Show newer

“Unutma, sana ışık tutanlara sırtını dönersen,
göreceğin tek şey kendi karanlığın olur.”

—Descartes

"En tehlikeli insanlar, kendilerini masumiyetin maskesiyle saklayanlardır."

Lev Tolstoy

"Çanakkale Ruhu 2015"

Suavi Aydın

“Çanakkale Ruhu” iki cenahın bir tarafından çekiştire çekiştire kendi hesabına “tarihin başına” koymak istedikleri bir olayın ideolojik yüklemi olarak hayatımıza gireli çokça zaman oldu. Bu cenahlardan birisi tabii bekleneceği gibi Kemalist-Cumhuriyetçi kanattı ve bu kanadın Çanakkale destanını Turgut Özakman yazdı. İkincisi ise Türkiye’nin oldukça özgün savrulmalarla malûl İslamcıları idi. Onlar da kendi efsanelerini Mehmet Akif’ten devşirdiler ve bugüne kadar doğru dürüst başkaca bir manevi kaynak yaratamayarak bugüne geldiler, gelmekle kalmadılar bu sözde “ruhu” iktidarlarının kaynağındaki manevi güç olarak tanımladılar. Bu iki efsanede eksik olan tek şey, hiç şüphesiz doğru tarih idi.

Doğru tarih sözüne takılmayalım. Burada doğruluk dürüstlük anlamındadır. Günümüze özgü postmodern savrulmalar içinde işini doğru dürüst yapan ilim erbabına sataşmak vak’a-i adiyeden olduğundan bu söz de şüphesiz tepki çekecektir. Kime göre “doğru tarih”? gibisinden… Buradaki kasıt şudur: Tarihi çeşitli yöntem ve teknikler eşliğinde eşeleyen araştırmacının gördüğü/bulduğu şeyi tereddüt etmeden olgusal varlığa dahil edebildiği ve değerlendirmeye çalıştığı bir tarihtir bu. Kendi ideolojik/politik seçimlerine göre ayıklamadan, görmezden gelmeden hatta imha etmeden… Ya da başka bir deyişle baştan kafasında kurduğu idolojik/politik seçimin, hatta sonucun eşliğinde ortaya çıkan bulguları eğip bükmeden, en azından varlıklarını teslim ederek, işine gelenden yararlanıp sadece onları manşete çıkarmadan yapılan dürüst bir tarihçilikten bahsediyoruz. Bu tarihçilik, ayrıca günlük hesaplardan, ez cümle yarın yerlerini başkalarının alacağı “günün sorunlarından” ve kaygılarından azade olabildiği ölçüde değerlidir.

Çanakkale’ye dönelim. Önce olgusal bir tespit yapalım: Sarıkamış felâketi ve yaklaşık olarak dokuz aya yakın bir süre devam eden Çanakkale Muharebeleri Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’na giriş chapter’ını oluşturur, biri “bozgun” diğeri “zafer” olarak… Dolayısıyla ulusal ve millî tarih yazıcılığı ilkinden yine işine yarayacağını umduğu bir “kurban” öyküsü eşliğinde ulusal/millî ortaklık hikâyesi, diğerinden ise bir direniş ve kurtuluş, buna bağlı olarak da bir “ulusal doğuş” ya da “yeniden millî uyanış” hikâyesi yazar. Bu yüzden trajik Sarıkamış’la bile yüzleşemiyoruz. Üstelik bu hikâyeler öyle bir zamana işaret eder ki, aynı zamanda bütün bir halkın Türkiye coğrafyasından fiziken ve kültürel olarak yokolmasına neden olan Ermeni Tehciri ve buna eşlik eden katliam ve facialar da aynı dönemin ve aşağı yukarı aynı faillerin ürünüdür. Bir de üzerinden yüz yıl geçip, 2015 yılı hem Ermeniler hem de Türkiye Cumhuriyeti için sembolik biçimde yüz yıl öncesinin bir hesaplaşmasına dönüşünce, bilhassa ulusal ve millî kanatlar için Çanakkale’nin önemi bir kat daha artar.

“Ulusal” ve “millî”yi kasten birlikte kullanıyorum. Ulusal hikâyeler Kemalist/Cumhuriyetçi kanadın, “millî” hikâyeler ise İslâmcı kanadın hanesine kayıtlıdır çünkü. İslâmcı kanat “millî”den paralel biçimde “dinî” olanı anlar. Oysa “ulusal”ın bileşenleri içinde dinî, yani İslâmî olanın yeri ikincildir.

Ulusal Çanakkale hikâyesi kanonunun baş eseri şühpesiz Turgut Özakman’ın Diriliş: Çanakkale 1915’idir. Bu kanona dahil olan başka pek çok hikâye ve efsanenin metinsel karşılıkları da var elimizde. Bu hikâye ve efsanelerin başında Çanakkale muharebelerinde Atatürk’ün rolüne dair olanlar geliyor. İkincisi, Çanakkale cephesi ile büyük bir fedakârlık ve yokluklar içinde savaş hikâyesi karşımıza çıkıyor. Üçüncü sahnede “Seyit Onbaşı” hikâyesi dikkat çekiyor. En nihayet Türklerin ulus bilincine Çanakkale’de kavuştukları ve ulusal kurtuluş savaşının Çanakkale’de doğan ruhun bir tezahürü olduğu anlatısı var.

İslâmî hikâyenin baş kahramanı ise ordunun imdadına yetişen “yeşil sarıklı, yeşil cübbeli evliya”dır. Uzun yıllar sokakta bu hikâye dolaşımda kaldı. Ama esas referans alınan Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri şiiri oldu. Bu şiirde yansıtılan destanın ana fikri, savaşı taktik uygulamaları, kumanda heyetlerinin herşeyi göze alarak savaşa yön vermesini sağladığı yüksek can kaybı, sıklıkla ele geçirilen ateş üstünlüğü, arazinin sağladığı avantajlar, ağır silahların varlığını ve konum üstünlüğü gibi askerî nedenlerle değil, savaşanların her birinde şeksiz şüphesiz varolduğu kabul edilen “iman”ın kazandırdığıdır. Üstelik bu savaş sonradan Akif’in “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar” diye yaftalayacağı “his yoksulu, sırtlan kümesi Avrupalı”ya karşı kazanılmıştır. İslâmcıların en çok sevdiği tema da budur zaten. O tek dişi kalmış canavar, “vahşi Avrupalı”yı ve esas itibariyle Hıristiyanlığı temsil ediyordur zira. Canavarın dişini kıran ise şehitlerin ve gazilerin savaş ruhuna hâkim olan imandı. Biraz soğukkanlı bakıldığında ise Osmanlı tarafından pek çok Hıristiyan asker ve subayın, hatta Alman ve Avusturyalılar gibi bizzat o “vahşi Batı”ya mensup muhariplerin Osmanlı ile birlikte savaştığı ve öldüğü görülür. Bunlarda Akif’in kastettiği iman, eğer gizlice Müslüman olmadılarsa, çok kuşkulu olduğuna göre Mehmet Akif’in epik karinesinden bugüne taşınan kabul temelden sakatlanır. Öte yandan özellikle karşı tarafta savaşan Fransa ve Britanya ordularının içinde bulunan, kolonilerden getirilmiş çok sayıda Müslüman askerin imanından bir kuşku mu vardır? Ya da onlarda iman eksikliğini tespit etmiş bulunan bir araştırma mı söz konusudur? Gerçi onlar “yanlış taraftadır”. Bir de başka yönden bakalım. Kim bilhassa cephede göğüs göğüse ve en az Osmanlı askeri kadar yiğitçe savaşmaktan kaçınmayan Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu (ANZAC) askerinin savaşma gücüne hayat veren başka bir “iman”ın varlığını sorgulama hakkına sahiptir? İnsanın aklına şu soru da geliyor: Çanakkale’de devreye giren iman ve onun sağladığı psikolojik üstünlük, neden acaba Hicaz’ı, Filistin’i, Irak’ı ve Suriye’yi terk ederken Osmanlı ordusunda, o “Bedr’in aslanlarında” müstevliye karşı devreye girmemiş, savaşlara hâkim olan ters gidişi çevirememiştir? Herhalde hiçkimse Çanakkale Boğazı’nın ve onun ardındaki hedefin (yani İstanbul’un), İslâm bakımından Mekke ve Medine’den, Kudüs’ten, Kerbela veya Necef’ten daha kutsal olduğunu iddia edemez. Şair “zafer” karşısında “iman”dan bahsedebilir, başka yerlerde ise ne imandan ne de yenilgiden söz edilecek! Böyle epik bir tarih açıklaması kabul edilemeyeceği gibi, objektif bakıldığında hiç şüphesiz bu düpedüz dinî duyguların politik kullanımının örneklerinden biri olarak literatürdeki yerini alır. Yeri gelmişken Mehmet Akif’in savaş sırasındaki yerinden ve konumundan da söz edelim. Akif, İttihat ve Terakki’nin en aktif üyelerinden biriydi. Üstelik Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışıyordu ve Almanlarla pek yakın ilişkisi vardı. Şairliğine ve duygularının samimiyetine lâf söyleme yetkisini haiz değiliz elbette. Lâkin şairin propagandif projenin önemli bir aktörü olduğuna işaret eden bütün bu bilgiler alenen ortadayken, savaş sırasındaki Akif’i o ruhun bayraktarı ve o ruhu bugüne taşıyan simge kişi ilân etmek de pek kolay görünmüyor.

Bugünkü sıcak gündem bağlamında ise, 2015 yılında dünyada gündeme oturacak olan Ermeni soykırımının 100. yılı meselesine karşı “Sarıkamış dramı”nı da içine katarak bir savunma hattı oluşturmak, topyekûn tehciri ve ona eşlik eden katliam ve yıkımları görünmez kılacak bir hamle yapmak ve Çanakkale’nin uluslararası niteliğine sığınarak Ermenilerin bütün çabalarına karşılık dünya kamuoyunca daha büyük bir ilgiyle takip edilecek Soykırımın 100. Yılı anmasına ve ona bitişik yükselen uluslararası sıkıştırmalara karşılık, onu sönümlendirecek bir Çanakkale’nin 100. Yılı anmasını ikame etmek yeni devlet stratejisinin baş köşesine oturuyor. Osmanlı ordusu bakımından hiçbir “zafer”in sözkonusu olmadığı, üstelik müttefiklerin henüz karaya asker çıkarmamış oldukları, yani tek bir tabancanın dahi henüz patlamadığı “arife günü” olan 24 Nisan’ı Çanakkale savaşlarını anmak amacıyla uluslararası bir gösteriye çevirmek, 24 Nisan’ı soykırımın başlangıç günü olarak anan Ermeni dünyasına ve onlara eşlik eden uluslararası kamuoyuna verilmiş en iyi ve en akıllıca cevap olmasa gerek. Avustralya ve Yeni Zelandalılar 25 Nisan’da “ANZAC günü” adıyla anma programı O gün Avustralyalılarla Yeni Zelandalılar kendi kayıplarını anmak için “özel” olarak toplanırlar. 25 Nisan’ın Türk ulusal tarihi açısından İstanbul’un işgal edildiği 13 Kasım 1918’den veya Yunan ordusunun İzmir’e çıktığı 15 Mayıs 1919’dan bir farkı yoktur. O günü de değil, bir önceki günü “anma günü” haline getirmek ise ancak gülümsetebilir. Ulusal tarih 18 Mart’ı önemser ve anar. Zira gerçekten o gün boğazı zorlayan müttefik donanması ağır kayıplar vererek çekilmiş ve 18 Mart bu yüzden Osmanlı ordusu ve bahriyesi için gerçek bir “deniz zaferi” sayılmıştır.

Herşey bir yana, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına karşılık gelen dünya konjonktürü ve 1913 darbesiyle ülke üzerinde mutlak bir yönetim kuran İttihat ve Terakki cuntasının karar ve eylemleri eleştiriye tâbi tutulmadan, Çanakkale muharebelerinin gerçek niteliğin üzerine konuşmak mümkün değildir. Öncelikle şu iki konuyu vuzuha kavuşturmak gerekir: 1) O zamanın İtilaf devletleri (yani Britanya, Rusya ve Fransa) Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan etmemiştir. Onlara karşı Almanların yanında savaşa giren Osmanlı İmparatorluğu ve İmparatorluk adına tek karar mercii haline gelmiş olan İttihat ve Terakki cuntasıdır. Hem müttefiklerin hem de Osmanlı devletinin savaşa dahil olma gerekçeleri aynıdır. Üstelik Osmanlı devleti, savaşı başlatanların, yani saldırgan tarafın yanında yer almış ve Karadeniz’deki deniz baskınları ile hasımlarına ilk saldıran olmuştur. Dolayısıyla İtilaf donanmasını Çanakkale önlerine çeken fikir, öncelikle müttefiklerin Osmanlı’ya yönelik “emperyalist hırsları” değil, kendilerine karşı savaş ilan etmiş Osmanlı’yı bir an önce savaş dışı bırakmak ve Rusya’nın Akdeniz yolunu açmak istemeleridir. 2) Çanakkale seferi, başlangıçta özellikle Britanya’ya çokça muhalefet görmüştür. Bu seferin ısrarlı takipçisi ve baş savunucusu hırslı genç politikacı Amirallik Birinci Lordu (yani Donanma Bakanı) Winston Churchill’dir. Churchill, döneminin sönük ve pasif İngiliz politikacıları içinde sivrilmiş ve bu seferi zoraki kabul ettirmiştir . Yani, özetle Churchill’in ısrarı ve dikte ettirdiği savaş planı olmasaydı Çanakkale seferi de olmayacaktı. Tıpkı Enver’in Almanların yanında savaşa girme gereğinde ısrar etmesi ve iradesini kendi sözde “parlaklığı” ile pasif ve öngörüsüz Osmanlı kabinesinin yerine ikame etmesinde olduğu gibi… İşin abc’si bu iki saikte gizlidir. Bunları kabul etmeden hiçbir I. Dünya Savaşı anlatısına girişilemez.

Şimdi Kemalist/Cumhuriyetçi Çanakkale kurgusunun ortaya koyduğu büyük metnin unsurları üzerinde düşünmeyi deneyelim.

“Çanakkale’de bir ulus doğdu” yahut “Çanakkale bir yurt savunmasıdır”
Çanakkale muharebeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun can çekiştiği bir sırada kurtuluş için ipine sarıldığı Almanya ile birlikte, esasen Rusya’ya bir geçit açmak ve imparatorluğu savaş dışı bırakmak üzere Çanakkale’ya yüklenen müttefiklere karşı bir “boğazları koruma” savaşıdır. Boğazlar korunmasaydı, İstanbul düşecek ve imparatorluk teslim olacaktı. O yüzden boğaz savaşı hayatî bir öneme haizdi ve Osmanlı harbiyesi 1915 yılında bütün gücüyle burayı savunmaya yoğunlaştı. Müttefikler çekildikten sonra da aynı harbiye Çanakkale’ye teksif ettiği gücü başka cephelere dağıttı ve Osmanlı ordusu Galiçya’dan Basra Körfezi’ne kadar yayılan cepheler ağı içinde yavaş yavaş eridi. 1915 Osmanlı için savaşın başı, ama aynı zamanda sonun başlangıcıydı. Ordu, Çanakkale’ye dayanan “büyük belâ” defedildikten sonra, önce Enver’in yayılmacı hülyaları peşine sevk edildi (bakınız Kanal ve İran seferleri) ve fakat Irak ve Mısır’dan ilerleyen Britanya karşısında bu hayaller bir süreliğine terk edilerek imparatorluk topraklarının savunmasına geri dönüldü. İngilizler yavaş yavaş Anadolu’ya doğru yaklaştıkça Osmanlı-Türk subaylarının aklı başına gelmeye başladı ve aralarında “vatan kurtarma” telâşı başladı ve önlemler almaya giriştiler. İşte “Millî Mücadele” böyle doğdu. Mondros’tan sonra Türk olmayan asker ve sivil bürokratlar ise ortaya çıkan yeni durumda kendi ulusal varlıklarını nasıl inşa edecekleriyle ilgilenmek üzere Osmanlı devlet aygıtını ve ordusunu terk ettiler . Bu koşullarda Millî Mücadele yani gerçek anlamda “yurt savunması” fikri yorgun ve beklentisiz Osmanlı ordusunun tabanında değil, subayların ve generallerin zihninde 1918’den sonra doğdu. Yıllardır cepheden cepheye koşan askerde böyle bir bilincin filiz vermesi olanaksızdı, akılları evlerinde ve ailelerinde olan bu insanların en büyük beklentisi bir an önce terhis olmaktı, “vatan kurtarmak” değil… Nitekim I. Dünya Savaşı sırasında savaşa katılan bütün ordular arasında en büyük firar oranının Osmanlı ordusunda ortaya çıkması bir tesadüf değildi . Dolayısıyla tarih itibariyle daha gerilerde, Çanakkale’de savaşan askerin zihninde bir “ulusal bilincin” veya “yurt savunması” anlayışının filizlendiğini iddia etmek sadece kötü bir idealizm olur. Öte yandan 1915’deki Osmanlı ordusu sadece Türklerden ibaret bir ordu değildi, aksine Osmanlı ülkesinde asker toplanabilen her yerden sevk edilmiş çeşitli etnik gruplara hatta dinlere mensup bir terkipti. Doğal olarak savaştaki başarı da savaşa bilfiil iştirak etmiş olan bütün bu unsurlara ortak olarak aittir. Hatta bazı kritik anlarda icra ettikleri faaliyetlerle yer yer savaşın seyrini değiştiren Alman ve Avusturyalıları da hesaba katmak gerekir .

Dolayısıyla Çanakkale’de savaşanlar Alman ve Avusturyalıların desteğinde harbe iştirak etmiş bir “imparatorluk ordusu”nun efradıydı, “millî bir ordu”nun değil! Türklerin ve Kürtlerin yanında, Çerkesler, Tatarlar, Gürcüler, Lazlar, çok sayıda Arap, hatta Ermeni ve Rumlar Osmanlı ordusunda müttefiklere karşı savaşmıştı . Örneğin Yarbay Mustafa Kemal'in emrindeki üç alaydan ikisinin (72. ve 77. alayların) askeri Arap, Yezidî ve Nusayrî idi . Bu yüzden savaş sırasında 19. Tümene “Halep Tümeni” adı takılmıştı ve Filistinli bir Arap olan 4. Ordu müftüsü Şeyh Esad eş-Şukayrî başkanlığında Arap din adamlarından oluşan bir heyet Gelibolu’da bizatihi bu tümeni ziyaret ederek moral vermişti . Dahası özellikle topçu birliklerinde önemli sayıda Alman ve Avusturyalı vardı . Bölgeyi savunan Osmanlı 5. ordusunun komutanı ile iki kolordusundan birinin ve tümenlerinden birinin komutanı Almandı . Savaşta hava ve denizaltı desteğini de Almanlar vermişti. Üstelik Osmanlı ordusunun moral unsurları da “ulusal” olmak yerine dinî ve emperyal öğelerle bezenmişti. Osmanlı İslâm tebasının seferberliğe Şeyhülislam fetvası ve padişahın mukaddes cihad ilânıyla davet edildiği unutulmamalıdır. İmparatorluğun asker kaynağı olan müslüman köylülerin bu savaşa millî bir bilinçle iştirak ettiğini ya da savaştan millî bir bilinçle döndüğünü tasavvur etmek ya hayalperestlikten ya da sonradan uydurulmuş bir temenniden ibarettir.

Atatürk mitosunun kuruluşu bakımından Çanakkale
Çanakkale muharebeleri üzerinden Atatürk mitosunun kuruluşu, Çanakkale muharebeleri içinde Mustafa Kemal Paşa'nın rolünün öne çıkarılıp diğer kumanda heyetinin geri plana atılması, hatta adlarının neredeyse hiç anılmaması şeklindedir. Yani bir anlamda, Mustafa Kemal'e atfedilen "yurt kurtarma" menkıbesi böylelikle daha gerilere çekiliyor ve 1915 gibi kritik bir yılda, örneğin maceracı Enver Paşa Sarıkamış'ta batağa saplanıp on binlerce insanın yok yere ölmesine neden olurken, Mustafa Kemal gerçek ve doğru bir amaç uğruna, yani "memleketi kurtarmak" adına hayatî bir iş yapıyor ve savaşa katılan bütün Osmanlı askerî ricali içinde öne çıkarılmış oluyordu. Bu örtük karşılaştırma eşliğinde Çanakkale gibi büyük bir askerî kapışma içinde kurucunun askerî dehası vurgulanarak gelecekte olup-biteceklerin sadece bu dehanın eseri olabileceğine dair bir ön-kabul yaratma girişimidir bu; peygamberliği haber veren ön-mucizeler türünden… Mustafa Kemal'in ülkeyi kurtarma pratiği böylece bir değil bir kaç defa tekrarlanan ve onun değerini ve biricikliğini tekrar tekrar teyit eden özgül bir pratik olarak kutsanmış oluyordu. Üstelik bu kutsamaya, Arıburnu'nda patlayan şarapnelin sadece saatini parçalayıp ona hayatî zarar vermemesi türünden "göksel bir korunmuşluk" unsuru eklenerek menkıbe adeta dinselleştirilmiştir. Mustafa Kemal, hiç şüphesiz Çanakkale muharebeleri sırasında parlamış ve savaşın kaderine etki etmiş birkaç komutandan biridir, ama “biridir” . Zaten Mustafa Kemal, bu savaştaki başarısı nedeniyle daha o günlerde, diğer parlak subaylarla birlikte, ödüllendirilmişti. Rütbesi Albaylığa yükseltilmiş, kendisine gümüş ve altın üstün liyakat madalyaları , Takfon harp madalyası, Alman gümüş haç madalyası tevdi edilmiş, İstanbul basınında “Çanakkale kahramanı” olarak boy göstermiştir. Resmî tarih anlatısı bakımından buradaki sıkıntı, Atatürk karizmasının inşasında Çanakkale’nin bir araç olarak kullanılmasıdır. Resmi anlatı yıllarca Çanakkale ile Atatürk’ü özdeşleştirmiştir. Adeta “o olmasaydı, Çanakkale’de Osmanlı ordusu bozguna uğrar, müttefikler İstanbul’u işgal ederdi” noktasına gelinmiştir. Bu doğru değildir. Mustafa Kemal, uzun süren bu muharebeler esnasında en önde gelen komutanlardan biri olmakla birlikte sadece taktik bir mevki işgal etmiştir.

Yarbay Mustafa Kemal'in taktik mevkiine ilişkin en açıklayıcı olay, müttefik çıkarmasının başladığı 25 Nisan 1915 sabahı cereyan etmişti. O anlar o sırada Kolordu Kurmay Başkanı olan Fahrettin Altay'ın anılarında şu şekilde anlatılır: "Kolordu komutanı [Esat Paşa] durumu daha yakından görmek için ileri hatlara doğru hareket etmişti. Mustafa Kemal'e niçin geri geldiğini sormuş, o da düşmanın artık ilerleyecek hali kalmadığını ve okuduğu bir raporda düşmanın büyük kuvvetlerinin Kabatepe kumsalına çıkmağa başladıklarını öğrenmiş olduğunu, bu sebeple o tarafa 77. Alay'ı gönderdiğini ve bu yeni duruma göre emir almak üzere geldiğini bildirmiş. Esat Paşa, daha evvel aldığı bilgileri bununla karşılaştırınca: ‘Bu raporda bir yanlışlık olacak. Kabatepe kumsalına yeni bir çıkarma yok. Siz geri dönün. Bütün kuvvetlerinizle düşmanı denize dökmeye çalışın...’ demiş.... [S]onradan anlaşıldı ki, düşman Arıburnu'nun hemen güneyindeki küçük kumsala yeni kuvvetlerini çıkararak Korku Deresi'nden Merkeztepe'ye gelmiş. Raporu yazan subay burasını Kabatepe kumsalı zannetmiş..” Bu olay, Mustafa Kemal'in her zaman isabetli kararlar veremediğini, zaten taktik mevkii gereği veremeyeceğini gösterir. Fahrettin Altay, Mustafa Kemal'in o andaki düşünce biçimini şöyle aktarır: "Arıburnu büyük kuvvetlerin karaya çıkmasına müsait değildir. Bu kuvvetler bizi çekmek için çıkarılmış olabilirler. Büyük kuvvetlerin Kabatepe kumsalına çıkmalarını beklemek lâzımdır". Tam o sıralarda anılan rapor gelmiş ve Mustafa Kemal tahmininin gerçek olduğunu zannederek 77. Alay'ı Kabatepe tarafına göndermiş, Esat Paşa durumun yanlışlığını aktarıp 27. Alay'la birlikte kuvvetlerinin bulunduğu yerde düşmana saldırmasını istemiş ise de, iş işten geçmiş ve o arada müttefikler zaman kazanıp Merkeztepe'yi tutarak Osmanlı kuvvetlerinin arasına girmişti . Tarihin şu garip cilvesine bakınız ki, Mustafa Kemal'in “büyük kuvvetlerin çıkmasına müsait değildir” diye düşündüğü Arıburnu sahili ve kuzeyindeki Anafartalar bölgesi, bütün muharebelerin en büyük çıkarmasına sahne olmuş ve bu çıkarma harekâtını püskürtmek, bu kez “Anafartalar Grubu Kumandanı” sıfatıyla yine Yarbay Mustafa Kemal'e düşmüştü.

Bu taktik mevkide, atılganlığı, öngörüleri, aldığı bazı kararların muharebenin seyrine tayin edici bir etki yapması gibi askerî nitelikleri onu pek çok alt birlik komutanı içinde öne çıkarmış ve üstleri bu özelliklerini değerlendirerek onu, savaşın kritik bir döneminde kolordu seviyesindeki bir birliğin komutanlığına (“Anafartalar Grup Kumandanlığı”) tayin ederek ciddi bir sorumluluk yükleyebilmişlerdir. Şimdi, kimileri “olsun, işte en parlak komutan oydu, bu söylenenler de bunun ispatıdır” diyebilir. Lâkin hemen şu soru akla geliyor: En az Mustafa Kemal kadar Çanakkale muharebeleri sırasında öne çıkmış pek çok komutanın adı o zaman neden hiç anılmaz veya çoktan unutulmuştur? Örneğin Esat Paşa, Vehip Paşa, Cevat Paşa, Selahaddin Adil Paşa, Albay Halil Sami Bey, Yarbay Şefik Bey, 57. Alay Kumandanı Binbaşı Hüseyin Avni, Yarbay Kâzım Karabekir gibi… Örneğin neden Sakarya Savaşı’nı veya Büyük Taarruz’u konuşurken bu savaşların “kahramanı” ve zaferi temin eden kişi olarak öncelikle Mustafa Kemal Paşa’yı ve ikinci olarak İsmet Paşa’yı biliyoruz da, o savaşlarda taktik mevkiler işgal eden ve pekalâ pek çok kahramanca taktik müdahaleye imza atmış bulunan tümen kumandanlarının adı o kadar öne çıkmıyor? Hatta onların çoğunu hatırlamıyoruz bile… Çanakkale’de stratejik kumanda mevkiindeki Esat Paşa, Cevat Paşa gibi kumandanlar neden aynı derecede değer görmez ve anılmaz da oradaki bir tümen kumandanı, bütün zaferlerin yegâne mümessili ve müstahsili olarak bilinir? Bu durumda “Çanakkale ve Mustafa Kemal” temasının askerî tarihsel değerinden ziyade ideolojik ve doktrin değeri üzerinde durmak gerekiyor.

Özellikle Esat Paşa’nın rolü önem arz eder. 3. Kolordu kumandanı Esat Paşa, müttefik çıkarmasının yeri konusunda ordu kumandanı Liman von Sanders ile ihtilafa düşmüş ve çıkarma yerini doğru tahmin etmişti. Dolayısıyla Çanakkale muharebeleri sırasında stratejik öngörüsü bakımından birinci sıra her halûkârda Esat Paşa’nındır. Esat (Bülkat) Paşa bugün tamamen unutulmuş/unutturulmuş bir kişidir. Esat Paşa, Mustafa Kemal’in kendi tümenini çıkarma öncesinde yarımadanın güneyine hâkim olan Kocaçimen Tepe’de konuşlandırmak isteğini bu yüzden desteklemiş; ama tümen doğrudan ordu emrinde ihtiyatta tutulduğu için bunun için Liman von Sanders’in emri gerekmiştir. Çıkarma başladığında telefonla bir türlü Liman Paşa’ya ulaşamayan Esat Paşa, bunun üzerine onun yanına bizzat giderek onu yarımadanın güneyine kuvvet yığmak konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Esat Paşa, Liman Paşa durumu kavrayıp karargâhını güneye taşıyana kadar da çıkarmaya karşı bütün harekâtı kendi insiyatif ve kararlarıyla yönetmiştir. Burada Mustafa Kemal’in kendi ifadeleri, Esat Paşa ordu komutanınnı ikna etmeye çalışırken, gelişen durum karşısında emir almadan kendisine bağlı alayları çıkarma bölgesine yanaştırdığı şeklindedir. Ancak Kolordu kurmay başkanı Fahrettin (Altay) durumu başka şekilde anlatır: “19. Tümen komutanı Mustafa Kemal de Arıburnu'na hareketine müsaade istiyor. Bu tümen ordu emrinde olduğundan oradan soruluyor. Ordu emir vermekte gecikiyor. Mareşal Liman von Sanders'in Bolayır'a gittiği bildiriliyor. Kolorduca Gelibolu'da 21. Alay'a hareket emri veriliyor... Arıburnu'na saat 6.30'da hareket eden [9. Tümen'e bağlı] 27. Alay saat 8.30'da Kanlı Sırtlarda düşmana çatıyor. Mustafa Kemal bu sırada hâlâ emir almadığından sızlanıyor. 57. Alay'la bir bataryayı ve süvari bölüğünü alarak harekete geçeceği sırada kolordudan kendisine bütün tümenlerle hemen Arıburnu'na hareketle düşmanı denize dökmesi emri geliyor. Bu sebeple ancak saat 10.30'da düşmana Conkbayırı taraflarında tesadüf ediyor ve saldırıya geçerek onları geri sürüyor” (a.b.ç) . Fahrettin Altay’ın belirttiği gibi, çıkarma başladığında güneyde konuşlanmış olan 9. Tümen’in kumandanı Albay Halil Sami, alaylarıyla çoktan çıkarmanın gelişmesini önleyecek biçimde konuşlandırmış ve Yarbay Şefik Bey’in kumandasındaki 27. Alay da çoktan çatışmaya girmişti.

Yarbay Şefik Bey’in çıkarma harekâtının karadaki gelişiminin önlenmesindeki rolü hiç vurgulanmaz. 27. Alay komutanı Yarbay Şefik, erken saatlerden itibaren keşif kollarından aldığı ilk çıkarma haberlerine bağlı olarak bir an önce ileri atılmak ve çıkarma karşısındaki mevzilere yerleşmek istiyordu ve 9. Tümen kumandanı Albay Halil Sami Bey’den beklediği hareket izni için ısrar etmekteydi. Üçüncü raporundan sonra saat 05.45'de Tümen'den şu emri aldı: “Düşman Arıburnu ile Kabatepe kısmına asker çıkarmaktadır. 27. Alay Çamburnu'ndaki dağ bataryası da emrinde olmak üzere bu düşmanı denize dökmek için derhal Kabatepe istikametinde hareket edecektir”. Çıkarma karşısında bir saat kadar geç hareket edilmişti, ama bu konuda 9. Tümen komutanının bir kusuru yoktu. Çünkü bu gecikmeden 9. Tümen komutanını sorumlu tutmak askerî açıdan mümkün değildi. Genelkurmay Harp Tarihi'nin yazdığına göre, “aslında gecikme diye birşey yoktur. 9. Tümen komutanı gereğince çabukluk göstermiştir. Çünkü bu tümenin sorumluluk alanı geniş ve görevleri çok zordu. Seddülbahir çevresinde de çıkarmalar başlamıştı. Her taraftan düşman çıkarmalarına ait raporlar geliyordu. Düşman deniz kuvvetleri bütün yarımada güney kıyılarını sarmıştı. Kabatepe ve güneyinden, Kumtepe kıyılarına kadar fazlasıyle kritik ve çıkarmaya elverişli kısımlar vardı. Düşman çıkarmasının henüz ilk hareketleri oluşuyor ve amfibi harekâtın karanlık bir dönemi yaşanıyordu. Tümen için durum ve düşmanın gerçek harekât planı her bakımdan meçhuller içerisinde idi. Ancak bir kolordunun kapatabileceği geniş bir muharebe alanında çok yönlü görevlerini başarmak zorunluğunda olan bir tümen komutanından, tesadüf muharebelerine benzer kısa bir durum muhakemesi ile karar istenemezdi. Elbette durumun berrak ve belirgin bir hâl almasını bekleyecek, deniz vasıtasına hâkim ve tam bir insiyatif içerisinde hareket eden düşman komutanlığının ne yapmak niyetinde olduğunu anlayacaktı. Bu nedenle 9. Tümen komutanı, 27. Alayı'nı saat 05.45'te Arıburnu istikametinde sürerken son derecede süratli davranmış oldu” . Bu ifadeler, çıkarma harekâtının Eceabat’a doğru gelişmesinin önlenmesinde birinci şeref mevkiini 9. Tümen’e ve onun 27. Alayı’na veriyor. Bu ilk muharebe sırasında 27. Alay kumandanı 9. Tümen’e bir rapor yazmış ve Arıburnu sırtlarının işgal edildiğini söyleyerek kendisinin taarruza geçeceğini bildirmişti. Yarbay Şefik’in tümenden arzı, Mustafa Kemal’in kumandasında Kocaçimen Tepe’de bulunan 19. Tümen’in alayın sağını tutması için aracılık etmesiydi. Mustafa Kemal, 9. Tümen komutanının bu arzı işleme koyarak kendisine emir verecek bir konumda bulunmasından şikâyetçi olmuştur. Bunu komutanın askerî yeteneklerini mesele ederek kolordu komutanına yansıtır. Esat Paşa anılarında 19. Tümen komutanının bu konudaki raporunu şöyle aktarır: “Bu belge ile Mustafa Kemal Bey, 9. Tümen Komutanı olup Eceabat-Kirte bölgesinde bulunan piyade Albay Halil Sami Bey'in kıdemi sıfatıyla ve o gün bölgede daha üst rütbede bir komutanın bulunmaması yönünden düşmanın ilk çıkarma gününde kendisine verdiği emirleri tenkit ediliyor..."du, der . Yani Mustafa Kemal, düpedüz 9. Tümen kumandanından, sonradan tenkit ettiği ama uygulamak zorunda kaldığı bir emir almıştı ve kimselere sormadan kendi insiyatifi ile 27. Alay’ı kendi komutası altına alarak Arıburnu’na yanaşmış falan değildi. Herşey 9. Tümen karargâhının bilgisi dahilinde cereyan etmişti. Mustafa Kemal anılarında bu durumdan hiç söz etmez. Özetle, her ne kadar Mustafa Kemal Halil Sami Bey’in askerî yeteneklerini küçükseme eğiliminde olsa da eğer bir kahramanlık ve atılganlık söz konusu ise, aynı muharebe şartlarını paylaşan ve yine hiç bir yerden emir almaksızın kendiliğinden harekete geçmek iradesini gösteren, hatta Mustafa Kemal'in 19. Tümeni'ni de yönlendiren 9. Tümen komutanı Albay Halil Sami ile 27. Alay komutanı Yarbay Şefik'i de, en azından "Türk savunmasının erken yıkılmak tehlikesinden kurtarılması"ndaki kararlılık, ileri görüş ve atılganlık bakımından Mustafa Kemal'in yanına yazmak gerekir. 9. Tümen birlikleri, ateş gücünün göreli azlığına rağmen Seddülbahir önlerinde müttefiklere çok ağır kayıp verdirmişlerdi. Bununla beraber Arıburnu önlerinde ihtiyat birlikleriyle ve 9. Tümen'den katılan bir alayla takviye edilmiş, görece daha kalabalık bir güçle ve daha yoğun topçu desteğiyle direnen Mustafa Kemal'in yıldızı parlarken, sadece iki alayla direnmeye çalışan Albay Halil Sami haksız bir biçimde başarısız sayılmış ve isabetsiz kararlarıyla kuşku yaratan Mareşal von Sanders'in yine isabetsiz bir kararıyla tümen komutanlığından alınmıştı. Bu haksızlık Fahrettin Altay’ın anılarında açıkça ve kınayarak anlatılır . Burada Liman Paşa’nın hem stratejik değerlendirmeleri bakımından zayıf hem de duygusal olduğu görülmektedir. Zira, Seddülbahir'den farklı olmayan bir şekilde, müttefiklerin Arıburnu kıyısında da dar bir şeritte tutunma başarısı göstermiş olmalarına rağmen, aynı husumeti Mustafa Kemal'e göstermemiştir. Çünkü cepheyi gözetlerken Mustafa Kemal'den gelen bir rapor kendisine okunmuş ve Mustafa Kemal'in raporunda "düşman bu gece denize dökülecektir" denilmesi onun gözlerini yaşartmıştı . Oysa sonuçta değişen bir şey yoktu! Ne o gece ne de izleyen 8 ay boyunca düşman denize dökülemeyecekti!

“Savaş büyük fedakârlık, yokluk ve zorluklar içinde kazanıldı”
Yedi düvele karşı yokluklar içinde harp ettik! Bu tez İslâmcı kanadın da, ulusalcı kanadın da sahiplendiği bir tezdir. Şahidimiz yine Akif: En kesif orduların yükleniyor dördü beşi -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya- / Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya/ Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı! / Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı' / Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi / Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi! / Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer/ Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer / Yedi iklimi cihânın duruyor karşında / Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada! / Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk / Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk / Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...

İşe tersinden bakalım: Savaşı sen ilân ediyorsun. Savaş ilân ettiğin “yedi düvel” de senin kapına dayanıyor kaçınılmaz olarak! Savaş bu… O zaman senin savaş ilân ettiklerin vahşiler oluyor, yamyamlar oluyor, yırtıcı ve sırtlan kümesi oluyor! Üstelik Akif’in dizelerinde açık bir ırkçı aşağılama da seziliyor. Kolonilerden toplanıp (üstelik büyük olasılıkla ön saflarda ölmeye) getirilmiş zavallılar Akif’in ağzında “Kimi Hindû, kimi yamyam…” diye aşağılanıyor. Aslında bütün bu dizeler bayrak edilirse, haksızlık yapılan şeyin bizatihi o savaş sırasında pek çok insanî hasletini öne çıkarmış Osmanlı ve müttefik ordulara mensup sıradan insana (ki bunların büyük çoğunluğu o savaşta şehit düştü) büyük bir haksızlık yapılmış, onlara büyük bir hakarette bulunulmuş oluyor. Bizler değil miyiz, Atatürk’ün “Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanının toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarımızı dindiriniz! Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır” şeklindeki o soylu sözlerini gururla sahiplenen! O vakit burada ortak insanlık hikâyesinin trajik bir sayfasının yaşandığını kabul edip ortak dersler çıkarmaktan başka beşeri ve medeni yol yok, demektir. Onun ötesindeki her söz haksızlık ve hadsizlikten ibarettir. Haydi Akif’in savaş propaganda makinesinin bir parçası olduğunu ve bu dizelerin savaşın sıcaklığında söylendiğini kabul ederek onu “mazeretli” sayalım ; o zaman bu sözlerin en önemli parçası olduğu Çanakkale efsanesini bugüne taşıyıp bugün en yüksek sesle haykırmak neyin nesi oluyor?

Bu çerçevede ezeli düşman olarak “Avrupa”yı ve “Batı”yı kodlamakta ideolojik/politik tercihler bakımından hem Kemalist söylemin hem de İslâmcı söylemin pek sevdiği bir tema olarak ortaya çıkıyor. Zira Batı, emperyalizmi temsil ediyor ve buradan Türklerin de (ya da müslüman Türklerin) bütün ezilmiş halklar adına emperyalizme karşı mücadelenin önderliğini yürütmüş bir hâkim ve alternatif millet olduğu iddiası temel kazanıyor. Çılgın Türkler'in yazarı Turgut Özakman'ın ikinci büyük projesinin Çanakkale olması, bu bakımdan bir tesadüf değildir. Özakman, bir röportajında, bugünkü Avrupalıların “Shaekspare'in değil Lloyd George'un çocukları” olduğunu söylemektedir. Bugünün siyasetini izahta neredeyse yüz yıl öncesinin olay ve gerçeklerine dayanmaktaki garabet bir yana, tarihin şu garip cilvesine bakınız ki, Özakman'ı hilafına, Türkiye'nin AB kapısındaki en büyük destekçisi de başından beri Lloyd George'un memleketi İngiltere oldu. AB içindeki demokratik güçlerin (Yeşillerin, Komünistlerin, Sosyalistlerin ve Liberallerin) Türkiye'ye destek verdiği de ayrı bir konu… Buna karşılık Lloyd George'la aynı geleneğe mensup Muhafazakârların ve Avrupalı milliyetçilerin Türkiye'nin AB’ye girişi karşısındaki esas tıkaç olduğu da bir başka gerçek!.. O zaman buradaki ciddi bir okuma hatası var, demektir: Bir ülkenin veya milletin topyekûn düşmanlarından veya dostlarından bahsedilemeyeceği gibi, düşmanlık ve dostluk gibi pozisyonlar konjonktürel, siyasî ve hatta sınıfsal bir konumlanıştan türeyen durumlardır. Ancak tıpkı Batı'da olduğu gibi milliyetçi körlüğün türlü biçimleri, Türkiye'de de bu gerçeği görmeye engeldir. O nedenle aynı milliyetçi körlüğün, Çanakkale'de olup-biteni bütün yönleriyle ve gerçekliğiyle, soğukkanlı bir bakış açısıyla değerlendirmesini beklemek de zor. Kayser Wilhelm’le birlikte hareket edip Lloyd George’un ülkesine savaş ilân etmek eğer meşru görülüyorsa, neden Avrupa ile Wilhelm değil de Lloyd özdeşleştirilir, anlamak mümkün değil!

Yüz yıl önce Gelibolu yarımadasına düşen ve oradan çıkamayan “düşmanımızın”, döneminin en donanımlı ve güçlü ordularından teşekkül ettiğini iddia etmek de gülünç kaçıyor. Yanında savaşa girdiğimiz Almanya’yı ve Avusturya’yı ne yapacağız o zaman? Ya da şu soru haklı hale geliyor: Osmanlı kurmayı kime karşı savaş ilân ettiğinin farkında olmayacak kadar gaflet içinde miydi ki, karşısında direnmek ve sonuç almak bu kadar zor olan dünya devlerine karşı savaşa girme cesaretini gösterdi? Bu donanım, kadro ve personel üstünlüğü meselesi bir yana, bir de müttefik karargâhlarının taktik aczi ve çaresizliği var ki, asıl üstünde durulması gereken konu odur. Bu meseleye yukarıda kısa bir dipnotla giriş yapmıştım. Donanmasının üstün gücüne karşılık itilaf kuvvetlerinin son derecede kötü askerî taktiklerle savaşmayı sürdürmesi , planlamanın ve yığınağın üstün körü olması ve muharebelerin askerî zekâyı yansıtacak bir stratejik öngörüden ziyade, günlük hatta anlık önlemlerin, yeterli arazi ve düşman keşfine dayanmayan hareketlerin gölgesinde sürdürülmesi Çanakkale anlatısında genellikle gözardı edilen veya “edilmek istenen” bir husustur. Bunu Gelibolu gazisi olan bir Avustralyalı asker veciz şekilde ifade eder: “Çıkarmadan itibaren herşeyin yanlış gittiği Gelibolu’yu göklere çıkarmayı bırakın, İngilizler her şeyin içine ettiler”. Bir başkası şöyle diyor: Hem çok dar olan kıyıya çıkmaya çalışmak hem de ucu bucağı olmayan ve düşman ateşine açık tepelere tırmanmaya kalkışmak aptalcaydı”. Ve son bir tanık, Melbourne’lu Roy Longmore: “Yanlış kıyıya çıkarma yaptık, ele geçirilmesi imkânsız mevzilere taarruz etmeye kalkıştık, çok kötü teçhiz edilmiştik, hatta kış için hazırlık bile yapmamıştık –berbat bir liderlik”! Bu kötü taktik duruma ilaveten bir de dönemin sevk ve idaresine hâkim olan ve başka taktiklerin geliştirilmesine imkân tanımayan “siper savaşı” rezilliği hem iki taraf için kayıpları olağanüstü noktalara çıkarttı hem her iki taraf için de kesin sonuç almayı imkânsız hale getirdi. Dönemin savaşma şekli siperleri tutmak ve karşı siperlere hücum etmek şeklinde gelişen kısıtlı bir taktik görünün hükmü altındaydı . Bu yüzden ağır bir ateş gücüyle bir sipere tutunmuş olan hasmı oradan atmak ancak büyük kayıplar vermekle mümkündü. Üstelik bir siperi ele geçirseniz de önünüzde daha pek çok siper beliriveriyordu. İşin içine bir de yarımadanın coğrafyasının ve savaşın geliştiği alanın manevralara ve çevirme harekâtlarına müsait olmayan yapısı girince, bütün büyük kayıplara rağmen kesin sonuç almak bir hayal haline gelmekteydi. Bu yüzden müttefik kuvvetleri tabyaları susturacak ilerlemeyi kaydedemedikleri ve Eceabat kıyılarına asla atlayamadıkları gibi, bütün zafer anlatısının aksine Osmanlı Beşinci Ordusu da düşmanını asla denize dökemedi! Britanyalılar netice alamayacaklarını anlayınca kendileri çekilip gittiler. Sonuç: Yaklaşık olarak müttefik ordularından 44 bini kayıp 97 bini resmen tespit edilmiş ölü ve yaralı olmak üzere toplam 141 bin kişi, Osmanlı ordusundan da 11 bini kayıp, 57 bini ölü, 97 bini yaralı ve 14 bini de hastalıktan ölenler olmak üzere toplam 179 bin kişi canından oldu veya ölünceye dek savaşın vücudunda bıraktığı ıstırabı çekmek zorunda kaldı.

Osmanlı ordusunun yokluk içinde ve en zor şartlarda bu savaşı sürdürdüğü efsanesi de güncel “Çanakkale destanı”nın önemli bir parçası haline getirilmiştir. Sanki böyle olmasa, kazanıldığı söylenen “zafer”e bir halel gelecek! Yayılan bu söylemin iki önemli medyatik uzantısı var. İnternet sitelerinden dolaşıma sokulup memleketin dört bir tarafına yayılan ve bu yolla bir gerçeklikmiş gibi ikonlaştırılan, Çanakkale'de askerin “üç öğünlük yemek listesi” ve üstü başı yırtık Osmanlı askerleri fotoğrafı üzerinden üretilen “işte savaşı bu şartlarda kazandık”! iş‘arı... Bu hissî göndermeler, bugünün insanına ne büyük fedakârlıklarla yurt savunması yapıldığını ve bugün bu şartlarda kazanılmış vatanı satmaya yeltenen densizlere rağmen, o zamanki atalarımızdan aldığımız ilhamla vatan savunmasının sürekliliğini vurgulamayı amaçlar . Oysa bu ikonlar da birer propaganda aracı olarak uydurulmuş şeylerdir. Örneğin bir uçağın önünde yırtık pırtık asker giysileri içinde gösterilen gençlere ait fotoğraf, bir Alman pilotun muhtemelen Suriye'de asker giysisini yağmalamış köylülere ait bir fotoğrafı olup, gençlerin birinin kafasında Alman asker kepi vardır. Fotoğrafın orijinal halindeki Alman kepi, fotoşop yardımıyla silinip yerine Enveriye kondurulmuş ve bu fotoğraf piyasaya bu haliyle sürülmüştür. Çanakkale'nin, tıpkı Sarıkamış gibi ulusal bir metin halinde yeniden kurgulanması güncel bir kampanyanın parçasıdır ve muharebelerin gerçekliğiyle ilişkisi yoktur.

Fedakârlık ve insanüstü nitelikler atfedilen savunma ruhunun bir diğer önemli unsuru “Seyit Onbaşı” hikâyesidir. Şu garipliğe bakınız ki, Esat Paşa’yı, Cevat Paşa’yı ve benzeri pek çok önemli askeri Çanakkale öyküsünde yok sayan resmî anlatı, Mustafa Kemal’le bir onbaşı arasında gidip gelmekle yetinmekte, bir de 57. Alay’a ve Nusret mayın gemisine şöyle bir değinip yürekleri titreterek işin içinden çıkmaktadır. Bir kere Seyit Onbaşı hikâyesinin gerçekliği çok kuşkuludur. Seyit Onbaşı’nın 18 Mart’ta Ocean zırhlısının dümensiz kalmasına yol açan atışı hakkında, örneğin harp boyunca yarımadanın güney kısmındaki kuvvetlere kumanda eden Esat Paşa’nın altı ciltlik hatıratında tek satır geçmiyor. Bu hikâyenin Harbiye Nezâreti tarafından propaganda amacıyla neşredilen Harb Mecmuası’nın ikinci sayısında Seyit Onbaşı’nın fotoğrafı ile birlikte görünmesine rağmen savaşa bizzat iştirak edenlerin hiçbirinin bu son derece etkileyici olaydan bahsetmemesi oldukça ilginçtir . Neden sonra bu hikâye 23 Ağustos 1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Gıyas Tekin imzasıyla yer alan bir haberle yeniden ortaya çıkar. O tarihe kadar Seyit Onbaşı’nın kahramanlığı ile ilgili ne bir haber ne de herhangi bir kaynakta bilgi mevcuttur. Bütün bu kahramanlık hikâyesinin kaynağı, Seyit Onbaşı’nın, onu Edremit’teki köyünde (Çamlık köyü) ziyaret eden Gıyas Tekin’e verdiği röportajdan ibarettir . Görünen o ki “Seyit Onbaşı” hikâyesinin gerçekliği, bir savaş propagandası gerçekliğinden ibarettir. Nusret mayın gemisi anlatısı ise, “gayrımillî unsurlardan” temizlenerek eksik aktarılır. Nusret’in çarkçıbaşısı Alman mühendis Reeder geminin dumansız olarak seyretmesini sağlamış ve böylelikle sisten de istifade eden Nusret, müttefik donanması tarafından keşfedilmeden mayın dökmeyi başarabilmişti. Mayınların başarıyla dökülmesine nezaret edenler arasında Alman torbidocu Bettaque ve iki Alman astsubayı daha vardır . Onların katkıları anılmadan Nusret’in başarısı tam olarak anlatılamaz. 57. Alay ise, çıkarma günü göğüs göğüse muharebeye girmiş ve mevcudunun üçte ikisini kaybetmişti. Kendisinden sayıca çok üstün düşmanına karşı giriştiği bu göğüs göğüse muharebede bu kaybın ortaya çıkması muhtemeldi ve belki de kaçınılmazdı. Alayın kahramanlığı ve çıkarma günü oynadığı kritik rol bir yana, Çanakkale muharebelerine ve genel olarak bütün I. Dünya Savaşı muharebelerine hâkim olan taktik zihniyetin bu tür kayıpları olağan sayması ve bu nedenle bu tür taarruzların sayısız kereler tekrar etmesi, öncelikle bu savaş taktiğinin eleştirilmesini icap ettirir. İnsan kaybının hiçe sayıldığı bir taktik zihniyettir bu. Savaşa taraf olan devletler bu yüzden büyük sayılarda insanı devamlı askere alıp cepheye sürmüşler ve savaşlara kumanda eden generaller küçük kazanımlar için bu insan kaynağını harcamaktan hiç çekinmemişlerdir. Bu aslında bir tür “taktik delilik”tir. Bunlarla hesaplaşmadan I. Dünya Savaşı’nı anlamak da mümkün değildir. Bu taktik zihniyet, adeta Mustafa Kemal’in “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” sözünde simgeleşmiştir. Yarbay Mustafa Kemal de pek çok diğer stratejik, taktik ve operasyonel birlik kumandanı gibi askeri ölüme sürmekten hiç çekinmemiştir. Bu atılganlığın maliyeti ise çok büyük olmuştur. Çanakkale muharebelerini inceleyen pek çok harp tarihçisi bu gerçeğin altını çizer. Örneğin Rhodes James “iş tamamen Mustafa Kemal’e kalsaydı herhalde Mayıs’ın başında ANZAC bölgesinde tek bir Türk askeri bile sağ kalmazdı” diyor .

Çanakkale muharebelerinden geriye kalan koca bir derstir. Bu dersi çalışanlar, sadece savaşın korkunçluğunu, birtakım kifayetsiz muhterislerin binlerce gencin ölümüyle sonuçlanacak savaşlar açarak nesilleri söndürdüğünü, bütün bunlardan devşirilecek ulusal erdem ve gurur hissesinin sadece “politik” amaçlara hizmet ettiğini görürler. Bu çabalar sadece, tarihin kötüye kullanımının en ibret verici örnekleri olarak kalacaktır. Bu savaşta erdem ulusal değil, kişiseldir. Bunu sağlayan birbirine karşı savaşan insanların, bir süre sonra yaptıkları işin anlamsızlığını, savaşın dehşetini kavramaları ve buna bağlı olarak karşılarındakinin de insan olduğunu görebilmeleridir. Yani burada ortak payda sadece insan olmaktan ibarettir, ne ulusal olana ne de dine bağlanabilir. Özetle ideoloji yoktur, duygu ve empati vardır. Bu duygunun ve empatinin en veciz ifadelerinden biri 1918’de Şam’ı ele geçiren Britanya birlikleri içinde bulunan (yani 1915’ten beri savaşmaya devam eden) Avustralyalı süvari Len Hall’ın şu sözleridir: “Gelecek sefer işgalci Avustralyalılara karşı Türklerin yanında savaşacağım çünkü öylesine iyi insanlardı ki, üstelik orası onların ülkesiydi, bizim değil”. Çanakkale’den savaş karşıtlığı devşirerek ülkesine dönen ve 2000’li yılları gören Avustralyalı üç asker, Avustralyalıları Gelibolu’yu idealize etmemeleri konusunda uyarmıştı. Bunlardan Walter Parker, “Gelibolu hiçbir şey başarmadı. Sadece, savaşın anlaşmazlıkları çözen bir araç olmadığını gösterdi” diyordu .
Bu yazıyı okuduktan sonra ortaya çıkacak öfkeli bazı sesleri duyar gibi oluyorum: emperyalizmin Türkiye’deki uzantısı olmaktan tutun da ikinci cumhuriyetçiliğe, Atatürk düşmanlığına ve hatta millet düşmanlığına ve milletin değerlerine saldırmaklığa kadar varan bir saldırı salvosu bizleri bekliyor. Oysa bütün bu muhtemel seslerin sahiplerinin bilmesi gereken bir şey var: Eleştirel tarih yazımına hizmet eden bir avuç insan tarihçilik yapmaya çalışıyor. Bizlerin tarihimizi efsâne ve mitoslardan temizlenmiş akademik haline koymaktan başka bir çaba veya kastımız olamaz. Yazdıklarımıza yön veren yegâne kaygı etik bir tarihçilik, genel insanlık değerlerine saygı içinde geçmişin bütün tanıklıklarına kulak vererek ve çeşitli yol ve yöntemler kullanarak ulaşmaya çalıştığımız bulgulardan yola çıkarak olan/bitene uyan bir tarih inşa etmek. Kurgusal olan, ne yazık ki böyle bir çaba karşısında deşifre oluyor. Yapacak bir şey yok… Hayır, “eğer görüyorsanız da yazmayın” diyorsanız, bunu yapmanın kimseye bir faydası olmadığını söylemek zorundayım. Zira bir toplum ancak ideolojik ve politik, gündelik ve konjonktürel kaygıları bir tarafa bırakarak çalışmayı becerebilen bilim insanları sayesinde olgunlaşır; o toplumun akademik dünyası böylece çıkması meşru sayılan “tek ses”ten kurtularak gelişir ve zenginleşir. Tarih bir savaş aleti ve yöntemi değildir, sadece geçmişe kulak vermenin, olan/biteni anlamanın ve geçmişte yaşanmış hatalara bir daha düşmemenin aracı olduğunda değer ve anlam kazanır.

birikimdergisi.com/dergiler/bi

Samanyolu'nda 'gizemli' nesne keşfedildi: Benzersiz niteliklere sahip!

Samanyolu'nda keşfedilen yeni bir 'gizemli' nesnenin, bir kara delik ile özel bir yıldız türünün birleşimi olabileceği iddia edildi.

cumhuriyet.com.tr/dunya/samany

Samandağ’da Bulunan Eros ve Psyche Mozaiği

Eros ve Psyche Mozaiği, 1930’larda Seleucia Pieria (Samandağ) Antik Kenti’ndeki İçki Yarışı Evi’nde bulundu.
arkeofili.com/samandagda-bulun

"Gerçeklik dünyasının sınırları vardır; hayal dünyası sınırsızdır."

Jean-Jacques Rousseau

Bacaklarımı açmak depremlere,
saçlarımı açmak fırtınalara ve rüzgarlara sebep oluyorsa ...

Gerdanımdan küçük bir görüntü denizlerin yükselmesine, sesim toprağın kaymasına sebep oluyorsa ...

Sütlü koca memelerimin görünümü kıtlığa ve sefalete neden oluyorsa, kollarımın açıklığı iklimi ısıtıyorsa ...

Gülüşüm kainatın dengesini bozup, istikrarsızlık yaratıp tüm ahlaksız içgüdüleri uyandırıyorsa ...

Tüm doğal felaketlerin ardında ben varsam, o halde benden kork !

Çünki İlahi güç ben, mutsuz ve ölümlü olan sensin !

Taous Ait Mesghat, Cezayir
(Berberi toplumuna mensup)
Kadın Şair
Mahmut Uzun

Astare şa boosted

Müslüman feminist Konca Kuriş, Kur'an’ın dogmatik şekilde yorumlanması ve tarikat düzenine karşı çıktığı için katledildi. Sadece dinsizleri değil sorgulayan dindarları da tehdit eden yobazlar tarafından kaçırılan Kuriş, 35 gün işkence gördükten sonra öldü. Ölüm yıldönümünde kendisini saygıyla anıyoruz.
instagram.com/p/C2b7NvUNLXv/

"İnsanları uyandırmak gerek. Şeyleri algılama biçimlerini altüst etmek. İnsanları kızdıracak, kabul edilmez imgeler yaratmak lazım. Pek güvenilir olmayan, tuhaf bir dünyada yaşadıklarını, sandıkları gibi bir dünyada bulunmadıklarını anlamalarını sağlamak."

Pablo Picasso

Astare şa boosted

“Twenty-five thousand Palestinians are dead, and all you’re enraged about is international shipping.” – Watch Irish MEP Clare Daly expose the EU Parliament for its disregard of over 25,000 dead Palestinians in comparison to its outrage over international shipping in the Red Sea amid Yemen’s Ansarallah’s blockade in solidarity with the Palestinian people in Gaza.

#Houthis #EuropeanParliament #GazaWar

Türk Kavramının Sınırları
Suavi Aydın
“Türk” kavramı, uluslaşma süreci içinde, anlamı hem eşzamanlı hem de ardzamanlı olarak genişletilmiş bir çerçevedir, tıpkı uluslaşan diğer toplumsal kuruluşlarda olduğu gibi. Bu yazının konusu işbu genişletme ve bunun eleştirisidir. Hiç kuşkusuz “Türk” kavramının etnik bir temeli vardır ama bir ulusa ad olarak seçilmesinden bu yana, özellikle resmî söylemler içinde, bu ulus atfının sınırları son derecede oynak ve belirsiz olmuştur. Tabiî sorun, “Türk” adı ile anılan ulusun, bir “ulus” olarak ne zaman ortaya çıktığı ile yakından ilişkilidir. İşte kavramın ardzamanlı genişletilmesinden doğan anakronizm sorunu da bu noktada başlamaktadır. Burada cevaplanması gereken iki soru ortaya çıkar: Birincisi, Cumhuriyet öncesindeki “millet” kavramına “ulus” kavramının içeriği yüklenebilir mi ve Osmanlı-Türk özdeşliği geçerli midir? İkincisi ise kendisine Türk diyen topluluklar, bu ada ne tür bir genişlik tanıyarak tarihin hangi noktasında ortaya çıkmıştır?

birikimdergisi.com/dergiler/bi

Hızla Türkleşiyoruz

Taner Akçam

Bu yazı birbirinden bağımsız iki ayrı yazının koalisyonundan oluşmaktadır. Birincisi, Türkiye’de şu anda yaşadığımız “etnikleşme”, “homojenleşme” sürecine ilişkindir. “Türkleşme” yolunda ikinci adım olarak da niteleyebiliriz bunu. İkinci Yazı Türkleşme’nin ilk evresinden bir kesittir. Birinci “homojenleşmeyi” nasıl yaşadığımız; Anadolu’da yüzde 90’ı Müslüman bir topluluk yaratmayı nasıl başardığımız üzerine ufak bir anekdot olarak da anlayabilirsiniz bunu. Amacım dünle-bugün arasında bir köprü kurabilmek, bugün yaşananları dünün ışığında yeniden anlamlandırmaktır.

1. ANADOLU’DAKİ İKİNCİ HESAPLAŞMA
Anadolu toprakları son yüzyıllardaki ikinci büyük hesaplaşmasını yaşıyor. Birinci büyük hesaplaşma 19. yüzyılda filizlenmiş ve ağırlıkla 1908 sonrası yaşanmıştır. Türk Devleti, Anadolu’daki birinci “ulusal hesaplaşmanın” ürünüdür. Birinci hesaplaşma, görünürdeki ulusalcı niteliğine rağmen, esas olarak dinî temelde yaşanmıştır. Anadolu’nun başta Türkler ve Kürtler olmak üzere, Müslüman toplulukları aralarındaki tüm problemlere ve eşit olmayan ilişkilere rağmen anlaşmışlar ve Anadolu’nun gayrımüslim topluluklarını sürmüşler veya imha etmişlerdir. Bugün ikinci hesaplaşma ise Müslüman topluluklar arasında yaşanmaktadır. Artık Müslüman olmak bu toplulukları birarada tutmaya yetmemektedir. Taraflar Müslüman olmanın ötesindeki kimliklerine sarılmaktadırlar. Kürtler, Türkler tarafından ezilmelerine karşı çıkabilmek için, Müslüman ortak kimliğinin dışındaki, ulusal ve kültürel özelliklerine sarılarak kendilerini yeniden tanımlıyorlar.

Modernleşmenin ve bir ulus olmanın doğal evreleridir bunlar. Her iki evrede de egemen olan Türkler’dir. Türk çoğunluk hesaplaşmayı iki ayrı boyutta yaşamaktadır. Birincisi kendi içerisinde. Çünkü modernleşme, genel kural olarak, dinin siyasal-toplumsal bağlayıcı olma özelliğini yitirmesi biçiminde yaşanmaktadır. Bu süreç içerisinde, din daha çok kültürel bir özellik olarak, sivil toplum düzeyine itilir. Türkler bugün esas olarak bu süreci yaşıyorlar. Sürecin zor ve sancılı olmasının en önemli nedeni, Batı modernleşmesinden farklı olarak, Türk modernleşmesinin, dinî-kültürel gelenekleri ile fazla barışık olmayan bir süreç yaşamış olmasıdır. Batı’da modernleşme, esas olarak (aradaki tüm çatışmaya rağmen) Hıristiyan kültürü ve geleneği ile barışık biçimde yaşandı ve onun üzerinde temellendi. Bizde ise özellikle 19. yüzyılda İslâm’ın, modernleşmenin, siyasal düzeydeki en temel niteliği olan, yurttaş kavramına, genel eşitlik prensibine karşı çıkması nedeniyle, İslâmi kültürle (sesli veya sessiz) çatışarak onu karşısına alarak yaşandı. Refah Partisi, Türk modernleşme hareketinin bir ürünüdür ve esas olarak, modernleşme ile dinî-kültürel geleneğin barıştırılması misyonuna soyunmuş görülüyor. Bunu yapıp yapamayacağından bağımsız olarak görülmesi gerekiyor ki, bugün Türkler kendi içlerinde ayrışmaktadırlar. Alevilik, Laiklik, Müslümanlık, modernleşme sürecinin sonucu olarak alt kimlikler biçiminde öne çıkmaktadırlar.

Ülkedeki dinî hareketin yükselmesine rağmen bunların söyleniyor olması şaşırtıcı gelebilir. İddia ettiğim şudur; Din, Türkiye toplumunda genel bağlayıcı kimlik olmaktan çıkmaya başlamıştır. Tüm laik görünümüne rağmen, din, hem TC devletinin önemli ayaklarından bir tanesi olagelmişti, hem de toplumda tüm kesimleri birarada tutan bir üst kimlik durumundaydı. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından bu yana, Türklük asla etnik-kültürel anlamda tanımlanmadı. Özellikle Kürt ulusunun varlığı nedeniyle de daima İslâmi kimlikle Türklük bir ve aynı olarak tanımlanmaya çalışıldı. 1920’li yıllarda Anadolu’nun Türkleştirilmesi için Yunanistan ile yapılan nüfus değiş tokuşunda Anadolu’dan Hıristiyan Türkler çıkarıldılar ve yerlerine Müslüman Yunanlılar getirildiler.

Modernleşme sürecinin bir sonucu olarak, bu kabuk değişmeye başlamıştır. Din giderek toplumun bir kesiminin siyasal kimliği haline geliyor. İslâmi Hareketin güçlenmesi, dinin toplumda bağlayıcı bir üst kimlik olma özelliğini yitirmesi ve bir çevrenin siyasal kimliği haline gelmesi anlamına geliyor. Türkiye’de ilk defa sivil toplum boyutunda insanlar din ile aralarına siyasal bir mesafe koymaya başlıyorlar. Yani egemen topluluk, olarak, dinî kimliğimizden sıyrılmaya başlamış bulunuyoruz. Müslümanlıktan sıyrılarak, onu kültür boyutuna iterek, “hakiki” Türkleşme sürecinin içinde bulunuyoruz. Ne kadar hakiki Türk olup olmayacağımız, dini ne derece kültürel bir özellik boyutuna indirip indiremeyeceğimiz, hem laik-dinci çatışmasına, hem de Türk-Kürt çatışmasına bağlı olarak şekillenecektir.

Uluslaşmanın ikinci ekseni Türk-Kürt çatışmasıdır. Laik, dinci, Alevi, kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, egemen Türk topluluk Kürtlere karşı olma temelinde birbirleri ile uzlaşabilmektedirler. Kürt hareketi henüz uluslaşma sürecinde içinde bulunduğu konum nedeniyle kendi dinî geleneği ile büyük bir çatışmaya girmemiştir. Bu halleriyle 1920’lerin Türklerine benziyorlar. Yaşanan hesaplaşma, her farklı grubun kendisinin farklı olan özelliklerine sahip çıkması biçiminde olmaktadır. Alevi, Kürt, laik, İslâmcı tüm akımlar kendi partiküler kimliklerine sarılmayı nihai çözüm olarak görmektedirler. Bu bir çözülmedir, toplumun kendisini meydana getiren unsurlara ayrışmasıdır. Sürecin bu biçimde devam etmesinin sonuçlarından bir tanesi, “etnikleşme” ve ona bağlı olarak “homojenleşme” olacaktır. Unsurlarına ayrılan toplumda, her bir kesim, ana meseleyi kendisine benzemeyenlerin varlığında görecektir. Ve her grup, kendi “etnik grubunu” koruyacak siyasal çözümlere yönelmeyi tercih edebilecektir. Söylediğimiz gibi, bu konuda başı Türkler çekmektedirler.

Birinci hesaplaşma, Anadolu’nun Müslim-gayrimüslim renkliliğine son vermiştir. Şu anda herkes yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke olmamızla övünmektedir. Bunun nedeni Müslümanların Hıristiyanları imha etmiş olmasıdır. Şimdi ikinci etnikleşme ve homojenleşme nedeniyle yüzde 90’ı Türk (yani Kürtlerin olmadığı) veya Alevisiz bir Türkiye ile övüneceğimiz günlere doğru gidiyoruz. Türk, Kürt, Alevi vb. kendisine sıkı sıkıya sarıldığımız bu “alt kimlikleri” siyasal örgütlenmenin anlam üreticileri haline getirirsek bunun anlamı, Anadolu’da karşılıklı olarak “etnik temizleme” sürecine girmek olacaktır. Her grup, ağırlıkla sadece kendisinden olan insanların yaşadığı coğrafî birimler yaratma yoluna gidecektir. Mersin’de, Adana’da, Fethiye’de Türkler’in şimdiden böylesi bir ruh hali içine girmiş olduklarından söz edebiliriz.

Yapılması gereken elbette tüm farklı kimliklerin yaşam alanlarının kurumsal olarak garanti altında alındığı sivil ve demokratik seçenekler doğrultusunda kavga verebilmektir. Bunun yolu da, etnikleşme sürecinde, dahil olmaya ve edilmeye başladığımız kollektif kimliğimizi, siyasal olarak birarada yaşamanın şartı haline getirmemektir. Toplumda birarada yaşamanın ortak anlam üreticisi bir etnik-din grubuna dahil olmak olmamalıdır. Türkler’in egemenliğinde ve belirleyiciliğinde diğer kimlikleri ezerek veya asimile ederek yaşanan bu süreçte yukarıda söyleneni yapabilmek elbette kolay değildir. Ama Yugoslavya biçiminde bir etnik temizleme savaşından kaçınmak istiyorsak, bunun başka bir yolu da yoktur.

Şimdi sıra 20. yüzyılın başlarında Anadolu’nun Türkleştirilmesi konusundaki ilk çabalardan bir kesit sunmaya geldi. Anadolu’nun etnik-ulusal temelde homojenleştirilmesi yolunda planlı olarak atılan bu ilk adımlar, yalnızca döneminde bölge ulusları için felaket anlamına gelmedi, bugüne de uzanan derin izler bıraktı. Bugünkü Türk kimliğimizi esas olarak etkiledi ve şekilledi. Dolayısıyla yapmak istediğim şey, okuyucuyu, şu anda içinde girdiğimiz “Türkleşme” sürecinde, kendimiz üzerine, Türklük üzerine sesli düşünmeye çağırmaktır. Çünkü şu anda yaşadıklarımız 1910’larda yaşadıklarımızın bir ikinci raundu gibidir. Bu nedenle de şu anda yaşadığımız “etnikleşme” sürecini, geçmişte bunun nasıl yaşanmış olduğunun bilinmesiyle daha iyi anlayabileceğimizi zannediyorum.

II. ANADOLU’NUN TÜRKLEŞTİRİLMESİNİN BİRİNCİ RAUNDU
Bir Fransız düşünür, Braudel, kimlik sorunu ile ilgili bir yazısında kimlik sorununun, “geçmişle bugün arasında uyum sağlamak” olduğunu söyler.[1] Biz de bunu yapmak zorundayız. Tanınmış Alman sosyolog Elias, Studien Über die Deutschen adlı eserinde, geçmiş kavramının olumsuz bir tarafı olduğundan söz eder. “Geçmiş” genellikle yaşanmış, bitmiş bir şey olarak kullanılıyor ve bu nedenle tarihimizin bugün üzerindeki etki ve anlamını küçük gösteriyor. Oysa geçmişte yaşanmış tarihin, bugün üzerine etkisi son derece fazladır ve bugünümüzü belirleyen davranışlarımızın bile kökleri yüzlerce yıl önce atılmıştır. Şöyle diyor Elias; “Her seferinde büyük hayretlerle görülmektedir ki, belli düşünme, duyma ve davranış kalıpları, dikkati çekecek biçimde yeni koşullara uyarak, aynı toplumda birçok kuşak sonrasında yeniden ortaya çıkmaktadır... Gerçekte toplumsal olaylar etkilerini genellikle 100 yıl sonra gösterirler.”[2] Dolayısıyla bugünkü Türk kimliği ve Türklüğümüz üzerine düşünmeye oldukça geniş bir zaman diliminden bakmayı başarabilmek ve dünümüz ile bugünümüz arasında sağlam bir köprü kurmak zorundayız. Eğer bugünkü “etnikleşme” sürecini anlamak istiyorsak, tarihte bu sürecin nasıl yaşanmış olduğunu da bilmemiz gerekiyor.

Bizim Türk olduğumuzu keşfetmemiz, Türklüğe karar kılmamızın tarihi oldukça yenidir. 20. yüzyılın başlarına kadar bizler esas olarak kendisini Osmanlı ve Müslüman olarak tanımlayan bir topluluk idik. Belli somut koşullarda, belli ideolojik tercihler ve nedenlerin sonucu olarak Türk olmayı seçtik ve Türkleşmeyi benimsedik. Burada ana tezim anlaşılmış oluyor. Türklük yapılmış bir tercihtir. Bir ideolojik seçimdir. Yapılmayabilirdi de. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş süreci içinde, devleti kurtarmak için düşünülen tüm diğer seçenekler tıkandığı için, yönetici ekip, tek seçenek olarak kalan Türk olmayı hiç istemedikleri halde tercih etmek zorunda kaldılar. Yoksa ne Türk olmaktan hoşlanıyorlardı, ne de kendilerini Türk sayıyorlardı.

Burada ulusallığın, ulusal kimliğin bir buluş, bir keşif olduğunu söylemiş oluyorum. Yani ne doğal, ne de bütün tarihsel dönemler için geçerli bir olgudur ulusallık. Ulusal kimlik tanımının yapılması çok zordur, hemen hemen olanaksızdır. Her tarihsel dönemde, farklı birtakım özellikler ekseninde oluşur. Genellikle, dil, din, kültür, etnik köken, pazar birliği, psikolojik birlik fikri gibi birçok neden sayılır. Fakat yapılacak her ulus tanımına ters düşen ulus bulmak mümkündür. Bu ögelerden sadece bir tanesi bile bazen ulus olmaya yeterken, tüm bu ortak ögelere sahip olmalarına rağmen ulus olamamış topluluklar vardır. Bu nedenle ulusal kimlik tanımı ancak her somut koşul için ayrı olarak yapılabilir. Ulus ve ulusal kimlikte belirleyici olan nedir tartışmasını burada yapmama imkân yok ama, ben bir grubun ulus haline gelmesini birtakım sosyal-tarihsel şartlarla desteklenen ideolojik bir tercih olarak tanımlamayı doğru, Türk kimliğinin de böylesi bir süreç sonucunda, ideolojik bir tercih olarak oluştuğunu düşünüyorum. Bu oluşum sürecini oldukça sorunlu görüyorum. Türk kimliğini tercih ediş ve geçiş oldukça sorunlu olmuştur ve deyim yerindeyse temelini “şiddet ve terör” oluşturmuştur. Bugün de Türkleşme sürecini ağırlıklı olarak şiddet temelinde yaşıyoruz. Gelişmelerin geçmiş şiddet boyutlarına ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyoruz. Ama, “tarihten ders çıkarmak” sözüne pek inanmasam da, gene de yaşanmış olana biraz bakmakta fayda olduğuna inanıyorum. En azından bugün birçok kişiye heyecan veren süreci niçin fazla can sıkıcı bulduğum anlaşılmış olur.

ANADOLU HANGİ ADIMLARLA NASIL TÜRKLEŞTİRİLDİ?
1908’de siyasal iktidara ortak olan İttihat Terakki hareketi modern, merkezî bir ulus-devlet yaratmak istiyordu. Merkezî ve modern bir devlet yaratmanın en temel ilkelerinden birisi, elbette vatandaşlık kurumudur. Bunun için de tüm üyelerin genel eşitlik prensibi temelinde sadece devlete karşı sorumlu olmaları sağlanmalı idi. Oysa Osmanlı millet sistemi, esasta buna tersti. Toplum birtakım dinî cemaatlere bölünmüş, her cemaat özel haklarla donatılmıştı. Vatandaş kavramı henüz tam anlamıyla yerleşmemişti. Devletin önemli fonksiyonları, vergi toplamak, yargı vb. hâlâ cemaatlerce de yerine getiriliyordu. Devlet bireylerle değil, bu cemaatlerle (veya aşiretlerle) muhataptı.

İttihat ve Terakki, bu özel kompartmanlara bölünmüş İmparatorluktan modern bir ulusal devleti yaratabilmek için asker vermeyen, vergi ödemeyen bölgelerin merkeze bağlaması, ortak bir duygu birliğini yaratması ve bunun için de merkezî bir eğitim programını uygulamaya koyması gerekiyordu.[3] Bu merkezileşmeyi ise “İttihad-ı Anasır”, imparatorluğun unsurlarının birliği esasına dayanarak gerçekleştirmek istiyordu. Yani, tüm ulusları ortak bir kimlik etrafında merkeze bağlamayı başarması gerekiyordu. Fakat asıl sorun da buydu. Hem merkezî modern bir devlet yaratmak, hem de tüm farklı ulus gruplarını birarada tutmak, ancak bu ulusal grupların da ötesinde yaratılabilecek bir siyasal-kültürel kimlikle olanaklı idi ki, bu da İttihatçılarda yoktu.

Sorun ortak manevi bağın, kültürel kimliğin ne olduğu ve nasıl yaratılacağı idi. “Tebaa-ı osmaniyeden olan anasırın tarihi ananesi, dini, münasebâtı, amal ve hayali, tarz-ı tefekkürü, şekl-i maişeti, seviye-i medeniyeti o kadar yekdiğerinden farklıdır ki bunların ‘imtizaç’ suretiyle ittihadını tasavvur bile gariptir. Kosova ovasında çiftçilik eden bir Hrıstiyan Sırp ile Necd çölünde hal-i bedavette yaşayan bir Müslüman Arabın ne gibi nokta-ı teması olabilir? Bunların ne gûna ‘ittihadı’ imtizacı mutasavverdir?”[4] Bu soruya cevap verebilmek için, 1908 öncesi genel kural olarak tekrar edilen Osmanlılık prensibinin, genel eşitlik prensibi ile birlikte yeniden tanımlanabilmesi gerekiyordu.

İttihad-ı Anasır için Osmanlıcılık
İttihat ve Terakki bu merkezileşme ve homojenleşmeyi gerçekleştirmek için bilinen klasik yolu tercih etti. Evrensel ve herkesi eşit sayan vatandaşlık prensibini, egemen ulus grubunun, yani Türklerin değerleri etrafında yaratılacak bir kültürel kimlik ile birleştirmek. Ve bunun için gerekli olan asimilasyon politikasını uygulamak. Bunun geçerli olmadığı noktada ise şiddet ögesini devreye sokmak. Bu programı, İslâmla aradaki bağı kopartmadan gerçekleştirilmeye başlanan Türkleştirme olarak da görmek mümkündür.

İktidarı tek başına ele geçireceği 1913 yılına kadar İT bunu yapmaya çalşıtı. 1909 yılında yapılan Kongre’de, “Osmanlıların çıkarlarını ortak görmekle yükümlü oldukları hatırlatıldıktan sonra cins ve mezhep ayrılığını ileri sürerek ya da başka yollardan bölücülük ve ara bozuculuk (fesat) yapmak isteyenlere ‘vesait-i meşrua’ ile karşı konulacağı bildiril(di).”[5] Bu amaca uygun olarak 16 Ağustos 1908’de, “Cemiyetler Kanunu” çıkartıldı. Ve, “Ahkam-ı Kavanine ve âdadı umumiyeye mugayir bir esası gayrı meşrua veya âsâyişi memleket ve tamamiyeti mülkiyeyi Devleti ihlâl ve şekli hâzırı Hükûmeti tağyîr ve anâsarı muhtelifei Osmaniyeyi siyaseten tefrik maksadına müstenit olmak üzere cemiyetler teşkili câiz değildir, (madde 3). Kavmiyet ve cinsiyet esas ve unvanıyla siyasî cemiyetler teşkili memnudur, (madde 4)”, denerek bir millet ismi taşıyan politik dernek ve birliklerin kurulması yasaklanır.[6] Bu yasağı hemen “Rumeli’deki Rum, Bulgar ve diğer azınlık kulüp ve derneklerinin kapatılması izledi.”[7]

Bu kanunun ilgili maddeleri bazı düzenlemelerle, 21 Ağustos 1908’de Anayasa maddesi haline getirildi. “Kanun-ı mahsusuna tebaiyet şartıyla Osmanlılar Hakk-ı içtimaa maliktir. Devlet-i Osmaniye’nin tamamiyet-i mülkiyesini ihlâl ve şekl-i meşrutiyet ve hükûmeti tagyir ve Kanun-ı Esasî ahkâmı hilafında hareket ve anâsır-ı Osmaniyeyi siyaseten tefrik etmek maksatlarından birine hâdim veya ahlâk ve âdab-ı umumiyeye mugayir cemiyetler teşkili de memnudur.”[8] Bu girişimlerle amaç, “İttihad-ı Anasır”ı korumaktı. Çok uluslu Osmanlı toplumunu birarada tutmaya yönelik başka kanunlar da bu dönemde çıkartılır. Müslüman olmayan vatandaşların askere alınmasına ilişkin kanun bu girişime verilebilecek başka bir örnektir.[9]

Osmanlılaştırma (yani Türkleştirme) programı kendisini en somut eğitim alanında gösterdi. İT’nin 1908 programında bu konuda son derece açık maddeler yeralıyordu. “... her unsura muhteliten küşade remî mektepler açtırılacaktır. Tahsili iptidaî de lisanı türkî mecburitalimdir. Mekâtibi resmîyede tahsili iptidaî meccanendir.”[10] Memur olmak ancak resmî yüksek okullardan mezun olunca olanaklı olabilecekti. Böylece okullar sayesinde Türk olmayanların Türkleştirilmesi amaçlanıyordu.

Bu İslâm-Türk kültürü etrafındaki homojenleştirme çabası, merkezî bastırma politikalarıyla da birleştirildi. Baskı altına alınanlar sadece Hıristiyanlar olmadılar. İmparatorluğun Türk olmayan, Arap, Arnavut ve diğer Müslüman toplulukları da benzeri uygulamaya mâruz kaldılar. Türk dili bunlara da zorla kabul ettirilmeye çalışıldı. Bu Osmanlılık örtüsü altında, baskı metodları ile paralel giden asimilasyon politikaları daha sonra Müslüman toplulukların da ayaklanmaları ile sonuçlanmış, böylece Osmanlılık yanında İslâmi birlik ilkesinin de anlamsızlaşması sonucunu doğurmuştur. Osmanlılık idealinin siyasî iflasına en önemli katkıyı yapan olay, Müslüman topluluklarını da sarmış olmasıdır. 1910 yılında patlak veren Arnavutluk isyanı bu anlamda önemli bir dönüm noktasına denk düşer.[11] “Türkleri çeşitli milliyetçi çıkarları uzlaştırıp birleşmiş bir imparatorluk emelini gerçekleştirme çabasının olanaksızlığına inandıran olay Arnavut isyanı olmuştur.”[12]

İT yöneticileri, Osmanlılık temelinde, İmparatorluğun farklı uluslarını birarada tutma politikasında, deyim yerindeyse havluyu çabuk attılar. Daha 1910 yılı yazında büyük bir hayal kırıklığına kapıldılar ve uyguladıkları programın iflas ettiğini kabul ettiler. Bu kısa sürenin onlara öğrettiği şu olmuştu; artık “çok uluslu ve çok dinli” imparatorluğun hükümdar hanedanına ortak bir bağlılık içinde yaşayacak hür, eşit ve barışçıl bir uluslar birliği şeklindeki “Osmanlıcı” rüya” için vakit çok geçti ve bu nedenle kısa zamanda “ebediyen sona erdi”[13] İmparatorluğun çeşitli unsurları arasında milliyetçiliğin gelmiş olduğu boyut, “çeşitli milliyetlerle İslâmlık ve Hıristiyanlık arasında derinleşen düşmanlıktan sonra, İmparatorluktaki milletleri birleştirerek ya da uzlaştırarak bir Osmanlı birliği yaratmanın olanağı kalmamıştı.”[14]

27 Temmuz 1910’da, İhtilalin ikinci yıldönümü nedeniyle genel bir değerlendirme yapıldı ve Osmanlılık politikasının iflas ettiği resmen ilân edildi. “Millete Beyanname” adı ile yapılan açıklamada İT, imparatorlukta “çeşitli unsurları biraraya getirmek için başvurduğu yöntemlerin meşrutiyet idaresinin ilk iki yılı içerisinde başarısızlığa uğradığını itiraf ediyordu. Bunun nedeni, aşırı şevk ve gayret göstermiş olmasıydı. Artık, ırksal toplulukların Osmanlıcılığa karşı olduklarını kabul ediyor ve bundan böyle diledikleri gibi davranabileceklerini açıklıyordu. Cemiyet, birlik ve bütünlüğü sağlamak için başka bir yola başvurmak niyetindeydi.”[15] Bu yeni politikanın ipuçları üzerine ayrıntılı bilgileri aynı yılın Ağustos ayında yapıldığı söylenen bir toplantıdan elde ediyoruz. Cemiyetin başarısızlıkları ve bunun sonucu egemen olan moral bozukluğunu düzeltmek amacıyla Makedonya’da Cavit ile birlikte bir geziye çıkan Talat, Selanik’te, Cemiyetin “gizli meclis” toplantısında, Osmanlıcılık politikasının niçin iflas etmek zorunda kaldığı ve yeni yönelimler konusunda ilginç açıklamalarda bulunur. Manastır’daki İngiliz Konsolos vekili, bu konuşmayı şu şekilde aktarır; “Meşrutiyet şartlarıyla Müslüman ve gâvurun eşitliğini teyit edildiğinden haberdarsınız; fakat siz ve herkes bunun gerçekleştirilemez bir ideal olduğunu biliyor ve hissediyorsunuz. Şeriat, bütün geçmiş tarihimiz, yüzbinlerce Müslümanın duyguları ve hattâ kendilerini Osmanlılaştırmak için yapılan bütün teşebbüslere inatla direnmiş olan bizzat gâvurların duyguları, gerçek eşitliğin kurulmasına aşılmaz bir engel teşkil etmektedir. Biz gâvuru sadık bir Osmanlı haline getirmek için başarısız kalan teşebbüsler yaptık... bütün bu çabalar kaçınılmaz olarak başarısızlığa mahkumdur.”[16]

Fransız Selanik Konsolosu toplantı hakkında daha ayrıntılı bilgiler verir. Aktardığına göre, İttihatçılar içerisinde, farklı milletlerin birarada yaşamasını olanaksız gören ve sorunun çözümünde, “yalnızca askerî zor”a güvenenler vardır. Yapılan tartışmalar, örneğin Makedonya sorunu ve Edirne Bulgarları ile ilgili olarak, “tehcir” ya da “katliam” arasında seçim yapmak noktasına kadar ayrıntılandırılmıştır. Bölgedeki Hıristiyan nüfusun Anadolu içlerine göç ettirilmesi ve yerlerine Müslümanların yerleştirilmesi, eğer bu bir çözüm getirmezse Hıristiyanların katledilmesi önerilmektedir.[17] Ve bu konuda farklı fikirler ileri sürülmektedir. Konsolos’un aktardığına göre, İT, “amaçladığımız şekilde Türkler’in yurtseverliğini geliştirerek... Türkiye’nin birliğini barışçı yoldan sağlama (çabalarının) başarısızlığa uğraması” durumunda şiddete başvuracaktır.[18]

Ağustos 1910’daki bu toplantı hakkında Avusturya, Fransız ve Britanya kaynaklarının verdikleri bilgiler aynı içeriğe sahiptir.[19] Böylece gayrımüslim topluluklarla birarada yaşama sorununun şiddetle çözülmesi gerektiği yolundaki fikirlerin daha bu yıllarda dile getirilmiş olduğunu görüyoruz. İttihat ve Terakki hareketi saflarında, diğer ulusal grupları zorla imparatorluğa bağlama ve birliği, “ordu ile görmek düşüncesi... yavaş yavaş belirip yerleşecektir.”[20] Oysa daha 1909 yılı kongresinde, asıl amacın millî bir temelde ilerlemenin sağlanması olduğunu söyleyen İstanbul delegesinin konuşmasına bile izin verilmemişti.[21] Bu kadar kısa sürede meydana gelen değişikliklerin en önemli nedeni elbette, sıkça tekrar ettiğimiz gibi, savunulan Osmanlıcılık politikasının pratikte Türkleştirmekten başka bir anlama gelmemesi ve bir yıllık bir pratikle başarısızlığının anlaşılmış olması idi.

1911 Kongresi bu durumun tipik bir göstergesidir. Aynı konu burada da ele alınmıştır. İttihad-ı Anasır nasıl sağlanacaktır? Ve bunun için öngörülen Osmanlılık’tan anlaşılması gereken nedir? Parti kongresinde okunan rapor ele alındığında görülecektir ki, savunulan Osmanlılık; Müslümanlık, Türklük ve Hilafet etrafında tüm unsurların birliğini savunmaktan başka bir şey değildir. “Kanun-ı Esâsî’nin söylediğimiz maddelerine müracaat edilirse Osmanlılığın, tamâmiyyet-i vataniyye ve vahdet-i milliyyenin, din-i İslâm’ın, lisân-ı Türkî’nin, fıkh-ı şerîf ve adâb-ı İslâmiyeye’nin, Hilâfet-i mukaddesenin ve Zât-ı Şâhâne’nin ve şehzadegân ve selâtin hazerâtının, makam-ı Meşihat’ın kâffe-i hukuku mahûz ve müeyyed olduğu görülür.”[22] Osmanlılık açık biçimde, İslâmın egemenliği olarak tanımlanmaktadır.

İT’nin amacı hakkında ise şu söylenir; “Bizce İttihad ve Terakki Cem’iyyeti’nin gayesi –ki usûl-i Meşrutiyet’in tatbîki ile müttehid ve müterakki bir Osmanlılık te’sîs etmekdir.– Anâsır-ı İslâm Meşruiyetinin tanzim ettiği hâkimiyyet-i milliyyede ekseriyyete âid olan hakk-ı hâkimiyeti hâiz olduğu gibi fatihlik ve muhâfız-ı vatanlık ve nisbet-i Hilâfet dolayısıyla bir de hâkimiyyet-i tarihiyyeye mâlik olduğundan İttihad ve Terakki Cem’iyyeti İslâmiyyet’i Osmanlılığın mabeü’l-kıyâmı add eder ve mevcûdiyyetini bu kuvve-i mâneviyyeye istinâd ettirir.”[23] Millet-i Hakime ve İslâm egemenliğini partinin amacı olarak çok açık dile getirilmiştir. Bu kongre, birçok araştırmacı tarafından, “Osmanlıcı, ittihadı anasıra müstenid bir doktrin ve programın... milliyetçi, Türkçü ve lâyikliğe mütemayil bir mahiyete” dönüştüğü kongre olarak kabul edilir.[24] Osmanlılık maskesi altında, Türk dilinin ve İslâmın egemenliğinde bir ulus yaratma anlayışının tökezlemesi ile yapılan artık bunları daha açıktan ilân etmek olmuştur.

Özetle, İttihatçılar, Osmanlılık adı altında, 1908’den itibaren esas olarak bir nevi Türkçülük yapmışlardı. 1911 Parti Programında yeralan Osmanlıcılık tanımından başka, Hüseyin Cahit’in, Rum gazeteleri ile Tanin arasında, seçimler nedeniyle başlayan bir tartışma nedeniyle, Kasım 1908’de yazdığı, “Millet-i Hakime” yazısı buna verilecek bir diğer örnektir. Cahit, yazıda Osmanlılık, “memleket(in) Rum memleketi, yahut Ermeni memleketi, yahut Bulgar memleketi” olması demek değildir, der ve ekler, “Hayır bu memleket Türk memleketi olacaktır... Bu memleketi Türkler zaptetti... ne denirse densin, memlekette millet-i hakime Türklerdir ve Türkler olacaklardır.”[25]

İttihatçıların bu Osmanlıcılığı, fazlasıyla devekuşunu andırır. 1910 yılından itibaren İT merkezî umumi üyesi olan Ziya Gökalp, “İT’nin birçok üyesi gibi... Osmanlıcılık akımını destekle(r)”, 1911 yılında bile bu doğrultuda makaleler yazar.[26] Ama aynı zamanda Selanik’te çıkmakta olan Türkçü gazete Genç Kalemler’e yön verir. Derginin, dilde ve edebiyatta Türkçülük yapmasını yetersiz bularak,[27] “Turan” şiirini yayımlar ve Türkçülük fikrine siyasî bir muhteva vermeye çalışır.[28] kendi deyimiyle o bu yazılarıyla, “Türkçülük hareketine teorik dayanak getiren” kişidir.[29]

Nitekim, kendisi de, 1913 yılında yazdığı “Türklüğün Başına Gelenler” adlı yazıda, hem Tanzimat önderlerinin, hem de İttihat ve Terakki’nin çeşitli toplulukların ulusal haklarını verme vaadlerinde içten olmadıkları ve Osmanlılık ülküsünü devletin Türkleştirilmesi için bir perde olarak kullandıklarını şaşırtıcı bir içtenlikle itiraf eder. “Tanzimatçılar Türklüğün yüzüne aldatıcı bir peçe çekmek istemişlerdir... Bu yalana hiçbir unsur inanmadı... İkinci meşrutiyetten sonra tanzimatçıların başlattığı bu “göz boyacılığı”na daha fazla önem verilince, azınlık unsurlar; ‘Bizi Türkleştirmek istiyorsunuz!..’ diye bağırıp çağırmaya başladılar. Gerçekten bu ‘Osmanlılaştırmak’ politikası Türkleştirmenin gizli bir başlangıcından başka bir şey değildir.”[30]

Türkçülük Osmanlıcılığın Yerini Alıyor
Nasıl ki 1908 sonrası dönem, “İttihad-ı Anasır” fikrinin yavaş yavaş çökmesi anlamına gelmiş ise bu aynı zamanda Türkçü düşüncenin giderek yükselmesi anlamına da gelmiştir. Çünkü Türkçüler başından itibaren İmparatorluğun farklı din ve ulus gruplarını birarada tutmak anlamına gelen “İttihad-ı Anasır” politikasının hayalle iştigal etmek olduğunu söylüyorlardı. Balkan yenilgisi bu noktada bir dönüm noktası teşkil eder ve Türkçülük ideolojisi partide açık biçimde egemen hale gelir. “1913 İlkbaharından itibaren Türkçülük adeta resmî bir cereyan olmuştur.”[31] Balkan Savaşı tokadı yenildikten sonra, İT artık meselenin son derece geniş bir millileşme sorunu olduğunu tamamiyle kavramış görünür. 1913 Kongresi’nde alınan kararda meseleyi kökten ele alma isteği açıktan bir program maddesi olarak dile getirilir. “İttihat ve Terakki Fırkası, siyaseti iktisadiyeyi milliyenin istiklâlini müşkülâta koyan ve ecnebilere taallûk eden imtiyazat ve istisnaatı maliye ve iktisadiyyeyi ref’e çalışacağı gibi alelûmum kapitülasyonların dahi kaldırılması esbabını istikmal etmeyi en mukaddes gaye addeder.”[32]

Ziya Gökalp, Türkleşme hareketinin genel teorik çerçevesini çizen kişidir. Yazılarında, bir ulus olarak ortaya çıkmanın çeşitli sorunlarını ele alır ve Türk ulusal devleti için gerekli ideolojik-siyasî-iktisadî temellerin neler olması gerektiğini açıklar. Onun yazdıkları, İT’nin 1913 sonrası uygulayacağı programın ana hatlarını bize verir. Bu teorik çabaların başında elbette Tanzimat reformları sonrası yapılan uygulamaların kesin bir eleştirisi gelir. Gökalp’e göre Tanzimat’ın en büyük hatası, gayrımüslimleri vatandaş statüsüne sokarak, ülkede genel eşitlik prensibini yerleştirilmek istemesidir. “Müslüman olmayanlar milleti hâkimeden madut değildiler; yani Osmanlılık hukukundan mahrum bulunuyorlardı... Tanzimat, gûya milliyet sevdasiyle hoşnutsuzluk gösteren Hıristiyan unsurları tatmin için ‘Osmanlılık’ mefhumunu müslim ve gayrımüslim bütün ahaliye teşmil etmeye çalıştı. Artık gayri müslimler raiye addolunmayacaktı; artık onlar Osmanlıların tebaası değil, bizzat Osmanlı olacaklardı... Fakat Tanzimat umduğuna nail olamadı... Hıristiyan unsurlar Osmanlılık hukukuna malik olmayı bir lûtuf olarak kabul etmediler... O halde Osmanlılık kelimesinin yine eski mânasına rücu etmek lazımdır.”[33]

Bu satırlar, İT’nin kendi kadrolarına yolladığı gizli bir genelgedir ve eğitim amacına yöneliktir. Böylece artık isteksiz de olsa, birarada yaşama yönünde yapılan girişimler duruyor ve bunun yerini, İslâm ve Türklük temelinde yeni bir devletin kurulması girişimi alıyordu. Yeni Hayat Dergisi’ne 1911 yılında yazdığı yazıda; “Alman filozofu Nietzsche’nin hayal ettiği ‘üst insan’lar Türklerdir. Türkler her asrın yeni insanlarıdır. Bundan dolayı yeni hayat bütün gençliklerin anası olan Türklükten doğacaktır”, diyordu.[34] Türkler artık bugüne kadar olduğu gibi, Türklüklerine sahip çıkmaktan imtina etmekten vazgeçmeli, bunun yarattığı olumsuzlukları bir an önce kapatmanın yoluna bakmalıydılar. Çünkü, “unsurlar arasında yaşatılan ‘devlet ve vatan’ fikirleri, aşksız, heyecansız, renksiz ve maneviyatsız kavramlar olarak kalmaya mahkûmdurlar. Ortak sevgili olamayacağı gibi, ortak vatan da olamaz.” Gökalp için sorun son derece açıktır, “Ortak bir bilince dayanmayan bir devlet” yaşayamaz. Bu ortak bilinç, “millî ülkü”dür. “Milliyet silahını bundan böyle... Müslümanlar” da kullanmalıydı.[35]

Ulusal devlet yaratmanın teorik temelleri olarak anlaşılması gereken bu çabaların, iktisadî cephesi de vardı. Alman romantizminin ulus anlayışından etkilenerek geliştirilen ulus modeli ile devlet organik bütünselliği olmak zorunda olan bir organizmaya benzetildi. Z. Gökalp’e göre ulus, “içtimaî küll-i tam (tout complet)” olarak görülmüştü. Türklerin bu siyasî birliği sağlayabilmeleri ise ancak Alman yolunu takip ederlerse olanaklı idi. “Harsî birlik, iktisadî birlik ve siyasî birlik” içinden geçilmesi gerekli aşamalardı. İktisadî birlik, vicdan ve millî şuur ile birlikte ele alınabilirdi.[36]

Bu ulus için gerekli olan totallik ancak, “millî iktisat” ile sağlanabilirdi. “Millî İktisat” tezi, “Müslüman-Türk eşrafı oluşturmayı” merkezine koymuş, bu da sorunun etnik boyutunu sürekli gündemde tutmayı gerekli kılmıştır. Çünkü, “millî iktisat” ancak etnik türdeşlikle gerçekleşebilirdi. “Çağdaş devlet ortak duygulara sahip etnik unsurun kendi içinde gerçekleştireceği işbölümünden kaynaklanı(rdı).” Böylece Müslüman-Türk unsurlar, gayrımüslimlerin yerini siyasî zorla almaya başladılar. “Devlet iktisadıyyatıyla gayr-ı müslim unsur ve yabancılar piyasadan tasfiye edil(diler).”[37] Gerek Batı Anadolu’dan yapılan Rum göçünde, gerek Ermeni soykırımında bu iktisadi boyut önemli bir rol oynamıştır.

Türkleşme Uygulamaya Konuyor
Her ne kadar İT, Ocak 1913’te askerî darbe ile işbaşına gelmiş ise de iktidarı tam anlamıyla kendi eline alması 11 Haziran 1913’tür. Bu tarihte, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa muhalif güçlerin hazırladığı bir suikast sonucu öldürülür. Bu İT’ye ipleri eline almak ve muhalefeti temizlemek şansını verir.[38] “Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra Haziran ve Temmuz içinde İttihat ve Terakki’nin başındakiler güdecekleri genel siyasanın ana çizgilerini tesbit etmişlerdir.”[39] Artık sorun bunları hayata geçirmek meselesidir. Burada önemli bir köşe taşı Enver’in Paşa olması ve Harbiye Nazırlığı’na atanmasıdır. 4 Ocak 1914’te gerçekleşen bu atama ile özellikle Ordunun (ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın) yeniden örgütlenmesinde büyük adımlar atılır. Anadolu’nun tümüne yönelik İttihatçı politikalar hayata geçirilmeye başlanır.

Ulusal bir devlet yaratmak için ideolojik, siyasî, idari, ekonomik tüm alanları kapsayan son derece kapsamlı bir çalışmanın içine girilir ve her bir alana ilişkin ayrıntılı planlar hazırlanır. Bu politikanın en önemli köşe taşlarından birisi olan Teşkilat-ı Mahsusa örgütü bu dönemde kurulur veya yeniden düzenlenir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın önde gelen ismi Kuşçubaşı Eşref, verdiği tarihe güvenmek gerekirse, 23 Şubat 1914 tarihinde Harbiye Nezaretinde Enver Paşa ile bir görüşme yapar.[40] Enver, ülkenin içinde bulunduğu çöküş tablosunu çizdikten sonra, tek çıkışın Türk ve İslâm aleminin birliğini sağlamaktan geçtiğini söyler. Ülke içindeki gayrımüslimler ise devletin devamından yana olmadıklarını ispat etmiş bulunuyorlardı. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu onlara karşı alınacak tedbirlere bağlıydı.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın görevi, “hükümetin görünürdeki kuvvetlerinin ve asayiş teşkilatının kat’iyyen başaramayacağı hizmetleri” yerine getirmekti. Kuşçubaşı’nın sözleriyle, “ilk vazife, SADIK’larla HAİN’leri birbirlerinden ayırmak idi.”[41] Bu doğrultuda, “Büyük bir plan hazırlamıştık... Bu plan, Osmanlı Devleti’nin asırların yükü ve mirası olarak omuzlarında taşıdığı mâzi miraslarının zararını asgarî hadde indirecek tedbirleri ihtiva ediyordu.”[42] Bu plan veya planlar neydi? İçeriği nasıldı? Kuşçubaşı bu konuda önemli bilgiler verir; 1914 yılı başlarında Osmanlı yöneticileri kendileri için iki önemli sorunun var olduğu tesbitinde bulunmaktadırlar. “1) Her türlü hürriyeti suistimale hazır ölçüsüz bir muhalefet, 2) İmparatorluğun tamamiyet ve vahdetini gizli, açık vasıtalarla tehdit eden iftirakçı (ayırıcı) Türk olmayan unsurlar. (Birinci sorun)... halledilebilecek siyasî hadise idi. Fakat ikincisi, daha güç ve halledilmesi çetin safhalar arzeden öldürücü bir dertti.”[43]

Görüldüğü gibi “öldürücü dert”, gayrımüslim topluluklardan gelmekteydi. Bu nedenle, “Hükümet normal faaliyeti dışında, Merkez-i Umumi’de (Partinin) ve Harbiye Nezaretinde, bir emri vakinin zararlarını önleyici tedbirler için çalışıyordu. Harbiye Nezaretindeki gizli toplantılarının başlıca konusu stratejik noktalarda kümelenmiş ve dış menfî tesirlere bağlı gayrı-Türk yığınakların tasfiyesi idi.”[44] Eşref Kuşçubaşı, anılarında bu toplantıların Mayıs, Haziran ve Ağustos 1914 tarihlerinde de devam ettiğini söyler. Toplantılara, İttihat ve Terakki partisinin Anadolu’daki “mutemet... değerli, fedakâr, vatansever unsurları” da “birer vesile ile İstanbul’a çağrıl(arak)” dahil edilmişlerdir. Önemli olan bu toplantılardan, “kabineye dahil bazı zevatın bile malûmatı” olmamasıydı.[45]

“Hıristiyanların tasfiye edilerek Anadolu’nun Türkleştirilmesi”, olarak tanımlayabileceğimiz bu planlar için ayrıntılı raporlar hazırlanır. Sonuçta alınmasına karar verilen tedbirler, savaş başlamadan çok önce, ilk önce Ege bölgesinde uygulamaya konulur. “İttihat ve Terakki kesin kararını vermişti. Batı Anadolu’daki çıban başları ortadan kaldırılacaktı, Rumlar, siyasî ve iktisadi yönden alınacak tedbirlerle tasfiye edilecekti. Her şeyden önce iktisadi yönden güçlenmiş Rumları çökertmek, yıkmak gerekiyordu.”[46] Çünkü İT yöneticilerine göre “en ağır tehlike Ege bölgesindedir... Denilebilir ki, ihanete karar vermiş menfî ve gayrı millî unsurların, bir memleketin istiklal ve birliğine yapabileceği tahrip, İzmir’de geçit resmî yapıyordu. Bu sebeple alınacak tedbirlerin İzmir’de temerküz etmesi kararlaştırıldı. Bu tedbirler üç kısma bölündü. a) Hükümet olarak alınacak umumi tedbirler, b) Ordunun alacağı özel tedbirler, c) İttihat ve Terakki Partisi’nin alacağı tedbirler.”[47]

Sözü edilen tedbirler 1914 yılı içinde uygulamaya konur. Önce Kuşçubaşı bölgede bir inceleme yapar ve İstanbul’a verdiği raporda şunları belirtir: “İzmir’de bir millileştirme hareketi çok güçtü... Çünkü burada hemen hemen bütün dost, düşman memleketlerin konsoloslukları, geniş kadroları vardı... Burada alınacak ciddî tedbirler, mahalli olmaktan çok yurt ölçüsünde ve hükümetin kararlarının en şamil mânâsıyla tatbiki halinde telâkki edilirdi. Bu itibarla millîleştirme hareketlerinin değerleri ciddî, azimli, iradeli ve tertemiz vatanseverler elinde tatbiki şarttı.”[48] I. Cihan Harbi henüz çıkmamıştır. Dışarıdan gelecek baskılardan çekinen İttihat ve Terakki hükümeti, terör, baskın ve soygun gibi eylemleri Hükümetin alakası yokmuş gibi, Teşkilat-ı Mahsusa eliyle düzenledi. Yapılan planlardan haberdar olan Halil Menteşe anılarında bu tedbirlere ilişkin şu bilgileri verir; “Valiler ve diğer memurîn resmen müdahale eder görünmeyecek, Cemiyetin (İttihat ve Terakki’nin) teşkilâtı işi idare edecek...”[49] İşin sanki hükümetin kararları değilmiş gibi tatbik edilmesi ancak yüksek dereceli görevlilerin sıkı kontrolü ile olanaklı olabilirdi.

Eylemi yürütmek üzere bu doğrultuda atamalar yapılır. “Ege havalisindeki ‘temizleme’ işini, Ordu olarak Pertev Paşa’nın (Sayın Pertev Demirhan) kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi Cafer Tayyar Bey (rahmetli general Cafer Tayyar Eğilmez) mülkî amir olarak İzmir Valisi Rahmi Bey (merhum), İttihat ve Terakki Fırkası namına da mes’ul murahhas Mahmut Celâl Bey (sabık Reisicumhur Celâl Bayar) ifa edeceklerdi. Devletin bütün kuvvetleri, bu plânın tatbiki için Harbiye Nezareti’nin ve Başkumandanlığın verdiği emirlere göre hareket edeceklerdi.”[50] İşin büyük kısmı Kuşçubaşı’na düşmüştür. “Çeşitli yollarla Rumlar rahatsız ediliyor, yapılan baskılarla göçe zorlanıyorlardı. Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Kuşçubaşı Eşref Bey’in emrindeki çeteler... Rum köylerine baskınlar yapıyorlardı... Eli silah tutan Rum gençleri, Amele taburları adı altında toplanıyor, bunlar yol, orman ve yapı işlerinde çalıştırılıyorlardı.”[51] Fakat alınan tüm tedbirlere rağmen olay yine de Avrupa’da gürültü kopartır. Başta Fransa olmak üzere, yabancı ülkelerin baskıları sonucu, İttihatçılar Rum göçünü durdurmak zorunda kalırlar ve hattâ bölgeye, Talat Paşa başkanlığında heyet göndererek inceleme yaptırırlar. Üstelik, “Talat Bey bu geziye çıkarken, İstanbul’daki yabancı büyükelçilerden birer memuru da yanına”[52] almaya mecbur olur.

Ege’den Hıristiyanların temizlenmesi konusunda Toynbee şu bilgileri aktarır: “Batı Anadolu Rumlarına karşı Türk baskısı 1914 baharında genel bir nitelik aldı. Yerleşik Rum toplulukları terörist yöntemlerle evlerinden sürüldüler. Evlerine, topraklarına ve birçok durumda taşınabilir mallarına da el konuldu. Bu süreçte birçok kişi de öldürüldü.”[53] Toynbee, (Kuşçubaşının anılarını bilmeden), olayların yapılış biçiminin sistematik olarak planlanmış olduklarını gösterdiğini söyler. “Terör bir bölgeden diğerine sıçrıyordu ve çeteler tarafından gündeme getiriliyordu. Çeteler, Rumeli göçmenlerinden, yerel halktan oluşturuluyordu ve ismen düzenli jandarma birliklerine ek olarak örgütlenmişlerdi.”[54]

Ege bölgesinden Rum sürgünleri 1916-8 yılları arasında da devam eder. İkinci sürgün dalgası daha çok askerî nedenlere dayanmıştır. Fakat bu da son derece sert, “büyük bir vahşetle” yürütülmüştür.[55] Örneğin Ayvalık’tan 12 ile 80 yaş arasındaki tüm nüfus Anadolu içlerine sürülmüştür. Önemli olan bu ikinci sürgün dalgasının Alman General Liman von Sanders tarafından organize edilmiş olmasıdır. Hükümete verdiği bir raporda, göçün yapılmaması halinde “Ordunun güvenliğini sağlama sorumluluğunu üzerine alamayacağını” bildiren Sanders’in, Ayvalık’a uğradığında, “bu gâvurları hâlâ denize atmaya muktedir olamadılar mı?”, diyerek, tehcirin bir an önce başlamasını istediği aktarılmaktadır.[56] Mütareke sonrası Meclis-i Mebusan’da, bu sürgünden sorumlu olan Liman von Sanders hakkında ne tür işlem yapıldığına ilişkin bir soru önergesi verilmiştir.[57]

Savaş yıllarında İstanbul’da bulunan Amerikan Büyükelçisi Morgenthau tüm bu dönem boyunca Rumların bölgeden terörle sürülmesi sırasında uygulanan metodlarla, Ermeni kırımı sırasında uygulanan metodların benzer olduklarına dikkat çeker; “Türkler, Rumlara, Ermenilere karşı uyguladıkları yöntemi uyguladılar. Onları Osmanlı Ordusu’na aldılar, işçi taburlarına aktardılar... Bu Rum askerlerinin binlercesi, Ermeniler gibi soğuk, açlık ve öteki yokluklar yüzünden öldüler... Rumlar her yerde gruplar halinde toplandılar. Türk jandarmalarının sözde koruyuculuğu altında, genellikle yaya olarak, iç bölgelere taşındılar.”[58] Morgenthau bu yoldan ne kadar insanın dağıtıldığının tam olarak bilinmediğini, tahminlerin 200.000 ile milyon arasında olduğunu söylemektedir.[59] Yunan Başbakanı Venizelos, Paris Barış Konferansı’nda 300.000 Rum’un yok edildiğini, 450.000 Rum’un Yunanistan’a sığındığını iddia etmiştir.[60]

Yukardaki sayıları aktaran Doğan Avcıoğlu, her ne kadar, “büyük çapta bir Rum kıyımı yapıldığına ilişkin elde fazla bir bilgi yoktur”,[61] diyorsa da bu konuda elimizde bazı bilgiler vardır. Ege’den “gayrı Türk unsurların temizlenmesi” planının iktisadi boyutunu (Rum’ların bırakmak zorunda kaldığı veya zorla el koyulan mal ve işyerlerini işletecek Türkler’i bulmak vb.) yönetmek üzere özel olarak Bursa’dan getirilerek görevlendirilen üçüncü Cumhurbaşkanımız Celal Bayar, “Stratejik noktalara kümelenmiş... gayrı-Türk yığınakların tasfiyesi” sonucu, sadece İzmir ve civarından 130.000 dolayında Rum’un zorla Yunanistan’a göç ettirilmiş olduğunu aktarır. Celal Bayar tüm bu eylemleri, “millî bir hareket” olarak adlandırmaktadır.[62] Meclis-i Mebusan eski Reislerinden Halil Menteşe, İzmir civarından sürülen Rumlar için 200.000 sayısını vermektedir.[63] Bu sayılar sadece Ege bölgesine ilişkindir. Trakya bölgesinden sürülen Yunan nüfusu ise 1919 yılında, Meclis-i Mebusan görüşmelerinde, 300-500.000 arasında verilmiştir.[64]

Kuşçubaşı, sadece 1914 içinde ve harbin ilk aylarında, “Ege mıntıkasında ve bilhassa sahillerde yuvalanmış ve kümelenmiş olan... Rum-Ermeni nüfus(un)”, sürülen miktarının 1.150.000 olduğunu söylemektedir.[65] Böylece, başta, “değil sahip, bekçi bile olmadığımız Gavur İzmir” başta olmak üzere, tüm Ege “temizlenir”. Kuşçubaşı tüm bu eylemleri “fetih hareketi” olarak tanımlar.[66] 19 Haziran 1918 tarihinde İngiliz İstihbarat servislerinin Fransız Harbiye Vekaletine sunduğu bir raporda, sürülen ve öldürülen Rumlara ilişkin verilen sayılar, Kuşçubaşı’nın verdiği sayılara yakındır: “Küçük Asya ve Trakya’dan sürülen nüfus 1.5 milyonu geçer; bunun yarısı sefaletten öldü ya da katledildi. Türk memur ve subaylar Yunanlıların Türk topraklarında yaşamalarına müsaade edilmeyeceğini çekinmeksizin söylüyorlardı ve Yunanlılar zorla Müslümanlaştırıldılar. Yunanlıların el konulan malları 5 milyar frank değerindeydi.”[67]

Batı Anadolu’da gündeme getirilen “Temizleme” eyleminin gerçek boyutları Mütareke sonrasında iyice açığa çıkmıştır. Özellikle Meclis’te sert tartışmalar olur. Konu ilk defa Meclis’in 11. Oturumunda (4 Teşrinisâni 1334-1918) ele alınmıştır. Aydın Mebusu Emanuel Emanuelidi Efendi, “Hükümeti Sabıkanın icraatı hakkında” şimdiki Hükümetin açıklama yapması amacıyla bir soru önergesi vermiştir. Önergesinde Ermeni kırımı konusuna değinen Emanuel Efendi, Rum göçüne ilişkin şunları söylemiştir; “Rum unsurlarından 250.000 nüfus, hududu Osmaniden tart edilerek mallarına müsadere edilmiştir”, ayrıca, “550.000 Rum nüfus(un) daha, Karadeniz, Çanakkale, Marmara ve Adalar denizleri sevahil ve havalisinde ve sair mahallerde katl ve imha edilmiş ve malları da zabt ve gasp edilmiştir.”[68]

Keza Ayvalık, Edirne ve Çatalca bölgelerinden zorla yaptırılan göçler konusunda da soru önergeleri verilmiş ve bazı sayılar bildirilmiştir. Buna göre Edirne ve Çatalca bölgesinde, evleri ve malları yağmalanan ve zorla Yunanistan’a göçe zorlanan Rumların sayısı 300.000’dir. Ayrıca bölgede çeteler katliamlar düzenlemişlerdir. Dilekçe sahipleri bölgedeki Ermenilerin de katledildiklerini aktardıktan sonra, yapılan katliamları, “Masakar Belanc” olarak tanımlamışlardır. Toplam kayıp 500.000 olarak bildirilmiştir.[69] Ayrıca, bu katliamları yapan görevliler hakkında soruşturma açılması yerine bunların ödüllendirilmesi yoluna gidilmiştir. “... ameliyei imhaiyye başında bulunmuş olan Edirne Valisi Hacı Adil Bey akiben Meclisi Mebusan Riyasetine getirildiği gibi, mıntıkai memuriyetinde bu mebhasta maharet-i fevkalade göstermiş olan Tekfurdağı (Tekirdağ)) mutasarrıfı Zekeriya Bey dahi mükafaten Edirne Valiliğine terfi edilmiştir.”[70]

Tekfurdağı Mebusu Dimistokli Efkalidis Efendi, tüm bu kıyımların, İT Hükümetinin Balkan Savaşı sonrası sistemli olarak gündeme soktuğu Türkleştirme politikasının parçası olduğunu söylemiştir. Bu politikaya yol açan neden, Rum nüfusunun yoğun olmasıydı. Buna karşı Hükümetin bulduğu çare, “Rumların izalei kesafeti usulü idi. Baktılar ki izalei kefalet oldu, Allah’tan da korkmak tabii kârları değildi. Bunların kesafeti ile izale edildikten sonra vücutlarını kaldırmaya lüzum görüldü.”[71]

D. Efkalidis Efendi, bu “temizlik” operasyonunda izlenen plan hakkında da şu bilgileri verir; “(İT’nin)... mevkii tatbike koymak istediği siyaseti dahiliye, İslâmları zenginleştirmek maksadıyla Hıristiyanların emvalini yağma ettirmek olmuştur. Aynı zamanda iki mütalaai siyasîyye bir araya gelmiştir. Yanlız emvalinin gasp ve yağma edilmesi değil, Rumların... kesafetini izale siyaseti –ve hattâ bu tabir tearüf etmiştir– İzale-i kesafet siyaseti imiş... İzale-i kesafet siyasetinin tatbiki uğrunda... Rumları hududu vatan haricine atmak için Hükümetin tertibatı mahsusatı vasıtasıyla vücuda getirilmiş fedai çeteler ile evvelemirde kasabalarda, sokaklarda alameleinnas ne kadar emlak ve eşyaları varsa yağma ettirdikten sonra polis efendilerin ve jandarmaların işmazı aynı ve bazan de iştiraki tahtından Yunanistan’a gönderildi. Ahiren dahi baki kalan emvali gayrı menkullerini ve mameleklerini de yağma etmişlerdir. Şimdi bu hareketi imhaiyye, her ne esbaba mebni ise, Edirne’de başlamış ve yalnız Edirne’ye münhasır kalmayıp daha vasi bir mahiyyette tatbike başlanılmıştı.”[72]

D. Efkalidis Efendi, “muhaceret, tehcir namı verilen” ve kendisinin “tahrip ve imha siyaseti” olarak tanımladığı bu siyasetin nasıl uygulandığı konusunda da ilginç açıklamalarda bulunmuştur. Buna göre; “güya o zaman da ‘Venizelos’un siyasî acentaları tarafından burada şubeler teşekkül ederek onlar tesvilata kapılmış ve sui idareden gayrı memnun olarak Yunanistan’a gitmek arzuyu ihtiyarisinde bulunmuş gibi gösterilmiş ve (yukarda anlatılan baskı ve teröre maruz bırakıldıktan sonra)... bu insanlardan, bilmediği yerlere kendi rızası ile ve kemali tehalük ile gittiklerine dair... onlardan evrakı ibraiyye aldılar.”[73]

Efkalidis Efendi, olaylar üzerine Tala Paşa’ya başvurduklarında, Talat’ın kendilerine, “Biz Türkiye’den kat’iyyen memnun değiliz, biz Venizelos’un fırkasına mensubuz. Yunanistan’a gideceğiz... niçin bize müsaade etmiyorsunuz?”, biçimindeki ifadelerin yeraldığı telgraflar gösterdiğini aktarır. Bundan daha da ilginç olan, Milletvekili olmasına rağmen kendi malı mülkü de yağma edilmiş, mallarını geri istediğinde ise, kendisine yörede kurulmuş komisyona başvurup hakkını orada araması istenmiştir.[74]

Konuşmalara katılan Ermeni Mebusu Nalbantyan Efendi ise bu temizlik operasyonu ile Ermeni Kırımı arasındaki paralelliğe dikkati çekmiş, “gerçi Türkler tekrar tekrar yapılan zulümlerin, eylemlerin aleyhinde olabilirler, fakat yapılan mezalim Türkler namına yapılmıştır” demiştir. Eylemler 1913 yılından itibaren izlenen sistemli politikaların sonucudur ve “Türk hakimiyetini sağlamak” adına yapılmıştır. Dolayısıyla Türklerin kollektif sorumluluğu sözkonusudur.[75] Aradaki bağ salt bir planın parçaları olması itibarıyla değildir. Rumların tehcirini başarıyla tamamlayan İttihatçı yöneticiler, bundan cesaret de almışlardır; “Bedri Bey, the Prefect of Police at Constantinople, himself told one of my secretaries that the Turks had expelled the Greeks so successfully that they had decided to apply the same method to all the other races in the empire.”[76]

Türkleşmenin Son Dalgası: Ermeni Soykırımı
1915-1917 Ermeni Kırımı Anadolu’nun Türkleştirilmesi yolunda atılan en büyük adımdır. Bunun da merkezî olarak düşünülüp planladığı konusunda elimizde yeteri kadar bilgi mevcuttur. Burada soykırım konusuna girmeyeceğim. Ama Ermeni Kırımı, “Türkleşme” ve “Homojenleşme” yolundaki en önemli adımdır. Cumhuriyetimizin kuruluşunun ön koşulları bu kırım sayesinde yaratılmıştır. Dönemin önderleri bunu açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir. Halil Menteşe, Malta sürgününde yazdığı bir mektupta; “... Şark vilayetlerimizi Ruslarla işbirliği yapmış olan Ermeni komitacılarından temizlememiş olsaydık, millî devletimizin tekeyyününe de imkân kalmayacaktı”, der.[77] Genç Cumhuriyetin ilk meclisinde, vatanı kurtarmak amacıyla kendimize “katil” denilmesini bile göze aldığımız, yollu konuşmalar yapılır. “Tehcir meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye veren ve hepimizi katil telâkki ettiren bir vaka idi. Bu yapılmazdan evvel âlemi nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun için bütün gayz ve kinini bize tevcih edeceklerini biliyorduk. Neden katillik ünvanını nefsimize izafe ettik? Neden o kadar azim, müşkül bir dava içine girdik? Sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes bildiğimiz vatanımızın istikbalini tahtı emniyete almak için yapılmış şeylerdir.”[78]

Konu basittir; Kendimize “Katil” denmesini bile göze alarak Rum ve Ermeni nüfusun Anadolu’dan sürgün ve imha yoluyla temizlenmesi sonucu yüzde 90’ı Müslüman bir topluluk yarattık ve bugünkü Cumhuriyetimizi kurduk. Şimdi ikinci raunda sıra gelmiş bulunuyor. Türkleşmeyi daha saf, daha modern temeller üzerinde sağlamaya çalışıyoruz. Etnik kimliklerimize büyük bir histeri ile sarıldığımız şu günlerde geleceğin ne olacağını geçmişin aynasından görmek acaba olanaklı mıdır? Tanrı Türkleşmemiz yolunda diğer ulusları bizlerden korusun...

[1]Aktaran, Taner Timur, Osmanlı Kimliği, s. 9, İstanbul 1986.

[2]Norbert Elias, Studien über die Deutschen, s. 165 ve 8, Frankfurt/a.M. 1990.

[3]27 Temmuz 1910’da yayımlanan bir Beyanname’de şunlara yer verilir; “... Asker ve para temini bir milletin egemenliğinin, millî güvenliğinin ve devlet idaresinin temelini teşkil eder. Vergi vermeyen ve askere gitmeyen, vatanı için bir şey yapmamış demektir...” (Aktaran Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, s. 148, İstanbul 1984)

[4]Bunları “İttihad-ı Anasır” fikrinin bir hayal olduğunu savunan Yusuf Akçura, bu politikanın iflas ettiğini söylediği, 1910 yılında yazdığı bir yazısında sormaktadır. (“İttihad-ı Anasır Meselesi” makalesinin tam metni için bakınız, François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, Yusuf Akçura (1876-1935), s. 131-132, Ek 8, Ankara 1986).

[5]Sina Akşin, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, s. 149, İstanbul 1987.

[6]Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre: 1, İçtima Senesi 1, Cilt 5, s. 26-27, TBMM Basımevi Ankara (Yayın yılı yok). Kanunun özellikle bu maddeleri üzerine son derece sert tartışmalar olmuş, Türk ve Müslüman üyeler dışındaki üyeler, millet esasına göre dernek kurmayı yasaklayan bu maddeye muhalefet etmişler, sonuçta kanun 60’a karşı 90 oyla kabul edilmiştir.

[7]B. Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 217, Ankara 1988.

[8]Zafer Toprak, “1909 Cemiyetler Kanunu”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, Cilt I, s. 206, İstanbul 1985.

[9]“Anâsır-ı Gayrımüslime’nin Hakkında Kanun”, 8 Temmuz 1325 tarihinde kabul edilmiştir. Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 1, İçtima Senesi 1, Cilt 5, s. 475-486, TBMM Ankara. (Takvim-i Vekayi’de yayımlanma tarihi: 25.7.1325, Sina Akşin, a.g.e., s. 145)

[10]Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler, s. 209, İstanbul 1952.

[11]Arnavutluk isyanında, modern ve merkezî bir devlet yaratmak için alınan önlemlerin öteden beri özerk yaşamaya alışmış Arnavutluk köylülerini ve yerel güçlerini rahatsız etmiş olmasının yanı sıra, bölgedeki Osmanlı birliklerinin uyguladığı şiddet ve terör politikalarının da önemli bir rolü olmuştur. (Daha ayrıntılı bilgi için bakınız; Stanford J. Shaw, Ezel Kural Shaw, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye, Cilt II, s. 346-8, İstanbul 1982; Süleyman Külçe, Osmanlı Tarihinde Arnavutluk, s. 351-419, İzmir 1944)

[12]Stanford J. & Ezel Kural Shaw, a.g.e., s. 348.

[13]Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, s. 217, Ankara 1988.

[14]Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, s. 393, İstanbul 1978.

[15]Tanin, 27 Temmuz 1910’dan aktaran, Feroz Ahmad, a.g.e., s. 148.

[16]British Documents on the Origin of the War 1898-1914, Vol. IX, Part One, Enclosure in No. 181, s. 208, London 1926.

[17]Aslında bu konu daha önce de dile getirilmiştir. Dr. Nazım daha 1909 yılı sonlarında bir gazeteye verdiği bir demeçte, Rumeli’ye Bulgaristan ve Bosna’dan gelecek göçmenlerin, hattâ Yahudilerin yerleştirileceğini söyler. (Sina Akşin, a.g.e., s. 206) Demek oluyor ki, Hıristiyanların yoğun olduğu bölgelere Müslümanları yerleştirme yoluyla İmparatorluğun birliğini sağlamak fikri oldukça eskidir.

[18]Fransız Hariciye Arşivi, Turquie, Novelle Série, c. 7, No. 486, 23 Kasım 1910.

[19]Avusturya’nın Manastır Konsolosluğu’ndan, 14 Ekim 1910’da yollanan raporda Talat Paşa’nın konuşması, İngiliz raporunda yeralan konuşmanın hemen hemen kelime kelime aynısıdır. A.A. Türkei 159, No. 2, Band 12.

[20]Y.H. Bayur, Türk İnkilabı Tarihi, Cilt II, Kısım IV, s. 13, Ankara 1983.

[21]Tekin Alp, Türkismus und Pantürkismus, s. 4-5, Weimar 1915.

[22]İttihat ve Terakki’nin 1911 Kongresine Sunulan Merkez Komite Raporundan, Tanin, No. 1116 (28 Eylül 1327/11 Teşrîn-i evvel 1911).

[23]1911 Kongresinde okunan rapor’dan. Tanin, 30 Eylül 1327, No: 1118.

[24]Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler, s. 189, İstanbul 1952.

[25]Sina Akşin, a.g.e., s. 167.

[26]Uriel Heyd, Türk Ulusçuluğunun Temelleri, s. 85, Ankara 1979.

[27]“... ben dil sorununu yeterli görmeyerek Türkçülüğü bütün ülküleriyle, bütün programıyla ortaya atmak gerektiğini düşündüm. Bütün bu düşünceleri kapsayan Turan şiirini yazarak Genç Kalemler’de yayınladım.” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 10, İstanbul 1978)

[28]Ziya Gökalp’in Genç Kalemler üzerine etkisi için bakınız; Ali Canip Yöntem’in, Yakın Tarihimiz Cilt I-IV’de tefrika edilen hatıraları.

[29]U. Heyd, a.g.e., s. 129.

[30]Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, s. 39-40, İstanbul 1988.

[31]Y.H. Bayur, a.g.e., s. Cilt II, Kısım IV, s. 410.

[32]Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasî Partiler, s. 214, İstanbul 1952.

[33]Kazım Duru, Ziya Gökalp, s. 61-2, İstanbul 1949.

[34]Aktaran, Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, s. 310, İstanbul 1992.

[35]Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, s. 73, 80.

[36]Ziya Gökalp, bu konudaki görüşlerini, İT’nin desteği ile çıkartılan İktisadiyat Dergisi’nde ayrıntılı olarak dile getirmiştir. Buradaki alıntılar, konu üzerine ayrıntılı bir çalışma yapmış olan, Zafer Toprak’ın, Türkiye’de “Millî İktisat” 1908-1918, Ankara 1982 adlı eserinden (s. 17-36) alınmıştır.

[37]Zafer Toprak, a.g.e., s. 32 ve 21.

[38]İT yöneticileri suikastten haberdardırlar. Cemal Paşa anılarında bir suikastın planlanmış olduğundan Paşa’yı haberdar ettiğini söyler. (Cemal Paşa, Hatıralar ve Vesikalar, s. 59, İstanbul –Vakit Gazetesi’nde yayımlanmıştır–) Talat Paşa da Meclis’te 1914 yılında konuya ilişkin yapılan bir tartışmada, suikast planından “hükümetin haberi olduğunu söylemiştir.” (T.Z. Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt III, s. 139, İstanbul 1989).

[39]Y.H. Bayur, a.g.e., Cilt II, Kısım IV, s. 314.

[40]Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbi’nde Teşkilat-ı Mahsusa ve Heyber’de Türk Cengi, s. 10, İstanbul 1964.

[41]Cemal Kutay, Sohbetler, Sayı 10, Türkiye Nereye Gidiyor, s. 69, Eylül 1969.

[42]Cemal Kutay, Birinci Cihan Harbi’nde Teşkilat-ı Mahsusa, s. 18.

[43]Eşref Kuşçubaşı’nın anılarından aktaran Celal Bayar, Ben de Yazdım, Cilt V, s. 1573, İstanbul 1967.

[44]Celal Bayar, a.g.e., s. 1573.

[45]Celal Bayar, a.g.e., s. 1573. Kuşçubaşı toplantıların ve hazırlanan planların Hükümet üyelerinden gizli tutulması konusunda bir anısını aktarır. “Bir gün Talât Paşa, yarı şaka yarı ciddî: “Eşref Beyefendi... Sizin hükûmet teşkilatından bize anlatabileceğiniz haberler yok mu?”, demişti. Bunu da diğerlerinin duymaması için yavaşça kulağıma söylemişti.” (Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbi’nde Teşkilat-ı Mahsusa, a.g.e., s. 18).

[46]Nurdoğan Taçalan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, s. 65 İstanbul 1970.

[47]Celal Bayar, Ben de Yazdım, a.g.e., s. 1574.

[49]Celal Bayar, a.g.e., s. 1576.

[49]Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin Anıları, s. 166, İstanbul 1986.

[50]Cemal Kutay, Teşkilat-ı Mahsusa, s. 62.

[51]Nurdoğan Taçalan, a.g.e., s. 71-3.

[52]Y.H. Bayur, a.g.e., Cilt II, Kısım III, s. 255.

[53]Arnold Toynbee, The Western Question in Greece and Turkey, s. 140, New York 1970.

[54]A.g.e., s. 140.

[55]A.g.e., s. 143.

[56]Hıfzı Erim, Ayvalık Tarihi, “Yorgo Sakkaris’in aynı adı taşıyan kitabından naklen, sayfa 60-62, Ankara 1948.

[57]Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 3, İçtima Senesi 5, Cilt 1, s. 186, TMMM Basımevi, Ankara 1992.

[58]Henry Morgenthau, Secrets of the Bosphorus: Constantinople 1913-1916, s. 212, London 1919.

[59]A.g.e., s. 212.

[60]Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Cilt III, s. 1138, İstanbul 1986.

[61]Doğan Avcıoğlu, a.g.e., s. 1138.

[42]Celal Bayar, Ben de Yazdım, Cilt 5, s. 1568, İstanbul 1967.

[63]Halil Menteşe, a.g.e., s. 166.

[64]MMZC, s. 285, 287.

[65]Cemal Kutay, Birinci Dünya Harbi’nde Teşkilat-ı Mahsusa, s. 6. Kuşçubaşı’nın anılarından ayrıntılı aktarmalar yapan Celal Bayar’da tek tek şehirlere ilişkin bazı sayılar verir. Bunların toplamı yukardaki toplam sayıyı vermektedir. (Celal Bayar, a.g.e., Cilt 5, s. 1576).

[66]Celal Bayar, a.g.e., s. 1577-9.

[67]A.M.G., 7 N 1653, No: AC-23602, Confidentiel.

[68]Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 3, İçtima Senesi 5, Cilt 1, s. 109.

[69]Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi, a.g.e., s. 284-7.

[70]MMZC, s. 285.

[71]Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, Devre 3, İçtima Senesi 5, Cilt 1, s. 289, TBMM Basımevi, Ankara 1992.

[72]Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi, s. 287. Dimistokli Efkalidis Efendi’nin, konuşmasına, Türk Mebusları, “Bulgaristan, Yunanistan’da böyle yapılıyordu” diyerek müdahale etmişler. Verilen cevaplarda, Türklüğe övgüler düzen hamasi nutuklar atılmış, yapılan kötülüklerin Türklere mal edilemeyeceği, Türklerin de zulme uğradıkları söylenmiştir. Yunan Mebuslarını, “Yunan Hükümetinin müdafileri” olmakla suçlamışlardır. (MMZC, s. 288, 290-4) Ek bir bilgi olarak eklemek gerekir ki, özellikle dinî temelde olmak koşuluyla, “etnik temizleme” olarak adlandırılabilecek bu politikalar Balkan devletleri tarafından da uygulanmıştır. Ulusal devlet anlayışının bir parçası olarak gündeme getirilen bu “katliam ve zorla kovmalar” sonucu, kurtulabilen yüzbinlerce Müslüman Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştı. A. Toynbee Balkan Savaşı sırasına göç ettirilen Müslümanların sayısının 413.992 olarak vermektedir. (A. Toynbee, The Western Question, s. 138) Ayrıca dönemi konsolosluk raporlarında da Balkanlarda karşılıklı izlenen “etnik temizlik” politikalarına ilişkin bol bilgi bulmak mümkündür. (Örneğin, Fransız Büyükelçi Bompar’ın raporlarından bazı kısımlar için bakınız; Y.H. Bayur, a.g.e., Cilt II, Kısım III, s. 256-260).

[73]MMZC, a.g.e., s. 288.

[74]MMZC, a.g.e., s. 288.

[75]A.g.e., s. 316-7.

[76]Hennry Morgenthau, Ambassador Morgenthau’s Story, s. 323.

[77]Halil Menteşe’nin Cumhuriyet gazetesi’nde yayımlanan anılarından aktaran, (9 Kasım 1946, Hatıra 24), Y.H. Bayur, Türk İnkilabı Tarihi, Cilt II, Kısım IV, s. 654-5.

[78]Hasan Fehmi Bey’in, 17 Teşrinievvel (Ekim) 1336 (1920)’de TBMM’nin Gizli Oturumunda yaptığı konuşmadan, TBMM Gizli Celse Zabıtaları, Cilt I, s. 177, Ankara 1985.
birikimdergisi.com/dergiler/bi

Hafıza Sahasındaki Hrant Dink

Rober Koptaş

Hrant Dink de bir hafıza meselesi artık. Ama onu orada bırakamayız.

Ümit Kıvanç’ın Hafıza Yetersiz videosu Hrant Dink’i kamusal alanda yaptığı konuşmalarla hatırlamamızı sağlıyor. Bu kamusal alan, bazen bir televizyon programı, bazen bir konferans, panel ya da söyleşidir. Hrant Dink’in kiminin dünya görüşü ona yakın, kimininki uzak yurttaşlarına seslenişleri. Her bir kayıtta, onun insanı sarsan belagatiyle memleket ve dünya ahvalinin en karmaşık meselelerini, hakiki duygulardan, zamanları aşan bir bilinçten ve sarsılmaz bir insancıllıktan mürekkep bakış açısıyla nasıl ele aldığını görüyoruz. Bilmediğimiz şey değil ama on yedi yıl geçti, Hafıza Yetersiz gibi bir çalışmaya gerek duyulduğuna göre, hatırlamaya ihtiyacımız var demektir. Hafıza gerçekten yetersiz, hele o gün doğan çocukların bugün on yedi yaşında olduğunu hesaba katınca.

Özgür Sevgi Göral’ın Yaramız Derindir: Hafıza Sahası ve Sömürgeci Afazi[1] kitabında kullandığı tabirle söylersek bir “hafıza militanı” oldu Hrant Dink –asla salt buna indirgenemese de. Özellikle Agos’u kurduğu 1996’dan katledildiği 2007’ye –hepi topu on yıl dokuz ay, kim inanır!– gazeteciliği, yazarlığı, siyasal ve tarihsel tartışmalara müdahaleleriyle inkâr edilenlere, unutturulmak ya da sessizleştirilmek istenenlere karşılık dünün meselelerinin bugünle ve yarınlarla bağını kurdu. Yüzleşmeyi yalnızca bir adalet ve hesaplaşma meselesi olarak değil, güncel ve müstakbel sorunların çözümü için kurucu bir çaba olarak önemsedi. Geçmişin geride kalmadığını, bugünde yaşadığını, bizleri öyle veya böyle etkilediğini kanlı canlı örnekleriyle anlattı, bizi bize hatırlattı.

Agos’un ilk yıllarında en çok ilgi gören bölüm, Anadolu’daki Ermeni yerleşimlerinin nüfusunu, yöredeki okul ve kiliselerin sayısını, ahalinin geçim kaynaklarını aktaran köşeydi.[2] Bu, soykırımın adını vermeden, keskin siyasi tartışmaların mayınlı arazilerinden sakınarak, “Bakın, vardık, yaşadık, şimdi ise yokuz,” demenin bir yoluydu. 1990’lı yıllarda Ermenilerin henüz meseleleri adıyla sanıyla tartışacak dilsel araçları yoktu. Taner Akçamların, Ayşe Nur ve Ragıp Zarakoluların, İHD Ayrımcılığa Karşı Komisyon’un yapıp ettiklerinin açtığı yolda ürkek ürkek de olsa muratlarını anlatmanın yollarını arıyorlardı. Agos da, yine kurucusu olup birkaç yıl sonra arkadaşlarından müsaade isteyerek ayrıldığı Aras Yayıncılık da o yoldaki çabaların meyvesidir.

Hrant Dink’in, oralardan, 2004’te Sabiha Gökçen’in bir soykırım yetimi olduğu haberine, oradan TCK 301’den ceza almasına neden olan makalesinin temel vurgusu olan “Türkler ve Ermeniler birer hastalıktan mustaripler ve bu hastalığın ilacı ancak birbirleriyle kuracakları sağlıklı bağlar olabilir” tezine, oradan 1915’te yaşananın onun için şüphesiz bir soykırım olduğu “ikrarına”[3] varışına bakarsak, onun önemsediği, tartışmak üzere yol açmaya çalıştığı bütün meselelerin hafızayla, geçmişle ama illa ki gelecekle de ilgili olduğu görülür. Onun için sorun sadece düne dair hakikatlerin kabulü değil, Türkiye’de kırılgan –o zamanlar henüz, hâlâ– demokrasimizin gelişerek, gelecekte eşit ve adil koşullar altında, hiçbir grubu geride bırakmayan bir “birarada yaşarlığı” kurabilmemizdi. Hafıza sahası bunu mümkün kıldığı için hayatiydi ve oradaki olumlu adımlardan güç alarak Türklerle Ermenilerin başka ülkelerin çıkar hesaplarından azade, aracısız konuşmasının Ermenistan’daki ve diasporadaki Ermenilere de iyi geleceğini görebiliyordu. Bu yüzden yanlış iliklenen ilk düğmenin açılıp yeniden iliklenmesi gerektiğini savunuyordu. Ki, iki yakamız bir araya gelebilsin.

Mağduriyet karşısında adalet istemenin bıçak sırtı bir yanı var. Sizi o mağduriyetten ibaret kılabilir, kimliğinizi bütünüyle başınıza gelenler etrafında örmenize ya da öyle algılanmanıza yol açabilir. Hrant Dink’se sadece kendi mağduriyetinin değil, çağının tüm mağduriyetlerinin derdinin taşıyıcısıydı. Onun daha çok Ermeni meselesi etrafında söyleyip eylemesi belki de her şeyden çok, bu konuyu kaynağından gelerek konuşabilecek çok az insan kalmasındandı, kendi tercihi değil, aslında bizatihi soykırımın bir sonucuydu. Yürüdüğü tekinsiz yolların farkında olarak diyaloğun, dolayısıyla politikanın alanını genişletmenin muradındaydı. Bu nedenle farklı toplum kesimleriyle temas etmeye, onların duygularına hitap etmeye çalışıyordu.

Görüntüsünü gözünüzün önüne getirin. Jest ve mimiklerle, el hareketleriyle, yükselen, alçalan, coşkuyla alevlenen ya da kederle titreyen bir ses tonuyla kendini anlatmaya, anlatmaya, anlatmaya çalışan bir insan. Anlatmaya çalışıyordu, çünkü anlaşılmasının zor –imkânsız dememek için– olduğunu biliyordu. Çünkü yaşadığı iklimi tanıyordu. Türklerin kahir ekseriyetinin geçmişi, bilmemekten mi, unutmaktan mı, pragmatizmden mi inkâr ettiği üzerine epeyce zihin jimnastiği yapabiliriz. Burada, hafıza alanında çokça söylendiği gibi amnezinin mi, Özgür Sevgi Göral’ın ortaya koyduğu gibi afazinin mi, yoksa başka nedenlerin mi rol oynadığını düşünürdü acaba? Bilmiyorum. Bildiğim, belki de yoksul çocukların kaldığı bir Protestan yetimhanesinde büyümesinden ötürü ona yakıştırdığım, İsa’nın babasına, “Baba, onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” seslenişindeki ruhu özümseyerek, anlatmayı, ne pahasına olursa olsun anlatmayı kendine görev biçtiğidir. Ne yazık ki, sonu da İsa’nınkinden farklı olmadı. Ömrünün sonunda babasına, “Eli, Eli, lama sabakhtani?” diye seslendiğini dahi hayal etmek güç değil.

Hafıza sahasını ekip biçmeye çalışan Hrant Dink artık kendisi hafızalarda yer alıyor. Hafıza ise çetin bir iktidar alanı. Neyi, nasıl, neden hatırlayacağımız iktidarlar tarafından bizlerin bağımsız iradesine bırakılmıyor. Hrant Dink sağlığında, kendine ve sözüne alan açmaya çalışırken, basite indirgeme pahasına “ılımlı” diyebileceğim bir dil kullanıyordu. Ermenilerin ona varana dek kamu önünde konuşmak için gerekli sözdağarına sahip olmadığını söylemiştim. “Karşı” taraftaki amnezi, afazi ya da başka -zi’ler de malum.[4] Bir Ermeni’nin öfkeli, habis bir ruh haliyle konuşmasının kimin ekmeğine yağ süreceğini biliyordu. Jean Améry’nin sözünü ettiği türden bir hınç ise –bildiği, yaşadığı onca meşru kılıcı sebebe rağmen– herhalde kendine bilerek ya da bilmeden yasak ettiği bir duyguydu. Ancak ılımlılığı onu siyasi hasımları için daha zor bir lokma yapıyor, bildik kalıplara sığmayan retoriği sözünün etkisini artırıyordu. Hrant Dink ılımlılığıyla radikaldi. Tıpkı başka pek çok köprü figür gibi.

Ne var ki hafıza sahasındaki Hrant Dink farklı siyasi görüş sahipleri tarafından “modifiye edilme” tehlikesine maruz kalabiliyor. Belki de en çok ılımlılığı, daha doğrusu ılımlılığının bağlamından kopartılarak apolitikleştirilmesi nedeniyle. Bunu bir ehlileştirme çabası olarak da görebiliriz. Bu hususu kişisel ama açıklayıcı olduğunu düşündüğüm bir noktadan örnekleyeceğim. Agos’un takım kaptanlığını yaparken, siyasi yelpazenin sağından ve solundan, bu arada Ermeni cemaatinden de, “Hrant gibi” olmadığımız için eleştirildik. Gazetesinin önünde kurşunlanarak öldürülmüş bir büyüğümüz “gibi” olmanın ya da olmamanın manasını ve bu ithamın ağırlığıyla koşut anlamsızlığını bir kenara bırakıyorum. Ama misal, kimi solcular tarafından Hrant kadar “sosyalist”, kimi iktidar yanlıları tarafından Hrant kadar “yerli ve milli”, kimi sosyal demokrat görünümlü ulusalcılar tarafından Hrant kadar “Anadolulu, anti-emperyalist”, kimi Ermeniler tarafından da Hrant kadar “Ermeni” olmamakla suçlandık. Örnekler artırılabilir. Oysa aynı Hrant Dink sağlığında bu grupların her biri tarafından “liberal, AB’ci, Ermenici, hain, Türk ajanı” ve benzeri bilumum şekillerde yaftalanmıştı. Ölümünden sonra ise, yaşarken onu hedef haline getirenler, dolayısıyla ölümüne sebep olanlar tarafından dahi araçsallaştırılırken, artık kendini anlatamadığı bir dünyada onun savunduğu fikirler, aldığı pozisyonlar seçici ve fırsatçı bir şekilde sopa haline getirilip birilerini hizaya getirmek için kullanılıyordu. Ona gerçekten değer verenler açısından bunun en başta Hrant Dink’in hatırasına saygısızlık olduğunu söylememe gerek var mı? Yazının ilk cümlesi bu yüzden önemli.

Zamanlar değişiyor. Geçen on yedi yılda, yaşıyor olsaydı, Türk-Ermeni sorunu başta olmak üzere türlü konularda, zorlu tartışmalarda onun neler söyleyeceğini, o dikenli yollarda, bıçak sırtı durumlarda nasıl önümüzü açacağını merak etmemek elde değil. Ancak ne yazık ki biz Hrant Dink’i kaybettik. Ermeniler, Türkler, Kürtler, hepimiz… O ölümünden üç ay sonraki Malatya Zirve Yayınevi katliamını, Rahip Santoro’nun öldürülmesini, Gezi Direnişi’ni, çözüm sürecini ve onun nasıl boğulduğunu, meşum 7 Haziran - 1 Kasım parantezini, Suruç ve Gar katliamlarını, hendek çatışmalarını, Tahir Elçi’nin öldürülmesini, 15 Temmuz’u ve sonrasında gelen olağanüstü hali, KHK’ler ile muhaliflere yönelik büyük tasfiyeyi, Barış İçin Akademisyenlere reva görülenleri, Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya, Çiğdem Mater’den Can Atalay’a binlerce siyasi tutsağı… Hiçbirini, hiçbirini göremedi, bu konularda söz söyleyemedi. Zorlukları, meydan okumaları, başarı ve başarısızlıklarıyla bir hayatı doya doya yaşama şansı elinden alınmıştı.

Hrant Dink sözüne gerçekten kulak kabartanlara ilham vermeye devam edecek şüphesiz, ancak memleketin gam ve kasavet yüklü ahvalini güneşli günlere çevirmek için yeni yollar arayacak olanlar bizleriz. Bunu yaparken onu hafıza alanındaki güç kavgasında siyasi duruşumuza göre ehlileştirdiğimiz bir araç haline getirmekten sakınmak, neyi neden söylediğini anlamaya çalışmak ahlâki bir sorumluluk. Bu duruşu içselleştirerek ona en derindeki meselelerimiz hakkında sorular sormaya devam edebiliriz –ondan alacağımız pek çok zihin açıcı yanıt olduğuna zerre şüphem yok. Ancak o zaman Hrant Dink gerçekten ahpayrig’imiz olabilir. Eli yükselteyim, belki o zaman bir gün hepimiz gerçekten Hrant Dink bile olabiliriz.

[1] İstanbul: istos yayın, 2023. istospoli.com/product/yaramiz-

[2] Bu bölüm, Raymond Kévorkian ve Paul Paboudjian’ın Fransızca bir kitabından yapılan çevirilerden oluşuyordu. Hrant Dink bu hacimli çalışmanın çevirisini, 2006’nın Nisan ayında, Agos’taki odasında, içinde benim de yer aldığım Aras Yayıncılık ekibine, “İstediğiniz zaman yayınlayın,” diyerek teslim etti. O dönemde, davalar, baskılar ve tehditlerle boğuşuyordu ve kitabı kendisi yayımlarsa üzerine daha da çok gelineceğinden çekiniyordu. Sekiz ay kadar sonra öldürüldü. 1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler, 2012 yılında yayımlanabildi.

[3] Evet ikrar, çünkü meseleyi soykırım mı, değil mi karşıtlığı üzerinden anlatmıyor, daha derin ve karmaşık boyutlarıyla ele alıyordu. Israrla ve hassaten sorulmadığı müddetçe soykırım tabirini kullanmaya ihtiyaç duymuyordu. Benzer bir kaderi Tahir Elçi’nin de PKK/terörizm ilişkisi etrafında yaşadığını unutmayalım. Ermeni ve Kürt “sorun”larını konuşmaya çalışan iki insanın ortak akıbeti, Türk Sorunu’na –Taha Parla’nın kulakları çınlasın– dair ne çok şey söylüyor.

[4] Tanıl Bora, Göral’ın çalışması üstüne yazdığı yazıda hafıza sahasının çok katmanlılığını irdelerken amnezi ve afazi kavramlarının yanında, konuşma kabiliyetinde sınırlı kayıp veya bozulma anlamına gelen disfazi kavramını da oyuna sokuyor.

birikimdergisi.com/guncel/1161

Sanatçı Fredrik Raddum'un 'Ruhtan Düşen Adam' adlı yapıtı.

Naçizane düşüncem:
Ben Hrant Dink Vakfı / Hrant Dink Foundation / Հրանդ Տինք Հիմնարկ yöneticisi olsam Hrant Dink'i, düşüncelerini ve son yazısı 'Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği'ni içeren bir dosya ile sanatçıya başvurur ve bu yapıtın sembolik bir değerle vakıfta sergilenmesine ve belki de Hrant Dink adına tesciline önayak olurdum. Çünkü ilk gördüğümden beri kalıbı, saçları, ayak ve beden pozisyonu ve de güvercin imgesi ile bana onu anımsatıyor.

@fredradd www.fredrikraddum.no

🕊
Alıntı

Süper Bir Aile Olarak Türk Ulusu

Kemal Göktaş

CHP İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler'in ırkçılık bahsinde çokça tepki çeken sözlerini "bilimsellikle" açıklamaya çalışması, Kemalizmin Kürtlük tahayyülü ve söylemini yeniden tartışmaya açtı. Sadece "ayrımcı" bulunan sözleri nedeniyle değil "Meşru müdafa için saldırıdayız" cümlesi için dahi olsa Güler'in söyleminin analizi, "barış" için neye ihtiyacımız olduğu sorusuna odaklanmak anlamına gelecek.

Bilindik mesel(e)dir: Cumhuriyeti kuran kadrolar, Kurtuluş Savaşı yıllarında Kürtlerin varlığını inkâr etmiyordu. Hatta Amasya Tamimi'nde Kürtlere siyasi haklar verileceği belirtiliyordu. Kurtuluş Savaşı döneminde vurgu "İslam’ı kurtarmak", "İslam milleti" gibi kavramlaraydı. Ancak Kurtuluş Savaşı’nın bitmesiyle Türk etnisine vurgu yapılmaya başlandı. Cumhuriyet’in bir milli devlet olarak tasavvuru, Kürtlerin de Türkleştirilmesi hedefini öne çıkardı.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında, Osmanlı ve İslam geçmişinden kopuş, her alanda olduğu gibi yeni bir ulusal devletin inşası bağlamında etnisite ve kimlik kavramlarında da kendini göstermişti. Kemalist ulusçuluk, Osmanlı’nın son dönemindeki devleti kurtarma reçeteleri olarak beliren Osmanlıcılık, İslamcılık ve Turancılık’tan oluşan stratejileri reddetti. Yeni Cumhuriyet, bir ulus inşa etme projesi çerçevesinde Türk etnik kimliğini temel aldı. (Yeğen, 2006, s. 78)

Osmanlı'da Müslüman kimliğiyle tanımlanan millet, Cumhuriyet döneminde Türk etnik kimliği ile tanımlanmaya başlandı. Ancak bu kimlik dönüşümü, Kemalist elitin öncülüğünde, aydınlanmacı bir despotizmin eşlik ettiği bir toplum mühendisliği çerçevesinde gelişmek zorunda oldu.

Kemalist Türk ulusal kimliği, Türk olmayan Müslüman etnisitelerin varlığını kabul etmiyor, gayrimüslim azınlıklar üzerinde ise asimilasyona dayalı bir politika hedefliyordu. 1924 Anayasası’nın vatandaşlık tanımının yapıldığı 88. maddesi üzerinde görüşülürken Celal Nuri (İleri) "Bugün bizim öz vatandaşımız, Müslüman, Hanefiyyül mezhep, Türkçe konuşur bir zattır" demişti. (akt. Yıldız, 2007, s. 301)

ETNİSİST SÖYLEM OLARAK TÜRKLÜK

Kemalizm, Türklük etrafında bir “biz” duygusu oluşturmak istemişti. Ahmet Yıldız'a göre bu “biz” için en rasyonel yol, “akrabalık bağları temelinde Türklerin süper bir aile olduğunu söyleyen etnik/soya dayalı teoriydi”. (Yıldız, 2007, s. 161)

Ancak bu durumun peşinen ırkçılık olarak tanımlanması da doğru değil. Çünkü UNESCO’nun yaptığı tanıma göre ırkçılık, “Ayrımcı gruplar arası ilişkilerin biyolojik temellerle doğrunabileceği yanıltmacasına dayanan anti-sosyal inanış ve davranışlardır.” Oysa etniklik, ırkçılıktan farklı olarak “kültürel özelliklerin ve farklılıkların iletişimi”ne dayanır. Etnik gruplar da kendileri dışındaki etnileri ötekileştirebilir ve yine ortak köken duygusuna sahiptir. Yani etniklik, kendi başına bir üstünlük ya da aşağılık ima etmez. Etnisizm, dilsel ve kültürel farklılıklara dayalı ayırımcılıktır. (Yıldız, 2007, s. 77)

Kemalizm, Türk ulusal kimliğinin etnik-soya dayalı sınırlarını belirlemek için ırkı, kurucu bir unsur olarak kullanmıştır, ancak ırkçılık sistematik bir söylem veya uygulamaya dönüş(e)memiştir. Çünkü Türkiye’deki ırkçılık, resmi bir politikaya dönüşmesini sağlayabilecek antropolojik ve felsefi gelenekten de, ırkçılığın sistematik uygulanmasını sağlayabilecek güçlü bir devlet yapısından da yoksun olmuştur. Ancak sistematik ırkçılığın olmaması söylem ve politikalarında ırkçı temaların olmasını engellememiştir. (Yıldız, 2007, s. 159)

Türkleştirme politikaları, Kemalist ulusçuluğun hem asimilasyoncu hem de etnisist karakterinin bir türevi olmuştur. Bu anlayışta asimile olanlar için dışlayıcılık yoktu, ancak asimile olmayanlar için dışlayıcı ve düşmanlaştırıcıydı.

Asimilasyon politikalarının uygulandığı en büyük grup ise Kürtlerdi. Kürtlerin asimilasyonu için iskan yasaları ile zorla göç ettirme, yatılı bölge okullarını Kürt illerinde yaygınlaştırarak Türkçe öğretilmesi, o illerde görevlendirilen memurların Kürt olmamasına özen gösterme, Kürt kelimesini hiçbir metinde kullanmama ve kullanılmasına da izin vermeme, Kürtlerin Türk olduğu yönündeki resmi propaganda gibi uygulamalar devreye sokuldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında bu asimilasyon ile bir kısım vatandaşlar okutturulmamak ve devlet işlerine karıştırılmamak isteniyor. Ve daha doğrusu asimilasyon politikaları ile ırkçı yönelimlerin "kamu idaresinde" yarattığı çelişkiye en iyi örneklerden biri Celal Bayar’ın hazırladığı Şark Raporu’nda verilmişti: “Bugün, Kürt diye, bir ku bu kısım vatandaşlar hakkında ne gibi bir sistem takip edileceği idare memurlarınca açık olarak bilinmiyor. Bunu bir sisteme bağlayarak, kendilerine açık talimat verilmesini, çok yerinde ve faydalı bir tedbir olarak görmekteyim.” (Bayar, 2006, s. 63)

Asimilasyon, Türk devletinin Kürtlere yönelik politikasında bir hedefti, ancak, tek belirleyen değildi. Kürtler 'milletleşmemiş' bir topluluk olarak görülüyor, bu yüzden asimilasyon politikasından büyük medet umuluyordu. Ama ne gam, asimile olmazlarsa da Türklüğün düşmanı bir "milliyet" olarak telakki edileceklerdi. (Bora, 2008, s. 37)

Güler'in sözleri ile gelinen aşamada, artık bir milliyet olarak görülse de Kürtlerin, hak talepleri Türklüğe yönelik bir saldırı sayılan "düşman" topluluk olarak algılandığını ortaya koydu. "Türk sorunu" denilen şey de tam da bunu ima ediyordu. Güler, pervasız görünen bir ifşayla aslında bir süredir ima edileni netlikle ortaya koyduğu içindir ki; CHP ve MHP sıralarından büyük alkış aldı.

Kaynakça:

Tanıl Bora, Türk Sağının Üç Hali Milliyetçilik, Muhafazakârlık, İslamcılık, Birikim Yayınları, İstanbul 2008Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene - Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938), İletişim Yayınları, İstanbul 2007

Mesut Yeğen, Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İletişim Yayınları, İstanbul 2006

İsmail Beşikçi, Bilim-Resmi İdeoloji, Devlet-Demokrasi ve Kürt Sorunu, Yurt Kitap Yayın, Ankara 1991

Celal Bayar, Şark Raporu Cumhuriyet'in Gözüyle Kürt Meselesi, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006

birikimdergisi.com/guncel/448/

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.