Show newer

507 yaşındaki dünyanın en yaşlı canlısı bulunduğu gün öldürüldü

Kristof Kolomb döneminde doğan ve 507 yıl boyunca okyanusun dibinde sessizce yaşayan Ming, bilim insanlarının eline geçtiğinde hala hayattaydı. Tarihin en uzun ömürlü bireysel canlısının yaşını hesaplamaya çalışan araştırmacıların yaptığı büyük hata ise, ölümüne neden oldu.

cumhuriyet.com.tr/bilim-teknol

Fizik kurallarına meydan okuyor: Limon şeklinde gezegen keşfedildi

Gökbilimciler, bir pulsarın yörüngesinde dönen ve atmosferi neredeyse tamamen karbondan oluşan Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Mevcut gezegen oluşum teorileri bu tür bir yapıyı açıklayamıyor

gazeteoksijen.com/bilim-ve-tek

Evrenin en parlak dönemi geride kaldı

Evren en parlak dönemini geride bıraktı. Artık daha az yıldız doğacak. diken.com.tr/evrenin-en-parlak

“Hazarfen” Sahibi Bir Kürt: Bitlis Miri Abdal Han – II

Sedat ULUGANA

1636-1637 yıllarında Hakkâri mirinin teşvikiyle Müküs miri Seyid Han, Hizan mirliğine saldırır. Osmanlı Sultanı’nın emirlerine rağmen Abdal Han bu savaşta tarafsız kalır. Çünkü Kürdistan mirleri arasındaki çatışmalarda, aşiret hukuku gereği taraf olmak yerine arabulucu ya da barış taraftarı olmak gerekiyordu. Ancak Kürdistan’daki herhangi bir mire Osmanlı ya da Safevilerden saldırı olduğu zaman Abdal Han taraf olabiliyordu. Öyle ki bu yıllarda Safeviler Erdelan miri Ahmed Han’a saldırdığında Abdal Han, Ahmed Han’ın yardımına gider.

1640’lı yıllarda Abdal Han siyasi ve askeri gücünün doruğundadır artık. Kürdistan’daki, Van, Erzurum ve Diyarbakır paşaları kendisi ile bire bir çatışmaktan korkmaktadırlar. Onun için kendisine dair olan şikâyetleri artık saltanat merkezi Topkapı sarayına yönlendirmektedir. Kaldı ki Van Kalesi’nin tamiri meselesi her zaman Bitlis mirleri ile Van paşaları arasında sorun teşkil ediyordu. Abdal Han bu yıllarda Osmanlı Sultanı’nın bu yönlü emirlerine bile uymuyordu. Kendisinin bu tür isteklere karşı: “Bizim atımız Van’dan su içmez.” cevabı, Osmanlılar açısından deyim yerindeyse bardağı taşıran son damla olacaktı.

Safevilerle ateşkes sağlandıktan sonra, Abdal Han bu sefer (1650’de) Van paşası ile savaş halinde olan Mahmudi miri Evliya Bey’in yardımına giderken, Bargiri miri olan Mir Bahadîn’in idaresindeki Bargiri (Muradiye) Kalesi civarında Osmanlı askerlerinin tuzağına düşer ve canını zor kurtarır. Fakat yine de aralıksız olarak 1655 yılına kadar Bitlis miri olarak görevini sürdürmeyi başarır.

Evliya Çelebi’nin aktardığına göre 1655 yılında Melek Ahmed Paşa tarafından Bitlis Mirliği’nin merkezi, Bitlis şehri talan edilir. Abdal Han Mutki dağlarına sığınmak zorunda kalır. Fakat 1656 yılında yine Bitlis’e dönerek mirliğin başına geçer. Kendisinin Bitlis’te olmadığı yaklaşık bir yıllık zaman kesitinde oğlu Zîyaedîn mirlik görevini ifa eder.

1656 yılından sonra Bitlis mirliğinde nelerin değiştiğini pek bilemiyoruz, yine de birkaç yıl sonra Bitlis’ten geçen Fransız tüccar Tavernier, Bitlis mirinin ihtişamından ve askeri, siyasi gücünden bahseder. Anlaşılan o ki Abdal Han mirliği tekrar toparlamayı başarmıştır. Abdal Han 1664 yılına kadar Bitlis tahtında kalır. Bunu da Bitlis’teki Şeyh Tahir Gurgî’nin türbesindeki kitabeden öğreniyoruz: “Bu türbe 1664 yılında Ziyadîn oğlu Bitlis hanı Abdal Han tarafından tamir edilmiştir.”

Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Abdal Han, otoriter, diplomat, bilgin, edip, şair; dürüst, cömert, hekim, doktor, mimar, nakaş, resam bir zat idi. Kısacası “Hezarfen” idi. Tarihçi Naime ve Katip Çelebi de hezarfenliğine vurgu yaparlar. Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe bilen Abdal Han’ın çok zengin, belki de Ortadoğu’nun en zengin kütüphanesi sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. Kütüphane, binlerce ciltlik, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Latince eserlerden oluşmaktadır. Bu kütüphanedeki kitapların çoğunluğunun dedesi Şeref Han’dan kalmış olabileceği ihtimaller arasındadır.

Kitap meraklısı olan Abdal Han, Bitlis’in jeopolitik konumundan fazlasıyla yararlanıyordu. Bitlis’nin ipek yolu üzerinde önemli bir konak olması, onun şehirden geçen Avrupalı ve Asyalı tüccar ve diplomatlardan haberdar olmasını sağlıyordu. Böylece kolaylıkla İstanbullu şair Bakî’nin divanını, İranlı Mola Cami’nin eserlerini ve Rönesans ürünü Atlas Mînor, Mercator Hondius, dünyanın ilk resimli haritası olan Mappamundi’yi kütüphanesinde buluşturabilmişti. Yani Abdal Han Amerika’nın keşfinden, Rönesans’tan ve Avrupa’nın çağdaş sanatlarından haberdardı. Kütüphanesinden çıkan insan anatomisi çizimleri herkesi hayretler içinde bırakmıştı.

Malesef bu zengin kütüphane 1655’te Bitlis’in talan edilmesiyle birlikte bir kısmı tahrip edilmiş, askerlerce gasp edilmiş bir kısmı da Melek Ahmed Paşa tarafından İstanbul’a gönderilmiştir.

Bölgede diğer mirlerin üstünde tartışmasız bir etkisi vardı Abdal Han’ın. Hazo miri Murtaza Bey ile Mahmudi miri Evliya Bey onun damatlarıydı. Dolayısıyla bu iki mirlik siyaseten ona bağlılardı. Onun döneminde Bitlis politik, idari, tıbbi, ekonomik, dini, sanayi ve edebi bir merkezdi. Bitlis, zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Halkın refah seviyesi yüksekti. Şehir neredeyse dönemin bütün sosyal kurumlarına sahipti. Yüzlerce edip ve bilgin Bitlis’te ikamet etmekteydi, çarşılar yerli ve yabancı mallarla dolup taşmaktaydı, Abdal Han’da sarayında kendi uğraşları ile meşguldü.

Tıp alanındaki çalışmalarını öyle bir seviyeye getirmişti ki artık göz ameliyatları yapabiliyordu. Mikro-teknolojik çalışmalarını, kuş bağırsaklarından yaptığı kirişli saatlerin boyutlarını, bir yüzüğün içine yerleştirebilecek kadar küçültmeyi başarmıştı.

Osmanlı’nın diğer bölgelerinden farklı olarak Bitlis’te Eyubilerden kalma “Ehvedüdin Narhı” olarak bilinen farklı bir vergilendirme sistemi mevcuttu. Bitlis bir Hükümet idi ve bu hükümet olmanın gereği, Osmanlı Bitlis’te vergi toplayamıyor, tahrir yapamıyor ve yönetime pek karışamıyordu. Abdal Han’ın kendisine özgü bandosu ve sancağı vardı. Savaş sırasında gerek görüldüğünde kendi sancağıyla Osmanlı ordusuna katılırdı. Zirki ve Mutki civarındaki mir aşiretlikler de kendisine bağlıydı. Şirvan mirine de hamilik yapıyordu.

Osmanlı’nın Kürt politikasının gereği zayıf olması gereken Abdal Han, 17.yüzyılda Kürdistan’ın en güçlü miriydi. 1655 talanını atlatan Abdal Han, Osmanlı Sultanı’nın artık baş düşmanıydı. Öyle ki 1664 yılında dönemin Van Paşası Emir Yusuf Paşa Bitlis’e saldırır. Mahmudi miri Evliya Bey’in, Abdal Han’ın yardımına gelmesiyle birlikte (Emrinde daha çok Ezidi Kürtler vardı.) Van valisi çekilmek zorunda kalır, fakat aynı paşa aynı yıl içerisinde Bitlis’e ikinci defa saldırır. Bitlis ikinci defa bir Van valisi tarafından talan edilir. Bu talandan sonra Abdal Han tahttan indirilip İstanbul’a sürgüne gönderilir. Topkapı sarayında sultanın gözetiminde bir nevi hapis hayatı yaşamaya başlar.

1665 yılında Bitlis tahtında Abdal Han’ın oğlu Bedredîn’i görüyoruz. Abdal Han, oğlu Bedredîn’in tahta çıkmasından 2 yıl sonra yani 1667’de Sultan’ın emri ile öldürülür. Abdal Han’ın öldürülmesinden sonra Osmanlı siyasetinin Bitlis mirliği nezdinde başarıya ulaştığını söyleyebiliriz.

Çünkü Abdal Han öldürüldükten hemen sonra oğlu Bedredîn tahttan indirilip yerine Abdal Han’ın Şerefedîn adlı diğer bir oğlu mir yapılır. Şerefedîn de kardeşi Zîyaedîn gibi Abdal Han’ın Osmanlı paşası olan Zaal Paşa’nın kızı olan eşindendi. Abisi Zîyaedîn, Abdal Han’nın 1656 bitlis dönüşünde, Melek Ahmed Paşa ile işbirliği yaptığı gerekçesi ile Abdal Han’ın Nurudehr adlı oğlu tarafından öldürülmüştü.

Abdal Han’ın öldürülmesi ve Şerefedîn’in Bitlis miri olmasıyla birlikte Bitlis tarihinde “Bağımsız ve Kürdistani Mirlik Siyaseti Dönemi” olarak adlandırılabilecek dönemin sonuna gelinmiş ve Osmanlı siyaseti Kürdistan’da bir daha silinmeyecek düzeyde yerleşmiştir.
numedya24.com/hazarfen-sahibi-

“Hazarfen” sahibi bir Kürt: Bitlis Miri Abdal Han – I

Sedat ULUGANA
(I. Bölüm)
Bitlis mirleri içinde en çok bilinen iki önemli tarihi figür vardır: Şeref Han (V) ve Abdal Han (II). Bu şöhretlerini, büyük ölçüde kaleme alınmış iki temel esere borçludurlar. Şeref Han, “Şeref-nâme” adlı tarih kitabı ile; Abdal Han ise Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâme” adlı külliyatındaki anlatılar ile hafızalara kazınmıştır. Bugün bu iki mire dair bildiklerimiz, neredeyse bütünüyle bu eserlerin sunduğu çerçevenin dışına çıkamamaktadır.
Yani onlara dair yazılanların büyük kısmı, söz konusu iki kaynağın verdiği bilgiler etrafında dönmekte; bu mirler ve dönemlerine ilişkin değerlendirmeler çoğu zaman tekrarlarla sınırlı kalmaktadır.
Bu yazının amacı, işte bu iki “popüler” mirden biri olan Abdal Han’ı, farklı kaynaklar ışığında yeniden ele almak; Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki bilgileri zenginleştirerek onun çizdiği portreyi genişletmek ve mümkün olduğunca bu çerçevenin dışına taşmaktır. Bu doğrultuda hem Abdal Han’a dair literatürde yerleşmiş bazı hatalı bilgileri düzeltmeye, hem de az bilinen ya da hiç bilinmeyen noktaları görünür kılmaya çalışacağız. Böylece Bitlis Mirliği’nin altın çağı olarak adlandırılabilecek II. Abdal Han dönemini (1618–1664) daha belirgin hale getirebiliriz.
Bugüne kadar Abdal Han’a dair verilen bilgiler ya eksik ya da hatalı olagelmiştir. Örneğin Evliya Çelebi’yi tekrar eden Nazmi Sevgen, Abdal Han’ın Mîr Şemsedîn’den sonra Bitlis miri olduğunu söyler ve onun hükümranlık tarihini 1638–1657 yılları arasına yerleştirir. Şakir Epözdemir ise bir adım daha ileri giderek, Abdal Han’ın Mîr Şemsedîn’in oğlu olduğunu iddia eder. Ziya Avcı da Şakir Epözdemir’in bu iddiasını tekrar edip, Abdal Han’ın 1657’de öldüğünü savunur.
Bu hatalı bilgiler, akademik tezlerde de aynen tekrarlanmış; özellikle Bitlis ve Van tarihini konu alan çalışmalarda, içinde Abdal Han adı geçen hemen her yerde temel kaynak olarak Evliya Çelebi ve Nazmi Sevgen’e başvurulmuştur. Yabancı araştırmacıların kaleme aldığı tez ve makalelerde de tablo pek değişmez; yorumlar ve varsayımlar çoğunlukla yine Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere dayanır. Robert Dankoff ve Christiane Bulut gibi isimler daha çok Çelebi’nin Bitlis mirliği ve Abdal Han algısına odaklanmış, onun çizdiği Abdal Han portresine sadık kalmışlardır.
Evliya Çelebi’nin iştahlı, renkli anlatımı sayesinde Abdal Han, sadece akademik tezlerin, araştırmaların ve makalelerin değil, edebi romanların da konusu haline gelmiştir. Örneğin Haydar Işık, Wilhelm Köhler’in Abdal Han konulu akademik çalışmasını Türkçeye çevirmekle kalmaz, ayrıca Abdal Han hakkında bir roman da yazar. Diğer bir roman yazarı olan Seyit Alp ise, şaşırtıcı biçimde, eserinde Abdal Han’ı olumsuz bir karakter olarak kurgular.
Tüm bu tablo içinde bir istisna olarak öne çıkan isim Yasemin Beyazıt’tır. Beyazıt, bütün bu saydığımız kaynakların aksine, Evliya Çelebi’nin Abdal Han’a dair yazdıklarına eleştirel yaklaşır ve deyim yerindeyse okuyucunun ufkunu açmayı başarır.
Onun gösterdiği üzere, Abdal Han gerçekten de Mîr Şemsedîn’in oğlu değildir; Mîr Zîyadîn’in oğludur. Mîr Zîyadîn ise Şeref-nâme’nin müellifi V. Şeref Han’ın oğludur. Yani Abdal Han, Şeref Han’ın torunu ve Mîr Şemsedîn’in yeğenidir.
Üstelik bu çıplak gerçek, yalnızca yazılı kaynaklardan değil, yüzyıllardır Bitlis’in İhlasiye Medresesi’nin avlusunda yatmakta olan bir sandukanın üzerinde de okunabilmektedir. Söz konusu sanduka, Abdal Han’ın oğlu Mîr Bedredîn’in mezarına aittir. Sandukada Türkçeleştirilmiş haliyle şu ibare yer alır:
“Bu mezar mutlu, şehid, merhum, Allah’ın rahmine ve affına muhtaç Şeref Han oğlu, Zîyadîn Han oğlu Abdal Han oğlu Bedredîn Han’a aittir. Sene (1674)”
Abdal Han’ın doğum tarihine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır; bu konuda yalnızca tahminler söz konusudur. Yasemin Beyazıt, Evliya Çelebi’nin Abdal Han’ın yaşına ilişkin verdiği bilgilere dayanarak, onun 1575–1580 yılları arasında dünyaya geldiğini ve 25 yaşında Bitlis miri olduğunu söyler.
Ne var ki burada da bir karışıklık vardır. Çünkü Evliya Çelebi, Abdal Han’ın yaşından bahsederken iki farklı rakam verir. Mesela 1650’deki olayları aktarırken onun 70 yaşında olduğunu belirtir. Aynı Evliya, 1656’daki Bitlis günlerini anlatırken ise, bu kez Abdal Han’ın kendi ağzından, 80 yaşında olduğunu yazar. Görüldüğü üzere bu iki tarih arasında 6 yıllık bir fark vardır.
Yine de Abdal Han’ın kendi yaşına dair verdiği bilgiyi esas alırsak, yani 1656 yılında 80 yaşında olduğunu kabul edersek, doğum yılını 1576 olarak varsayabiliriz. O zaman doğum yerinin de Azerbaycan (Nahçivan) olduğunu söyleyebiliriz; zira Şeref Han ailesi 1578 yılına kadar orada yaşamıştır. Buna karşılık Ziya Avcı, kaynak belirtmeksizin, Abdal Han’ın 1610–1615 yılları arasında doğduğunu iddia eder ki, bu iddia hem Evliya’nın kayıtlarıyla hem de kronolojik bağlamla çelişmektedir.
Aynı belirsizlik, Abdal Han’ın Bitlis mirliğinin tahta çıkış tarihi için de geçerlidir. Bu tarih de daha çok tahminlere dayanmaktadır. Yasemin Beyazıt, Abdal Han’ın 25 yaşında tahta çıktığını ve bu tarihin 1601 yılına tekabül ettiğini belirtir. Oysa Şeref Han’dan hemen sonra, bizzat kendi 1595 tarihli ifadesine göre tahta oğlu Şemsedîn çıkmıştır. Şemsedîn’den sonra da kardeşi Zîyadîn’in tahta geçtiğini biliyoruz.
Nitekim 1606 yılında Bitlis mirinin Zîyadîn olduğunu görmekteyiz. Mîr Zîyadîn’in 1617 yılına kadar bu görevini sürdürdüğünü ise başka bir kaynaktan öğreniyoruz. İtalyan seyyah Pietro Della Valle, 1616 yılında İstanbul’da bulunduğunu, bu esnada Bitlis mirinin, pahalı hediyeler eşliğinde padişahı ziyaret için şehre geldiğini yazar. Ziyaretin amacının, Nafiz Paşa tarafından gasp edilen topraklarının kendisine iade edilmesi olduğunu belirtir. Valle, sonuçta Bitlis mirinin tüm isteklerinin kabul edildiğini, buna karşılık kendisinin de Safevilere karşı savaşan Osmanlılara 12 bin atlı asker vermeyi taahhüt ettiğini aktarır.
Bir yıl sonra, yani 1617 yılının sonbaharında Van Paşası Tekeli Mehmed Paşa, Van askerleri, Bitlis miri Zîyadîn ve Hakkâri miri Yahya Bey ile birlikte Azerbaycan’a sefer düzenler. Ancak savaş esnasında Mîr Zîyadîn ve Yahya Bey, Tekeli Mehmed Paşa’dan habersiz biçimde askerlerini savaş alanından geri çekip mirliklerine dönerler. Bunun üzerine söz konusu iki mir ile Tekeli Mehmed Paşa arasında çatışma yaşanır. Çatışmalar sonucu Yahya Bey ile Tekeli Mehmed Paşa ölür; Zîyadîn’in akıbeti tam olarak bilinmese de büyük olasılıkla kendisine Bitlis tahtından el çektirilir.
Tam da bu noktada, büyük bir olasılıkla 1618 yılında Bitlis miri olarak karşımıza Abdal Han çıkar. Tevcihat defterine göre 1631’de de Bitlis tahtında “Zîyadîn oğlu Abdal” bulunmaktadır.
1630’lu yıllarda Osmanlı’nın İran sınırını Safevilerden koruyan isim yine Abdal Han’dır. Osmanlı Sultanı bu yıllarda ona karşı son derece tavizkâr davranmaktadır; zira Safevilerle savaş hali sürmektedir. Öyle ki Abdal Han çoğu zaman Osmanlı Sultanı’nın gönderdiği emirlere uymamaktadır.

numedya24.com/hazarfen-sahibi-

İki dil, bir direniş hafızası:
Evdalê Zeynikê ile Dadaloğlu’nun Kozan Dağı Savaşı (1865-1866) - (II)

Sedat ULUGANA

(İkinci bölüm)
Sürmeli Mehmet Paşa ve süvarileri, rengârenk elbiseleri, süslü atları ve uzun Kürt mızraklarıyla Erzurum’a doğru hareket ederler. Erzurum’a vardıklarında paşa ve vali tarafından kabul edilir, halkın da yoğun ilgisiyle karşılaşırlar. Burada üç gün kaldıktan sonra Dersim’e doğru ilerlerler. Erzurum Valisi, Paşa’yı Dersim hakkında şu sözlerle uyarmıştır:
“Dersim’den geçerken çok dikkat edin Paşam; çünkü oranın halkı çok asidir, size saldırabilirler.”
Öyle ki Dersim coğrafyası, süvarileri hem etkiler hem de tedirgin eder. Bu sırada Sürmeli’nin alayında bulunan Evdal de  idiaya göre  (iddia eden Evdal’ın torunu Emer’dir ) Dersim’in doğasından ve özellikle kadınların güzelliğinden  etkilenir; Dersim üzerine şu stranı söyler:
Dêrsimê xweş Dêrsimê
Dilêm loy lo dilêm loylo
Dilêm lo lo Dersimê xweş Dêrsimê
Avên çeman u kanyan tên ser me da gime gim,
Lu zime zime
Ezê li Dêrsima jêrin rastî sê zerya hatime
Yeka Tirk e yeka Kurmanc e yeka Ecem e
Bextê we da me birano, wana bi avirê çeva ez kuştime…
Gelenlerin Kürt olduğunu anlayan Dersimliler  Mamekî köyü civarında  mevzilerinden çıkarak   Sürmeli Memed Paşa ve süvarilerini dostane bir şekilde karşılar.  Yani Erzurum Valisinin korkusu gerçekleşmez.
Derviş Paşa, askerlerini getirip Osmaniye’de konuşlandırır. Sürmeli Mehmet Paşa ile Aslan Bey de Osmaniye’ye gelirler. Derviş Paşa seçkin birlikleriyle, Aslan Bey ise Gürcü ve Çerkezlerden oluşan yaklaşık 200 atlıyla birlikte Kozan Dağı’na saldırı başlatır. Sürmeli Mehmet Paşa ise süvarilerinin tüfeksiz olması nedeniyle Derviş Paşa tarafından doğrudan saldırıya katılmaktan alıkonulur.
Bu sırada Kozanoğulları’nın başında Yusuf Ağa’nın torunu Küçük Yusuf Ağa bulunmaktadır. Osmanlı güçlerine karşı direnirken, Dadaloğlu da ona dörtlükleriyle moral verir:
Aşağıdan iskân evi gelince
Sararıp da gül benzimiz solunca
Malım mülküm, seyfi gözlüm kalınca
Kaypak Osmanlılar size aman mı?
Kozan Dağı’nda Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri, Derviş Paşa’nın ordusunu ilk etapta bozguna uğratırlar; paşanın süvarileri kaçar. Ancak Aslan Bey’in Çerkez süvarileri, Türkmenlere arkadan saldırarak onları dağıtır. Bunu gören Derviş Paşa’nın askerleri geri dönerek Kozanoğulları’nın üzerine tekrar yüklenir ve nihayetinde Kozanoğulları yenilgiye uğrar. Bu savaşın ardından Osmanlı, Doğu Kozan’a da sefer düzenler; kısa sürede burası da düşer ve Kozan beyleri tek tek gelip teslim olurlar. Derviş Paşa’nın askerleri bölgede kalıcı olarak konuşlandırılır.
Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri (yaklaşık 50 bin kişi), Derviş Paşa ve Kazasker Ahmed Cevdet Paşa’nın koordinasyonunda; Çukurova, Halep, Diyarbakır, Bursa ve Kayseri yörelerine sürgüne gönderilir. Kozanoğulları’nın bu yenilgisi ve dağılması, bölgenin toplumsal dokusunda köklü kırılmalara yol açar. Sürgüne gidenler arasında yer alan Dadaloğlu, bu durumu şu dizelerle dile getirir:
Derviş Paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik de attık alları
Altınımız geçmez akçe tunç oldu
Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı şu insan neyler
Bin yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimdi sonra yaşaması güç olur
Sürmeli Mehmet Paşa dönüş hazırlığı yaparken, Kozan’da kolera salgını başlar. Paşa’nın 400 seçme süvarisinden yalnızca 30’u evlerine dönebilecektir. Paşa’nın yiğitlerinin ölüm haberleri ailelerine ulaştıkça ağıtlar yükselir, stranlarda “Kozan” adı yoğun biçimde anılır.  Nitekim Evdalê Zeynikê Kozan seferini anlatan stranlar söyler:
Wey Xozanê
Xozandaxê lê lê lê li ber topê ye
De kalmastê birano ji bextê min alî ber topê ye
Heyla di binyê da zare zara pezkûvî
Weyla vê Xozanê lê lê li me yanda
Heyla min di simbêl reşa palik bada
Eyşan Xanimê digo Memed Paşa mi ji te ra nego
Berê xwe nede Xozanê…
Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri sürgün edildikleri yerlerde de Osmanlı’ya karşı direnişi tamamen bırakmamışlardır. Kozanoğlu Yusuf Bey, Osmanlı tarafından yaralı hâlde idam edilir. Dadaloğlu, Yusuf Bey için şu türküyü yakar:
Nolaydı da Kozanoğlum nolaydı
Sen ölmeden bana ecel geleydi
Bir çikimlik canımı da alaydı
Böyle rusvay olmasaydık cihanda
Derviş Paşa gayri kına yakınsın
Böbürlensin dört bir yana bakınsın
Emme bizden gece gündüz sakınsın
Öç alırız ilk fırsatı bulanda
1865 yılının Eylül ayının sonlarına doğru kolera salgını sona erer. Sürmeli Mehmet Paşa çadırını Kozan Dağı’nın eteğinde, bir pınarın başına kurmuştur. Yanında birkaç adamı ve eşi bulunmaktadır. Derviş Paşa, Sürmeli Mehmet Paşa’yı İstanbul’a götürmek istemektedir. Yol hazırlıkları başlamadan önce yöre köylüleri Evdalê Zeynikê aracılığı ile  Sürmeli’yi bölgede görülen devasa yılanlar konusunda uyarırlar. Iddiaya göre Paşa, yöre halkının uyarılarına karşılık  Evdal’e şu yanıtı verir:
“Eğer çadırımı buradan kaldırırsam, ‘Kürt Sürmeli Mehmet Paşa yılandan korktu’ derler; ismimiz korkağa çıkar. Olmaz, yılan benden korksun.”
Paşa, yılanları merak ettiği için bir gün pusuya yatar ve dağdan su içmek için inen kocaman bir yılanı yakalayıp öldürür. Başta Osmanlı askerleri olmak üzere çevrede bulunan herkes, bu cesaret ve fiziki güç karşısında hayrete düşer.  Evdal tekrar Paşa’ya dönerek:
“Gel inat etme Paşam, böyle dev yılanlar her zaman çift olurlar; bu yılanın bir eşi daha vardır. Gel çadırını buradan kaldır. Yılanların öcünü bilirsin Paşam.” diye uyarır.
Ancak Paşa yine bu sözlere kulak asmaz, çadırını olduğu yerden kaldırmaz. Üç gün sonra köpeğinin havlamasıyla uyanır; bir yılan hızla çadırın içine girip Paşa’yı direğe yapıştırarak sarar. Adamları yetişene kadar Sürmeli Mehmet Paşa hayatını kaybetmiştir. Derviş Paşa ise askerlerini alarak İstanbul’a döner. Iddia bu.. lakin aynı tarihlerde  eleşkirt taraflarına yolculuk eden İngiliz seyyah  Yüzbaşı Burnaby’e göre Sürmeli Mehmet Paşa’nın kendisi de savaşçıları ile birlikte  Kozan Dağı’nda  Kolera salgınında yaşamını yitirmiştir.
Ez cümle: 1865–1877 yılları arasında Kozan’da Osmanlı tarafından yürütülen iskân hareketleri ve askerî harekât, binlerce insanın yerinden edilmesine ve ölümüne yol açmıştır. Kozanoğulları beyliği ve Avşarlar dağılmış, büyük ölçüde kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Kürtlerin Şerê Xozanê (Kozan Savaşı) olarak adlandırdığı bu mücadele, kökeni Kürt olduğu ileri sürülen Kozan beyleriyle Kürt Sürmeli Mehmet Paşa’yı doğrudan karşı karşıya getirmemiş; ancak sonuçta her ikisine de mezar olmuştur. Dadaloğlu yakalanmış ve Payas Kalesi’nde hapsedilmiştir. Dadaloğlu ile karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmeyen Evdalê Zeynikê ise  memleketine dönebilmiş  ve  Kürdistan’ın en önemli dengbêjleri arasında anılmıştır. Yaşlılığında gözleri kör olmuş; bir kış boyunca yaralı bir turnayı stranlar eşliğinde beslemiş. Anlatıya göre turnanın kanadı iyileşirken Evdal’ın gözleri de yeniden görmeye başlamıştır. Kısacası bu tarihsel süreçten de  geriye, esas olarak Dadaloğlu’nun türkülerinin ve Evdalê Zeynikê’nin stranlarının taşıdığı çok katmanlı bir hafıza kalmıştır.

numedya24.com/iki-dil-bir-dire

Evdalê Zeynikê ile Dadaloğlu’nun Kozan Dağı Savaşı – (1865-1866) (I)

Sedat ULUGANA

Kozanoğulları’nın, Adana–Kozan (Sis) dağlık bölgesinde yaşamış bir Kürt hanedanı olduğu sıkça ileri sürülmektedir. Kozan adının, yaşadıkları dağlık ve vadili bölgeyi tanımlamak için kullanılan Kürtçe “kuz, xuz” kelimesinden türediği iddia edilir. Kürtçedeki çoğul eki “-an”ın kelimeye eklenmesiyle Kuzan (Xuzan) formunun oluştuğu, bunun da zamanla “Kozan” biçiminde telaffuz edilmeye başlandığı öne sürülmektedir.

Alman araştırmacı Wolfram Eberhard, Kozanoğulları’nın köken olarak Kürt olduklarını ve Yavuz Sultan Selim döneminde bölgeye sürgün edildiklerini belirtir. Ailenin Adana’ya Antep civarlarından geldiği tahmin edilmektedir. Kozanoğulları üzerine çalışmalar yapan Dr. Celile Celil, Rusya Devlet Arşivi’nde, Kozan Beyi Süleyman Bey’in İstanbul Konsolosluğu aracılığıyla Rusya Dışişleri’ne gönderdiği bir dilekçeye ulaşmıştır. Bu dilekçede, Kozanoğulları’nın Kürt oldukları, yaşadıkları bölgede fiilen bağımsız bulundukları, Osmanlı egemenliğini tanımadıkları ve aksi hâlde başkaldıracakları belirtilmektedir. Süleyman Bey ayrıca eski topraklarına dönebilmek için Rusya’dan yardım talep etmektedir. Belgede Süleyman Bey’in şu ifadeleri yer alır:

“Kozan ve çevresindeki bölgenin Kürdistan topraklarında olduğu ve bu bölgenin 1130 (1710) yılından beri Kürt aşiretler liderliğinin, atalarımın egemenliği altında bulunduğu herkes tarafından bilinmektedir.”

Kozanoğlu ailesinin Kozan (Sis) yöresindeki hâkimiyeti Selçuklu dönemine kadar geri götürülür. 1830–1840’lı yıllara kadar büyük ölçüde bağımsız yaşayan bu beyliğe Osmanlı merkezi idaresi tarafından sürekli seferler düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Mısırlı İbrahim Paşa da Anadolu’ya geldiğinde Kozanoğulları üzerine ordu sevk etmiş, ancak başarılı olamamıştır. İbrahim Paşa’dan sonra bu kez Osmanlı Devleti Kıbrıslı Mehmed Paşa komutasında Kozan’a büyük bir ordu göndermiş, fakat bu birlik de Kozanoğulları karşısında tutunamayarak yenilgiye uğramıştır.

1700’lerden itibaren beylik giderek güç kazanır. En güçlü dönemini Yusuf Ağa zamanında yaşar. Sınırlarını Çukurova, İmamoğlu ilçesi, Anavarza Kalesi ve Ceyhan Irmağı’na kadar genişletir; Kars (Kadirli) ve Kozan (Sis) sancaklarını ele geçirir. Kozan’ın büyük beyi Yusuf Ağa, 1800’lü yılların başında Kozan’ı (Sis) iki oğlu arasında paylaştırır: Batı Kozan’ı büyük oğlu Ahmed Paşa’ya, Doğu Kozan’ı ise küçük oğluna verir. Osmaniye’nin güneyi, Kadirli’yi (Zulkadir) çevreleyen dağlar ve Ceyhan (Çemê Cihanê) Irmağı çevresi Doğu Kozan toprağına dahildir. Doğu Kozan’da çoğunlukla Türkmen aşiretleri (özellikle Avşar oymağı), ayrıca Ermeniler ve az da olsa farklı Kürt aşiretleri yaşamaktadır. Batı Kozan ise Ala Dağ (Eladağ) ile Kozan Dağı (Çiyayê Sisê) ve Seyhan Irmağı arasında kalan topraklardan oluşur; nüfusun yaklaşık yarısı Türkmen, yarısı ise Lek Kürtleridir.

Çoğunluğu Avşar oymağından oluşan Türkmenler, savaşlarda hemen daima Kozanoğulları’nın yanında yer almıştır. Avşarlarla Kozanoğulları arasındaki bu yakınlık, Türkmen ozanlarının dizelerinde açıkça görülür. Örneğin 1783’te Osmanlı’nın desteklemesiyle Çapanoğulları beyliği Kozanoğulları’na saldırdığında, Kozanoğulları’nın zaferi sonrasında Türkmen ozanları şu dörtlüğü söyler:

Çapanoğlunun kurşunu çatır patır
Kozanoğlununki hiç saymaz hatır su
Dağın ardında üç bin Çapanlı yatır
Yusuf beyim emme de atmış satır

Ağalık sistemiyle yönetilen Kozanoğulları ile sürekli göçe ve iskâna maruz bırakılan Avşarlar, Osmanlı açısından “asayişi bozan” temel tehdit unsurlarındandır. Bağımsız ve fiilen vergisiz yaşayan Kozanoğulları ve Avşarlar için, Kırım Savaşı’nın hemen ardından sistemli bir iskân politikası devreye sokulur. Bu dönemde Osmanlı için Kozan Dağı ve Gavurdağı’ndan Çukurova’ya (Kilikya Ovası) uzanan geniş bölge, “isyan” ve “tehdit” alanı olarak kodlanmıştır. Göç ve iskânın izleri ünlü ozan Dadaloğlu’nun türkülerinde çarpıcı biçimde yansır:

Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Belimizde kılıcımız Kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir.

Velakin 1865 yılının baharında Osmanlı Sultanı tarafından Eleşkirt hakimi Sürmeli Mehmet Paşa’ya bir ferman gönderilir. Fermanın amacı, Kozanoğulları’na karşı sefer düzenlenerek bölgedeki  hakimiyetlerinin tasfiye edilmesi, göçebe yaşam tarzının sona erdirilmesi, aşiretlerin denetim altına alınması, askerî kaynak sağlanması, vergi mükellefiyetinin tesis edilmesi ve vergilerin düzenli biçimde toplanmasının temin edilmesidir. Fermanda şu ifadelere yer verir:

“Adana yöresinde Kozanoğlu ailesi devlete isyan etmekte, eşkıyalık ve çapulculuğa önderlik etmektedir… Şimdiye kadar devlet bu sorunu barışçıl yollarla çözmek istemiş, bu amaçla birçok defa Kozanoğlu’na nasihat edilmiştir. Fakat o hiçbir zaman nasihatlerimize kulak asmamıştır. Âli Osman Devleti bu çıbanı yok etmek için karar almıştır; böylece Muhammed’in şeriatını ve devletin hükmünü burada daim kılacağız.

Bunun için ‘Fırka-i Islahiye’ adında askerî bir birlik oluşturduk. Bu askerî birlik 15 yaya taburundan, 2 süvari alayından müteşekkildir. Bir Nizam (Nizam-ı Cedid) taburu da Girit’ten gelip birliğe katılacaktır.

Bu birliğin komutanı Rumeli kahramanı Derviş Paşa’dır. Onun komutasında Kırım Savaşı kahramanı Kürt İsmail Paşa, Mirliva Hasan Paşa, Halep komutanı Seyyid Paşa, Mirliva Hüsnü Paşa gibi becerikli subaylar ve yiğit kahramanlar vardır. Bilindiği üzere sizin aileniz de bugüne kadar Âli Osman Devleti’ne pek çok mühim hizmette bulunmuştur. Devletin nazarında da sizin çok kıymetli bir yeriniz vardır. Bu görev için de hizmetiniz bizim için önemlidir.

Bunun için siz de yörenizdeki Kürtlerden en az 400 süvari toplayıp kısa sürede hazırlıklarınızı tamamlayarak derhâl yola çıkasınız ve Adana dolaylarında Derviş Paşa’ya ulaşasınız. Gürcü komutan Aslan Bey de Sarıkamış tarafından bir grup Çerkez ve Gürcü süvarisiyle Kozan’a gidecektir. Yola çıkmadan önce Erzurum valisini ve paşasını haberdar ediniz, sizin için ne gerekiyorsa yapsınlar.

Muvaffak olunuz. Gazanız mübarek olsun.”

Fermanın kendisine ulaşmasının ardından Sürmeli Mehmet Paşa divanını toplar ve hazır bulunanların fikrini tek tek sorar. Divanda çoğunluk “gitmeme” yönünde görüş bildirir. “Gitme” diyenler arasında dönemin efsanevi Kürt dengbêji Evdalê Zeynikê ile Paşa’nın ilk eşi Eyşan Hanım da vardır.

Eyşan Hanım Paşa’ya şu uyarıda bulunur:

“Âli Osman Devleti uzun zamandır bu aileyi sevmiyor. Bize düşmanlığı var. Koca Osmanlı Devleti senin birkaç süvarine muhtaç değildir. Seni tuzağa çekip öldürmek istiyor Paşa, gitme…”

Sürmeli Mehmet Paşa ise divandakilere şu cevabı verir:

“Gitmemek olmaz; gitmemek, Osmanlı Devleti’ne karşı isyan anlamına gelir. Ben gideceğim. Ama öyle savaşçılar götüreceğim ki yiğitliğim bundan sonra her yerde duyulsun, bilinsin…”

Sürmeli Mehmet Paşa, çevreye haber salarak birkaç gün içerisinde kendi kalesi olan Toprakkale’den (Topaxqele) 400 savaşçı toplar. Savaşçıları  yiğitliği (mêrxas), savaşma gücü ve at biniciliği esas alınarak seçer. Bu uzun mızraklı seçkin savaşçıları,   kendi konağının önünde toplar ve yola çıkmaya hazırlanır. Paşa, yola çıkmadan önce Evdalê Zeynikê’ye dönerek: “Evdal, haydi bize bir stran söyle de yola çıkalım.” der. Evdal, bir ağıtla başlar; söylediği stran, kadın ve çocukların ağlamasına yol açar:

Heyla wayê, heyla wayê
Ezê li dihayê kela Elajgirê dikevim ha li beyara
Hela mêzekin li leşkerê qerenizamiyê u li refê siyara
Çarsid xortê eşiretê berê xwe daye xeribiyê
Rebbê alemê, mîrê mîra, sihuda wana bişxuline

Kadınların ve çocukların ağlamaya başlaması üzerine Sürmeli Mehmet Paşa, Evdal’a dönüp şöyle der:

“Allah razı olsun, sefere gidiyoruz; şenlik yapacağımıza hepimizi ağlattın. Evdal, biz yas mı tutuyoruz ki böyle acıklı söylüyorsun? Her zamanki gibi söyle; çoluk çocuğu sustur ki yola çıkalım.”

Bunun üzerine Evdal daha hareketli, neşeli ezgilere geçer:

Evdal Begê bi sê denga kire gazî,
Go Surmelî Memed Paşa bavo,
Wê hal û hewalê me çawa be?
Li kêleka me ya rastê eskerê Romê ye,
Li pêşya me eskerê Hecî Ûsiv Paşayê Sîpikî,
Sofî Paşayê Hesenî, Temoyê Cibirî ye,
Li xana Çerkeza, bi me ra hûre-hûr e, gaze-gaz e,
Surmelî Memed Paşa digo Evla Beg, lawo, tu bajo
Ez bavê te me, kilê çevê Eyşan Xanimê me
Ez xudanê şanzde eşîrê me, lawo tu bajo!
Bavê te yê şev-xûnê li Ereb xe,
Li warê Husên Begê ra lêxe
Di Sîneka Êzdiya û Çemçê ra derbas be
Bi sibê ra konaxa bavê te Pîrkend e…

numedya24.com/evdale-zeynike-i

Leninizm, sosyalizmin adı altında iktidarın merkezileştirilmesidir. Bu nedenle sonuç, özgürlük değil; yeni bir egemenlik biçimi oldu.

Nicolas Lazarevitch

"Sabrın bir zeka biçimi olduğunu öğrendim. Her şeyin hemen çözülmesi gerekmiyor, her şeyin net bir cevabı olması gerekmiyor. Bazen yapabileceğiniz en iyi şey nefes almak, gözlemlemek ve olayların kendi akışına girmesine izin vermektir."

—Viggo Mortensen

“Milliyetçilik, bireyin belirsizlik ve güvensizlik karşısında sığınabileceği güçlü bir kimlik sunar; kişi, kendisini daha büyük bir bütünün parçası olarak gördüğünde yalnızlık ve değersizlik duyguları azalır.”

— Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış

19 Aralık Katliamı ve Direnişi | Bir Katliamın Siyasal Mantığı
19 Aralık katliamı, Türkiye burjuva devletinin cezaevi rejimi üzerinden yürüttüğü en kapsamlı siyasal imha operasyonlarından biridir. Aynı anda 20 cezaevinde gerçekleştirilen saldırılar, ölüm orucundakileri kurtarma ve infaz sisteminde reform gibi söylemlerle perdelemeye çalışılan; özünde yalnızca devrimci tutsakları teslim almayı değil, sınıfsal ve toplumsal güç dengelerini yeniden düzenlemeyi hedefleyen planlı bir devlet şiddetidir. Bu yönüyle 19 Aralık, rastlantısal bir güvenlik operasyonu değil, bilinçli siyasal hamleye ilişkin kanlı bir tercihin ürünüdür.

F Tipi Cezaevleri ile dayatılan tecrit, kapitalist sistemin siyasi tutsaklara yönelik özel bir yönetme tekniğidir. Hücre tipi cezaevleri, basit bir mimari düzenleme ya da güvenlik önlemi değildir. Kolektif düşünceyi, örgütlü kimliği ve devrimci sürekliliği parçalamayı hedefleyen bu rejim, sermaye egemenliğinin hapishanelerdeki en çıplak ifadesidir. Bu nedenle, siyasi tutsakların bu rejime karşı başlattığı direniş, yaşam hakkı sınırlarını aşan; doğrudan doğruya sınıf mücadelesinin cezaevi cephesinde yürütülen bir biçimi olmuştur.

Egemenler bu direnişe müzakereyle değil, tarihsel sınıf refleksiyle yanıt verdi; ezerek. Savaş açtıkları tutsaklara karşı özel eğitimli askeri birlikler sevk edildi; gerçek mermiler, kimyasal gazlar, patlayıcılar ve ağır iş makineleri kullanıldı. Günlerce süren operasyonlarda otuz tutsak yaşamını yitirdi, yüzlercesi ağır biçimde yaralandı. Operasyonlardaki vahşetin en ağır boyutlarda yaşandığı Bayrampaşa Cezaevi’nde altı kadın diri diri yakıldı. Kadın bedeninin yakılarak yok edilmesi, devlet şiddetinin yalnızca sınıfsal değil, aynı zamanda patriyarkal karakterini de bütün çıplaklığıyla açığa vurdu.

Bu nedenle 19 Aralık bir “operasyon” değil, açık bir katliamdı. Katliama “Hayata Dönüş” adının verilmesi, burjuva devlet aklının cinayetle kurduğu soğukkanlı ilişkiyi ifşa eder. İktidar, öldürmeyi meşrulaştırmakla yetinmemiş; ölümü kendi ideolojik diliyle kutsamaya yönelmiştir.

Katliam, 19 Aralık günüyle sınırlı kalmadı. 2007 yılına kadar süren ölüm oruçlarıyla saldırı zamana yayıldı. Bu süreçte yüz yirmi iki devrimci yaşamını yitirdi; yüzlercesi Wernicke–Korsakoff sendromu nedeniyle kalıcı sakatlıklarla hayata tutunmak zorunda bırakıldı. Tecrit böylece yalnızca anlık bir baskı değil, süreklilik arz eden sistematik bir yok etme politikası olarak işletildi.

Bugün cezaevlerinde yaşananlar, 19 Aralık direnişinin tarihsel haklılığını tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Hücre tipi cezaevleri, insanı insandan koparmayı esas alan bir izolasyon rejimi üzerine kuruludur. Tutsaklar bir ya da üç kişilik hücrelerde tutulmakta; kolektif yaşam sistematik biçimde engellenmektedir. Bu durum, bir infaz uygulaması değil, doğrudan doğruya tecrite dayalı baskı ve işkence sistemidir.

Hapishanelerde kalan tutsaklar havalandırma duvarlarından atılan notlarla, logar borularından kurulan iletişimlerle, duvarlara bağırarak örülen ilişki biçimleriyle bu tecridi fiilen delmeye çalışmaktadır. Ancak bu yaratıcı direniş pratikleri, sistemin özündeki siyasal imha mantığını ortadan kaldırmaz. Devletin hedefi açıktır: politik özneyi yalnızlaştırmak, zamana yayarak iradesini kırmak ve sonuçta teslim almak.

Şiddete dayalı infaz uygulamasında ağırlaştırılmış müebbet rejimi, bu politikanın en uç biçimini oluşturmaktadır. Günde bir saat havalandırma, idarenin keyfine bağlı bir lütuf olarak sunulmakta, haberleşme ve görüş hakkı olabildiğince sınırlandırılmaktadır. Son dönemlerde gündeme gelen Yüksek Güvenlikli Cezaevleri ile S ve Y tipi kuyu cezaevleri ise tecridi daha da derinleştiren; ışığı, zamanı ve bedeni bütünüyle denetim altına alan yapılar olarak inşa edilmiştir. Denetim mekanizmaları ve kamera gözetimi altında sürdürülen bu yaşam, modern hapishane modelinin faşizan karakterini açıkça gözler önüne sermektedir.

19 Aralık katliamının üzerinden 25 yıl geçti. Göstermelik olarak açılan davalarda ise katliamın siyasi ve askeri sorumluları hiçbir zaman yargılanmadı. Devletin kamusal gücünü kullanarak suç işleyen failler sistemli biçimde korunup kollandı, dosyalar zamanaşımına terk edildi. Bu tablo, katliamcı devlet geleneğinin olduğu ülkemizde cezasızlığın bir istisna değil, kurucu bir devlet politikası olduğunu göstermektedir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in “Zayiat beklediğimizden az oldu” sözleri, yüzlerce ölümü hesaplayan bir iktidar aklının açık itirafı olarak tarihe geçmiştir.

Bu siyasal mantık bugün de yaşamaktadır. Hendek sürecinde özyönetim ilan edilen kentlerin yerle bir edilmesi, sivillerin katledilmesi; Rojava’da IŞİD’e karşı direnen güçlere yönelik saldırılar; muhalif kesimlere yönelik süreklilik halini alan gözaltı ve tutuklamalar, aynı devlet aklının farklı momentleridir. Hukuk, burjuva iktidarın elinde çıplak bir bastırma aracına indirgenmiş; cezaevleri muhalefetin tasfiye mekânlarına dönüştürülmüştür.

19 Aralık’a dair göz ardı edilemeyecek bir diğer tarihsel gerçek ise katliam öncesinde yürütülen tecride karşı mücadelenin yarattığı toplumsal basınçtır. Cezaevi direnişi, cumhuriyet tarihinin en geniş hak ve özgürlük kampanyalarından birini tetiklemiş; devlet geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu deneyim, devrimci iradenin ancak toplumsallaştığında ve sınıf mücadelesinin genel seyriyle birleştiğinde etkili olabildiğini göstermiştir.

Buna karşın, devrimci öznenin kendi gücünü mutlaklaştıran; toplumsal dengeleri ve devlet kapasitesini yeterince hesaba katmayan siyasal dar görüşlülüğü, 19 Aralık’ta ağır sonuçlar doğurmuştur. Devrimci yapıların o süreçteki politik tutumu ve geliştirilen taktiksel hatalardan yeterince ders çıkarılmadığı için benzer hatalar sonraki süreçlerde de tekrarlanmıştır. Devrimci politika, fedakârlığı yücelten bir irade fetişizmiyle değil, sınıf mücadelesinin somut güç ilişkileri üzerinden kurulmak zorundadır.

19 Aralık katliamının amacı yalnızca devrimci tutsakları teslim almak değildi. Aynı zamanda neoliberal politikaların ve IMF programlarının toplumsal direnişle karşılaşmadan uygulanabilmesinin önünü açmayı hedefleyen stratejik bir müdahaleydi. Cezaevlerinde devrimci iradenin kırılması, dışarıda sınıfsal ve toplumsal muhalefetin zayıflatılmasının tamamlayıcı halkası olarak tasarlanmıştı.

Bu yönüyle 19 Aralık, hem büyük bir katliamın hem de büyük bir direnişin adıdır.

19 Aralık kapanmış bir tarih değildir. Sermaye devletinin kriz anlarında hangi siyasal mantıkla hareket ettiğinin ve edeceğinin canlı kanıtıdır. Devrimci iradenin, örgütlü ve toplumsallaşmış bir hatta oturmadığında nasıl kuşatılabileceğinin sert dersidir. Ve aynı zamanda teslim alınamayan bir insanlık onurunun tarihsel kaydıdır.

komundergi16.com/19-aralik-kat

AHMET ALTAN'LA "O YIL"
“Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı”
Ahmet Altan, Osmanlı dörtlemesinin son kitabı “O Yıl”da Çanakkale’de savaşan Osmanlı subayı Ragıp Bey ve İstanbul’dan sürülen Ermeni hemşire Efronya’nın bir facianın ortasında hayatta kalma savaşını anlatırken, okuru 1915’te ölüme sürülen Ermenilerin derin çaresizliğine ve insanlığın vahşetine ortak ediyor.

Nazan Özcan

Resmi Büyüt
“Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı”
Fotoğraflar: Berge Arabian
“Biz Balkanları kaybettik, dünya savaşına girdik beceremedik, kıtlık, pahalılık, karaborsa, yolsuzluk aldı başını gitti, halk sefil perişan oldu. Talat hakikati kabul edemedi. İmparatorluğu kurtaramayınca Türkleri kurtarmaya karar verdi, bunu da Ermenileri yok ederek yapacağını inandı. Yapabilecekleri tek iş buydu, insanları öldürmek. Onlar da öldürdüler. Hiç utandıklarını sanmıyorum. Bu yola girdikten sonra artık bu kutsal vazifeye delice sarılır, yavaş yavaş kendi tutkunla delirirsin.”

Ahmet Altan’ın yeni kitabı “O Yıl”ın özeti belki bu cümleler. Ama genel özeti. Çünkü Talat’ın “deliliği”nin 1.5 milyon Ermeninin katliyle sonuçlandığı “O Yıl”da Altan, Osmanlı subayı Ragıp Bey ve Halep sürgünü Ermeni hemşire Efronya’nın birbirlerine duydukları aşk ve inancın yanı sıra 1915’in iyilerine ve kötülerine dair her şeyi anlatıyor. Devleti, askerliği, acıyı, açlığı, fedakarlığı, hukuksuzluğu, haksızlığı, ölümü, ölmek isteyip ölememeyi ve Tanrı’yı… İkinci bölüm haftaya.

“O Yıl” hangi yıl?

1915.

Peki neden 1915 değil de “o yıl”?

Kitabın adı önce “1915”ti. Fakat 1915 başlıklı çok kitap var, hepsi tarih kitabı. Beklentiler değişecekti. Bu bir tarih kitabı değil, bu bir roman.

Ama 1915'in de bir önemi var bu ülke için.

1915’te ve bu kitapta bir imparatorluğun, kendi insanlarını öldürerek intihar etmesi var. Yani Osmanlı Devleti'nin bir kısmının anayasa dahil tüm yasaları çiğneyerek ve devlet örgütlülüğünün dışında örgütler kurarak, kendi vatandaşı olan Ermenileri öldürmesi, Osmanlı’nın intiharıydı. Osmanlı, 1915'te bitti bence. O kadar büyük bir cinayetle devam edemezsin. Ayrıca bu tür trajediler, bir ülkenin yönetilemediğini de gösterir. Ülkesini iyi yöneten birisi, kendi vatandaşını öldürmez.

O dönemki İttihat Terakki’yi kastediyorsunuz ama sanırım bu ülkede İttihat Terakki ruhu hiç kaybolmadı.

Bu bizim en büyük sorunlarımızdan biri. Bu bir ruh ve garip bir şekilde bizim toplumda çok sevilen bir ruh. Çünkü eğitim, İttihatçıları sevdirmek üzere kurulmuş. Ayrıca Talat'ın ideolojisinin bütün cumhuriyete sinmiş olması da önemli. Mesela Mustafa Kemal, Ermeni soykırımını lanetleyen bir adam. Sert cümleleri var fakat İttihatçılarla çalıştığı için cümlesini keskin bir şekilde bitirmiyor. Onun dışında da birçok subay da karşı çıkıyor. Çünkü özellikle Çanakkale'de savaşanlar kendi zaferlerinin ellerinden çalındığını hissediyorlar. Çünkü tam da o dönemde İngilizleri, Anzakları yenerek Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazandı. Ama bununla övünemediler. Çünkü “bu zaferden” dolayı büyük bir trajedi yaşandı. Biraz bundan da öfkeleniyorlar. Tarihçi bir arkadaşım, Mustafa Kemal'in lider olmasında 1915 katliamına hiç karışmamış olmasının da rolü vardır dedi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama böyle de bir tez var.

O dönemde devleti ele geçiren adamlar yetenekli, donanımlı insanlar değil. Ve devlet yönetmeyi beceremiyorlar. İttihatçıların sert, zorba, halkı güdülecek bir sürü gibi görme anlayışı Türkiye'de devlet yönetenler tarafından birebir benimsendi. Ziya Gökalp'in bir sözü var kitapta da: “Halk bahçedir, biz bahçıvanız.” Bahçıvan olmayı çok sevdiler. Bizi de bir bahçe gibi gördüler ve bizi çiğnediler. İttihatçılık, Talat'ın görüşleri, bu halka biz şekil vereceğiz anlayışı Cumhuriyette hiç değişmedi ve bugüne geldi. Roman için 1915’i seçmenin nedeni büyük bir zaferle büyük bir trajedinin birbirlerine bağlı olarak ortaya çıkması. Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı.

Bunu bir açmanızı rica edeceğim.

18 Mart'ta Osmanlı İngilizleri yenince Talat'a büyük bir güven geldi. İstediğimi yapabilirim duygusuna kapıldı. Çanakkale'deki zafer hem İttihatçıların prestijini, desteğini çok yükseltti hem de onları istedikleri her şeyi yapabileceklerine inandırdı. O zaferden dolayı buna cüret etti Talat. Bu normalde cüret edilebilecek bir şey değil. Kendi vatandaşlarını böyle yüz binler halinde götürüp öldüremezsin. Başka türlü bir güven gerekiyordu. O güveni Çanakkale'den buldu. Ama üst düzey bürokrasi buna karşı çıktı. Çoğu ya istifa etti ya görevden alındı. Yani burada Osmanlı Devleti'nin bütünlüklü bir davranışından söz edemeyiz.

Yani Talat’ın kararı mı sadece?

Belki de her şeyi bilen tek adam o. Yani Enver'le Cemal'in bütün olanları bildiğinden çok emin değilim. Enver destekliyor ama aynı zamanda ordudaki Ermeni subayları ve ailelerini kurtarmaya çalışıyor. Bütün bu işleri bilen Talat ve Talat'a bağlı olan adamlar. Sivil çeteler kuruyorlar. Aynı anda mesela Cemal Paşa, Ermeni milletvekili Zohrab’ı kurtarmaya çalışıyor. Fakat Talat o kadar bastırıyor ki, Diyarbakır'a gönder, orada yargılanacak diye. Cemal Paşa dayanamıyor baskıya ve onları Diyarbakır'daki askeri mahkemeye doğru yola çıkartıyor. Ve yolda öldürüyorlar. Buna karşılık Cemal Paşa da onu öldürenleri yakalayıp asıyor. Gücü onları kurtarmaya yetmiyor ama onları öldürenleri asmaya yetiyor.

Talat doğudaki Ermeni çetelerinden korkuyor. Ruslar yenerse içeride büyük bir Ermeni yangını olur diye düşünüyor. Teorilerinden biri bu. Bir de tabii ki Ermeni malları var. Ermeni zenginlerinin malları Türklere geçiyor. Yani Türk burjuvazisi yaratma gibi bir başka proje daha var. Talat'ın kendisini inandırdığı bir ideolojisi var. Her kötülüğün bir ideolojisi vardır. Kimse kendi kendine şunu söylemek istemez: Çok kötü bir adam olduğum için yüz binlerce insanı öldürüyorum. Hayır, ben imparatorluğumu kurtarmak için bunu yapıyorum diyor.

Kitapta tartıştığınız “Kötüler nasıl kötü, iyiler nasıl iyi olur?” sorusu bu. Mesela Talat, kötü olduğunu düşünmüyor. Ama iyilik kötülük söz konusu olduğunda kitabın kahramanlarından Ragıp Bey, “Vicdanı olan insan bunu yapmaz” diyor. Vicdan, insanların durduğu yere göre değişen bir şey mi?

İktidar zehirli bir bitki. O zehirli meyveyi yiyip de sağlıklı kurtulan çok az insan vardı tarihte. İktidarla beraber insanlar değişiyorlar. Aslında Talat öncesinde çok karizmatik, neşeli, etrafına güven veren, sevilen bir adam. Yani Talat deyince böyle kötülüklerle kararmış bir adam değil. Gerçekten Osmanlı'yı kurtarmak için inanarak geliyorlar iktidara. Gidelim de birilerini öldürelim diye değil. Fakat beceremiyorlar. Beceriksiz yönetim kadar tehlikeli bir şey yoktur toplum için. Beceremediği zaman bu beceriksizliğini saklayacak çok ileri, kanlı, zorlayıcı yerlere gidebilirsin. Bu beceriksizliğin daha sonra Talat'ta Ermeni meselesinde daha bir takıntıya döndüğünü düşünüyorum. Çünkü neredeyse her akşam kaç insanın sürgüne gittiğini ya da öldürüldüğünü bildiren telgraflar alıyor. İmparatorluğu böyle kurtaracağına kendisini inandırıyor.

Kitapta da görüyoruz, Talat’a katılmayan, bürokraside, orduda birçok yetkili var. Kimsenin hiçbir şey yapmaması garip değil mi?

O tür düzenlerde bir şey yapmak o kadar kolay değil. Hapse atılabilirler, öldürebilirler vs. İttihatçılar sokaklarda adam vuran bir çete neticede. Devleti yönetiyorlar ama sokakta da adam öldürüyorlar. Devleti iyi yönetemediğin zaman kurallar, kendi yasaların, geleneklerin sana düşman gibi gözükür. Onun için bunlar anayasayı, yasayı, tahammülleri, her şeyi çiğniyorlar. Ve kendisine karşı çıkan herkesin aslında hain olduğuna inanıyor. Çünkü ona göre tek kurtuluş Ermenileri öldürmek.

Talat ve arkadaşlarının sürekli mesele ettiği, şimdi de her zaman öne sürülen Anadolu'daki Ermeni çeteler. Ama kitapta da söylendiği gibi Ermeni çeteleri değil Ermeni kadınlar ve çocuklar öldürülüyor.

Devlet ve çete arasında bir fark var: Hukuk. Ermeni çeteler doğuda gerçekten çok kanlı katliamlar yapıyorlar. Sen devlet olarak gidip Eskişehir'de, Adapazarı'nda, Adana'daki köylü kadını sırf Ermeni olduğu için öldürdüğünde senin çeteden bir farkın kalmıyor işte, katil oluyorsun. Sen birini bir şey yaptığı için değil, bir şey olduğu için cezalandırıyor, öldürüyorsan bu soykırımdır. Orada bir çete varsa çetenin cezasını verirsin. Karakterlerden Şeyh Efendi diyor zaten, “Suçluyu cezalandır, kavmini değil.” Sen niye geldiğinde Adapazarı'ndaki köylü kadını öldürdün? Bu imparatorluğu nasıl kurtaracak? Bunu sahiplenmenin de bir alemi yok. Birçok insan bunu sahiplenmedi zaten.

Bu kitap için hangi okumaları yaptınız?

Bütün kitapları bir daha okumak zorundaydım, çünkü bu çok kritik bir konu. Bu konuda hata yapma lüksünü sana kimse tanımaz. Ne Ermeniler tanır, ne Türkler. O yüzden çok şey okudum. Yervant Odyan’ın “Lanetli Yıllar- İstanbul’dan Der Zor’a Sürgün ve Geri Dönüş Hikâyem 1914-1919” kitabı ise bana İstanbul’dan Halep’e sürülenlerin rotasını gösterdi. Odyan olanları çok kısa anlatıp geçtiği için bana genel anlatım imkanı sağladı. O bana işaretleri veriyordu, ben de anlatıyordum.

Tarihle ilgili kitap yazmakta bir tehlike var. Tarih kitabı yazacaksan küçük bir sandalda, altın dolu bir kasayla, bir adaya gider gibisin. Sandalının taşıyabileceğinden az altın alırsan, iyi değerlendirmemiş olursun. Ama sandalın taşıyacağından fazla altın alırsan bu sefer sandalı batırırsın. Onun için bir yazarın, tarihi bir roman yazarken neyi alıp neyi almayacağını iyi süzmesi gerekir. Romanda hem gerçekleri söyleyeceksin hem de gerçeklerin romanını boğmasını engelleyeceksin.

Kitapta bir ya da iki defa tehcir lafı geçiyor. Ama kitabın tanıtımı dahil hiçbir yerde soykırım denmiyor.

Soykırım lafını çok yıllar önce zaten yazmış biriyim. Ama edebiyat ayrı bir şey. Soykırım, hukukçu Lemkin’in bulduğu bir sözcük. Onun 1947’de bulduğu lafı 1915 romanının içine sokmam. Çünkü bozar. Okuyucuya bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Ben ona, hayata bakarak, yarattığım bir hayatı anlatıyorum. Soykırım kelimesinden de korkmam. Ama ben bu büyük trajedinin sadece bir kelime üzerinden tartışmasını tuhaf bulduğumu da söylemeliyim. Bu tek kelimelik bir tartışmayı aşacak kadar büyük, insani bir trajedi. Ben ona bir isim koysam da koymasam da o trajedi orada duruyor.

Künye: O Yıl / Ahmet Altan / Everest Yayınları / 408 sayfa / Kasım 2025

Devam edecek...

agos.com.tr/tr/haber/canakkale

Sınıf bilinci, çitin hangi tarafında olduğunuzu bilmek; Sınıf analizi ise orada kiminle birlikte oldu­ğunuzu anlamaktır.

Erik Olin Wright

Diyalektik: Bir mantık mı, bir yöntem mi?

Mahmut Boyuneğmez

Hegel’in felsefesinde “diyalektik” hem bir akıl yürütme yöntemi/yolu olarak üçleme şeklinde, hem de gerçekliğin mantığı olarak gözlenir. Marx’ın idealist üçleme yöntemini kullanmadığı fakat nesnel gerçekliğin soyutlanmış mantığına yazdıklarında yer verdiği belirtilmelidir

Diyalektik: Bir mantık mı, bir yöntem mi?
Bilimsel bilgilere (episteme) ulaşmak için kullanılan akıl yürütme yollarına yöntem denir. Aristoteles’in 6 ciltlik klasik mantık üzerine olan kitap serisinin adı Organon’dur. Aristoteles’ten beri yöntemlere, akıl yürütmede kullanılan alet, araç, organ gözüyle bakmaktayız.

Muhakemenin (akıl yürütmenin) iki temel yöntemi, tümevarım ile tümdengelimdir. Gözlenenlerden, olaylardan genel ve kapsayıcı ilkelere, genellemelere, yasalara ulaşma yoluna, tümevarım denir. Genel ilkelerden özel, tekil olanlara, örneklere, olaylara ulaşma yolunu ise tümdengelim olarak adlandırırız. Tümevarımda (indüksiyon), deney ve gözlem yoluyla varılan sonucun bundan sonra da her gözlem ve deneyde gerçekleşeceği beklenir fakat varılan sonuç kesin doğru sayılamaz. Ulaşılan sonucun yanlışlanabilme özelliği vardır. Tümdengelimci (tam eş anlamlı olmasa da dedüktif) akıl yürütmede ise, başlangıç öncülleri doğru ise, akıl yürütmenin sonucu kesin doğrudur.

Bilim tarihinde Boyle-Mariotte yasasının bulunuşu, deneysel gözlemlerin tümevarımla soyutlanmasına bir örnektir. Boyle yasasına göre, sıcaklıklar sabit tutulduğu sürece, belirli ölçüde alınan bir ideal gazın hacmiyle basıncının çarpımı sabittir. Matematiksel bir anlatımla, P.V=k (P, gazın basıncını, V gazın hacmini, k ise gaz sabitini temsil eder). Yani ideal gazın hacmi azaldıkça, basıncı artar ve tam tersi de geçerlidir.

Toplumbilim araştırmalarında, evreni temsil eden örneklemdeki araştırma sonucu, evrene genellenir. Burada bazı olaylardan yola çıkılarak, tüme dair bir genelleme yapılmaktadır.

Tümdengelim yöntemini bir yasadan, tekil bir olay hakkında çıkarım yaptığımızda kullanırız. Örneğin bütün madenler, ısıtılınca genleşir. Bu genel ilkeden, bakır ısıtılınca genleşir önermesini çıkarırız.

Hipotetik-dedüktif akıl yürütme modeli, indüktif ve dedüktif akıl yürütmeyi içeren ve bunların birbirini beslediği bir yöntemdir. Doğa bilimlerinde kullanılan deney, gözlem, hipotez oluşturma ve sınama mekanizmaları, hipotetik-dedüktif model kapsamında yer alır.

Araştırmalarda-incelemelerde kullanılan diğer iki yöntem analiz ve sentezdir. Analizde, bir bütün/sistem, süreç ya da nesne, bileşenlerine, öğelerine ayrılarak işlevleri, etkileşimleri ve ilişkileri incelenir. Sentezde, bileşenlerin/öğelerin etkileşimleri ve ilişkileri incelenerek, sistemin yapılanışı, eş deyişle düzeni ve işleyişi hakkında bilgiler oluşturulur.

Analiz ve sentez yollarının kullanımına güzel bir örnek William Harvey’in (1578-1657) 80’den fazla farklı hayvan türü üzerinde yaptığı diseksiyon (vücudu açarak inceleme, teşrih) çalışmalarıyla kan dolaşımının esaslarını saptamasıdır.

Başka bir akıl yürütme yolu/yöntemi olan retrodüksiyon, gözlemlerin, gözlem dışı kalan nesne, süreç veya kavramlar tasarlanarak açıklanmasını sağlayan bir çıkarım biçimidir. Örneğin 1840’lara gelindiğinde Uranüs adlı gezegenin yörüngesinde öngörülenden farklı bir sapma vardı ve bu sapmayı keşfedilmemiş bir gezegenin oluşturduğu yönünde bir düşünce şekillenmişti. Bu gezegenin yörüngesi, teleskopla keşfedilmeden önce matematiksel olarak hesaplanmıştır. Uranüs’ün yörüngesindeki sapma, gözlem dışında kalan yeni bir gezegenin var olduğu öngörüsüyle birlikte açıklanmıştır.

Analoji, başka bir akıl yürütme yöntemidir. Analojide, iki olay, olgu, nesne ya da süreç arasındaki bir veya birkaç benzerlik üzerinden diğer yönlerinde benzeyebileceği varsayımı yapılır. Örneğin dünyanın atmosferi vardır ve üzerinde canlılar yaşar. Mars’ın da bir atmosferi vardır. Bu analojiyle Mars üzerinde canlıların yaşıyor olabileceği çıkarımı yapılabilir. Analojide, benzetilenler arasındaki ortak ve farklı özelliklerin sayısı, ortak özelliklerle sonuçta var olduğu ileri sürülen özellik arasındaki ilişkinin kuvvet derecesi, ulaşılan bilginin doğruluk derecesini artırabilir ya da azaltabilir.

Hegelci üçleme olarak adlandırılabilecek olumlama-olumsuzlama-sentez şeklindeki akıl yürütmeye, idealist diyalektik yöntem denebilir. Örneğin özdeşlik ile farklılık, tez-antitez olarak dikkate alınırsa, değişim sentez (bireşim) olarak kavranmaktadır. Fakat bu akıl yürütme yolu/yöntemi kurgusaldır, idealisttir. Çünkü özdeş olmak ile farklı olmak düşünsel olarak soyutlanmış iki kavramdır. Bu iki kavram arasındaki karşıtlık/çelişki düşünceler alanında bulunur. Gerçeklikte olan ise değişimdir. Özdeş olan, görece değişmeden kalan özellikler olarak, farklılık ise bazı özelliklerinde değişen olarak düşüncede karşıtlaştırılır. Nesnel gerçeklikte var olan değişim içerisindeki bir nesne, bazı yönlerden görece değişmeden özdeş kalan özelliklere sahip olarak soyutlanırken, diğer bazı yönlerden farklılaştığı düşünülür. Bize göre buradaki karşıtlık/çelişki kurgusal/düşünseldir ve nesnel gerçekliğe ait değildir.

Buraya kadar kısaca değindiğimiz bazı yöntemler, doğa ve toplum bilimleri alanlarında yapılan araştırmalarda kullanıldığı kadar, günlük yaşamda “sıradan” insanların da başvurduğu akıl yürütme ve inceleme yollarıdır. Bilimsel faaliyetlerde bu yöntemlerin kullanımı daha özenle/titizlikle yapılır.

Peki Marx’ın incelemelerinde kullandığı yöntemler nelerdir? Ollman, Marx’ın soyutlamalarının değişim örüntüleri ve etkileşim türlerini barındırdığı için başkalarının yaptığı soyutlamalardan ayrıldığını belirtir. Marx, süreçleri farklı “uğrak”larını değerlendirerek; ilişki/etkileşimleri, aldıkları farklı görünümler olan “biçim”leri içerisinde inceleyerek soyutlar. Soyutlamalarının zamansal kapsamı, ilişkilerin tarihi ve potansiyel gelişimini anlatırken, uzamsal kapsamı, süreçlerin taşıdığı ilişki ve etkileşimlerin sınırını ifade eder.

Soyutlamalarında Marx, farklı genellik düzeylerinde çalışır. Bu genellik düzeyleri Ollman’a göre şunlardır: i) Herhangi bir insana veya duruma mahsus olan ilişkiler, ii) İnsanlardaki, etkinliklerindeki ve ürünlerindeki son 20-50 yıl içerisinde ortak olan ilişkiler/süreçler, iii) Kapitalist toplumdaki ilişkiler/süreçlerin görünümü ve işleyişi, iv) Sınıflı toplumlar düzeyi, v) İnsan toplumu, v) Hayvanlar âleminin genellik düzeyi, vii) Maddi doğa düzeyi.

Konumlanma noktasının (vantage point) soyutlama sürecinde değiştirilmesi ise, aynı ilişkiye farklı taraflardan bakılmasını veya aynı sürece farklı uğraklarından hareketle yaklaşılmasını, başka bir deyişle farklı perspektiflerin kullanılmasını anlatır.

Ollman, Marx’ın soyutlamalar yaparken kullandığı bu yöntemleri, diyalektik yöntemin kapsamında değerlendirir. Bize göre, toplum bilimlerinin geniş alanında soyutlamalar yaparken dikkate alınması/izlenmesi gereken bu düşünme biçimleri, bilimsel/realist düşünme yöntemleri dâhilinde görülmelidir.

Soyutlama sürecinde kapsamın, incelenen gerçeklik kesitine göre geniş ya da dar tutulmaması gerekir. Özel/dar bir genellik düzeyinde yapılan soyutlamaların, daha genel/geniş diğer bir genellik düzeyinde de geçerli sayılması yanıltıcıdır. Tek bir perspektifin kullanılması ya da bir/birkaç perspektifin incelenen ilişki/süreçlerin özsel yanlarını gizlemesi veya çarpıtması da yanlış kanaatlerin/sanıların (doxa) oluşumuna yol açmaktadır.

Toplum bilimleri alanında realist/bilimsel düşünme yöntemleri arasında, soyutlama süreçlerinde ilişki/etkileşimlerin kapsamını doğru belirleme, farklı genellik düzeylerinde soyutlamalar yapıldığının farkında olma, perspektifsel soyutlama yöntemlerine ek olarak, tümevarım, tümdengelim, analiz, sentez, analoji, karşılaştırma gibi yöntemler de kullanılır. Ollman’ın Marx’ın araştırma-incelemeleri sırasında kullandığını saptadığı yöntemler, doğa ve toplumbilimleri için kullanılabilecek yöntemlerdir. Doğa bilimleri alanında, deney/gözlem verilerinden hipotezlere/teorilere doğru yapılan soyutlamalarda, süreçlerin/etkileşimlerin belirli bir kapsamda değerlendirilmesi, maddenin organizasyon düzeylerine karşılık gelen belirli bir genellik düzeyinde çalışılması ve süreçlerin/ilişkilerin belirli açılardan yaklaşılarak yorumlanması söz konusudur. Örneğin daha önce değindiğimiz Boyle yasasının bulunuşu, gaz dolu bir silindirin hacmi ile basıncı arasındaki ilişkinin araştırılması sırasında, bu hususlar geçerlidir. Peki bunlara neden “diyalektik yöntem” diyelim? Kanımızca diyalektik, nesnel gerçekliğin mantığı olduğundan, bu kavramı bir yöntemi anlatmak için kullanmak kafa karıştırıcıdır. Diyalektik, ontolojik bir nitelikler/örüntüler toplamıdır, yöntemsel bir yaklaşım değildir.

Marx’ın ya da diğer bilim insanlarının incelemeleri sırasında kullandığı realist düşünme yöntemlerini, uygun durumlarda günlük hayatımızda ve araştırmalarımızda kullanmamız, ulaşacağımız bilgilerin doğruluğunu sağlayacaktır.

Peki Marx’ın Kapital’in Almanca 3. basıma son sözde yazdığı şu cümleleri nasıl okumalıyız?

Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci —Hegel bunu “Fikir” (“Idea“) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür— gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir. (Marx, Kapital 1. cilt)

Burada Marx “yöntem” (İng. method) kelimesini kullansa da, materyalizm ile idealizm arasındaki karşıtlıktan bahsetmektedir. Kendi materyalist perspektifi, yaklaşımı ile Hegel’in idealist perspektifi, birbirinin tam karşıtıdır. Bu perspektiflerin barındırdığı diyalektik mantığın ise aynı ya da örtüşen yanları vardır. Örneğin çelişki, karşıtların birliği ve mücadelesi, niceliksel birikimlerin niteliksel dönüşümlere yol açması örüntüsü gibi soyutlamalar gerçeklikte olduğu gibi Marx ve Hegel’in kavramsal seti içerisinde de bulunur. Hegel’in felsefesinde “diyalektik” hem bir akıl yürütme yöntemi/yolu olarak üçleme şeklinde, hem de gerçekliğin mantığı olarak gözlenir. Marx’ın idealist üçleme yöntemini kullanmadığı fakat nesnel gerçekliğin soyutlanmış mantığına yazdıklarında yer verdiği belirtilmelidir. “Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor” (Marx) cümlesinin anlamı, Hegelci idealist felsefenin değişim, dönüşüm, ilişki, etkileşim ve süreçleri gerçekliğin bir mantığı olarak dikkate alması, fakat bunları idealist ya da “mistik” bir kurgu içerisinde sunmasıdır.

Bahsedilen son sözde Marx şunu da yazar: “Diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür (…) özünde eleştirici ve devrimcidir.” İşte bu “akışkanlığa” ve “harekete” ait mantığa diyalektik diyoruz ve onu süreçleri, ilişkileri, etkileşimleri, hareketleri inceleyerek soyutluyoruz. Marx’ın yazdıklarında/soyutlamalarında diyalektik yöntemin varlığından değil, diyalektik bir tarzı olduğundan bahsedilmelidir. Marx, soyutlamalarını yaparken bilimsel/realist düşünme yöntemlerini kullanır ve gerçeklikteki ilişkileri, etkileşimleri, süreçleri kavrarken ve sunarken diyalektik bir tarza sahiptir. Diyalektik gerçeklikte bir mantık olarak vardır ve bu mantığı kavrayacak uygun bir tarzda yaklaşılmalı ve soyutlamalar yapılmalıdır. Bu diyalektik tarz, gerçeklikteki ilişkileri, etkileşimleri, süreçleri, değişim ve dönüşümleri yakalamaya çalışır ve yakaladığı ölçüde de sunar. Diyalektiğin bir yöntem olmadığı çok açıktır.

Not: Bu kısa yazıda materyalist diyalektik mantık üzerine olan görüşlerimin tamamını aktarmam mümkün olmadığından, ileri okuma olarak Materyalist Diyalektik Mantık adlı makalemin okunması, beni mutlu eder. marksistarastirmalar.blogspot.

sendika.org/2023/09/diyalektik

Gazze’nin Riviera’sı, Kürdistan’ın OSB’si

Mürüvet Küçük

İki yılda en az 70 bin insanın katledilip on binlercesinin yaralandığı, kentlerin yerle bir edilip yaşanamaz hale getirildiği, yüz binlere süreklileşmiş bir göçebeliğin yaşatıldığı ve açlıkla “terbiye” edilmek istendiği Gazze’deki tablo, çağımızın ruhunun, özelde de kendi kaderini tayin edememiş ulusların karşı karşıya oldukları gerçekliğin kavranması açısından ciddi bir tablo sunmaktadır. Dünyayı bir “kral”, bir tüccar edasıyla oynadığı satranç tahtası gibi gören Trump’ın Gazze konusundaki çıkışları ve son olarak getirdiği plan bu gidişatın son ifadesi oldu.

Trump’ın yerle bir edilmiş Gazze için “Riviera olacak” diyerek yaptığı insanlık dışı çıkış akıllardadır. O çıkışa, enkazlarda bile binlerce cenazenin bulunduğu yerle bir edilmiş Gazze’ye gökten paraların yağdığı, plajlarında sefahat sürülen yapay zekayla üretilmiş bir video eşlik ediyordu. Bununla o, “güce dayalı Amerikan barışının” ne menem bir şey olduğunu gösteriyordu. Ukrayna’yı ya da dünyanın diğer tüm bölgelerini nadir elementler için çökülecek topraklar olarak gören bir yaklaşım bu. Maskesiz sömürgeciliğin 21. yüzyıldaki izdüşümü…

Onu da frenleyen halkların tepkisi var neyse ki! Öyle olmasa Gazze için hazırladığı Riviera planında belirli değişiklikler yapmak zorunda kalmazdı. Hatırlanırsa ilk biçimi Gazze halkını çeşitli Afrika ülkelerine adeta “satmak”, yurtlarından koparıp o ülkelerin çeperine fırlatmaktı. Çünkü Gazze onun için sadece büyük turizm ve inşaat tekellerinin -yani kendisi gibilerin- muhteşem plajları, güneşi, limanı ve diğer avantajlı özellikleriyle paha biçilmez bir yatırım üssüydü. O üste ilerde “baş belası” olma ihtimalleri yüksek Filistinlilere yer yoktu. Nasıl olsa petrol zengini Körfez ülkelerinin tasarladıkları ışıltılı-yapay turizm “cennetleri”nde -mesela Dubai’de olduğu gibi- Hindistan, Çin, Filipinler ya da Bangladeş’ten gelecek ucuza çalışacak işçiler kolayca bulunabilirdi.

Daha sonra planını, dışardan ucuz emek getirmek yerine Filistinlilerin yola getirilerek paryalaştırılması biçiminde değiştirdi. Başka ülkelere “satılmalarından” tümüyle olmasa da vazgeçti. Gazze’yi sicili halk düşmanlığı açısından hayli kirli olan Blair gibilerinin başında olduğu, en tepesinde de kendisinin duracağı bir sömürge gibi yönetmek neden olmasındı?

Yeter ki İsrail’in güvenliği sağlansın, gelecekteki ticaret ve enerji nakil hatları için düşünülecek güzergahlardan birinde kilit bir konuma sahip olan Gazze sisteme entegre edilsin, İbrahim Planı tıkır tıkır işlesin.

Fakat biliyoruz ki, Gazze için düşünülen bu kolonyalist planın tutup tutmayacağını Filistin, bölge ve dünya halklarının tepkileri belirleyecektir.

Gazze’de olup bitenler, kendi kaderini tayin hakları işgaller ve ilhaklarla gasp edilmiş ezilen uluslara ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi. Emperyalist kapitalizmin bir kez daha bir dünya savaşının eşiğine gelecek boyutlarda derin bir krizle sarsıldığı bu koşullarda ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkı hangi dinamikler ya da engellerle karşı karşıya?

Tipik bir işgal ve ilhak örneği olan Kuzey Kürdistan ve genelde 4 parça Kürdistan emperyalist kapitalist sistem, özelde de ilhakçı devletler açısından nasıl bir anlam taşımaktadır? Suriye ve Irak’ta merkezi devletlerin parçalanması, zaten ciddi iç istikrarsızlıklarla karşı karşıya olan molla rejiminin yakın hedef olmasıyla yeni durumlar ortaya çıkmışken…

Lenin’i ve Kautsky gibileri bir kez daha hatırlamak

Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından böylesine kritik bir eşikte gündeme gelen süreç tartışmaları devam ederken Lenin’in Emperyalizm kitabında dile getirdiği ilkesel teorik yaklaşım da bir kez daha hatırlanmayı hak ediyor.

Lenin o eserinde Kautsky’nin oportünizmini teşhir ederken onun emperyalizmin (biz bunu emperyalizm çağında kapitalist tekellerin temsilcisi olan devletlerin diyerek genişletebiliriz) ekonomisiyle siyasetini birbirinden ayrıştıran teorik yaklaşımındaki çarpıklığın altını çizer. Kautsky’nin ilhaklardan mali sermayenin “tercih ettiği” bir politika olarak bahsettiğine işaret ederek sorunu tercih sorunu olarak koyduğu için “gayet mümkün olan başka bir politikaya da yönelebileceğini” savunduğunu vurgular. “Sanki ekonomide tekeller, politikada tekelci olmayan, şiddetçi-fetihçi olmayan bir tutumla bağdaşırmış gibi” der ve bu yaklaşımın emperyalizmin ekonomisiyle politikasını birbirinden ayrıştırıp ilhakçı saldırganlığı bir tercih derekesine indirgeyerek onu temize çıkardığını, “temel çelişkilerini gizlediğini” ekler. Bu yaklaşımın adını da “burjuva reformizmi” olarak koyar.

Kapitalist emperyalizmi irdelerken ilerleyen sayfalarda emperyalizmin sadece “yeni açılmış ülkelerde değil, eski ülkelerde de ilhaklara, artan ulusal baskılara, bunun sonucu olarak da artan bir direnmeye yol açtığı”nın altını çizer. Bununla Kautsky’e Almanya’nın hasıraltı ettiği ilhakçı politikasını hatırlatmak ister. Bu konudaki ikiyüzlü tutumunu şöyle teşhir eder:

“İlhaklara karşı çıkıyor ama itirazlarını, oportünistler için mümkün olduğunca kolay kabul edilebilir, en az incitici biçimde sunuyor. Doğrudan doğruya Alman kamuoyuna hitap etmesine rağmen yine de en önemli, en güncel bir noktayı, örneğin Alsas-Loren’in Almanya tarafından ilhak edildiğini örtbas ediyor. Kautsky’nin bu ‘zihinsel sapkınlığı’nı değerlendirmek için bir örnek verelim. Diyelim ki bir Japon, Filipinler’in Amerika tarafından ilhak edilmesini mahkum ediyor. Birçok kişi onun bunu genel olarak ilhaklardan nefret ettiği, Japonya tarafından ilhak edilmesine karşı çıktığı Kore’nin Japonya’dan aynlma özgürlüğünü savunduğu zaman kabul etmek durumunda değil midir? Kautsky’nin gerek emperyalizmi teorik tahlili gerekse de emperyalizmi ekonomik ve politik eleştirisi, tamamen, Marksizmle hiç bağdaşmayacak bir ruhla, temel çelişkileri gizlemek, yumuşatmak ve Avrupa işçi hareketi içinde oportünizmle yıkılmakta olan birliği ne pahasına olursa olsun muhafaza etmek ruhuyla doludur.” (Emperyalizm, sf. 127-128, İnter yayınları) (*)

Günümüzde Türkiye’nin ABD emperyalizmiyle olan bağımlılık ilişkilerine karşı oldukça keskin söylemlerle antiemperyalizm taslayan sosyal şoven solcuları anlatır gibidir bu satırlar. Gazze konusunda Siyonist işgalci İsrail ve arkasındaki emperyalist güçler hakkında keskin bir retorik tutturan bu kesimler de tıpkı Kautsky gibilerde olduğu haliyle kendi sınırları içindeki ilhakçı politikalara seslerini çıkarmamakta, onu görünmezleştirmektedir: Feodal bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında ilhak ederek (daha doğrusu emperyalist güçlerin yaptığı taksimlendirmeyle) kendisine kattığı Kürdistan konusunda çıtlarını çıkarmazlar.

Lenin’in Kautsky’ye ilişkin tespitleri, gerek bugün devam eden süreç tartışmalarındaki liberal tutumun neden temelsiz olduğunun anlaşılması gerekse diğer kutupta yer alan ve bir ilhak sorunu, ezilen ulusun kendi kaderini tayin etme hakkı yokmuş gibi davranan sosyal şoven cenahın samimiyetsizliğini anlamamız açısından önemlidir.

Liberal kesimler ekonomi ile siyaseti birbirinden ayrıştıran yaklaşımlarıyla Kürt ulusal sorununun Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu sacayaklarından biri olduğunu unutuyor. Olup biteni, Kürdistan’ın kuzey parçasının Türkiye açısından taşıdığı ekonomik-jeostratejik-jeopolitik anlamlardan koparıp bu anlamların derinliğini öteleyerek okuyorlar. Türkiye Cumhuriyeti açısından Kürt ulusuna yönelik tutumu bir siyasal tercih olarak okudukları için bu tercihin değişebileceğini farz edebiliyorlar. Hem de gerek bölge genelinde gerekse Türkiye’de onu değişime zorlayacak güçlü bir sınıf ve toplumsal hareketin yokluğu koşullarında görüyorlar bu hayali.

Sosyal şoven kesimler ise tersinden gelerek onlarla aynı noktada buluşuyorlar. Tutumlarının üzerini biraz kazıdığınızda Kürdistan’ın ilhak edilmiş halinin tekelci burjuvazi ve devleti açısından taşıdığı ekonomik-jeopolitik-stratejik anlamları sahiplenmiş olan bu kesimler, oradan gelen kaynağın işçi ve emekçilere kırıntı düzeyinde bile olsa sunulmamasını ise dert etmiyorlar. Tipik bir sınır bekçiliği rolü ve ruhuyla hareket ediyorlar. Ama baksanız hepsi en keskin antiemperyalisttir!

Tam da bu noktada Kürdistan’ın diğer parçaları dahil Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından taşıdığı anlamlara, bu anlamların tarihsel süreç içinde nasıl bir değişim geçirdiğine, o değişime rağmen özünü dipdiri koruduğuna ve bunun nedenlerine bakmak gerekir.

Burjuvazi ve devletinin gözünde Kürdistan

Bu aşamaları Lenin’in belirttiği gibi “Doğadaki ve toplumdaki bütün sınır çizgileri koşullara bağlı ve değişebilir şeyler olduğu” gerçeğini unutmadan kabaca belirtmek gerekirse karşımıza şöyle bir tablo çıkar:

Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak 1980’lere kadar olan dönemde kalkınmacı yaklaşımla asimile ve entegre etme politikalarıyla askeri-güvenlikçi yaklaşım iç içe geçmiş, çoğunlukla askeri-güvenlikçi yaklaşım belirleyici olmuştur.

‘80’lerden sonra neoliberal birikim politikalarına, Ortadoğu ve dünya genelinde yaşanan gelişmelere, mücadelenin cunta eliyle ezildiği düşüncesine dayanılarak Özal’da cisimleşen politikalar yavaş yavaş gündeme gelmiştir. Bu politikaların kesiştiği nokta, entegrasyon için kalkınma olduğu kadar Misak-ı Milli hayalleriyle iç içe geçen Musul-Kerkük petrollerini ve Kürdistan’ın güneyini de kapsayan bütünleşik bir pazar hayali olmuştur. Bu yaklaşım Kürdistan’ı sadece bir tüketim pazarı olarak değil aynı zamanda sermaye birikim alanı yani artı değer sömürü alanı olarak da tasarlar.

Fakat özgürlük hareketinin gelişimiyle bu politika çatallanmış, Özal’ın girişimleriyle askeri-militarist ezme harekâtları iç içe geçmiştir. ‘90’lar boyunca baskın politika askeri-militarist ezme politikası olurken Kürdistan’ın doğal kaynakları ve insan gücü esas olarak tekelci kapitalizmin ihtiyaçları temelinde Türkiye’ye aktarılmıştır. Fakat her konuda olduğu gibi bu konuda da kesin sınır çizgileri koymak hayatın gerçeğine uymaz. Bu dönemde de kalkınmacı olduğu kadar asimilasyoncu politikalarda belirli esneklikler taşıyan entegrasyon politikaları belirli boyutlarıyla uygulanmıştır.

2000’lerde de bu yaklaşımlar melez biçimleriyle hükmünü konuşturmuş, ancak yaşanan değişim ve dönüşüme uygun olarak Kürdistan’ın ekonomik değeri salt hammadde ve girdi kaynağı ya da işgücünün göç yoluyla Türkiye sermaye birikim rejimine katılması biçiminde özetleyeceğimiz entegrasyon politikaları devam ederken Kürdistan’ın bir artı değer üretim merkezine dönüşmesi yönünde önemli gelişmeler yaşanmış, birçok OSB kurulmuştur. Dahası doğal kaynakları emperyalist kapitalizmin yaşadığı kriz ve yeni dengeler içinde özel bir anlam kazanmış, bu açıdan da gelinen noktada ormanları, dağı taşı, madenleriyle Kürdistan çok özel bir hızlı sermaye birikim alanına dönüşmüştür.

Bu dönemlere daha yakından bakacak olursak…

Kürdistan’ın en büyük parçası olan Kuzey Kürdistan, haritaların cetvelle çizilerek belirlendiği Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından Osmanlı bakiyesi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne bir ilhak olarak katıldı. Sonraki yıllarda da gerek sosyo-ekonomik gerekse ideolojik-siyasi ve örgütsel olarak bu ilişki ilhak mantığı temelinde pekiştirildi.

Onlarca yıl ciddi bir yatırım yapılmadı daha doğrusu bir sermaye birikim alanı olarak ele alınmadı. Bunun önemli bir sosyolojik sonucu da mülksüz-yoksul köylülerin kapitalist üretimin yoğunlaştığı Türkiye metropollerine göçertilerek ucuz işgücü haline gelmesi, dolayısıyla emek piyasası üzerinde de bir basınç unsuru olarak kullanılmaları, en güvencesiz alanlarda sirküle olan bir yedek işgücü deposu muamelesi görmesi oldu. Bu iç göç, sermayenin atılım yaparak tekelleştiği 1960’larda özellikle belirgin bir olgu olarak karşımıza çıkar.

Diğer taraftan oldukça zengin doğal kaynakları (petrol, değerli madenler, tarım ürünleri ya da su kaynakları) tekelci burjuvazinin üretim üslerine hammadde ve girdi olarak aktarıldı.

Dolayısıyla Kürdistan Türk tekelci burjuvazisinin gelişimini her açıdan besleyen ancak kendi gelişimi adeta dondurulmuş tipik bir ilhak oldu. Bu durum kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasıyla açıklanmayacak kadar girift tarihsel nedenlere ve bilinçli politikalara dayanır. Sayısız isyanla kendi kaderini tayin etmek isteyen Kürt halkının bu özlemi, burjuvazi ve temsilcileri açısından hem bastırılması zorunlu bir gerçeklik ama hem de ezeli bir korku olarak var olageldi.

Altyapı hizmetleri bile ilhakçı bir mantıkla militarist-inkarcı-asimilasyoncu politikaların hayata geçirilmesi için yapıldı. Bölgeye yönlendirilen devlet yatırımları “güvenlik” temelli, yani askeri altyapı ve karakol ağırlıklı oldu.

Tekelci sermaye ve devleti orayı yerel üretimi geliştirmeden bir girdi ve hammadde kaynağı olduğu kadar kendi sınırlarına kattığı bir tüketim pazarı olarak gördü.

Antep, Malatya gibi iller spesifik önemleri dolayısıyla bu tablo içinde daha özel bir yerde dursa da genel tablo aşağı yukarı böyle oldu.

Kalkınmacı politikalar militarist-asimilasyoncu politikaların gölgesinde boy verdi

Ekonomide gelişmeye neden olacak her adım kontrol ve entegrasyonu güçlendirme yaklaşımı tarafından belirlendi.

Bunun en çarpıcı örneği GAP’tır. Devlet onu bir “bölgesel kalkınma planı” olarak lanse etse de esasında o tekelci burjuvazinin gerek enerji gerekse tarımsal girdi ihtiyaçlarının karşılanması amacına endeksli bir proje oldu. 22 baraj, 19 HES’ten oluşan ve Türkiye’nin elektrik ihtiyacının yüzde 25’ini karşılayan bu projenin varlığı Kürt illeri açısından hiçbir anlam taşımadı. Tersine, bölgedeki su kaynakları kurudu, Kürt köyleri üretilen elektriğe ulaşamadı.

Baraj ve altyapı ihaleleri büyük tekellere verilirken bölgede hiçbir kalıcı sanayi yatırımı yapılmadı. Koç’lar, Sabancılar, Enka’lar, Cengiz’ler, Limak’lar, Tekfen’ler milyarlarca dolarlık inşaat ve enerji ihaleleriyle sermaye birikimlerini katlarken bölge halkına mülksüzleşme ve proleterleşerek ucuz işgücü haline gelmek dışında bir şey düşmedi. Kırıntılardan nemalanan tek kesim yerel işbirlikçiler oldu, bunlara dayanan bir ağ üzerinden bölgenin entegrasyonu için daha geniş bir zeminin yaratılması esas alındı.

Bunların hepsiyle birlikte onun ilhak hali, Türk işçi ve emekçileri üzerinde de ideolojik-siyasi hegemonya kurmakta, sınıf çelişkilerini “ulusal birlik”, “ayrılıkçılar”, “terör belası” gibi söylemlerle perdelenmesinde kullanılan işlevli bir araç muamelesi gördü. “Başka bir ulusu ezen ulusun proletaryasının özgür olamayacağı” sözü ete kemiğe büründü.

Değişime zorlayan koşullar ve gerçeklik

Kürdistan’ın bu konumu ve ilişkileniş biçimi elbette sabit kalmadı. Dünya ve bölgedeki değişimler, mücadelenin düzeyi, birikim politikaları onun tarihsel anlamını özsel olarak değiştirmese de ilişki kuruş biçiminde önemli değişikliklere neden oldu.

1980 sonrasında gerek neoliberal birikim politikaları gerekse Kürt özgürlük hareketinin büyüyen varlığıyla bu politikalarda sıçramalı bir seyir izlendi. Güvenlik kaygılarının daha da katmerlendiği bu dönemde binlerce köy yakılıp zorla boşaltılarak yoksul Kürt köylüleri hem Kürdistan illeri hem de Türkiye metropollerine göçertilerek sermayenin ucuz işgücü ihtiyacının kaynağı haline geldiler. Bu zorla göçertmeye neoliberal politikaların tarım ve hayvancılıkta yarattığı yıkımın tetiklediği diğer bir göç faktörü de eklendi.

Kürdistan askeri bir savaş alanı haline gelirken en önemli geçim araçlarından mahrum kalıp tamamen mülksüzleşen Kürt köylüleri Türkiye proletaryasının gövdesine dahil oldu. Esas olarak inşaat, tekstil-konfeksiyon ve hizmet sektörünü besleyen bu işgücü, tekelci kapitalizmin ücret politikaları üzerinde de ciddi etkilerde bulundu.

Diğer yandan savaşın genişleyerek büyümesiyle savunma sanayii, inşaat, enerji ve maden sektörleri Kürdistan’da tekelci sermaye birikiminin temel dayanakları haline geldi.

Savaşın ve buna bağlı “yatırım” politikalarının kimi zaman sermaye çevreleriyle devlet içindeki “rant odaklarının” paylaşım kavgasına bile neden olduğunu biliyoruz. OHAL, koruculuk, özel güvenlik harcamaları, örtülü ödenekten akıtılan paralarla askeri-sanayi kompleksine sürekli olarak sermaye akıtıldı.

OSB ağıyla artı değer sömürüsü ve dağın, taşın-ormanın yağması

Ulusal baskının özel bir sermaye birikim koşuluna dönüştüğü bu gerçeklik içinde ilerleyen süreç yakın dönemde bambaşka bir nitelik kazandı.

Kürdistan, Türk tekelci burjuvazisi açısından ucuz emek, ucuz hammadde ve güvenlik temelli rant alanı olarak değer taşırken özgürlük mücadelesinin gücü, Kürt toplumsal yapısında-sınıfsal haritasında yaşanan dönüşümler, konumundan kaynaklı olarak sermayenin stratejik yatırım planları açısından kazandığı nitelik, bölgedeki dengeler ve uluslararası koşulların, işbölümünün değişmesi gibi faktörlerle giderek bir yatırım üssü olarak da anlam kazanmaya başladı.

Kürdistan’80 sonrasından başlayarak günümüzde başat bir sermaye birikim yöntemi haline gelen doğal kaynakların, yeraltı zenginliklerinin vahşi bir hırsla yağmalandığı özel bir coğrafya niteliği kazanmış durumdadır. Enerji tekellerinin en önemli yatırım alanı haline gelen coğrafya, kurulan OSB’lerle istenen hızda olmasa da kapitalist birikim sistemine entegre edilmektedir.

Topraksız yoksul köylülerin proleterleşme süreci çok öncesinden başlamıştı. Neoliberal politikalarla birlikte küçük ve orta ölçekli toprak sahipleri de fiilen proleterleşti. O açıdan da bölge büyük bir ucuz işgücü deposu niteliği kazandı. Düşünün ki, toprağı olan Urfalı köylüler bile bölge HES’lerle donatılıp sular hapsedilirken tarlalarını sulayamama derdi başta olmak üzere tarımsal girdi maliyetlerini karşılayamadıkları için sürekli gezer halde inşaat ya da mevsimlik tarım işçisi haline gelmiştir.

Bu sektörlerde öne çıkan şirketler enerji ve madende Zorlu, Kolin, Limak, Çalık, Erdemir. Bu şirketler baraj, HES, krom ve bakır madenciliği, enerji nakil hatları gibi alanlarda bölgeyi adeta soğurmaktadır. İnşaat ve altyapıda da pastanın büyüğü Kalyon, Limak, Rönesans, Cengiz ve YDA gibi büyük beton patronlarına sunulmaktadır. Tarım ve gıda sanayinde ise Koç, Ülker, Yıldız Holding öne çıkıyor.

Bu yatırımlar Kürt yoksullarının düşük ücretlerle çalıştırılması üzerinde yükseliyor. Elde edilen kâr ise bölgeye yatırım olarak dönmüyor, tekelci kapitalist sermaye birikimi için sanayi bölgelerine ya da para sermayeye tahvil ediliyor. Sadece Şırnak’ta onlarca maden ocağı var ve bunların çoğunluğu ruhsatsız-kaçak işletmeler. Yerel-küçük sermaye sahipleri tarafından işletilen bu ocaklar esasında büyük maden şirketleriyle şu ya da bu şekilde bağlantılı oldukları gibi bölgenin sosyo-ekonomik yapısı sınıf ilişkileri- toplumsal dengeler içinde de önemli bir yer tutmaktadır.

Bir üretim üssü yapma hayali, ama…

Dünya ve bölgede yaşanan gelişmeler, Türk tekelci burjuvazisi ve devleti açısından uzun yıllardır masada bekletilen bir hayali yeniden canlandırıyor: Dört parça Kürdistan’ın fiilen Türkiye’ye entegre edilmesi.

Güney Kürdistan sermaye ve mal ihracı açısından uzun yıllardır bir pazar konumunda zaten. Askeri olarak da karakollarla çevrelenerek bu fiili duruma militarist-siyasal bir nitelik kazandırıldı. El Nusracı çetelerin iktidara getirilmesiyle birlikte Suriye’ye de bir Türkiye vilayeti muamelesi yapılmaktadır -ki zaten İdlip, Efrin gibi bölgeler uzun süredir çeteler üzerinden Türkiye denetimindedir. Rojava engelinin kaldırılmasıyla Suriye’ye -şimdilik siyasal olmasa bile- ekonomik olarak Türkiye’yle entegre bir pazar gözüyle bakılıyor. Önümüzdeki dönemde İran için de benzer planlar masada. Kapıda bekleyen bir operasyonla İran molla rejimi de dağıtıldığında Rojhilat’ın da bu bütünün parçası olması murat ediliyor.

Bu tablo, ekonomik altyapısı itibariyle diğer parçalardan daha gelişkin olan Kuzey Kürdistan’ın güçlü sanayi yatırımlarına olmasa bile belirli sektörlerde montaja dayalı üretim ya da tekstil gibi emek yoğun sektörlerde bir kapitalist üretim üssü olarak ele alınmasını getiriyor. Coğrafi yakınlık başta olmak üzere pek çok avantajın hesaplanması üzerinden gelişen bu projeksiyonda şimdiden azımsanmayacak ölçekte yol alınmış durumdadır.

Mardin’deki tablo genele ilişkin fikir veriyor

Bu açıdan Antep, Urfa, Malatya gibi kentler öne çıksa da mesela Mardin’deki OSB’ler de gerek sayı gerekse istihdam ettikleri işçi kapasitesiyle dikkat çekmektedir.

Kentte bulunan iki OSB’den birinin fabrika sayısının yaklaşık 200 olduğu belirtiliyor. İkinci OSB’de ise ilk etapta bazıları inşa aşamasında toplam 20 fabrikanın varlığından söz ediliyor. Bu OSB’lerin ilkinde veriler farklı olsa da aşağı yukarı 7-8 bin işçi, ikincisinde de bin 200 işçinin istihdam edildiği kaydediliyor. İlk OSB’de kurulu tesislerde şu alanlarda üretim yapılıyor: 78’i gıda ürünleri, 28’i tekstil, 5’i kimyasal ve kozmetik, 4’ü mobilya, 60’ı diğer sektörler.

Bazı kaynaklar faaliyete geçen işletme sayısının çok daha az olduğunu belirtseler de burada mesele hem doğrudan Güney Kürdistan ya da Suriye pazarına üretim yapan firmaların varlığı hem de bu firmaların çoğunun aslında tekelci burjuvaziye fason üretim yapan birer tedarikçi olmalarıdır.

Çoğu küçük ve orta ölçekli olup fason ya da yarı mamul üretim yapan bu firmalar, hem uluslararası markalar için üretim yapan İstanbul’daki şirketlere fason üretim yapıyorlar hem de Antep, Urfa ve Malatya gibi Kürt kentlerinde yoğunlaşan ve bir kısmı İstanbul merkezli büyük fabrikalara fason üretim yapan firmaların taşeronluğunu yapıyorlar.

Yine gıda sektöründe un üretimiyle dikkat çeken firmaların bir kısmı Irak ve Suriye’ye doğrudan ihracat yaparken bir kısmı da Türkiye’deki gıda tekelleri için fason üretim yapmaktadır.

Kozmetikte Tansay ve benzeri firmalar büyük ulusal zincir markalara özel üretim yapıyor. Örneğin Türkiye’deki market zincirleri (A101, BİM, Şok vb.) için fason şampuan, deterjan, kolonya üretimi gibi.

İnşaat girdileri için üretim yapan firmalar, kendi markalarıyla satış yaptıkları gibi büyük inşaat tekellerine de parça tedarik edebiliyor. Yine Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Batman’daki kamu ve özel inşaat ihalelerine bu üreticiler tedarik sağlıyor. Dahası bu firmalar Güney Kürdistan’a da doğrudan ihracat yapıyor.

Mardin sadece bir örnek. Proleterleşen Kürt halkının ucuz emeği üzerinden bu bölgenin tam bir emek yoğun sömürü merkezi haline getirilmek istendiği açık. Kapitalistlerin dönem dönem bölgesel asgari ücretten bahsetmeleri bile geleceğe ilişkin planları açısından önemli bir veridir.

Buna rağmen büyük tekeller, ucuz işgücü olanakları vs.’yi dikkate almak yerine tamamen Kürdistan’ın spesifik önemi, bugüne kadarki katı ekonomik-sosyal politikalar temelinde orayı asıl olarak bir artı değer üretim merkezi olarak değil de varlıklarını yerle bir edecek şekilde soğurdukları bir ilhak olarak ele alıyorlar. OSB’lerin ve büyük tekellere bağlı fabrikaların taşındığı yerlerin asıl olarak İç Ege, İç Anadolu olması, Kürdistan’daki ucuz işgücüne rağmen bunun tercih edilmesi bile başlı başına manidardır.

Şimdilik asıl tercih doğanın, doğal kaynakların yağması

Bu noktadan bakınca sermaye de devleti de Kürdistan’la asıl olarak klasik kolonyalist bir yaklaşımla ilişkileniyor demek abes olmayacaktır. Bu yaklaşım, geçmişten beri süregelen yeraltı ve doğal kaynakların soğurulup tekelci sermayeye girdi olarak sunulması şeklinde özetleyeceğimiz politik hattın daha çıplak bir yağma ve talan siyasetine dönüşmesi anlamına gelmektedir.

Bu açıdan da yeraltı kaynaklarının, ormanların yağması üzerinden hızlı bir sermaye birikim alanı olarak ele alınması daha öncelikli bir yerde duruyor. Askeri militarist bir kuşatma altındaki Kürdistan’ın dağı, taşı, ormanı yerle bir ediliyor. Korucular ve asker gözetiminde kesilen ormanlarla hem askeri operasyonlar ve bölgenin kontrolü için doğal yapıya kastedilmekte hem kereste şirketlerine yüksek kârlarla satış yapılmakta hem de maden şirketleri için zemin düzlenmektedir.

Düşünün ki Gabar’daki petrol için geniş bir alan adeta tıraşlanmış durumda. Besta, Cudi iş makineleriyle yere bir edilmekte, bölgenin coğrafi yapısı militarist-askeri niyetlerle bozunuma uğratılırken, doğal kaynaklarının tekellere peşkeşi için de daha elverişli bir hale getirilmektedir.

Gabar petrolü, Besta ve Cudi’nin katli halka “iş olanaklarıyla” kabul ettirilmeye çalışılsa da yüksek kârlar getiren tüm bu yağma ve talandan bölgeye ve halkına hiçbir şey bırakılmamaktadır. Çıkarılan petrol de maden de esas olarak tekelci kapitalizmin merkezlerine sevk edilmekte, madenlerdeki kârlar da işletmeci yerel patronların cebine girmektedir. Yerel askeri ve sivil bürokrasi, korucular, devlete dayanak olan irili-ufaklı sermaye kesimleriyle uzayıp giden bir zincir buralarda yapılıp edilen talanın rantından çeşitli biçimlerde beslenmekte, beslendikçe de Kürt halkının sisteme entegre edilmesi için daha güçlü ve çapı genişleyen çıkar ağlarıyla dayanak haline gelmektedirler.

Malatya’dan Sivas’a, Erzurum’dan Erzincan’a Dersim’e, Van’dan Hakkari’ye, Ağrı’dan Siirt’e, Amed’den Mardin’e Şırnak’a kadar Kürdistan coğrafyasının hemen tüm illerinde yüzlerce maden arama ruhsatı dağıtılmış ve yüzlerce noktada maden arama çalışmaları başlamış, maden ocakları açılmış durumda.

Kürt illerinde sadece yerel küçük sermaye grupları değil büyük şirketler, tekelci burjuvazinin baş temsilcileri de maden işletmektedir.

Bunlardan en bilineni Cengiz Holding’in Mardin Mazıdağı’ndaki Eti Bakır A.Ş. bünyesinde fosfatın yan ürünlerle (çinko, kobalt) entegre işlendiği büyük bir tesis bulunuyor.

Aynı şekilde Eti Bakır’ın maden sahaları arasında Siirt de yer alıyor. Bu ocaklarda Kürt işçilerin hangi koşullarda çalıştığı yaşanan işçi katliamları üzerinden toplumsal gündem olmuştu.

Yine Sivas’ta Koç Holding’e bağlı Demir Export A.Ş., Kangal ilçesinde bulunan Bakırtepe Altın Madeni ve Divriği ilçesinde bulunan Taşlıtepe Demir Madeni’nde aktif olarak madencilik faaliyetleri yürütüldüğünü hatırlatalım.

Herbiri ayrı ayrı irdelenmesi gereken bu başlıklar bir tarihsel gerçeği yeniden önümüzde koyuyor: Kürt sorunu basit bir politik tercihler sorunu değildir. Kürdistan ekonomisi-jeostratejik konumu-toplumsal yapısı ve ulusal özlemleriyle tekelci burjuvazi ve siyasi temsilcileri açısından halen en kritik konulardan biridir. Tarihsel yaklaşımında özsel bir değişim olmamıştır. Olması için ya Kürt toplumunun kapitalizme tam entegrasyonunun sağlanması ve ulusal özlemlerinden vazgeçmesi gerekmektedir ki bu, teorik olarak dahi çok uzun yılları alacak bir süreç meselesidir. Sorunun görece daha yakın ve mümkün olan çözüm yolu ise Kürt halkının kendi tayin hakkını eksiksiz ve ön koşulsuz olarak tanıyacak birleşik bir devrimin gerçekleşmesidir.

(*) 26 Nisan 1917 tarihli Rusça baskıya yazdığı önsözde Lenin, Kautsky ve diğer tüm sosyal şovenlerin kendi emperyalist tekellerinin-devletlerinin ilhakçılığını görünmez kılmaktaki ikiyüzlülüğüne işaret eder ve zamanın Çarlığının ağır sansür koşullarında kaleme alınan makalede Ezop dili kullanmak zorunda kaldığını belirterek şu hatırlatmayı yapar: “Dikkatli okur Japonya’nın yerine Rusya’yı, Kore’nin yerine ise Finlandiya’yı, Polonya’yı, Kurland’ı, Ukrayna’yı, Hiva’yı, Buhara’yı, Estonya’yı ve Büyük-Rus olmayanların oturduğu diğer bölgeleri koymakta güçlük çekmeyecektir.” Yani bir komünist olarak feodal bir imparatorluk olan Rus Çarlığının ilhakçı politikalarını görünmez kılmadığını, Kautsky gibi başka ilhakçı devletleri teşhir ederken kendi devletinin politikalarını görünmez kılmadığını anlatmak ister.
devrimciproletarya.org/gazzeni

Dersim Katliamı ve Seyit Rıza'nın idamı... (15 Kasım1937)

AYŞE HÜR

DERSİM’E RESMÎ BAKIŞ

‘Osmanlı’dan Günümüze Kürtler ve Devlet’ başlıklı yazımın ‘Devletin isyanları önleme reçetesi’ adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim:

“Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926’da hükümete sunduğu raporda, “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır” demişti. 1931’de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: A.) Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B.) Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.”

"OKŞAMAKLA OLMAZ"

Erkânı Harbiye Reisi’ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”

* * *

Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ’ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius’un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi ‘On Binlerin Yürüyüşü’nü anlatan Xenophon’un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir.

Bitlis hükümdarı Şeref Han Bitlisi’nin 1597’de kaleme aldığı Şerefname’de ise “Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı” satırlarını okuruz. Bütün bunların ‘Dersim’ adının erken biçimleri olduğu sanılır. Genel olarak, Dersim adının Farsçada ‘kapı’ anlamına gelen ‘der’ ile ‘gümüş’ anlamına gelen ‘sim’ kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, ‘Sim’ asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar.

ESAS DERSİM

Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı’nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek’in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine ‘Batı Dersim’; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt’i içine alan bölgeye ise ‘Doğu Dersim’ denir. 1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859’da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926’da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.

PROTO ERMENİLER

Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. ‘Erken Dersimliler’ denilen Kırmanclar birçok kaynakta ‘proto-Ermeni’ olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. ‘Geç Dersimliler’ ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.

KIZILBAŞ DERSİMLİLER

Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak ‘Dirsimli’ veya ‘Dujik/Duşik’ aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi ‘Ekrâd (Kürtler) taifesinden’ olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar’ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir. Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıban başı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanları'nın bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti.

14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.

12 Eylül 1937 tarihli ve Dahiliye Vekili imzalı belgede Seyit Rıza’nın “kayıtsız şartsız ve silahsız olarak” 11 Eylül’de teslim olduğu belirtiliyor.

1937 ISLAHAT PROGRAMI

Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935’te hazırladığı ‘Şark Raporu’nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937’de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için ‘Islahat Programı’nı açıkladı. Programa göre, Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim’i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu’nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti.

Böylece, resmi tarih tezine göre ‘Horasan’dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler’, asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı.

İnönü’nün açıkladığı önlemler arasında “Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim’den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi’ de vardı. Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, ‘asayişsizlik’ olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti.

Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı.

KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI

Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesi'ndeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle ‘Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden’ Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve 'derebeylik kuvvetinin gitmemesi için’ çare düşünmüştü.

Gazeteye göre, Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır.

HALVORİ TOPLANTISI

Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından ‘birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle’ yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik’te toplandıklarını belirtiyor, ‘muhteris ve mel’un bir zihniyet’ taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail’in “Mektep, nahiye, bizim nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!” diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: "Toplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur."

Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza’dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir...” (12 Kasım 1937, Tan)

BOMBARDIMAN UÇAKLARI

İki aşiret reisinin Munzur’un iki yakasından birbirine bağırmasını ‘en mühim toplantı’ diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı ‘büyük bir isyan’ olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül’de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır’dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türkiye’nin ‘ilk kadın pilotu’ Sabiha Gökçen kullanmıştır.

Seyit Rıza’nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Eylül’de, bazılarına göre 10 Eylül’de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi’ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim’in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.

YARGILANMALAR

Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1937’de Elazığ’da başlar.

Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman’ın Tan gazetesinden izleyelim:

“Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide “Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?” diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. “Başına şapka koydun da adam mı oldun?” Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi.

Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: “Su için yemininden dönmez!” Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat’iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: “Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti.” Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: “Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni’den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza’nın evinde plan çizmiş:” Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ..."

Mahkeme ayın 22'sine bırakıldı. (19 Ekim 1937, Tan)

"SEYİT RIZA İTİRAF EDİYOR..."

"Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza’nın torununun şahadeti oldu.

Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rızanın adamlarından Zeynel’in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan)

"SEYİT RIZA VE AVANESİNİN MAHKEMESİ"

"Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı." (2 Kasım 1937, Tan)

TUNC ELİ İSYANI SUÇLULARININ MUHAKEMELERİNE BUGÜN DE DEVAM EDİLDİ...

"Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu’nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır." (5 Kasım 1937, Tan)

"DERSİM ŞAKİLERİNİN SORGUSU"

"Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza’nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır.

Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir." (8 Kasım 1937, Tan)

"ATATÜRK DOĞU SEYAHATİNE ÇIKIYOR..."

"Cumhurreisimiz Atatürk’ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu’da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya’dan vapurla İstanbul’a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor.

Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya’nın da bu seyahat esnasında Atatürk’ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır." (9 Kasım 1937, Tan)

"BÜYÜK ŞEFİN SEYAHATİ"

Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar. Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor. (13 Kasım 1937, Tan)

"DERSİM ŞAKİLERİNİN AKİBETİ"

"Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli’de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır." (16 Kasım 1937, Tan)

"CUMHUR REİSİ DÜN ELAZİZ'DE KARŞILANDI"

"Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13’te Elaziz’i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular.

(...) Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli’ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi. Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk’ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır. Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır. Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek’ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz’e avdet buyurmuşlardır..." (18 Kasım 1937, Tan)

SEYİT RIZA’NIN İDAMI...

O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür’in emriyle, Diyarbakır’da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatının bağışlanmasını isteyecek ‘6 bin beyaz donluya meydan vermemek’ için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil’e göre; "usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza’nın yaşı 57’ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17’den 21’e çıkartılmıştı", bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı.

Çağlayangil şöyle bitirmişti: “Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ip boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı...” (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.)

Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza’nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza’nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır.

6 Ağustos 1938 tarihli belgede Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte 13 kişinin imzası var.

İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI

Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim’de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı.

Genelkurmay kitabına göre, "Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradı temizlenecekti." (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), (Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı)

Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim’i aşarak Erzincan’ı da içine almıştı. 31 Ağustos’a kadar süren ikinci ‘tedip’ ve ‘tenkil’ harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından ‘haydut’, ‘eşkıya’, ‘şaki’, ‘dağlı’ diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle ‘imha edilmiş’, ‘temizlenmiş’, ‘köyleri yakılmış’tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: “Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır.” (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.

VE SÜRGÜNLER

‘Tarama’nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938’deki Meclis’i açış konuşmasında Tunceli’de ‘haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı’ dile getirmiş, İsmet İnönü ‘Dersim müşkilesinden kurtulduk’ demiştir.

Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilecektir.

ÇAĞLAYANGİL’İN KORKUNÇ İDDİASI: “ORDU GAZ KULLANDI”

Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim.

Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil’i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil’in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil’in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum:

"KANLI BİR HAREKÂT"

“.....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.’

Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz.

Siz bütün Dersim’e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’

Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi.

Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü İran’da....” (Kayıt burada bitiyor.)

Eğer Çağlayangil’in dedikleri doğruysa; ‘Dersim’de soykırım yapıldı’ diyenlere nasıl itiraz edeceğiz?

Kaynakça: Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995, Nurşen Mazıcı, Celal Bayar’ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996; Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı’nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998; İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990; Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997. (Taraf Gazetesi, 15 Kasım 2008)

* * *

"Mi bese nêkerd ke zûran û hîleyanê to de sere vejî, mi rê bi derd. La mi kî vera to da çok nêda erd, wa to rê bibo derd!" / "BEN SİZİN YALAN VE HİLELERİNİZLE BAŞ EDEMEDİM, BU BANA DERT OLDU. AMA, BEN DE SİZİN ÖNÜNÜZDE EĞİLMEDİM, BU DA SİZE DERT OLSUN!" Seyit Rıza

DERSİMLİLERİN TALEPLERİ

'Dersim Katliamı'nın aydınlatılmasına dair çeşitli anma etkinliklerinde Dersimlilerin dile getirdiği talepleri şöyle:

* Arşivler açılsın, Dersim ismi iade edilsin.

* Dersim halkından özür dilensin.

* Sürgünler, kayıplar ve evlatlık alınan çocukların listesi açıklansın.

* Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklansın.

* Dillerimize ve Kızılbaş Alevi inancımıza özgürlük tanınsın.

* Munzur’daki baraj projeleri iptal edilsin...

DEVLETÇE GÖZALTINA ALINIP KAYBEDİLENLERİN YAKINI

'CUMARTESİ ANNELERİ'NİN ÇAĞRISI

Cumartesi Anneleri de, İstanbul, Galatasaray Meydanı’ndan devleti yönetenlere seslendiler (15 Kasım 2014):

“Dersim demek; Seyit Rıza demektir.

Seyit Rıza ve arkadaşları mezarsızken, Dersim’in hakikati devletin arşivlerinde hapsedilmişken yalnızca Dersim'de yaşananların katliam olduğunu kabul etmek yetmez.

Gündemi değiştirmek için değil, katliamcı, tek tipçi zihniyeti mahkûm etmek için özür dileyin.

Derin yaralarımızı rakiplerinizi köşeye sıkıştırmak için kullanmayın, yaralarımızı saracak adımları atın.

Hakikatin topluma ulaşmasının önündeki engelleri kaldırın; Seyit Rıza ve arkadaşlarının devletin arşivlerinde hapsedilen akıbetlerini açıklayın.

Naaşları ailelerine teslim edin. İnkarcı, asimilasyoncu zihniyete son verin!.."

Seyit Rıza’nın torunu Rüstem Polat da Erzincan’dan Cumartesi Anneleri'ne gönderdiği mektupta şunları söylemişti:

“İdam edilen Seyit Rıza ve arkadaşlarıyla gözaltında kaybedilenlerin mezar yerlerinin belli olmaması bir tesadüf değil elbet.

Onlar aynı zihniyet tarafından infaz edildiler çünkü. Bu zihniyet ile hesabım devam edecek. Öç alma hesabım yok. Ancak bizim ölülerimizin üzerinde istismar ve hakaret hala devam ediyor. Bunu sürdürenler karşısında susmamı kimse beklemesin. Mezar yerlerimiz açıklanana kadar mücadeleniz mücadelemdir.

Bir yüzleşme, bir özür bekliyorum. Analar ağlamasın diye...” (Haber kaynağı: Bianet.org)

sesonline1.blogspot.com/2020/1

Kapitalizmi yönlendiren kurallara dönük her türden reformun, kapitalizmin bazı zararlarını gidermeyi amaçlayan reformların bile antika­pitalist olduğu düşünülemez.

Erik Olin Wright

Kapitalist firmaların işyeri diktatörlükleri şeklinde örgüt­lenmesine izin veriliyor.
Ticari işletmelerin özel mülkiyetinin sağladığı en önemli yetkilerden biri, mülk sahiplerinin çalışanlarına ne yapacaklarını söyleme hakkına sahip olmasıdır.

Erik Olin Wright

Mao-spontex

Maoist spontanizm olarak da bilinen Mao-spontex, devrimci bir strateji olarak spontan eylemi savunan Fransız Yeni Sol'un Maoist bir eğilimi idi. Mao Zedong'un kitle çizgisi kavramından yola çıkan Mao-spontex, Mayıs 68 protestolarının bastırılmasının ardından Mao'nun siyasi düşüncesine özgürlükçü bir yaklaşım geliştirdi. Mao-spontex aktivistleri, ortodoks Marksizm-Leninizm ile ilişkilendirdikleri hiyerarşi, dogmatizm ve siyasi parti biçimini reddettiler. Mao-spontex, esas olarak iki siyasi örgüt tarafından temsil ediliyordu: Proleter Sol (GP) ve Vive la Révolution (VLR). Hareket, 1972'de GP'nin Mao-spontex aktivisti Pierre Overney'in öldürülmesinden sonra fiilen dağıldı.

en.wikipedia.org/wiki/Mao-spon

17 Aralık Dünya Seks İşçilerine Yönelik Şiddetle Mücadele Günü'nü selamlıyoruz!
instagram.com/p/DSXhwTPDEBG/

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.