Yiğidim Aslanım ile Teslimiyet ve Müesses Nizamın Açık Faşizme Dönüşümü
Türk burjuva sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenen, Türk burjuva devletini de ideolojik olarak var eden bir müesses nizam vardır. Bu müesses nizam Türk burjuva sınıfının büyüme ve kendini güvence altına alma refleksleriyle biçimlenmiştir. Müesses nizam; süreç içerisinde, Türk burjuva devletinin resmi ideolojisini üretmiş ve kendi siyasal kutsallarını yaratmıştır.
Özel mülkiyet (emperyalizme bağımlılık ve burjuva sınıf egemenliği, dolaylı olarak mafya düzeni), Atatürkçülük, Sünni-İslamcılık, ezilen ulus düşmanlığı (Kürt, Ermeni, Rum ve Yahudi) müesses nizamın asli kutsallarıdır. Bütün bu kutsallar Türk burjuva sınıfının ihtiyaçları doğrultusunda kalıcı siyasetler olageldiler, emekçi halkı bu kutsallar üzerinden sömürdüler.
12 Eylül faşist darbesine kadar müesses nizamı temsil eden resmi ideoloji Kemalizmken, 12 Eylül sonrasında, Türk burjuva sınıfların çıkarları doğrultusunda resmi ideoloji Türk-İslamcılık olarak güncellenmiştir. Müesses nizama kutsal olarak 12 Eylül’le Sünni-İslamcılık eklenmiştir.
Türk burjuva devleti serüveni boyunca, düzen içi (kapitalizm içi) siyasal figürler, müesses nizamın reflekslerine uyumlu davrandığı sürece iktidar olma olanağı bulmuştur.
2016 sonrası müesses nizam ise kurucu resmi ideolojinin (Kemalizm) Türk egemen sınıfları için işlevli kısımlarıyla güncellenmiş resmi ideolojiyle (Türk-İslamcılık) sentezlenmesi ardından son görünümüne ulaşmıştır.
***
Temmuz 2016 sonrası, 12 Eylül’le resmileşen Türk-İslamcı resmi ideoloji daha da kurumsallaştırma olanağı buldu. Zorunlu AKP-MHP ilişkisi de Türk-İslamcılığın kurumsallaşmasını pekiştirdi. Bu ilişki zaten yarı-faşist kodlarla var olagelmiş Türk burjuva devletini, açık faşist diktatörlüğe elverişli hâle getiren bir siyasal zemine taşıdı.
AKP-MHP faşist rejimi başta emperyalist burjuvazi ve ona bağımlı TÜSİAD ve MÜSİAD gibi burjuva sınıf örgütlerini de memnun etti. Grevi yasak kılan, kitleleri bastıran, devrimci-komünist siyaseti felç eden faşist rejim, Türk burjuva sınıfına muazzam bir güvence sundu.
Bunun yanı sıra “şahsının” merkezinde olduğu rantiye ekibi, oligarşik bir zümre lehine ağırlık koyup, bütün devlet olanaklarını ve hatta kolluk güçlerini, mahkemeleri bu oligarşik zümrenin emrine verdi. Böylelikle bu zümrenin kâr marjının sürekli artırmasını sağladı, sağlıyor.
Rejim, toplamda bütün bir burjuva sınıfına güvence ve sağlıklı büyüme olanağı sunarken, diğer yandan da beşli çete gibi oligarşik bir zümreyi de açıkça kayırıyor. Kontrolündeki zenginlikleri, diğer sermaye çevrelerine kaşıkla verirken, bu oligarşik zümreye kepçeyle sunuyor.
Bunun dışında rejim, kılıfını bulduğunda muhtelif burjuva çevrelerin de mülklerine çökmekten geri durmuyor. Son olarak Can Holding ve Bilgi Üniversitesi vakası bu duruma en somut örnektir.
Kendine bağlı oligarşik zümreyi kayıran ve bazı burjuva çevrelerin zenginliklerine el koyan yaklaşım, burjuva sınıfını tedirgin etse de en nihayetinde AKP-MHP rejiminin emeğe karşı aldığı olağanüstü önlemler, burjuvazi açısından rejimin devamlılığına meşruiyet sağlamaktadır.
Bilindiği üzere, pandemiyle birlikte yoksullaşma, iş güvencesizliği ve işsizlik daha da kronikleşti. Bu denli bir ekonomik krizin de zor gücüyle bastırılması, burjuva sınıfı açısından AKP-MHP faşist diktatörlüğünü vazgeçilmez hâle getiriyor.
Ayrıca ABD Başkanı Trump’ın her fırsatta “şahsını” övmesi, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, Ortadoğu’da en işleyen yönetim modelinin “hayırsever monarşi” olduğunu söylemesi de AKP-MHP faşist diktatörlüğünün uluslararası/ emperyalist güvencesinin ne denli “sağlam” olduğunu gösteriyor.
***
CHP’nin büyük kentleri, son iki yerel seçimler sonucu yönetmeye başladığından bu yana, Türkiye’de burjuva egemenliği ikili iktidar durumu yaşıyor. Merkezi iktidar AKP’de kalmaya devam ederken, yerel iktidar CHP’ye geçti.
Özellikle ikinci yerel seçimde, CHP’nin İstanbul’da Kürt Hareketi’yle girdiği “kent uzlaşması” ittifakı, düzen dışı bir niteliğe sahip olmasa da müesses nizamı tehdit eden bir mahiyete sahipti. Gezi Ayaklanması’nda hafızalara kazınan meşhur BDP bayrağı tutan eylemciyle Türkiye bayrağı tutan eylemcinin birliği bu kez faşist rejimin İstanbul’da yenilmesine yol açmıştı.
CHP’nin pragmatik hesaplarla da olsa Kürt Hareketi’yle kurduğu ilişki Türk burjuva devletini ve egemen sınıfların mutlak egemenliğine aykırıydı. CHP iktidar ya da muhalefet olacaksa, bu müesses nizamın kutsallarına uygun olmalıydı.
AKP-MHP faşist rejiminin CHP’ye el koyup, Kılıçdaroğlu’na teslim etme süreciyle; Kürt Hareketi’ni Türkiye’deki demokratik cephenin dinamik unsuru hâlinden çıkarıp, Bahçeli’nin ağzından ilan edilen ikinci “barış” süreci aynı anda başlatıldı.
Kılıçdaroğlu’nun Ekmelettin İhsanoğlu hamlesiyle mutlak mutlanla sonuçlanan CHP’ye el koyma darbesinde aldığı rol arasında ideolojik-politik bir süreklilik vardır. Kent uzlaşısından sonra düzenin bütün figürlerinin AKP-MHP faşist rejimine uygun bir biçimde harekete geçmesi, toplam olarak müesses nizamın refleksidir.
Perinçek’ten Kılıçdaroğlu’na, Kılıçdaroğlu’ndan Özdağ’a/Dervişoğlu’na ve Bahçeli’ye bütün müesses nizam bileşenleri, AKP-MHP faşist rejimine karşı yükselen kitle hareketini hedef almaktadır.
Örneğin Özdağ ekibinin 19 Mart sonrası eylemlerden bu yana alanlarda sol-sosyalist siyasetler ve Kürtlere karşı sürekli kışkırtma işlevi görmesi müesses nizam içinde oynadıkları “muhalefet” rolüyle direkt ilişkilidir. Son ODTÜ provokasyonu da bu saptamanın sağlaması niteliğindedir. AKP-MHP faşist rejimi Özdağ’ı kitle hareketlerinin içine sokarak operasyon yapmaktadır.
***
Şimdi gelelim müesses nizamın operasyonlarla törpüleyerek teslim aldığı Özel CHP’sine. Hemen ifade edelim; CHP, AKP-MHP faşist rejiminin mevcut burjuva yasaları da çiğneyerek yaptığı siyasal darbeye “sandıkta hesap soracağız” yanıtı vererek, fiilen teslim olmuştur. AKP-MHP faşist rejimi 19 Mart sonrası gelişen anti-faşist gençlik hareketini de CHP ile kontrol altına alarak, etkisizleştirmiştir.
Bu nedenle mutlak butlan kararı sonrası, 19 Mart sonrasına benzer bir eylemlilik ortaya çıkmamıştır.
Bu arada AKP-MHP faşist rejimi yalnızca CHP’yi değil, bütün siyasal iradesini CHP’ye endeksleyen reformist solu da dolaylı olarak teslim almıştır. Çünkü CHP teslim olurken, bu teslimiyeti emekçi halka teşhir etmek yerine, CHP’yi ziyaret edip Özel’le pozlar vermek, siyasal olarak bağımsız bir irade sergilememek esas olarak teslimiyeti paylaşmaktır.
Bu nedenle, müesses nizamın açık faşizm için güçlü adımlar atıp, burjuva muhalefeti de açık faşizme hazır hâle getirdiği bir tarihsellikte, “Bir oy Kemal’e bir oy ………’e” şiarları atan oportünist siyasal çizgi de iflas etmiştir.
***
Gelinen aşamadan sonra, yaşadığımız coğrafyada en basit burjuva demokratik hak için bile kitleleri isyana çağıran bağımsız devrimci-komünist siyasetin inşası yaşamsaldır. Bunun için mecal var mıdır, bu da ayrı bir tartışmadır. Ama gerçek olan genel oy hakkı için bile faşizme faşizm demek ve ona teslim olan bütün düzen siyasetleriyle araya set çekmek gerekir. Müesses nizamı açıkça tehdit etmeyen her seçenek onun bir parçasına dönüşür.
Türk burjuva siyasetinde ara formların silindiği, açık faşist diktatörlüğün muntazam olarak kurumsallaştığı bu ortamda, bağımsız devrimci-komünist siyaseti inşa etmek ve müesses nizama karşı bütün demokratik unsurları da bu inşanın kuracağı birleşik cepheye dâhil etmek dışında bir seçenek yoktur.
Devrimci-komünist siyaset, müesses nizamın bütün öznelerini hedef alarak, burjuva muhalefeti emekçi halka teşhir ederek yeni bir yol açmayı deneyerek inşa edilmelidir. Aksi her durum teslimiyetin derinleşmesidir.
https://komunistyazilar.blogspot.com/2026/05/yigidim-aslanm-ile-teslimiyet-ve.html
#Kibotos_tou_kosmou hakkında tarihçe
https://cdn.knightlab.com/libs/timeline3/latest/embed/index.html? source=1X4Sq_2SVRgMUoziOSFpl4CcXZT5eboJYqd9fzUqMnXc&font=Georgia-Helvetica&lang=el&initial_zoom=0&height=750 Geçmiş artık herkes tarafından değiştirilebilir #metoogr
"Resmi Tarih"e Dayalı Politikalara Karşı Nesnel Gerçek Mücadelenin Stratejik Önemi
Halid Özkul
“RESMİ TARİH”E DAYALI POLİTİKALARA KARŞI NESNEL GERÇEK MÜCADELENİN STRATEJİK ÖNEMİ
1 Haziran 1940'ta, bugün, Yunan anarşist feminist, şair ve oyuncu Katerina Gogou doğdu.
Gogou yetişkinliğinde, 1967'de iktidarı ele geçiren sağcı askeri diktatörlüğe karşı çıktı, işçi mücadelelerini destekledi ve sık sık polis şiddetine maruz kaldı.
Genç bir oyuncu olarak, özellikle diktatörlük döneminde, Gogou yalnızca sağcı, kapitalist ve cinsiyetçi değerleri pekiştiren rolleri oynayabiliyordu: saf ev hizmetçisi, ev kadını gibi. Bir halk ayaklanması, diktatörlüğü devirdikten sonra ise farklı roller oynayabildi; bunların arasında, yeni kentli işçi sınıfını anlatan 1977 yapımı "Ağır Kavun" (The Heavy Melon) filmi de vardı ve Gogou bu rolüyle Selanik Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı.
1970'ler ve 80'lerde Gogou, büyük ölçüde trans ve toplumsal cinsiyet normlarına uymayan kişilerin öncülük ettiği, filizlenmekte olan LGBT+ hareketinin etkin bir destekçisiydi. Şiirlerinin çoğu isyancıların, seks işçilerinin ve Atina'nın bugün hâlâ radikal bir sığınak olmayı sürdüren Exarcheia semtinde yaşayanların hayatlarını anlatıyordu.
Gogou 1993'te intihar ederek hayatına son verdi ve cenazesine binlerce kişi katıldı. Ölümünün ardından, yayımlanmamış bir şiiri bulundu. Şiir şöyle başlıyordu:
"Durdurma beni.
Rüya görüyorum.
Yüzyıllarca eğik sırtlarla yaşadık adaletsizliği.
Yüzyıllarca yalnızlığı.
Şimdi durdurma. Durdurma beni.
Şimdi ve burada, sonsuza dek ve her yerde.
Özgürlüğü düşlüyorum."
İnsanlar, kalıtsal monarşiye olan inançlarından kurtulup demokratik cumhuriyete yemin ettiklerinde son derece cesur bir adım attıklarını düşünürler. Oysa gerçekte devlet, bir sınıfın diğerini ezmesi için kurulmuş bir makineden başka bir şey değildir ve bu durum demokratik cumhuriyette de monarşide olduğu kadar geçerlidir.
Friedrich Engels
Demokrasi ile plütokrasi aynı şeydir... Herkes için eşitlik, doğuştan gelen haklar ve genel oy hakkı ilkelerinde ifade edilen “çoğunluğa saygı”, kamuoyu özgürlüğü (ve daha özel olarak basın özgürlüğü) ne kadar sınıfsız kesimin bir sınıf idealiyse, o kadar da öyledir. Bunlar ideallerdir, ancak gerçekte kamuoyu özgürlüğü, para gerektiren kamuoyunun hazırlanmasını içerir; basın özgürlüğü ise yine para meselesi olan basının mülkiyeti sorununu beraberinde getirir; oy hakkı ise, parayı verenin sözünün geçtiği seçim kampanyalarını beraberinde getirir.
Oswald Spengler
Sûad Haymatlos: Fanon’u Grileştirmek
Yarım yüzyılı aşkın bir süredir birçok düşünce akımı ve disiplin, birbirinden farklı bakış açılarıyla Fanon üzerine konuşuyor. Fanon’a gösterilen ilginin düzeyi inişli çıkışlı olsa da ‘’yeryüzünün lanetlileri’’nin hep gündeminde olageldi. Bazı sesler hep yankılanır. Siz kulaklarınızı tıkasanız da o sesler içinize akacak bir yarık bulur.
Fanon’a olan ilgi son yıllarda gözle görünür bir şekilde arttı; dünyada birçok yazıya, kitaba, incelemeye yeniden konu oluyor. Bu ilgi nedensiz değil elbette. Artan ilginin nedenini anlamak için söz konusu çalışmaların ve tartışmaların yankı uyandırdığı alanlara bakmak açıklayıcı olacaktır. Kurdistan ve Türkiye’de de Fanon tartışmaları yeniden yoğunlaştı; yayınlanan yazı ve incelemelerin yanı sıra sosyal medya tartışmalarında da gözlemlemek mümkün bu ilgiyi. Fanon şahsında tartışılan şey sömürgecilik ve anti-sömürgecilik kavramları esasen. Bu durum anti-sömürgeci tartışmaların yeniden yükselişe geçtiğine işaret ediyor. Mezkur tartışmaların çok büyük oranda Kürd kamusal alanında yankı bulması da bu gerçeği imliyor kanımca.
Fanon yazılarına bir yenisini eklemek yerine, son dönemlerde Türkiye’de yürütülen ‘Fanon okumaları’nın genel karakterine dair düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım bu yazıda.
Söz konusu tartışmalarda Fanon’un bilhassa ‘’nefes alamamak’’ metaforu üzerinden ele alındığını görüyoruz: ‘’Fanon’a her zamankinden fazla ihtiyacımız var; çünkü hiçbirimiz nefes alamıyoruz artık!’’ Bu düşünsel izlekte ‘nefes alamamak’ kadar ,‘hiçbirimiz’ sözcüğüne de dikkat etmek gerekir. ‘’Hepimiz her zamankinden daha fazla eziliyor, sömürülüyoruz; sömürünün alanı ve etkisi o kadar genişledi ve zulüm o kadar kılcallaştı ki hiçbirimiz nefes alamıyoruz.’’ Söylenen özetle budur. Hepimiz, hiçbirimiz…
Söz konusu tartışmalarda ‘eşitleme’ üzerinden bir kavram kargaşası yaşandığı göze çarpıyor. Sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkisi ile sömürgeci-sömürgeleştirilen ilişkisi eşitlenerek hatta aynılaştırılarak asıl mesele gözden kaçırılmış oluyor. Böylece büyük oranda ‘beyaz’ bir okuma çıkıyor karşımıza. Evet, yeryüzünde küçük bir azınlık dışında hemen herkesin ezildiği, sömürüldüğü muhakkak… Ancak bütün sömürü ve ezme biçimlerinin sömürgeci tahakküm olarak adlandırılamayacağını belirtmeye gerek yok sanırım. Kadınlar, göçmenler, işçiler, eşcinseller, hayvanlar, kâğıtsızlar, siyahlar tüm dünyada ezme ve sömürme politikalarının ‘nesne’si olmaya devam ediyorlar. Ancak bunun yanında erkekler, heteroseksüeller, yurttaşlar, beyazlar da başka sıfatlarıyla ezilip sömürülüyorlar. Burada gözden kaçırılmaması gereken şey; erkeklerin, heteroseksüellerin, beyazların bu kimliklerinden dolayı ezilmedikleridir. Tartışmayı ete kemiğe büründürürsek: Evet, beyazlar da eziliyor ama beyaz olduğu için ezilen kimse yoktur, Türklerin çoğunun ezildiği de doğrudur, ancak Türk oldukları için değil. Buna mukabil, Siyahlar siyah, Kürdler ise Kürd oldukları için eziliyor, sömürülüyorlar. Sömürgecilik gerçeğini bu bağlamdan, Fanon’u da sömürgecilik bağlamından bağımsız ele almak olsa olsa gerçeği perdelemek ya da gerçeğe karşı perdelenmek anlamına gelir. Bu okumalardaki ‘beyaz’ ses şöyle haykırıyor adeta: Hepimiz zenciyiz artık, işte bu yüzden daha fazla Fanon!’
Yazgının cilvesi göz kırpıyor bize; beyazlaşmak isteyen ‘Zenci’nin yerini, ironik biçimde ‘zenci’ olduğunu iddia eden ‘Beyaz’ alıyor! Doğruluğu, yanlışlığı bir yana, bu yaklaşımın Fanon düşüncesi açısından oldukça sıkıntılı bir yaklaşım olduğu açık. Nitekim, sömürgeleştirilmiş Kürdün karşısında da ‘beyaz’ oldukları gerçeğini görmezden geliyor mezkur Fanon okuyucular. Fanon övgüsü yaparken, onunla ilgili kalem oynatırken kendi beyaz yanlarını da örtmüş oluyorlar. Ne de olsa ‘’Artık hepimiz zenciyiz!’’
Tam da burada Sartre’ın ‘’Yeryüzünün Lanetlileri’’ kitabına yazdığı meşhur önsöze bakmakta yarar var.
‘’Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim … İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, ‘Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız.’’
‘’Biz’’ diyor, Sartre ısrarla; ‘’Biz Avrupalılar, Fransızlar.’’ Fanon’un meydan okumasına ve sömürgecilikten kurtuluş mücadelesinin karşısına, Avrupalı ve Fransız olmanın mesuliyetiyle çıkıyor. ‘’Biz de eziliyoruz, biz de sömürülüyoruz’’ veya ‘’hepimiz zenciyiz’’ hilesine başvurmuyor. Sartre Fanon’u övmüyor da. Yalnızca kaçmıyor ve başarabildiği kadarıyla yüzleşmeye çalışıyor; yüzleşmeye davet ediyor içinde yaşadığı, içinden konuştuğu toplumu.
Türklük habitatının içerisinden yürütülen tartışmalara baktığımızda ise kendisini Türklük ve ‘beyazlık’ aidiyetlerinden soyutlayan yüzeysel bir okuma ile karşı karşıya kalıyoruz çoğunlukla. Kürdün ağzından/kaleminden çıkan anti-sömürgeci söylemin karşısında ‘bir Türk’ olmaktan ziyade, ‘’bir dost’’ olarak konumlanan; üzerine alınmak yerine, yorumlayan ve hatta öğretemeye yeltenen ‘sorumsuz’ bir okuma biçimi. Sartre’ın da kendisini kategorik bir sabite olarak ırkçı, sömürgeci bir beyaz olarak tanımlamayacağını belirtmeye gerek yoktur sanırım. Tıpkı kendisini ‘aşmış’ ve olan bitenden sorumsuz olarak tanımlamadığı gibi: ‘’Yani her birimizin içinde var olan o sömürgeci…’’
Nitekim önsözün son sözü şu oluyor: ‘’Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.’’
Bu tür okumalarda, kendini yanılgılı de ele almanın kaçınılmaz sonucu olarak, çevresini ele alma biçimi de benzer mahiyette tezahür ediyor. Örnekse, ABD’de polisin boynuna bastırarak katlettiği George Floyd’un ‘’nefes alamıyorum’’ demesi ile “Biz belli bir kültür adına değil, artık nefes alamadığımız için isyan ediyoruz” * sözleri, Fanon’un metinleri üzerinden yan yana getirilip bakışlar on bin kilometre uzağa çevrilirken yanı başında sadece Kürd olduğu için nefessiz bırakılanların görmezden gelinmesine alışığız. Ancak bu ‘hipermetrop’ tavrın Fanon okuması yaparken de sürdürülmesi, Fanon’u ve düşüncelerini karikatürize etmek ya da bunu yaparken kaçınılmaz olarak karikatürleşmeye tekabül edeceği açıktır.
Beyaz okumalara bakıldığında göze çarpan bir diğer husus ise Fanon’un düşüncelerinin kritik edilmesinden ziyade, övgü-yergi ikiliği içinde ele alınmasıdır. Burada dikkat çeken şey; Fanon’un önce övgüye değer hale getirilip sonra övülüyor olmasıdır. Fanon’u ‘kapkaralığından’ arındırmak, hiç değilse grileştirmek/gri bir alana çekmek onu olumlamanın ön koşulu halini alıyor. Fanon’u kendi dünya görüşünün penceresinden değerlendirmek, kendi görüşlerine referans olarak göstermek elbette olağandır. Ancak bu motivasyonla Fanon’u tersyüz etmek, içini boşaltmak ya da kendine uydurmaya çalışmak anlaşılır değildir. Bana kalırsa Fanon’u Fanon yapan temel şey, onun bu türden müdahalelere açık olmayan netliğidir. Bu netlik, onun teori için teori üreten elit/ist bir aydın olmayıp sahadan, yangının içinden söyleyip eyleyen bir özne olmasıyla ilgilidir. Bu yüzden Fanon’un metinleri kimi zaman kendiyle çelişir görünebilir, belli akımların bazı yanlarını olumlarken belli yanlarını şiddetle reddedebilir ve hakikati ‘beyaz’ insanın itici bulacağı çıplakla ifade edebilir. Çünkü Fanon, yüzü kurtuluşa ve özgürleşmeye dönük eylemci bir filozoftur ve onun açısından en önemli olan şey deneyimlenebilirliktir. Yöntem her durumda gerekli değilken, kontekst oldukça önemlidir. Şöyle der Fanon: ‘’Entelektüel düşünce bir ıstırap halini aldı, çünkü yaşayan çalışan, kendini yaratan bir varlık olarak insanın gerçekliğinin yerini sözler, bir araya getirilmiş sözcükler ve anlamlarının yarattığı gerilimler aldı.’’
Tam da bu noktada sözünü ettiğimiz grileştirme motivasyonuna dikkat kesilirsek: Fanon’un esasen şiddet yanlısı, milliyetçi, ulusçu, kimlikçi, özcü olmadığı; bunların Fanon’da olsa olsa araç işlevinde olduğu özenle belirtilip Fanon’un hümanist, evrenselci, sosyalist vs olduğu itinayla vurgulanır. Deyim yerindeyse Fanon’da yerele, milli olana, ulusa ve ulusal kurtuluşa dair olan ne varsa ancak birer araç olabilirler. Ki bunlar tümüyle geçmişte kalmışlardır! Aksi halde Fanon’un makul ve mahcup ‘beyaz’ın onayından geçmesi zordur.
Gelelim yukarıda belirtilenlerin Fanon’un metinlerinde neye tekabül ettiğine. Evet, Fanon düşüncesi, kuşkusuz hümanist yanları olan ve yönü evrenselliğe dönük bir düşüncedir. Ancak Fanon halihazırda var olan ve parçası olunacak bir hümanizm ve evrensellikten söz etmez. Fanon’un evrenselliği inşa edilecek bir evrensellik; hümanizması ise yeniden yaratılacak yepyeni bir insanlıktır. Ulus bilinci, uluslaşma, anti sömürgeci milliyetçilik vb kavramlar iddia edildiği gibi Fanon düşüncesinde salt birer araç değil inşa sürecinin olmazsa olmaz aşamalarıdır. Fanon, sömürgeciliği ve sömürge dünyasını çözümlerken sömürgesizleştirmeyi hedefleyen bir filozof ve mücadele insanı olarak, yeni bir dünyanın ve insanın yaratılma süreçlerini adım adım inşa etmekten söz eder. Ona göre ulusal kurtuluş, ulusun tarih sahnesine çıkışıdır; bu olmadan evrensellikten söz etmek olası değildir.
‘’Ulusal kurtuluş, diğer uluslardan uzaklaştırmak bir yana, ulusu tarih sahnesine çıkarır. Evrensel bilinç ulusal bilincin tam içinde büyür ve gelişir. Bu iki yanlı gelişme aslında bütün kültürlerin benzersiz ortak noktasıdır.’’
Görüldüğü üzere Fanon bir araçtan değil, bir koşuldan ve merhaleden söz eder. Bu konuda bir kez daha Fanon’a kulak verelim;
‘’Şimdi bazı ikiyüzlüleri deşifre etme zamanı geldi. Bazıları diyor ki, insanlık milliyetçi iddialar aşamasını çoktan geçti, daha büyük siyasi birlikler kurma zamanı geldi, dolayısıyla eski moda milliyetçiler hatalarını düzeltmeliler. Biz inanıyoruz ki, tam tersine, çok ciddi sonuçları olabilen hatalar ulusal aşamayı atlama arzusundan kaynaklanır.’’ Devamla uyarı niteliğinde bir ifadede de bulunuyor, Fanon; ‘’Öz farkındalık iletişime kapıyı kapatmak değildir. Tam tersine, felsefe bize iletişimin tek başına bilincin güvencesi olduğunu öğretir. Salt milliyetçi olmayan ulusal bilinç bize uluslararası bir boyut kazandırabilir.’’ Böylece içe kapanan bir milliyetçiliğin değil, evrensel olanla iletişim halinde bir ulusal bilincin gerekliliğine işaret etmiş oluyor.
‘’Hayır, salt kölelikten kurtulmakla efendi olunmaz. Kölelerin olmadığı yerde efendi de yoktur çünkü.’’
Beyaz gözlerle bakanlarda infial yaratan konulardan biri de Fanon’un şiddet üzerine söyledikleridir. Fanon’a yönelik eleştirilerin belki de en çok yoğunlaştığı alan budur. Fanon bu konuda da ılımlı düzeltmelere mahal vermeyecek kadar nettir. Zira sömürgeci sadece belli araçlarla şiddet uygulamaz, sömürgecinin varlığı şiddettin bizzat kendisidir. Sömürgeci şiddet, sadece bir toprak parçasını kontrol etmeye yönelik çıplak bir zor aygıtı değil; sömürgeleştirilmiş olanın tarihini, kültürünü, coğrafyasını, bilincini, ruhunu tahrip etmeyi amaçlayan ve bunu tarihin belli dönemlerinde büyük oranda başaran kurumsal bir lanettir. Sömürgeleştirilmiş toplum/birey, bu şiddet karşısında büyük oranda özgüvenini yitirmiş, kişiliği silikleşmiş, Fanon’un deyimiyle insanlıktan çıkarılmıştır. Şiddetin etkileri bağlamında şöyle der Fanon ‘’Sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanı kişiliksizleştirmekle kalmaz, toplumun tüm yapısını da kolektif bir düzeyde kişiliksizleştirir.’’
Sömürgeci şiddet aynı zamanda sömürge insanının içine de büyük öfke ve nefret tohumları ekmektedir. Sömürge insanının içindeki şiddettin kaynağı sömürgeci şiddet olsa da, sömürge insanı bu şiddeti daha çok kendi dünyasındaki insanlara yöneltir, başka şansı yoktur. Bu durum, sömürge insanını sömürgeci şiddettin taşıyıcısı ve aktarıcısı haline de getirir. Fanon’a göre bu şiddet sarmalı içinde debelenen sömürge insanının kurtuluşunun tek şansı karşı- şiddettir. Bu şiddet hem sömürgecinin şiddetini püskürtmeye yöneliktir, hem de ‘’sömürgeleştirilen insanı aşağılık kompleksinden, içedönüklükten ve ümitsizlikten kurtarır; gözü pek ve sağlıklı bir hale getirir.’’ Sözü edilen şiddet, sömürgecinin şiddetinden ve onun yarattığı tahribattan kurtulmanın bir aracıdır. Özcesi, sömürgeleştirilmiş olanın şiddeti, hem kendi içindeki köleye hem de kendisini köleleştiren efendiye yönelik bir karşı-şiddettir. Şiddetle kendine gelen ve toplumsal bilinç kazanan sömürgeleştirilmiş toplum tüm pasifleşmelere karşı ayağa kalkar, der Fanon, ve ekler: ‘’Demagogların, oportünistlerin ve dalaverecilerin işi zordur bundan böyle.’’
Elbette Fanon’un övülmesi ve kutsanması değil/olmamalı mesele; Fanon ve düşünceleri eleştirilebilir, yanlışlanabilir, hatta kınanabilir. Ki bunların hepsi fazlasıyla yapıldı, yapılıyor. Bu tür tartışmalar gerekli olduğu kadar geliştiricidir de. Değindiğimiz sorun Fanon’un beyaz okuma ve dokunuşlarla grileştirilmeye çalışılmasıdır. Fanon’a katılmak ya da katılmamak başka bir şeydir ancak Fanon’un grileştirilemeyecek kadar net olduğu da çok açıktır. Çünkü, ‘onun nabzı özgürleşme istenci ve mücadelesinin damarlarında atar.’
Son söz olarak; Her ne kadar Fanon’un yeniden ‘yeryüzünün lanetlileri’ ile buluştuğu söylense de, onun anti-sömürgeci bilinci ve ruhu biz sömürgeleştirilmiş olanların dünyasında şu cümlesiyle hep yaşadı, yaşıyor: ‘’Beyaz adam madem benim insanlığımı kabule bir türlü yanaşmak istemiyor, o halde ben de bütün gücümle, bütün ağırlığımla onun hayatı üzerine abanacak ve ona, zihninde canlandırıp durduğu o yamyam kırmasıyla karşı karşıya olmadığını göstereceğim.’’
Fanon’un ifadesi Cezayir ile değil, Vietnam ile ilgilidir ve tam olarak şöyledir. ‘’Vietnam’da halk kendi kültürünü keşfedip ona sahip çıkmak istediği için ayaklanmamıştır. Bilakis mevcut kültür, solunması imkansız bir atmosfer yarattığı için ayaklanmıştır.’’ (Siyah Deri Beyaz Maskeler, s.270, Encore Yayınları)
Kaynakça
Fanon, Frantz, Siyah Deri, Beyaz Maskeler, Encore Yayınları, 2016.
Fanon, Frantz, Yeryüzünün Lanetlileri, Versus Kitap, 2018.
MarHegemonya Nedir?
Mahmut Boyuneğmez
1. Giriş: Egemenliğin Yapısal ve Görünmez Boyutu
Modern kapitalist toplum, bireylerden bağımsız soyut bir yapı değil; insanlar arası pratikler ve ilişkiler sistemidir. Bu toplumsal ilişkilerin iktisadi, siyasal, ideolojik, kültürel ve hukuksal boyutları bulunur. Antonio Gramsci’nin (1891–1937) Marksist literatüre kazandırdığı en güçlü silahlardan biri olan hegemonya kavramı, tam da bu ilişkiler bütünlüğü içinde anlam kazanır.
Hegemonya; egemen sınıfın, ezilen kitleleri sadece baskı (coercion) ve zor (force) kullanarak değil, onların rızasını, onayını ve iş birliğini (consent and cooperation) kazanarak yönetme biçimidir. Güç/iktidar sadece bedenleri fiziken hizaya sokmakla ilgili değildir; zihinleri şekillendirmek, kalpleri kazanmak ve kitleleri kendi sömürülerine ortak etmektir. Biz hegemonya kavramını Gramsci'nin dar anlamından farklı olarak, toplumsal iktidarın rıza, baskı ve zor bileşenlerinin bütünsel örgütlenişi anlamında kullanmaktayız. Gramsci'nin hegemonya kavramını genişleterek, rıza, baskı ve zorun bütünsel örgütlenmesi olarak yeniden yorumluyoruz.
2. Kavramsal Netlik: Otorite, Kontrol ve İktidarın Mantığı
Meseleyi doğru kavramak için sömürü düzeninin sarsılmaz sacayakları olan kavramları bilimsel bir netlikle tanımlamak gerekir:
Otorite: Fiziksel şiddet uygulaması ya da uygulanacağı iması gerektirmeksizin; sevgi, güven, saygı, minnettarlık veya ideolojik bağlılıkla lider sayılan aktörün peşinden gitmeyi, onun kılavuzluğuyla emirlerini yerine getirmeyi anlatır.
Kontrol: Üretim araçları, silahlar, bilgiler ve toplumsal organizasyonlar üzerinde uygulanan, bunlara erişimi denetleme ve kısıtlama yeteneğidir. Bu kısıtlama sayesinde insanlar manipüle edilir.
İktidar: Sınıflar, cinsiyetler, patron ile işçi, hiyerarşik askeri/polisiye bürokrasi ile kamu emekçileri arasında, yani insanlar arasındaki egemenlik-tabiiyet ilişkisidir.
İktidarın Formülü: Eşitsizlik ve Şiddet İması Bize yani Marksist perspektife göre, iktidar ilişkilerinin varlığı için gerek koşul / olmazsa olmaz koşul (conditio sine qua non), insanlar arası eşitsizliklerdir; eşitsizlikler olmadığında iktidar oluşmaz. İktidarın oluşumu için yeter koşul ise, fiilen uygulanmasa bile şiddet/baskı/ceza uygulama tehdidinin ya da imasının bulunmasıdır.
İtaat ile Boyun Eğme Arasındaki Fark (Diferentia Specifica)
İktidarı salt otoriteden ayıran temel özellik, iktidarın sadece "itaat" değil, aynı zamanda "boyun eğme" içermesidir.
İtaat: Gönüllü uyumu, biat etmeyi, aşırı çalışmaktan başını kaldıramamayı ve keyif verici meşgalelerle bağlılığı anlatır.
Boyun Eğme: Korkutma, baskı ve cezalandırılma tehdidi sonucu geri basma ve yıldırmadır. Boyun eğdirme sayesinde kitleler alternatif örgütlenmelere yeltenemez, direnç gösteremez, tepki veremez ve teslim olur. Kapitalist sistemde sermaye sınıfının toplumsal iktidarı, işte bu itaat + boyun eğdirme mekanizmalarının birleşimiyle, yani hegemonyayla sağlanır.
3. Althusserci Yanılgının Aşılması: "Devletin Aygıtları" Değil, "Hegemonya Yapıları"
Genellikle sivil toplum kurumları hegemonyanın araçları olarak listelenir. Ancak Marksist literatürde Louis Althusser’in bu araçları "Devletin İdeolojik Aygıtları" (DİA) olarak nitelemesi kuramsal bir hatayı barındırır. Althusser'in DİA kavramsallaştırması, devlet ile toplumsal hegemonya arasındaki ayrımı yeterince açık kurmadığı için eleştirilmelidir. Althusser’e göre okul, aile, medya veya kültür "devletin aygıtları"dır; bu mantık devleti neredeyse her yerde gören, her şeyi devlete indirgeyen eklektik bir karmaşaya yol açar. Ayrıca Althusser, devlet ideolojisi (resmî ideoloji) ile egemen ideolojiyi birbirine eşitleyerek yanılır.
Oysa toplumun tüm süreç ve kurumları birer "aygıt" olmadığı gibi, bunlara "devletin aygıtı" demek de yanlıştır. Kapitalist devlet, toplumsal iktidarın sadece bir bileşenidir; sermayenin egemenliği ise toplumsal ölçekte kurulur. Bu yüzden biz bunlara DİA değil, toplumsal iktidarın hegemonya yapıları diyoruz.
Hegemonya; devlet organizasyonunu (askeri-polisiye hiyerarşiyi, cezaevlerini), işletme ölçeğinde patron-işçi ilişkisini, eğitim yapılanmasını, sendikaları, dernekleri, vakıfları, medyayı, interneti, özel/devlet üniversitelerini, spor kulüplerini, kültür endüstrisini ve hatta aileyi içeren toplumsal ilişkiler ağında oluşturulur. Baskı olmadan rıza olamayacağı için, devletin askeri-polisiye baskı araçları da bu hegemonya yapılarının ayrılmaz bir parçasıdır. Kapitalist toplumlarda rıza süreçleri, devletin baskı kapasitesinden tamamen bağımsız değildir. Askeri-polisiye aygıtlar da hegemonik düzenin yeniden üretiminde rol oynar. Bahsi geçen tüm yapılar ideolojik ve kültürel dolayımlarla ya da doğrudan sınıf mücadelelerinin bizzat yürütüldüğü, ürünler ve süreçler üzerinden her gün yeniden üretilen dinamik bir işleyişe ve düzenlenişe sahiptir.
4. Hegemonyanın Oluşumu: Cahil Bırakma, Bağımlı ve Bağlı Kılma, Pasifizasyon ve Oyalama, Hayırseverlik, Otoriteler ve Kontrol
Sermaye sınıfı bu hegemonya yapıları üzerinden kitlelerin eyleme geçme kapasitesini felç eder. Kitleler;
Cahil Bırakma: Belirli bilimsel bilgilere ve perspektiflere erişim sınırlandırılarak, bu konularda cahil bırakılarak, eleştirel düşünme kapasitesi köreltilerek,
Pasifizasyon: Kendi geçim dertleriyle, sağlık problemleriyle ve aşırı çalışmaktan başını kaldıramayacak şekilde sorunlarla boğuşarak,
Oyalama: Kültür endüstrisinin önemli bölümü mevcut toplumsal ilişkilerin yeniden üretimine hizmet eder. TV dizileri ve popüler müzik gibi kültür endüstrisinin ürünlerini tüketirken oyalanarak ve çıkar örgütleri olan cemaatlere katılarak sistemin kendisini ilgilendiren sorunlarına ve çarpıklıklarına dair düşünmekten ve sorunların kolektif çözümü için eyleme geçmekten menedilir. Keyif verici, eğlenceli ya da heyecan oluşturan pratiklerin (tüketim kültürü, medya, popüler kültür) cazibesiyle insanlarda düzene bağımlılık üretilir.
Hayırseverlik: Hayırseverlik etkinlikleriyle muhtaç duruma düşürülmüş insanlarda düzene, düzen aktörlerine ve figürlerine dönük bağlılık imal edilir.
Otoriteler ve Kontrol: Siyasi ve ideolojik bazı otorite figürlerine itaat ile toplumsal kontrol mekanizmaları da sermaye sınıfının toplumsal iktidarını oluşturan hegemonyanın üretiminde işlevlidir.
5. Olağan Dönemden Olağanüstü Rejime: Faşizm ve Hegemonya
Hegemonyanın oluşma biçimi, kapitalist devletin aldığı biçime göre kökten farklılaşır:
Olağan Dönem (Kapitalist Demokrasi): İktidar, farklı dokulardan meydana gelen organlar gibi, farklı ve dağınık hegemonya yapıları üzerinden işler. Hegemonyanın ışıkları topluma dağınık bir şekilde yayılmıştır ve iktidar, kitlelerin sisteme bağlılığı ve bağımlılığı olarak görünse de özünde dinamik bir karşıtlık dengesidir.
Olağanüstü Dönem (Faşizm): Faşizm, bu dağınık ışıkların odaklanarak tek bir noktada yoğunlaşmasıdır. Tüm toplumsal doku, pratikler ve organizasyonlar (kültür, sanat, spor, sendika, okul) yürütme gücü tekilliğinin yarattığı bir "kara deliğin" çekim alanına kapılır. Faşizmin kahverengi ışığı altında, sermayenin toplumsal iktidarı homojenleşir, tekilleşir ve maksimum kontrolle tek bir kalıp alır.
Sonuç: "Boyun Eğme, Mücadele Et!" ve Karşı-Hegemonya
Gramsci’nin o ünlü sözünde belirttiği gibi: "Eski dünya ölüyor, yenisi ise doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarlar zamanı."
Sermaye sınıfının toplumsal iktidarının ölüm çanlarının çalması, yani bir devrimci durum/hegemonya krizi yaşanması, mevcut hegemonya mekanizmalarının etkisizleşmesi ve hegemonya yapılarında işlev yitimlerinin baş göstermesiyle mümkündür. Bu kriz anında toplumun aktif bölmelerinde itaatsizlik ve boyun eğmeme durumu baş gösterir. Ancak salt pasif ve savunmacı bir özellik taşıyan "direniş" veya "direnç" tek başına yeterli değildir; kurtuluş için aktif örgütlü mücadele şarttır. Mücadele; boyun eğmemeyi içermesinin yanı sıra sermaye sınıfına karşı taarruz, saldırı, kolektif eylem ve işçi sınıfının organik aydınlarının organize çalışmalarını barındırır.
Sermayenin hegemonyasını parçalayacak olan güç; toplumsal hareketlenmelerde itaatsizlik + boyun eğmeme + aktif örgütlü mücadelenin birleşimidir. Sosyalist devrim; siyasi iktidarı dışarıdan ele geçirmek değildir, sermaye iktidarının yeniden üretilemediği o tarihsel kriz kesitinde, hazırda bekleyen karşı-hegemonya organizasyonlarının (sosyalist medya, kültür kurumları, devrimci sendikalar, konsey/meclis türü alternatif iktidar nüveleri) desteğiyle ve öncü bir sosyalist parti önderliğinde siyasi iktidarın proletaryaya el değiştirmesidir.
Eğer bu öncü örgütlenme zayıf kalır/kritik hatalar yapar ve devrimci durum devrime ulaşamazsa; karşı-devrimlerin yaşanması, faşist rejimlerin kurulması, gerici güçlerin süreci çalması (Arap Baharı örneği), askeri darbeler (12 Eylül örneği) veya sosyal demokratik liberalizmin sistemin emniyet supabı olarak devreye girmesi kaçınılmaz olur.
Bu yüzden, kapitalist sistemin imal ettiği rıza ve boyun eğdirme çemberini kırmak için şu şiar benimsenmelidir: "Boyun eğme, mücadele et!"?
https://marksistarastirmalar.blogspot.com/2026/05/hegemonya-nedir.html
Mısır'da bulunan çene kemiği insanın kökenine dair hikayeyi değiştirebilir
Bulgular, kuyruksuz maymunların erken evriminin sanıldığından daha kuzeyde gerçekleşmiş olabileceğine işaret ediyor.
Butlan
Tanıl Bora
“Necatigil yok şimdi/ Belki bir gün olmuştur.”
Behçet Necatigil (“Hüthüt)
Sözlük karşılığı: Boş, geçersiz, ölü doğmuş, yok hükmünde. Diyanet İslâm Ansiklopedisi, “boşa gitme, heder ve hebâ olma” karşılıklarını veriyor.
İngilizce ve Fransızcadaki karşılığı: nullity/nullité. Düz çevirisiyle sıfırlık, sıfırlanma. Almancadaki karşılığı: Nichtigkeit. Düz çevirisiyle hiç-olma, hiçlik.
Düşününce, fantastik bir kavram gibi geliyor, değil mi? Olmuş bir şeyin aslında olmadığına, aslında olmamış olduğuna karar vermek. Aslında yokmuş’a hükmetmek.
Hukuk kavramı olduğuna şaşmamalı. Hukukun soğuk ve soyut evreninde var olabilecek bir kavram. Hayatın öngörülmez akışına, insan hallerinin karmaşıklığına peşin kural ve nizam getirmek, ne kadar tecrübeye dayansa ve bilgece olursa olsun, kaçınılmaz bir sakarlık riskiyle karşı karşıya değil midir? Hukuksal kuralları, kabulleri mutlaklaştırarak ‘abartmak,’ başka her şeyden önce, adalet için risklidir.
***
Hukukta, –ki esasen medenî hukuk kavramıdır–, bir işlemin temel esasları itibarıyla sakatlanmış olduğu için sonuçlarının yok sayılmasını ifade ediyor.
Kavramın sinesinden çıktığı İslâm hukukunda, butlan hükmünün uygulanmasında, “icra edilmiş işlemlerde fiilî bir durum olarak” bazı istisnalardan söz ediliyor. Nikâh akdiyle ve ticaret hukukuyla ilgili örnekler anılıyor bu bağlamda.https://birikimdergisi.com/haftalik/12460/butlan#_ftn1 Diyanet’in İslâm Ansiklopedisi’nden aktarırsak, nikâhla ilgili örnek şu:
“Bâtıl nikâh akdi zifaftan önce herhangi bir hüküm ifade etmezken zifaf meydana gelmişse bu fiilî durum haddin gerekmemesi, doğacak çocuğun nesebinin sabit olması, kadının iddet beklemesi ve mehre hak kazanması gibi sonuçlar doğurmaktadır. (…) Bâtıl nikâh akdi bulunmasaydı taraflar arasındaki bu birleşme zina sayılacak, hiçbir hukukî sonuç doğurmayacak, üstelik taraflara had cezası da uygulanacaktı.”
Bir başka örnek, ticaret hukukundan… Eğer müşteri malı teslim almışsa, o işlem hakkında butlan kararı verilmişse bile, malın zayi olması durumunda tazminat sorumluluğu müşteridedir. Çünkü mal yok hükmünde bulunan bir sözleşmeyle bile olsa fiilen ondadır ve kaybeden odur.
Demek, butlan kavramının ‘orijinal’ uygulamasında, sakat-bâtıl hükmü verilen işlemlerin veya sözleşmelerin doğurduğu bazı somut sonuçlar, geri döndürülemez olgular olarak, kabul ediliyor ve yok sayılamıyor. Çünkü bilge ve adil bir hukuk, hukukun gerçek hayata uymayan katılıklarının, sınırlılıklarının farkında bulunmaya çalışır.
***
Uzmanların defalarca söylediği gibi, bir medenî hukuk, ticaret hukuku, borçlar hukuku, idare hukuku alanlarına mahsus bir kavram bu. Siyasal Partiler Kanunu’nda yeri yok. CHP kurultayıyla ilgili butlan kararı, her şeyden önce bu bakımdan, idrak dışı.
Zaten evet, meselenin hukuk olmadığını biliyoruz.
Yürütme-yargı güçler ayrılığının yıkılmasının ötesinde bir yıkım bu… Siyasal faaliyetin yaşarlığını, canlı, organik varlığını tanımayan, siyasal eylemin hayatiyetini, akışını, gerçekliğini zaptetmeye, yokmuş, olmamış saymaya kalkışan bir hamle.
***
Fantastik bir kavram, dedik. Gerçekten, mükemmel bir iktidar fantezisine elveren bir kavram, butlan. “Ol, dedi ve oluverdi”den daha dehşetli, daha vaadkâr: “Yok ol, dedi ve yok oluverdi.” Müthiş bir tümgüçlülük fantezisi, bir narsisizm zirvesi… Psikanalizde “yokmuş gibi yapma” davranışının karşılığı bu: İstenmeyen bir şeyle baş etmek için, kontrol kaybından duyulan rahatsızlığı gidermek, kontrolü ele aldığını hissetmek için, yaralanmazlığını teyit etmek için, bire bir. Butlan! Yok, hiç, sıfır!
Butlan siyasetinde, böyle bir iktidar fantezisinin soluğunu duymuyor muyuz?
Hasımlarına, istemediklerine, siz aslında yokmuşsunuz, diyor. Yapıp ettikleriniz, iradeniz, meğer aslında yokmuş.
CHP’nin mitingleri, oraya giden on binlerce insan, aslında yokmuş. Yoklukla malûlmüş.
Vatandaşın, bizzat onun vatandaş olma sıfatının üzerinde salınıyor bu hüküm: Meğer aslında yokmuşsunuz. Yoklukla malûlsünüz.
Butlan siyasetiyle açılan kapı budur: herkes, her şey, yoklukla-malûl olabilir.
Ama varlar işte.
https://birikimdergisi.com/haftalik/12460/butlan#_ftnref1 https://islamansiklopedisi.org.tr/butlan
Erdoğan ile Özel’in Mutlak Butlan Tezgahı Üzerine - I
Geçen yıl yazdığımız “Bir İhanetin Anatomisi” başlıklı uzun analiz, Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ilişkilerin görünenden çok daha derin ve karmaşık bir karakter taşıdığını ortaya koymaya çalışmıştı. O yazıda, Özgür Özel’in siyasi yükselişindeki bazı karanlık noktalar, CHP içerisindeki şaibeli güç kaymaları ve AKP rejiminin CHP üzerindeki etkisi ele alınmıştı. O dönem birçok çevre tarafından “komplo teorisi” olarak küçümsenen bu analiz, bugün yaşanan gelişmeler ile birlikte çok daha anlaşılır hale gelmektedir.
Erdoğan ile Özel’in Mutlak Butlan Tezgahı Üzerine -I
Kemal Erdem
Geçen yıl yazdığımız “Bir İhanetin Anatomisi” başlıklı uzun analiz, Özgür Özel ile Tayyip Erdoğan arasındaki siyasi ilişkilerin görünenden çok daha derin ve karmaşık bir karakter taşıdığını ortaya koymaya çalışmıştı. O yazıda, Özgür Özel’in siyasi yükselişindeki bazı karanlık noktalar, CHP içerisindeki şaibeli güç kaymaları ve AKP rejiminin CHP üzerindeki etkisi ele alınmıştı. O dönem birçok çevre tarafından “komplo teorisi” olarak küçümsenen bu analiz, bugün yaşanan gelişmeler ile birlikte çok daha anlaşılır hale gelmektedir.
Çünkü bugün CHP içinde yaşanan olaylar artık tek tek ve birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Tam tersine bunlar, Erdoğan rejiminin iktidarda kalmak için oluşturduğu uzun vadeli stratejik planın birbirini tamamlayan parçalarıdır. AKP’nin temel stratejik yönelimi yalnızca devlet aygıtını elinde tutmak değildir. Asıl mesele, kendi rejimini uzun yıllar boyunca sürdürebilecek yeni bir siyasal denge oluşturmaktır. Bu yeni siyasal denge ise yalnız baskı ve zorbalık ile kurulamaz. Aynı zamanda muhalefetin denetim altına alınmasını, yönlendirilmesini ve rejimin sınırları içerisine çekilmesini gerektirir.
İşte tam bu noktada CHP tarihsel olarak AKP açısından stratejik bir önem kazanmıştır.
AKP rejiminin Özgür Özel’i ajanlaştırarak onun aracılığıyla CHP’yi kendi siyasetinin yedeğine çekme girişimi, aslında 15 Temmuz komplosundan bile daha büyük bir psikolojik savaş operasyonudur. Çünkü 15 Temmuz’da devletin yapısı yeniden dizayn edilirken, bugün doğrudan toplumun siyasal algısı ve muhalefetin ruh hali yeniden dizayn edilmektedir. Amaç yalnızca CHP yönetimini kontrol etmek değildir; CHP’nin politik tabanını da adım adım dönüştürmek, rejime entegre etmek ve muhalefetin gerçek bir iktidar alternatifi olma potansiyelini ortadan kaldırmaktır.
Bugün birçok insan hâlâ siyaseti yalnızca görünen yüzüyle okumaktadır. Oysa modern rejimler sadece baskı ile ayakta kalmazlar. Baskının yanında psikolojik operasyonlar, kontrollü gerilimler, sahte kutuplaşmalar ve yönlendirilmiş muhalefet mekanizmaları da kullanılır. Erdoğan rejimi özellikle son yıllarda bu konuda son derece ileri teknikler geliştirmiştir. Çünkü Erdoğan çok iyi bilmektedir ki, yalnızca devlet gücüne dayanarak iktidarda kalmak artık yeterli değildir. Toplumun belirli kesimlerinde rıza üretmek ve özellikle de muhalefeti parçalamak zorunludur.
Mevcut konjonktür AKP açısından CHP’yi stratejik bir zorunluluk haline getirmiştir. Bunun temel nedeni ise MHP ile PKK eksenli ortaya çıkan jeopolitik risklerdir.
MHP’nin dolaylı biçimde Trump ABD’sinin stratejik etki alanı içinde hareket ederek AKP’yi uzun vadede tasfiye etmeyi hedefleyen yaklaşımı, Erdoğan açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Aynı şekilde PKK’nin özellikle Suriye sahasında ABD ile geliştirdiği taktik ilişki ve bu ilişkinin zamanla Türkiye iç siyasetine yedeklenme ihtimali de AKP açısından büyük bir risk üretmektedir. Erdoğan’ın en büyük korkusu, içeride CHP’nin de katıldığı geniş bir anti-AKP cephesinin oluşmasıdır. Çünkü MHP-CHP-DEM eksenli ve dışarıdan da ABD tarafından desteklenen bir blok oluştuğu anda, AKP’nin mevcut rejimi sürdürme şansı ciddi biçimde zayıflayacaktır.
İşte Erdoğan’ın Özgür Özel üzerinden geliştirdiği stratejinin özü tam burada yatmaktadır.
Erdoğan, CHP’nin olası bir anti-AKP tarihsel cepheye katılma imkanını içeriden sabote etmek istemektedir. CHP’nin rejim karşıtı bir eksende birleşmesini engellemek ve onu kontrollü bir muhalefete dönüştürmek AKP’nin temel stratejik hedeflerinden biridir. Böylece bir yandan MHP-CHP-DEM eksenli olası bir siyasal blok engellenirken, öte yandan da AKP kendi rejiminin meşruiyet krizini aşmaya çalışmaktadır.
Nitekim Trump’a yakın çevrelerin ve özellikle ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın yaptığı açıklamalar dikkatle incelendiğinde, Erdoğan’ın meşruiyeti meselesinin Washington açısından önemli bir konu haline geldiği görülmektedir. Erdoğan artık yalnızca içeride değil, dışarıda da meşruiyet problemi yaşamaktadır. Bundan dolayı bir yandan MHP ile ilişkilerini kontrollü biçimde gevşetirken, öte yandan da kendi rejimine yedeklenmiş yeni bir siyasal ortağa ihtiyaç duymaktadır.
İşte CHP’nin ve özellikle Özgür Özel’in bugünkü tarihsel rolü burada ortaya çıkmaktadır.
AKP’nin hedefi yalnızca CHP ile “normalleşme” değildir. Asıl hedef, gelecekte oluşabilecek bir AKP-CHP koalisyonunun siyasal ve psikolojik zeminini hazırlamaktır. Böyle bir koalisyon aracılığıyla Erdoğan hem içeride oluşabilecek büyük toplumsal muhalefeti dengelemek hem de dışarıdan gelecek baskıları etkisiz hale getirmek istemektedir. Çünkü rejime entegre edilmiş bir CHP, Erdoğan açısından hem iç politikada büyük bir güvenlik alanı oluşturacak hem de Batı’ya karşı “bakın muhalefetle uzlaşıyoruz” görüntüsü verecektir.
Son üç-dört yıldır CHP eksenli ortaya çıkan birçok olay da ancak bu stratejik bütünlük içerisinde anlaşılabilir.
Bunların başlıcaları şunlardır:
1- Kemal Kılıçdaroğlu’na seçimlerin kaybettirilmesi,
2- Özgür Özel’in şaibeli biçimde CHP genel başkanı yapılması,
3- Yerel seçimlerde Özgür Özel'in başında olduğu CHP'nin kazanmasına olanak tanınarak özellikle onun siyasi olarak parlatılması,
4- AKP ile CHP arasında “normalleşme” adı altında yürütülen kontrollü yakınlaşma siyaseti.
Bugün gündeme getirilen “mutlak butlan” tartışmaları da aynı stratejik planın yeni bir aşamasını oluşturmaktadır. Çünkü amaç yalnızca hukuki bir tartışma yaratmak değildir. Asıl mesele, CHP içerisindeki güç dengelerini yeniden dizayn etmek ve partinin politik tabanını Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu çizgisinden kopararak tamamen Özgür Özel ekseninde toplamaktır.
Bu süreç aynı zamanda CHP’nin kontrollü biçimde parçalanmasına da hizmet etmektedir. Böylece hem erken seçim sürecinde AKP’nin yeniden güç toplaması sağlanacak hem de Özgür Özel’in “tek alternatif lider” olarak öne çıkarılması mümkün olacaktır. Son aşamada ise Türkiye’nin bir AKP-CHP koalisyonuna doğru sürüklenmesi hedeflenmektedir.
Önümüzdeki bölümlerde mutlak butlan tezgahının nasıl kurulduğunu, CHP içerisindeki psikolojik operasyonların hangi amaçlara hizmet ettiğini ve Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun nasıl tasfiye edilmek istendiğini ayrıntılı biçimde ele alacağız.
Yine yazının son bölümünde Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasal yetersizliğinin Erdoğan ile Özgür Özel’in kurduğu bu stratejik tuzağa nasıl zemin hazırladığını ve aslında nasıl bir siyaset izlemesi gerektiğini inceleyerek yazıyı tamamlayacağız.
Bugün mutlak butlan eksenli yapılan analizlerin çok büyük kısmı yüzeysel, eksik ve yanıltıcıdır. Çünkü birçok çevre olayları tek tek ele almakta, onları birbirine bağlayan stratejik bütünü görememektedir. Muhalefeti psikolojik operasyonlar aracılığıyla Özgür Özel etrafında toplama çabası ve bu çabanın etkisi altına girenler, gelecekte çok büyük bir hayal kırıklığı yaşayacaklardır. Bugün yaşananlar, AKP rejiminin Özgür Özel şahsında psikolojik savaş yöntemleriyle lider imal etmekten başka birşey değildir ve bu durum ileriki yıllarda açıkça ortaya çıkacaktır. Psikolojik savaş yöntemleriyle gerçek AKP ajanı yani Özgür Özel “halk kahramanı” yapıldı ama gerçekten rejim ile işbirliği halinde olmayan ama sadece hatalı kararlar veren ve yanlış politik yöntemler kullanan Kemal Kılıçdaroğlu “rejim işbirlikçisi” durumuna düşürüldü.
Bu olaydan çıkarılacak birçok politik ders bulunmaktadır.
Geçen yıldan beri yaptığımız analizler birçok çevre tarafından küçümsendi, hatta “komplo teorisi” olarak damgalandı. Ama biz sürü psikolojisine teslim olarak rejimin manipülasyonları doğrultusunda düşünmeyi reddediyoruz. Çünkü hakikat çoğu zaman ilk ortaya çıktığında anlaşılmaz. Fakat bugün anlaşılmayan gerçeklerin, yarın tarihsel gelişmeler tarafından doğrulanacağından zerre kadar kuşkumuz yoktur.
http://demokratikbirlik.org/erdogan-ile-ozelin-mutlak-butlan-tezgahi-uzerine-i