva yapar. “Anarko” kapitalizm, yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü, anarşist olmaktan ziyade post-endüstriyel feodalizm ve düpedüz faşizm ile daha fazla ortak noktası olan gerici bir inançtır.
[1] Yazarın kavrama yüklediği anlamı ve tartışmalı olabileceğinin farkından olduğumuz bu kavramı tercih etmesinin nedenlerini bilmiyoruz. Ancak bu noktada “Prostitution” kavramının Türkçe karşılığı olan, “Fuhuş”un Arapça “azgın” ya da “utanmaz” anlamına gelen “faḥişa” kelimesinden geldiğini ve dolayısıyla, geleneksel ahlaka dayalı bir içerğie sahip olduğunu, buna karşılık prostitution kavramının “ileri” anlamına gelen “pro” ile “satışa sunmak” olarak tanımlanan “stituere” kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu vurgulamak gerekir.
[2] 1850 yılında Allan Pinkerton tarafından ABD’de kurulan “Pinkerton Ulusal Dedektif Ajansı” isimli özel güvenlik ve dedektiflik şirketi
Kaynak: Anarcho-Hucksters: There is Nothing Anarchistic about Capitalism
Çeviri: Yeryüzü Postası
Siz dine karışırsanız, din de size karışır…
Fikret Başkaya
Bütçe görüşmelerinde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, “sizin tarikat-cemaat dediğinize biz STK diyoruz” demesiyle, laiklik tartışma gündemine gelir gibi oldu… Diyanet İşleri Başkanlığı 3 Mart 1924’de Şeriyye ve Evkaf Vekaletinin yerini aldı. 1924 Anayasası’nın 2. maddesinde: “Türkiye Devletinin dini, dîni İslamdır” deniyordu. 1928 yılında yapılan değişiklikle ‘Devletin Dini İslamdır maddesi anayasadan çıkarıldı… İlerleyen dönemin anayasalarında da (1961, 1982) laiklik maddesi yer almaya devam etti…
Bir ilkenin, bir şeyin anayasada ve yasalarda yer alması, onun gerçek dünyada reel bir karşılığı olduğu anlamına gelmez… Nitekim, 1982 cunta anayasanın ikinci maddesinde: Türkiye Cumhuriyeti ‘demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” deniyor… Geride kalan dönemde bunların her birinin gerçek yaşamda ne kadar karşılığı vardı?.. Eğer tevatür edildiği gibi ‘hukuk devleti’ olsaydı devlet onca zamandır bu kadar katliam yapabilir miydi? Eğer ‘demokratik’ olsaydı Türkiye bu günkü sefil hallerde olur muydu? En temel insan hakları ayaklar altına alınır mıydı? Düşünce suçu diye bir şey olur muydu? ‘Soysal olsaydı’ insanlar açlık, yoksulluk ve işsizlikle, çaresizlikle cebelleşir miydi?
Laikliğin bir tanımı var: ‘Devlet hiçbir dinî işlev görmeyecek, din de siyaset alanının dışında kalacak, politika alanına burnunu sokmayacak’… Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bir kurum devletin göbeğinde yerini almışken, hala laiklikten söz edilebilir mi?.. Aslında söz konusu olan da ‘başkanlık’ değil, ‘bakanlık’… Din Bakanlığı… Örgüt yapısı bakanlıklarınkinden farklı değil… 1924 Anayasasından ‘devletin dini İslam’dır’ maddesinin çıkarılmasının reel bir karşılığı yoktu… Benim ilk nüfus cüzdanımda “Dini İslam, mezhebi Hanefi” yazılıydı… Laik bir rejimin insanların diniyle-imanıyla, inancıyla ne ilgisi olabilir? Türkiye’de geçerli olan “Türk-İslam Sentezi” denilendir… Din her zaman politikaya karışmaya devam etti…Tabii politika da dine… En büyük tarikat/cemaat Diyanet İşleri Başkanlığıdır…
Laiklik sadece devletin, siyasi otoritenin tüm dinler ve inançlar karşısında ‘eşit mesafede durması’ değil, ne surette olursa olsun dine bulaşmamak, ‘karışmamak’, müdahale etmemeyi varsayar…
O halde sadede gelebiliriz… Türkiye’de laikliğin neden hiçbir zaman gerçek bir varlığı olmadı? Türkiye’nin egemenleri, mülk sahibi sınıflar, sadece uyduruk resmî ideolojiye dayanarak yönetemeyeceklerini biliyorlardı… Dini yardıma çağırmak zorundaydılar ve çağırdılar… Dinin devlet aygıtına daha çok nüfuz etmesinin bir nedeni de ABD faktörüydü… ABD- NATO cephesinin dini ,toplumsal uyanışın, demokrasinin ve sosyalizmin önünü kesmenin aracına dönüştürmek gibi bir planı vardı… Türkiye 1945 sonrasında ama asıl 1952 de emperyalist bir askeri saldırı paktı olan NATO’ya üye olmasıyla din devlet aygıtına daha çok sokuldu… Süreç 1980 NATO’cu darbe sonrasında daha da hızlandı… 2002’de Politik İslamcı AKP’nin iktidara taşınmasıyla da zirve yaptı… AKP iktidarı bidayette şimdilerde FETÖ’ denilenle bir ittifaktı… 2010’dan sonra aralarında sürtüşme başladı, 2016 da da FETÖ’cü darbe girişimi denilenle de son buldu ama AKP darbe girişimini bir fırsata çevirerek devlet aygıtını baştan sona dizayn etmeyi başardı… Elbette “FETÖ’den boşalan yer de başka tarikat ve cemaatler tarafından doldurulmak kaydıyla… Şimdilerde Türkiye’deki rejim ‘ İslam soslu faşizm manzarası arz ediyor… Siz anayasada yazılana bakmayın…
Geride kalan dönemde Türkiye’de din, burjuva partilerinin seçimi kazanma araçlarından biriydi… Ama asıl amaç sosyal uyanışın, demokratikleşmenin, sosyalist mücadelenin önünü kesmekti… Din o için araçlaştırıldı… Tarikatların ve Cemaatlerin devlete sızdığı bir vakıa ama hep sızan sorun ediliyor da sızdıranın dahli hiçbir zaman ilgi ve kaygı konusu yapılmıyor…
Diyanet İşleri Başkanlığının 2024 yılı bütçesinden aldığı pay 79 milyar 557 milyon 847 bin TL… 6 Bakanlığınkinden fazla… Geçen yıla göre %151 artış var… İstediğinde daha çok kaynağı kullanmanın önü açık olmak kaydıyla… 211 bin 164 personeli var… Devlet aygıtı içinde bir din ordusu…
‘Laik demokratik’ dedikleri Türkiye’de 87 bin 806 cami var… Nüfusu yaklaşık aynı olan İran İslam Cumhuriyetinde 48 bin cami var… Ve cami inşaatları hız kesmeden devam ediyor… Okul sayısı da 70 bin 393… Bu rakamlar size bir şey ifade ediyor mu?
Öyle laik bir ülke ki, bir mezhebin finansmanı için 85 milyondan vergi alınıyor… Ve sadece Sünni Müslümanlara ‘hizmet veriyor’… Bu ülkede herkes Sünni Müslüman mı? Farklı inançlar yok mu, dini farklı yorumlayanlar, Aleviler, ateistler, bir dinî inancı olmayanlar yok mu?
Devlet aygıtının tüm gözeneklerine ‘sızdırılan’ Cemaat-Tarikat denilenlere gelince, bu yapılanmalar, dini servete el koymanın aracına dönüştürüyorlar… Tarikat ve Cemaat Liderleri müritlerini köleleştiriyor… Düşünme yeteneklerini dumura uğratıyor… Yurttaş olmalarının önünü kapatıyor… Söylemleri başka olsa da asıl yapılan dini özel çıkarlar için araçlaştırmak, din kisvesi altında zenginleşmek… Tarikattan-Cemaatten çok, büyük kapitalist holdinglere dönüşüyorlar… Büyük servetlere sahipler… En önemli kozları Batılı düşünce ve yaşam tarzlarına yönelik itirazları ama Batı karşıtlıkları da bir ikiyüzlülükten ibaret… Elbette Batı Düşüncesi ve yaşam tarzı da eleştiriyi hak ediyor ama onu bir zenginleşme aracına dönüştürmemek kaydıyla! Retorik öyle olsa da Batı’nın ürettiği ne varsa kullanmakta acele ediyorlar ve asla bir sakınca görmüyorlar… Velhasıl ikiyüzlülük istisna değil, kural…
O halde laikliği tartışmaya var mısınız?
https://ozguruniversite.org/2024/01/02/siz-dine-karisirsaniz-din-de-size-karisir/
Ayşe Hür
1/22 Aşağıdaki iddia yanlış. Doğrusu: Türklere modern futbolu sevdirenler Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve Levantenlerdi. Osmanlı ülkesindeki ilk futbol karşılaşması, 1875’te Selanik’te, 1880’lerde İzmir’de, 1890’larda ise İstanbul’da yapıldı.
2/22 Bu işin öncüsü olanlar, tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngiliz aileler ile yanlarında çalışanlardı. Onların yaptıkları ilk maçları, İzmir-İstanbul’un Rum-Ermeni-İngiliz karmalarının maçları, bunları da Kadıköylü Rumlarla Ermenilerin rekabeti izledi.
3/22 Müslüman-Türk gençleri ise yabancıların bu eğlenceli yaşamını gıptayla izlemekle yetindiler; çünkü hem Sultan II. Abdülhamit futbolu ‘haram’ sayıyordu, hem de muhafazakâr halk bu tür etkinliklere ‘gavur işi’ diye bakıyordu.
4/22 Bu bakışın temelinde, Kuran’ın insanoğlunun bütün eğlencelerini yasaklarken sadece Tirmizî’nin sahih olduğunu söylediği bir hadiste “Atıcılık, at terbiyesi ve eş ile oynaşma dışında her oyun batıldır” denmesi yatıyordu.
5/22 Abdülhamid’in gazabından kurtulmak için, 1901’de ilk futbol kulüplerini ‘Black Stockings’ (Siyah Çoraplar) adıyla kuran Müslüman/Türkler, daha ilk maçlarında Rumlara karşı 4-1 yenik iken, ünlü jurnalci başı Ali Şamil ve adamlarına yakalandılar.
6/22 Maçta Türk tarafının tek golünü atan Fuad Hüsnü Bey, maçı izlemeye gelen babası Hüseyin Hüsnü Paşa’nın faytonuna atlayarak kaçabilmiş, yakalanan diğer kurucu Reşat Danyal Bey, mensubu olduğu Hariciye Nezareti tarafından ceza olarak Tahran Sefareti’ne sürülmüştü.
7/22 Fuad Hüsnü Bey de sonra yakalanarak Divan-ı Harb’e verilecekti. Hüsnü Bey zorla da olsa paçayı ihtarla kurtardı ama bir daha da ‘Black Stockings’ adını duyan olmadı. 1903’te 26 Müslüman-Türk genci tarafından kurulan Beşiktaş takımı da aynı akıbeti paylaştı.
8/22 Kulüp yöneticileri Abdülhamid’in başyaveri Mehmed Paşa’nın himmetiyle, bir daha futbol oynamamak kaydıyla cezalandırılmaktan kurtuldular da kulüp, Osmanlı Bereket Jimnastik Mektebi adıyla faaliyete devam edebildi. Abdülhamid’in futbolcuları hafiye olarak kullanmak istediği
9/22 için okula izin verdiği rivayet edilir. İzmir’de ise 1905’te Amerikan Koleji öğrencileri Talat (Erboy), Şerif Remzi (Reyent), Sabri Süleymanoviç ve Nejat Evliyazade, okul takımlarıyla sahaya çıkan ilk Türk futbolcular oldular. Ancak bu gençler, dönemin
10/22 İzmir Valisi Kâmil Paşa’nın baskıları sonucu okullarından uzaklaştırılarak cezalandırıldılar. Halk arasında ‘Pazar Ligi’ diye anılan ‘Constantinople Football League’ adlı ilk lig, 1904’te oluşturuldu. Moda, Elpis ve Imogene takımlarının mücadelesinde ilk kupayı,
11/22 İngiltere Sefaret gemisi tayfalarının takımı Imogene kaldırdı. Türkler bundan sonra cesaretlerini topladılar ve 1905’te Galatasaray, 1907’de Fenerbahçe kulüpleri kuruldu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte Vefa, Beykoz, Türk İdman Ocağı, Darülfünun ve
12/22 Şehremaneti takımları başta olmak üzere sayısız yerli kulüp açıldı ve 1912’de İstanbul’da, sadece Türk takımları için ‘Cuma Ligi’ adıyla yeni bir lig kurulması icap etti. Anadolu’da ise Rum ve Ermenilerin kurduğu 100’den fazla spor kulübünün kendi futbol ligleri vardı.
13/22 İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC), İzmir’de yıllardır faaliyet gösteren Panianios, Apollon, Pelops, Evangelidis, İskos, Krakoviri, Midilli Karması gibi Rum; Vaspurakan ve Armenion gibi Ermeni, Maccabi gibi Yahudi takımlarına karşı “sağlam bedenli, millî şuura
14/22 sahip Türk gençleri yetiştirmek” için 1912’de Karşıyaka Spor Kulübü’nü (nam-ı diğer ‘Kaf Sin Kaf’), 1914’te “Rum, Ermeni ve İngilizlere karşı ‘milli tavır’ koymak üzere” Altay Kulübü’nü kurdu. Aynı yıl Altay’ın Ermeni takımı Armenion’u yenerek kupayı alması;
15/22 1916-1917’de tüm Rum ve Ermeni takımlarını yenmesi, "milli" kulüp tarihinin en şanlı sayfalarını oluşturdu. Bu arada, İTC’nin Türkçülük politikaları uyarınca Fenerbahçe ve Beşiktaş kulüplerinin tüzükleri ‘millîleştirilmişti’ bile.
16/22 Futbolun 'millî şuuru' oluşturmak üzere kullanılması Mütareke yıllarında (1918-1922) hız kazandı. İstanbul’da işgalci Fransız ve İngilizler ile Türkler arasında kıran kırana maçlar yapıldı, kazananlar adeta savaşı kazanmış gibi sevindiler. Öyle ki, İşgal Güçleri Komutanlığı
17/22 1920’de 50 maçın 41’ini kazanan, dördünü berabere bitiren, sadece beşinde yenilen Fenerbahçe Kulübü’nü kapatmak ihtiyacını duydu. Fenerbahçe ve Karşıyaka’nın pek çok futbolcusu Millî Mücadele’ye katıldıkları için İşgal Güçleri tarafından cezalandırıldılar.
18/22 1921’de İstanbul Rumlarının gözde takımı Pera ile Türk takımları Fenerbahçe ve Union Club (İttihatspor) arasındaki maçlar bir nevi Türk-Yunan savaşı gibi geçiyordu. Rumlar ‘Zito Venizelos!’ (Yaşasın Venizelos!) diye tezahürat yaparken,
19/22 Türk seyirciler İnebolu’yu bombalayan Yunan savaş gemisi Kılkış’ın bayrağını yakmışlardı. Aynı dönemde İzmir’de kırmızı forma üzerine beyaz bir kuşakla sahaya çıkan İdman Yurdu Kulübü ile Yunanistan bayrağının renkleri olan mavi beyazlı formasıyla
20/22 Apollon takımının maçları, adeta cephedeki çarpışmaların tekrarı gibiydi. Söke’de bile halk, tepkisini futbol takımıyla gösteriyordu; öyle ki işgalci İtalyan kuvvetleri bir kez bile Söke takımını yenememekten şikâyet ediyordu.
21/22 Futbolun millî kimliğin inşasındaki rolü Cumhuriyet döneminde de devam etti. 14 Mart 1923’te oluşturulmak istenen modern kültürün simgelerinden biri olarak Gençlerbirliği kuruldu. 1932’de Türk Tarih Tezi’nin parçası olarak Kaşgarlı Mahmud'un Divan-ı Lügat-it Türk ve
22/22 Seyyid Ali Ekber’in Hıtay-ı Nâme'sinde Orta Asya’daki Türk topluluklarının kuzu derisinden topla futbol benzeri bir oyun oynadıkları, bu oyuna ‘tepük’ dediklerinden kalkarak “dünya yüzünde futbolu Türklerin icat ettiği” iddia edilerek futbolun Türkleştirilmesine başlandı.😉
https://twitter.com/HurAyse/status/1741135608699924775?t=SFo5Bl3XGnnN_SrIitHiwg&s=19
Ukrayna ordusunun Rusya'nın Belgorod şehrine düzenlediği saldırıda 2'si çocuk 14 kişinin hayatını kaybettiği, 108 kişinin de yaralandığı bildirildi. https://evrn.sl/4iT4hj
Dünyanın En Eski Tek Tanrılı Dinlerinden Biri: Zerdüştlük - Ekşi Şeyler
https://eksiseyler.com/dunyanin-en-eski-tek-tanrili-dinlerinden-biri-zerdustluk-2?fbclid=IwAR3T4DJfDfSdhZEYDUr_sNOffA6ZYEeiHZ2NRHa0547I4UpRfEwmfi1LyOw
Tarihin Gördüğü En Büyük Siyasi Devrimlerden Biri: Fransız İhtilali - Ekşi Şeyler
https://eksiseyler.com/tarihin-gordugu-en-buyuk-siyasi-devrimlerden-biri-fransiz-ihtilali?fbclid=IwAR2s9qmzATRpc0OY-9pZF6D1ZfncWEIpBJFYW8xCyUf7UNHYtJ85uTvESjk