Tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir:
Kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek — ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hâlâ soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü.
T. W. Adorno / Minima Moralia
Yalçın Küçük de Yargılanmadan Öldü
Elias Nin
Yalçın Küçük hadisesine geçmeden, “sol” kavramı üzerine bir dipnot düşmek gerekiyor.
Solculuğun kavramsallaştırılması 1789 Fransız Burjuva Devrimi’yle olmuştur.
Ulusal meclis oturumunda kralı ve geleneksel düzeni savunanlar sağ tarafta, değişimi, reformu ve halkın egemenliğini savunanlar sol tarafta oturmuş, buradan da sağcılık ve solculuk kavramları türetilerek siyasi literatüre girmiştir.
Kaba bir ayrışmaydı bu; solcu olarak tanımlanan güçler arasında birbirine düşman sınıflar, güçler, örneğin burjuvalar, işçi ve köylüler, devrimciler aynı yerde, solda oturmaktaydı.
Bu güçlerin tek ortaklığı vardı o da krallığın kaldırmasıydı.
Fransız Burjuva Devrimi’nin parolası “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” idi ve bütün güçler bunu sahipleniyordu ama bu kavramlardan anladıkları şey aynı değildi; tam da bundandır ki kısa süre sonra silahlarını birbirlerine doğrulttular.
Solculuk öyle matah bir şey olmadığı gibi, ideolojik bir aidiyet de değildir; aksine, aidiyetlerin birbirine karışmasına yol açmaktadır, uzak durmak lazım.
“Kemalist sol, Küçük Burjuva Sol, Sosyalist Sol” benzeri kavramlar türeterek aidiyetlerin, izlerin birbirine karışmasının önüne geçilemez.
Yalçın Küçük meselesine dönecek olursak; Yalçın Küçük tartışmasını solculuk üzerinden yapmak yanlıştır.
Kimi arkadaşlar, çevreler onu, onun solculuğu üzerinden tartışarak iki ayrı yanlışı meşrulaştırmış oluyorlar: Bunlardan ilki, solculuğu bizden (sosyalizm içi) bir yere oturtuyorlar; ikincisi, bu zeminden kaynaklı olarak Yalçın Küçük’ü dolaylı da olsa “bizden” yapıyorlar.
Yalçın Küçük, sağcı ya da solcu değildi, devlet kadrosuydu. Devletin ona nerede ihtiyacı varsa, o da orada yer aldı. TKP’li, TİP’li HEP’li, PKK’li oldu; Genelkurmay Başkanlığı’nın görevlisi olarak Suriye’de Öcalan’a danışmanlık yaptı, bunu da saklamadı.
Eğer kendisi henüz sağken sosyalist bir devrim gerçekleşmiş, eski rejim için mahkeme kurulmuş olsaydı, sanık sandalyesinde oturacak kişilerden biri de kuşkusuz Yalçın Küçük olurdu zira o da tıpkı Perinçek, Öcalan, Bahçeli, eski MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun gibi, devletin sürekliliğini temsil eden kişilerden biriydi.
https://www.instagram.com/p/DW0jXUMCDUo/?igsh=aWtreWZrMHp6NXhq
Pontos Kollektif Bilinci Kulübü
https://pontosgercek.com/567-2/
İran Devrimi ve Foucault’nun Siyaset(sizlik)leri – Daniel Bensaïd
Deleuze ve Foucault, her biri kendi tarzında, daha 1970’lerden itibaren modernitenin siyasal paradigmasının çöküşünü fark etmişti. Doğmakta olan bir stratejik krizi öngörerek, aslında onu büyütmeye de katkıda bulundular. Belki de bu gerekli bir olumsuzlama momentiydi. Machiavelli, Hobbes, Grotius, Rousseau’dan beri var olan kurucu kategoriler (halk, toprak, sınır, yurttaşlık, millet, egemenlik, savaş, kent, uluslararası hukuk) siyasal harekatların sahnesi iken artık problematik hale geliyordu ve üstelik yeni bir paradigmanın da çerçevesi henüz ortaya çıkmamışken. Bunun gerçekleşmesi için yeni deneyimlerin ağır ağır olgunlaşması ve kurucu hadiselerin şoku gerekiyordu. Fakat dönem henüz çözülmelerin ardından bir yeniden oluşum sürecinin yaşanmadığı ve alacakaranlıkta patlayan hadiselerin peşinden güneşin doğmadığı bir dönemdi.
Böylece Deleuze ve Foucault ilan edilmiş üçlü bir krizin habercileri olarak çıkıyor karşımıza: Modern tarihselliğin krizi, özgürleşim stratejilerinin krizi, eleştirel teorilerin krizi; yani eleştirinin silahlarıyla silahların eleştirisinin bir çeşit bileşik krizi diyebiliriz.
Deleuze’ün 1970’lerin sonunda “yeni filozoflar”ın medya tarafından pompalanması karşısındaki acımasız yargısını hatırlıyoruz: “martiroloji yapıyorlar”[1] ve “cesetlerden besleniyorlar”. Bu henüz doğum halinde olmakla birlikte her türden siyasetin olumsuzlanışıydı.[2] Bu keskin hüküm o zamandan bugüne acımasızca doğrulandı. Bununla birlikte, yeni filozofların karşıt kutbunda yer almakla birlikte Deleuze’ün söylemi bir dereceye kadar onlara simetrikti. Krizin gizli kökeni, onun gözünde, bir tarihsellik krizinde yatıyordu. Çözümü (ilerlemeci bir teleolojiye indirgenmiş olan) tarih ile oluş arasındaki bir radikal karşıtlıkta arıyordu: “Oluş demek bir diziyi takip ederek ilerlemek veya gerilemek anlamına gelmez […] Oluş bir köksaptır, tasnife veya soykütüğe dayalı bir ağaç değildir.” [3] Belirlenmiş bir (mutlu) sona ulaşacak vaat edilmiş bir tarihe karşı bu oluş yeni ve henüz görülmemiş olanı üretme, bir mümkünat çoğulluğuna açık olma avantajına sahipti. Öte yandan bu yaklaşım stratejik ufuktan yoksun bir mikro siyaseti, hedeften yoksun hareketin ve “kervan yolda düzülür” mantığına dayanan bir gidişatın övgüsünü meşrulaştırma eğilimini de taşıyordu.
Dolayısıyla Deleuze için “hadise yapmak” “tarih yapmanın zıddıydı”. Bu radikal karşıtlık, yapıların ve “tarihin yönünün” tiranlığına karşı özgürleştirici bir başkaldırı hamlesini teşkil ediyordu. Foucault’da da bir çeşit geçit açacak hadiseye yönelik benzer bir ilgi mevcuttu: “Hareket etmeyenle değil, hadiseyle ilgileniyorum”, ki bu hadise de o zamana dek “bir felsefi kategori” olarak düşünülmemişti. [4] Düzen içinde ilerlemenin masallarının ve destanlarının oluşturduğu tarihsel kaderciliğin altında nefessiz kalanlar için (Mayıs 68 patlamasının dayattığı) bu “hadisenin tarihin alanına geri dönüşü” tartışılmaz bir rahatlama sağlıyordu. Fakat mümkünat koşullarından koparılmış tarihsiz bir hadise hızla basit bir öznel arzuya veya soyut bir saf olumsallığa dönüşür, ki mucize de bunun teolojik biçiminden başka bir şey değildir. Bu durumda onu tam da nevi şahsına münhasır hale getiren özgünlüğu içinde düşünmek zorlaşır.
Foucault’nun “bugün sorun teşkil edenin” “devrimin arzu edilebilirliği” olduğuna dair formülü de böylece yüzyılın trajedilerini ve gizemlerini tüm toplumsal ve tarihsel boyutlarıyla kavramadaki bir yetersizlik olarak çıkıyor karşımıza. Devrim, böylece, bir arzu eden öznellik meselesine indirgeniyor. Esasında Foucault’nun gayet açık bir biçimde ifade ettiği şey, derin bir siyasal bozgundu: “Son 120 yıldan beri ilk defa yeryüzünde umut ışığının fışkıracağı tek bir nokta bile bulunmuyor. Artık bir yönelim[de bulunmak] söz konusu değil.”
Umut? Sıfır derecede!
Yönelim? Kerteriz noktaları karışmış halde!
Böylesi bir hayal kırıklığı, devrim beklentisinin devletçi görünümlerine yanılsamalı bir yatırımın mantıksal sonucuydu. Rusya’daki bürokratik karşı-devrimden sonra ne Çin ne de parçalanmış Hindiçini’nin bir özgürleşim siyasetini cisme kavuşturması mümkündü. “İşte bunu yapmak gerekir diye sahip çıkabileceğimiz tek bir ülke kalmadı” diyordu Foucault, acı acı. Böylece Avrupa devrimci düşüncesi tüm dayanak noktalarını kaybetmişti. Gerçekte var olmayan sosyalizmin yitik “vatanlarının” bir nostaljisi miydi bu? Ne var ki gelecekte zarların tekrar atılması tam da bu gerekli hayal kırıklığına ve ardından gözlerin açılması bağlıydı.
Süreklilik halinde devrimin[5] kapsamının zamansal ve mekânsal bağlamda genişletilerek krizin üstesinden gelmeye çalışmak yerine bu anlayış seksenli yılların eşiğinde büzülmeye ve gündelik hayatın ve tekniklerin moleküler devrimlerine indirgenmeye yöneldi. Böylece Foucault bu yitik hayallerin ardından devrimi “sadece bir siyasal proje olarak değil, bir stil olarak, estetiğiyle, asetizmiyle, kendiyle ve başkalarıyla kurulacak özgül ilişki biçimleriyle bir var oluş tarzı” olarak düşünerek teselli buluyordu. Yani siyasal emelden yoksun bir stile ve estetiğe indirgenmiş bir minimalist devrim. Bu şekilde, minyatür isyanlara ve mütevazı postmodern hazlara da kapı aralanmış oluyordu.
Stratejik ufku karartmakla birlikte büyük harfli Devrim fetişine karşı bu meydan okuma bir kötü büyüyü bozma meziyetine de sahipti: “Ve Devrim çağı geldi. İki yüzyıldan beri tarihe hâkim oldu, zaman kavrayışımızı düzenledi, umutları kendinde topladı; isyanı akılcı ve yönetilebilir bir tarihin kalıbına sokmak için devasa bir çaba teşkil etti”. [6] Dolayısıyla mesele buydu: devrimin “o kadar da arzu edilebilir” olup olmadığı, gerçekten yapılacaklara “değip değmeyeceği”. Foucault “evrensel devrimin boş biçiminden” kopma çağrısında bulunuyordu; böylece kutsiyet atfedilmeyen devrimlerin çoğulluğunu daha iyi tasavvur etmek mümkün olacaktı çünkü “isyana yüklenen hayali muhtevalar devrim çıkıp geldiğinde buharlaşıp yok olmuyordu”. Böylece siyasi devrimin yerine plebçi ve teolojik büyük ayrışma hareketlerine, yeraltı heretik akımlara, inatçı direnişlere, Soljenitsin tarafından kutsanan mujiklerin otantikliğine bir geri dönüş söz konusu oluyor. Bu bağlamda İran devrimi Foucault için bir perspektif değişiminin tetikleyicisi ve tarihsel zamanların yeni bir semantiğini açığa vuran bir hadise halini alır.
“11 Şubat 1979’da devrim İran’da gerçekleşti” diye yazdı Foucault. [7] Ancak bu uzun şenlik ve yas dizisine “devrim demenin bizler için zor olduğunu” vurguladı. Yetmişli ve seksenli yılların kesişiminde kelimeler gerçekten de kesinliklerini yitirmişti. Ona göre İran devrimi yeni bir türdeki devrimlerin gelişini ilan ediyordu. Kendi klişelerine hapsolmuş bir Marksizm çeşidi, en azından ilk başlarda, yaşananları sınıf mücadelesinin “esas sahnesi” başlamadan önce dinin yalnızca “perde açılışında” oynadığı eski bir tarihin tekrarı olarak görmek istiyorken, Foucault tartışılmaz bir berraklıkla bakmasını bildi İran devrimine. Yeni olanı geçmişin eski püskü giysileri içinde düşünmekte direnen bu donuklaşmış tasavvur sahibi anlayış İmam Hümeyni’yi Papaz Gapon rolünde görüyor ve mistik devrimi geleceğine kesin gözle bakılan toplumsal devrimin prelüdü olarak düşünüyordu…. “Bu o kadar kesin mi?” diye soruyordu Foucault. Modern devrimlere dair normatif bir değerlendirme yapmaktan imtina ederek İslam’ın yalnızca bir din değil, “bir yaşam biçimi, bir tarihsel aidiyet ve devasa bir barut fıçısı oluşturabilecek bir medeniyet” olduğunun altını çiziyordu. [8]
Bununla birlikte bu göreli basiretli bakışın başka bir boyutu da vardı. Foucault’nun İran devrimine olan ilgisi kendi fikri güzergahında bir parantez oluşturmaktan fersah fersah uzaktı. İlk olarak Şah rejimi tarafından gerçekleştirilen 8 Eylül 1978 katliamının ardından on günlüğüne gider İran’a. 5 Kasım’da Corriere della Sera gazetesinde “Çıplak elle yapılmış devrim” başlıklı yazısı yayımlanır. Ardından İtalya’da basılan bir dizi makalede Hümeyni’nin dönüşünü ve Mollaların iktidarının inşasını inceler; bilhassa da şubatta yayımlanan şu yazılarda: “İslam adı verilen barut fıçısı” ve “Başkaldırmak gereksiz mi?”.[9]
• Foucault İran devrimini “mükemmelen birleşmiş kolektif bir irade”nin ifadesi olarak algıladı. En gelişkin teknolojiyle “bin yıldır değişmemiş” yaşam biçimleri arasındaki nikahtan büyülenmiş biçimde okuyucularına endişelenmeye gerek olmadığına dair güvence veriyordu çünkü “bir Hümeyni Partisi” ve “Hümeynici bir hükümet” olmayacaktı. Aslında bugün kimilerinin karşıt-iktidar dediği şeyin bir ilk biçimi gibi görüyordu meydana gelenleri. Dolayısıyla bu “aşağıdan gelen muazzam çaptaki hareket”in, modernitenin ikili mantığından kopması ve Batı rasyonalitesinin sınırlarını ihlal etmesi bekleniyordu. Böylece “göğün ve yeryüzünün kesişiminde” meydana gelen bu devrim 1789’dan beri egemen olan devrimci paradigmalar karşısında bir dönüm noktası oluşturuyordu. İslam’ın müthiş bir “barut fıçısı” haline gelebilecek olması toplumsal, iktisadi veya jeostratejik nedenlerden değil, tam da bu özelliğinden kaynaklanıyordu: O sadece halkın afyonu değildi, aynı zamanda “ruhsuz bir dünyanın ruhu”ydu, radikal bir değişim arzusu ile kolektif irade arasındaki bağlantı noktasıydı.[10]
• Giderek yavanlaşan bir dünyada yeni bir maneviyat biçimi olduğu varsayılan bu olgunun ortaya çıkışı, diyalektik aklın başına gelen tersliklere ve özgürlükleri keşfederken bir yandan da disiplinleri icat eden Aydınlanma’nın pörsümesine bir yanıt oluşturma ihtimalini taşıması itibariyle Foucault’yu cezbediyor ve ilgilendiriyordu. Böylece modernleşme fikrinin bizzat kendisi (yani sadece ilerlemeye dair yanılsamalar değil) Foucault’nun gözünde arkaik hale geliyordu. Yetmişli yılların sonunda Şii tinselliğine ve İran devrimindeki şehitlik mitolojisine olan ilgisi benliğe dair kaygılar ve teknikler konusundaki araştırmaların da bir çeşit yankısı gibiydi. Aynı zamanda, II. Jean Paul’ün papalığı döneminde Hıristiyan aktivizminin yeniden canlanmasının, Polonya halk hareketinde Kilisenin rolünün veya Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisinin etkisinin de yankısıydı. Öte yandan İran meselesinde Foucault meslektaşları arasında yalnız kaldı. Geleceğin tarihçilerinin bu devrimi sıradan bir toplumsal harekete indirgemesinden kaygılanıyordu halbuki mollaların sesi onun kulaklarında rahip Savonarola’nın (1452-1498) veya Münster isyanındaki Anabaptistlerin hitaplarının o sert vurgularıyla gürlüyordu. Böylece Şiiliği halk isyanının dili olarak algıladı, “binlerce memnuniyetsizliği, nefreti, sefaleti ve umutsuzluğu güce dönüştüren” bir dil. “Birbirinden ayrılmazcasına toplumsal ve dini nitelikteki yapıların siyasallaştırılması” için gösterilen çabayı hayranlıkla izlediğini söylüyordu. Bu (dinsel) maneviyat ile siyaset arasındaki kaynaşmayı amaçlayan ittifakın tetikleyebileceği muhtemel zararlar hakkındaki görüşlerini soran Claude Mauriac’a şöyle yanıt veriyordu: “Peki ya maneviyatsız siyaset hakkında ne diyeceğiz, sevgili Claude?”
• Sorunun kendisi meşruydu, ima edilen cevap ise endişe verici. Dinî bir hukukun hegemonyası altında toplumsal ve dinî yapıların birleşik siyasallaşması gerçekte siyasal ile toplumsalın, kamusal ile özelin birbiriyle kaynaşması anlamına geliyordu; bu da sınıfların ve devletin sönümlenmesi ile değil toplumsal ile siyasal olanın bir teokratik devlet, başka bir ifadeyle yeni bir totaliter biçimin bünyesinde massedilmesiyle meydana geliyordu. Öncü partiden azade bir devrimin büyüsü altında, Foucault Şii ruhban sınıfında plebin veya kaynaşma halindeki bir çokluğun genel iradesinin dolaysız cismanileşmesinden başka bir şey görmek istemiyordu.
• Bu tek gözlü hatta belki de tamamen kör hayranlık, iki söylem ve iki toplum tipi arasında, Doğu ile Batı arasında indirgenemez bir fark olduğu fikrine dayanıyordu. Foucault’nun evrensellik-karşıtlığı burada kendi pratik testini buluyordu. Yetmişli yıllarının sonunun antitotaliter retoriği ise Nazi totalitarizmiyle “komünist” totalitarizm arasında bir “üçüncü yol” buluyordu kendine. O halde İran devrimi özgürleşimin nihayet keşfedilmiş (manevi) biçimi miydi? Bu yanıt hiç şüphesiz umutsuzluk barındırıyordu, ki bu da aslında insanlığın 1978’de “sıfır noktasına” geri döndüğüne dair hazin düşünceyle bir hayli uyumluydu. Tersine çevrilmiş bir tür şarkiyatçılıkla, selamet bundan böyle alt edilemez bir İran ötekiliğinde yatmaktaydı: İranlılar “bizimle aynı hakikat rejimine sahip değiller”. Olabilir. Fakat kültürel görelilik illaki değerler konusundaki bir göreliliğe düşmemize de izin vermez. Foucault Sartre’ın kendini evrenselin sözcülüğüne taşıma iddiasını şiddetle eleştirmişti. Ancak evrensellik ufku olmaksızın tekilliklerin sözcülüğüne soyunmak da daha az tehlikeli değildir. Köleliğin ya da kadınların ezilmesinin reddi bir iklim, zevk ya da gelenek-görenek meselesi değildir. Ve medeni, dini ve bireysel özgürlükler Tahran’da Londra veya Paris’te olduğundan daha az önemli değildir.
• Çeyrek yüzyıl sonra, Le Monde‘da Foucault’nun metinlerine örtük olarak yanıt veren Maxime Rodinson’un makalelerini yeniden okuduğumuzda güncel tartışmaların temellerinin ta o zamanda atıldığını görüyoruz. [11]“İslami köktenciliğin uyanışında”, “arkaik bir faşizm tipine” dönük tartışılmaz bir eğilimin var olduğunun altını çiziyordu Rodinson. Oysa bu kelimeler iki anlamda yanlış seçilmişti. O güne dek hiç görülmedik biçimde teknolojinin ve piyasacı küreselleşmenin çağında meydana gelen bir ruhban sınıfı diktatörlüğünü bilindik Avrupa faşizmi olgusuna bağlamak bu yeniliğin özgüllükleri hakkında düşünmeye pek yardımcı olmadı. Ve onu arkaik olarak tanımlamak, kurulu ilerleme normundan herhangi bir sapmanın geçmişe dönüş olarak değerlendirildiği kronolojik ölçeği yeniden üretiyordu; halbuki bu gayet de geleceğin tedirgin edici bir öncülü olabilecek ve her halükârda bugünün özgün bir ürününü teşkil ediyorken. Aralarında başka bir despotizm biçiminin hayalini kuran insanların bulunduğu bir kesimle Şah’ın despotizmine karşı “geçici (veya taktik) bir ittifak” imkanını reddetmemekle birlikte Rodinson bu mantığın taşıdığı siyasal riskler konusunda Foucault’dan daha bilinçli bir tutuma sahipti. [12]
Foucault’nun İran devrimi karşısındaki kuramsal talihsiz serüvenleri, bugün “toplumsal” [sociétale] olarak nitelendirilen bir dizi sorunu (delilik, eşcinsellik, hapishaneler) siyasallaştırmış ve böylece siyasi mücadele alanını genişletmiş olma noktasındaki meziyetini hiçbir şekilde azaltmaz. Bununla birlikte İran hakkındaki yazıları, her ne kadar konjonktürel olsa da fikriyatından bir sapma değil, aksine oluşum halindeki bir kuramsal bakışın pratiğe dökülme imtihanını teşkil ediyordu.
Foucault “reçete yazar gibi çözüm öneren kişi rolünü oynamayı kesinlikle istemiyorum” diyordu ısrarla: “Bugün entelektüelin rolünün yasa koymak, çözüm önermek, kehanette bulunmak olmadığını düşünüyorum, çünkü böylesi bir işlev görürken yalnızca belirli bir iktidar durumunun işleyişine katkıda bulunabilir […] Entelektüelin hem bir siyasal partinin sureti hem de onun mazereti olacağı bir işleyişi reddediyorum”. Böylece, entelektüelin temsillerine musallat olan simalardan -Yunan bilge, Romalı yasakoyucu, Yahudi peygamber- kurtulma niyetindeydi; mütevazı biçimde Sokratik bir “kesinlikleri yok etme” rolüyle yetinmeyi umuyordu (ki bu da sahte bir tevazu değil midir?). Dolayısıyla eleştirel filozof, alçakgönüllülükle kendini “olguların öfkesine kapılmış” bir “gazeteci” olarak görür. [13] Şatafattan yoksun bir formül sayılmaz bu. Büyük siyasi ve felsefi tutkulardan hayal kırıklığına uğramış haldeyken, dünyayı, onu açığa çıkaran küçük olguların ölçeğinde yani zeminle aynı hizada düşünmektir burada söz konusu olan. Ancak Foucault, “buluta meydan okuyan toz”a dair bu methiyenin ve küçük olguların somutluğu ile büyük fikirlerin soyutluğu arasındaki bu karşıtlığın demagojik karakterine kanmayacak kadar akıllıydı. Kavramdan azade olgu elbette ki bir ampirik yanılsamadır ve toz bulutları yalnızca temel parçacıkların hayali bir toplamı değildir. Gazeteciliğe has bir gündelikliğe geri çekilmek stratejik acziyetin itirafıdır.
Bu tartışmada üç mesele söz konusu: iktidar, sınıflar ve siyaset. Devlet ile iktidar arasında yaptığı asli ayrım noktasında Foucault’ya teşekkür borçluyuz. 1975’te onun etkisiyle “devletin parçalanması, iktidarın ise bozulması” gerektiğini yazıyorduk[14]. Öte yandan bu, iktidar tertibatları ve etkileri içinde devletin özgün yeri konusunda bize hiçbir söylemiyor. Böyle bir durumda iktidarı iktidar ilişkileri içinde, devrimci stratejiyi ise moleküler direnişlerin toplamı içinde çözündürmek mümkün hale geliyor. Foucault’nun ifade ettiği gibi “iktidar ilişkileri olmaksızın toplumun olamayacağı” doğruysa şayet, özgül bir tarihsel tahakküm formu olarak devlet için durum nedir? Özellikle de Foucault’nun kendisi de bu ilişkilerin nihayetinde “bir çeşit global figür şeklinde örgütlendiği” veya “iktidar ilişkilerinin, toplamda bir toplumsal sınıfın bir diğeri üzerinde tahakküm kurmasını mümkün kılan şekilde iç içe geçtiğini” kabul ediyorken[15]. Bir başka ifadeyle: Devlet meselesi iktidarın yayılımı içinde eriyip çözülebilir mi? Peki ya kapitalist sömürü biyopolitik denetim içinde buharlaşıp uçar mı?
Foucault’cu eleştiri, hiç şüphesiz siyasal eylemi “her türden üniter ve bütünleştirici paranoya”dan kurtarma noktasında önemli bir katkıda bulunmuş olmak gibi bir meziyete sahipti. [16] Aynı zamanda, modernliğin büyük destanında bir kahraman aktör olarak kurgulanan büyük proleter öznenin çözünmesine de yardımcı oldu. Birer sosyolojik nesne olarak ele alınan haliyle sınıfların böylesi bir yapıbozuma uğratılması Foucault’ya onların stratejik statüsünü inceleme imkanını sağladı: “Sosyologlar, bir sınıfın ne olduğu ve kimin ona dahil olduğu konusundaki tartışmayı bitmek bilmeyen bir biçimde yeniden alevlendiriyorlar. Ancak şimdiye dek hiç kimse mücadelenin ne olduğu meselesini ne inceledi ne derinleştirdi. Sınıf mücadelesi derken mücadeleden kastımız ne? Marx’tan yola çıkarak tartışmak istediğim şey sınıflar sosyolojisinden ziyade mücadeleye ilişkin stratejik yöntemdir”[17]. Tam isabet! Ancak sınıf mücadelesini sosyolojik olarak değil de stratejik olarak düşünmek, Foucault’yu Marx’a tahmin ettiğinden daha da yakınlaştırıyordu.
Bununla birlikte, aklın sıklıkla karşımıza çıkardığı kurnazlıklarından biriyle, mücadele içindeki sınıflara dair bu stratejik okumanın önemsenmesi tam da stratejik düşüncenin bir tutulma yaşadığı ana denk geliyordu. Bu tutulma da kendini, başka görünümlerin yanı sıra, peygamberane bir gelecek kestiriminde bulunma işlevinin sistematik biçimde aşağılanmasıyla kendini gösteriyordu. Mesela Deleuze için peygamber, kâhinin aksine hiçbir yorumlamada bulunmaz, ihanete uğrama kaygısına ilişkin bir “sabit fikir” tarafından yön verilen bir “eylem hezeyanı”nın pençesindedir. Foucault da benzer biçimde Marx’ı, tarihsel analizlerinin sonuç kısımlarında, olgular tarafından hızla yalanlanacak peygamberane kehanet sözleri sarf etmekle eleştirir. Esasında kehanet diyerek reddettiği şey Marx’ın performatif (yani stratejik!) kelamından, geleceği önceden bilme anlamında değil programatik nitelikteki kelamından başka bir şey değildi[18]. Hakikaten de programı olmayan bir politikadan, önüne amaç koymayan bir hareketten, artık herhangi bir hedefe nişan almayan bir oktan ve bükülmüş yaydan geriye ne kalır? Chateaubriand daha aklıselim sahibiydi. “Peygamberden yoksun kaldığımızda kahinlerin peyda olacağını” çok iyi biliyordu. İşte o vakit şarlatanların ve falcıların zamanı gelir.
Bu stratejik düşünce tutulmasına -mantıksal olarak- yeni bir işlev yüklenmiş olan klasik felsefe biçimlerine geri dönüş eşlik eder. Bu işlev bilginin ötesine geçme ve “siyasi rasyonalite tarafından gücün kötüye kullanılması”nı izleme görevidir. Felsefenin kendisinin basit bir “felsefeciliğin” karşısında giderek silindiğine dikkat çeken Henri Lefebvre’den farklı olarak Foucault, felsefeye “oldukça umut verici bir yaşam beklentisi” vaat ediyordu.[19] Dolayısıyla Aydınlanma’ya bir geri dönüştü bu, daha loş, daha kararmış bir Aydınlanma’ya elbette. Ama her şeye rağmen Aydınlanma’ya, çünkü son dönemindeki Foucault için artık söz konusu olan akılcılığı yargılamak değil, onun şiddetle bağdaşıklığını düşünmek ve Akıl’ın yüceliğine dair büyük felsefi anlatının karşısına çıkarılabilecek olumsal bir akılcılık tarihini tasarlamaktı. Kant’a bu nihai geri dönüş ancak ve ancak Marx’ın küllerinden geçebilirdi, yahut en azından bir çeşit Marksizmin. Bu Marksizm ise Foucault’nun teşhisine göre “tartışılmaz bir kriz içinde bulunuyordu” o günlerde, bu “devrim olarak anılan Batılı kavramın, insan ve toplum olarak ifade edilen Batılı kavramların kriziydi”. [20] Yani teorinin bünyesindeki bir krizdi.
Foucault gibi münevver bir okurun fazlasıyla kapsayıcı bir “Marksizm” terimi altında tanımladığı şeye dair eleştiriden bu denli uzak bir tarza sahip olmasını bugün hayretle karşılıyoruz: “Marksizm kendisini bir bilim olarak sundu”, “bilimi ideolojiden ayırmayı” ve “her türden bilgi biçiminin akılcılığının genel bir ölçütünü oluşturmayı” sağlayacak bir tür “akıl mahkemesi olarak öne sürdü”. Bu iddiaların hepsi çürütülebilir, tabii Marx’ın kuramını dogmatikleştirilmiş ve stalinistleştirilmiş “ortodoks” Marksizm ile veya Marx’ın kendisini Althusserci ekolün ona dair yaptığı bilimci yorumla karıştırmadığımız takdirde. Çünkü Marx’ın eleştirel teorisi o vakitler kaba bir pozitivizmin altında ezilip kalmıştı. Bu noktada Devlet ve Parti aklına tâbi hâkim Marksolojinin Foucault’da bıraktığı ve kendini bu konuda bir cehalet şeklinde açığa vuran (ağır) bir hasar görmek mümkün.
Oysa konuya dair onda görülen bu can sıkıcı kafa karışıklığını, el yordamıyla hafiflettiği de oluyordu: “Dilediğim şey, Marx’ın tahrifattan kurtarılması, bir gerçek Marx’ın iade edilmesinden ziyade, esas olarak onu yıllar boyu hem hapseden hem de bayrak gibi sallayan parti dogmatiğinin ağırlığından kurtarmak, özgürleştirmektir”. Bunun mümkün hale gelebilmesi için hiç şüphesiz Berlin Duvarı’nın yıkılması ve “reel sosyalizm” yanılsamasının çökmesi gerekiyordu. Bin (bir) Marksizmin çiçek açabilmesi için gerekliydi bu. Fakat, Foucault kafasını o dönemin duvarlarına çarpıp duruyorken, eğer mesele o günlerin uçup geçici modalarına teslim olmadan “Marksist dogmanın dışına çıkan düşünme biçimleri” icat etmek idiyse, bu aynı zamanda Kantçı saf akla yahut Anglosakson liberal felsefesine bir geri dönüşten çok -Derrida’nın on yıl sonra yazacağı gibi- “Marx’sız” bir geleceğin imkansızlığı meselesiydi.
En başa dönmeden bir yeniden başlangıç yani.
Çünkü Deleuze’ün gayet haklı biçimde tekrar ettiği gibi, yeniden başlamak icap ettiğinde “hep ortadan başlarız”.
Ekim 2004
Çeviri: Uraz Aydın
Kapak Görseli: AFP Michel Bancilhon
[1] Deleuze burada, ileride Fransız sağının düşünsel düzeydeki önemli figürleri haline gelecek olan Maoculuk’tan kopmuş “yeni filozofların” “komünizmin” yani SSCB’nin ve Gulag’ın “kurbanlarını”, “martirlerini”, ölülerini kutsadığını, siyasal argümanlarını bir çeşit “şehitlere” yakılan bu ağıt etrafında geliştirdiğini ifade ediyor [Ç.N.].
[2] Gilles Deleuze, Deux régimes de fous, Paris, Minuit, 2004, pp 128-132. [İki Delilik Rejimi, Bağlam yayınları, çev. Mahir Ender Keskin, 2009]
[3] Gilles Deleuze et Félix Guattari, Mille Plateaux, Paris, Minuit, 1980, p. 291 [Kapitalizm ve Şizofreni. Bin Yayla, Bağlam yayınları, çev. Ali Akay, 1990]
[4] Michel Foucault, Dits et Ecrits, II, Paris, Quarto Gallimard, 2001, p. 450. [Konuşmalar ve Yazılar]
[5] Bu Lev Troçki tarafından geliştirilerek “sürekli devrim” adını alacak olan yaklaşıma temel oluşturan ifadenin ilk halidir, Marx ve Engels’in Mart 1850 tarihli Merkez Komitenin Komünistler Birliğine Çağrısı bildirisinde kullanılır: “[Proletaryanın] savaş narası şu olmalıdır: Süreklilik halinde devrim!”. [Ç.N.]
[6] Michel Foucault, op. cit., p., 269
[7] Michel Foucault, « Une poudrière appelée Islam », in Dits et Ecrits II, op. cit., p. 759
[8] Michel Foucault, op. cit. p, 1397.
[9] Le Monde, 11-12 Mayıs 1979. Foucault’nun İran devrimi hakkındaki yazıları ve Maxime Rodinson ile tartışmasının dosyası için bkz. Foucault Devrimi: Toplumsal Cinsiyet ve İslamcılığın Ayartmaları, Janet Afery ve Kevin Anderson, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, 2012.
[10] Biz de [LCR-Devrimci Komünist Birlik/IV. Enternasyonal Fransa Seksiyonu olarak] Şah diktatörlüğüne karşı harekette bir toplumsal devrimin dinî başlangıcını görerek, Foucault tarafından eleştirilen Marksist şemayı büyük ölçüde destekledik. Fakat Michel Rovère yoldaşımızı haber-röportaj yapmak üzere İran’a göndermemiz (o dönemki Rouge gazetemizdeki yazılarına bakılabilir), sürgündeki İranlı yoldaşlarımızın uyarıları ve özellikle de Abadan’daki yoldaşlarımızın petrol sanayiindeki grevcileri destekledikleri için suçlu bulunup idam cezası talebiyle yargılanması İran devrimi konusundaki tutumumuzu hızla yeniden değerlendirmeye itti bizi. 1979’un Ağustos’undan itibaren Paris’te İran’daki baskılara ve mollaların diktatörlüğüne karşı gösteri yapıyorduk.
[11] Rodinson’un metinlerinin referansları. [Burası Bensaïd tarafından eksik bırakılmış]
[12] Nouvel Observateur dergisinde (19-3-79) Jacques Julliard’ın “Manevi olanın önceliği” hakkındaki yazısına yanıt olarak Rodinson İslami kuralların uygulanmasının taşıdığı tehlikelere dikkat çekiyordu. Gerçekten de 8 Mart 1979’da Tahran’da başörtüsünü takmanın zorunlu tutulmasına ve Hümeyni’nin yerleşmekte olan diktatörlüğüne karşı feminist eylemler gerçekleşiyordu.
[13] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p. 475.
[14] Daniel Bensaïd, La révolution et le pouvoir, Paris, Stock, 1975. [Devrim ve İktidar]
[15] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit. p. 379
[16] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 135
[17] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit. p. 606
[18] Daniel Bensaïd kâhinin kehanetleriyle peygamberinkiler arasında bir ayrım yapıyor. Bunu çeşitli metinlerinde bulmak mümkün ama mesela okuduğunuz makalenin, Bensaïd’in Dünyevi Siyasete Methiye kitabında bulunan ve “Siyaset Tutulması” bölümünün geneline yedirilmiş, daha geç tarihli bir başka versiyonunda şöyle diyor: “Kâhinin aksine antik peygamber kendisini stratejistin siyaset-öncesi bir figürü olarak kavrayabilir. Onun koşullu öngörüsü alarm zilini çalar. Henüz vakit varken ilan edilen felaketi önlemek için eyleme çağırır”. (Eloge de la politique profane, Albin Michel/Idées, 2008, 171).[Ç.N.]
[19] Michel Foucault, Dits et Ecrits II, op. cit., p.954
[20] Michel Foucault, Dits et Ecrits, op. cit., p. 623. Marksizm ve krizleri hakkında bkz. Stathis Kouvélakis “Marksizmin Bunalımları ve Kapitalizmin Dönüşümü” in Çağdaş Marksizm için Eleştirel Kılavuz, çev. Şükrü Alpagut, Yordam, 2014.
https://www.yenicag.com.cy/2026/04/iran-devrimi-ve-foucaultnun-siyasetsizlikleri-daniel-bensaid/
Pontos’un Hüzünlü Ruhu
Ey Pontos’un yaralı, gözü yaşlı halkı, yeter artık…
bu kadar eğme başını toprağa.
Acın tuzdan, denizden, zamandan eski;
ama sen… sen o tuzun içinden doğmuş bir ateştin.
Unutma 353.000 canı…
her biri bir anne ninnisiydi, bir çocuk kahkahasıydı.
Yanan köylerin dumanı hala genzinde,
susturulan dilin kelimeleri boğazında düğümlü,
sürgüne düşen ataların ayak izleri hala teninde yanıyor.
Unutma onları…
çünkü unutursan köklerin solar,
sen solar, ben solarım.
Ama artık… ağlama, yalvarırım.
Gözyaşlarınla vatanı değil,
sadece toprağı suluyorsun.
O toprak zaten yeterince ağladı,
yeterince kan kustu.
Kalk artık…
tarih gözyaşlarıyla değil,
ayağa kalkan yüreklerle yazılır.
Düşmedin sen.
Yıkılmadın.
Sana zincir vurdular,
seni denize, dağa, yabancı topraklara sürdüler…
ama ruhunu öldüremediler.
O ruh hâlâ yaşıyor — bende, sende,
her “Palikar” deyişinde,
her “Kemençe” nağmesinde.
Kalk, Pontos’un evladı…
sesin dağları titretecek kadar yüksek olsun,
kalbin denizin dibine değecek kadar derin.
Artık saklanma.
Kimliğin korkunun gölgesinde küçülmesin.
Sen bir halksın —
korkuya sığmayacak kadar büyük bir halk.
Geçmişin zincir değil,
elinde tuttuğun keskin bir kılıçtır artık.
Onu sıkı tut…
ama bırak seni ezmesin.
Onunla yaralarını sar,
onunla geleceğe yürü.
Hatırla…
ve ağlayarak değil,
gözlerin dolu dolu,
yüreğin dimdik,
ileriye yürü.
Hatırla ki yaşayasın.
Ve yaşa ki…
bir gün çocuklarımıza
“Biz düşmedik” diyebilesin.
Tamer Çilingir
'Türkiye'nin Kıbrıs'a savaş uçağı göndermesi işgalin bir parçasıdır'
İZMİR - Kıbrıs Yeşiller Partisi Siyasi Büro Üyesi Oz Karahan, ABD-İsrail, İran savaşıyla Türkiye'nin bölgeye savaş uçakları gönderdiğini hatırlatarak, "Türkiye'nin buraya savaş uçakları göndermesi işgalin bir parçası olarak görmek gerekiyor" dedi.
ABD-İsrail'in 28 Şubat'ta İran'a yönelik başlattığı saldırılar, çevre ülkelere de etkisini sürdürerek, devam ediyor. İran'dan atıldığı iddia edilen füze ve İnsansız Hava Araçları (İHA) Azerbaycan, Kıbrıs ve Türkiye gibi ülkelere de ya isabet etti ya da savunma sistemleri tarafından durduruldu. Kıbrıs'taki Akrotiri (Ağrotur) Hava Üssü'ne de isabet eden bir dron sonrası önce Yunanistan "Kimon" ve "Psara" adlı 2 firkateyn ile 4 adet F-16 savaş uçağını Kıbrıs'a gönderdi. 9 Mart'ta ise Türkiye adanın kuzeyine 6 tane F-16 gönderdi.
İngiliz üssüne isabet eden dron sonrasında ise adada üslerin varlığı yeniden tartışma konusu oldu. Saldırı, İngiltere Başbakanı Keir Starmer'ın ABD'ye İngiltere üslerini kullanma izni verdiğini açıklamasından sonra yaşanmasına tepki gösteren Kıbrıslılar, İngiliz üslerinin kapatılması için sokaklara döküldü.
Adada İngiltere ve Türkiye varlığını, savaşın Kıbrıs'a yansımasını Mezopotamya Ajansı'na (MA) değerlendiren Kıbrıs Yeşiller Partisi Siyasi Büro Üyesi Oz Karahan, ABD-İsrail'in saldırılarının İran'ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine karşı haksız bir saldırı olduğunu belirterek, Kıbrıslıların bunu hoş karşılamadığını belirtti. Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını elde ettiğinden itibaren kolonyal kalıntılarla uğraştığını kaydeden Karahan, "Kıbrıs bağımsızlığını, Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)'nın verdiği gerilla savaşıyla elde etti. İngiltere Kıbrıs'ın bağımsızlığını kabul ederken birçok yerde yaptığı gibi şart öne koydu. Adanın yüzde 3'ünü egemenliğiyle kendine alarak bu bağımsızlığı tanıdı. Burası sadece bir üs değil, aynı zamanda burada yapılacak bütün hareketlerin Kıbrıs Cumhuriyeti'ne danışmadan ya da izin almadan yapabilme hakkı oluyor. 1960'da kahramanlarımız bunu kabul etmek zorunda kaldılar. Çünkü bunu değiştirebileceklerini tahmin ettiler. Cumhurbaşkanı Makarios bunu değiştirmek istediği zaman 1974 Türk işgali gerçekleşti. Türk işgalinin gerçekleşmesinin en büyük nedenlerinden birisi Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Bağlantısızlar Hareketi içinde yer alması, İngiliz üsleri ile birlikte Makarios'un kendi deyimiyle Yunan ve Türk askerinin adadan çıkarılması için verdiği mücadeleydi. Kıbrıs'taki İngiliz üslerinden ötürü bize de yansımaları oldu. Ortadoğu'da yaşanan tüm gelişmelerin Kıbrıs'a yansıması oluyor" ifadelerini kullandı.
'İNGİLİZ ÜSLERİNİN KAPATILMASINI İSTİYORUZ'
Kıbrıs'la aynı durumda olan Mauritius'un 2019'da İngiltere'ye karşı açtığı davayı kazandığını anımsatan Karahan, Mauritius'a bağlı Chagos Adası'nda bulunan üsteki tek yetkili olma durumunun Uluslararası Adalet Divanı kararıyla İngiltere'den alındığını aktardı. Verilen kararda bu anlaşmanın geçerli olmadığı, anlaşmanın kolonyal bir zorlamayla yapıldığının vurgulandığını kaydeden Karahan, "Birleşmiş Milletler'in self determinasyon (halkların kaderini tayin hakkı) ve kolonyalizmin sonlandırılması ile ilgili kararlarına göre, halk o toprakların tamamında hak sahibi olmalıdır. Bu şartlar göz önünde bulundurulduğunda Mauritius haklı bulundu ve İngiltere tekrar anlaşma yapmak zorunda kaldı ve egemenlik hakkı İngilizlerden alınarak Mauritius'a verildi. Bu son saldırı sonrasında da İngiliz üsleri tekrar gündem oldu. Çünkü Kıbrıs'ın içinde yer almak istemediği çatışmalara adadaki yabancı üslerin de girmemesi gerekiyor. Kıbrıslılar bu üslerin tamamen kapatılmasını istiyor. Çünkü Kıbrıs tarihinin en şanlı sayfası İngilizlere karşı verilmiş mücadeledir. Sokaklarımıza İngilizler tarafından öldürülen kahramanlarımızın adları verilmiş. Her köşe başımız İngilizler tarafından şehit edilen gerillalarımızın heykelleriyle süslü. Bu bizim tarihimizin altın sayfası. Doğal olarak hem sağ, hem sol partilerin ortak söylemi, İngiliz üslerinin tamamen adadan çekilmesi. Çünkü bu bizim, kahramanlarımıza karşı görevimiz. Bunu isterken Kıbrıs'ın Mauritius olmadığının da farkındayız. Çok stratejik bir noktada. Uluslararası Adalet Divanı ya da mahkemelerin vereceği kararlarla İngiliz üslerinin buradan gideceğini düşünmek naiflik olur. Bu noktada biz, uluslararası toplumundan destek bekliyoruz. Ülkenin egemenliğini ve toprak bütünlüğünün korunması adına bunu istiyoruz. Çünkü Kıbrıs 5 tane NATO devletinin kullandığı bir ada ve bunun iki tanesi Kıbrıs adasının yüzde 40'ını işgal ediyor" ifadelerini kullandı.
'TÜRKİYE'NİN VARLIĞI İŞGAL HAMLESİ'
Yunanistan'ın savaş gemileri ve uçakları göndermesinin toplumun bir kısmını memnun ettiğini belirten Karahan, toplumun büyük bir kısmının ise "52 yıl geç kalındı" dediğini aktardı. Türkiye'nin gönderdiği uçaklarının ise işgalin bir devamı olduğunu kaydeden Karahan, "Biz Türkiye'nin işgal sebebiyle 40 bin askerinin bulunduğu üslerin sık bir şekilde F-16'lar tarafından kullanıldığı bir adayız. Türkiye 2020'de Geçitkale Havalimanını dron ve F-16 havalimanı olarak kullanacağını ilan ederek, F-16'larını buraya getirmişti. Türkiye'nin buraya savaş uçakları göndermesi işgalin bir parçası olarak görmek gerekiyor. Ama ne yazık ki işgal bölgesinde Türkiye'nin aparatı olmuş siyasi elit in 'Türk uçakları aynı zamanda Kıbrıslı Rumların güvenliği için de geldi' diye pervasızca açıklamalar yapabilecek noktaya geliyor. Türkiye bu süreci kullanarak sanki İngiliz üslerinin Kıbrıs'taki varlığının Kıbrıslıların iradesiyle olduğu gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Bu üslerin varlığı Türkiye'nin de imzaladığı Kuruluş Bildirgesi sayesinde var. Biz, buna karşı mücadelemizi veriyoruz. Yunanistan'ın gelmesi farklı bir noktada. Onlarla birlikte AB'nin diğer ülkelerinden de savaş gemileri geldi. Kıbrıs'a bu saldırı olduğu zaman Kıbrıs 'Biz AB toprağıyız bu ve AB'den destek gelmesi lazım' denilince bu gemiler geldi. Bu gemiler Kıbrıslılar için gelmiş gemiler değil. Bu gemilerin bir şey yapacağı da yok. Zaten İran'ın Kıbrıs'a karşı bir hareketi söz konusu değil. İran'dan geldiği iddia edilen dronla ilgili farklı senaryolar var. İngiltere'yi savaşa çekmek için İsrail tarafından gönderildiği söyleniyor. İngiltere Dışişleri Bakanı 'İran'dan gelmediği kesin' dedi. Bir kısım insan bunun Lübnan'dan geldiğini, bir kısım insan da İsrail'den geldiğini düşünüyor. Biz Lübnan'dan değil, İsrail'den geldiğini düşünüyoruz. Çünkü İran'dan gelseydi, İngiltere bunu davul-zurna ile ilan edecekti. İran dron konusu olduğu zaman buradaki elçiliği üzerinden açıklama yaparak, Kıbrıs halkıyla İran halkının dostluğunun baki olduğuna dair bir açıklama yaptı. Ama buradaki ana nokta İngiliz üslerinin varlığı" diye konuştu.
ENERJİNİN ÖNEMİ
İran'a yönelik saldırının en büyük sebeplerinden birinin de enerji olduğunu dile getiren Karahan, "Kıbrıs enerji ve ticaret yollarının tam merkezinden geçiyor. Doğu Akdeniz'de haritaların şekillenmesinin en büyük sebebi bu enerji yollarıdır. Bütün bu hareketliliğin sebebini de buna bağlıyoruz. En önemli savunduğumuz şey Kıbrıs'ın egemenliği ve deniz dahil olmak üzere egemenlik çizgilerinin korunması. Bu noktada da Kıbrıslıların ve Kıbrıs devletinin yaptığı çalışmalar faydalıysa destekliyoruz. İçinde bulunduğumuz çok kutuplu dünyada bu süreçler eskisi kadar sakin geçmiyor. Çok büyük bir diplomasi ve hukuk mücadelesi verilmesi gerekiyor. Kıbrıs'ın etrafına baktığımızda Türkiye, İsrail, Mısır, Libya Kıbrıs'ın komşuları. Bu ateş hattı içerisinde Kıbrıs'ta kendi başına mücadele vermeye çalışan bir ülke durumunda. Biz, bu mücadelenin bölge halkları için en faydalı şekilde sonuçlanması için kavgamızı veriyoruz. Kıbrıs son yaşananların istemeyerek içinde oldu. Savunma endüstrisi güçlü bir ülke değil. Bu tip mücadelelerin içinde yer alacak bir ülke değil. Küçük ve orta büyüklükteki ülkelerin iki tane seçeneği var. Birincisi diploması ikincisi hukuk. Bu ikisini doğru şekilde kullanabilecek politikalar ürettiği zaman başarıya ulaşabilir. Etrafımızda İsrail gibi savaş yaratan bir ülke söz konusu. Bu yaratılan bütün çatışmalarda Kıbrıs kendini ateşin içinde buluyor. Bu toplumda bir korku yaratıyor" şeklinde konuştu.
'DİPLOMASİDEN MEMNUN DEĞİLİZ'
"Kıbrıs hükümetin yaptığı diplomasiden memnun değiliz" diyen Karahan, "Çünkü çok kutuplu bir dünyanın diplomasi süreçlerine uygun olmayan bir yol izliyor. Yönünü daha çok AB ve batıya doğru dönmüş durumda. Bu Kıbrıs'ın tarihi boyunca yapmamış olduğu bir şey, Kıbrıs tarihi boyunca yönünü her zaman doğuya ve anti-kolonyal mücadele vermiş devletlere dönmüş bir ülkeydi. Şu an ki yapılması gereken diplomasi stratejisinin tersini yaptığını düşünüyoruz. Çünkü çok kutuplu dünyada ne kadar dostunuz varsa ve dünyanın neresinden dostunuz varsa o kadar güçlüsünüzdür. Bu stratejinin değişmesi için mücadelemizi veriyoruz. Bu çok zor bir varoluş mücadelesi. Kıbrıs'ın bu mücadelesi hiçbir zaman bitmedi. Biz de uyanık olup, hayatta kalacağız ve Kıbrıs'ı özgürleştireceğiz. Kıbrıs'ın yabancı askerlerden arınmadığı müddetçe hem Kıbrıs'ı hem de bölge devletlerini tehlikeye atmakta. Bu noktada da küçük ve orta ölçekli devletlerin uluslararası dayanışma halk diplomasisini kurmamız gerekiyor" diye belirtti.
MA / Tolga Güney
https://mezopotamyaajansi44.com/tum-haberler/content/view/305725
Ertuğrul Kürkçü: 1968’de devrimci olmamak ayıptı, gençler bugün devrimci oluyorlarsa bu çok daha önemli
Gazeteci Nadire Mater’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Sokak Güzeldir - 68’de Ne Oldu?” (2009) kitabının Ertuğrul Kürkçü bölümünü yayımlıyoruz.
Ertuğrul Kürkçü: 1968’de devrimci olmamak ayıptı, gençler bugün devrimci oluyorlarsa bu çok daha önemli
Nadire Mater ve Ertuğrul Kürkçü, Çemberlitaş ofisinde, (Fotoğraf: bianet Arşiv)
Gazeteci Nadire Mater’in “Sokak Güzeldir - 68’de Ne Oldu?” (2009) kitabının Ertuğrul Kürkçü bölümünü yayımlıyoruz. Metis Yayınları’na teşekkür ederiz.
Ertuğrul Kürkçü, ODTÜ’de mimar olmak için yola çıktı ama önce ODTÜ SFK sonra Dev-Genç Genel Başkanı oldu, hâlâ gençlik lideri denince akla ilk o geliyor. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de arkadaşlarıyla birlikte kuşatıldı, onlar öldürüldü, o bir raslantıyla sağ kaldı, ertesi gün ele geçirildi, 12 Mart darbesi sırasında girdiği cezaevinden 14 yıl sonra 1986’da serbest bırakıldı. O günden bugüne 68’deki amaçlarına sadık yaşamaya, dünyayı dönüştürmek için üstüne düşenleri yapmaya çalışıyor.
Kimse o gün Komer’in ODTÜ’ye geleceğini bilmiyordu.1 Öğleden sonraydı. Mimarlık Fakültesi’nde stüdyoda çizim yapıyordum. Birisi, “Komer Rektörlüğe geldi” diye kapıdan seslenince, hep birlikte rektörlüğün önüne gitmek için ayağa kalktığımızı hatırlıyorum. Beş-on derken sonra yüzlerce kişi olduk.
Sosyalist Fikir Kulübü’nün (SFK)2 öncüleri geldi, Halil Çelimli’yi hatırlıyorum, elinde megafon “İkinci Milli Kurtuluş Savaşımız başlamıştır” diye konuşma yapıyordu. Önce rektörlüğe doğru haykırışlarla protestolar sürdü. Rektörlüğün camı kırıldı. Ama binaya yönelik saldırılar hemen durduruldu ve Komer’in ABD forsu açık makam aracına yönelindi. Şoför araçtan çıkarıldı ve etraftakiler aracı sarsmaya camlarını kırmaya başladılar, yüzlerce insan bir anda birkaç direği de manivela olarak kullanarak aracı ters yüz etti. Sinan Cemgil, Taylan Özgür, İrfan Uçar ve Seçkin İnceefe’yi hatırlıyorum, aracın benzin deposuna bir ekose atkıyı sokup benzine buladılar ve aracın içine attılar, araç yanmaya başladı. Araç tamamen yandıktan sonra kalabalık hatıra parçaları toplayarak dağıldı.
Eninde sonunda şiddete yönelmiş bir protestoydu ama, insan hayatına, bireysel ya da kamu mülkiyetine zarar verilmemişti. Çok belirgin bir egemenlik simgesine yönelmiş bir öfke gösterisiydi. Hükümet yanlısı basın dışında, yaygın medyada Komer’in ziyareti daha çok eleştiri konusu oldu ve bir günde kamuoyu ODTÜ öğrencilerinin yanına geçti. ODTÜ sosyalist gençliğinin öncüleri olaydan sorumlu tutularak aranmaya başlayınca bir imza kampanyası düzenlendi, hemen herkes “Ben de oradaydım ve ABD elçisinin arabasının yakılmasına katıldım” diye imza verdi.
Bu olay devrimci gençlik hareketi tarihinde bir dönüm noktası oldu. Üniversite öğrencilerinin hareketi doğrudan doğruya politik bir bağlam edindi. Robert Komer’in adı Vietnam’daki pasifikasyon siyasetinin uygulayıcısı olarak dünya kamuoyunca biliniyordu. ABD Vietnam’da yürüttüğü istila hareketinin başarıya ulaşmaması üzerine savaşı Vietnamlılaştırma siyaseti izlemeye başlamıştı o yıllarda. Yani ABD’nin istilacı savaşının Kuzey ve Güney Vietnam yurttaşları arasındaki bir savaşa döndürülmesini ABD’nin o dönemde Vietnam’daki baş görevlisi Komer üstlenmiş, bu projenin mimarı o olmuştu. Türkiye’ye gelmesi söz konusu olunca da ABD ile ilişkiler konusunda Kıbrıs’taki hayal kırıklığı dolayısıyla çok daha duyarlı olan muhalefet partisi CHP’nin yanı sıra demokratik ve antiemperyalist kamuoyu buna karşı bir protesto hareketi başlattı. Protestolar hükümet üzerinde yeterince uyarıcı olmadı, Komer’e agreman verildi. Bu arada Komer’in Vietnam halkına karşı sürdürdüğü savaş hakkında kamuoyu yeterince bilgi sahibi oldu. TİP ve sosyalist dernekler de Komer’in Türkiye’ye gelişi karşısında daha aktif bir protesto geliştirmeye başladılar. O zaman CHP çizgisindeki Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu da Komer’in Türkiye’ye gelişini protesto etme eğilimindeydi. Çok geniş bir cephe oluşmuş, hatta hükümet partisi içersinde dahi tereddütler doğmuştu.
Komer önce İstanbul’a ayak bastı. İstanbul’da epeyce ciddi bir protestonun sürdürüldüğünü biliyoruz. Bu yüzden Komer’in Ankara’ya gelişi de hayli gecikti.3 Komer’i karşılama için gittiğimiz alanda çok uzun süre bekledik. Hatırlayabildiğim kadarıyla sadece ODTÜ’den iki binden fazla öğrenci vardı, bütün Ankara üniversitelerinden ve gençlik federasyonlarından binlerce öğrencinin alanda olduğunu zannediyorum. Komer’i protestoyu engellemek üzere toplanan polis güçleri de böyle bir şeyi yapmaktan hoşlanmıyor gibiydiler. Öğrenciler polislerle konuştuklarında, polislerin de “Bu adamın burada ne işi var” diyerek tepki gösterdiklerini, öğrencilerle karşı karşıya getirilmekten hoşlanmadıklarını söylediklerini duyuyorlardı. Bu, Komer’e karşı ne kadar yaygın bir kamuoyu oluştuğunu gösteren önemli bir gösterge sayılabilir.
Biz alana ulaştıktan sonra marşlar söyleyerek beklemeye başladık. Protestoyu örgütleyen dernekler barışçı bir protesto öngörmüşlerdi ama öğrencilerin öfkesi, derneklerin çizdiği sınırı aşıyordu. Komer’in uçağının indiği öğrenildiğinde, ne polis barikatı ne de yöneticilerin ikazı öğrencilerin piste doğru koşmalarını engelleyebildi. Piste çıkan yolda askeri birliklerle engeller oluşturuldu ve Komer terminalden çok uzakta bir yerde indirildi uçaktan. Polislerle biraz itişme kakışmanın ardından, insanlar protestoyu sürdürmek için gruplar halinde kente döndüler. Mimarlıktan arkadaşlarla okul otobüsleriyle kente indiğimizde sözleşmiş olmadığımız halde herkesin Kızılay’da birbirini aradığını, bir şeyler yapmak için kıpırdandığını görüyorduk. Bir arkadaşımızın Kavaklıdere’deki Amerikan Subay Kulübü’nün önünde gösteriyi sürdürme çağrısına uyarak, oraya gittik. İçeri büyük bir hışımla girdik. Fakat talihsiz bir rastlantı, daha çok çocuk ve kadınlar vardı kulüpte. Sadece bowling oynayan adamların ellerinden toplarını alıp protesto ettik, onları biraz korkuttuk. Sanırım bu insanlar politik bakımdan Komer’in Türkiye’ye gelip gelmemesinin halk için ne ifade ettiğinin hiç farkında değillerdi.
Polislerin gelmekte olduğunu öğrenince kaçtık. İki arkadaşımız takip sonucunda yakalandılar. Yirmi gün yatıp çıktılar. Genellikle hâkimler de o zaman daha hoşgörülü idiler, kırıp dökme, yaralama, özetle insana yönelik şiddet olmadıkça gösterilerde yer alanlara sert yaklaşmıyorlardı. Komer’in kendi varlığının uyandırdığı etkileri hiç hesaba katmadan, ya da çok hesaba katarak, ODTÜ’ye gelmesine kadar protestolar sürdü ve sonra da mahiyet değiştirerek devam etti. Ben kendimi Komer’in gelişi sırasında yaşananlarla birlikte sadece toplumsal değil, aynı zamanda bir “ulusal dava”nın da savunucusu kimliğinde görmeye başladım. O kadar küstahça davranılıyor, kamuoyunun, öğrencilerin protestosu, toplumda ayaklanan duygular her şey öylesine hiçe sayılıyordu ki, buna karşı çıkmamanın herhangi bir yurttaş için bile kabul edilemez olduğu düşüncesi, bütün insanların protestocuları takip etmeye hazır oldukları duygusu bu olayla hepimizin içine yerleşti.
Komer protestosuyla ilk kez Türkiyeli muhalefet sadece Türkiye’ nin değil, bütün dünyadaki ezilen halkların özellikle de Vietnam’ın kurtuluş mücadelesini savunma bilinciyle harekete geçiyordu. İnsanlar sadece “Türkiye’nin ulusal onuru çiğneniyor” diye değil, Vietnam halkına yapılan zulme karşı da protestoya kalkıştılar. O güne kadar birbirleriyle teması olmamış iki halk arasında manevi bir bağ kuruldu. Bu önemli bir şeydi.
Enternasyonalist bir antiemperyalist hareketti. Organize bir protestoydu ama bu harekete katılan insanlar kelimenin dar anlamında kışkırtılmış, ajitasyonla sokağa çıkmış değillerdi. Tepki çok uzun bir dönemde oluşmuş bir birikime dayanıyordu. Örgütlendirenler hareketin akışını kolaylaştırdılar ama örgütlenmemiş olsaydı bile bu protesto aynı mecrada giderdi diye düşünüyorum. Komer’in ODTÜ’ye gelişinde de her şey kendiliğinden ve son derece yığınsal bir biçimde gelişti.
68’e gelirken
Ben kendim 68’e 20 yılda geldim ama Türkiye çok uzun zamanda geldi. 1960 Türkiye’de 68 için önemli bir tarih. 1960’tan geçilmeseydi, Türkiye’nin o güne kadarki tarihinde görebileceği, yaşayabileceği en demokratik ortam içinde gelişip şekillenmeseydi 68’in kolay kolay mümkün olabileceğini söylemek yerinde olmaz. Tayin edici moment 1960’tı. Fikri hayatın zenginleşmesi açısından büyük bir olanak açtı, öte yandan TİP’in kurulması ve mücadelesi 68’in hazırlayıcısı olmak bakımından önemli. Bugünden bakınca “geri” olduğunu düşünsek de TİP programı bizim gibi insanlar için yepyeni ve çok taze bir şey sunuyordu. Öte yandan sosyalist değil ama, antiemperyalist bilincin, şu ya da bu mülahazayla, darbeci bir projeyi gerçekleştirme amacıyla da olsa, radikaller tarafından yeniden üretiliyor olmasının da, bence bir önemi var. Beni yönlendiren, etkileyen başlıca dinamik, içinde TİP’in de olduğu genel akıntıydı. Lise öğrencisiyken 1965 seçimlerinde Aybar’ın radyo konuşmaları4 beni çok sarsmıştı. İlk defa hayatımda bir insanın varolan her şeyi eleştirmekte olduğunu duymak çok çarpıcıydı. Eleştirilemez sanılan ya da eleştirileceği akla gelmeyen bütün kurum ve kişilerin eleştiri konusu olması müthiş ufuk açıcıydı.
Bu genel olarak fikri hayata da yansıdı. Türkiye büyük bir çeviri dalgasıyla karşı karşıya kalmıştı, edebiyatla ilgileniyorsanız sosyalist edebiyatın parlak ürünlerini kitlesel ölçekte edinebiliyordunuz. Avrupa’daki eleştirel aydınların da çıkışlar yaptığı bir dönemdi. Jean-Paul Sartre’ın Nobel Ödülü’nü reddetmiş olması,5 bu kurumun kutsallığını sarsmıştı. Liseyi okuduğum İzmit bir işçi kentiydi. 1960 sonrasında grevler ilk kez burada gerçekleşti. Kaçınılmaz olarak okulda arkadaşlarımızın bir bölümü işçi çocuklarıydı. Onların grevlerden etkilenişleri ile çalıştığı yerde yönetici konumdaki babamın greve karşı olumsuz tavırları sosyal sorunlar hakkında daha çok düşünmeme yol açtı.
1965 nüfus sayımında bütün lise son sınıf öğrencileri gibi ben de sayımda görevlendirilmiştim. İzmit’in çok yoksul bir mahallesinde evlerin içlerine girdim. İnanılmaz bir deneyimdi. İnsanların okumuş yazmış biri olduğum için bana gösterdikleri sıcaklık da çok etkileyiciydi. Lise öğrencisisin, büyük insan yerine koyup seninle konuşuyorlar, tartışıyorlar. Öte yandan devlet memuru diye gördüklerinden henüz 17 yaşındaki bir öğrenci olan benden korktuklarını da hissediyordum. Evdeki nüfusu tam olarak beyan etmiyor, benden saklamaya çalışıyorlardı. Bundan doğabilecek kimi olumsuz sonuçlar olduğunu düşünüyorlardı.
Genel entelektüel ortamdan akan sosyalist fikirler, bu fikirler ışığında başka bir görünüm kazanan toplumsal gerçeklikler, artan toplumsal hareketlilik, bunların üzerimdeki izleri hayata merakla ve heyecanla bakmama yol açtı. Zihnim bunlarla dolu olarak üniversiteye geldim. 1966’da üniversite çoktan bütün bunları tartışmaya başlamıştı. İlk kez politik taraf tutma zorunluluğuyla karşı karşıyaydım. Sağcılar, solcular ve sosyaldemokratlar var…
Üniversiteden önce genellikle insanlığın tarafını tutuyorum diyordum ama artık “insanlık” dendiğinde hep aynı şeyin anlaşılmadığını görüyordum. Tartışmanın merkezinde “sosyalizm” olduğu için sosyalizm hakkında daha etraflı fikir edinmeye karar verdim. Erdal Öz’ün Sergi Kitabevi’nde6 gördüğüm üzerinde sosyalizm yazan ilk kitabı aldım. Bu, Bertrand Russell’ın sosyalizmi eleştirmek üzere kaleme aldığı bir kitaptı7 ama beni çeken Russell’ın sosyalizm eleştirisi değil, tam tersine Marx’a yaptığı atıflar oldu. Marx’ın orada eleştiriye konu olan sosyalizmi son derece keyif verici, yaratıcı bir toplum modeli gibi göründü. Boş zamanların özgürlük zamanı olacağı, özgürlüğün boş zaman miktarıyla ölçüldüğü, insanların çalışmak zorunda olmadıkları, çalışmayı bir ahlaki ilke olarak gördükleri, bildikleri, yaşadıkları bir toplumda sabah balık avlayabilir, öğleyin çalışabilir, akşam eleştiri yapabilirdiniz. İşbölümünün, insanlar arasında sınıf farklılaşmalarının olmadığı, herkesin yeteneği olduğu her şeyi yapmakta özgür olduğu bir tasavvur bana çok çekici gelmişti. İmkânsız da olmadığını düşünmüştüm.
Russell’ın Marx’ı eleştirmek için ortaya koyduğu tez 18 yaşındaki aklıma göre de son derece basit gelmişti. Russell orada, Marx’ın sınıf mücadelesinin tarihin motoru olduğunu, komünizmde de sınıf mücadelesinin sona erdiğini söylemesini bir çelişki olarak değerlendiriyor ve ironik bir üslupla soruyordu: Öyleyse komünizmde tarih bitiyor mu? Hahhh, hahhh...
Böyle bir çıkarsamanın son derece saçma ve Marx’ın öne sürdüğü öncülleri ne mantıksal ne de tarihsel olarak tahlil edip eleştiremeyen çok yavan bir saldırı olduğu sonucuna varınca Russell’a boş verip Marx’a bakmaya karar verdim. Tabii bunlar hiçbir zaman sistematik gitmiyor, ben örneğin o anda sosyalist mücadeleye atılmaya, sosyalist olmaya falan da karar vermedim. Ama kendi kendime anladım ki Marx çok önemli bir adam. Marx’ı eleştirenler de pek bir şeye değmez. Önceden Russell da benim için çok önemliydi, ama Marx’la karşılaştırınca gözümden düşmüştü ne yazık ki.
Ve okuldaki hayat vardı, sosyalistler vardı. Beni sosyalistlere doğru çeken şey, onların gerçeğinin hiçbir zaman resmi ideolojinin, resmi antikomünist propagandanın söylediği gibi olmadığını keşfetmem; okuldaki sosyalistlerin her zaman en akıllı, en başarılı, en iyi öğrenciler olduğunu görmemle ilgiliydi. Çünkü her parlak öğrenci felsefi olarak bir sosyalist çıkıyordu. Bu da resmi propagandayı paramparça ediyor ve insanları sosyalistlere yaklaştırıyordu.
Toplumsal mücadelenin modern sınıf mücadelesi zeminine sıçrama yılı
68 çok bereketli bir yıldı. Türkiye’de hem sosyalistlerin geçmişte verdikleri mücadelenin, çektikleri azabın karşılığını elde ettikleri yıl, hem de ileriye doğru bir sıçrayış oldu.
68 doğrudan doğruya Avrupa’dan gelen bir dalgayla gerçekleşen bir savrulma olarak değerlendirilemez. Ama Avrupa’dan gelen dalganın bir etkisi de oldu doğrusu: Resmi ideolojiden ve müesses nizam içindeki muhalefet çizgilerinden de kopuldu; ilk defa yeni bir dünya kurma azmi insanlarda somutlaştı. Bu nedenle öğrenci hareketi 68’den sonra Türkiye’deki tüm işçi, köylü, küçük burjuva muhalefeti ile bir arada geniş bir toplumsal muhalefetin bileşeni olarak ilerlemeye başladı.
Bu anlamda belki Fransa’daki Mayıs 1968 işçi-öğrenci dayanışmasına benzetilebilirse de gene de kendine özgü özellikler taşıyor. Problem farklıydı, bir programdan ve yönlendirmeden yoksundu ama burada bir saldırıya karşı direnme değil, doğrudan doğruya düzene bir karşı çıkış söz konusuydu ve yeni bir dünya kurma özlemi, bulanık da olsa, çok somut bir sosyalist programa bağlanmış olmasa da öğrencilerde vardı, bence 68’e damgasını vuran buydu.
68 Türkiye tarihinde ilk kez toplumsal muhalefetin modern sınıf mücadelesi zeminine sıçramasının yılıydı. Bu başlangıç noktasını tespit etmek bizim için önemli. 68’in bence anlamı burada.
TİP kadar Yön hareketinin özellikle aydınlar ve daha çok da devlete bağlı aydınlar arasında yaydığı antiemperyalist bilinci de önemli ve değerli buluyorum. Politik perspektifleri ve mücadele yöntemleri, iktidara, muhalefete ve topluma bakışlarından ötürü onları sosyalizm açısından ne kadar eleştiriye değer görsek de, Yön hareketinin tabanını oluşturan aydınlar zümresinin sürdürdüğü antiemperyalist faaliyet toplumun gözünün açılması, karşısına düzen değişikliği programını koyabilmesi, varolan düzenden farklı bir düzen tasavvur edebilmesi bakımından olumlu bir etki yaptı. Başlangıçtaki bu olumluluk, bu akımın, toplum, öğrenciler, gençlik antiemperyalizmden sosyalizme sıçrarken bu kez bu sıçramayı durdurmaya çabalamaları ölçüsünde olumsuzluğa da dönüşmeye başladı. Ancak, 1968’de bunun bir olumsuzluk olduğunu düşünmemiz için henüz yeterli bir sebebimiz yoktu. Neticede antiemperyalizm sosyalizme eşlik etmediğinde tutucu bir rol de oynayabilirdi, ama belli bir dönem sosyalizme eşlik ettiğini biliyoruz. Gene de siyasal-ideolojik bilançoya baktığımızda sınıfsal bir yönelimden yoksun antiemperyalizmin işçi sınıfının sosyalist bilince erişmesi önünde engeller yarattığını söylemek gerekir doğrusu.
Ben 68’de öğrenci önderlerinden değil, kitleden birisiydim. 1968’in Sosyalist Fikir Kulübü’nün siyaset yapma tarzını baştan aşağı değiştirdiğini söyleyebilirim. 1968 öncesinde sosyalist düşünceleri ayrıntılı olarak geliştirip aktarmak en önemli meziyet sayılırken, şimdi yeni bir ölçüt vardı: o fikri uygulamak; uygulanması için gerekenlere gönüllü olarak katılmak; fikri takip etmek, gereğini yapmak...
69 sonunda SFK’nın başında
ODTÜ’de hareket büyürken Dev-Genç de çok büyüdü. FKF’nin Dev-Genç’e dönüştüğü 69 Kurultayı benim gibi devrimci harekete TİP’ten değil, öğrenci hareketinin içinden gelenlerin hepsi için çok dönüştürücü bir anlam kazandı. Mahir (Çayan) 69 Kurultayında özü itibariyle hareketi sınıf mücadelesi üzerinden yeniden düşünmeye davet eden bir konuşma yaptı. İşçi sınıfının devrimde önderliğinin nesnel koşullarının varlığından şüphe edilemeyeceğini vurguladı. Bu kurultayla birlikte MDD hareketi de kendi içinde bir yarılmaya uğradı; MDD’nin eski kabuğu Dev-Genç hareketinin dışına düştü: Beyaz Aydınlık oldu. ODTÜ’de Münir Ramazan Aktolga,8 Ulaş Bardakçı ve İrfan Uçar bizleri devrimci hareketin de merkezine doğru taşıdılar.
69 sonunda kendimi ODTÜ SFK’nın başında buldum. Çok özgün bir deneyim. Hayata baktığın yer değişiyor birden. Bir sözünle insanların başlarının derde girmesi, örselenmesi, dayak yemeleri gibi riskleri almak senin sorumluluğuna girince çok temkinli bir insan oluyorsun. Birden halin, tavrın, davranışın değişiyor. Bütün bu sorumlulukların artması da tabii öğrenciliğin rutinleriyle olan bağları zayıflatıyor. O zaman üçüncü sınıftaydım. İzin aldım. İzinliyken dörde geçmiş sayıldım. Dev-Genç Başkanlığı’na sıra gelince gene izin aldım ve böylelikle aslında pratikte öğrencilik yapmayan bir “öğrenci lideri” haline geldim. Bu kitlesel hareketin sorumluluklarının ister istemez yarattığı dönüşümlerden birisi.
Öğrenci hareketi, öğrenci hareketi olarak kalmadı, işgaller dolayısıyla ODTÜ’nün adı dillerdeydi. ODTÜ’de okuyanların ötekilere göre deha sayılabilecek insanlar olduğuna dair efsaneler dolaşıyordu. Bu, eyleme geçen insanların kulaklarına gidiyordu. Polatlı’da 1969-70’te toprak talebiyle köylü hareketi oldu, köylüler destek için ODTÜ’ye başvurdu. ODTÜ inşaatlarında çalışan işçilerin, ODTÜ çalışanlarının, çevredeki fabrikalarda çalışanların sendikalaşma girişimlerine destek verdik. Daha sonra Yapı İşçileri Sendikası Başkanı olan Necmettin Giritlioğlu9 da 70 yazında Aliağa’da öldürülmesinden önce bütün bir kış ODTÜ’deki inşaat işçilerinin örgütlenmesiyle ilgilendi.
Bu öğrenci hareketinin neden sadece öğrenci hareketi olarak kalamayacağını da açıklıyor. Öğrenci, dersliklerin ima ettiğinden çok daha karmaşık bir sosyal ortamda yaşıyor. Okuldaki hizmetlilerin mücadelesini görmezden gelemez, eğer sosyalistse. Mutfakta bulaşık yıkayan işçinin derdini görmeden gidemez. Okuldaki inşaat işçisinin halini görmeden gidemez... ODTÜ’de “işçiye gitmeyen” devrimciden sayılmıyordu. Namın yürümüşse, insanlar da sana gelir bir şekilde. Köylüler geliyorlardı, genelde avukat için.
Dev-Genç genel başkanlığı meselesi de tamamen Dev-Genç’in 15-16 Haziran dolayısıyla yarılmasının sonucu. Aslında 1970 sonbaharında, ODTÜ’den ayrılıp, Güney Anadolu’da bir fabrikada işçi olarak çalışmayı planlıyordum. Çünkü, görüş ayrılıkları derinleştikçe, bir özörgüt olmadan hiçbir şey olmayacağı giderek daha fazla öne çıkmaya başlamıştı. Hem kır ve kent arasındaki bağlantının düğüm noktası olarak gördüğümüz Mersin, Adana, Hatay, Antep gibi kentler bize önemli gözükmeye başlamıştı, oralara politik yatırım yapmak gerekiyordu. Devrimci hareket önceki iki yıl boyunca, iki şeyle uğraşmıştı. Birincisi devrimin nesnel koşulları ve öznel koşulları var mı
yok mu? Devrimin nesnel koşulları yok diyenler, bunu Türkiye’de işçi sınıfının namevcut olmasına bağlıyorlardı. Nesnel olmayınca, öznel de yok tabii ki. Mahir ve diğerleri ise, nesnel koşulların proletaryanın sayısında değil, çelişkilerin olgunluk düzeyinde olmasına bakıyorlardı, öznel koşul ise zaten devrimciler tarafından da yaratılacak bir şey olacağı için, politik örgütlenme, politik parti, ajitasyon olmadan öznel koşul da olmazdı, dolayısıyla bunları yerine getirmek gerekiyordu.
15-16 Haziran bu tartışmayı bir anda sona erdirdi. Mihri Belli’nin de katıldığı nesnel koşul tartışması sona erdi. Nesnel koşul denilen şey koskoca bir toplumsal varlık olarak kendi eylemiyle ortaya çıktı. İkincisi politik yaklaşım açısından da Belli ordunun işçi hareketini bastırmasına ne mana vereceğini bilemedi ve sıkıyönetimden “tarafsız” kalmasını istedi. O andan sonra ODTÜ SFK’nın Belli hareketi ile manevi bağı koptu.
Dev-Genç Genel Başkanı oluyorum
1970 Eylülünde, Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga yeni Dev-Genç genel başkanı kim olacak diye konuşuyoruz. Yusuf’un gözü bana takıldı; “İşte başkan bu ya” dedi, “hem genç, hem de militan işte.” Dehşet içinde kaldım, onlar “olsun” deyince artık olmaması ihtimali yoktu.
FKF ve Dev-Genç’te üst üste başkanlık yapan yok. İlke değildi herhalde ama böylesi makuldü. Zaten ben seçilirken Atilla (Sarp); Atilla seçilirken de Yusuf hapisteydi. Kadınların yönetime gelmesi diye bir konu ise yoktu. Kadınlardan da “Niçin biz olmuyoruz?” gibi bir soru geldiğini hatırlamıyorum.
Hiçbir şey olanı her şey yapar! 68’in devrimci hareketinin özünün bu olduğunu düşünüyorum. Mülkiye amfisindeki kongrede başkanlığa seçilip konuşmamı yapıp kürsüden inerken anladım ki başıma çok zor bir iş aldım. 22 yaşındayım. Delegelerin çoğu benden daha deneyimliydi; ODTÜ’de “dağın başında” olduğumuzdan devrimci militan aristokrasiyi yakından tanımıyorum.
Merdivenlere oturduk. Mahir, “Ne yapacağız şimdi” deyince, “Sen biliyor musun” diye sordum. “Her şeyi yeniden düşünmek zorundayız” diye yanıtladı. O akşam ODTÜ’ye gittim, SFK’ya. Başkanlığımı pek kimse beklemediğinden insanlar biraz şaşkın, biraz da meraklı bir havadaydı. Dev-Genç’in karargâhı Mülkiye yurdu olsa da, ben hep ODTÜ SFK’ya dayandım. O dönemde faşist hareket, cuntacılar ve iç muhalefetten gelen saldırılara karşı ayakta kalmak esas olarak ODTÜ’nün blok olarak Dev-Genç’i desteklemesiyle ilgiliydi.
Dev-Genç sıkıyönetimce yasaklanana kadar geçen o altı ay öğrenci hareketinde en çok ölümün yaşandığı günler oldu. Nail Karaçam, İlker Mansuroğlu, Hüseyin Aslantaş öldürüldü. Bizimkilerle faşistler arasındaki çatışmada, Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Ülkü Ocaklarından Dursun Önkuzu10 öldürüldü. Dev-Genç’i devraldığımızda bir silah ve cephane envanteri devralmadık. Silahlanmış öğrenci grupları vardı. Faşistlerin özerk üniversite dışında Milli Eğitim Bakanlığı kontrolündeki okul ve yurtlarla, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nü ele geçirmek için giriştikleri saldırılar bizi apansız silahlı bir çatışma girdabının içine çekti. Silahlı olmayı reddetmedik ama kendimizi özsavunma noktasında tutmaya çalıştık. Bu silahlı çatışma ikliminde harekette önceden görmediğimiz silaha, çatışmaya yatkın, gözünü budaktan esirgemez, kıyıcı da olabilen yeni bir insan tipi öne çıkmaya başladı.
Devlet güçlerinin doğrudan saldırıları, “yurt savaşları” dediğimiz çatışmalar öğrencilerin hayal ettikleri mücadele ritminden daha ötedeydi. Öğrencide bir geri çekilme havası oluştu. Cenazeler farklıydı tabii, ölümler çok kitlesel yürüyüşlerle protesto ediliyordu. Bu silahlı karşı karşıya gelişten kendimizi ve öğrencileri sakınamamış olmayı bir iç sızısı olarak hatırlıyorum hâlâ.
Dev-Genç başkanı olmak açıkça olmasa da bir bakıma bir silahlı birliği yönetmek, bunun bütün sonuçlarını öngörmek demekti. Öğrencilerin gözünde Dev-Genç başkanı da, Dev-Genç’in önde gelenleri de hep önemliydi. Bir akşam Siyasal yurduna geliyorum. Öğrenciler toplanmış, Dev-Genç marşlarını biraz poplaştırarak gitarla çalıyorlar. Hoşlanmam beklenir değil mi? Beni görünce, hemen kendilerine çekidüzen verdiler, “başkan geliyor” diye. Yani “Marşı rezil ediyoruz, aman başkan duymasın”.
Çatışmalar da araya girince öğrenci kitlesiyle bir mesafe oluşuyor. Dev-Genç Başkanının elinde çok fazla manevi otorite birikir. Mesela Dev-Genç Genel Başkanı basın toplantısı yapınca, Türkiye’deki bütün haber ajansları, gazeteler, devlet televizyonu ve radyosunun muhabirleri orada olurlardı; radyo demeçleri yayınlıyor, televizyonda çıkıp konuşuyorsun. 12 Mart’a kadar, hem Süleyman Demirel’den nefret eden bir medya kesimi hem de solda olduğu için öğrenci hareketini savunan bir medya vardı. Bu da Dev-Genç’i çok görünür kılardı.
Bizim Hüdai’nin (Arıkan) annesi sezerdi oğlunun başına bir şey geleceğini sanki, hep okula baskın verirdi oğlunu “kurtarmak” için. Bir gün gelmiş, “Beni başkanla görüştürün” diyor, oğlunu soracak. Getirdiler. “Merhaba teyzecim, nasılsın?” Çok hürmetkârım ama o hiç oralı değil. Sonunda, “Dev-Genç Başkanı diye beni bu çiroza mı getirdiniz?” dedi. Dev-Genç Başkanı deyince çam yarması, oturaklı bir adam arıyor.
12 Marttan sonra CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, “Dev-Genç dediğiniz öyle bir seferde ezilip geçilebilecek bir haydut sürüsü değil. Kendilerine göre fikirleri, taraftarları var, bu şekilde ezemezsiniz” demişti.
Hepimize hâkim olan Kantçı diyebileceğim yaygın bir ahlakiyat vardı. Kimse bunu böyle nitelemezdi o sıra belki ama herkesin, topluma karşı bir görevi olduğu, yerine getirmezse tam insan olamayacağı gibi bir duygusu vardı. Faşisti de devlete karşı bir vazifesi olduğu duygusu fişekliyordu.
Kitle hareketi haline gelindiğinde toprak, üniversite ve fabrika işgalinden sonuç almak herkesi düşündürdü. Sosyaldemokrat hareket de bunlardan çok etkilendi.
1967’de Demirel oy tabanını genişletmek için de olsa sanat okulları (bugünkü meslek liseleri) mezunlarına üniversite kapısını açtı. Üniversitelerde kasaba liselerinden, Kürt kentlerinden gelenler kolejlilerle aynı sıralarda okumaya başladı. Alevi ve Kürt kökenliler esas olarak devrimci harekete katıldı. Üniversiteli yaz tatilinde memleketine gittiğinde insanlar onu dinliyordu. 20 yaşındasın ama sözün çok önemli. Herkes gittiği yerde bir dernek kurdu. Yaz ayları devrimin taşraya taşındığı bir dönem oldu. 1971 sıkıyönetim döneminde 68’liler hapse girmedilerse mezun oldular. Mühendis olan fabrikada, öğretmen olan okulda, doktor olan hastanede çalışmaya başladı; gittiği yerlerde, işyerlerinde sorulara doğru cevapları verdi. Bu insanlar neden darağacına çıktılar, neden öldürüldüler? Kim haklı? Bu soruların cevapları Türkiye’nin dört bir yerine taşındı. Fabrikada, sendikada önde gelenlerin hepsi solun mücadele etmeye değer bir şey olduğu sonucuna, bu adı bilinmeyen Dev-Gençliler sayesinde ulaştı.
Yakalanıncaya kadar fiilen Dev-Genç Genel Başkanıydım. Sıkıyönetim ilanıyla hareketi bir daha kurmamız gerektiğini anladık. Dev-Genç teslim bayrağını çekmeyince, el yordamıyla, öykünerek, bilerek, ya da hissederek üzerine düşeni yerine getirme ruhuyla hareket etti insanlar.
Enternasyonalizm, milliyetçilik, cuntacılık
Her şeyin milliyetçi bir kabuğun içinde geliştiği bir tarihten geliyoruz; en yakın devrim 27 Mayıs, en sağlam “devrimci” fikir Kemalizm. Marx da 1848’in devrimlerini “1789’u model aldılar” diyerek eleştirmiyor muydu?
Soru şuydu: Tek partili bir sosyalizme devrimci yoldan mı, reformcu yoldan mı varacağız? TİP de başka türlü söyleyemeyeceği için “anayasal yoldan gelip, anayasal yoldan gideceğiz” diyordu ama SSCB’nin politik modelini eleştirmiyordu. Tarihimiz pratikte ispatlanmamış iddialardan oluşuyor: Mehmet Ali Aybar’ın “güleryüzlü sosyalizm”, Behice Boran’ın başında olduğu TİP’in “anayasal yoldan sosyalist devrim”, bizim “halk savaşı”, Doğan Avcıoğlu’nun “devrimci askeri diktatörlük” tezlerinin hiçbiri pratikte doğrulanmadı. “Piyasa yolundan kurtuluş” ise her gün yanlışlanıyor, o başka!
Askeri müdahale yoluyla siyasete egemen olma ve “kapitalist olmayan” bir kalkınma programı uygulamanın mümkün olduğunu düşünen bir akım hep olageldi. Bu akımın ideoloğu Avcıoğlu asker değildi, askerlere kefil olmuştu. Askerlerin ise onun fikirlerini o kadar yakından takip etmediklerini 12 Mart’ta gördük.
Avcıoğlu’nun DÖB içindeki ilk taraftarları kısa sürede sosyalizmin etki alanına girdi, FKF’ye dahil oldu. Bu, DÖB’lülerin böyle bir imkânı gözucuyla kontrol etmediği anlamına gelmiyor. Mihri Belli ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı da silahlı kuvvetlerin bir devrimci güç, bir devrimci imkân sayılabileceğine dair çok fazla kanıt ürettiler ve telkinde bulundular.
Dev-Genç’te bu fikrin takipçileri vardı. Hem devrim yapıyorsun, hem de ordu seni koruyor. Bu kadar güvenli bir devrim! 15-16 Haziranda ordu işçi eylemini şiddetle bastırınca tezin sonu geldi. Gerçi Kıvılcımlı ve Belli “ordu bizim için bir sosyalist devrim yapar” demiyorlardı. Dedikleri şuydu: “Silahlı Kuvvetler şöyle ya da böyle ilerlemenin taşıyıcısı oldu. Yeni bir toplumsal değişim dalgası, Türkiye’nin en modern, en büyük örgütlü gücü Silahlı Kuvvetlerde kendine taraftar bulacaktır, bu da devrimi ileriye doğru götürecektir. Orduyla ittifakı küçümseyemeyiz.”
Asimetriye bakar mısınız? Biri Türkiye İşçi Partisi içinde de örgütlenememiş küçücük bir grup, öbürü 600 bin askerli silahlı bir güç. Satirik, komik bir şey. Gene de böyle bir ihtimale çok fazla bel bağlayanlar vardı. Avcıoğlu Dev-Genç’le hep ilgilendi. Ben de genel başkanı olarak birden çok kere, davet üzerine Avcıoğlu ve arkadaşlarıyla görüştüm, önerilerini kibarca geri çevirdik. Devrim gazetesinden gençlik hareketinin olduğundan daha taşkın olması, büyük kitle gösterilerini “Kızılay’a çekerek çatışmaya dönüştürmesi” yönünde telkinler geldi, savuşturduk.
9 Mart darbe girişiminde “Dev-Genç”in rolü tartışılıyor. Biz, daha çok THKP-C olarak, Silahlı Kuvvetlerde de örgütlüydük. Silahlı Kuvvetlerdeki arkadaşlarımız 9 Martçıların “hükümetten mi, bizden mi yanasınız” sorusuna “ katılacağız, karşı koymayacağız” şeklinde yanıt verdi. THKP-C “harekâtın başarısızlığa uğrayacağı”nı öngörüyordu. Yenilgi anında çatışmalar derinleşince, ordudaki arkadaşlarımızın yanında mücadeleye katılınacaktı. Fantastik bir plandı, darbe planı değil. Biz devrimciyiz, komünistiz, işin içinden çıkarız! Gene de bizimkilerin –Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve Orhan Savaşçı– planı, başarıya ulaşmayacak bir darbeden bir devrimci imkân çıkarmaktı. İrrasyonel olabilir ama öngörülen şey siyasi iktidarı ele geçiremeyecek bir darbeye katılan askerleri kendi yoluna çekerek siyasette inisiyatif kazanmaktı.
Safiyane de olsa, devrimci bir yaklaşımdı. 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemelerinde bizimle yargılanan askerlerin yaklaşımı da bunu doğruladı.
Devrimci hareketin dilinde milliyetçilik hiçbir zaman bir olumlu yükleme kavuşmadı, devrimciler kendinden milliyetçi diye söz etmedi. Biz ise devrimciyiz, enternasyonalistiz fakat “milli değerlere” de saygılıyız. “Milli değerlere saygı” lafının iki kutuplu bir dünyada başka bir anlamı var diye düşünüyorum. Mesela Sovyetler’in Çekoslovakya’yı işgaline karşı çıkmanın mutlaka barışçı, hümanist ve eşitlikçi bir sosyalizm anlayışıyla ilgisi olması gerekmeyebilir. Bu, o konjonktürde, “Türkiye istila edilecek olursa, karşı koyacağız” anlamına da gelebilir. Yani, insanlar kendilerine milliyetçi demese de, meşruiyetin önemli dayanaklarından birini milliyetçilik nezdinde makbul sayılmakta aradıklarını, yaygın milliyetçi ideolojiden tamamen ayrılan yeni bir eğilim kurulmasının başarılamadığını söyleyebiliriz.
Hiçbir eğilim ötekinin gözünü açacak şekilde davranmadı. Yine de, TİP akıllarda “cuntacılık”tan ve “milliyetçilik”ten biraz daha uzak gibi kaldı. TİP “iktidarı seçimle ele geçireceğiz, üsleri, dış ticareti, bankaları millileştireceğiz, köylüye toprak dağıtacağız” diyordu. Milli Demokratik Devrim de aynı şeyi gerçekleştirecek ama Meclisten geçerek değil. “Sosyalist devrim” ya da “MDD” denmesi fark etmiyor, eninde sonunda sömürgeci baskıya karşı üretici güçlerin gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmaya dayanıyor plan. Çayan’ın bütün değeri ve önemi burada; Türkiye gibi ülkelerde “emperyalizm içsel bir olgudur” diyordu. Milli devrim imkânı yoktur. O yüzden de Halk Kurtuluş Partisi (THKP) oluyor adımız. İdeolojik olarak milliyetçilikle cepheden çatışma var. Birinci THKP-C davasındaki savunmalarda Avcıoğlu programından ödünç alınma şeyler olsa da Mahir’in “emperyalizm içsel bir olgudur” tezi 1974 sonrasında devrimci hareketin iki dönemini birbirine bağlayan önemli bir halka olmayı başardı.
Hiçbirimiz “milliyetçilikten tamamen bağışıktık” diyemeyiz. Enternasyonalizm bile “nasyon”dan, “millet”ten hareketle tanımlandığı için, sonuçta sosyalizm de ulus-devletler bağlamında kurgulanıyordu; ulus-devletlerin birbirlerine eklemlenerek kuracağı bir dünya sosyalizmi tahayyülü vardı.
ODTÜ’de hayat
ODTÜ’deki hayat, çok büyük bir üniversite olduğu için, ancak ikinci senenin sonunda belki kavranabilirdi. Mimarlık Fakültesi ile Maden Mühendisliği Bölümü arası neredeyse bir kilometreydi. Mimarlık eğitiminde insanı eleştirici ve ister istemez ilerici kılan bir yan olduğunu düşünüyorum. Mimarlık eğitimi insani bilimleri, teknik bilimleri ve doğa bilimlerini bir şekilde bir araya getiren ve bunları artistik bir çerçeve içersinde yoğurmayı gerekli kılan bir eğitim süreci. Mimarlık eğitiminde insan doğaya, topluma ve genel olarak düşünceye dair her şeyle ilgilenmeksizin edemez. Bu da insanın ufkunu çok genişleten bir şey. Okuldaki ilişkiler de çok yumuşak, çok liberal, çok barışçıydı. Üzerinizde hiçbir baskı hissetmeden yaşamanıza elverirdi. Bu da, özgür gelişmenin en önemli şartlarından biri. Diğer okullardan farklıydı. Veterinerlik veya mühendislikte okuyanlar bu kadar şanslı olmayabilirlerdi. Mimarlıkta öğrenci derneği seçimlerinde yalnızca sosyalistler aday gösterilir, başkaları gösterecek aday bulamaz ve yalnızca sosyalistlerin adayları bütün öğrencilerin oylarını alarak seçilirdi.
Hocalar genellikle sevilen kişilerdi ve çok sevilen hocalar genellikle sosyalist düşüncelere sahipti. Öğrenciler arasındaki ilişkiler de son derece barışçı ve arkadaşçaydı. ODTÜ’deki sosyalistlerin önderlerinden Sinan Cemgil sınıf arkadaşımızdı. Kişisel meziyetleriyle benim ve tanıyan herkesin üzerinde büyük bir saygınlık uyandırdığı için, insanlar Sinan’ın düşüncelerinin tamamını onaylamasalar da onları dürüstlükle savunduğunu bildikleri için onun etrafında toplanıyorlardı. Öte yandan Sinan’ı çok sevse de hiç kimse onu putlaştırmıyordu da. Bizden biriydi, ama bizden bir adım ilerideydi. Bizim hemen ayırdına varamadığımız işlerin aslını anlıyor olan insandı. Önderlik hakkı buradan geliyordu. Sinan yalnız sosyalistlerin değil, bütün Mimarlık öğrencilerinin de doğal önderiydi.
Okulun ölçeğinin küçüklüğü ve öğrencilerin birbirine yakınlığı hemen hemen herkesi birbiriyle arkadaş kılan bir ilişki biçimi yaratıyordu. Birisinin bulduğu bir fikir hemen herkesçe tartışılan bir şey haline gelebiliyordu. Kızlarla erkeklerin ilişkileri bakımından gene nispeten en engelsiz fakülteydi. Gerçi Mimarlıkta çok kız yoktu, herhalde okulda toplam üçte bir ise, Mimarlıkta biraz daha azdı. Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin kökenleri ötekilere göre üst sınıflara daha çok yakındı: Okulda daha çok kolejli, daha çok burjuva, büyük bürokrat çocuğu falan vardı... Ama bu, öğrencilerin sosyalizme yaklaşmaları bakımından bir engel oluşturmuyordu doğrusu. Mimarlık Fakültesi’nde okuyan öğrenciler her zaman sosyalizme açıktılar. Öte yandan yabancı dille eğitim yapmanın bir ayrıcalığı olduğunu söyleyebilirim. Bu insana bir başka pencere daha açıyor dünyaya bakan. Merak ettiği şeyleri, eğer sosyalistse, kendi kaynaklarına inerek inceleyebilmesini, eğer psikanalize meraklıysa o alandaki en son literatüre ulaşabilmesini sağlıyordu. Buna karşılık bu imtiyazın bir çeşit snobizme, çokbilmişliğe yol açtığı da doğru ama snobların burnunu sürtmek çok da zor olmazdı. Böyle bir ortamda yaşamaktan, çalışmaktan, öğrenmekten, mücadele etmekten çok memnundum ve hayatımın da hep böyle gideceğini sanırdım, ya da beklentim böyleydi… İlk silah patladıktan sonra bunun böyle gitmeyeceğini anlamam çok zaman almadı…
İlkokuldan beri mimar olmak istemiştim, o yüzden de merkezi sistem sınavlarına da girmemiştim. ODTÜ Mimarlık sınavlarına girdim. Öyle gözü kara gitmiştim ve hep yapmak istediğim şeyi nihayet yapmaya hazırlanıyordum. Ama, öğrenci hareketinin içine girip, sosyalist fikirlerle tanışıp, sosyalist arkadaşlar edinip, nihayet sosyalizmin genel alanında bir şeyler yapmam gerektiğini düşünmeye başladıktan sonra bir gerilimin içine girdiğimi hatırlıyorum.
Bizzat eğitimin kendisini devrimcileştirmek, kurumu bir devrimle değiştirmek sloganıyla giriştiğimiz boykot ve işgaller biterken, herhalde adı Süha idi, bir yüksek lisans öğrencisi-asistan arkadaşımız bir tartışmada “Karar vermemiz lazım” dedi, “devrimci mi olacaksınız, mimar mı? İkisi birden olunamaz, ben mimar olacağım” dedi. “Siz devrimci olacaksanız bu böyle süremez, ben mimar olacaksam devrimciymişim gibi yapamam.”
Soru hiç bu kadar somut ve yalın olarak karşımıza çıkmamıştı doğrusu. Kendimle çarpıştıktan, enine boyuna düşündükten, kendimi nasıl iyi hissedeceğimi anladıktan sonra, mimar değil, devrimci olmam gerektiği, payıma bunun düştüğü, bunu yapmazsam hareketin bir kişi eksik yürüyeceği sonucuna vardım. Genel antikomünist iddiaların aksine böyle yapmam için beni hiç kimse kışkırtmadı, aslında Süha’nın sorusu da benim verdiğimin tam tersi bir yanıtı ima ediyordu. Bu kararımdan ötürü de daha sonra hiç pişman olduğumu söyleyemem. Sonraki hayatımda beni üzen şeyler hep oldu ama, bu tercihi yapmış olduğumdan değil bu tercihle yürürken her zaman doğruyu yapamamış olmaktan ötürü…
Kendi payıma daha çok teorik, entelektüel, düşünsel nedenlerle sosyalizme doğru gittim. Başlangıçta hümanist fikirlere sahip bütün insanlar gibi, ben de halkın yoksulluğundan sıkıntı duyar, insanların eziyet görmemesini isterdim. Zaten hepimiz ya da çoğumuz aslında öyle yetiştirilmiş insanlardık. Gene de eğer sosyalizmle tanışmış olmasam o insanlar için üzülmeye devam edebilir, öte yandan nasıl biliyorsam öyle de yaşamaya devam edebilirdim. Oysa bir teorik düşünüşe sahipseniz, bu çelişkinin bir toplumsal çözümü olduğuna ikna edildiğinizde, o çözüm için kendi yoksulluğuna tepki duyarak yola çıkmış olanlardan çok daha kararlı olabilirsiniz. Teorinin böyle bir gücü var.
69’dan itibaren Türkiye’de bir devrim hem mümkün hem kaçınılmaz görülmeye başlamıştı insanlara... Gerçi bu öngörüyü hiçbirimizin, kendim de içinde olmak üzere, ciddi bir tarihsel temele oturtabilmiş olduğumuzu düşünmüyorum, yani Türkiye’nin bütün geçmiş tarihi göz önüne alındığında işte sosyalist ajitasyona başlandıktan diyelim ki üç sene sonra, gerçekten devrim olabilir miydi? Bunu hiçbirimizin çok ölçüp biçtiğimizi doğrusu söyleyemem. 69 yılında böylesine bir tarihsel arka plandan, ciddi siyasi öngörülerden yoksun olarak bir inanç halinde bir devrimin mümkün ve kaçınılmaz olduğu, bunun için de herkesin elinden geleni yapması gerektiği kanısı giderek artan sayıda insana egemen olmaya başladı.
Beri yandan, öğrenci hareketi her zaman başlangıçtaki momentumunu korumadığı için, bu kanının kitle için de aynı hızda geliştiğini söyleyemem. Örneğin kitle hareketi içinde bu kanı aritmetik olarak yaygınlaşıyorsa, sosyalist harekete gelenler arasında geometrik olarak artıyordu. Böyle bir inancın havaya egemen olduğu söylenebilir.
Bu inancı besleyen toplumsal hareketin yaygınlaşmasıydı büyük ölçüde. Sadece öğrenciler değil, onlardan önce ve daha çok işçiler çok müthiş bir hareketlilik halindeydiler, köylüler de. Kürtler de hareket halindeydi. O güne kadar bastırılmış bütün sorunlar tartışma masasına gelmekle kalmamış, alanlara da taşmıştı. Bu kadar hareketli bir toplumda değişim imkânının varlığı zaten çıplak gözle görülebiliyordu. Nasıl gerçekleştirilebileceği konusunda çok fazla bir öngörü yoktu. Ama örneğin bende 69’da TİP’e oy vererek sosyalizmin gerçekleşeceğine dair inanç kalmamıştı. Devrimin de ancak parlamento dışı yollardan gerçekleşebileceği inancı giderek yaygınlaşıyordu. Bu devrimin zora dayalı mı olacağı barışçı mı olacağı konusunda kafalar nispeten bulanık olsa da, devrimin halkın hareketi olacağı çok inanılan bir şeydi.
Faşist hareketin saldırısı doğrudan mücadele dışında başka bir yol kalmadığına insanları giderek daha çok ikna etmeye başladı. İlk kurşun atıldıktan, ilk arkadaşımız öldükten sonra hepimiz bunu düşündük. Bunun sonrası ne olacak? Kendimizden başka güveneceğimiz hiçbir şey olmadığını görmeye başladık…
Şimdi bakınca
68’in bende uyandırdığı tüm iyi duyguları hâlâ koruyorum ama sırf bu iyi duygular nedeniyle bu tarihin kutsanamayacağını çok iyi öğrendim artık. Bunun şöyle bir olumsuz tarafı da var, geçmişe bu kadar çok dönmek ve kendini orada tarif etmek bugünü anlamsızlaştırıyor ve herkesi mefluç hale getiriyor, bu bir… İkincisi genç kuşaklara o günün deneyimlerinden hareketle bugün ne yapılacağına dair bir açılım getirilmedikçe onlarda bir haset uyandırıldığını da söyleyebilirim. Hem kuşaklararası bağları böylesine parçalamamak, hem de sadece geçmişin güzel olduğu gibi gerici bir düşünceyi kışkırtmamak bakımından bundan kaçınmak gerekir. Kaldı ki bu politik olarak doğru da değil. Bence bugün her şey daha çok mümkün... Çünkü Türkiye 40 yıl daha yaşadı ve 40 yıllık tecrübe daha edindi. Şimdi, problemi bir kuşak problemi olarak alacaksak mesela, bugün 20 yaşında olan bir sosyalist gence göre 1968’de daha “ilkel” olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.
Bunun siyasi tezahürleri pek ortada görünmüyor olabilir. Bizim gençlik günlerimizin daha iyi, bugünün daha kötü olduğunu düşünmüyorum. Bugün gençlerin baş etmesi gereken çok daha fazla zorluk var… 68’de biz devrimci olmak için çok fazla imkânla donatılmıştık, bugün tersine insanlar bütün bu imkânlar ellerinden alındığı halde bu yola yöneliyorsa, hâlâ umutlu olmak için çok fazla sebep var. 1968’de devrimci olmamak ayıptı, iyilikle devrimcilik aynı şey gibiydi. Bir ahlaki meziyet sayılırdı devrimci olmak, kamuoyu böyle şekillenmişti. O yüzden itibar görmek isteyen inanmasa bile devrimci olduğunu söylerdi. Gençler bugün devrimci oluyorlarsa bence bu çok daha önemli. Geçmişimize haksızlık etmeyelim ama bugünkülerin de hakkını verelim. Gençliğimizi bugünün gençliği üzerine bir kâbus gibi yıkmayalım.
O günden bugüne
Dev-Genç kapatıldıktan sonra bir yıla yakın kaçak yaşadım. Bu süre içinde Dev-Genç’i sıkıyönetim koşullarında yeniden işler hale sokmak için çaba gösterdik. Mahirlerin cezaevinden kaçışıyla birlikte THKP-C içindeki ayrılıkta Mahir’in yanında yer aldım. Denizlerin idamını önlemek için Ünye’de giriştiğimiz eylemin ardından Kızıldere’de11 kuşatıldık. On arkadaşımın hayatını kaybettiği saldırıdan, sağ kurtuldum. Babamın ölenler arasında olmadığımı söylemesi üzerine yeniden yapılan aramada ertesi gün yakalandım. İdam cezasına çarptırıldım, 1974 Affıyla cezam 30 yıla çevrildi. Selimiye Askeri, Toptaşı, Sağmalcılar, Mamak Askeri, Niğde, Malatya, Gaziantep cezaevlerinde 14 yıl hapislikten sonra Mart 1986’da serbest bırakıldım. Bir süre Ana Britannica ansiklopedisinde çevirmenlik ve redaktörlük yaptım. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin12 tasarımından yayın yönetmenliğine her aşamasında çalıştım. 1991’den başlayarak 2000’lere kadar IPS Inter Press Service (Üçüncü Dünya Haber Ajansı) İstanbul bürosunda çevirmen-muhabirdim.
Aziz Nesin’in kurduğu BİLAR’ın (Açık Üniversite) İstanbul Şubesi’nin yönetiminde, kültür-politika programlarının düzenlenmesinde ve seminerlerinde yer aldım. 11. Tez Dergisi’nde yayın kurulu üyeliği, 1991’de Özgür Gündem gazetesi kuruluşunda köşe yazarlığı, 1995’te Evrensel gazetesinde Dış Haberler Servisi yöneticiliği yaptım.
1989’dan başlayarak Türkiye sosyalist hareketinin birlik tartışmalarının örgütlenmesinde, “Kuruçeşme Tartışmaları” olarak bilinen, 12 Eylül sonrası ilk birlik tartışmalarının düzenleyicileri arasındaydım. 1996’da Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) kurucuları arasındaydım, parti içi demokrasi ve program tartışmalarının tıkanması üzerine partiden ayrıldım. 2002’den bu yana Sosyalist Emek Hareketi’nde siyasal faaliyet yürütüyorum, hareketin yayın organı Siyasi Gazete’nin –şimdi Sosyalist Emek– yayın kurulundayım.
1993’te Nadire Mater, Füsun Özbilgen, Tuğrul Eryılmaz, Şahika Yüksel ile birlikte IPS İletişim Vakfı’nı kurduk. 2000’den başlayarak Vakfın uyguladığı iletişim projelerinin koordinatörlüğünü yürütüyorum, Vakfın da genel sekreteriyim. bianet.org haber sitesinin günlük editoryal çalışmalarına katılıyor, yazılar yazıyorum.
İngilizceden çevirdiğim “Türkiye’ye Silah Transferleri ve Savaş Yasaları İhlalleri”13 başlıklı İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) raporu dolayısıyla 1999’da TCK 159. maddeyi ihlalden on ay hapis cezasına çarptırıldım, ceza ertelendi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kararla ilgili davada Türkiye mahkûm oldu.
Dipnotlar:
1. ABD Büyükelçisi Komer’in 6 Ocak 1969’daki ODTÜ ziyareti.
2. 1965’te Muammer Soysal, Vahap Erdoğdu ve arkadaşları ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü’nü (SFK) kurmuş, Öğrenci Birliği seçimlerini “Toplumcu Birlik” adı ile kazanmış ve Muammer Soysal Öğrenci Birliği Başkanı olmuştur. SFK 12 Mart askeri darbesiyle 1971’de kapatıldı. Ankara Dev-Genç ana davasında SFK yöneticileri ve bir kısım üyeleri yargılandı (www.odtu.edu.tr/50yil/1965.php).
3. 28 Kasım 1968 gecesi, Esenboğa Havalimanı.
4. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar’ın 10 Ekim 1965 genel seçimleri kampanyasındaki radyo konuşmaları, özellikle de bu konuşmalara “İşçiler, ırgatlar, marabalar” diye başlaması büyük ilgi gördü. TİP’in radyo konuşmalarını; TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, TİP Genel Sekreteri Rıza Kuas, Antep’in Çapalı köyünden Hamdoş, TİP Genel Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Çetkin, Çetin Altan, TİP Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Behice Boran, Yaşar Kemal, Can Yücel, TİP Genel Yönetim Kurulu Üyesi Tarık Ziya Ekinci yaptı (bkz. “Türkiye İşçi Partisi, 1965 Seçimleri’nde Halka Sesleniyor”, Derkenar, Birgün gazetesi, 23 Haziran 2007).
5. Jean-Paul Sartre 1964’te kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü’nü “Jean-Paul Sartre ya da Nobel ödüllü Jean-Paul Sartre olarak imza atmak aynı şey değildir. Bir yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesine, en onurlusu da olsa, izin vermemelidir” sözleriyle reddetti.
6. Yazar Erdal Öz’ün (1935-2006) 1968’ler Ankarası’nda Kızılay’da Büyük Sinema’daki Sergi Kitabevi üniversitelilerin, yazarların uğrak yeriydi, kitap alınacaksa Sergi’den alınırdı, çünkü orada kitap üzerine konuşan, öneren Erdal Öz vardı.
7. Bertrand Russell, Sosyalizm, çev. Murat Belge, İstanbul: de, 1965.
8. Münir Ramazan Aktolga, Yusuf Küpeli ve Mahir Çayan ile birlikte Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kurucularından.
9. Necmettin Giritlioğlu (1944-1970) Ereğli Demir Çelik İşletmesi’nde sendikal mücadelede yer aldı, işten çıkarılınca Ankara’da Yapı İşçileri Sendikası’na (YİS) girdi, ODTÜ’deki inşaat işçilerini örgütlemeye çalışırken Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga ve Mahir Çayan’la tanıştı, siyasal ayrılıklarda birlikte tavır aldı. Genel başkanı olduğu YİS yetki aldığı Aliağa rafineri inşaat işçileriyle 22 Ağustos 1970’te grev uygulamasını başlattı. Teknisyen getiren arabanın şoförüyle işçiler arasında çıkan tartışmaya müdahale eden Giritlioğlu şoförün tabancasından çıkan kurşunla can verdi (bkz. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, c. 7, s. 2153).
10. Dursun Önkuzu Yüksek Teknik Öğretmen Okulu öğrencisi, Zile doğumlu, 23 Kasım 1970’te öldürüldü.
11. Bkz. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C), s. 377.
12. Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Yayın Yönetmeni Ertuğrul Kürkçü, İstanbul: İletişim, 1988.
13. Savaş ve İnsan: Türkiye’ye Silah Transferleri ve Savaş Yasaları İhlalleri, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), İstanbul: Belge, 1996.
https://bianet.org/haber/ertugrul-kurkcu-1968de-devrimci-olmamak-ayipti-gencler-bugun-devrimci-oluyorlarsa-bu-cok-daha-onemli-317763