Güneş Sistemi iki yeni ‘gezegen’ mi kazandı?
ALMA gözlemevinin güneş sisteminin en uzak bölümünde iki yeni "gezegen ölçeğinde" nesne tespit etmiş olabileceği açıklandı. Scientific American dergisi bu iddiaya geniş yer ayırdı
https://gazeteoksijen.com/bilim-ve-teknoloji/gunes-sistemi-iki-yeni-gezegen-mi-kazandi-195621
100 YILLIK, İNKAR ÜZERİNE KURGULANMIŞ VE HALA UYGULANMAK İSTENEN SENARYO
Cumhuriyet kurulduğu yıllarda İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye olanlar dahil
ülke genelinde Rum,Ermeni,Laz,Süryani ve Kürdlere yönelik çok büyük etnik temizlikler yapıldı. Kıyımlardan geriye kalan "Kılıç artıkları" sürgün ve mecburi iskan uygulamaları ile asimile edilmeye başlandı.
Kürd'ler dışında başta Çerkes'ler olmak üzere azınlıkların çoğu önce anadilleri unutturuldu ve neredeyse tamamen asimile edildiler. Tek parti döneminde "açık oy,gizli sayım" kuralına göre yapılan seçimlerde millet vekilleri CHP genel merkezinde,bir kaç kişi tarafından atama ile belirleniyordu.Seçmenin tercih hakkı yoktu. Dış baskılar sonucu CHP içinde yer alan millet vekillerinin kurduğu DP parti ile (1946) çok partili sisteme geçildi.Tekçi düzenin izin verdiği oranda seçmen göstermelikte olsa en oy kullanma hakkını elde etti.Yapılan ikinci seçimde (1950) DP iktidar oldu.
Bu partiyi kuranlar arasında Kurtuluş savaşında Galip hoca kod ismi ile önemli çalışmalar yapmış, meclisi mebusan üyesi,Cumhuriyetin ilk yıllarında iktisat bakanı olarak ekonomik yapısına yön vermiş, Atatürk'ün son başbakanı ve 50 ve 60'lı yıllar arasında asker kökenli olmayan ilk Cumhur Başkanı Celal Bayar. Digeri Atatürk'ün özellikle millet vekili olmasını ıstarla istediği ve başbakan Adnan Menderes'ti.
Tek parti döneminde söz hakkı tanınmayan,varlığı görmezden gelinen halkın çok partili sisteme geçiş ile birlikte oyu değer kazandı. Tek parti dönemine karşı yeni dönemin unutulmaz sloganı "Yeter söz milletindir" olmuştu.
Oy sahibi Kürd ileri gelenleri ve eşraf kesimi oluşan çok partili sistemde yerlerini aldılar.Parti tercihinde tek parti dönemindeki uygulamalarda sürgün edilen,cezaya
çarptırılan ya da atasının mezar yerleri bile olmayanları yeniden sistem içine çekmek için yeni kurulan Demokrat Partide yer verildi. Sistem içinde kalmaları için millet vekili ve bakan bile yapıldılar.
Celal Bayar'ın sivil kökenli ilk Cumhur Başkanı olması ve DP'nin Kürd ileri gelen ve oy sahibi ailelelere siyaset yapma olağı tanıması gibi konular oligarşik yönetimi rahatsız etti ve darbe yapıldı.
Yine aynı yıllarda uygulanan yasaklara rağmen Barzani hareketinin varlığı ve ulusal karekteri ile diğer iki parçada olduğu gibi Kuzey Kürdistan'da da halk ve gençlik üzerinde etkili oldu. Legal planda eğitimli Kürd gençliği Türk solundan ayrılarak ulusal ilkeler ile DDKO bünyesinde örgütlendiler.
27 Mayısta yapılan askeri darbe olmasına rağmen devrim denilerek yıllarca resmi bayram olarak kutlandı. Darbenin lideri Cemal Gürsel'in ilk unutulmaz söylemlerinden biri de "Kim ben Kürd'üm derse suratına tükürün" olmuştu.
Çok partili sisteme geçiş ile birlikte terk edilmek zorunda kalınan tekçi yönetim sonrası ortaya çıkan boşluklar darbe sonrası çıkarılan yeni yasalar ve oluşturulan kurumlar ile doldurulmaya çalışıldı.Bunlardan en önemlisi iktidarları ve yasama organı olan meclisi "Demokles'in kılıcı gibi" denetleyen T.C. Senatosu'nun kurulmasıydı.
Yasal düzenleme ile eski Cumhur Başkanlarına ve darbeye katılan subaylara yaşamlarının garantiye alınması için tabii senatörlük (ömür boyu) hakkı tanındı.
Yaş haddinden dolayı idam edilmeyen Celal Bayar'a da eski Cumhur Başkanı olduğu için teklif edilmesine rağmen "Demokrasilerde
tabii senatörlük yoktur"diye yapılan öneriyi reddetmiş.Senato bu görevi 1961'den 80 yılına kadar yaptı.
İçeride ve dışarıda darbeye karşı tepkilerini azatmak ve ilerici bir görüntü kazanmak için örgütlenme, basın-yayın gibi bazı alanlar da kısmen özgürlükler tanındı. Coğu kitap üzerinde yasaklar kaldırıldı.Tanınan demokratik haklara karşı gerektiğinde kullanılmak üzere ülkede ırkçı hareketlerin de belli odaklar tarafından örgütlenmesine başlandı.
Alınan bütün önlemlere rağmen tekçi yönetim anlayışı tehlikeye girip ülkeyi yönetmeye yetmeyince daha emekleme aşamasında olan sosyalist hareketler içerisinde gelişen Kürd ulusal bilincinin önünü kesmek için 70'de tekrar darbe yapıldı.Her darbe sonrası olduğu gibi bu darbe sonrası tekci anlayısı koruyacak şekilde devlet yeniden organize edildi.
Yok edilen önder kadrolara ve alınan bütün önlemlere rağmen 74'te Ecevit affı ile birlikte yeniden güçlenen sol ve Kürd ulusal hareketlerine karşı önceden örgütlenmiş olan ülkücü kesim arasındaki mücadele sokağa taşındı.Gençlik üzerinden yapılan provakatif eylemler ile çatışmalara özellikle yol verildi.
Sivil siyasetin çatışmaların önünü alamadığı gerekçesi ile 80'de yeniden darbe yapıldı.
Legal siyasete yeniden kırmızı çizgilerle ayar verildi.Tekçi düzeni korumak için yeni anayasa yazıldı.
Özellikle polis cezaevine atılan Kürd gençlerinin ulusal kimliklerini yok ederek itirafçı yapıp onurlarını kırmak için akıl almaz insanlık dışı uygulamalar başlatıldı.
Diyarbakır Cezaevinde uygulanan insanlık dışı ve özel uygulamalara karşı ortaya konulan direniş ve sonucuna katlanarak yapılan siyasi savunmalar Kürd halkında ulusal bilincin gelişmesine yol açtı. Gelişen olaylarla birlikte 90'lı yıllarda "Ver kurtul",yada "Vur kurtul" tartışılmaya başlandı.Gelişmelerin önünü almak için"Vur kurtul" tercih edildi. Kürd'ler adına yapılan provakatif eylemlerle birlikte faili belli cinayetlerin işlendiği kabus dolu yıllar başlatıldı.
Kurtarılmış Bölge anlayışı ile 4 parça Kürdistan'ı birleştirme iddiası ile yola çıkanlara içeriden yapılan müdahale ve yönlendirme ile "Kürdistan'ı çöpe attık" dedirttiler."Demokratik modernite" ile Türkiye"lileşmek savunulmaya başlandı. "Bedel ödedik" diyerek bedel ödemeyenler bedel ödeyenler üzerinden atanmış siyaset yapanlar legal siyasette yerlerini aldılar. Böylece legal siyasette tabanda giderek güçlenen ulusal bilince engel olmak için sınıf mücadelesi ulusal taleplerin önüne konuldu.
Tekçi iradenin koruyucusu CHP önderliğinde faili belli cinayetlerin işlendiği dönemin sorumluları ile dolaylıda olsa ilkesiz kuruldu.
Muhalefet partilerinde de Kürd ulusal taleplerine karşı statükocu rejimin milliyetçi çizgisini korumak iktidar olmaktan daha öncelikli hale geldi. Tekçi anlayıştan kaynaklanan sorunlara uzun vadeli çözüm üretmek yerine iktidar ile muhalefet arasındaki siyasi mücadele günlük sorunlara indirgendi.Sağ ve solda siyaset yaptıgını iddia eden partiler gerek ittifak kurarak,gerekse tek başlarına meclis çoğunluğunu sağlamalarına rağmen şikayet ettikleri K.Evren'in yaptığı anayasa değiştirmediler,değiştirmek istenmedi.
12 Eylül sonrası yapılan her seçimde yazılı senaryonun devamı olacak şekilde seçmen önüne konulan iki partili,ya da oluşturulan ikili ittifaktan birini tercih etmek zorunda bırakıldı.Gövdesi Kürd olan parti atanmış yöneticileri Türk solu ile birlikte senaryoya uyum sağladı.
Önceki seçimlerde olduğu gibi son seçimde de son çara "Hatırım için oy verin" diyerek Kılıcdaroğlu'nda yana oy bile istendi. "AKP'den kurtulmak için tek çare CHP'ye oy vermek" deniyordu.İnancı Türkçülük ile harmanlayıp savunan AKP'den kurtulalım ancak Türkçülüğün ve ötekileştirmenin kuramını oluşturan ve hala savunan CHP'den kurtulmak için ne yapmak gerektiğine değinilmiyor.
Fazla uzun olmasın diye tarihi bilgilere kısaca değinmek zorunda kaldım,umarım yazım anlaşılır.
Kürd'ler oluşan bu ikili sistemde önce Andımız gibi millet vekili olmak için edilen ırkçı yeminin kaldırılmasını kabul eden partiler ile ittifak kurmalı. Başta "Türk solu" olmak üzere yeminin değişmesini kabul eden yoksa ittifak kurmamalı. Yüz yıllık inkar üzerine uygulanan senaryoda Kürd'ler figüran olarak rol almak zorunda değiller.İkinci yüzyılda da asimile edilmemek için Kürd'ler ulusal ilkeleri ile kendi senaryolarını yazmak zorundalar.
A.Güllüoğlu.
25 Kasım-Mirabel Kardeşler ve “Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü”
25 Kasım, Dominik Cumhuriyeti’nde 1960’ta faşist Trujillo Hükümeti’ne karşı işçi ve emekçilerin verdiği mücadelenin sembolü haline gelen Mirabel Kardeşlerin, tecavüz edilerek öldürüldüğü gündür.
Dominik Cumhuriyeti’nde 1930’da Rafael Trujillo tarafından düzenlenen askeri darbe, yeni bir baskı ve terör dönemini başlatmıştı. 31 yıl boyunca ABD emperyalizminden aldığı destekle işçi ve emekçiler üzerinde ağır bir baskı ve zulüm fırtınası estirdi. Yaygın tutuklama, işkence, “faili belli cinayetler” de içinde olmak üzere her tür baskı uygulandı. Askeri istihbarat servisinin kurduğu “40” adlı hapishane, işkence ve elektrikli sandalyede ölümleriyle kötü-ünlü bir yerdi. Ancak aynı dönem, kitlelerin direnişinin de büyüdüğü bir dönem oldu. Ülkede çeşitli örgütler kuruldu, faşist diktatörlüğe karşı eylemler gerçekleştirildi.
Bu dönemde kurulan örgütlerden biri de Clandestina’ydı. Kurucuları Patria, Minerva ve Maria Mirabel kardeşlerdi. Mirabel Kardeşler öylesine güçlü bir direniş hattı oluşturmuşlardı ki, sayısız kez hapse atıldılar, diktatörlük tarafından tüm mülklerine el konuldu. Hatta Diktatör Trujillo, bir konuşmasında onları doğrudan hedef aldı, “ülkenin en büyük iki sorunu kilise ve Mirabel Kardeşler’dir” dedi.
Ve konuşmadan 23 gün sonra, 25 Kasım 1960’da, hapisteki eşlerini ziyaret etmekten dönen Mirabel Kardeşler’in arabası yolda sivil kişiler tarafından durduruldu. Arabadan indirilen kardeşlere önce tecavüz ettiler, sonra da sopalarla döverek öldürdüler. Cansız bedenlerini uçurumdan aşağıya attılar. Açıkça “faili belli” olan bu katliam için devlet, “trafik kazası” açıklamasını yaptı.
Mirabel Kardeşler’in ölümü, kitlelerin öfkesini ve direnişi büyüttü. Ayaklanmalar arttı. 6 ay sonra, 30 Mayıs 1961’de diktatör Trujillo bir suikast sonucu öldürüldü, ardından diktatörlük yıkıldı.
1981 yılında, Dominik Cumhuriyeti’nde Latin Amerika Kadın Kurultayı toplandı ve 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü olarak ilan etti. Birleşmiş Milletler (BM) ise 1999 yılında 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü olarak tanıdı.Mirabel kız kardeşlerden birinin kod adının “Kelebek” olmasından da esinlenerek; o günden sonra üç kız kardeş, gerek Dominik’te gerek dünyada “Kelebekler” adıyla anıldılar. Türkiye dahil tüm dünyada 25 Kasım, Mirabel kardeşleri anma ve kadına yönelik şiddeti protesto etme günü oldu.
“Huşartsan veya İstanbul Ermeni Soykırımı Anıtı , 1915'teki soykırım sonrasında hayatını kaybeden kurbanlara ithaf edilen ilk anıt olan mermer bir anıttı.
1919 yılında Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisindeki İstanbul'da Taksim Meydanı yakınındaki Pangaltı Ermeni Mezarlığı'nda yapılmıştır ve 1922'de İstanbul'un işgali sırasında sökülüp kaybolmuştur.
Ermeni Kırımı'nda hayatını kaybedenlerin anısına anıt inşa edilmesi için bir komite kuruldu. Komitenin çalışmaları sonrası anıt 1919'da inşa edildi ve 1930'lu yıllarda yıkılarak arazisine el konulan, bugün İstanbul'da Taksim Meydanı'ndaki Gezi Parkı yakınlarında bulunan Pangaltı Ermeni Mezarlığı içerisine yerleştirildi.[2] Anıt, Ermeni soykırımı kurbanlarına ithaf edilen ilk anıt olmuştur.
Anıt, 1922 yılında Pangaltı Ermeni Mezarlığı'ndan sökülmüş ve kaybolmuştur. Tarihçi Kevork Pamukçuyan'a göre, anıtın tabanı en son İstanbul Askeri Müzesi'ne ev sahipliği yapan Harbiye Askeri Kışlası bahçesinde görüldü.”
https://tr.wikipedia.org/wiki/Huşartsan
“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere
dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.”
Onca yıl mücadele edersin, kitaplar okursun, tarihi öğrenirsin, belgeseller izlersin.
Doğru bilgi hangisidir diye didinir durursun, yırtarsın.
Üniversiteler okuyup diplomalar alırsınız.!
Hepsi boş…
OKUMUŞ CAHİLLERİN
DAHA ÇOK ÇOĞALDIĞI,
CAHİLE KÖLE
OLURSUNUZ ..!
… bizim yoldaşımız kimdir biliyormusun kardeşim ?
… halkına ,davasına, sevdasına, kurban olacak onurlu
insanlardır…
"Cellatlarına saygı duyan kurbanlardan nefret ederim."
Topunuzun canı cehenneme.!
Mahmut Uzun
Türkiye solu, bu adamı şimdiye kadar neden hiç görmedi?
İncesu, Develi, Alaşehir kaymakamı.
Der Zor Valisi, Divani Harp'te Ermeni katliamindaki yüksek cürmünden dolayı idama mahkûm firar, Rusya'ya kaçan RSIDIP üyesi, Doğu halkları Kurultayında delege, Tkp Kurucusu ve mk üyesi, Mustafa Suphi ile M. Kemal arasında kurye, Kazım Karabekire kanka..
Türk milliyetçisi, Komünist, Bolsevik militan...
Bir gün, Halep Posta Telgraf Müdürü Agah Bey, Salih Zekiye; "On binlerce Ermeniyi öldürdüğün doğru mu" diye sorar.
Salih Zeki gururla, "On binlerce ne ki, biraz çık!" diye cevaplar!....
Artık Türkiye denen barbar bir ülkede yalancı ve inkarcı “ sol ” politik tezlerini ne kadar daha sürdürülebilirler bilemiyorum elbette.!
Ülkede Faşizan politikalarına her gün bir yenisini daha ekleniyor …
Ve utanmadan
… hep beraber iki yüzlülük edercesine “özgürlükler ülkesi “ diye milleti ve kendilerini kandırmaya devam ediyorlar..!
Bu durumdan en çok kimler memnun bilinmez ama memnun olanlar büyük bir kısmı tehlikenin farkında bile değil.!
Cellatlarına aşık olanların torunlarından da pek bir umudum da yok, yarın ırkçı faşist mitinglerde boy gösterirlerse hiç şaşırmam!!! ...
Faşizm tarih boyunca insanlığa karşı suç işledi, işlenmiş ve işlenecek her suçta bundan böyle düşmanına aşık olanlarda suç ortağı olacaklardır.!
Soykırımlarla varlığını sürdüren bir çete devletine ortak olanlar yarın ilk sizler kurban olacaksınız. !
Bilin istedim,
HAK, HUKUK ADALET ENİNDE SONUNDA YERİNİ BULUR AMA SİZLERİN BU İHANETİNİZİ ASLA UNUTMAYACAĞIZ...
Mahmut Uzun
Netanyahu Gazze'ye gitti: Sonuna kadar devam edeceğiz
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Gazze Şeridi'nin kuzeyine giderek burada İsrail askerleriyle görüştü.
Başbakanlık Basın Ofisinden yapılan görüntülü paylaşımda, Netanyahu'nun Gazze'nin kuzeyinde İsrail askerleriyle bir araya geldiği belirtildi.
Burada İsrail askerlerine de hitap eden Netanyahu, "Sonuna kadar devam edeceğiz, 'zafere' kadar. Bizi kimse durduramayacak." ifadelerini kullandı.
Netanyahu, bu açıklamasıyla Gazze'de çatışmalara verilen "insani aranın" ardından bölgeye yönelik operasyonlara devam edecekleri mesajını yineledi.
https://twitter.com/nupelonline/status/1728840059107893368?t=QZfdE2uAtOJXyaoollnILQ&s=19
Dersimli bir yiğit; Seydixon Ağa
Bu yazı İbrahim Seyitcemaloğlu tarafından, 2013 yılında dergimiz için kaleme alınmıştır ve derginin Ekim 2013 tarihli 25. sayısında yayınlanmıştır.
Seydixon Ağa öz dayısıdır. İbrahim Seyitcemaloğlu 1938 yılı sonbaharında ailesinden sağ kalanlarla beraber Isparta-Eğridir’e sürüldükten birkaç ay sonra, Seydixon Ağa’nın ölüm haberi gelmiş; haberin ağırlığına dayanamayan annesi Gülüzar, acısından hayatını kaybetmiştir.
Dersim’in sert coğrafyası, insanlarını da şekillendirmiştir. Hayatta kalma mücadelesi ne kadar zorluysa, gençlerin yiğitlikleri de o kadar güçlü olur. Bir taraftan sarp kayaları, geçit vermez dağları ve vahşi hayvanları; diğer taraftan asırlar boyunca egemenlerin boyun eğdirme çabası, daha dayanıklı, daha direngen olmayı zorunlu kılıyor.
Seydixon Ağa, cesaretiyle, savaşçılığıyla, direngenliğiyle nam salmış yiğitlerden biriydi. Keskin nişancıydı; attığını vurur, yüzüğün deliğinden mermi geçirirdi. Devrine göre okumuş, kendini geliştirmişti. Her ihtiyacı olana yardım ederdi. Sadece savaşçılığıyla değil, yardımseverliğiyle de nam salmıştı.
Yıl 1915, Kasım ayı. Her yerde sonbaharın tadı yaşanırken, hazan yaprakları rüzgarın nağmeleri altında yerden yere uçuşurken, Dersim’de kar kalınlığı 3 metrenin üzerine çıkmış. Pülümür’ün Bolio aşiretinin köyü Askirek’te, karların altında beli bükülmüş ihtiyarlar inim inim inliyor, köylüler toplanmış kalın meşe kütüklerinin ocakta yanışını seyrediyor, ateşin altında pişmekte olan ‘babuko’nun (Dersim’in en ünlü yemeklerinden biri- un, tereyağı ve yoğurtla yapılıyor- nba) kokusunu içine çekerek pişmesini bekliyor. Bu arada, ihtiyar Alaverdi amcanın öykülerini dinliyorlar.
Olağan bir köy gününü bozan tek şey, kapıdan giren bir komşunun anlattıkları. Harsi köyüne gitmiş, geri dönerken Rus ordularının Mutu Köprüsü’nü (Dersim’i Erzincan’a bağlayan köprü- nba) geçmiş, Yel Dağı yolundan geldiklerini görmüş. Anlattıkları herkesi hareketlendiriyor. Rusların Dersim’i işgale geldikleri biliniyor, Dersim’e giden yol da Askirek’ten geçiyor.
Köylüler sabah olunca gözcülerini gönderirler. Gözcüler akşama doğru köye gelir ve Rus ordusunun Yel Dağı-Meydanlar mevkiinde yerleştiğini haber verir: “Bir alaydan fazlalar; etraflarına makineli tüfeklerini ve toplarını yerleştirmekteler.”
Gözcülerin getirdiği haber üzerine köylüler toplanıp, vakit geçirmeden gidip durumu yakından görmeye karar verirler. Seydixon Ağa’nın kolbaşılığında 15 kişilik bir grup oluşturulur. Apıle Musai, Ali Hıroğlu, Dilesor, İbo, Pasaye Ulaş gibi, köyün en nişancı yiğitleri bu grubun içindedir. Saf yünden yapılmış beyaz şal elbiselerini giyip ayaklarına kar lekenlerini takan grup, o gece 3 metre karı yararak keşfe giderler. Beşinde mavzer, diğerlerinde ağızdan dolma tüfekler vardır; ama hepsi de korkunun, kaçmanın ne olduğunu bilmeyen insanlardır.
Gece yarısını geçe Rus ordusunun konduğu yere varırlar. Ruslar onar metre arayla makineli tüfeklerini yerleştirmişler, başlarında ikişer nöbetçi koymuş, beş tane de top mevzilemişler. Kendilerinden çok eminler. Aynı gece Dersimlilerden bir hareket beklemiyorlar. Kendileri karda-kışta savaşmaya alışkınlar, ancak karşılarında aynı koşullarda savaşmaya hazır, yiğit ve korkusuz bir karşı koyuş hayal bile edemiyorlar.
Durumu gören Seydixon Ağa, “buraya kadar gelmişken dönüp gitmek olmaz, bunların arka taraflarını da kontrol edelim” diyor. Alayın arkasına geçiyorlar ki, bütün malzeme, erzak ve cephane ortada. İki tane nöbetçi dışında bütün askerler yatıyor; üstelik nöbetçiler de uyukluyor. Sessizce birer yumrukla nöbetçileri bayıltıyorlar, alabildikleri kadar silah ve cephaneyi alıp geldikleri yola dönüyorlar. Ordu karargahının dışına çıkınca ve kendilerini koruyabilecekleri bir noktaya gelince, Seydixon Ağa yeniden duruyor. “Arkadaşlar bunlara birkaç kurşun atmazsak olmaz, sonra ‘Dersimliler ordumuzu görünce korktular’ derler. En iyisi biraz kendimizi tanıtalım” diyor.
Önce yanındaki arkadaşlarını belirli noktalara gönderiyor. Sonra da sıkmaya başlıyorlar. Gecenin o saatinde başlayan ateş, Rus ordusunu şaşkına çeviriyor. Baskının nereden geldiğini anlayamıyorlar. O şaşkınlıkla gördükleri her karartıya makinelilerini çevirip tetiğe basıyorlar ve kendi karargahlarını vuruyorlar. Bizimkiler durumun istedikleri şekilde geliştiğini görünce, geldikleri gibi sessizce köye dönüyor.
Ertesi günü yapılan keşifte, Rusların yüzde 40’nın ölü ve yaralı olduğu ortaya çıkar. Geride kalanlar can derdine düşmüştür, eşyalarını bırakarak Erzincan yönüne giderler.
Kalan cephane ve erzak ganimettir; yakın köylülerle birlikte bölüşürler. Bu malzeme, iki sene sonra Ruslar geri çekilirken yeniden saldırdıklarında, Dersimli milisler tarafından onlara karşı kullanılır.
Rus orduları Sivas-Suşehri’ne kadar giderler. Erzincan’da iken Erzincan-Zini Gediği üzerinden Ovacık’a inmeyi denerler. Zini Gediği’nde Ovacık’tan gelen aşiretlerin karşısında büyük zayiat vererek geri çekilirler. Bir daha da Dersim’e saldırmazlar.
1917’de Seyit Rıza’nın topladığı milis kuvvetleri, Rus ordularını Erzurum’a kadar takip ederek kovalar. Seyit Rıza, Erzurum’daki ordu komutanıyla anlaşamaz. Hatta ordu komutanı Seyit Rıza’nın tutuklanması için emir verir. Bunu haber alan Seyit Rıza, milislerini alarak Dersim’e döner. Seydixon Ağa, bu savaşta 100 kişilik bölüğüyle müthiş cesaret örnekleri sergilemiş, büyük kahramanlıklar gerçekleştirmiştir. Öyle ki, onun için türküler, ağıtlar yakılmış, dilden dile söylenerek yayılmıştır.
1938’de Dersim Tertelesi (canlı olan herşeyin yokedilmesi) başladığında, Seydixon Ağa teslim olmaz, dağlara çekilerek gerilla savaşına başlar. Kaçmaya çalışan, darda kalan, sıkıntısı olanlar ona sığınır; sığınan herkesi kurtarmaya çalışır.
Devletin gerçek yüzü burada bir kere daha ortaya çıkmıştır. Rusların yenilmesinde en önemli rolü oynayan Dersimliler, tertele sırasında özellikle hedefe çakılır. Seydixon Ağa’nın hakkında idam fermanı çıkartılır, ölü veya dirisini getirene 50 altın lira ödül konur.
İhanet arkadan vurur
Alevilikte kirvelik kutsal kabul edilir. Kirve olanların çocukları iki göbek birbirleriyle evlenemezler. Kardeş çocukları bile evlenebildiği halde, kirve çocukları evlenemez; çünkü birbirlerini kardeşten ileri görürler. Seydixon Ağa’yı öldürmek isteyenler, onun bu geleneğe duyduğu saygıdan yararlandılar.
Seydixon Ağa, Erzincan’ın Kalecik Köyü’nde Kıdaşi adıyla tanınan bir ailenin çocuğunun kirvesi olmayı, daha tertele başlamadan çok öncesinde kabul etmiştir. 1939 yılı geldiğinde, Dersim tertelesi devam ederken, Kalecikli aile, oğlunu sünnet etme hazırlılarına başlamış, Seydixon Ağa’ya da haber göndermiş. Ağa’nın yakınları ve yoldaşları, düğüne gitmemesi gerektiğini, bunun çok riskli olacağını söyler ve ikna etmek için çok uğraşırlar. Ancak Seydixon Ağa, aileye çok güvendiğini, kendisine zarar gelmeyeceğini söyleyerek, yanına üç kişi alıp Kalecik Köyü’ne gider.
Kalecik, Munzur Dağlarına yaslanmış bir köy. Arkasında Munzur’un göklere yükselen heybeti, yol vermez yaylaları, köyün içinden geçen ve hemen köyün 100 metre ilerisinde insan beline kadar çıkan, daha aşağıda çağlayana dönüşerek bütün görkemiyle dökülen pınarıyla, güzelliğiyle ünlü bir köy.
Seydixon Ağa, adamlarıyla köyün karşısına, pınarın 50 metre yukarısına kadar gelir. Ancak adamlarının daha fazla ilerlemesine mani olur. Tüfeğini de orada bırakır, yalnız tabancasını alarak yola çıkar. Tam ayrılırken, sanki başına gelecekleri bilirmiş gibi “başıma bir iş gelirse sakın müdahale etmeyin, gidin; günü gelince intikamımı alırsınız” der.
Belinde tabancası, savunmasız bir halde köye, sünnet düğününe gidiyor. Sünnet olan çocuğa bir beşibiryere altın takıyor, ikindiye doğru köyden ve düğünden ayrılıyor. Kirveleri, köyün sonuna kadar uğurlayıp, geri dönüyorlar. Seydixon Ağa, arkadaşlarının yanına ulaşmak için çağlayan suyuna giriyor. Su beline kadar çıkıyor. Dereyi yarıladığında, Kırdaşilerden, köyün bekçisi arkadan ateş açıyor. 3 kurşun deliyor bu yiğit adamın gövdesini. Üçü de sırtından girip kalbine isabet ediyor. Seydixon Ağa, öylesine güçlü ve cesur bir insan ki, o yaralara rağmen geriye dönüyor, kendisine ateş edene karşılık veriyor, o bekçiyi vuruyor. Ancak kendi yarası öylesine sarsıcı ki, bekçiye ölümcül bir darbe indiremiyor; bekçi daha sonra iyileşip uzun yıllar yaşıyor.
Seydixon Ağa, başına konan ödül için öldürülüyor. Hainler onu sağ yakalayamayacaklarını bildikleri için, haince, alçakça arkadan vuruyorlar. Sonra başını kesip devlete götürüyorlar.
Kabri Kalecik Şelalesi’nin üstündeki tepede olup zaman zaman dostları ve anısına saygı duyanlar tarafından ziyaret edilmektedir.
https://proleterdevrimcidurus2.org/2023/09/17/dersimli-bir-yigit-seydixon-aga/
Sahi kim kimi dolandırmış?
Bu “dolandırıcılık” vakasının özünde, tüm etik değerleri çürütmüş olan kapitalizm ve onun ardında duran siyaset kurumu var. Asıl bu ikisi masaya yatırılmalı.
https://www.evrensel.net/haber/504325/sahi-kim-kimi-dolandirmis?a=3c257
Kadın cinayetleri dünyada arttı: Türkiye’de durum nasıl?
https://noktahaberyorum.com/?p=75789
Göbeklitepe'den daha eski: Karahantepe'de başka bir şey var!
1-Göbeklitepe'nin dünyada uyandırdığı hayranlık sürerken, Şanlıurfa'nın 60 kilometre doğusunda yer alan ve 12 bin yıllık geçmişe sahip Karahantepe'nin etkisinin çok daha büyük olacağı düşünülüyor.
2-Bölgeyi gören ünlü İspanyol fotoğrafçı Isabel Munoz, "Karahantepe'de kesinlikle başka bir şey vardı" dedi.
İnsanlık tarihini yeniden yazdıracak bulguları ortaya çıkaran Göbeklitepe, 11 bin 600 yıl öncesine ait sunduğu bilgilerle çığır açmaya devam ediyor.
3-Bölgeden son gelişmeleri aktaran Karul, "Geldiğimiz aşamada pandemiden dolayı belirli bir noktaya odaklandık, o noktada da içerisinde kamusal yapıların, konutların olduğunu ve içerisinde 600-700 yıllık yapıların olduğu farklı katmanları içeren yerleşim dokusunu kısmen çıkardık.
4-Bu yıldan itibaren kazıların yanı sıra açığa çıkan kalıntılarında korunmasıyla ilgili ayrı bir proje yürüteceğiz” dedi.
'Kazı yaptığımız alan çok küçük bir bölümü içeriyor'
5- Karahantepe'nin 140 dönümlük bir alan olduğunu ifade eden Prof. Dr. Karul Karahantepe çok büyük bir yer kazı yaptığımız alan çok küçük bir bölümü içeriyor. Bugüne kadar yaptığımız çalışmalarla Karahantepe'ye ilişkin bir şey söylemek çok güç. Buna rağmen buradaki çalışmalar neyi öne çıkaracak derseniz Göbeklitepe ile çağdaş, benzer kültürel ögeleri içeren ama farklılıklara da sahip başka yerleşmelerin de olduğunun en önemli kanıtlarından birini oluşturdu. Bu da bizim Taş Tepeler Projesi’ni yapmamıza vesile oldu, bugün 9 noktada birbiriyle çağdaş yerleşkeler kazılıyor. Karahantepe özelinde MÖ 9 binli yıllara ait çok sayıda kamusal yapıların olması bunlarla eş zamanlı günlük yaşamın sürdüğü konutların yapıldığını keşfetmek en önemli bulgulardan biri" ifadelerini kullandı. Taş Tepeler Projesi'nin ise dünyada yapılan en büyük 'prehistorik' (tarih öncesi) proje olduğunu vurguladı.
Mehmet Tuncer paylaşımıdır.
https://x.com/dusunbildergisi/status/1728366649433063591?t=0Lg35rjT0USVc1G8k4RMDA&s=35
25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü’nde Türkiye’den şiddetin boyutları…
https://noktahaberyorum.com/?p=75805
YANLIŞ MI BİLİYORUM?
Kadir Dağhan
Bu gün 24 Kasım.
Tüm resmi veya dini günlere, kutlamalara, kurtarıcılara karşı olmam nedeniyle sanıyorum bana söz düşmez.
Ancak yüreğimde yer eden zelal yürek öğretmenler yanında adlarını, kendilerini bile anmak istemediğim öğretmen maskeliler yaratıklar var maalesef.
Her meslekte olduğu gibi.
Kim neyi kutlarsa kutlasın, beni ilgilendirmiyor.
Ancak;
Birkaç istisna ülke hariç, dünya çoğunlukla 5 Ekim'i Öğretmenler günü olarak kabul ediyor.
Bizde ise TÖB-DER'i kapatan, öğretmenlere yapılmadık zulüm bırakmayan, aşağılayan, hor gören, canlarına kast eden 12 Eylül karanlığının, 24 Kasım olarak ilan etmesi kabul görüyor maalesef.
Bu durum, aynı zamanda ruhları şad olmasın, cellat darbecileri, ülkeyi karanlık günlerin içine bırakan zihniyeti de onaylamak olmuyor mu?
Nice Enver öğretmenlerimizi unutmak değil mi?
Yanlış mı düşünüyorum?
Tüm zelal yüreklere tüm dillerden SELAM OLSUN.
İçimizdeki Nazi
Selahattin Çelik
Konu okuyucuya sıkıntı verse de ben dediğimde direteceğim, çünkü Nazizmi bir şekilde yaşıyoruz.
Faşizm (1922, İtalya), Nazizm (1933, Almanya) ve Flanjistler (1939, İspanya), üçü de birbirinin eşdeğeri, emperyalist akımlardır. Faşizm, talancılıktır, işgalciliktir, militarizmdir, özgürlüklere düşmanlıktır. Ama en ayırıcı özelliği, ırkçılığının dozudur. Faşizm ırkları/kültürleri imha hedefi yapar. Şu Hitler’e maledilir: “Yahudiler olmasaydı ne yapardın?” Cevabı: “Yaratır, öyle katlederdim.”
Her emperyalist egemenlikte faşizm vardır
Nazizm Avrupa’da etkin olduğunda, birçok ülke onu izlemiş, faşist parti ve hareketler ortaya çıkmıştı. İngiltere ve ABD’de faşist-ırkçı hareketler, İtalya ve Almanya’dan çok önce boy vermişti.
İngilizler, 1919’da Kuzey İrlanda’ya asker emeklisi ırkçı lümpenlerden oluşan “Black and Tans” isimli katliam birliklerini göndermişti.
ABD’de “Ku Klux Klan”ın tarihi 1865’e kadar gidiyor. Bugünkü Trump’ın babasının Mayıs 1927’de Ku Klux Klan’ın bir saldırısında yer aldığı için tutuklandığı iddiası vardır (The Washington Post, 29.02.2016, Phillp Bump).
Irkçı kardeşlik
Osmanlılar (İttihat ve Terakki), 1915’te bir buçuk milyon Ermeni kattetti. Bu, çağın ilk ve en büyük soykırımı idi. Hitler, 12 milyonluk dünya Yahudi nüfusunun 3 milyonunu öldürmüştü. Ermeniler ise 3 milyondu ve yarısı katledilmişti.
İttihat ve Terakki’nin ırkçı yayılmacı “Pan-Türkist” gibi tezlerinin arkasında Ernst Jäckh gibi Alman ırkçı uzmanlar vardı.
Ermeni soykırımında Almanlar, Türkleri silahla donatmışlardı. Alman subayların denetiminde, İstanbul-Bağdat demiryolu Ermeni transportunda kullanılmıştı.
İşte Yahudi soykırımından önceki Hitler’in sözleri: “Türkler o kadar Ermeni öldürdüler. Dünyadan ses çıktı mı?” Hitler yeni yetmeydi. Kıyımın üstadı Türklerdi.
Kemalistler o geleneği muhafaza ettiler. 1930’larda Kadro dergisi, faşist tezlerle Kemalist ideolojiyi oluşturma çalışması yürüttü. Öyle ki Mustafa Kemal, kafatasçı uzmanlar bile getirtiyordu.
Kemalist ırkçılığın hedefi Kürtlerdi. Kürtler, “Güneş Dil Teorisi”, “Türk Tarih Tezi” gibi ırkçı tezlerin denekleriydi.
CHP, o ırkçı zemin üzerinde kuruldu. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçti. CHP halen o tezleri savunuyor. Haliyle ırkçı kelimesini hak ediyor.
Bugün birçok kişi, gazeteci sıfatıyla AKP iktidarına tetikçilik yapıyor, insan tutuklatıyor, hatta ölümlere sebep oluyorlar. 1990’lı yıllarda Kemalist tetikçiler bunu yapıyordu. Bunlardan biri Emin Çölaşan’dı. Kurbanlarından biri şimdi aramızda olmayan Yaşar Kaya idi. Az çok adalet sahibi bir ülkede Çölaşan ve onun gibiler yargılanır, ağır ceza alırlar. Bu pislikler basında asla yer bulamazlardı.
CHP ne yaptı? CHP’li Ankara Çankaya Belediyesi, Emin Çölaşan adına park açtı. CHP, Kürtleri katledenleri onurlandırıyor. Kararı siz verin.
Naziler Türkiye’deki uşaklarına para saçıyorlardı. MHP’nin öncülü olan Çınaraltı, Orhun, Dönüm, Türk Yurdu gibi dergi ve gruplar değil sadece, Kemalist gazete ve gruplar da Naziler’den otlanıyordu.
Hitler Sovyetlere saldırdığında (1941), İsmet İnönü ve generalleri Bakü petrolleri için zafer naraları atıyor, birbirini kutluyorlardı.
Hitler, Kerkük petrolüne de göz dikmişti. Nazilerin büyükelçisi Franz von Papen, 1940’ta Ankara’da Bağdat hükümeti bakanlarıyla ilişki kuruyordu. Bağdat’ta Başbakan Reşit Ali ve generalleri, “Cennette Allah, dünyada Hitler” diyecek kadar Hitlerci idiler. Alman Lawrence, Fritz Grobbe işbaşında idi.
Türk egemenleri kurnaz ve kalleş idiler. Hitler’e uzak durma karşılığında Hatay’ı almışlar, Hitler savaşı kaybedince de ABD yardımlarını almak için savaş açmış, Nazi yanlısı organları sözde kapatıyorlardı.
Türk Nazizmine ne ad vereceğiz?
Tarih nettir: Türk egemenleri hiçbir zaman Nazilerden kopmadılar. Kapıları faşizme her zaman açık oldu.
Saddam’ın katliamlarını kazın. Sosyalist devletlerden destek alan Baas şiddetinin kodları, Bağdat-Nazi Berlin işbirliğine kadar uzanır. Bugünkü Türk iktidarının şiddetini kazın, kökü Kemalist diktatörlük ve İttihatı Terakki’ye uzanır.
Her vesileyle Erdoğan’ın Güney ve Batı Kürdistan’ı egemenlik alanında gördüğünü yazıyorum. Vurgum, bazıların hoşuna gitmiyor. Öyle mi?
Türkiye’de hükümete stratejik öngörülerde bulunan “Yeni Türkiye” isimli bir dergi var. Patronu eski bakanlardan ırkçı Hasan Celal Güzel gözüküyor. “Misak-ı Milli” özel sayısı çıktı (Ocak-Şubat 2017). Önsözü Erdoğan yazmış. Harita da var. Güney ve Batı Kürdistan, Hewler ve Kerkük, hatta Doğu Kürdistan’ın büyük kesimi, Misak-ı Milli içinde gösteriliyor. Fazla söze gerek var mıdır?
Saddam, Enfal’i yaptı. Enfal, soykırımdır. Enfal’in rejisörleri Arap ırkçılarıydı, faşist idiler. Peki 2015-2016’de Kuzey Kürdistan’da olanlar? Enfal değil midir? Ya o vahşetin rejisörü Türkler?
Almanya tepki vermeye başladı
“- 15.07.2016 darbesi, Gülen Cemaati’nin kârı değil (İstihbarat örgütü BND).
Savaşı durduran Öcalan mı terörist, yoksa demokratik muhalefeti susturan, özgürlüklere düşman Erdoğan mı? (ARD, 20.03.2017).
Erdoğan bir İslami cemaat lideridir (yani cumhurbaşkanı değil).
Almanya’ya Nazi suçlaması yapmak, Alman yasalarına göre suçtur. Erdoğan’a karşı ceza davası açılmalıdır”...
Berlin’in asıl problemi Trump’la, yoksa Erdoğan’la uğraşmak işten değil.
Avrupa’daki Kürtlerin, provakasyonlara karşı oldukça duyarlı olmaları gereği ortaya çıkıyor. Dönemin taşkınlıklara tahammülü yok.