Show newer

İdeoloji Olarak Biyoloji | Richard C. Lewontin

1. Giriş: R. C. Lewontin ve Bilimin Toplumsal İnşası

Richard C. Lewontin, yalnızca modern popülasyon genetiğinin öncü bir ismi değil, aynı zamanda bilimin epistemolojik otoritesini sarsan en keskin toplumsal eleştirmenlerden biridir. Harvard Üniversitesi’nde Alexander Agassiz Araştırma Profesörü sıfatıyla yürüttüğü çalışmalar, bilimin saf, tarafsız ve toplumdan izole bir kurum olduğu mitini dekonstrüksiyona uğratır. 1990 yılındaki Massey Konferansları'na dayanan bu analiz, bilimin "nesnellik" iddiasının ardındaki ideolojik katmanları ifşa eder. Lewontin’e göre bilim, verili bir toplumsal yapının içinde filizlenen, o yapının ekonomik öncelikleri ve sınıfsal önyargılarıyla malul, kurumsallaşmış bir ideolojik aygıttır.

Bilimin İdeolojik İşlevi ve Metalaşma Süreci:

Bilimin Metalaşması: Bilimsel araştırma, sermaye ve zaman gerektiren bir üretim faaliyetidir; dolayısıyla finansal kaynakları kontrol eden egemen sınıfların (devlet ve çok uluslu şirketler) stratejik hedefleri doğrultusunda yönlendirilir.
Toplumsal Entegrasyon: Bilim insanları tarafsız gözlemciler değil; ailenin, devletin ve piyasa ekonomisinin hiyerarşileri içinde yoğrulmuş toplumsal öznelerdir. Doğaya bakışları, bu toplumsal tecrübelerin inşa ettiği ideolojik bir mercekten süzülür.
Meşrulaştırma Aracı: Bilim, toplumsal kurumların statükosunu "doğal" ve "kaçınılmaz" olarak sunarak mevcut eşitsizliklere sahte bir rasyonellik kazandırır.
Bu bağlamda "Makul Bir Şüphecilik", bilimin sunduğu mutlak hakikat anlatılarını söküme uğratmak ve bilimin demokratikleştirilmesi için zorunlu bir entelektüel duruş olarak karşımıza çıkar.

2. Bilimsel Nesnellik Miti ve İdeolojik Silah Olarak Biyoloji

Modern toplumda bilim, epistemolojik otorite bakımından dinin yerini alarak statükoyu tahkim eden temel meşrulaştırma kaynağı haline gelmiştir. Eskiden "ilahi irade" ile açıklanan toplumsal hiyerarşiler, bugün "genetik belirlenim" retoriğiyle rasyonalize edilmektedir. Bilim, bu yönüyle modern dünyanın seküler kilisesidir; kendi ruhban sınıfına (uzmanlar), mistik diline (matematiksel formüller) ve sorgulanamaz doktrinlerine sahiptir.

Meşruiyetin İkili Süreci

Bilim, toplumsal yapıda birbirini besleyen iki temel işlevi eşzamanlı olarak yürütür:

İşlev

Ontolojik Niteliği

Stratejik Sonucu

Fiziki Dünyayı Değiştirme

Teknik ve teknolojik üretim kapasitesi.

Üretim süreçlerinin optimizasyonu ve yaşamın tıbbileştirilmesi.

Açıklama (Meşrulaştırma)

Dünyanın "neden" böyle olduğunu ideolojik olarak kurgulama.

Mevcut toplumsal eşitsizliklerin "doğallaştırılması" (naturalization).

Darwinizm'in Sosyal Kökenleri: Lewontin, Darwin’in doğal seçilim teorisinin 19. yüzyıl İngiliz ekonomi politiğinin doğaya bir projeksiyonu olduğunu vurgular. Darwin, Thomas Malthus’un rekabetçi nüfus teorisini biyolojiye uyarlarken, aslında Viktoryen burjuvazinin serbest piyasa ilkelerini "doğa yasası" kılıfına sokmuştur. Bu durum, bilimsel teorilerin toplumsal yapıdan bağımsız üretilemeyeceğinin en somut tarihsel kanıtıdır. Bilim, toplumsal yapıyı doğallaştırma çabasıyla, bireyi genetik bir hapishaneye mahkûm eden determinist bir sürece evrilmiştir.

3. Biyolojik Determinizm ve Meritokrasi İllüzyonu

Biyolojik determinizm, toplumsal güç ve statü farklarını "doğuştan gelen yetenek çeşitliliği" olarak sunarak ideolojik bir paravan işlevi görür. "Fırsat eşitliği" kavramı, herkesin aynı başlama çizgisinde olduğu yanılsamasını yaratarak, yarışı kaybedenlerin mağlubiyetini kendi "genetik yetersizliklerine" bağlamalarını sağlar.

Determinist İdeolojinin Ontolojik Ayakları:

Bireysel Farklılıklar: Statü farklarının temelinde genetik kapasite farkları yatar.
Kalıtım: Bu farklar biyolojik olarak kodlanmış ve nesiller arası aktarılabilir haldedir.
Değişmez İnsan Doğası: Toplum, genetik olarak kodlanmış insan doğasının (saldırganlık, hiyerarşi) kaçınılmaz bir sonucudur.
IQ ve İstatistiksel Yanıltmaca: Lewontin, IQ tartışmalarında çok kritik bir teknik ayrım yapar: Bağıntı (correlation) ve özdeşlik (identity) arasındaki fark. Evlat edinilen çocuklarla yapılan çalışmalar göstermiştir ki; çocuklar biyolojik ebeveynleriyle belli bir IQ bağıntısını korusalar dahi, orta sınıf bir çevreye geçtiklerinde grubun ortalama IQ puanı biyolojik ebeveynlerinin seviyesinden yaklaşık 20 puan yukarı fırlayarak evlat edinen ebeveynlerin seviyesine ulaşır. Bu durum, genlerin "sabit bir potansiyel" belirlemediğini, aksine çevresel değişimlerin genetik kapasiteyi dramatik şekilde dönüştürdüğünü kanıtlar. Sir Cyril Burt’ün uydurduğu veriler (Burt Skandalı), bilimin meritokrasi illüzyonunu korumak için nasıl manipüle edilebildiğinin karanlık bir örneğidir.

Kalıtım Düşüncesinin Kültürel İnşası: Charles Dickens’ın Oliver Twist’inde Oliver’ın asaletinin "kanında" olması, Emile Zola’nın karakterlerinin yozlaşmışlığını soylarına dayandırması ve Kallikak ailesi gibi akademik kurgular, biyolojik determinizmin toplumsal bilince nasıl nüfuz ettiğini belgeler.

4. Nedensellik Yanılsaması: Tıp, Genom Projesi ve Ticari Çıkarlar

Modern biyoloji, metodolojik bir hata yaparak "indirgemecilik" tuzağına düşmekte; karmaşık sistemleri anlamak yerine onları en küçük parçalarına ayırarak gerçek nedensellikleri gizlemektedir.

Etmen ve Neden Ayrımı: Tüberküloz örneğinde biyolojik "etmen" tubercle bacillus (bakteri) olsa da, gerçek toplumsal "neden" 19. yüzyılın vahşi kapitalizmi, yetersiz beslenme ve sefil çalışma koşullarıdır. Tüberkülozdan ölümlerin antibiyotikler keşfedilmeden çok önce reel ücretlerin artmasıyla azalması, tıbbın "bireysel tedavi" odaklı yaklaşımının yapısal nedenleri nasıl maskelediğini gösterir.
İnsan Genom Projesi ve "Efendi Molekül" Miti: DNA'nın bir "efendi molekül" (master molecule) olarak fetişleştirilmesi, organizmayı kendi yaşam sürecinden yabancılaştırarak "hantal bir robota" (hollow robot) indirger. Bu projenin itici gücü bilimsel meraktan ziyade, milyarlarca dolarlık ekipman ve biyoteknoloji pazarı yaratan ticari motivasyonlardır.
Hibrid Mısır ve Bilimin "Bükülmesi": Hibrid tohum teknolojisi, verimlilikten ziyade bir "kopya koruma" ve mülkiyet stratejisidir. Bitki yetiştiriciliğinde mülkiyet hakkı tanımayan "kitlesel seçim" (mass selection) gibi bilimsel yöntemler, ticari açıdan kârlı olmadıkları için kasten göz ardı edilmiştir. Burada bilim, patent sistemine hizmet etmek üzere "bükülmüştür."
5. Sosyobiyoloji: Genetik Kaderciliğin Modern Anlatıları

Sosyobiyoloji, mevcut toplumsal düzensizlikleri ve eşitsizlikleri (yabancı düşmanlığı, erkek egemenliği, rekabet) "doğanın demir yasası" olarak sunan bir doğallaştırma (naturalization) projesidir. İnsan doğasını statik bir genetik hapishane olarak kurgulayan bu disiplin, statükoyu koruma işlevi görür.

Sosyobiyolojik Argümanın Safsataları:

Evrensellik İddiası: Mevcut toplumsal davranışlar (girişimcilik, saldırganlık) tüm kültürlerde evrenselmiş gibi tanımlanır.
Genetik Kodlama: Bu kurgusal evrensellerin genlerde yazılı olduğu varsayılır.
Uydurma Öyküler (Just-So Stories): Bu özelliklerin neden seçildiğine dair kanıtlanamaz evrimsel senaryolar yazılır.
Sosyobiyologlar, karıncalardaki hiyerarşiyi "kraliçe" ve "köle" gibi insani terimlerle etiketleyip, sonra bu etiketi insan toplumlarındaki köleliği meşrulaştırmak için kullanırlar. Ispanak sevmeyen çocuklardan homoseksüelliğe kadar üretilen evrimsel senaryolar, bilimsel yetersizliğin ideolojik bir justification (gerekçelendirme) mekanizmasına dönüştüğünü belgeler. Bu, organizmanın kendi yaşam faaliyeti üzerindeki iradesinin ontolojik bir reddidir.

6. Toplumsal Eylem Olarak Bilim: Organizma ve Çevrenin Diyalektiği

Lewontin, organizmanın çevresinin pasif bir kurbanı olduğu yönündeki mekanik görüşü reddederek, organizmanın çevresini aktif olarak inşa ettiği "inşacı" (constructivist) diyalektiği savunur. Bu yaklaşım, biyolojik indirgemeciliğe karşı bütüncül bir perspektiftir.

Organizmanın Çevreyi İnşa Biçimleri:

Tanımlama: Organizma, dış dünyadaki fiziksel nesnelerden hangisinin "çevre" olacağını kendi biyolojik faaliyetiyle belirler.
Yeniden İnşa: Her canlı, atık ürünleri ve tüketim faaliyetleriyle çevresini fiziksel olarak dönüştürür.
İstatistiksel Yapılandırma ve Sinyal Dönüştürme: Organizmalar, dış dünyadaki kaotik dalgalanmaları (ısı, ışık) kendi genetik yapılarına göre anlamlandırır ve içsel tepkilere dönüştürür.
Doğanın Dengesi Miti: "Çevreyi koruyun" söyleminin ardındaki "doğal denge" varsayımı romantik bir yanılgıdır. Çevre hiçbir zaman sabit kalmamıştır; canlılar tarafından sürekli yıkılmış ve yeniden inşa edilmiştir. Meselenin özü, organizma olmadan "çevre" diye bir şeyin mevcut olmamasıdır. Bu diyalektik bütünlük, insanın dünyayı değiştirme sorumluluğunu uzmanlar sınıfından alıp toplumsal eyleme geri verir. Biyolojik sınırlar (uçamamak, her şeyi hatırlayamamak), toplumsal örgütlenme (uçaklar, kütüphaneler) aracılığıyla aşılmaktadır.

7. Sonuç: Bilimde Makul Şüphecilik ve Siyasi Bilinç

Richard C. Lewontin'in analitik incelemesi, bilimin tarafsız bir hakem değil, toplumsal mücadelenin ve ideolojik hegemonya çabalarının bir alanı olduğunu ortaya koyar. Bilim, dünyayı anlama potansiyelini ancak kendi ideolojik prangalarından kurtulduğunda ve demokratikleştiğinde gerçekleştirebilir.

Eylem Çağrısı ve Bilinç:

Şüphecilik vs. Kinizm: Bilime karşı geliştirilen tutum, pasif bir kinizm değil; iddiaların ardındaki metalaşma ve sınıfsal çıkarları deşifre eden bir "makul şüphecilik" olmalıdır.
Demokratikleştirme: Bilim, toplumun geleceğini planlama yetkisini bir "ruhban uzmanlar sınıfına" devretmemelidir.
İnsan Tanımı: Lewontin, Simone de Beauvoir’dan ilhamla insanı "l'etre dont l'etre est de n'etre pas" (özü öze sahip olmayan varlık) olarak tanımlar. İnsan, ne genlerinin hantal bir robotudur ne de çevresinin pasif bir ürünüdür.
İnsan, tarih ve toplumsal eylem aracılığıyla kendi doğasını sürekli olarak yeniden inşa eden aktif bir öznedir. Biyoloji bir kader değil, toplumsal örgütlenmeyle aşılabilen ve yönlendirilebilen bir nedensellik düzeyidir. Nihai hedef, bilimi statükonun silahı olmaktan çıkarıp, kolektif özgürleşmenin bir aracı haline getirmektir.

marksistarastirmalar.blogspot.

Komintern’in gölgesinde: Kemalizm ve Türkiye solu

Kerem Yıldırım & Sinan Köksal

Baştan belirtelim: Tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmeleri hiçbir yönüyle özgün değildi. Hatta Tarihsel TKP’nin siyasal pratik açıdan genel yaklaşımını belirleyen ilke; bağımsız, proleter bir mücadele hattı kurmak değil, “Sovyet anavatanını korumak” ilkesi üzerine biçimlendi. Bu yazıda bu konuyu tartışacak ve kısaca günümüze nasıl uzandığını da açıklamaya çalışacağız.

Avrupa Devrimi’nden Doğu Halkları Kurultayı’na Komintern

II. Enternasyonal’in önderleri Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda kendi ulusal-emperyalist hükümetlerini destekledikleri için bu örgüt dağılmıştı. III. Enternasyonal ya da Komintern, Ekim Devrimi’nden sonra dünya devrimini sürdürmek için 2 Mart 1919’da Moskova’da kuruldu.

Lenin, 1916’da yayınlanan Emperyalizm eserinde proleter devrimin Avrupa dışına kaydığını saptadı. Çünkü emperyalistler, sömürgelerden elde ettikleri kârlarla kendi işçilerinin bir kısmını ihya ettiler. Engels’in 1844’te tespit ettiği, işçi sınıfı içinde işçi aristokrasisinin gelişmesi olgusu, Avrupa işçisini muhafazakârlaştırdı ve devrimci iddialardan uzaklaştırdı. Lenin, bu yeni durum eşliğinde, 1917 yılında, Nisan Tezleri’nde yeni bir enternasyonalin gerekliliğine işaret etti. Yeni duruma uygun, Avrupa’nın çeperlerinden ve yarı-sömürgelerden yükselecek devrimci hareketi yönetecek bir dünya devrimci partisi gerekiyordu. Aslında Komintern’in kuruluşu, Avrupa’da eli kulağında olduğu düşünülen devrim nedeniyle aceleyle gerçekleşti çünkü beklenen dünya devriminin derhal örgütsel bir yapıya kavuşması gerekliydi.

Komintern’in kurucu temsilcilerinin çoğunluğu, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) üyesiydi1. Bu durum, Komintern lağvedilene kadar değişmedi. Komintern’de Zinovyev’den Dimitrov’a uzanan dönemde SBKP, ağırlığını korudu. 1919’da dünya devrimi ne denli yakın gibi görünüyorsa da Komintern, başlangıçta zayıf ve sınırlı bir örgüttü. Rusya dışında Avrupa’da hesaba katılacak tek komünist güç, Alman komünistlerinin gücüydü. Ancak Alman komünistleri de henüz olgunlaşmamış buldukları bu kuruluşa karşı olduklarını ortaya koyuyorlardı2. Bu sırada, başta Lenin olmak üzere, bütün Bolşevik önderler gözlerini Almanya’dan ya da Fransa’dan gelecek devrim haberine dikti.

Lenin 22 Kasım 1919’da Bolşevik Parti’nin merkez bülteninde şunları söyledi:

“Çok açık bir gerçek ki, kesin zafer ancak dünyanın tüm ileri ülkelerindeki proletarya tarafından kazanılabilir. Biz Ruslar, Fransız ya da Alman proletaryasının sağlamlaştıracağı bir işe başlıyoruz. Ama ezilen tüm sömürge uluslarının, hepsinin önünde de Doğu uluslarının emekçi halklarının yardımı olmaksızın zafer elde edemeyeceklerini de biliyoruz.”3

Aslında Lenin, devrimci dinamiğin gelişmesine ilişkin öncelik sıralaması yapıyor, dünyada devrimci ilerleyişe bir denklem sunuyordu. Rusya’daki hareket devrimin yürütücüsüydü ama dünya devrimi, Fransız ya da Alman proletaryasının başarısına bağlıydı. Doğu’nun komünistlerine verilen görevse bu süreçte yardımcı bir rol oynamaktı. Lenin’in ortaya koyduğu devrimci denklemde, Doğu’daki komünistlerin rolü taliydi. Maalesef bu rol, Doğu’nun komünistleri Komintern’in dışında devrimci bir yol açana kadar, yani 1949’da Çin Devrimi olana kadar değişmedi.

1919 yılının hemen başında, Almanya’daki Spartakist Ayaklanması yenilgiye uğradı. İngiltere ve Fransa’daki komünist partiler parlamentarizm tartışması nedeniyle bölünme tehlikesi yaşadılar. Yine aynı yıl, Macaristan ve Bavyera Sovyetleri yıkıldı. İtalya’daki işçi hareketi ise ağır darbeler aldı. Kızıl Ordu iç savaşı kazandı ama 1920’nin yaz mevsiminde Varşova yönündeki ilerleyişi durduruldu.

Dünya devrimini sürdürecek olan asıl devrimci dinamiklerden üst üste yenilgi haberlerinin gelmesiyle birlikte Bolşevikler, Avrupa Devrimi’nden umudu kesmeye başladılar. Batı’dan kesilen umutlar, Doğu’daki ulusal kurtuluş savaşlarını daha da önemli hâle getirdi. Zinovyev, 1 Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’nda, devrimin devamlılığı için Doğu halklarını Batılı emperyalistlere karşı “kutsal savaşa” çağırdı4.

Bu tarihselliğin ertesi, aynı zamanda Türkiye komünist hareketinin de doğum tarihine denk geldi. Türkiye Komünist Partisi (TKP), 10 Eylül 1920’de, Avrupa’daki komünist hareketin yaşadığı ağır yenilgilerin ardından kuruldu ve Kemalistler karşı koyduğu için kuruluş kongresini Türkiye’de değil, Bakü’de toplayabildi.

Komünist harekete karakterini Sovyetler Birliği’nin dış politikası veriyor

Doğu Halkları Kurultayı’nın düzenlenmesi ve TKP gibi Doğulu komünist partilerin doğuşunun hızlanması, Batı’daki beklenmedik yenilginin pratik siyasal sonucuydu. Bu nedenle Doğu Halkları Kurultayı’ndan aylar önce düzenlenen Komintern’in İkinci Kongresi, tam da bu siyasal pratiğin değerlendirilmesi üzerinden biçimlendi.

İkinci Kongre, Temmuz 1920’de yapıldı. Kongreye damgasını vuran olay, Hint delege Roy’la Lenin’in arasında geçen, “ulusal sorun ve sömürgeler sorunu” üzerine yapılan tartışmaydı. Lenin, anti-emperyalist bir karakter taşıyorlarsa burjuvazinin önderliğinde bile olsalar ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi gerektiğini savunuyordu. Roy ise anti-emperyalist savaşta millî burjuvaziye güven olmayacağını, gerçek anti-emperyalist savaşı verecek olanın işçiler ve köylüler olduğunu söyleyerek Lenin’e karşı çıktı. Roy, kongredeki egemen anlayışın aksine, Doğu’daki devrimlere komünistlerin önderlik edebileceğini savunuyordu. Lenin, Roy’un görüşlerini dikkate alarak Doğu’da komünist hareketin bağımsızlığını koruması ve millî burjuvaziye şartlı destek gibi yaklaşımları da ekleyerek, tezlerinde bazı değişiklikler yaptı ve Roy’un görüşleri, kongrede tamamlayıcı tezler olarak kabul edildi5. Ancak Komintern’in siyasal pratiği, Roy’un savunduğu siyasal hattın bütünüyle önemsizleştiği bir biçimde gelişti. Komintern, dünya devriminden uzaklaştıkça Sovyetler Birliği’nin dış politika aracına dönüşüyordu6.

Lenin 14 Temmuz 1920’de şöyle diyecekti:

“Komünist Enternasyonal, sömürge ülkelerdeki ulusal burjuva-demokratik hareketleri bir koşulla desteklemelidir. O koşul şudur: Bu ülkelerde komünistliği yalnızca sözde kalmayacak olan gelecekteki proleter partilerin öğeleri birlikte ortaya çıkarılacak ve kendi özel amaçlarını, yani kendi ulusları içindeki burjuva-demokratik hareketlerle savaşım amaçlarını anlayacak biçimde yetiştirilmiş olacaktır. Komünist Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerdeki burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifaka girmeli, ancak onlarla kaynaşmamalı, henüz ilk adımlarını atıyor olsa bile proleter hareketin bağımsızlığını kesinlikle yeğ tutmalıdır.”7

Lenin bu haklı uyarıyı yaptıktan yaklaşık sekiz ay sonra Kemalistler, 28 Ocak 1921’de, tarihsel TKP lideri Mustafa Suphi ve yoldaşlarını katletti. Katliamdan sonra Komintern ve Sovyetler Birliği Kemalistleri ne uyardı ne de herhangi bir kınama mesajı yayınladı. Aksine, mesele sümen altı edilerek Sovyetler Birliği ile Kemalist Türkiye arasındaki ilişkiler hiç sarsılmadan devam etti.

Onbeşler’in katledilmesi, Sovyetler Birliği ile Kemalizm arasında hiçleşen TKP için bir başlangıçtı. Komintern’in TKP’ye yönelik uygulanan Kemalist terör politikasına karşı sessiz kalma “politikası” sonraki on yıllarda da hiç değişmedi.

1923 Ekim’inde devrimci hareketin Almanya’daki yenilgisi, Komintern’in “sosyalist anavatanı” savunma düşüncesine daha güçlü bir zemin hazırlamıştı. Komintern, artık dünya devriminin değil, Sovyet vatanını savunmanın, “tek ülkede sosyalizmi inşa etmenin” dış politika aracına dönüşmeye yüz tutmuştu. Komintern’in III. Kongresi’nde alınan Batı’da sosyal demokratları destekleme kararı da rafa kalktı. Hatta sonraki süreçte sosyal demokrasi, “faşizmin kanadı” olarak ele alındı. Bu karar, ileride tekrar değişecek, sosyal demokrasi ittifaklar açısından yeniden ele alınacaktı. Sosyal demokratlarla ilgili siyaset değişikliği olsa da ulusal kurtuluş savaşları ile ilgili siyasette hiçbir değişiklik olmadı. Komintern’in Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren “ulusal burjuvazileri destekleme” siyaseti değişmediği gibi daha da güçlendi.

Komintern açısından Türkiye, İran ve Afganistan’daki anti-emperyalist ulusal mücadeleler, emperyalist saldırganlığa karşı set görevi görüyordu8. Bu nedenle Komintern ve Sovyetler Birliği, bu ülkelerde komünist mücadeleyi siyasal pratik açıdan tali gördü. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye olan ilgisinin en önemli nedeni, Türkiye’nin emperyalist Fransa, İngiltere ve onların desteklediği Yunanistan’a karşı verdiği mücadelenin Ankara’yı aynı düşmanla savaşan ve böylece aynı türden bir karşıtlığı paylaşan Sovyetler Birliği’nin doğal müttefiki hâline getirmesiydi9. 1918’den 1930’a kadar Sovyetler Birliği Dışişleri Halk Komiseri olan Çiçerin, İran ve Afganistan’ın yanı sıra Türkiye’nin de “Sovyet Rusya için Batılı devletlere karşı potansiyel bir savunma duvarı” olduğunu dile getirdi10.

Yine Sovyetler Birliği Merkez Yürütme Komitesi’ne bağlı faaliyet yürüten Şarkiyatçılar Derneği Türkologlarından olan Pavlovich de Türkiye’nin Müslüman kitleler açısından önemine vurgu yapıyordu. Pavlovich’e göre, Müslüman dünyasında büyük saygınlığı olan Türkiye’nin devrimci-milliyetçi zaferi, sömürgeleştirilmiş bütün Müslüman ülkelerdeki (Cezayir, Fas, Tunus, Trablus, Mısır, Hindistan) kapitalist güçlerin egemenliğini temelden sarsacaktı11.

Komintern’in 1928 yılında düzenlenen VI. Kongresi’nde Türkiye ile ilgili bir tartışma yaşandı. Komintern yöneticisi Kuusinen Türkiye’yi en geri (feodalizm öncesi) ve devrim beklenmeyecek ülkeler kategorisinde değerlendirince, TKP temsilcisi Ali Cevdet buna karşı çıktı. Ali Cevdet, Türkiye’de kapitalizmin hiç de küçümsenmeyecek bir yol aldığını temellendirmeye çalıştı12. Ali Cevdet’in savunması, Komintern’in Kemalizm siyasetini elbette değiştirmedi. Komintern’in resmî görüşüne göre Kemalizm, millî burjuvazinin siyasal temsilcisiydi ve millî burjuvazi, feodal sınıflara ve tekelci burjuvaziye karşı, devrimci bir sınıftı. Kemalistlerin Sovyetler Birliği’nden uzaklaşıp yüzünü bütünüyle Batılı emperyalistlere döndükleri dönemlerde dahi, yani Komintern’in Kemalizm’e ağır eleştiriler yönelttiği zamanlarda bile Kemalizm, tekelci-komprador burjuvazinin temsilcisi olarak görülmedi.

Bu, Komintern açısından Kemalizm’in hiçbir dönem asıl düşman olmadığı anlamına geliyordu. Hatta Komintern’in resmî tutumunu Türkiye’ye uyarlayan TKP önderliği, Kemalistleri değil de burjuva muhalefetini asıl düşman ilan etti. Örneğin; TKP lideri Şefik Hüsnü 14 Eylül 1926’da kaleme aldığı bir makalede, “Komünistlerin görevi, bütün güçleriyle burjuva muhalefetine karşı mücadele etmektir.” diye yazıyor13. Şefik Hüsnü, aynı makalede Kemalizm’i halka terör uygulayan bir diktatörlük olarak tanımlarken, diğer yandan da Kemalizm’den yaptığı hatalardan dönmesini bekliyordu.

Şefik Hüsnü, bu makaleden önce yazdığı bir başka makalede de burjuva muhalefetini komprador-işbirlikçi burjuvazi olarak tanımlarken, Kemalistleri millî burjuvazinin temsilcisi olarak görüyordu. Şefik Hüsnü’ye göre Terakkiperver Parti İngiliz emperyalizminin, İttihatçılar ise Alman emperyalizmin partisiydi14. Bu nedenle emperyalist burjuvazinin uşaklarına karşı millî/Anadolu burjuvazisini destekliyordu. İlginç olan ise Şefik Hüsnü aynı yazıda “Kemalistler bir gecede banker, sanayici ve büyük tüccar oldu” da diyordu15.

Burada dikkat çekici olan şudur: Şefik Hüsnü’nün burjuva muhalefeti hedef alan ve onu komprador burjuvazinin siyasal temsilcisi olarak gören yaklaşımı özgün değildir. 1921’de Mihayl Pavloviç, Komintern dergisinde Hürriyet ve İtilafçıları büyük burjuvazi olarak tanımlarken, Kemalistleri küçük ve orta ticaret burjuvazisinin temsilcisi olarak değerlendiriyordu16. Zaten sonrasında Stalin de, Kemalizm’i ulusal ticaret burjuvazisinin siyasal temsilcisi olarak tanımlayacaktı. Şefik Hüsnü, Kemalistlerin emperyalist burjuvaziyle uzlaştığını tespit ettiği17, CHP’nin büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının partisi olduğunu ifade ettiği makalelerinde dahi Kemalistleri hâlâ millî burjuvazi olarak görmekteydi18.

Şefik Hüsnü’nün yazıp söylediği her şey Komintern siyasetine uyumludur. Yeri gelmişken belirtmekte fayda var; Şefik Hüsnü, Komintern’de uzun zaman yönetici olarak da çalıştı. Bu nedenle TKP kimliğinden daha belirgin olan kimliği, Komintern kimliğidir. Şefik Hüsnü’nün eylem ve söylemleri, “Sovyetler Birliği’nin varlığının esas, TKP’nin devrim yapma iddiasının tali” olduğu resmî görüşünün sağlaması gibidir.

Çarpıcı olması açısından bir örnek daha verelim. Komintern’in Çin Komünist Partisi’ni hiçleştiren Guomindang siyaseti, Çan Kay Şek’in ÇKP’ye ağır darbeler indirmesiyle birlikte yerle bir oldu. Mayıs 1927’de Stalin, Moskova’daki Sun Yat-Sen Çin Emekçileri Komünist Üniversitesi’nin öğretim üyeleri ve öğrencileriyle bir araya geldi. Burada, “Çin’de Kemalist Devrim mümkün müdür?” tartışması başladı. Stalin’in meşhur Kemalizm tanımı, bu tartışmada geçer. Stalin’e göre; Kemalist Devrim, ulusal ticaret burjuvazisinin yabancı emperyalistlere karşı mücadelesinde gerçekleşen bir yukarıdan devrimdir. Bu karakteri sebebiyle de sonraki evresinde, esas olarak köylülük ve işçi sınıfıyla toprak devriminin olanaklarını hedef almaktaydı. Stalin, üç ay sonra Türkiye ile Çin’i kıyaslarken, Kemalist Devrim’in gelişiminin sınırlarını belirledi: “Türk Devrimi’nin (Kemalizm) karakteristik özelliği, ilk adımda, yani gelişiminin ilk aşaması olan burjuva kurtuluş hareketinin sınırlarına, gelişiminin ikinci aşaması olan toprak devrimine geçmeyi bile denemeden, sıkışmış olmasıdır.”19

Stalin’in Çin’deki tartışmalar üzerine yaptığı Kemalizm tahlili sonrasında, Şefik Hüsnü 23-26 Mayıs’taki Komintern Yürütme Komitesi VIII. Genel Toplantısı’nda, “Çin Meselesi” üzerine bir konuşma yaptı ve Çin’deki durum ile Türkiye’deki durumu kıyasladı. Şefik Hüsnü, konuşmasında Kemalistleri “millî burjuvazinin radikal sol kanadı” olarak tanımladı: “Türkiye’de devrimci köylü hareketinin ve halkın sevgisini kazanmış Komünist Partisinin tasfiyesi işi, milliyetçilerin sağ kanadı tarafından, tutucu burjuvazi tarafından değil, tersine milli burjuvazinin radikal sol kanadı tarafından yürütüldü.”20

Şefik Hüsnü’nün konuşması tamamen Stalin’in Kemalizm tezlerini haklı çıkarmaya yönelikti. Millî burjuvazinin sol kanadı tespiti de bununla ilgiliydi. Stalin, Kemalist partiyi sol-Guomindang partisiyle karşılaştıranları ve bu vesileyle Türkiye ile Çin arasında paralellik kurmaya çalışanları, bu yanlış değerlendirmeden kaçınmaya çağırdı21. Şefik Hüsnü, Haziran 1927’de bu fikirlerini Komintern dergisinde yazılı olarak da ifade etti. Görüldüğü üzere, TKP lideri Şefik Hüsnü’nün Komintern’in resmî Kemalizm tezlerinin dışına çıkan bir tezi bulunmuyor.

Komintern, Sovyet dış politikasının bir aygıtına dönüştükçe, Kemalizm tahlilleri yaparken Kemalizm’i olumlamayı neredeyse hiç terk etmedi. Kemalizm’i sert eleştirdiği dönemlerde dahi Komintern’in resmî görüşü, Kemalizm’i tekelci burjuvazinin, komprador-işbirlikçi burjuvazinin siyasal temsilcisi olarak tanımlamadı. Eleştiri dozajının arttığı Komintern VI. Kongresi’nde, “ulusal burjuvazi ulusal devrime ihanet etti”22 saptamasının yapıldığı dönemlerde dahi Kemalizm’le bütün bağlar koparılmadı. Örneğin; bu tespit yapıldıktan dört yıl sonra, 1932 yılında İsmet İnönü, Sovyetler Birliği’nde, “ulusal ve devrimci Türkiye’nin temsilcisi” olarak karşılandı23.

Komintern’in Sovyet dış politikasına göre değişkenlik gösteren ama hiçbir zaman Kemalizm’i açık düşman olarak görmeyen resmî yaklaşımı, TKP’yi, Kemalist iktidar tarafından sürekli baskı altında tutulmasına rağmen, Sovyet dış politikasından dolayı Kemalistleri baş düşman ilan etmeyen bir çizgiye hapsetti. Tarihsel TKP’nin Kemalizm tespitleri bu nedenle ciddiyetten uzaktır. Çünkü Sovyet dış politikasının Kemalizm’e yaklaşımı inişli çıkışlıdır. Bu dengesizlik yalnızca Şefik Hüsnü’nün yazı ve konuşmalarında değil, bütün TKP kadrolarında gözlemlenmektedir. TKP, Kemalizm karşısında, varlığını Sovyet dış politikasına feda etmiştir.

Biraz daha öncesine giderek bir örnek verelim. Sadrettin Celal’in Komintern’in IV. Kongresi’nde yaptığı konuşma, ortaya koyduğumuz dengesizliğin kaynağı olması bakımından oldukça çarpıcıdır: “TKP daha kurulduğu anda iki düşmanla karşı karşıyaydı: Emperyalizm ve milliyetçi burjuvazi. Parti, en büyük düşman olan emperyalizme karşı mücadelenin daha önemli olduğuna inandığından, hükümeti emperyalizme karşı mücadele ettiği sürece desteklemeye karar verdi.”24

Daha ilginç olanı, Sadrettin Celal aynı konuşmasında, “Kemalistler Londra Konferansı’ndan beri devrimci değildir.” demiştir. Yine aynı konuşmada emperyalizme karşı mücadele için TKP’nin kendi hedefinden geçici olarak fedakârlık yaptığını da itiraf etmiştir25. Yani TKP, yola çıktığı aşamadan itibaren çelişik bir siyasal dayanak üzerinden hareket ediyor. Yukarıda Şefik Hüsnü için tartıştığımız çelişkiler silsilesi, Sadrettin Celal’de de görülüyor. Aslında TKP, Komintern politikalarını savunma konusunda oldukça tutarlıdır. Ne var ki Komintern’in Kemalizm tahlilleri ve Kemalizm’e yaklaşımı dönemlere göre değiştiği için tutarsızlığın kaynağı, Sovyet dış politikasına göre değişen Komintern tahlillerinin bizzat kendisidir. Sadrettin Celal, bu konuşmayı yaptıktan iki hafta sonra Komintern görevlisi tarafından kaleme alınan TKP raporu, “Türkiye’deki milli devrim bir olgu olarak karşımızda duruyor.” diye başlıyor. Hâlbuki, henüz iki hafta önce Kemalizm’in artık devrimci olmadığı saptanmıştı26.

Peki, Komintern’in TKP’ye yönelttiği haklı hiç mi eleştiri ya da müdahale yok? Elbette var, ancak bu haklı müdahalelerin sonu da tutarsızlığa çıkıyor. Örneğin; Komintern yöneticisi Manuliski, 1924’te, Komintern kongresinde TKP’yi legal Marksizm’e kaymakla, yabancı sermayeye karşı millî sermayeyi desteklemekle eleştiriyor27. Haklı ve yerinde bir eleştiri oluğunu görüyoruz. Aradan tam olarak bir yıl bile geçmeden bir başka Komintern yöneticisi S. Birike, 13 Mart 1925’te Pravda’da kaleme aldığı makalede, İsmet İnönü’nün işçi sınıfıyla ittifak yapacağı beklentisine giriyor28. Böylelikle Manuliski’nin haklı müdahalesi boşa düşmüş oluyor. Çünkü Brike’nin savunduğu çizgi, muhtelif dönemlerde yalpalamalar olsa da esas olarak Komintern’in hiçbir dönem terk etmediği Kemalizm yaklaşımını temsil ediyor.

Bu yazının doğrudan konusu olmasa da, Komintern’in Kemalizm tahlillerinin siyasal pratik açısından en ağır sonucu; milliyetler sorunu, özel olarak da Kürt sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Şeyh Said İsyanı’ndan Dersim Katliamı’na kadar bütün Kürt isyanlarında Komintern meseleye dolaysız bir biçimde dahil olmuş, hatta TKP’ye direkt müdahale de etmiştir. Komintern, 27 Nisan 1931 yılında, “Türk KP Elemanlarına Mektup” başlıklı bir müdahale mektubu yolluyor. Mektup, Kürt isyanının esas amacının Türkiye’yi Sovyet karşıtı bloğa itmek olduğu saptamasıyla başlıyor ve şu şekilde sürüyor: “Kürtlerin isyanı, İngiliz ve Fransız emperyalistleri tarafından hazırlanmış ve örgütlenmiştir. Bu hareket aynı zamanda SSCB’ye karşı yönelmiştir, zira İngiliz emperyalizmi, bu isyan yardımıyla, SSCB sınırları yakınlarında karşı-devrimci bir çarpışma alanı yaratmaya çalışmıştır.”29

Görüldüğü gibi Komintern, TKP’ye ne yapması gerektiğini söyleyerek uyarmıştır. Bu yazılı uyarı, Ağrı İsyanı’ndan sonra kaleme alınmıştır. TKP’nin de, en azından Kürt sorununun siyasal değerlendirilişi açısından, Komintern rotasından çıkma eğilimi gösterdiği isyan, Ağrı İsyanı’dır. Bunun sebebi de Sovyetler Birliği ile Kemalistler arasındaki gerilimin artmasıyla ilgilidir. Bu zaman aralığı, Kemalistlerin Batılı emperyalistlerin siyasal kulübü olan Milletler Cemiyeti’ne girmek üzere olduğu bir dönemdir. Yaşanan kriz, TKP’ye yansımaktadır. TKP, bu dönem Sovyetler Birliği-Türkiye geriliminin sınırlarını aşmayacak şekilde, Kemalistlere yönelttiği eleştirinin dozajını artırmıştır. Bunun yanı sıra, TKP lideri Şefik Hüsnü; Komintern’in resmî çizgisinin genel hatlarını aşmadan, Kemalist iktidarın uyguladığı teröre karşı Kürt ulusunun isyanını haklı bulmuştur.

TKP Dersim Katliamı’nda, Ağrı İsyanı’ndaki tutumuna kıyasla, çok geri, hatta sosyal-şovenist olarak tanımlanabilecek bir tutum almıştır. Bu siyasal tutum değişikliği de aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin dış politikasıyla uyumludur. Dersim Katliamı’ndan bir yıl önce Komintern, TKP’nin “Kemalizm’e karşı sistemli olumsuz davranışlarını ve sekterliğini” gerekçe göstererek, TKP hakkında separat ya da desantralizasyon (merkezden ayrılma) kararı vermişti ve TKP, faaliyetlerini durdurmuştu30. Yükselen faşizme karşı halk cephesi siyasetine dönen Komintern, TKP’ye CHP ve Halkevleri içinde çalışmasını salık verdi. İşte Dersim Katliamı sonrası TKP tarafından yapılan açıklamanın gerici bir siyaseti temsil etmesinin “gizemi” de bu gelişmelerle ilişkilidir.

TKP’nin doğumundan separat kararına kadar, hatta sonrasında da TKP’nin açıklamalarına, yazılarına ve söylemlerine damgasını vuran ana perspektif, Komintern’in Kemalizm tahlilleri, daha somut ifadeyle Sovyetler Birliği’nin dış politika ihtiyaçlarıdır. Bakü’de kurulduğu günden 1925 Akaretler Kongresi’ne, Akaretler’den 1951 tutuklamalarına kadar TKP’nin asıl görevi, Sovyetler Birliği’ni savunmaktı. TKP, varlığını Türkiye işçilerinin, yoksul köylülerinin ve ezilen milliyetlerinin kurtuluşuna değil, “sosyalist anavatanın” varlığına adadı.

İşte tarihsel TKP’nin Kemalizm değerlendirmelerinin esası budur.

Mihri Belli’nin MDD çevresi, I. TİP ve İsmail Bilen TKP’si; hatta THKP-C ve THKO da, tarihsel TKP’de vücut bulan Komintern’in Kemalizm perspektifinden kopamamışlardır. THKP-C ve THKO bu perspektiften siyasal pratik olarak kopsalar da ideolojik-teorik olarak Kemalizm’i olumlayan bir çizgiyle hesaplaşmadılar. Hem siyasal pratik hem de teorik olarak Kemalizm’le hesaplaşmanın ve Komintern perspektifinden kopmanın başlangıcı, Kaypakkaya’nın yaklaşımıdır.

Alternatif bir Kemalizm tahlili

Komintern ve Sovyetler Birliği’nin zikzaklı Kemalizm siyaseti, bazı Sovyet teorisyenlerinin de Kaypakkaya’yla benzer Kemalizm çözümlemeleri yapmalarına olanak sunmuştur. Bu nedenle, kısaca bu değerlendirmeleri de aktarmakta fayda görüyoruz.

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın hemen öncesinde ve savaş yıllarında Türkiye’de Nazizm rüzgarlarının estiği, yaygın olarak da bilinen bir hakikattir. Sovyet teorisyenlerin Kemalizm’i faşizme benzetmeleri de esas olarak bu dönemde yoğunlaşmıştır. Dönemin siyasal atmosferini anlatmak için bir örnek verecek olursak, CHP’de Recep Peker’in temsil ettiği kanat açıkça Nazizm’e öykünüyordu. Recep Peker ve çevresi tarafından 1933’te çıkarılan Ülkü dergisinde, “Ulusal Kemalizm diyebileceğimiz bu saf, erkeksi ve güçlü ideoloji, dayanışmacı yeni bir toplum oluşturmak için biyo-sosyoloji ve hatta ırkların ıslah edilmesine dayalı bir yönetim kullanmalıdır” minvalinde faşist tezler savunuluyordu31. Aynı dönemde bizzat Mustafa Kemal’in ortaya attığı Güneş-Dil Teorisi, Sovyet bilim insanları tarafından bilim dışı, ırkçı ve faşist olarak değerlendiriliyordu.

Sovyet teorisyen Feridov, 1928 yılında, Komintern’in altıncı kongresinin “Toprak devrimi olmadan burjuva devrimi hiçtir” kararını da referans alarak; Türkiye’nin gerçekte burjuva diktatörlüğünün son kertesi olan faşizm aşamasına girdiği sonucuna vardı32. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbüro üyesi Jdanov ise, 1947 yılında Polonya’da yaptığı konuşmada, Kemalist iktidarı “gerici anti-demokratik” ve “faşist azınlığın halk üzerindeki diktatörlüğü” olarak nitelendirdi33. Yazının önceki sayfalarında uzun bir şekilde açıkladığımız gibi, Sovyet yöneticileri ve teorisyenleri belli dönemlerde Kemalizm’i faşizm olarak tanımlayan çıkışlar yapsalar da bu çıkışlar, tutarlı ve sürekli hâle gelmemiştir.

Sovyet teorisyenler dışında da Kemalizm’i faşizm olarak değerlendiren, Marksist olmayan siyaset bilimciler de vardır. Özellikle Fikret Adanır ve Özgür Gökmen’in yaklaşımları bu bağlamda önemlidir.

Adanır, Kemalist rejimi “asgari faşizm” olarak tanımladıktan sonra, savını şu şekilde açıklıyor: “Asgari faşizmin belirtileri şunlardır: a) Anti-liberalizm, b) anti-muhafazakârlık, c) ulusun tarihindeki belirli çağları yüceltme eğilimi, d) karizmatik liderliğe yatkınlık, e) ulus, lider ve ulusal kimlik gibi mitsel kavramları tanrılaştırmak, f) ulusal toplulukta homojenliği idealleştirmek.”34

Gökmen de 1931-1945 yılları arasında Kemalizm’le faşizmin örtüşen birkaç yanı olduğunu ileri sürerek, o yanları şöyle ifade ediyor: “Tek bir parti, eski rejime karşı sert bir tepki, dayanışmacı, korporatist ve ardından totaliter eğilimlerin varlığı, devletin partiyle kaynaşması, ulusal liderlik sisteminin benimsenmesi ve ekonomiye devlet müdahaleciliğinin artması.”35

Kaypakkaya’nın Kemalizm kavrayışı, bütün bu yaklaşımlardan temelden ayrılıyor. Çünkü Kaypakkaya, Kemalizm’in faşizm olduğu iddiasını sınırlı bir dönem üzerinde sabitlemiyor; Kemalizm’i, burjuva devrimin temel problemlerini (toprak devrimi ve ulusal sorun) dahi çözememiş ve bu nedenle de işçiler ve halk sınıfları üzerinde sistemli ve sürekli faşizmle iktidarını sürdürebilen, Türk burjuva devletinin “yaşamsal” ideolojisi olarak görüyor.

Yukarıda belirtildiği gibi, Komintern’in Kemalizm’e yaklaşımı tarihsel TKP’nin bütün yönelimini belirlemiş, Komintern’den ayrı bir siyasi doğrultunun çizilememesine vesile olmuştur. Tarihsel TKP’nin ve Komintern’in meseleyi kavrayışındaki eksiklik ve pragmatik yaklaşım, ilerleyen süreçte Komintern çizgisini takip eden bütün siyasi akımların tahlillerinde hatalara yol açmıştır.

Kemalizm’den devrimci bir kopuş olanaklıdır; ancak bu, tarihsel hakikatin eleştirel bir gözle ele alınmasıyla mümkün olur. I. TİP, TSİP, Bilen TKP’si ve benzer birçok siyasetin 1970’li yıllardan itibaren sönükleşmesi, devrimci bir kopuşun yaşandığı 1971’den sonra CHP’ciliğe savrulması ve beraberinde sosyal şovenizme saplanması, bu tarihsel arka plandan kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda gerçek bir Kemalizm eleştirisi yapılıp, düzgün bir siyasi hat belirlenecekse bu, tarihsel arka planın ciddi bir tahlilinin yapılmasıyla mümkün olacaktır.

Ülkemizde milliyetçilik, yıllardır toplumu yönetmenin, halkları bölüp parçalamanın temel unsurlarından birisi olagelmiştir. Egemen güçlerin farklı fraksiyonları, halktan daha fazla oy alabilmek adına milliyetçilik yarışından geri durmamışlardır. Sınır ötesi operasyonlarla birlikte yükselen Türk milliyetçisi dalga, bu yarışı daha da hızlandırdı; dahası, yarışa katılmayanları ve yarışta biraz geri kalanları “hain” ilan etmeye kadar vardırdı. “Sosyalist Sol”da yer aldıklarını söyleyen siyasetlerin büyük bir kesimi de bu furyadan payına düşeni aldı, “yeni” tez ve görüşlerle bu furyaya ayak uydurdu; düzen içi bir mevziye geçişi son noktasına vardırdı ve “Ya teröre karşı mücadele kervanına katılacaksın ya da terörist ilan edileceksin” baskısına teslim oldu. Türk milliyetçisi dalga, yıllardır süren Kürt sorunu ve bu sorun üzerinden yaratılan kamplaşma; “sol”un içinde bulunduğu reformist-revizyonist çizgiyi daha da derinleştirdi. Marksizm-Leninizm’in en temel tezleri “sol”culuk, “sosyalistlik” ve değişen koşullar adına inkâr edildi.

Günümüzde ittifak politikalarının belirlenmesinde ve bağımsız devrimci bir siyasi hattın inşa sürecinde de bu tartışmaların çok önemli bir belirleyiciliği olduğu bilinmelidir. Komünistler, hiçbir kavrama sınıf perspektifinden bağımsız bir referansla yaklaşamaz. Günümüz siyasi arenasında işçi sınıfı siyaseti bir yanda, burjuva siyaseti diğer yandadır. Komünist hareketin kendi dinamiklerine yaslanarak sınıf siyasetini derinleştirmesi, her türlü burjuva siyasetine ve argümanına karşı da bu siyaseti yansıtması gerekmektedir. İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki sınıf düşmanlığı, vereceğimiz siyasi mücadelenin temel dayanağıdır. Ne tarikat-cemaat meselesini ne de Kürt ulusal sorununu hiçbir burjuva siyasetin çözme yeteneği yoktur. Aksine, devrimci sınıf siyasetinin ve onun öncü partisinin bu olgularla oluşturduğu siyasi hat, burjuva siyasetinin bütünü tarafından düşmanca karşılanmaktadır. Burjuvazi de işçi sınıfı gibi sınıf çıkarlarını öncelemektedir ve bu çıkarlar, işçi sınıfının tarihsel-güncel çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Kemalizm, burjuva devrimciliğinin Anadolu coğrafyasındaki ismidir. Teknik olarak bir ulusa ve o ulusa egemen olan burjuva sınıfının çıkarlarına yaslanır.

Son tahlilde; Kemalizm güncel olarak ulusçuluk perspektifiyle ve bunun doğrudan sonucu olan homojenleştirilmiş toplumsal kurgusuyla hem egemen burjuva kliğin hem de muhalif burjuva kliklerin ideolojik referansı durumundadır.

Özellikle 2016 sonrası değişen burjuva siyasal denklem, İslamcı burjuva kliğin İslamcılıkla barışık bir Kemalizm çizgisine girmesini sağladı. Kemalizm’in ulusçu perspektifi, kendini egemen burjuva klikte Kürt ulusal sorununa yaklaşımda belirgin olarak gösteriyor. Bunun yanında aynı ulusçuluk perspektifi, muhalif burjuva kliklerde ise göçmen sorunu üzerinden karşımıza çıkıyor.

Kemalizm’in “kaynaşmış, sınıfsız” ve homojen ulus perspektifi dün olduğu gibi bugün de sınıf mücadelesini engelleyen bir rol oynuyor. Başta işçi sınıfı olmak üzere, bütün halk sınıfları ulusçuluk nosyonu üzerinden gericileştiriliyor.

Kemalizm’in dar ve burjuva laiklik yaklaşımı, Türk-İslamcı yeni ideoloji karşısında yenilgiye uğrasa da muhalif burjuva klikler tarafından, yaşam tarzı meselesine sıkıştırılarak manipüle ediliyor. Bu manipülasyon, egemen burjuva kliklere tepki duyan halk sınıflarını kapitalist düzen içine hapsediyor ve proleter devrimci bir siyasal çıkışın gelişmesini engelliyor.

Devrimci-komünist hareketin yarım asırdır gerileyen ve durağan hâli karşısında, Kemalizm’in ulusçu perspektifini güncel kılan evrensel ve nesnel gelişme ise dünya genelinde yükselen ulusçu-otoriter ve faşist rejimlerin yükselişe geçmesidir.

Referanslar

Komünist Enternasyonal (1919-1943), Serge Wolikow, Ç: Erden Akbulut, Yordam Kitap, sy. 40, 1.Basım, 2016, İstanbul ↩︎

Age, sy. 39 ↩︎

Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, V.İ. Lenin,Ç: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, sy. 322, 2. Baskı, 1993, Ankara ↩︎

Şark Şurası ve Şark İli Mecmuası, Yavuz Aslan, TÜSTAV Yayınları, sy. 34, 1. Baskı, 2020, İstanbul ↩︎

Türkiye Solunda Üç Tarz-ı Siyaset, Mustafa Şener, Yordam Kitap, sy. 41, 2. Basım, 2015, İstanbul ↩︎

Komünist Enternasyonal (1919-1943), Serge Wolikow, Ç: Erden Akbulut, Yordam Kitap, sy. 34, 1.Basım, 2016, İstanbul ↩︎

Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, V.İ. Lenin, Ç: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, sy. 337, 2. Baskı, 1993, Ankara ↩︎

Age, sy. 356 ↩︎

Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy. 115, 1. Baskı, 2023, İstanbul ↩︎

Age, sy. 116 ↩︎

Age, sy. 126 ↩︎

Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 201, 1. Baskı, 1979, İstanbul ↩︎

Şefik Hüsnü – Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 67, 1. Baskı, 1977, İstanbul ↩︎

Age, sy. 58 ↩︎

Age, sy. 54 ↩︎

Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 41, 1. Baskı, 1979, İstanbul ↩︎

Şefik Hüsnü – Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 66, 1. Baskı, 1977, İstanbul ↩︎

Age, sy. 217 ↩︎

Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy. 135, 1. Baskı, 2023, İstanbul ↩︎

Şefik Hüsnü – Komintern Organlarındaki Yazı ve Konuşmalar, Aydınlık Yayınları, sy. 142, 1. Baskı, 1977, İstanbul ↩︎

Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy. 145, 1. Baskı, 2023, İstanbul ↩︎

Age, sy. 153 ↩︎

Age, sy. 162 ↩︎

Türkiye Komünist ve İşçi Hareketi, Ç: Fatma Bursalı, Aydınlık Yayınları, sy. 68, 1. Baskı, 1979, İstanbul ↩︎

Age, sy. 76 ↩︎

Age, sy. 92 ↩︎

Age, sy. 119 ↩︎

Komintern, TKP ve Kürt İsyanları; Erden Akbulut-Erol Ülker, Yordam Kitap, sy. 129, 1. Basım, 2022, İstanbul ↩︎

Age, sy. 198 ↩︎

Cumhuriyetin İlk Yıllarında TKP ve Komintern İlişkileri, Bilal Şen, Küyerel Yayınları, sy. 107, 1. Basım, 1998, İstanbul ↩︎

Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim Yayınları, sy. 97, 1. Baskı, 2023, İstanbul ↩︎

Age, sy. 139 ↩︎

Age, sy. 177 ↩︎

Age, sy. 189 ↩︎

Age, sy. 190 ↩︎

kilavuz.org.tr/kominternin-gol

Politikacılar, size seçim özgürlüğünüz olduğu izlenimini vermek için oradalar. Ama yok. Seçme şansınız yok. Sahipleriniz var. Onlar size sahip.
-- George Carlin

Hiçbir tanıklık, bir mucizeyi gerçek kılmaya yetmez meğerki o tanıklığın yanlış olmas, iddia edilen olaydan daha mucizevi olsun.

David Hume

Mucize hikayeleri genellikle cahil ve barbar halklar arasında doğar; eğer bir medeniyetin ortasında doğmuşlarsa da, o halkın içindeki cahil kesimlerin elinde büyürler.
David Hume

Her dinin mucizeleri, rakip dinin kanıtlarını yok eden birer mermidir.
David Hume

Binlerce yıllık insanlık tarihinin ortak tecrübesi mi yanılıyor, yoksa az önce heyecanla bir mucize gördüğünü iddia eden o bir tek kişi mi?
David Hume

"Namuslu bir insanım diye övünülür mü? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir?
Övgüye dönüşen namus çoğu zaman başkalarının eksikligi üzerinden kurulan sahte bir üstünlüktür.
Oysa ahlak, alkış beklemez, görünmez kaldığı ölçüde gerçektir. İnsan, namuslu olduğu için değil, namuzsuzluğu normalleştirdiği an kendini kaybeder."

Dostoyevski

...İnsan, gelecekteki bir zamanda başka şeylerden, kendisinde eksik olan ister: kendi benliğine sahip olmayı. Ve böylece istemekle ve kendini sürekli gelecekle meşgul etmekle, her şimdide kendisinden kaçar.

Carlo Michelstaedter

Herkül Millas Anlatıyor: Türk Ordusunda Bir Marksist Rum, Kürt, Ermeni ve Anarşist Arkadaşları

Via Özel'de Alin Ozinian'ın konuğu Siyaset Bilimci Dr. Herkül Millas Herkül Millas’ın askerlik anıları üzerinden; Türkiye’nin yakın geçmişini, devletle birey arasındaki ilişkiyi, kimlik meselesini, sınıf farklarını ve askerlik deneyiminin toplumsal boyutlarını konuştuk. Muş’ta geçen askerlik günleri boyunca ortaya çıkan bu anlatı, yalnızca kişisel bir hatırat değil; aynı zamanda Türkiye’nin taşrasına, yoksulluğuna, ötekilerine ve dönemin siyasi atmosferine içeriden bakan güçlü bir tanıklık sunuyor. Bu yayında, Herkül Millas’ın gençlik yıllarındaki idealleriyle devletin sert gerçekliği arasındaki gerilimi; Kürt, Ermeni, anarşist ve sol çevrelerle kurulan ilişkiler üzerinden şekillenen daha geniş bir toplumsal manzarayı ele aldık.
youtu.be/GokrQqIViKw?si=0nJkmJ

Neden yanlış olduğu kanıtlanan komplo teorileri (Düz Dünya, Aşı Karşıtlığı vb.) asla bitmez?

Leon Festinger cevabı 70 yıl önce verdi: Çünkü inanç, mantıkla ilgili değildir; kimlikle ilgilidir. Bir insana Yanılıyorsun dediğinizde, onun fikrine değil, Benliğine saldırırsınız.
O da savunmaya geçer. Bir yalana ne kadar çok fedakarlık yapılmışsa, o yalandan dönmek o kadar imkansızdır.

Sizin dönmeye cesaret edemediğiniz yalan hangisi?

instagram.com/p/DWJX3jWjJMc/

...Hayat kendi kendimize çevirmek zorunda olduğumuz bir güven oyunu, bir dolandırıcılıktır; savunma mekanizmalarımızdan soyulmuş halde, sessiz ve dik dik bakan boşluğun önünde çıplak kalmamıza yol açarak herhangi bir hileyi fark etmemeye umarak devam ettirdiğimiz bir oyundur. Bu kendini aldatmayı sona erdirmek, türümüzü hem var olup hem de bilinçsiz kalma yönündeki paradoksal zorunluluktan kurtarmak için üremeyi bırakmamız gerekir.

THOMAS LİGOTTİ

"Goldman'a göre, Özellikle yurtseverlik ve militarizmden oluşan ikiz kötülüğün mihrakı olarak Devlet toplumumuzdaki şiddetin en büyük kaynağıdir."

PETER HUGH MARSHALL

İşte Belge! Kuzey Kemalistan Cumhuriyeti-Kuzey Kore Cumhuriyeti- İsim Değiştirilecekti...

youtu.be/i7s3u5gW24E?si=HwNNKs

"Sistem varlığını, insani ihtiyaçları tatmin etmek üzere sürdürmez ve sürdüremez de. Aksine, sistemin ihtiyaçlarına uyacak sekilde değiştirilmesi gereken, insan davranışıdır. Bunun sistemi yönetiyor gibi gözüken siyasi ya da toplumsal ideolojiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu teknolojinin suçudur, çünkü sistem, ideoloji tarafından değil teknik gereklilikler tarafindan yönlendirilir. Elbette sistem birçok insani ihtiyacı karşılar, ancak genelde, bunu sistemin yararina olduğu sürece yapar. Asıl önemli olan insanın ihtiyaçlarn, değil, sistemin ihtiyaçlarıdir."

TED KACZYNSKI

"Kültur ve devlet, bu konuda insan yanılmaz- birer çelişkidir.' Kültür-devlet' apaçık çağdaş bir idedir. Biri yaşama gücünü ötekinden alır, biri ötekinin sırtından geçinir. Bütün büyük kültür çağları politika yönünden çöküş dönemleridir: Kültür anlamında büyük olan politikanın -dışındadır, politika karşıtıdir-"

FRIEDRICH WILHELM NIETZSCHE

Düşününce, o dönemin en görkemli şehrini bir kez değil, iki kez inşa etmiş olmaları ne kadar inanılmaz bir şey!

Romalılar gerçekten de en büyük mimarlardı

Devlet, düzen adı altında eşitsizliğí koruyan bir şiddet örgütüdür.

François-Charles Carpentier

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.