Thomas Barrack'ın; Merkezi Monarşi Çözüm Savı ve Kürtlerde Bağımsızlık İle Otonomi Stratejisinin Dünü, Bugünü, Yarını!
'' Ne Thomas J. Barrack, ne Bozkurt Devlet Bahçeli ve onun "muteber ve makul kurucu önder" kankası Abdullah Öcalan, Kürt ulusunun bağımsızlık ve özgürlük yürüyüşünü durdurabilir. Balkanlarda durduramadıkları gibi.''
Ahmet Önal
Yeniyi görmek, tarihe sırt dönerek olmuyor. Bilakis tarih bilinci ile geçmiş, bugün ve geleceğe açılan iç ve dış dinamikleri ve gidişat daha rahat görülebiliyor.
Bu bakışla, bazı aktörlerce dün "mutlak doğru" olarak kabul edilen şeyler bugün terk edilmiş ya da geride bırakılmıştır...
Burada Kürt ulus sorunu açısından düşünürsek,
PDK eksenli hareket, kuruluşundan(1945), hedef olarak, "egemen devlet için demokrasi, Kürdistan'a özerklik" stratejisini benimsedi... Tabi bunun geçmişi, Kürt Teali Cemiyetin'de Seyid Abdulkadir'e hatta daha öncesinde, İdris’i Bitlisiyle kadar uzanır. Bu çizginin ortaya çıkışını, Moğol istilası(1240) ile tüm Asya, Doğu Avrupa ve hatta Güney Afrika halklarının uğradığı katliamlara kadar uzanır .
Çünkü MS. 1240 tarihinden önce, Kürt ulusunun toplumsal dinamikleri MÖ.1500'lerde şekillenen ulus temayüllerine göre hareket ederek geldi ..Bu ulus neolitik devrimin ve onun sonucu oluşan uygarlığın şekillendirdiği, kendini yönetmesini bilmiş bir topluluğun özgüveni ve adaleti ile bugüne vardı.
Adaletli yani bağımsızlığa ve öz savunmasını milliyetçi algı üzerinden gerçekleştirirken, katliam karşısında düşen kesim ise stratejik hedef olarak bağımsızlık hedefini "realite" adı altında çıtayı düşürerek savundu...
Bu tartışma, Ahmedê Xanî'den 1. Dünya Savaşından sonra oluşan modern örgütler içinde de devam ederek geldi. Hatta daha önceden var. Şeyh Rıza Talabani, Hacı Qadiri Koyî, Emir Ali Bedirxan, Memduh Selim, Abdurrahim Zebahi ve onların takipçileri de bağımsızlık düşüncesini/stratejisini savundu.
Bugün gelinen noktada, PDK, yaşananlardan sonra, otonomi ve federasyonun stratejisinin bölgede yürümediğini dilendirerek, ürkekçe "bağımsızlık" dedi... 2017 yılında Güney Kurdistanda "bağımsızlık referandumu" yaptı. % 93 gibi ezici bir çoğunluğu "bağımsızlık” dedi ..
Bu iradeye Amerika, Avrupa ve Yakın Doğu'daki devletlerin ekseriyeti karşı çıktı.
Şimdi vizyonsuz ve her dediği birbirini tutmayan Amerika'nın Türkiye Büyük Elçisi ve Suriye Temsilcisi Thomas J. Barrack, Doha Konferansında, "Federasyon ve Özerkliğin başarılı olmadığı, bu stratejinin Yakın ve Orta Doğu'yu Yugoslavya, Çekoslovakya vs. Balkan ülkelerine benzerliğini" dilendirerek, merkezi/üniter yönetimi benimser gibi oldu . Oysaki Balkanlarda uluslar bağımsızlıklarını ilan ederek sorunlarını çözdü, barışı sağladı ..
Bir emlak ve inşaat sektörü zengini olan Thomas J. Barrack, ulus sorunlarını Center yapma yöntemine indirgeyerek fikir yürütüyor . Sakatlık burada başlıyor.
Ancak, çözümün doğru yolu birdir... Zor da olsa bağımsızlık, Barış ve istikrarın adresidir ..
Bunu engellemek için, Bozkurt Devlet Bahçeli de kendince " Makul ve muteber kurucu önder Abdullah Öcalan"ın teslimiyeti üzerinden Kürt varlığını inkar ettirerek sürdürmeye odaklanmış.
Ne Thomas J. Barrack, ne Bozkurt Devlet Bahçeli ve onun "muteber ve makul kurucu önder" kankası Abdullah Öcalan, Kürt ulusunun bağımsızlık ve özgürlük yürüyüşünü durdurabilir. Balkanlarda durduramadıkları gibi.
Zira Thomas J. Barrack'ın bu açıklaması, Kürt siyasetini sınama ve diğer bölge devletlerinin tutumunu test etme amaçlı olduğu açığa çıkıyor...
Kaldı ki bu açıklamanın ardında 24 saat geçmemişken, Temsilciler Meclisinde Güney Kürdistan yönetimine hibe olarak bizzat verilmek üzere ayırdığı bütçeyi onayladı ve gerekçe olarak "Siyasi ve güvenlik gücü rolü üstlenmiş müttefik" olarak tanımladı. Aynı tanımı, Suriye ve QSD için de yaptı...
Sadece bu da değil, ABD, Avrupa ve farklı ülkelerde Kürt lobisinin önü açılıyor, siyaset, bürokrasi, dış ve iç işlerinde, medya ve lobi çalışmalarında önemli yerlere ve sorumluluklara yerleşiyorlar... Bu Kürtlerin sadece bölgede değil, uluslar arası arenada, uluslar arası bir sorun olarak dünya siyasetinde önemli bir yere oturtulduğunu gösteriyor.
Burada en eksik kalan yan, Kürtlerin stratejik düşünme ve birlik halinde hareket edememe marazisini tam olarak aşmamış olmalarıdır. Dünya siyasetinin bir parçası olarak kendini tanımlaması oranında, bu eksikleri giderme düşün ve kabiliyeti güçleniyor.
Daha açık ifade ile Thomas J. Barrack'ın çözüm diye ortaya attığı fikir yani "Merkezi ve monarşik" sistem, hiç bir realist yanı olmadığı gibi, sorunları kangrenleştirdiği hal, 100 yıllık yaşananlar ile sabittir... Merkezi üniter devletler, sorunları çözmek bir yana, krizlerin sebebi olarak işlev gördü !
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 77. yılında ortak açıklama
Türkiye adeta bir işkence mekânı haline geldi
Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla ortak bir açıklama yayımladı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabulünün 77. yılında yayımlanan metinde, küresel çaptaki insani krizlere dikkat çekilirken, Türkiye’de devam eden OHAL rejimi uygulamaları, hapishanelerdeki tecrit ve kayyım politikaları sert bir dille eleştirildi.
https://www.agos.com.tr/tr/haber/turkiye-adeta-bir-iskence-mekani-haline-geldi-38794
Talat Paşa’nın Ruhu Hala Bu Ülkede | Ahmet Altan’la O YIL: Ermeniler, 1915, Kötülük, Vicdan ve Vatan
TC'NİN, ”SURİYE TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ” ISRARI: KÜRDİSTAN'I İNKAR ISRARDIR. https://www.youtube.com/live/Dh5aHaxFlfk?si=5j_oRAfDkM629k6r
FUTBOLUN ASİLERİ[*]
“Gidenler nerede kaldılar, özledim gülüşlerini. Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki.” [1] Neil Faulkner’ın, “Bütün şeyler kendi...
KAPİTALİST FUTBOLUN SINIRLARI[*]
DIEGO, KAFANI BOKUN ÜSTÜNDE TUT OĞLUM!”[*]
FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?[*]
“Gidenler nerede kaldılar, özledim gülüşlerini.
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki.”1
Neil Faulkner’ın, “Bütün şeyler kendi içlerinde çelişkilidir ve çelişki, tüm hareketin ve yaşamın kökenidir; bir şey ancak bir çelişki içerdiği sürece hareket eder, itkiye ve etkinliğe sahip olur,” saptaması “Futbol asla futbol değildir,” dite tarif edilen gerçeğin asileri için de geçerlidir…
Jean Paul Sartre’ın, “En önemsiz davranışınızda bile, ‘sınırsız bir kahramanlık var’,”2 notunu düştüğü insani isyan, sınıflı sömürücü toplumlardaki “kahraman”lığın da zeminini oluşturur.3
Yani “kahramanlık”, özgürleşmenin vazgeçilemez zarurettir. Çünkü hemen her şey “… ‘İnsanları baskı altında tutmak, kalıcı olan tek felsefedir. Korkudan ve kölelik düzenine duyulan saygıdan kaynaklanan o teslimiyet var ya, azizim,” dedi Marki ve tavana bakarak devam etti. “Şu çatı, başımızın üzerinde durarak gökyüzünün içeri girmesini engellemeye devam ettikçe, köpekler de kamçıya itaat etmeyi sürdürecektir,”4 satırlarındaki üzeredir Charles Dickens’in…
Evet Noam Chomsky’nin, “Hepimiz zengin azınlığın mutluluğu için çalışıyoruz,” diye tarif ettiği hâlde ancak “İnsanın insanı, insan oluyor!”5
Oysa kapitalist “olağan”da “insanın insanı”na “deli” deniyor?
Yine “Neden” mi? Yanıt “Deli bir insan her şeyden önce toplumun dinlemek istemediği, dayanılmaz doğruları söylemesini engellemek istediği biridir,” diyen Antonin Artaud’da!
Sadece futbol olmayan futbolun “insanın insanı” asileri de, “deli” diye nitelenenlerdir ki, işte onlardan kimileri (ve arka planı)…
* * * * *
Soyadının hakkını vermiş; Çok hızlı yaşamış bir Belfast çocuğu (“the belfast boy”), İrlandalı futbolcuydu. Bizim için Lefter Küçükandonyadis neyse, adalarda da George Best oydu...
2004’te “Yaşayan En İyi Futbolcular” listesinde Kuzey İrlanda’nın tek temsilcisiydi.
Futbolun sihirbazlarından birisiydi; 1966’da Manchester United’in Benfica’yı Lizbon’da hezimete uğrattığı maçtan sonra Portekiz gazeteleri George Best’i, “Beatles’ın beşinci üyesi” olarak manşetlere taşımıştı.
Gordon Mcqueen’in, “Futbol oynamıyordu, şiir yazıyordu ve bizlerde dinlerken kendimizden geçiyorduk,” notunu düştüğü, futbol uzmanlarınca “Bir Maradona, bir Pele olamamasının tek sebebi İrlandalı olmasıydı” diye nitelenen O; “Futbolun gelmiş geçmiş en iyileri arasında” gösterilen bir efsaneydi…
Maradona, Best’le ilgili açıklamasında “Benim 1 numaralı favorim” derken, Pele de, “Best, oynarken gördüğüm en iyi futbolcu” diye ekliyordu.
Ona “Futbolun ilk rock’n roll yıldızı, pop starı” denmesi boşuna değildi!
“Hayatı bildiği gibi yaşamak” üzerine kurduğu felsefesiyle rest çekti.
Bir röportajında, o kadar paraya ne oldu sorusuna: “Yüzde 90’i alkol ve kadınlara gitti, gerisini ziyan ettim” diye yanıtlamıştı.
Alkollü araç kullanırken bir polise saldırdığı için 3 ay hapis cezasına çarptırıldı; 1984’ün yılbaşını parmaklıkların arkasında geçirdi.
Çizgi dışı yaşantısı, espri gücüyle “İçkiyi bıraktım... Ama sadece uyurken” sözleriyle gülümseyerek, “Alkol ve sigarayı hayatımda bir kez bıraktım geçirdiğim en sıkıcı onbeş dakikaydı” deyip eklemişti: “Hayatımdaki her şeyi çalımladım, alkol hariç.”
2003’in Kasım ayında “Avrupa’da yılın futbolcusu” ödülünü satarken; “endüstriyel futbol” imgesi Pele’ye dahi “Best her zaman en iyisiydi” tanımını yaptırmayı başarmıştı.
* * * * *
Sóçrates Brasileiro Şampaio de Souza Vieira de Oliveira ya da daha çok bilinen adıyla Sóçrates oyunu okumadaki yeteneğiyle büyük takdir toplamış ve “Futbolun Filozofu” olarak anılmıştı.
Faculdade de Medicina de Ribeirão Preto mezunu bir tıp doktoruydu. Diplomasını futbol oynadığı dönemde almıştı. Öte yandan entelektüel (felsefe doktorası vardı), sigara tiryakisi ve sıkı bir alkol kullanıcısıydı. Corinthians demokrasisi adlı bir özgürlük hareketine 1980’lerin başında öncülük etmişti...
Brezilya’da işçi sınıfı tarafından kurulan ilk ve tek kulüp olarak Corinthians zamanında ülke siyasetinde oynadığı rolle milyonlarca insanın kalbini kazanmıştı. Takım 100 bin kişilik stada siyasi mahkûmlara özgürlük talep eden bir pankartla çıkmış ve Brezilya’da cunta rejiminin yıkılmasına katkıda bulunmuştu.
Sócrates’in, hayranı ve dostu, o zamanın sendika lideri, daha sonraki işçi partisi lideri, daha da sonraki Brezilya devlet başkanı Lula’nın yanında reform denince akla gelen birkaç kişiden biri olması, Corinthians’ın da başarılı olsun olmasın milyonların kalbinde değişmeyecek bir yere sahip olması tesadüf değildi.
“Düşünen oyuncu koşmaz. Koşan oyuncu düşünmez” diyen Sócrates hippi, doktor, filozof, futbolcu ve asiydi…
* * * * *
Pablo Aimar’ın, “Bir süper kahraman olmaktansa onun gibi olmak istedik,”6 notunu düştüğü Diego Armando Maradona hakkında ekler Murat Tırpan da:
“Ona hayran olmak Hollywood’un ideolojik başarı hikâyelerinden bıkmış bizler için kurgunun el değemediği sert bir gerçekliği temsil eder. Gecekondu mahallelerinden tepeye çıkabilme imkânının temsilidir o. Bu anlamda birçok hayata ilham vermiş, birçok hayat kurtarmıştır.”7
Bilindiği gibi ekonomisi büyük Amerika’nın yoksulu orduya, toprağı büyük Latin Amerika’nın yoksulu futbola yazılır. Maradona için de öyle oldu.
“Tanrı’nın Sol Eli” diye anılan Maradona sadece Fidel’in, Chávez’in hayranı değil, onların “yoldaşı”ydı da. “Chávez’e inanıyorum, ben Chávista’yım. Fidel’in yaptığı her şey, Chávez’in yaptığı her şey benim için en iyisidir.” derken inandığı için söyledi bunu. Kollarında hem Fidel’in hem de Che Guevara’nın dövmeleri vardı. En meşhur cümlesi “Ben halkın temsilcisi, sessizlerin sesiyim. Ben El Diego’yum”du.
* * * * *
Manchester United’in haşin futbolcusuydu Eric Cantona; “The King” lakabıyla tanındı, yakasını kaldırması da ünlü oldu.
Hakkında “eğer futbol bir din olsaydı Eric Cantona tanrı olurdu,” denirdi.
“Ben futbolun Arthur Rimbaud’suyum” derken; felsefe okudu, futbolu bıraktıktan sonra kendini resme ve sinemaya verdi.
Arthur Rimbaud ve Jim Morrison’un yaktığı ateşi taşıdığını iddia eden iyi futbolcu ve entelektüeldi.
* * * * *
“Livorno’nun Spartacus’ü” diye anılan Cristiano Lucarelli…
Kolay mı? Şehrin isyancı ruhunun bayrağı Livorno takımıysa, takımın bayrağı da Cristiano Lucarelli. Bir liman işçisinin çocuğuydu.
“Doğuştan komünistim ben,” demişti. Ümit milli takımda attığı bir golden sonra Che Guevara tişörtünü gösterdiği için uyarı almış ve bir daha takıma çağırılmamıştı.
Che’nin kızıyla görüşüp takımı Livorno’nun Havana’da Küba milli takımıyla maç yapma istediğini dile getirmişti.
Endüstriyel futbola tepkiydi ve “Livorno’yu eşimden daha çok sevdiğimi söylüyorlar. Bu kesinlikle yanlış. Eşimi de en az Livorno kadar seviyorum,” demişti.
* * * * *
Ve 10 Haziran 1959’da Fenerbahçe kalesinin ağlarını yırtan golü atan Metin Oktay; nam-ı diğer: “Taçsız Kral”…
Meşhur zenginlerden Fenerbahçeli Müslim Bağcılar’ın “rakamları sen yaz!” diyerek uzattığı transfer sözleşmesini “Bizi sevenlere ihânet etmeyelim baba!” diye reddeden futbolcu...
O, tek kırmızı kart gördüğü maçın ardından kendisine küfür eden rakip takım taraftarlarını beline dek eğilerek selamlamış ve futbolu bırakmayı düşünmüştü…
Ayrıca Göztepe’nin Galatasaray’ı yendiği bir maçta 18 yasındaki bir çocuk Kral’ı çok iyi marke eder ve top göstermez. Göztepe o maçı 1-0 kazanır. Maç biter bıyıkları daha yeni terleyen genç defans oyuncusu koşarak Kral’a gider ve “Metin ağabey ben sizin çok büyük bir hayranınızım, lütfen bir resim çektirsek,” der. Genç oyuncuya bakıp, “Sen benimle değil ben seninle resim çektirmek istiyorum, bugün maçın kahramanı sensin,” yanıtını verendi…
Ve en önemlisi de Deniz Gezmiş için imza toplayan futbolcuydu…
Metin Oktay sosyalistti. Oyunu Türkiye İşçi Partisi’ne verdiğini açıklayan ilk futbolcuydu. Bir tren seyahatinde, Çetin Altan’a “Bizi sosyalist yaptın, ama sen aramızdan çektin gittin” diyen de oydu.
Metin Oktay gibi gene Galatasaray’ın unutulmaz futbolcularında Metin Kurt, “Taçsız Kral”ın bilinmeyen bir yönünü şöyle anlatıyor:
“Türk futbol tarihinde, taraflı tarafsız tüm sporseverler için Metin Ağabey efsane bir isimdir… Özel yaşamında tüm insanlara karşı derin bir sevgi beslemiş, her zaman dara düşen sporcuların ve dostlarının Hızır gibi imdadına -maddi veya manevi- yetişmiştir. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan’ın idamına karşı yürütülen imza kampanyasına katılarak onların verdiği mücadeleye karşı ne kadar duyarlı olduğunu göstermişti. Onun bu yanını insanlarımızın çok azı bilir.”8
* * * * *
Sonra bir diğer Galatasaraylı Komünist futbolcu; “Çizgi Metin” lakaplı Metin Kurt…
30 Mayıs 2003 tarihli bir röportajında “Halka en yakın yer neresi? Çizgi. Ben de çizgide beklerdim. Antrenör ve idarecilerin olduğu tarafta oynamayı sevmiyorum. Kapalının önünde oynamamak için bir devre sağ açık, bir devre de sol açık oynardım,” demişti.
Ayrıca “Bizler futbolu bir oyun olduğu için sever ve oynardık ancak artık futbol, para, son model arabalar ve güzel mankenler için oynanıyor. Futbolu oyun olarak severiz ancak bugün kullanılış şekliyle sevmemiz kendi kalemize gol atmak anlamındadır. Devrimciler hiç bir zaman spora karşı olmadı. Sporun içinde her zaman yer aldılar ama her zaman yanlış tarafta yer aldılar,” diye eklemişti.
Kapitalizmin tekelindeki futbolun, varlığını devam ettirmesinin imkânsızlığını anlatan O, “ “Atılan her gol, emekçi kalesine giriyor arkadaşlar.”
“İzmir’de Polonya’yla milli maçımız vardı. Bu maç yöneticiler için de halk için de çok önemli bir maçtı. Çünkü o maçta kazanırsak bir moral kaynağı olacaktı halka. Ve o maçı biz 1-0 kazandık. Maçtan sonra halk -biz otobüse bindik- halk neredeyse otobüsü omzuna alacak, öylesine coşkulu. O sırada pencereden dışarıya bakıyorum ben, bir baktım bir çocuk kalabalığın arasından fırlayıp geldi. Zıplaya zıplaya şeye de vuruyor, Metin abi! Metin abi! Diyor bana diyor ayakkabının bağını verir misin? ‘Şimdi ben napayım napayım?’ derken bizim otobüs hareket etti o sırada bir baktım ki çocuğun ayakları çıplak. Ya çıplak bir çocuk bizden ayakkabı bağı istiyor. Ondan sonra düşündüm dedim ki abi biz ne işe yarıyoruz acaba? Biz bu işi yapıyoruz da kimin için yapıyoruz, kimin yararına yapıyoruz?”
“İspanyol diktatör Franco, Madrid’teki Barnebau stadını yaptırırken, bana 100 bin kişilik bir uyku tulumu yaptırın demiştir. AKP de Arena Stadı’ndan uyku tulumu imal etmeye çalışmıştı”
“Mücadele toplumsal, ama fatura bireyseldir,” saptamalarının sahibi sosyalist ve Spor-Sen’in Başkanı ya da Galatasaray’ın “Öteki Metin”iydi…
İslam Çupi’nin, “Metin Kurt, renk aşkı denen bir sosyal körlüğün, sırt sıvazlama denen afyonun günümüzde insan mutluluğu için yetmeyen dönmüş haklar olduğu şuuruna varmış bir isyanın kişisidir. Metin Kurt, Türkiye’de futbolcu aklı aut çizgisine kadar devam eder şeklinde tarif edilen saha inşasının haklarına birtakım boyutlar kazandırmak istediği için sivri adam olmuştur,” notunu düştüğü “Gladyatör” lakaplı Onun hikâyesi endüstriyel futbola karşı bir başkaldırı destanıydı.
Yani Metin Kurt, kimsenin söylemediklerini söyleme cesaretine sahip coğrafyamızın Paul Breitner’i diyebileceğimiz futbol emekçisiydi. Sosyalist, devrimci, demokrattı. Hayat ve futbol mücadelesinin çizgisi hep halka yakın olmak için durduğu taç çizgisi kadar düz ve doğruydu.
* * * * *
İyi de bu ve benzeri olumlu örneklerden hareketle “Solcu” olduğu “iddia” edilen Fc St Pauli, Osasuna, Celtic, Atalanta, Empoli, Athletic Bilbao, Fiorentina, Paris Red Star, Manchester United, Gençlerbirliği gibi futbol kulüplerini göklere çıkar(t)mak mümkün müdür?
Tamam Osasuna ve Athletic Bilbao gibi iki Bask kulübü.
Kömür işçilerinin takımı Schalke 04 ve liman işçilerinin takımı Liverpool.
İtalya’nın Livorno, Kıbrıs’ın Omonia Nicosia takımları veya Arjantin’in Boca Juniors’u.
Sonra Kızılyıldız, Partizan, Dinamo Kiev, Levski Sofya, Dinamo Zagreb, Budapeşte Honved, Sparta Prag, Slavia Prag, Bologna, Hapoel Tel Aviv, Fc Union Berlin vb’leri de dahil bir kulübün taraftarının çoğunun solcu olması ya da etnik bağımsızlık için mücadelesinde kulübü bayrak yapması onu solcu olarak nitelendirmeye yeter mi?
Kanımca ve kesinlikle “Hayır”!
Taraftar profilinden yola çıkılarak solcu sanılan AC Milan, Liverpool, Atalanta, AS Roma, FC Barcelona’nın solla molla hiçbir alâkâsı yoktur.
AS Roma, karşısında faşist SS Lazio var diye, kestirmeden solcu ilan edilse de bu gerçek değildir. Yanılgıdır. En sağlam taraftar grubu Boys ve ASR Ultra sağcılardan, Opposta Fazione neo-faşistlerden oluşur. Kulüp yıllardır İtalyan sanayicilerin kontrolündedir.
AC Milan, sağcı Inter karşısında solcu bilinir. Bu da yanılgıdır. Kapatılan Fossa Dei Leoni dışında solcu taraftarı yoktur.
Inter’de kaptan Zanetti Zapatistalar’a yardım etti diye Inter solcu ilan edilemez.
Atalanta’da Wild Caos grubu ülkenin en faşist gruplarındandır.
Fc Barcelona’nın da sol ile alâkâsı yoktur. Barselona şehrindeki tüm solcular Camp Nou’da bir kale arkasını dolduramaz. 100 yıldır şehrin zengin tekstilci ve inşaatçı aileleri tarafından yönetilir.
Ve Gençlerbirliği: Tanıl Bora’nın “Light solculuğu” dahi kulübe bulaşmıştır!
Özetle Liverpool, Celtic, Barcelona, Milan gibi solcu ilan edilen ancak endüstriyelleşmenin kollarındaki kulüplere solcu demek bu ruhu gerçekten yaşatanlara haksızlık olur.
O hâlde Will Magee’nin, “Futbolun Geleceği”ni9 tartışmaya açtığı ufukta; “Bildiğimiz futbolun sonu… Kulüpler kapitalizme teslim oluyorlar,”10 saptamasını bir kez daha anımsa(t)makta yarar var.
* * * * *
Elbette Cristiano Lucarelli, Paul Breitner ve Deniz Naki; Marksist İvan Ergiç; sosyalist Diego Armando Maradona, Jorge Valdano, Fernando Redondo; solcu Ivan Zamorano; Zapatista sempatizanı Javier Zanetti; Che Guevara hayranı Gennaro Gattuso, Thierry Henry vd’leri çok önemlidir.
Ancak sadece futbolcu oldukları için değil; futbolun “insanın insanı” asileri oldukları için!
19 Temmuz 2021 09:12:54, Çeşme Köyü.
N O T L A R
* Kaldıraç, No: 241, Ağustos 2021…
1 Ahmet Telli.
2 Jean Paul Sartre, Bulantı, çev: Selahattin Hilav, Can Yay., 2011, s.181. Jean Paul Sartre, Bulantı, çev: Selahattin Hilav, Can Yay., 2011, s.181.
3 Kuşkusuzdur ki, “İhtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı.” (Bertolt Brecht.)
4 Charles Dickens, İki Şehrin Hikâyesi, çev: Meram Arvas, Can Yay., 2018.
5 Orhan Kemal, Grev, Everest Yay., 2007.
6 “Süper Kahraman Değil, Onun Gibi Olmak İstedik”, Birgün, 27 Kasım 2020, s.15.
7 Murat Tırpan, “Hayat Bir Tombala”, Birgün, 27 Kasım 2020, s.14.
8 Vecdi Çıracıoğlu, Gladyatör, Everest Yay., 2009.
9 Will Magee, “50+1 Kuralı: Futbolun Geleceği”, Birgün Pazar, Yıl:18, No:740, 15 Mayıs 2021, s.12.
10 Anıl Aba, “Bildiğimiz Futbolun Sonu…”, Birgün Pazar, Yıl:18, No:737, 25 Nisan 2021, s.12.
Göçmenler için yeni paradigma: Ulusal değil, bütünsel bir azınlık | Cumali Yağmur
Türkiye'nin tarihe karşı mücadelesi | Mehmed S. Kaya
https://www.avrupademokrat9.com/turkiyenin-tarihe-karsi-mucadelesi-mehmed-s-kaya/
Şeriata ve "devletçi laikliğe" karşı özgürlükçü toplumsal laiklik | Temel Demirer
HaHannah Arendt’te “Otoriterlik” “Totalitarizm” ve “Özgürlük” Kavramlarının Yapılanması Üzerine Eleştirel Bir Bakış
CHP’ye destek, sömürgeciliğe destektir | Hüseyin Şenol https://www.avrupademokrat9.com/chpye-destek-somurgecilige-destektir-huseyin-senol/
Sağ ve din motivasyonlu terörizme Karşı uluslararası mücadelenin boyutları | Cumali Yağmur https://www.avrupademokrat9.com/sag-ve-din-motivasyonlu-terorizme-karsi-uluslararasi-mucadelenin-boyutlari-cumali-yagmur/
Balyozun sessiz hafızası ya da Tophane'den kazınan işçi heykeli
https://www.diken.com.tr/balyozun-sessiz-hafizasi-ya-da-tophaneden-kazinan-isci-heykeli/
Einstein haklı çıktı. Mars’ta zaman farklı akıyor
Fizikçilerin yeni çalışmasına göre, Mars’taki saatler Dünya’dakilere kıyasla her gün ortalama 477 mikrosaniye (milyonda bir saniye) ileri gidiyor
https://www.ntv.com.tr/teknoloji/einstein-hakli-cikti-marsta-zamanin-farkli-akiyor-1701492
Fiziğin Temellerini Sarsan Yeni Model: Evrenin Yapı Taşı Atomlar Yerine ‘Bilinç’ Olabilir
Fizik kurallarını altüst eden yeni bir teoriye göre evrenin temeli madde değil, bilinç olabilir. Model, telepati ve ölümden sonra yaşam gibi gizemlere de kapı aralıyor.
https://kayiprihtim.com/haber/evrenin-yapi-tasi-atom-degil-bilinc/
SSamsunspor ve AEK
Tamer Çilingir
İngiliz yazar Simon Kuper 1994’de yazdığı “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” isimli kitabına uygun bir futbol maçı bizleri bekliyor. 11 Aralık 2025 Perşembe günü saat 20.45’te, Samsun’un 19 Mayıs Stadyumu’nda oynanacak UEFA Avrupa Konferans Ligi maçı, sadece bir futbol karşılaşması değil; aynı zamanda iki toplumun ortak ama oldukça farklı yorumladığı bir tarihle yüzleşme anı olacak. Ev sahibi Samsunspor ile Yunanistan’ın köklü kulüplerinden AEK Atina karşı karşıya gelecek.
19 MAYIS’IN ANLAMI
Maçın oynanacağı stadın isminden başlayarak aslında bunun bir futbol müsabakasının çok ötesine geçen bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Müsabakanın bir Yunan ve Türkiye takımı arasında oynanmasından ziyade Türkiye tribünlerinin holiganlığa varan “ateşini” hepimiz biliyoruz. Kaldı ki bu sefer adı 19 Mayıs olan bir statta bir Yunan takımı ile oynanacak bir maç var. 19 Mayıs 1919 başta Pontos (Orta ve Batı Karadeniz) coğrafyası için önemli bir tarih. Resmi Türk tarih tezlerine göre Mustafa Kemal’in emperyalizmden kurtuluş savaşı başlatmak için Samsun’a gittiği tarih olarak ifade edilse de bu tarihin emperyalizmden kurtuluş savaşı değil Rumlardan kurtuluş savaşının son etabı olduğunu biliyoruz. Bu sürecin sonunda 353 bin Pontoslu Rum hayatını kaybederken, 800 bine yakın Küçük Asya Rum’unun da akıbeti bilinmiyor.
Pontus Soykırımı: Kısa Tarihî Gerçekler ve Rakamlar
Pontus Rumlarına yönelik sistematik imha süreci, üç aşamada şekillenir:
1914-1918 (I. Dünya Savaşı dönemi)
Osmanlı İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın 1916’dan itibaren uyguladığı tehcir politikaları
Erkeklerin önce “amele taburları”na alınması, ardından öldürülmesi
Kadın, çocuk ve yaşlıların Samsun, Trabzon, Ordu’dan iç bölgelere (Tokat, Sivas, Diyarbakır, Malatya) ölüm yürüyüşlerine zorlanması
Yürüyüş sırasında açlık, hastalık, tecavüz ve katliamlar
1919-1923
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, “soykırımın ikinci ve en kanlı aşamasının başlangıcı” dır.
Topal Osman ve çetelerinin 1921-1922’de Samsun, Bafra, Çarşamba, Havza, Kavak, Ladik ve özellikle Nebyan Dağı çevresinde köyleri yakması, sivilleri toplu halde katletmesi
1921’de sadece Bafra’da 82 Rum köyünün tamamen yok edildiği belgelenmiştir
1914-1923 arası Karadeniz’de 353.000 Pontus Rum’u hayatını kaybetti (öldürüldü, açlıktan ve hastalıktan öldü, kayboldu)
1923 Lozan Mübadele Antlaşması
Karadeniz’den hayatta kalan yaklaşık 150-200 bin Pontuslu Rum da Yunanistan’a zorla gönderildi
Toplamda 1.250.000 Küçük Asya Rum’u Anadolu’dan koparıldı
Uluslararası akademik kabul (2024 itibarıyla):
ABD’de 27 eyalet, Avustralya, Avusturya, Hollanda, İsveç, Ermenistan, Güney Kıbrıs ve Yunanistan parlamentosu 1914-1923 Pontos olaylarını “soykırım” olarak tanımıştır.
Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Derneği (IAGS) 2007 ve 2015 kararlarında Pontus olaylarını “soykırım” olarak sınıflandırmıştır.
Türkiye resmî tezinde ise “karşılıklı çatışma, savaş şartları, çete hareketleri” olarak tanımlanır.
STADYUMUN ADI
19 Mayıs adı, Samsun’daki stadyumun yanı sıra bir şehrin merkez ilçelerinden birine de verilmiş durumda. 1987 yılında ismi 19 Mayıs yapılan bu ilçe Nebyan dağlarının içinde olduğu bölgededir. Bu bölge 1916’dan 1924 yılına kadar Pontoslu Rumların direniş merkezidir. Bu bölgeye böyle bir isim vererek bir anlamda soykırım hafızası canlı tutulmaktadır. Stadın ismi ile Nebyan’ın ismi aynı anlamı taşıyor.
İşte AEK böyle bir stada böyle bir şehre geliyor.
Bu Maçta Türk Devletine ve Taraftara Düşen Tarihi Sorumluluk
Pontos topraklarına daha önce de 2019 ve 2023’de de gelen AEK Trabzonspor ile oynadığı birisi resmi birisi dostluk maçında kelimenin de anlamı dostluk ile karşılandı. Fakat geçmişteki diğer Türk-Yunan maçlarında (1996 Panathinaikos-Fenerbahçe, 2000 Galatasaray-Olympiakos, 2010 Fenerbahçe-PAOK, 2017 Türkiye-Yunanistan maçı öncesi saygı duruşunu ıslıklama ve tekbir getirilmesi) yaşanan provokasyonların ezici çoğunluğu Türk tribünlerinden kaynaklandığını da biliyoruz. 19 Mayıs Stadyumu’nda oynanacak maçta risk çok daha yüksektir. Çünkü:
Stadyum adı zaten başlı başına bir “tarihî hatırlatma”dır.
AEK taraftarları için Samsun’a gelmek, dedelerinin katledildiği veya sürgün edildiği topraklara dönüş anlamı taşır.
Sosyal medyada şimdiden “AEK’lılara 19 Mayıs’ı hatırlatalım” türü paylaşımlar dolaşmaktadır.
Bu maçta da en büyük tehlike, Türk seyircisinin stadyum adı ve tarihî hassasiyet üzerinden AEK taraftarlarına yönelik provokatif tezahüratlar, pankartlar veya eylemler düzenlemesi ihtimalidir. Bu nedenle provokasyonu önlemenin asıl sorumluluğu Türk devletindedir ve Türk taraftarın kontrol altında tutulması hayati önemdedir.
Kaldı ki AEK da sıradan bir rakip değil. 13 Nisan 1924’te, İstanbul’dan Yunanistan’a gelen Rum mülteciler tarafından Atina’da kurulmuş bir kulüp. Tam adı “Athlitikí Énosis Konstantinoupóleos” (Konstantinopolis Atletik Birliği) olan kulübün armasında Bizans’ın çift başlı kartalı yer alır. AEK, kurulduğu günden bu yana “1922-24 mülteci kimliğini” ve Küçük Asya kökenlerini açıkça sahiplenir. Bu kimlik, Yunanistan içinde bile zaman zaman tartışma konusu olsa da kulübün taraftar kitlesi için güçlü bir aidiyet kaynağıdır. Bu bağlarından hiçbir zaman kopmayan AEK, 2022’de açılışını yaptığı yeni stadının ismini Ayasofya koyarken, açılışı da kemençe ve horonlar eşliğinde yaptı.
AEK taraftarları için Samsun’a gelmek, sadece bir deplasman maçı değil; dedelerinin, ninelerinin doğduğu topraklara dönüşün duygusal bir yansımasıdır.
Son olarak maçı izlemeye gidecek Samsunluların oraya gelecek olan AEK’lıların binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ama sürgün edilmiş olan insanları temsil ettiklerini unutmamaları gerekir.
AEK ve AEK taraftarı sadece bunun için saygıyı hak etmiyorlar mı? Futbolun sadece futbol olarak kaldığı, mücadelenin 22 kişi arasında geçtiği ve sonunda o gün iyi olanın kazandığı bir müsabaka izlemek dileğiyle…
AEK KISA TARİHİ
AEK isminde yer alan Konstantinoupoleos’da doğar. İlk adı Pera Kulübü olan takım 1914 yılında Kostas Vasiliadis ve birkaç arkadaşının girişimiyle kurulur ve bir süre İstanbul Pazar Ligi’nde mücadele ettikten sonra Avrupa turnesine çıkar. Osmanlı’nın yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden sonra takımın bir bölümü turnede olduğu Fransa’da kalırken, bir kısmı ise Yunanistan’a döner. Yunanistan’a göç edenler 1924 yılında “Athlitiki Enosis Konstantinoupoleos” yani AEK takımını kurarlar. Takımın rengi ise Pera Kulübü’nün rengi olan sarı siyah olur. “Athlitikí Énosis Konstantinoupóleos” yani “Konstantinopolis (Istanbul) Atletik Birliği” anlamına gelir. Sembolü de Bizans çift başlı kartalıdır.
Bu sırada Pera Kulübü ise 1923’te Beyoğlu Spor Kulübü olarak yoluna devam ederek uzun yıllar İstanbul Ligi ve Süper Lig’de mücadele etti. 1964’ten itibaren düşüşe geçen Beyoğluspor, 1987 yılında küme düştükten sonra bir daha profesyonel liglerde yer alamadı. 2014-2015 sezonunda futbol şubesini yeniden açan kulüp halen İstanbul 2. Amatör Ligi’nde mücadele etmektedir.
1963: Yunanistan Kupası şampiyonu
1968: Ferencváros’u mağlup ederek Avrupa’da yarı finale kalan ilk Yunan takımı
1971–72: Avrupa’da çeyrek final
1977–78: UEFA Kupası’nda çeyrek final (Yunan futbolu için büyük başarı)
1989–1990: Lig şampiyonluğu
1992, 1993, 1994: Üst üste üç lig şampiyonluğu kazanır.
Avrupa’da düzenli katılım sağlar.
2013’te kulüp iflas nedeniyle amatör 3. lige düşmek zorunda kalır.
Bu süreçte taraftarlar ve yönetim tamamen yeniden yapılanma yoluna gider.
Yeniden yapılanmanın ardından AEK hızla yükselir:
2014–15: 2. Lig şampiyonu
2016: Yunanistan Kupası şampiyonu
2017–18: Süper Lig şampiyonu olur.
Bu dönem AEK’ın küllerinden doğduğu yıllar olarak kabul edilir.
2022 yılında AEK, uzun yıllardır beklenen yeni evi, OPAP-Arena – Agia Sophia Stadyumunu açar.
Bu stat, kulübün İstanbul kökenlerini temsil eden mimari detaylarla dikkat çeker.
Takım son yıllarda hem lig hem Avrupa maçlarında yeniden iddialı bir konuma gelmiştir.
https://pontosgercek.com/samsunspor-ve-aek/