Show newer

Sûad Haymatlos: Fanon’u Grileştirmek

Yarım yüzyılı aşkın bir süredir birçok düşünce akımı ve disiplin, birbirinden farklı bakış açılarıyla Fanon üzerine konuşuyor. Fanon’a gösterilen ilginin düzeyi inişli çıkışlı olsa da ‘’yeryüzünün lanetlileri’’nin hep gündeminde olageldi. Bazı sesler hep yankılanır. Siz kulaklarınızı tıkasanız da o sesler içinize akacak bir yarık bulur.

Fanon’a olan ilgi son yıllarda gözle görünür bir şekilde arttı; dünyada birçok yazıya, kitaba, incelemeye yeniden konu oluyor. Bu ilgi nedensiz değil elbette. Artan ilginin nedenini anlamak için söz konusu çalışmaların ve tartışmaların yankı uyandırdığı alanlara bakmak açıklayıcı olacaktır. Kurdistan ve Türkiye’de de Fanon tartışmaları yeniden yoğunlaştı; yayınlanan yazı ve incelemelerin yanı sıra sosyal medya tartışmalarında da gözlemlemek mümkün bu ilgiyi. Fanon şahsında tartışılan şey sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları esasen. Bu durum anti-sömürgeci tartışmaların yeniden yükselişe geçtiğine işaret ediyor. Mezkur tartışmaların çok büyük oranda Kürd kamusal alanında yankı bulması da bu gerçeği imliyor kanımca.

Fanon yazılarına bir yenisini eklemek yerine, son dönemlerde Türkiye’de yürütülen ‘Fanon okumaları’nın genel karakterine dair düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım bu yazıda.

Söz konusu tartışmalarda Fanon’un bilhassa ‘’nefes alamamak’’ metaforu üzerinden ele alındığını görüyoruz: ‘’Fanon’a her zamankinden fazla ihtiyacımız var; çünkü hiçbirimiz nefes alamıyoruz artık!’’ Bu düşünsel izlekte ‘nefes alamamak’ kadar ,‘hiçbirimiz’ sözcüğüne de dikkat etmek gerekir. ‘’Hepimiz her zamankinden daha fazla eziliyor, sömürülüyoruz; sömürünün alanı ve etkisi o kadar genişledi ve zulüm o kadar kılcallaştı ki hiçbirimiz nefes alamıyoruz.’’ Söylenen özetle budur. Hepimiz, hiçbirimiz…

Söz konusu tartışmalarda ‘eşitleme’ üzerinden bir kavram kargaşası yaşandığı göze çarpıyor. Sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkisi ile sömürgeci-sömürgeleştirilen ilişkisi eşitlenerek hatta aynılaştırılarak asıl mesele gözden kaçırılmış oluyor. Böylece büyük oranda ‘beyaz’ bir okuma çıkıyor karşımıza. Evet, yeryüzünde küçük bir azınlık dışında hemen herkesin ezildiği, sömürüldüğü muhakkak… Ancak bütün sömürü ve ezme biçimlerinin sömürgeci tahakküm olarak adlandırılamayacağını belirtmeye gerek yok sanırım. Kadınlar, göçmenler, işçiler, eşcinseller, hayvanlar, kâğıtsızlar, siyahlar tüm dünyada ezme ve sömürme politikalarının ‘nesne’si olmaya devam ediyorlar. Ancak bunun yanında erkekler, heteroseksüeller, yurttaşlar, beyazlar da başka sıfatlarıyla ezilip sömürülüyorlar. Burada gözden kaçırılmaması gereken şey; erkeklerin, heteroseksüellerin, beyazların bu kimliklerinden dolayı ezilmedikleridir. Tartışmayı ete kemiğe büründürürsek: Evet, beyazlar da eziliyor ama beyaz olduğu için ezilen kimse yoktur, Türklerin çoğunun ezildiği de doğrudur, ancak Türk oldukları için değil. Buna mukabil, Siyahlar siyah, Kürdler ise Kürd oldukları için eziliyor, sömürülüyorlar. Sömürgecilik gerçeğini bu bağlamdan, Fanon’u da sömürgecilik bağlamından bağımsız ele almak olsa olsa gerçeği perdelemek ya da gerçeğe karşı perdelenmek anlamına gelir. Bu okumalardaki ‘beyaz’ ses şöyle haykırıyor adeta: Hepimiz zenciyiz artık, işte bu yüzden daha fazla Fanon!’

Yazgının cilvesi göz kırpıyor bize; beyazlaşmak isteyen ‘Zenci’nin yerini, ironik biçimde ‘zenci’ olduğunu iddia eden ‘Beyaz’ alıyor! Doğruluğu, yanlışlığı bir yana, bu yaklaşımın Fanon düşüncesi açısından oldukça sıkıntılı bir yaklaşım olduğu açık. Nitekim, sömürgeleştirilmiş Kürdün karşısında da ‘beyaz’ oldukları gerçeğini görmezden geliyor mezkur Fanon okuyucular. Fanon övgüsü yaparken, onunla ilgili kalem oynatırken kendi beyaz yanlarını da örtmüş oluyorlar. Ne de olsa ‘’Artık hepimiz zenciyiz!’’

Tam da burada Sartre’ın ‘’Yeryüzünün Lanetlileri’’ kitabına yazdığı meşhur önsöze bakmakta yarar var.

‘’Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim … İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, ‘Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız.’’

‘’Biz’’ diyor, Sartre ısrarla; ‘’Biz Avrupalılar, Fransızlar.’’ Fanon’un meydan okumasına ve sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinin karşısına, Avrupalı ve Fransız olmanın mesuliyetiyle çıkıyor. ‘’Biz de eziliyoruz, biz de sömürülüyoruz’’ veya ‘’hepimiz zenciyiz’’ hilesine başvurmuyor. Sartre Fanon’u övmüyor da. Yalnızca kaçmıyor ve başarabildiği kadarıyla yüzleşmeye çalışıyor; yüzleşmeye davet ediyor içinde yaşadığı, içinden konuştuğu toplumu.

Türklük habitatının içerisinden yürütülen tartışmalara baktığımızda ise kendisini Türklük ve ‘beyazlık’ aidiyetlerinden soyutlayan yüzeysel bir okuma ile karşı karşıya kalıyoruz çoğunlukla. Kürdün ağzından/kaleminden çıkan anti-sömürgeci söylemin karşısında ‘bir Türk’ olmaktan ziyade, ‘’bir dost’’ olarak konumlanan; üzerine alınmak yerine, yorumlayan ve hatta öğretemeye yeltenen ‘sorumsuz’ bir okuma biçimi. Sartre’ın da kendisini kategorik bir sabite olarak ırkçı, sömürgeci bir beyaz olarak tanımlamayacağını belirtmeye gerek yoktur sanırım. Tıpkı kendisini ‘aşmış’ ve olan bitenden sorumsuz olarak tanımlamadığı gibi: ‘’Yani her birimizin içinde var olan o sömürgeci…’’

Nitekim önsözün son sözü şu oluyor: ‘’Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.’’

Bu tür okumalarda, kendini yanılgılı de ele almanın kaçınılmaz sonucu olarak, çevresini ele alma biçimi de benzer mahiyette tezahür ediyor. Örnekse, ABD’de polisin boynuna bastırarak katlettiği George Floyd’un ‘’nefes alamıyorum’’ demesi ile “Biz belli bir kültür adına değil, artık nefes alamadığımız için isyan ediyoruz” * sözleri, Fanon’un metinleri üzerinden yan yana getirilip bakışlar on bin kilometre uzağa çevrilirken yanı başında sadece Kürd olduğu için nefessiz bırakılanların görmezden gelinmesine alışığız. Ancak bu ‘hipermetrop’ tavrın Fanon okuması yaparken de sürdürülmesi, Fanon’u ve düşüncelerini karikatürize etmek ya da bunu yaparken kaçınılmaz olarak karikatürleşmeye tekabül edeceği açıktır.

Beyaz okumalara bakıldığında göze çarpan bir diğer husus ise Fanon’un düşüncelerinin kritik edilmesinden ziyade, övgü-yergi ikiliği içinde ele alınmasıdır. Burada dikkat çeken şey; Fanon’un önce övgüye değer hale getirilip sonra övülüyor olmasıdır. Fanon’u ‘kapkaralığından’ arındırmak, hiç değilse grileştirmek/gri bir alana çekmek onu olumlamanın ön koşulu halini alıyor. Fanon’u kendi dünya görüşünün penceresinden değerlendirmek, kendi görüşlerine referans olarak göstermek elbette olağandır. Ancak bu motivasyonla Fanon’u tersyüz etmek, içini boşaltmak ya da kendine uydurmaya çalışmak anlaşılır değildir. Bana kalırsa Fanon’u Fanon yapan temel şey, onun bu türden müdahalelere açık olmayan netliğidir. Bu netlik, onun teori için teori üreten elit/ist bir aydın olmayıp sahadan, yangının içinden söyleyip eyleyen bir özne olmasıyla ilgilidir. Bu yüzden Fanon’un metinleri kimi zaman kendiyle çelişir görünebilir, belli akımların bazı yanlarını olumlarken belli yanlarını şiddetle reddedebilir ve hakikati ‘beyaz’ insanın itici bulacağı çıplakla ifade edebilir. Çünkü Fanon, yüzü kurtuluşa ve özgürleşmeye dönük eylemci bir filozoftur ve onun açısından en önemli olan şey deneyimlenebilirliktir. Yöntem her durumda gerekli değilken, kontekst oldukça önemlidir. Şöyle der Fanon: ‘’Entelektüel düşünce bir ıstırap halini aldı, çünkü yaşayan çalışan, kendini yaratan bir varlık olarak insanın gerçekliğinin yerini sözler, bir araya getirilmiş sözcükler ve anlamlarının yarattığı gerilimler aldı.’’

Tam da bu noktada sözünü ettiğimiz grileştirme motivasyonuna dikkat kesilirsek: Fanon’un esasen şiddet yanlısı, milliyetçi, ulusçu, kimlikçi, özcü olmadığı; bunların Fanon’da olsa olsa araç işlevinde olduğu özenle belirtilip Fanon’un hümanist, evrenselci, sosyalist vs olduğu itinayla vurgulanır. Deyim yerindeyse Fanon’da yerele, milli olana, ulusa ve ulusal kurtuluşa dair olan ne varsa ancak birer araç olabilirler. Ki bunlar tümüyle geçmişte kalmışlardır! Aksi halde Fanon’un makul ve mahcup ‘beyaz’ın onayından geçmesi zordur.

Gelelim yukarıda belirtilenlerin Fanon’un metinlerinde neye tekabül ettiğine. Evet, Fanon düşüncesi, kuşkusuz hümanist yanları olan ve yönü evrenselliğe dönük bir düşüncedir. Ancak Fanon halihazırda var olan ve parçası olunacak bir hümanizm ve evrensellikten söz etmez. Fanon’un evrenselliği inşa edilecek bir evrensellik; hümanizması ise yeniden yaratılacak yepyeni bir insanlıktır. Ulus bilinci, uluslaşma, anti sömürgeci milliyetçilik vb kavramlar iddia edildiği gibi Fanon düşüncesinde salt birer araç değil inşa sürecinin olmazsa olmaz aşamalarıdır. Fanon, sömürgeciliği ve sömürge dünyasını çözümlerken sömürgesizleştirmeyi hedefleyen bir filozof ve mücadele insanı olarak, yeni bir dünyanın ve insanın yaratılma süreçlerini adım adım inşa etmekten söz eder. Ona göre ulusal kurtuluş, ulusun tarih sahnesine çıkışıdır; bu olmadan evrensellikten söz etmek olası değildir.

‘’Ulusal kurtuluş, diğer uluslardan uzaklaştırmak bir yana, ulusu tarih sahnesine çıkarır. Evrensel bilinç ulusal bilincin tam içinde büyür ve gelişir. Bu iki yanlı gelişme aslında bütün kültürlerin benzersiz ortak noktasıdır.’’

Görüldüğü üzere Fanon bir araçtan değil, bir koşuldan ve merhaleden söz eder. Bu konuda bir kez daha Fanon’a kulak verelim;

‘’Şimdi bazı ikiyüzlüleri deşifre etme zamanı geldi. Bazıları diyor ki, insanlık milliyetçi iddialar aşamasını çoktan geçti, daha büyük siyasi birlikler kurma zamanı geldi, dolayısıyla eski moda milliyetçiler hatalarını düzeltmeliler. Biz inanıyoruz ki, tam tersine, çok ciddi sonuçları olabilen hatalar ulusal aşamayı atlama arzusundan kaynaklanır.’’ Devamla uyarı niteliğinde bir ifadede de bulunuyor, Fanon; ‘’Öz farkındalık iletişime kapıyı kapatmak değildir. Tam tersine, felsefe bize iletişimin tek başına bilincin güvencesi olduğunu öğretir. Salt milliyetçi olmayan ulusal bilinç bize uluslararası bir boyut kazandırabilir.’’ Böylece içe kapanan bir milliyetçiliğin değil, evrensel olanla iletişim halinde bir ulusal bilincin gerekliliğine işaret etmiş oluyor.

‘’Hayır, salt kölelikten kurtulmakla efendi olunmaz. Kölelerin olmadığı yerde efendi de yoktur çünkü.’’

Beyaz gözlerle bakanlarda infial yaratan konulardan biri de Fanon’un şiddet üzerine söyledikleridir. Fanon’a yönelik eleştirilerin belki de en çok yoğunlaştığı alan budur. Fanon bu konuda da ılımlı düzeltmelere mahal vermeyecek kadar nettir. Zira sömürgeci sadece belli araçlarla şiddet uygulamaz, sömürgecinin varlığı şiddettin bizzat kendisidir. Sömürgeci şiddet, sadece bir toprak parçasını kontrol etmeye yönelik çıplak bir zor aygıtı değil; sömürgeleştirilmiş olanın tarihini, kültürünü, coğrafyasını, bilincini, ruhunu tahrip etmeyi amaçlayan ve bunu tarihin belli dönemlerinde büyük oranda başaran kurumsal bir lanettir. Sömürgeleştirilmiş toplum/birey, bu şiddet karşısında büyük oranda özgüvenini yitirmiş, kişiliği silikleşmiş, Fanon’un deyimiyle insanlıktan çıkarılmıştır. Şiddetin etkileri bağlamında şöyle der Fanon ‘’Sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanı kişiliksizleştirmekle kalmaz, toplumun tüm yapısını da kolektif bir düzeyde kişiliksizleştirir.’’

Sömürgeci şiddet aynı zamanda sömürge insanının içine de büyük öfke ve nefret tohumları ekmektedir. Sömürge insanının içindeki şiddettin kaynağı sömürgeci şiddet olsa da, sömürge insanı bu şiddeti daha çok kendi dünyasındaki insanlara yöneltir, başka şansı yoktur. Bu durum, sömürge insanını sömürgeci şiddettin taşıyıcısı ve aktarıcısı haline de getirir. Fanon’a göre bu şiddet sarmalı içinde debelenen sömürge insanının kurtuluşunun tek şansı karşı- şiddettir. Bu şiddet hem sömürgecinin şiddetini püskürtmeye yöneliktir, hem de ‘’sömürgeleştirilen insanı aşağılık kompleksinden, içedönüklükten ve ümitsizlikten kurtarır; gözü pek ve sağlıklı bir hale getirir.’’ Sözü edilen şiddet, sömürgecinin şiddetinden ve onun yarattığı tahribattan kurtulmanın bir aracıdır. Özcesi, sömürgeleştirilmiş olanın şiddeti, hem kendi içindeki köleye hem de kendisini köleleştiren efendiye yönelik bir karşı-şiddettir. Şiddetle kendine gelen ve toplumsal bilinç kazanan sömürgeleştirilmiş toplum tüm pasifleşmelere karşı ayağa kalkar, der Fanon, ve ekler: ‘’Demagogların, oportünistlerin ve dalaverecilerin işi zordur bundan böyle.’’

Elbette Fanon’un övülmesi ve kutsanması değil/olmamalı mesele; Fanon ve düşünceleri eleştirilebilir, yanlışlanabilir, hatta kınanabilir. Ki bunların hepsi fazlasıyla yapıldı, yapılıyor. Bu tür tartışmalar gerekli olduğu kadar geliştiricidir de. Değindiğimiz sorun Fanon’un beyaz okuma ve dokunuşlarla grileştirilmeye çalışılmasıdır. Fanon’a katılmak ya da katılmamak başka bir şeydir ancak Fanon’un grileştirilemeyecek kadar net olduğu da çok açıktır. Çünkü, ‘onun nabzı özgürleşme istenci ve mücadelesinin damarlarında atar.’

Son söz olarak; Her ne kadar Fanon’un yeniden ‘yeryüzünün lanetlileri’ ile buluştuğu söylense de, onun anti-sömürgeci bilinci ve ruhu biz sömürgeleştirilmiş olanların dünyasında şu cümlesiyle hep yaşadı, yaşıyor: ‘’Beyaz adam madem benim insanlığımı kabule bir türlü yanaşmak istemiyor, o halde ben de bütün gücümle, bütün ağırlığımla onun hayatı üzerine abanacak ve ona, zihninde canlandırıp durduğu o yamyam kırmasıyla karşı karşıya olmadığını göstereceğim.’’

Fanon’un ifadesi Cezayir ile değil, Vietnam ile ilgilidir ve tam olarak şöyledir. ‘’Vietnam’da halk kendi kültürünü keşfedip ona sahip çıkmak istediği için ayaklanmamıştır. Bilakis mevcut kültür, solunması imkansız bir atmosfer yarattığı için ayaklanmıştır.’’ (Siyah Deri Beyaz Maskeler, s.270, Encore Yayınları)
Kaynakça

Fanon, Frantz, Siyah Deri, Beyaz Maskeler, Encore Yayınları, 2016.

Fanon, Frantz, Yeryüzünün Lanetlileri, Versus Kitap, 2018.

rasti.tv/suad-haymatlos-fanonu

MarHegemonya Nedir?

Mahmut Boyuneğmez

1. Giriş: Egemenliğin Yapısal ve Görünmez Boyutu

Modern kapitalist toplum, bireylerden bağımsız soyut bir yapı değil; insanlar arası pratikler ve ilişkiler sistemidir. Bu toplumsal ilişkilerin iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları bulunur. Antonio Gramsci’nin (1891–1937) Marksist literatüre kazandırdığı en güçlü silahlardan biri olan hegemonya kavramı, tam da bu ilişkiler bütünlüğü içinde anlam kazanır.

Hegemonya; egemen sınıfın, ezilen kitleleri sadece baskı (coercion) ve zor (force) kullanarak değil, onların rızasını, onayını ve iş birliğini (consent and cooperation) kazanarak yönetme biçimidir. Güç/iktidar sadece bedenleri fiziken hizaya sokmakla ilgili değildir; zihinleri şekillendirmek, kalpleri kazanmak ve kitleleri kendi sömürülerine ortak etmektir. Biz hegemonya kavramını Gramsci'nin dar anlamından farklı olarak, toplumsal iktidarın rıza, baskı ve zor bileşenlerinin bütünsel örgütlenişi anlamında kullanmaktayız. Gramsci'nin hegemonya kavramını genişleterek, rıza, baskı ve zorun bütünsel örgütlenmesi olarak yeniden yorumluyoruz.

2. Kavramsal Netlik: Otorite, Kontrol ve İktidarın Mantığı

Meseleyi doğru kavramak için sömürü düzeninin sarsılmaz sacayakları olan kavramları bilimsel bir netlikle tanımlamak gerekir:

Otorite: Fiziksel şiddet uygulaması ya da uygulanacağı iması gerektirmeksizin; sevgi, güven, saygı, minnettarlık veya ideolojik bağlılıkla lider sayılan aktörün peşinden gitmeyi, onun kılavuzluğuyla emirlerini yerine getirmeyi anlatır.
Kontrol: Üretim araçları, silahlar, bilgiler ve toplumsal organizasyonlar üzerinde uygulanan, bunlara erişimi denetleme ve kısıtlama yeteneğidir. Bu kısıtlama sayesinde insanlar manipüle edilir.
İktidar: Sınıflar, cinsiyetler, patron ile işçi, hiyerarşik askeri/polisiye bürokrasi ile kamu emekçileri arasında, yani insanlar arasındaki egemenlik-tabiiyet ilişkisidir.
İktidarın Formülü: Eşitsizlik ve Şiddet İması Bize yani Marksist perspektife göre, iktidar ilişkilerinin varlığı için gerek koşul / olmazsa olmaz koşul (conditio sine qua non), insanlar arası eşitsizliklerdir; eşitsizlikler olmadığında iktidar oluşmaz. İktidarın oluşumu için yeter koşul ise, fiilen uygulanmasa bile şiddet/baskı/ceza uygulama tehdidinin ya da imasının bulunmasıdır.

İtaat ile Boyun Eğme Arasındaki Fark (Diferentia Specifica)

İktidarı salt otoriteden ayıran temel özellik, iktidarın sadece "itaat" değil, aynı zamanda "boyun eğme" içermesidir.

İtaat: Gönüllü uyumu, biat etmeyi, aşırı çalışmaktan başını kaldıramamayı ve keyif verici meşgalelerle bağlılığı anlatır.
Boyun Eğme: Korkutma, baskı ve cezalandırılma tehdidi sonucu geri basma ve yıldırmadır. Boyun eğdirme sayesinde kitleler alternatif örgütlenmelere yeltenemez, direnç gösteremez, tepki veremez ve teslim olur. Kapitalist sistemde sermaye sınıfının toplumsal iktidarı, işte bu itaat + boyun eğdirme mekanizmalarının birleşimiyle, yani hegemonyayla sağlanır.
3. Althusserci Yanılgının Aşılması: "Devletin Aygıtları" Değil, "Hegemonya Yapıları"

Genellikle sivil toplum kurumları hegemonyanın araçları olarak listelenir. Ancak Marksist literatürde Louis Althusser’in bu araçları "Devletin İdeolojik Aygıtları" (DİA) olarak nitelemesi kuramsal bir hatayı barındırır. Althusser'in DİA kavramsallaştırması, devlet ile toplumsal hegemonya arasındaki ayrımı yeterince açık kurmadığı için eleştirilmelidir. Althusser’e göre okul, aile, medya veya kültür "devletin aygıtları"dır; bu mantık devleti neredeyse her yerde gören, her şeyi devlete indirgeyen eklektik bir karmaşaya yol açar. Ayrıca Althusser, devlet ideolojisi (resmî ideoloji) ile egemen ideolojiyi birbirine eşitleyerek yanılır.

Oysa toplumun tüm süreç ve kurumları birer "aygıt" olmadığı gibi, bunlara "devletin aygıtı" demek de yanlıştır. Kapitalist devlet, toplumsal iktidarın sadece bir bileşenidir; sermayenin egemenliği ise toplumsal ölçekte kurulur. Bu yüzden biz bunlara DİA değil, toplumsal iktidarın hegemonya yapıları diyoruz.

Hegemonya; devlet organizasyonunu (askeri-polisiye hiyerarşiyi, cezaevlerini), işletme ölçeğinde patron-işçi ilişkisini, eğitim yapılanmasını, sendikaları, dernekleri, vakıfları, medyayı, interneti, özel/devlet üniversitelerini, spor kulüplerini, kültür endüstrisini ve hatta aileyi içeren toplumsal ilişkiler ağında oluşturulur. Baskı olmadan rıza olamayacağı için, devletin askeri-polisiye baskı araçları da bu hegemonya yapılarının ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist toplumlarda rıza süreçleri, devletin baskı kapasitesinden tamamen bağımsız değildir. Askeri-polisiye aygıtlar da hegemonik düzenin yeniden üretiminde rol oynar. Bahsi geçen tüm yapılar ideolojik ve kültürel dolayımlarla ya da doğrudan sınıf mücadelelerinin bizzat yürütüldüğü, ürünler ve süreçler üzerinden her gün yeniden üretilen dinamik bir işleyişe ve düzenlenişe sahiptir.

4. Hegemonyanın Oluşumu: Cahil Bırakma, Bağımlı ve Bağlı Kılma, Pasifizasyon ve Oyalama, Hayırseverlik, Otoriteler ve Kontrol

Sermaye sınıfı bu hegemonya yapıları üzerinden kitlelerin eyleme geçme kapasitesini felç eder. Kitleler;

Cahil Bırakma: Belirli bilimsel bilgilere ve perspektiflere erişim sınırlandırılarak, bu konularda cahil bırakılarak, eleştirel düşünme kapasitesi köreltilerek,
Pasifizasyon: Kendi geçim dertleriyle, sağlık problemleriyle ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramayacak şekilde sorunlarla boğuşarak,
Oyalama: Kültür endüstrisinin önemli bölümü mevcut toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine hizmet eder. TV dizileri ve popüler müzik gibi kültür endüstrisinin ürünlerini tüketirken oyalanarak ve çıkar örgütleri olan cemaatlere katılarak sistemin kendisini ilgilendiren sorunlarına ve çarpıklıklarına dair düşünmekten ve sorunların kolektif çözümü için eyleme geçmekten menedilir. Keyif verici, eğlenceli ya da heyecan oluşturan pratiklerin (tüketim kültürü, medya, popüler kültür) cazibesiyle insanlarda düzene bağımlılık üretilir.
Hayırseverlik: Hayırseverlik etkinlikleriyle muhtaç duruma düşürülmüş insanlarda düzene, düzen aktörlerine ve figürlerine dönük bağlılık imal edilir.
Otoriteler ve Kontrol: Siyasi ve ideolojik bazı otorite figürlerine itaat ile toplumsal kontrol mekanizmaları da sermaye sınıfının toplumsal iktidarını oluşturan hegemonyanın üretiminde işlevlidir.
5. Olağan Dönemden Olağanüstü Rejime: Faşizm ve Hegemonya

Hegemonyanın oluşma biçimi, kapitalist devletin aldığı biçime göre kökten farklılaşır:

Olağan Dönem (Kapitalist Demokrasi): İktidar, farklı dokulardan meydana gelen organlar gibi, farklı ve dağınık hegemonya yapıları üzerinden işler. Hegemonyanın ışıkları topluma dağınık bir şekilde yayılmıştır ve iktidar, kitlelerin sisteme bağlılığı ve bağımlılığı olarak görünse de özünde dinamik bir karşıtlık dengesidir.
Olağanüstü Dönem (Faşizm): Faşizm, bu dağınık ışıkların odaklanarak tek bir noktada yoğunlaşmasıdır. Tüm toplumsal doku, pratikler ve organizasyonlar (kültür, sanat, spor, sendika, okul) yürütme gücü tekilliğinin yarattığı bir "kara deliğin" çekim alanına kapılır. Faşizmin kahverengi ışığı altında, sermayenin toplumsal iktidarı homojenleşir, tekilleşir ve maksimum kontrolle tek bir kalıp alır.
Sonuç: "Boyun Eğme, Mücadele Et!" ve Karşı-Hegemonya

Gramsci’nin o ünlü sözünde belirttiği gibi: "Eski dünya ölüyor, yenisi ise doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı."

Sermaye sınıfının toplumsal iktidarının ölüm çanlarının çalması, yani bir devrimci durum/hegemonya krizi yaşanması, mevcut hegemonya mekanizmalarının etkisizleşmesi ve hegemonya yapılarında işlev yitimlerinin baş göstermesiyle mümkündür. Bu kriz anında toplumun aktif bölmelerinde itaatsizlik ve boyun eğmeme durumu baş gösterir. Ancak salt pasif ve savunmacı bir özellik taşıyan "direniş" veya "direnç" tek başına yeterli değildir; kurtuluş için aktif örgütlü mücadele şarttır. Mücadele; boyun eğmemeyi içermesinin yanı sıra sermaye sınıfına karşı taarruz, saldırı, kolektif eylem ve işçi sınıfının organik aydınlarının organize çalışmalarını barındırır.

Sermayenin hegemonyasını parçalayacak olan güç; toplumsal hareketlenmelerde itaatsizlik + boyun eğmeme + aktif örgütlü mücadelenin birleşimidir. Sosyalist devrim; siyasi iktidarı dışarıdan ele geçirmek değildir, sermaye iktidarının yeniden üretilemediği o tarihsel kriz kesitinde, hazırda bekleyen karşı-hegemonya organizasyonlarının (sosyalist medya, kültür kurumları, devrimci sendikalar, konsey/meclis türü alternatif iktidar nüveleri) desteğiyle ve öncü bir sosyalist parti önderliğinde siyasi iktidarın proletaryaya el değiştirmesidir.

Eğer bu öncü örgütlenme zayıf kalır/kritik hatalar yapar ve devrimci durum devrime ulaşamazsa; karşı-devrimlerin yaşanması, faşist rejimlerin kurulması, gerici güçlerin süreci çalması (Arap Baharı örneği), askeri darbeler (12 Eylül örneği) veya sosyal demokratik liberalizmin sistemin emniyet supabı olarak devreye girmesi kaçınılmaz olur.

Bu yüzden, kapitalist sistemin imal ettiği rıza ve boyun eğdirme çemberini kırmak için şu şiar benimsenmelidir: "Boyun eğme, mücadele et!"?
marksistarastirmalar.blogspot.

Mısır'da bulunan çene kemiği insanın kökenine dair hikayeyi değiştirebilir

Bulgular, kuyruksuz maymunların erken evriminin sanıldığından daha kuzeyde gerçekleşmiş olabileceğine işaret ediyor.

tr.euronews.com/kultur/2026/06

Butlan

Tanıl Bora

“Necatigil yok şimdi/ Belki bir gün olmuştur.”

Behçet Necatigil (“Hüthüt)

Sözlük karşılığı: Boş, geçersiz, ölü doğmuş, yok hükmünde. Diyanet İslâm Ansiklopedisi, “boşa gitme, heder ve hebâ olma” karşılıklarını veriyor.

İngilizce ve Fransızcadaki karşılığı: nullity/nullité. Düz çevirisiyle sıfırlık, sıfırlanma. Almancadaki karşılığı: Nichtigkeit. Düz çevirisiyle hiç-olma, hiçlik.

Düşününce, fantastik bir kavram gibi geliyor, değil mi? Olmuş bir şeyin aslında olmadığına, aslında olmamış olduğuna karar vermek. Aslında yokmuş’a hükmetmek.

Hukuk kavramı olduğuna şaşmamalı. Hukukun soğuk ve soyut evreninde var olabilecek bir kavram. Hayatın öngörülmez akışına, insan hallerinin karmaşıklığına peşin kural ve nizam getirmek, ne kadar tecrübeye dayansa ve bilgece olursa olsun,  kaçınılmaz bir sakarlık riskiyle karşı karşıya değil midir? Hukuksal kuralları, kabulleri mutlaklaştırarak ‘abartmak,’ başka her şeyden önce, adalet için risklidir.

***

Hukukta, –ki esasen medenî hukuk kavramıdır–, bir işlemin temel esasları itibarıyla sakatlanmış olduğu için sonuçlarının yok sayılmasını ifade ediyor.

Kavramın sinesinden çıktığı İslâm hukukunda, butlan hükmünün uygulanmasında, “icra edilmiş işlemlerde fiilî bir durum olarak” bazı istisnalardan söz ediliyor. Nikâh akdiyle ve ticaret hukukuyla ilgili örnekler anılıyor bu bağlamda.birikimdergisi.com/haftalik/12 Diyanet’in İslâm Ansiklopedisi’nden aktarırsak, nikâhla ilgili örnek şu:

“Bâtıl nikâh akdi zifaftan önce herhangi bir hüküm ifade etmezken zifaf meydana gelmişse bu fiilî durum haddin gerekmemesi, doğacak çocuğun nesebinin sabit olması, kadının iddet beklemesi ve mehre hak kazanması gibi sonuçlar doğurmaktadır. (…) Bâtıl nikâh akdi bulunmasaydı taraflar arasındaki bu birleşme zina sayılacak, hiçbir hukukî sonuç doğurmayacak, üstelik taraflara had cezası da uygulanacaktı.”

Bir başka örnek, ticaret hukukundan… Eğer müşteri malı teslim almışsa, o işlem hakkında butlan kararı verilmişse bile, malın zayi olması durumunda tazminat sorumluluğu müşteridedir. Çünkü mal yok hükmünde bulunan bir sözleşmeyle bile olsa fiilen ondadır ve kaybeden odur.

Demek, butlan kavramının ‘orijinal’ uygulamasında, sakat-bâtıl hükmü verilen işlemlerin veya sözleşmelerin doğurduğu bazı somut sonuçlar, geri döndürülemez olgular olarak, kabul ediliyor ve yok sayılamıyor. Çünkü bilge ve adil bir hukuk, hukukun gerçek hayata uymayan katılıklarının, sınırlılıklarının farkında bulunmaya çalışır.

***

Uzmanların defalarca söylediği gibi, bir medenî hukuk, ticaret hukuku, borçlar hukuku, idare hukuku alanlarına mahsus bir kavram bu. Siyasal Partiler Kanunu’nda yeri yok. CHP kurultayıyla ilgili butlan kararı, her şeyden önce bu bakımdan, idrak dışı.

Zaten evet, meselenin hukuk olmadığını biliyoruz.

Yürütme-yargı güçler ayrılığının yıkılmasının ötesinde bir yıkım bu… Siyasal faaliyetin yaşarlığını, canlı, organik varlığını tanımayan, siyasal eylemin hayatiyetini, akışını, gerçekliğini zaptetmeye, yokmuş, olmamış saymaya kalkışan bir hamle.

***

Fantastik bir kavram, dedik. Gerçekten, mükemmel bir iktidar fantezisine elveren bir kavram, butlan. “Ol, dedi ve oluverdi”den daha dehşetli, daha vaadkâr: “Yok ol, dedi ve yok oluverdi.” Müthiş bir tümgüçlülük fantezisi, bir narsisizm zirvesi… Psikanalizde “yokmuş gibi yapma” davranışının karşılığı bu: İstenmeyen bir şeyle baş etmek için, kontrol kaybından duyulan rahatsızlığı gidermek, kontrolü ele aldığını hissetmek için, yaralanmazlığını teyit etmek için, bire bir. Butlan! Yok, hiç, sıfır!

Butlan siyasetinde, böyle bir iktidar fantezisinin soluğunu duymuyor muyuz?

Hasımlarına, istemediklerine, siz aslında yokmuşsunuz, diyor. Yapıp ettikleriniz, iradeniz, meğer aslında yokmuş.

CHP’nin mitingleri, oraya giden on binlerce insan, aslında yokmuş. Yoklukla malûlmüş.

Vatandaşın, bizzat onun vatandaş olma sıfatının üzerinde salınıyor bu hüküm: Meğer aslında yokmuşsunuz. Yoklukla malûlsünüz.

Butlan siyasetiyle açılan kapı budur: herkes, her şey, yoklukla-malûl olabilir.

Ama varlar işte.

birikimdergisi.com/haftalik/12 islamansiklopedisi.org.tr/butl

birikimdergisi.com/haftalik/12

"İnsanlık kardeşliğinin gerekçelerinden daha öncelikli olacak hiçbir devlet, hükümet ya da vampir şirket gerekçesi yoktur."

Herminia Catalina Brumana.

Bir kral toprakların sahibiydi ve onu oğluna devredebilirdi ve böylece değerini korumaya çalışırdı. Demokratik bir yönetici geçici bir bekçidir ve bu nedenle sermaye değerlerinin zarar görmesi pahasına her türlü mevcut hükümet gelirini maksimize etmeye çalışır ve israf eder.

Hans Hermann Hoppe

Erdoğan ile Özel’in Mutlak Butlan Tezgahı Üzerine - I

Geçen yıl yazdığımız “Bir İhanetin Anatomisi” başlıklı uzun analiz, Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ilişkilerin görünenden çok daha derin ve karmaşık bir karakter taşıdığını ortaya koymaya çalışmıştı. O yazıda, Özgür Özel’in siyasi yükselişindeki bazı karanlık noktalar, CHP içerisindeki şaibeli güç kaymaları ve AKP rejiminin CHP üzerindeki etkisi ele alınmıştı. O dönem birçok çevre tarafından “komplo teorisi” olarak küçümsenen bu analiz, bugün yaşanan gelişmeler ile birlikte çok daha anlaşılır hale gelmektedir.

Erdoğan ile Özel’in Mutlak Butlan Tezgahı Üzerine -I

Kemal Erdem

Geçen yıl yazdığımız “Bir İhanetin Anatomisi” başlıklı uzun analiz, Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ilişkilerin görünenden çok daha derin ve karmaşık bir karakter taşıdığını ortaya koymaya çalışmıştı. O yazıda, Özgür Özel’in siyasi yükselişindeki bazı karanlık noktalar, CHP içerisindeki şaibeli güç kaymaları ve AKP rejiminin CHP üzerindeki etkisi ele alınmıştı. O dönem birçok çevre tarafından “komplo teorisi” olarak küçümsenen bu analiz, bugün yaşanan gelişmeler ile birlikte çok daha anlaşılır hale gelmektedir.
Çünkü bugün CHP içinde yaşanan olaylar artık tek tek ve birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Tam tersine bunlar, Erdoğan rejiminin iktidarda kalmak için oluşturduğu uzun vadeli stratejik planın birbirini tamamlayan parçalarıdır. AKP’nin temel stratejik yönelimi yalnızca devlet aygıtını elinde tutmak değildir. Asıl mesele, kendi rejimini uzun yıllar boyunca sürdürebilecek yeni bir siyasal denge oluşturmaktır. Bu yeni siyasal denge ise yalnız baskı ve zorbalık ile kurulamaz. Aynı zamanda muhalefetin denetim altına alınmasını, yönlendirilmesini ve rejimin sınırları içerisine çekilmesini gerektirir.
İşte tam bu noktada CHP tarihsel olarak AKP açısından stratejik bir önem kazanmıştır.
AKP rejiminin Özgür Özel’i ajanlaştırarak onun aracılığıyla CHP’yi kendi siyasetinin yedeğine çekme girişimi, aslında 15 Temmuz komplosundan bile daha büyük bir psikolojik savaş operasyonudur. Çünkü 15 Temmuz’da devletin yapısı yeniden dizayn edilirken, bugün doğrudan toplumun siyasal algısı ve muhalefetin ruh hali yeniden dizayn edilmektedir. Amaç yalnızca CHP yönetimini kontrol etmek değildir; CHP’nin politik tabanını da adım adım dönüştürmek, rejime entegre etmek ve muhalefetin gerçek bir iktidar alternatifi olma potansiyelini ortadan kaldırmaktır.
Bugün birçok insan hâlâ siyaseti yalnızca görünen yüzüyle okumaktadır. Oysa modern rejimler sadece baskı ile ayakta kalmazlar. Baskının yanında psikolojik operasyonlar, kontrollü gerilimler, sahte kutuplaşmalar ve yönlendirilmiş muhalefet mekanizmaları da kullanılır. Erdoğan rejimi özellikle son yıllarda bu konuda son derece ileri teknikler geliştirmiştir. Çünkü Erdoğan çok iyi bilmektedir ki, yalnızca devlet gücüne dayanarak iktidarda kalmak artık yeterli değildir. Toplumun belirli kesimlerinde rıza üretmek ve özellikle de muhalefeti parçalamak zorunludur.
Mevcut konjonktür AKP açısından CHP’yi stratejik bir zorunluluk haline getirmiştir. Bunun temel nedeni ise MHP ile PKK eksenli ortaya çıkan jeopolitik risklerdir.
MHP’nin dolaylı biçimde Trump ABD’sinin stratejik etki alanı içinde hareket ederek AKP’yi uzun vadede tasfiye etmeyi hedefleyen yaklaşımı, Erdoğan açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Aynı şekilde PKK’nin özellikle Suriye sahasında ABD ile geliştirdiği taktik ilişki ve bu ilişkinin zamanla Türkiye iç siyasetine yedeklenme ihtimali de AKP açısından büyük bir risk üretmektedir. Erdoğan’ın en büyük korkusu, içeride CHP’nin de katıldığı geniş bir anti-AKP cephesinin oluşmasıdır. Çünkü MHP-CHP-DEM eksenli ve dışarıdan da ABD tarafından desteklenen bir blok oluştuğu anda, AKP’nin mevcut rejimi sürdürme şansı ciddi biçimde zayıflayacaktır.
İşte Erdoğan’ın Özgür Özel üzerinden geliştirdiği stratejinin özü tam burada yatmaktadır.
Erdoğan, CHP’nin olası bir anti-AKP tarihsel cepheye katılma imkanını içeriden sabote etmek istemektedir. CHP’nin rejim karşıtı bir eksende birleşmesini engellemek ve onu kontrollü bir muhalefete dönüştürmek AKP’nin temel stratejik hedeflerinden biridir. Böylece bir yandan MHP-CHP-DEM eksenli olası bir siyasal blok engellenirken, öte yandan da AKP kendi rejiminin meşruiyet krizini aşmaya çalışmaktadır.
Nitekim Trump’a yakın çevrelerin ve özellikle ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar dikkatle incelendiğinde, Erdoğan’ın meşruiyeti meselesinin Washington açısından önemli bir konu haline geldiği görülmektedir. Erdoğan artık yalnızca içeride değil, dışarıda da meşruiyet problemi yaşamaktadır. Bundan dolayı bir yandan MHP ile ilişkilerini kontrollü biçimde gevşetirken, öte yandan da kendi rejimine yedeklenmiş yeni bir siyasal ortağa ihtiyaç duymaktadır.
İşte CHP’nin ve özellikle Özgür Özel’in bugünkü tarihsel rolü burada ortaya çıkmaktadır.
AKP’nin hedefi yalnızca CHP ile “normalleşme” değildir. Asıl hedef, gelecekte oluşabilecek bir AKP-CHP koalisyonunun siyasal ve psikolojik zeminini hazırlamaktır. Böyle bir koalisyon aracılığıyla Erdoğan hem içeride oluşabilecek büyük toplumsal muhalefeti dengelemek hem de dışarıdan gelecek baskıları etkisiz hale getirmek istemektedir. Çünkü rejime entegre edilmiş bir CHP, Erdoğan açısından hem iç politikada büyük bir güvenlik alanı oluşturacak hem de Batı’ya karşı “bakın muhalefetle uzlaşıyoruz” görüntüsü verecektir.
Son üç-dört yıldır CHP eksenli ortaya çıkan birçok olay da ancak bu stratejik bütünlük içerisinde anlaşılabilir.
Bunların başlıcaları şunlardır:
1- Kemal Kılıçdaroğlu’na seçimlerin kaybettirilmesi,
2- Özgür Özel’in şaibeli biçimde CHP genel başkanı yapılması,
3- Yerel seçimlerde Özgür Özel'in başında olduğu CHP'nin kazanmasına olanak tanınarak özellikle onun siyasi olarak parlatılması, 
4- AKP ile CHP arasında “normalleşme” adı altında yürütülen kontrollü yakınlaşma siyaseti.
Bugün gündeme getirilen “mutlak butlan” tartışmaları da aynı stratejik planın yeni bir aşamasını oluşturmaktadır. Çünkü amaç yalnızca hukuki bir tartışma yaratmak değildir. Asıl mesele, CHP içerisindeki güç dengelerini yeniden dizayn etmek ve partinin politik tabanını Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu çizgisinden kopararak tamamen Özgür Özel ekseninde toplamaktır.
Bu süreç aynı zamanda CHP’nin kontrollü biçimde parçalanmasına da hizmet etmektedir. Böylece hem erken seçim sürecinde AKP’nin yeniden güç toplaması sağlanacak hem de Özgür Özel’in “tek alternatif lider” olarak öne çıkarılması mümkün olacaktır. Son aşamada ise Türkiye’nin bir AKP-CHP koalisyonuna doğru sürüklenmesi hedeflenmektedir.
Önümüzdeki bölümlerde mutlak butlan tezgahının nasıl kurulduğunu, CHP içerisindeki psikolojik operasyonların hangi amaçlara hizmet ettiğini ve Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun nasıl tasfiye edilmek istendiğini ayrıntılı biçimde ele alacağız.
Yine yazının son bölümünde Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal yetersizliğinin Erdoğan ile Özgür Özel’in kurduğu bu stratejik tuzağa nasıl zemin hazırladığını ve aslında nasıl bir siyaset izlemesi gerektiğini inceleyerek yazıyı tamamlayacağız.
Bugün mutlak butlan eksenli yapılan analizlerin çok büyük kısmı yüzeysel, eksik ve yanıltıcıdır. Çünkü birçok çevre olayları tek tek ele almakta, onları birbirine bağlayan stratejik bütünü görememektedir. Muhalefeti psikolojik operasyonlar aracılığıyla Özgür Özel etrafında toplama çabası ve bu çabanın etkisi altına girenler, gelecekte çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklardır. Bugün yaşananlar, AKP rejiminin Özgür Özel şahsında psikolojik savaş yöntemleriyle lider imal etmekten başka birşey değildir ve bu durum ileriki yıllarda açıkça ortaya çıkacaktır. Psikolojik savaş yöntemleriyle gerçek AKP ajanı yani Özgür Özel “halk kahramanı” yapıldı ama gerçekten rejim ile işbirliği halinde olmayan ama sadece hatalı kararlar veren ve yanlış politik yöntemler kullanan Kemal Kılıçdaroğlu “rejim işbirlikçisi” durumuna düşürüldü. 
Bu olaydan çıkarılacak birçok politik ders bulunmaktadır. 
Geçen yıldan beri yaptığımız analizler birçok çevre tarafından küçümsendi, hatta “komplo teorisi” olarak damgalandı. Ama biz sürü psikolojisine teslim olarak rejimin manipülasyonları doğrultusunda düşünmeyi reddediyoruz. Çünkü hakikat çoğu zaman ilk ortaya çıktığında anlaşılmaz. Fakat bugün anlaşılmayan gerçeklerin, yarın tarihsel gelişmeler tarafından doğrulanacağından zerre kadar kuşkumuz yoktur.
demokratikbirlik.org/erdogan-i

Oysa ne çok cümlem vardı benim, her seye inat yüreğimi ısıtan ne cok hayal...

Ahmet Haşim

"Sadece iki yol vardır: Işçi sınıfının zaferi ve özgürlük; ya da faşistlerin zaferi ve tiranlık."

Buenaventura Durruti

Her türlü “birlik ve beraberlik” şampiyonunun dikkatine

Zulfu Dicleli
1.

“Birlik, çeşitliliğe bağlıdır.”

Veya “Bütünlük, farklılaşma sayesinde mümkündür.”

“Gerçek birlik, farklılıkların ortadan kalkmasıyla değil, onların bir arada var olmasıyla oluşur.”

Birliği bazen şöyle düşünürüz:

Herkes aynı olsun, herkes aynı düşünsün, farklılıklar ortadan kalksın. Bu durumda birlik, tekdüzelik anlamına gelir.

Oysa birliği mümkün kılan şey farklılıklardır.

Bir ormanı düşünün: meşe, çam, mantarlar, böcekler, kuşlar; hepsi farklıdır. Ama tam da bu farklılıklar sayesinde orman bir bütün oluşturur ve dayanıklılık kazanır.

Aynı şekilde: toplumlar, ekosistemler, diller, hatta insan bedenleri birbirinden farklı parçaların ilişkisi sayesinde vardır.

Yani çeşitlilik bir lüks değil, varoluş ve beka koşuludur

“Birlik farklılığın karşıtı değildir; birlik farklılığın örgütlenmiş biçimidir.”

Dolayısıyla “Birlik, çeşitliliğin yok edilmesine değil, korunmasına dayanır.”

veya

“Bütünlük, farklılıkların bir aradalığından doğar.”

Kısaca:

“Birlik, farklılıkların varlığına bağlıdır; çeşitlilik olmadan gerçek bir bütünlük kurulamaz.”

2.

Gerçekten önemli olan her şeyi—gerçekten ne olduğumuzu düşündüğümüzü ve dünyada gerçekten değer verdiğimiz her şeyi — ancak karşılaşmalarla, deneyimle anlarız.

Onun için: Bırakın özgürce birbirleriyle karşılaşsınlar! Konuşsunlar, müzakere etsinler. Ancak o zaman ortak noktalara varabilirler. Dünyayla ve hayatla karşılaşmalara karış birlikte tavır alabilirler.

Birbirimizi tanıyabilmek için aramızdaki sınırların geçirgen olması gerekir.

Geçirgen sınırlar olmadan karşılaşma olmaz, karşılaşma olmadan güven oluşmaz, güven işbirliği ve karşılıklı dayanışma kurulamaz, ortak yönelim olmadan da demokratik birlik oluşamaz.

Kapalı sınırlar yalnızca yankı odaları üretir.

3.

Gökyüzünün maviliğinin güzelliğini fark edebilmemiz için çevremizde mavi-olmayan şeyler de var olmalıdır.

Güzellikleri fark edebilmek hayatı, geniş birlikler içinde farklılıkların festivali olarak yaşamanın kapısını açar.

Her birimiz denizdeki dalgalar gibi birbirimizden farklıyız, ama aynı denizin parçalarıyız. Aynı denizin yaşadığı tarihinin ürünüyüz, gelecekte gene aynı denizin dalgaları olacağız. Ama o deniz nasıl bir deniz olacağı biraz da bugün bizlerin ne yapacağına bağlı olacak.

4.

Tarih bize gösteriyor ki farklılıkların bir arada yaşaması kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için adalet, özgürlük, eşit haklar ve demokratik kurumlar gerekir.

Farklılıkların anlaşmazlıkları yıkıcı, antagonist çatışmalara dönüştürme ihtimalini ancak böylece en aza indirebiliriz.

Kısaca: Memleket için anlamlı olacak bir birlik ve beraberlik; kimlik birliği olarak ya da fikir birliği olarak veya tekdüzelik olarak değil, asıl farklılıkların birlikte yaşayabilme kapasitesi olarak görülmelidir.
zulfu.blog/2026/06/01/her-turl

Farah Zeynep Abdullah’ın Düşmanlığı

Elias Nin

Farah Zeynep Abdullah’ı, Bihter ve Bergen filmlerinden, Muhteşem Yüzyıl dizisinden neredeyse tanımayan yoktur. Tabii akıllarda kalmasının nedeni oyunculuğu değil, canlandırdığı karakterler idi. Oyunculuğu berbattır, onu yer aldığı film ya da dizlerde büyüten, onun oyunculuğu değil, oynadığı karakterlere uygun karakteri oldu hep.
Farah Abdullah’ı tanımayan yoktur lakin tanımakla bilmek aynı şey değil.
Tabii ki herkes bir başkasını başka bilir, hayata baktığı yerden bilir.
Benim durduğum yerden bildiğim Farah Abdullah feminizm karşıtıdır ama feminist olarak bilinir, neyse ki kendi bunu iftira olarak kabul ediyor da hiç değil se feminizmi bu lekeden kurtarıyor. Kendisi şunu diyor:

“Eşek gibi kendi ayakları üstünde duran tüm kadınlara default (varsayılan) olarak feminizm yükleniyor, sürekli ‘feminist metre’ açmayın, sürekli çekilmeye çalışılan yerde değilim.”

Keşke Farah Zeynep değil de feministler, “kadın cinselliğini, bedenini meta olarak satan, satılmasını onaylayan Farah Zeynep istese de feminist olamaz” türünden bir açıklama yapmış olsaydı.
Farah Zeynep, Kürt, Alevi, Yahudi düşmanıdır. Onun Yılmaz Güney düşmanlığının nedeni hiç de sanıldığı gibi kadın duyarlılığı değil, Yılmaz Güney’in Kürt, sosyalist ve ötekileştirilmişlerden yana bir yerde durmuş ve Türklüğün ideolojik laboratuvarı olan Yeşilçam’da yoksulların, ötekileştirilmiş olanların, Kürtlerin yumruğu olmuş olmasıdır.
Yılmaz Güney, 70’li yılların ilk yarısında yaptığı, oynadığı filmlerde Yeşilçam’ın Türkçü ve erkek egemen karakterini sorgulamasa da bunları yeniden üretse de yoksullar, ezilenler, ötekileştirilmiş olanlar açısından o kendilerinden biriydi. Onun attığı her yumruk onların nazarından kendileri için atılıyordu.
70’li yılların ikinci yarısı itibariyle Yılmaz Güney kendi küllerinden yeniden doğmuş, bu çelişkiye son vermiş, ezilenlerin, yoksulların, ötekileştirilmiş olanların sesi olmuştur. Onların sinemasını yapmıştır, yapmaya çalışmıştır.
Farah Abdullah’ın Yılmaz Güney düşmanlığı bundandır.
Yılmaz Güney tarafından vurulan Türkçü hâkim Sefa Mutlu’nun ailesi unutmuş olsa da Farah Abdullah bunu unutmadı zira onun düşmanlığı duygusal değil, ideolojiktir.
Onun derdi, Yılmaz Güney'in sonradan kendi eleştirisini yaptığı geçmişteki maço tavırları ya da kadınlara şiddet uygulaması değildir. Bunlar Farah Abdullah’ın umurunda dahi olmaz; eğer öyle olsaydı, hakkında tecavüz davaları açılmış, insan kaçakçılığı yapan, Nazi hayranı şarkıcı Kanye West’in İstanbul konserinde, “çok heyecanlıyım” demezdi, “eler havaya” yapmazdı.
Kadına şiddetten ceza almış oyuncu Ozan Güven’in Kadıköy’de bir mekânda istenmemesi karşısında, “İnsanları anlama ve insanlara anlatma fırsatını kaçırmamak lazım,” demezdi.
Farah Abdullah’ın, Kanye West konserine neden gittiğini açıklarken, durup dururken, “Kılıçdaroğlu, senden de tiksiniyorum” demesi de onun Alevi ve Kürt düşmanlığı ile alakalıdır. Kılıçdaroğlu istediği kadar kendisinin Türkmen olduğunu söylesin, Türklüğün kapıkulu olsun, hiçbir zaman Beyaz -Sünni Türklük açısından potansiyel düşman olarak görülmekten kurtulamaz. Özgür Özel’in, İmamoğlu’nun olduğu yerde tercih konusu olamaz.
Mesela Yılmaz Güney de 1973 yılında Adana Altın Koza Film Festivali'nde kazandığı para ödülünü Türk Hava Kurumu’na bağışlamıştı ama Farah Abdullah için bunun bir önemi yoktur, Yılmaz Güney sonuç olarak Kürt’tür, ezilenlerden yanadır, potansiyel olarak Türklük açısından tehdittir.
Sonuç olarak: Türklük tarafından linç edilen kişinin gerçekten ne olup olmadığına bakmadan, linç edilme nedenine dikkat etmek lazım.
Yılmaz Güney tutarlı bir devrimci ya da lümpen, kadın düşmanı biri olsun, Türklük açısından bunun bir önemi yoktur, günün sonunda o bir Kürt’tür. Farah Abdullah gibilerin tiksindikleri yoksullardan, en alttakilerden yanadır, onlara cesaret ve ilham vermektedir.
Kemal Kılıçdaroğlu istediği kadar kapıkulu olsun, Farah Abdullah ve Türklük açısından “O bir Dersimlidir, köylüdür; Türklüğün ideolojik kalesi olan CHP’nin sahibi olmaya çalışmak onun haddi değildir.”
Farah Abdullah’ın düşmanlığın özeti şudur: O, zenginden yana ve Türlüğün ölçülerine uygun olmayan her şeye düşmandır.

instagram.com/p/DZMxoV0oUau/?i

Türkiye’de siyaset yalan ile beslenir

İbrahim Aksoy

Kim en güzel, püsküllü yalan söylüyorsa, halk ona inanır. O da toplumun üst katlarında kendine bir yer bulur. Yerini de aldı mı, toplumun saygı değer, bireyi olur. Artık herkes ona inanır ve güvenir. Çünkü o ne söylerse doğru söyler, asla yalan söylemez. Fakat görüldüğü gibi, Atatürk’ün Partisinde böyle olmadı, toplum ortadan ikiye bölündü.

Düşünün; Mustafa Kemal, 9 Eylül 1923’ de Misakı Milli sınırlarının yöneticisi, İngiliz General Harrington’ın gözleri önünde parti kuruyor, ülke işgal altında, 20 gün sonra da 29 Ekim 1923’de bu parti Cumhuriyeti kuruyor. Partinin kurucuları arasında, birkaç Osmanlı Paşasından başka bir tek sivil ve militan yoktur. Bugün bu partide koltuk ve yönetim kavgası var. Bir parçası Ankara il Başkanlığı binasında, bir parçası da Genel merkezde, Hacı Bayramını kutluyorlar. Her iki tarafın ağzından, “Atatürk’ün Partisi” sözü de düşmüyor.

Ben daha önce de yazmıştım, CHP üç ayrı siyasi guruptan oluşuyor. Kemalistler, Marksistler ve Darbeci FETÖ’cüler. Kenarda bakanlar bunu görüyor ama Partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu bunu görmüyor. “Ben bunların FETÖ’cü olduklarını bilmiyordum, yoksa almazdım” diyor. Kendisini dinleyenlerden de özür diliyor. Kılıçdaroğlu sen devlet memurusun, tesadüfen siyasete girdin, elbette ki bilemezsin. Bunu; bilemediğin gibi devleti yönetmesini de bilemezsin. Çekil kenara!

Özgür Özel ilk Milletvekili olduğunda, iki hafta sonra, hapisteki Cübbeli Ahmet Hoca’yı ziyarete gitti. Basın; “bunlarla daha önce ilişkin var mıydı” diye sordu, o da “Daha önce bunların toplantılarına katılıyordum” dedi. Mansur yavaş daha önce MHP’den Belediye Başkanlığı yaptı, ikinci sefere MHP yer vermedi. AKP’ ye gitti onlar da yer vermedi, geldi CHP onu baş tacı yaptı, Ankara Belediye Başkanı yaptı. Aynı yöntemle de Ekrem İmamoğlu da İstanbul Belediye Başkanı oldu ve CHP’nin ikram ettiği tahtına oturdu. Özgür Özel’in CHP’ye atamasını yaptığı Belediye Başkanlarından 17 tanesi Belediye Başkanı olduktan sora, CHP’den istifa etti, AKP ye geçti. Kılıçdaroğlu senin bunları tanıman için, bunların senin karşında Tanzara mı oynamaları gerekiyor?

15 Temmuz 2016 da darbeci FETÖ’cüler acemice darbe yapmaya kalkıştılar ama halk müsaade etmedi, karşı çıktı ve yenildiler. Darbecilerden 15 bin 539 kişi tutuklandı ve çoğu da aranır duruma düştü. Darbeden önce CHP’nin kayıtlı 1 212 418 üyesi vardı. Darbeden kısa bir süre sonra, CHP’nin üye sayısı iki milyona yaklaştı. Bunların önemli kesimi, izini kayıp etmek için gelip CHP’ye üye olan Feto militanlarıydı. Bunların önemli bir kesimi seçimlerde, CHP’den Milletvekili ve Belediye Başkanı oldu. Bir kısmı da sadece CHP’li görünmek için geldi Milletvekili ve Belediye Başkanlığına aday oldu. Partinin Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da seviniyordu, “Üye sayımız hızla artıyor” diye.

Şimdi; görüldüğü gibi CHP’de çoğunluk FETÖ’cülar da, partiye onlar hakim. Seçime daha yıllar var, İmamoğlu’nu Başkan adayı ilan ettiler. Özgür Özel de yüzlerce miting düzenledi ve topluma kabul ettirdi. Kılıçdaroğlu geçen günkü konuşmasında, o zaman hata yaptığı için dokuz ayrı konuda, dokuz kere özür diledi. Özür çocukların mektebi, büyüklerin aptallığıdır.

Geçmişte CHP’nin üç tane milli kahramanı, her biri bir aday göstererek, Erdoğan’ı İstanbul Belediye Başkanı yaptı. Daha sonra CHP Erdoğan’ı Başbakan yaptı, Erdoğan da kendisini Devlet Başkanı yaptı, 25 yıldır ülkeyi yönetiyor. Atatürk’ün Türkleştirme ve Müslümanlaştırma projesini en iyi uygulayan da Erdoğan’dır. Bilmedim görmedim yalanlarınıza, artık kimse inanmıyor.

Yüz yıldır Türkiye’nin uydurmalarını dünya yakından izliyor ve meseleye de hakim. Birbirinizi yeseniz bile dünya siyaseti sizinle ilgilenmeyecek. Sizin yarattığınız ve dünyayı huzursuz eden sorunlarla ilgileniyorlar. Ortadoğu siyasetini bu hale getiren, Türkiye ve İran’dır. Sıraya geçin de İran’dan sonra sıranızı bekleyin.

Türkiye’de Kürt var diyeni Partiden attınız, Kürt oldukları için, yedi Kürt Milletvekilinin dokunulmazlığını CHP kaldırdı, savcıya götürmeden, CHP götürdü Hapse attı. Zilan, Ağrı ve Dersim katliamlarını, Kürtler unutmadı, Atatürk’ün Partisi Eli kanlı bir partidir.

“Etme komşuna gelir başına”

navkurd.com/tuerkiyede-siyaset

Taner Akçam yazdı: D-97 Talimatı
Ekte orijinalini de yayınladığım bir belge var. [1]

4 Haziran 1942’de Milli Savunma Vekaleti, tüm bakanlıklara ve idari birimlere gönderilmek üzere Başbakanlık makamına aşağıdaki yazıyı gönderiyor:

“1- Askeri Mekteplerimize girmek isteyenler hakkında, (D-97) talimatı mucibince yapılmakta olan Irk tahkikatının tatbikatında; ilgili Makamların mahremiyete dikkat ve riayet etmedikleri ve Askeri Okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye, Irk tahkikatı neticesi olarak menfi cevap verilirken, “Türk Irkından olmamalarının” sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2- Bu tarzı hareket, muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fena tesir bırakacak ve Milli vahdetimizi bozacak bir takım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen caiz değildir. Binaenaleyh; Polisten itibaren yukarıya doğru bütün Mülkî ve Askeri tahkik ve tetkik mercilerince, gerekli tahkikatın gayet mahremane ve adilane yapılmasını Askeri Okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkikatı neticesi olarak en nihayet şube ve mekteplerce menfi cevap verilmek lazım geldiği takdirde; Okul kadrosunun müsaadesizliği ve saire gibi bir takım sıhhî ve idari mülâyim sebepler gösterilmek ve Irktan bahis edilmemek suretiyle, anlar üzerinde fena tesir bırakmamağa dikkat ve itina olunmasını; tamimen arz ve rica ederim.

3- Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına, (Mülki tahkik mercilerine, gereği emredilmek üzere) Dahiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt; K. Iıklarına, Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır.”

Belgenin dili, hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açıklık ve netlikte. Irk temeline dayalı bir devlet kurulmuş ama bu Irk prensibinin belli edilmemesi ve saklanması isteniyor.

Taner Akçam yazdı: D-97 Talimatı
Demokrasi nihayet gelecek diye yaşanan ümitler
Bugünlerde Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik siyasi iktidarca örgütlenen bir saldırıyı izliyoruz. Birçok insan bu saldırıda Kılıçdaroğlu’nun sıradan bir alet olduğunu görüyor ve biliyor.

Ana aktör Cumhurbaşkanı Erdoğan. Görülen o ki Sayın Erdoğan, CHP’ye yönelik politikayı sadece bir dönem daha iktidarda kalabilmek için uygulamaya sokmadı.

Bunun da ötesinde ‘tek adam diktatörlüğü’ olarak adlandırılabilecek bir rejimin kurulmak istendiği anlaşılıyor.

Ama yine görülen o ki bu “oyun” büyük tepki toplamış vaziyette.

Belki daha da önemli olan ortaya çıkan bu büyük tepkinin aynı zamanda toplumda bir ümit de yaratması…

Tepkinin, tek adam rejimini, otoriter sistemi ortadan kaldırma potansiyeli taşıdığı bir çok insanın ortak inancı gibi.

Ama beni heyecanlandırmayan da tam da bu konu.

Ne CHP’ye yönelik saldırıyı ne de buna yönelik doğan büyük tepkiyi küçümsemek niyetindeyim.

Elbette, iktidarın bu saldırısına karşı CHP yönetimi ile dayanışma içinde olmak, demokrasi adına hukuk adına ne kalmışsa onu korumak için uğraşmak gerekir.

Ama yukardaki belgeyi düşünen benim meramım başka!

İnsanlara tarih hatırlatmak.

1950’lerden beri aranan ve gelmeyen demokrasi
1950’de tek parti yönetimine karşı insanlar “yeter söz milletindir” diyerek DP’yi iktidara taşıdılar. Ne büyük ümitler yaratmıştı 1950… Tek parti diktatörlüğü ortadan kalkacak demokrasi gelecekti! Ne oldu?

1974 yıllarında “Karaoğlan” diyerek Bülent Ecevit’te umut aradı insanlar! “Toprak işleyenin su kullananın” olacaktı. Karaoğlan 12 Mart darbesi sonrası demokrasiyi getirecekti. Ne oldu?

1980 darbesi sonrası, Demirel ‘bir bilen’ olarak sahneye çıktı. Erdal İnönü SODEP-SHP’si ile birlikte “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek büyük bir açılım yaptılar. İnsanlar merkez sağ ve merkez solun askeri darbeye tavır alarak demokrasiye geçişi sağlayacağına inandılar. Ne oldu?

2000’lerde AKP, askeri vesayet rejimine karşı demokrasi için yola çıktı. Avrupa Birliği doğrultusunda ciddi reform girişimlerine başladı. İnsanlar, askeri vesayetin son ereceğine ve demokrasinin geleceğine inandılar. Ne oldu?

Benim anlamadığım bu yakın tarihi niçin unuttuğumuz.

Niçin bugün neler oluyor konusunu anlamaya çalışırken geçmişte yaşanmışlar üzerine düşünmüyoruz.

Acaba büyük dalgaları arkalarına takan Menderesler, Ecevitler, Demirel-Erdal İnönüler, Erdoğanlar niçin verdikleri sözü tut(a)madılar?

Söz verdikleri şeyleri yapmamaları, yapamamalarının nedeni bu insanların karakterlerinin bozuk olması değildi herhalde.

Bunların bu ülkenin en temel sorunu olan demokrasiyi getirememiş olmalarının bir nedeni olmalı.

Bu neden yukardaki belgede saklı.

Irk ayırımı varsa demokrasi gelmez
Bu belge arşive yeni kondu. Bugüne kadar bilinmiyordu. Gizli tutuluyordu.

Belgenin sol üst köşesinde büyük harflerle, “10 Temmuz 2025 tarih ve 148317 sayılı OLUR ile GİZLİLİĞİ KALDIRILDI” yazıyor.

Merak ettiğim soru şu: Menderes, Ecevit, Demirel, İnönü, Erdoğan D-97 talimatını biliyorlar mıydı?

Talimat diyor ki biz bu devleti “Irk esasına” dayalı olarak kurduk onun için de bu ırka dahil olmayanlara devletin bazı kurumlarının kapıları kapalıdır.

Şimdi, niçin ordunun, güvenlik birimlerinin, yargının ve diğer sivil idarenin önemli görevlerinin bu ülkenin bazı vatandaşlarına kapalı olduğunu anlıyoruz.

Bu sadece 2025 yılında açığa çıkan bir belge. Acaba bunun gibi ne kadar başka talimat, gizli yönetmelik vardır, bilmiyoruz.

Bir başkasını 2013 yılında tesadüfen AGOS gazetesi açığa çıkartmıştı. Bu ülkede vatandaşlar Nazileri hatırlatır biçimde fişleniyormuş! 1923’den beri Rum’a 1, Ermeni’ye 2, Yahudiye 3 numarası veriliyormuş.

Muhtemel D-97 talimatı gibi bir şey… Üstü örtülüverdi… Konu bile edilmedi.

Sorun bir tek insanlardaki duyarsızlık değil. Daha da ürkütücü olan bir başka gerçek var.

Devleti kuranlar, hukuken adına Apartheid denen ırk ayrımcılığını esas almış ama bunu açıktan savunacak cesarete de sahip değiller.

Bu nedenle “saklayın” ve “yalan söyleyin” diyor.

Bugünü kadar bilmiyorduk-haberimiz yoktu, diyebilirdik belki. Ama artık biliyoruz.

Artık biliyoruz: bu devlet ırk ayrımcılığını esas alan bir hukuk sistemi üstüne kurulmuş ve bugüne kadar kimse bunu sorgulamadığı için de geçmişteki her ümit hüsranla sonuçlanmış.

Şimdi de bu olacak gibi. Özgür Özel ne Menderes’ten, ne Ecevit’ten, ne Demirel ve Erdal İnönü’den, ne de Erdoğan’dan çok farklı…
D-97 talimatnamesini değil, benzeri tüm talimatları bulup ortaya çıkartacağım ve yırtıp atacağım demedikten sonra…
Boşuna heyecanlanmayın, bu ve benzerlerinin kesin olduğu talimatlar ortadan kaldırılmadıkça bu ülkeye demokrasi gelmez.

Şimdi Kürt meselesinin niçin çözülmediğini çözülemeyeceğini ve tek adam rejimlerinin sona eremeyeceğini anladık mı acaba?

Merakım şu: D-97 ve benzeri talimatları öğrenmek isteyecek miyiz? Yoksa 2013’teki AGOS bilgisi gibi bunu da mı unutacağız? Göreceğiz!

[1] Belgeye dikkatimi çeken Sait Çetinoğlu’na teşekkür ederim.
medyascope.tv/2026/05/31/taner

“Neden hiçbir şey yerine bir şey var? Bu soruya verilebilecek olası cevapların yelpazesi oldukça dardır. Hiçbir şey yerine bir şeyin var olduğunu, çünkü hiçbir şey yerine bir şeyin olması gerektiği için varsayabiliriz. Ya da hiçbir şey yerine bir şeyin var olduğunu, çünkü hiçbir şey yerine her zaman bir şeyin var olduğu için varsayabiliriz. Ya da hiçbir şey yerine bir şeyin neden var olduğuna dair bir açıklama olmadığını varsayabiliriz: hiçbir şey yerine bir şeyin var olması, basitçe yalın bir gerçektir. Ya da hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu, hiçbir şeyin yerine bir şeyin olması iyi olduğu için varsayabiliriz. Dahası — ve bu kilit noktadır — bu açıklamaların her biri, ateistler için de teistler için olduğu kadar geçerli görünmektedir. Eğer teistler, tanrılar olması gerektiği için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin olması gerektiği için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrarla savunabilirler. Eğer teistler, her zaman tanrılar olduğu için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrar ediyorsa, o zaman ateistler de her zaman doğal gerçeklik olduğu için hiçbir şeyin yerine bir şeyin var olduğunu ısrar edebilirler. Eğer teistler, tanrıların varlığının bir açıklaması olmadığını ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin varlığının bir açıklaması olmadığını ısrarla savunabilirler. Ve eğer teistler, tanrıların var olmasının iyi bir şey olduğu için “hiçlik yerine bir şeyin” var olduğunu ısrarla savunurlarsa, o zaman ateistler de doğal gerçekliğin var olmasının iyi bir şey olduğu için “hiçlik yerine bir şeyin” var olduğunu ısrarla savunabilirler.”
― Graham Oppy

“Bu soruyu düşünmemize yardımcı olması açısından, biraz farklı bir soruyu ele almakla başlamak faydalı olacaktır. Doğal gerçekliğin kökenini düşünmek yerine, nedensel gerçekliğin kökenini ele alalım. Nedensel gerçeklik tüm nedensel ağ olduğundan, nedensel gerçekliğin bir nedeni olması mümkün değildir: Böyle bir neden hem nedensel gerçekliğe ait olurdu hem de olmazdı. Dolayısıyla, nedensel gerçekliğin var olmaya başladığı ve var olmaya başlayan her şeyin var olmaya başlamasının bir nedeni olduğu, her ikisinin de doğru olması mümkün değildir. Mantıksal tutarlılığı korumak için, hem teistler hem de ateistler ya nedensel gerçekliğin var olmaya başlamadığını kabul etmelidirler ya da var olmaya başlayan bazı şeylerin var olmaya başlamasının bir nedeni olmadığını kabul etmelidirler.”

― Graham Oppy

"Öyleyse, konuşacak kadar yorgunsan yanıma otur; ben de sessizliği çok iyi bilirim."

— R. Arnold

Biz yarını yaşarken onlar düne dönecek: Burada zaman geriye akıyor

Fizik kurallarının her zaman çok katı ve değiştirilemez olduğu konuşulur. Ancak bunun doğru olmadığını ortaya çıkaracak bir gelişme yaşandı. fizikçiler tarafından yapılan çalışmalar zamanın ileriye doğru değil de geriye doğru aktığı bir yer bulunmasını sağladı. Bu bölgede zaman geriye doğru ilerliyor.

sozcu.com.tr/amp/biz-yarini-ya

Konstantinopolis’in işgaline karşı direnen herkesi saygıyla anıyorum.

1992 Düzeni

3 Temmuz 1992’de, aynı gün, aynı Resmî Gazete’de yayımlanan seri kanunlarla endüstriyel futbolun ve CHP’nin önü açıldı, yoksulların denetlenmesini şart koşan Yeşil Kart uygulamasına geçildi, karakoldaki askere duraksamadan öldürme yetkisi verildi.[1] Sırasıyla açacak olursak:

Endüstriyel Futbol Afyonu Kurumsallaşıyor

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) 3813 numaralı kanunla baştan dizayn edildi. Yayın gelirlerini, özerk bütçeyi, mahkeme düzeninden ayrılmış tahkim sistemini, sıkı UEFA ve FİFA bağlarını içeren, toplumun sevdiği bir oyundan dev bir ekonomi ve toplum idare mekanizmasına doğru evrilen özerk ve endüstriyel futbol düzeninin temelleri atıldı. Sonra yayın gelirleri, sponsorluklar, dev transferler, anonim şirket bağları aldı başını gitti. Türkiye dışa yayılmak üzereydi, “FİFA ve UEFA icra kurullarında daha önce hizmet etmiş veya hâlen hizmet etmekte olanlar” artık TFF Genel Kurulu’nun doğal üyeleriydi. Futbol 90’lardan günümüze derin ve çok yönlü bir işlev gördü.

CHP Toplumsal Kampların İdaresi İçin Sahaya Dönüyor

CHP 12 Eylül’de kapatılmış, bıraktığı boşluğu irili ufaklı partiler doldurmuş, bu partiler belediyelerde yer tutmuş, sol kadrolar ve Kürt ulusal hareketi belediye-SHP ekseninde istihdam edilmişti. DSP ayrı bir baş çekiyordu. Ciddi hamlelere hazırlanan Devlet bakımından bu cenahın hâlihazır durumu toplumun yönetilmesini zorlaştırıyordu. Derlenip toparlanma gerekiyordu. 3821 sayılı yasa, 12 Eylül sonrası kapatılan partilerin eski kadrolarıyla açılmasını mümkün kıldı; kastedilen parti CHP, hazırlanan parti başkanı ise Deniz Baykal idi. İki ay sonra CHP açıldı. 1995’te SHP’yi yuttu, 28 Şubat sürecinde solu laikçilik ekseninde yeniden örgütledi, mütedeyyinlerin nefret objesine dönüştü ve onları AKP seçmeni olmaya hazırladı, 19 Aralık Cezaevleri Operasyonları öncesi Meclis dışında kalmayı başardı, döndüğünde DSP’yi de yuttu. 1992’nın üzerinden 10 yıl geçmişti ki AKP’li düzenin ilk seçimine gelindiğinde, 2002’de, Meclis’te AKP ve CHP’li ikili Hacivat-Karagöz düzeni inşa edildi.

CHP, kapatılmadan önce 1970’li yıllarda, o dönemin sosyalizm rüzgârına karşı solu dizayn etmeye çalışıyordu. Emek örgütlerinin belirleyici olduğu yıllardı. DİSK ana hedeflerdendi. DİSK öncülüğünde 1976 1 Mayıs’ında Taksim Meydanı’na çıkılmış; aynı yıl DGM direnişi yapılmıştı. 1976 1 Mayıs’ını DİSK’in kontrol altına alınması için atılan devletli adımlar izledi. O tarihe kadar Türk-İş’te yer alan CHP Milletvekili Abdullah Baştürk önderliğindeki Genel-İş haziran ayında DİSK’e girdi. Genel-İş bugünkü gibi belediye temelli bir CHP sendikasıydı. 1977’de DİSK’in önderliğindeki Taksim 1 Mayıs’ı kana bulandı; yılın sonunda taze DİSK’li Abdullah Baştürk DİSK başkanlığını aldı; devamında DİSK Genel Merkezi’ni Ankara’ya taşıma kararı aldırdı; 12 Eylül Darbesi’nin kapatma kararı icraatı yarım bıraktırdı. DİSK de CHP gibi 1992’de yeniden açıldı. Ankara’ya taşınma kararını uygulamak ise 2026 yılındaki yöneticilere nasip oldu. 1992’de yeniden açılan CHP, toplum idaresindeki eski rolünü, yeni şartlarda yeni kurum ve kavramlarla oynadı.

Yoksulların Kaydı, Denetimi ve Kontrolü için Küresel Metotlar Devreye Sokuluyor

1992’ye kadar, derin yoksulluk sosyal sigorta düzeninin dışında bulunuyordu. Fakir Fukara Fonu kayda değer bir girişim olamamıştı. 90’larda ABD öncülüğünde, yoksulların “cezaevi-polis şiddeti-sıkı denetime tâbi sosyal yardım” cenderesine alınması taktiği devreye sokulmuştu. İçeride ve dışarıda ciddi operasyonlara hazırlanan Türkiye’de milyonlarca insan devletin sağlık ve sosyal yardım ağının dışında bulunuyordu.

3816 yasayla, derin yoksulluk çekenleri kapsayan Yeşil Kart sistemine geçildi. Aile ferdi başına asgari ücretin 1/3’üne ulaşmayan mülksüzler kayıt altına alınacak, düzenli ekonomik kontrolden geçirilecek, her yıl vize başvuruları alınacak, karşılığında sağlık hizmetinden faydalanacaklardı. 1992 sonu itibariyle sisteme 921.445 kişi başvurmuştu bile.[2] O tarihte SSK’lı çalışan sayısı 4 milyonu bulmuyordu. Amaç kontrollü “güvence” sistemini kurumsallaştıracak olan Genel Sağlık Sigortası sistemine ön hazırlıktı. Yasa, giriş kısmında bunu açıkça ilân ediyordu; ilerleyen yıllarda AKP’ye nasip olacaktır. Yeşil Kart uygulaması, neo-liberal dönemde, klasik kalıcı hak temelli sosyal sigorta sisteminin dışında, Dünya Bankası ve IMF’nin dayattığı, targeted safety net (hedefli sosyal güvenlik ağı) olarak da bilinen, yoksulların yönetimine odaklanmış bir sistemin Türkiye’deki görünümüydü.

Sıraladığımız yasalar, 1992 yılı haziran ayında birer gün arayla Meclis’ten geçirilmekteydi. Kemal Kılıçdaroğlu bundan bir ay önce BAĞ-KUR’dan alınıp SSK’nın başına oturtulmuştur. Kritik anlarda kritik atamalara muhatap olmuştur. O da CHP gibi 1999’da bürokrasi sahnesinden çekilecek, es verip 2002’de iki partili Hacivat-Karagöz düzeninde CHP milletvekili olarak görevine dönecektir.

Loïc Wacquant, artık klasikleşmiş eserinde, sosyal güvensizlik ve yoksulların cezalandırılması üzerine kurulu yeni evrensel yönetim metodunu şu şekilde tarifliyor:

“Devlet sponsorlu yoksulluğun sonuçlarının kriminalizasyonuna yönelik devlet politikasının uygulanışı iki temel biçimde işler. Bunlardan birincisi, bundan doğrudan etkilenenler dışında en az görünür olanı, sosyal hizmetlerin yeni ekonomik ve ahlâkî düzene boyun eğmeyen kategorileri gözetleme ve denetleme aracına dönüştürülmesiyle ilgilidir… Refah reformu önlemlerinin uzun silsilesi aynı zamanda, yoksullara ilişkin devletin rolüne dair yeni paternalist anlayışı da yüceltmekte ve somutlaştırmaktadır. Bu anlayışa göre, mülksüzleştirilmiş ve bağımlı yurttaşların davranışları sıkı gözetim, caydırma ve yaptırım protokolleri aracılığıyla yakından denetlenmeli ve gerektiğinde düzeltilmelidir… bu düzende mülksüzleştirilmişlere yönelik sosyal politikanın yerini, düşkün kategorilerin yakından izlenmesi ve cezalandırıcı biçimde kuşatılması almaktadır.”[3]

Yeşil Kart uygulamasından bir gün önce Meclis’ten geçen diğer bir yenilik askere duraksamadan öldürme yetkisi verilmesiydi.

Doğruca Duraksamadan

Terörle Mücadele Yasası 1991’de kabul edilmiş, 1992’ye gelindiğinde bu kanunla getirilen şartlı tahliyelerden sonra sosyalizm mücadelesine devam edenleri şiddetle bastırmaya başlanılmıştı. Türkiye yeni bir döneme giriyordu. 1993 konsepti hazırlanıyordu.

3 Temmuz 1992’de yayımlanan bir diğer yasa olan 3810 sayılı kanun, askerin silâhlı koruma faaliyetlerini Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu (PVSK) ile eşledi. Askerî polis düzenine yönelik ciddi bir adım atıldı. Dahası asker artık silâhlı saldırı teşebbüsüne karşı, hedefe doğruca ve duraksamadan ateş edebilme yetkisine sahip olmuştu. Hukukî açıdan taş da bir silâhtır; onu eline almak ise teşebbüstür.

Doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi 1996’da askerden polise yayıldı; Terörle Mücadele Kanunu’na girdi. 1997’de asker ve polis arasında EMASYA protokolü imzalandı, 1999 Depremi’nde protokol sokakta uygulandı. Deprem eski düzeni süpürür ve siyasal dönüşümü kolaylaştırırken, doğruca ve duraksamadan öldürme yetkisi de 1999’da bir es verdi, Anayasa Mahkemesi iptal etti. 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’na döndü; 2007 yılında PVSK’ya da alındı. 1999’da iptal oyu veren Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, 2006’da Cumhurbaşkanı sıfatıyla kanunu onayladı. Demek ki Devlet iptal etti, Devlet geri getirdi. Ek olarak Türkiye, 2000 eşiğinde içinden geçmekte olduğu krize liberal yasalarla da cevap vermiştir; bunlar ilerleyen yıllarda telafi edilecektir.

1992’nin “Diğer Önemli” Olayları

Bugün Türkiye’nin Doğu Akdeniz yayılımının merkezinde yer alan Aksaz Deniz Üssü 1992’de faaliyete başladı. TSK âdeta, Gölcük’ten/Marmara içinden dışarıya açıldı. Aynı yıl Millî Gemi (MİLGEM) projesine girişildi; TCG Anadolu gibi kapsamlı savaş araçlarının temeli atıldı.

Ağustos 1992’de MGK Diyarbakır’da toplandı.

1992 Ekim’inde 15 bin askerin katıldığı uzun süreli Harkuk Operasyonu başladı. Bu operasyon kendinden önceki, kısa süreli, sınırlı katılımlı, dar alanlı operasyonlardan her bakımdan ayrılıyor, kalıcı etkiler bırakıyordu. Onu ilerleyen yıllarda başka büyük sınır ötesi harekâtlar izledi. TSK 1992’dan itibaren sınır ötesine kalıcı bir şekilde yerleşti.

1992’nin hemen ardından, 1993 Ocak ayından itibaren sarsıcı suikastlar meydana geldi. Uğur Mumcu, Jak Kamhi, Turgut Özal ve adamı Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Mehmet Sincar, Bahtiyar Aydın, Cem Ersever aynı yıl tasfiye edildiler.

1992 yasalarının yayımlanmasından bir yıl sonra 2 Temmuz’da Sivas Katliamı yaşandı, toplum Sivas’ta ortadan ikiye bölündü. Bunu Başbağlar Katliamı takip etti. 3 Kasım 1993’te Çiller/Güreş stratejisi MGK’dan geçti. Bir gün sonra Çiller ellerinde liste olduğunu basın yoluyla ilân etti.

Bir düzen kuruldu, bu düzen soluğu nihayetinde AKP’de aldı, CHP bu düzeni bütünledi. 1992 düzeninin adamları, sarsıntılı yılların ardından, Erdoğan’ın hapisliği gibi 1999’da bir es verdikten sonra, 2002’den itibaren artan oranda önem kazandılar. 12 Eylül sonrasının Halkçı Parti’si gibi, 90 sonu 2000 başı DSP, YTP gibi geçiş aparatları sahneden çekildiler.[4]

2026: Dükkânın Sahibi Geldi

Bu düzen, yakın zamana kadar hemen hemen sorunsuz işledi. Türkiye’nin ekonomik kapasitesine bağlı olarak yükselen kısmî toplumsal huzursuzluklar, 1992 düzeninin adamları tarafından idare edildi. Erdoğan ve Baykal iki toplumsal kutbun artan öfkesinin paratonerleri olarak iş gördüler.

2008 krizi itibariyle sınırına dayandığı anlaşılan küresel nakit döngüsü giderek daraldı. Türkiye büyük özelleştirmeleri henüz yapmıştı, parası iyi kötü vardı, süreci öteledi ancak dünya genelindeki vaziyetten nihayetinde kaçamadı; finans sermayesini dizginlemek ve piyasayı yeniden düzenlemek işine Türk Devleti de girişmek zorunda kaldı. 2007’de ön hazırlıklar yapılmıştı.[5] Liberal işleyiş darbelenmeye başlandı. Dünya genelinde son 15 yılda cereyan eden büyük iktidar kavgaları, genel olarak bu hâdisenin cepheleri şeklinde tezahür etti. ABD’de Trump, Demokratlar nezdinde finansçılarla boğazlaştı, boğazlaşıyor. Türkiye’de bu işin hesaplaşma sahası CHP oldu. 1992’de ilk adımları atılan ve stratejisi netleşen yayılma faaliyetleri 2023’te sınırına dayandığında Türkiye Batı sistemine dümen kırdı; bu anda yakaladığı boşluğu CHP yönetimini alarak dolduran finansçı klik, Türkiye’de iktidara yaklaştı.

Bu süreç, bölgesel ve küresel büyük savaşın eşiğinde ve içinde, Türkiye’nin taraf seçme sorunuyla da iç içe gelişti. Bu sorunlarla daha önce İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde karşılaşan Türk Devleti, 1936’da CHP’ye kayyum atayarak süreci atlatmış; toplum idaresi sağlanmış, faşist kampa kayma tehlikesi geçiştirilmişti.[6]

2026 Mayıs’ında dükkânın güvenilir sahibi CHP’ye geri getirildi. Kavga sürüyor ve sürecek, zira tarafları ciddi, sınır aşan ve düzen içidir. Devlet ve toplum idaresi kavgasıdır.

Onur Şahinkaya

25 Mayıs 2026

Fotoğraf: A Takımı programı, 1998. Ortada Savaş Ay, önde “emekliliğe” hazırlanan SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu, arkada duyduklarından dertlenen Ahmet Kaya (Kaynak).

Dipnotlar:

[1] 3 Temmuz 1992 tarih ve 21273 sayılı Resmî Gazete.

[2] TBMM Tutanak Dergisi, 16.3.1993, TBMM.

[3] Loïc Wacquant, Punishing the Poor: The Neoliberal Government of Social Insecurity [Yoksulları Cezalandırmak: Sosyal Güvensizliğin Neoliberal Yönetimi], Duke Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, 2009, Durham ve Londra, s. 59 vd., PDF.

[4] Coğrafyamızda kadim bir devlet ritüeli var. Babil ve Hititlerde uygulandığını öğreniyoruz. Kriz dönemlerinde, tanrıların gazabını çeken devlet idaresinin yoluna konabilmesi için kral saraydan çıkarılıyor, yerine bir esir saraya getiriliyordu. “Kral kıyafetleri giyen esire ‘krallara has kokular’ sürünürdü… yerine geçen kişi şarap içer ve yemek yer, kralın yatak odasında uyurdu.” Babilliler sürecin sonunda köleyi öldürüyor, bizde Hititler kovmakla yetiniyor; kral nihayetinde geri geliyor. Bkz. Trevor Bryces, Hititler: Anadolu Savaşçıları, çev. Ülke Evrim Uysal, Kronik Kitap, 1. Baskı, 2020, İstanbul, s. 99.

[5] Onur Şahinkaya, “2007’de Ne Oldu?”, 10 Haziran 2020, Sosyalizm.

[6] Onur Şahinkaya, “Devletin CHP’ye İkinci El Koyuşu (1936-2025)”, 8 Eylül 2025, Sosyalizm.

sosyalizm.org/1992-duzeni-1276

1,75 Milyar Yıllık Fosiller, Dünya’daki Yaşamın Kayıp Bölümünü Ortaya Çıkardı

Avustralya’da bulunan 12 binden fazla mikrofosil, karmaşık yaşamın erken evriminde oksijenin kritik rolüne dair yeni ipuçları sundu.

kayiprihtim.com/haber/karmasik

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.