Show newer

"Bütün tanrılara karşı kinim var."

Karl Marx

"Vergi, bürokrasinin, ordunun, din adamlarının ve sarayın, kısacası tüm yürütme gücü aygıtının yaşam kaynağıdır. Güçlü iktidar ile güçlü vergi aynı anlama gelir."

Karl Marx

“Eğer ananızdan, babanızdan öğreniyorsanız; neyin doğru olduğunu, neyin arzulanır, neyin arzulanmaya değer olduğunu…Geleneklerden öğreniyorsanız, dogmalardan öğreniyorsanız; bu ahlakın düşük bir biçimidir, yüksek bir biçimi değildir."

Ulus Baker

Zenginin parası çok olur, fakirin çocuğu.

Francis Scott Fitzgerald

Biz köylüler için savaşırken, onlar efendileri için kilisede mum yakıyordu.

Vladimir Lenin

Kemalizm Tahlili-1: Türk Komprador Burjuva Siyasetinin İnşası

Türk komprador burjuvazisinin yönetimi altına giren İttihat ve Terakki, işçileri, köylüleri ve çeşitli azınlık milliyetleri ezen, gerici bir burjuva diktatörlüğü kurdu. Turancılık ideolojisiyle, Alman emperyalistlerinin Asya’daki yayılma siyasetine hizmet etti.

Kerem Yıldırım

“Kemalistlerin yaptığı milli burjuvazi yaratmak değil, bütün devlet imkânlarını iktidardaki komprador büyük burjuva ve toprak ağası sınıflarının gelişip güçlenmesi, palazlanması için kullanmaktır.” (1) (İbrahim Kaypakkaya, Bütün Yazıları.)

“Kemalizm’in muntazam olarak mahkûm edilme ihtiyacı” (2) başlıklı yazımızı, bu yazı dizisinin giriş yazısı olarak takdim etmiştik.

Türk burjuva siyasetinin kurucu ideolojisi olan Kemalizm’in güncelliğine karşı, Kemalizm’e karşı yürütülen ideolojik mücadele de kendini yeniden üretmelidir. Egemen sınıflar Kemalizm’in kurucu reflekslerine sarıldığı sürece, Kemalizm’in gerici ve karşı-devrimci niteliğini ortaya sermek de Marksist bir vazifedir.

Bu vazifeyi yerine getirme bilinciyle, Türkiye komünist-devrimci hareketi içinde, Kemalizm’le hem teorik hem de pratik anlamda ilk kez hesaplaşan İbrahim Kaypakkaya, nesnel bir ideolojik referanstır. Kaypakkaya ampirik tarihsel bilgiye ulaşma olanaklarının sınırlı ve zor olduğu bir konjonktürde Kemalizm’i ideolojik-sınıfsal olarak yeniden çözümleme iradesi gösterdi.

Kaypakkaya, Kemalizm’in milli burjuvazinin siyasal temsilcisi olduğu mitolojisini devrimci-komünist bir kavrayışla ve hakikate bağlı kalarak yerle bir etti. Kemalist iktidarın en başından beri Türk komprador burjuvazisinin siyasal temsilcisi olduğunu saptadı. O’nun Türkiye Marksizm’ine en büyük teorik katkısı budur. Keza, Kaypakkaya düşüncesinin en güçlü yanı da bu belirlemedir.

Çünkü Kaypakkaya bu yaklaşımıyla, burjuvazinin bütün kliklerinden kopan ve burjuva siyasetiyle hiçbir biçimde uzlaşmayan bir komünist perspektif üretti. Örneğin milliyetler meselesinde, özel olarak da Kürt sorununda Kaypakkaya’nın pürüzsüz Leninist tahlilinin özgünlüğü bu yaklaşımın ürünüdür. Kemalizm düşman/egemen sınıfın kurucu ideolojisi olarak belirlendiği anda milliyetler meselesinde zihinsel pranga çözülmüştür, bilinç özgürleşmiştir.

Bunlarla birlikte, Kaypakkaya’nın “Kemalizm, bizzat faşizm demektir” savı, siyasal bir belirleme ve propagandist söylem olarak doğrudur ve gerekçelendirilmiş de bir savdır. Ancak bu sav faşizm tahlilinden yoksundur. Yani, Kaypakkaya özel bir faşizm tahlili yaptıktan sonra bu savı ortaya atmamıştır. Bu yoksunluk aynı zamanda Kaypakkaya tezlerinin görece zayıf tarafıdır.

Biz bu eksikliği özel olarak tartışmayacağız. Çünkü bu tartışma en nihayetinde siyasal bir tartışmadır. Esas olan Kemalizm’in sınıfsal karakterinin, gerici ve karşı devrimci niteliğinin belirlenmesidir.

Biz bu dizide Kemalizm’in emperyalizmle ve faşizmle ilişkisini, karşı-devrimci ve gerici niteliğini ve bu niteliklerinin sınıfsal dayanaklarını veriler eşliğinde ortaya koyacağız. Keza bu açıdan da ideolojik-tarihsel referansımız Kaypakkaya olacaktır. Meseleyi onun devrimci yaklaşımındaki siyasal tercihini esas alarak açıklayacağız.

Bu yazı dizisi yeni bir perspektif ortaya koyma iddiası taşımıyor ama geleneksel ve güncel devrimci perspektifin siyasal tezlerini güçlendiren olgular eşliğinde, devrimci yaklaşımı hatırlatma iddiası taşıyor.

Yazı dizisinde; emperyalizmin Türkiye’ye girişini, komprador burjuvazinin oluşum sürecini ve bu sınıfın siyasal kopuşlar(İttihatçı ve Kemalist iktidar dönemleri) içerisinde, her dönemde devletin sahibi olduğu gerçeğini ortaya koyacağız.

Bu süreci ortaya koyarken, Türk burjuvazisinin kurucu ideolojisi olan Kemalizm’in de hangi tarihselliğin ürünü olarak biçimlendiğini ve güncellendiğini ele alarak dizimize başlıyoruz.

***

Kapitalist aşamaya geçmesiyle birlikte, Batı Avrupa ülkelerinin Osmanlı ekonomisi üzerinde her zaman etkili olduğunu kabul etmek gerekir. Doğu Akdeniz’in kıyı yörelerine Haçlılar döneminden miras kalan imtiyazlar düzeni kapitülasyonları, Osmanlı Devleti tarafından olduğu gibi devralındı. Zamanla, Anadolu ve Doğu Akdeniz’in diğer bölgelerine eski ticaret yollarını tekrar çekebilmek için mevcut imtiyazlar daha da geliştirildi. (3)

Böylece, Batılı kapitalistler daha güçlenmeden sömürecekleri alanlar hazırdı. Kapitülasyonlar bir yana, Batılı kapitalistlerin Osmanlılardan aldığı bir ödün de 1838 İngiliz ticaret antlaşmasıydı. Bu antlaşmayla Osmanlı İngiliz kapitalizminin yarı-sömürgesi hâline geldi.

1855-1857 arasında İngiliz tüccarlar eliyle imtiyazlı Aydın demiryolu faaliyeti yürütüldü. (4) Aydın-İzmir demiryolu inşası 1857 Eylül’ünde başladı. İngiliz kapitalistlerinin yaptığı demiryolu Osmanlı bürokrat-egemen sınıflarına vergi geliri olarak katkı sağladı. (5)

İngiliz emperyalizmi Osmanlı’dan Amerikan İç Savaşı sona erene kadar pamuk ithal etti. Pamuktan sonra zımpara taşı ve krom ithalatı da başladı.

Hammaddeleri sürekli ve düzenli bir biçimde, en ucuza sağlamak, hammadde üreten ülkeleri ekonomik ve siyasal denetim altına sokmak, emperyalist dış siyasetin başlıca amaçlarından biridir. İngiliz emperyalizmi için Osmanlı, ucuz hammadde alıp sanayi ürünleri sattığı, sermaye ihraç ettiği bir pazardı.

İngiliz emperyalizminden sonra; sırayla Fransız, ABD ve Alman emperyalizmi de Osmanlı pazarından pay almak için, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra rekabete dâhil oldular. 20. yüzyılın başlarına yaklaşırken İngiliz ve Alman emperyalizmi arasında muazzam bir pazar mücadelesi ortaya çıktı.

1899 yılında, Osmanlı hükümeti, Aydın-İzmir demiryolu hattının Anadolu Demiryolu Kumpanyası’na satılması için şirkete baskı yaptığı zaman, İzmir’deki İngiliz kolonisi egemen durumunu Almanlara kaptıracağını düşüncesiyle ayaklandı. Aynı yıl değişen maden yasası nedeniyle İngiliz ve Alman emperyalistleri arasında krom krizi de çıktı. (6) İngiliz ve Alman emperyalizmi arasında; 1941’de, Kemalist iktidar döneminde yeniden yaşanacak olan krom krizi böyle başladı. (7)

Batı Anadolu’da İngiliz emperyalizminin ekonomik üstünlüğü 1890’lara doğru zayıfladı. Buna karşılık Alman emperyalizmi, giderek daha geniş ölçüde bölgenin ekonomik hayatına egemen oldu. Orhan Kurmuş’un ifadesiyle, İngiliz emperyalizmi Osmanlı’yı Alman emperyalizmine terk etmişti. (8)

İttihatçıların Alman emperyalistlerinin yanında, İngiliz emperyalizmine karşı 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na girmesini getiren sürecin iktisadi temelleri böylece atılmış oldu. (9)

İngiliz emperyalizminin Batı Anadolu’da demiryolu inşa ederek ekonomik etkinliğinin başlamasıyla, Osmanlı komprador-işbirlikçi ticaret burjuva sınıfı da tarih sahnesine çıktı. Özellikle demiryolunun yapımından sonra Rum ve Ermeni tüccarlar, Batı Anadolu’nun her yöresinde dükkânlar açarak İngiliz tüccarlardan aldıkları malları satmaya başladılar.

Türk köylüsü, “yabancı” diye nitelendirdikleri İngilizlerle ticaret yapmayı, hem güvensizliklerinden hem de Rum ve Ermeni komisyoncuların kışkırtmaları yüzünden reddetti. (10) Bu durum Rum ve Ermeni ticaret burjuvazisinin sistemli olarak palazlanmasını sağladı. Kısacası, Osmanlı komprador-ticaret burjuvazisi Rum ve Ermeni tüccarlardan oluştu.

Ege’nin Türk köylüsü Hristiyan tüccarların kölesi hâline geldi. Ağa baskısının yerini Hristiyan tüccar aldı. (11)

19. yüzyılın başına doğru kızışan İngiliz-Alman rekabeti, komprador burjuva sınıfın biçimlenmesinde tayin edici bir rol oynadı. Keza, bu rekabet, ileride yaşanacak olan burjuva siyasal kırılmalara da yön verdi.

İngiliz ve Fransız emperyalizminin acentesi hâline gelen Rum ve Ermeni ticaret burjuvazisine karşı Alman emperyalizmi, zayıf Türk ticaret burjuvazisi için “can simidi” hâline geldi. Çünkü bu rekabet ortaya çıkana kadar Türk ticaret burjuvazisi, esasen Rum ve Ermeni ticaret burjuvazisine bağımlı bir ekonomik etkinlik sürdürüyordu. Bu nedenle; İttihatçıların ve Türkçülerin Alman sevgisi bu siyasal iktisadi hakikatin bir ifadesiydi. İttihat ve Terakki Cemiyeti, Avrupa emperyalistlerinden en az birine dayanmadan bir şey yapılamayacağı görüşünü taşıyordu. (12)

Tam da bu aşamada, İttihatçılık içinde İngiliz ”liberalizmine” karşı ortaya çıkan milli iktisat düşüncesinden de söz etmekte fayda var. Milli iktisat kavramı 19. Yüzyıl Almanya’sında kapitalist geri kalmışlığa karşı ortaya çıktı. Friedrich List tarafından, İngiliz Klasik Okulu’nun iktisadi yönelimlerine karşı, romantik bir ulusal ekonomik “tepki” muhtevası taşıyordu. (13)

Milli iktisat düşüncesi İngiliz ve Fransız emperyalizminin acentesi olan Rum ve Ermeni komprador-işbirlikçi sınıflarına karşı, Türk ticaret burjuvazisinin iktisadi reaksiyonu olarak İttihatçılar-Türkçüler tarafından savunuldu. Modern Türk burjuva siyasetinin kurucu unsuru olan İttihat ve Terakki Partisi bir “bağımsızlık anlayışı” olarak, İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı Alman emperyalizmini tercih etti.

Özellikle belirttiğimiz üzere, bu anlayış Türk burjuva siyaseti açısından kurucu bir niteliğe sahiptir. İttihat Terakki iktidarından itibaren; 1945’e kadar olan süreçte, yani Amerikan emperyalizminin İngiliz ve Alman rakiplerini elediği döneme kadar, Türk burjuva siyasetinde İngilizci ve Almancı burjuva klikler hep var olacaktı.

Milli İktisat fikri Kemalist iktidar tarafından da, 1935 yılında güdümlü ekonomi kavramıyla güncellendi. Kavramı ilk kez, 1935’te M. Kemal kullandı. Kavramın uluslararası referansı bu kez Alman emperyalistleri değil, İtalyan faşistleriydi. (14)

***

Kemalizm’in ideolojik-siyasal kaynağı; öncelikle 1908 Jöntürk hareketi içinde şekillenen İttihat Terakki’ye, ardından ise Türk Ocaklarına dayanır.

Meseleyi açalım.

1908 Ayaklanmasını kategorik biçimde devrim olarak nitelemek doğru değildir. Çünkü hareketin amacı 1876’da kabul ettirilmiş bir anayasayı geri getirmek ve bu yoldan devleti kurtarmaktı.(15) Özetle I. Meşrutiyetçi Genç Osmanlılarla İttihatçılar arasında temelden bir siyasal yönelim farkı yoktu. Jöntürkler Anayasal-Monarşiyi savunma çizgisini sürdürüyordu.

Hareketin devrimci yönü, daha sonraları, uygulanan siyasetin sonucu girişilen ıslahat(yasal alanda modernleşme hamleleri, kapitülasyonlara karşı mücadele, toprak reformu çabaları ve azınlık milliyetlerin hakları, basın özgürlüğü) ve ıslahatın yol açtığı toplumsal değişiklikle ortaya çıktı.

Lenin Devlet ve Devrim isimli eserinde, 1908’in burjuva devrimi olarak kabul edilmesi gerektiğini vurguluyor ancak bu devrimin “halk devrimi” olmadığını belirtiyordu. Çünkü Lenin’e göre, bu devrimde, halk kitleleri, halkın büyük çoğunluğu, etkin biçimde, bağımsız olarak, kendi iktisadi ve siyasi talepleriyle ortaya çıkmadı. (16)

Osmanlıcılığın siyasal pratikte işlevsiz olması hareketi kaçınılmaz olarak ulusçuluğa yöneltti. Osmanlı büyük sermayesinin Rum ve Ermeni burjuvazisinin elinde toplanması da, İttihatçıların Türk milliyetçisi bir ideolojik hatta girmelerini hızlandırdı. Türk burjuvazisinin ekonomik temelinin zayıflığının yanı sıra, halkın örgütsüz olması da 1908’i padişah ve tekelci kapitalizm karşısında ılımlı bir burjuva devrim hâline getirdi.

İttihatçılar, hareketlerinin ideolojik yönelimi ve sınıfsal aidiyetleri gereği, iktidarın alınmasının hemen ertesinde halk sınıflarına karşı savaş açtılar.

İttihatçı iktidar, daha baştan feodal-komprador burjuva sınıflarla uzlaştı. Bunun sonucu olarak, halk yığınlarının demokratik mücadelesini bastırmaya yöneldi.

Türk komprador burjuvazisinin yönetimi altına giren İttihat ve Terakki, işçileri, köylüleri ve çeşitli azınlık milliyetleri ezen, gerici bir burjuva diktatörlüğü kurdu. Turancılık ideolojisiyle, Alman emperyalistlerinin Asya’daki yayılma siyasetine hizmet etti.

Bütün ülkeyi saran grev dalgası karşısında İttihatçı iktidar telaşlandı. 1908’in üzerinden bir yıl geçmeden Alman emperyalistlerinin baskısıyla Adliye Vekâletinde danışmanlık yapan Kont Ostrog‘un hazırladığı Tatil-I Eşgal Kanunu’nu çıkarttı. Bu kanunla grevi ve sendika kurmayı yasakladı. 1908 Burjuva Devrimi’yle kazanılan hakları gasp etti.

31 Mart ayaklanmasını fırsat bilen hükümet, ilan ettiği sıkıyönetimle bütün halk ve işçi sınıfı üzerindeki baskısını ağırlaştırdı. Patronlar, işçilerin mücadelelerle elde ettikleri hakları yok etmeye çalıştılar. Birçok işçi kuruluşu kapatıldı.

İttihat ve Terakki hükümeti 1913 yılında devrimci kurumlara ve işçi sendikalarına karşı azgın bir saldırıya geçti. Bütün teşkilatları dağıttı. İlerici gazeteleri kapattı. Sendikaları yasakladı.

İttihatçılar, toprak ağaları ve tefecilerle birleşerek geniş köylü kitlelerini de baskı altına aldılar. Gelirleri emperyalist tekellere ayrılmış olan ağır vergilerle köylüleri sömürdüler. Bir yandan toprak ağalarının mülkiyetini sağlamlaştırırken, diğer yandan da iç pazarı emperyalizme daha fazla açmak ve emperyalizmin geniş halk yığınları üzerindeki sömürüsünü arttırmak için kanunlar çıkarttılar.

Komprador burjuva-feodal diktatörlük milli azınlıklar üzerinde de baskı ve katliam politikası uyguladı. 1915’te yüz binlerce Ermeni’yi katletti, geri kalanlarını da yurtlarından sürdü. Arap ve Kürt milliyetlerine çeşitli baskılar uyguladı.

1911 yılına kadar İngiliz ve Fransız emperyalistlerine dayanan komprador burjuva-feodal iktidar, 1911’den sonra hızla Alman emperyalistleriyle işbirliğini geliştirdi. Talat, Enver ve Cemal Paşa troykası yönetimindeki komprador burjuva- feodal İttihat ve Terakki diktatörlüğü, 1915’te Alman emperyalistleriyle birlikte ülkeyi 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na soktu.

Mithat Cemal Kuntay bu dönemi Üç İstanbul romanında, Sakallı Vasfi karakteriyle özlü bir biçimde betimlemiştir:

“Sakallı Vasfi, İttihatçı olmadığına, en çok, Harb-i Umumi’de yandı. İnsan 1914, 1915, 1916 senelerinde Enver Paşa’nın, Cemal Paşa’nın elini sıkmalıydı.

Vasfi, muhaberede İttihatçı olmadığı için neler kaybettiğini düşünüyordu: Alman markı dolu İngiliz kasası… Kapısı istimbotlu yalı… Apteshanesi kaloriferli konak… Pahalı metres… Viyana seyahati… Berlin ticareti…” (17)

***

Bu yazımızda Türk komprador burjuvazisinin oluşumunu ve Kemalizm’in ideolojik-siyasal öncülü olan İttihatçı iktidarın Türk komprador burjuvazisiyle olan ilişkisini değerlendirdik.

Bir sonraki yazımızda ise İttihatçılık ve Kemalizm’in ideolojik sürekliliği ilişkisini, Türk burjuva devletin kurumsallaşan Türkleştirme ve anti-komünizm siyasetlerini ele alacağız.

keremyildirimni@gmail.com

Kaynakça

İbrahim Kaypakkaya-Bütün Yazıları, Umut Yayımcılık, sy.391, İstanbul, 2018.
Kemalizm’in Muntazam Olarak Mahkûm Edilme İhtiyacı – gazetepatika22.com/kemalizmin-
Türkiye Ekonomisinin Tarihi, Tevfik Çavdar, İmge Kitabevi, sy. 52, 1. Baskı, Ankara, 2003.
Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Orhan Kurmuş, Yordam Kitap, sy. 100, 1. Baskı, İstanbul, 2008.
Age, sy. 113.
Age, sy. 225.
Türkiye Ekonomisinin Tarihi, Tevfik Çavdar, İmge Kitabevi, sy. 301, 1. Baskı, Ankara, 2003.
Emperyalizmin Türkiye’ye Girişi, Orhan Kurmuş, Yordam Kitap, sy. 231, 1. Baskı, İstanbul, 2008.
Age, sy. 229.
Age, sy. 241.
Age, sy. 137.
Osmanlıların Yarı-Sömürge Oluşu, Tevfik Çavdar, Ant Yayınları, s. 71, 1. Baskı, İstanbul, 1970.
Kemalizm-İdeoloji, Aydınlar ve İktisat; İhsan Ömer Atagenç, Türkiye Notları Yayınevi, sy.89, 1. Baskı, Ankara, 2021.
Türkiye’de İktisadi Düşünce, Kemalizm’in Ekonomi Politiğinde Unutulmuş Bir Sayfa: “Güdümlü Ekonomi”; Kaan Öğüt-Cenk Yaltırak, İletişim Yayınları, sy.183, İstanbul.
İttihat ve Terakki, Feroz Ahmad, Ç: Nuran Yavuz, Kaynak yayınları, sy.33, 7.Basım, İstanbul, 2007.
Devlet ve Devrim, Lenin, Ç: M. Halim Spatar-Celal Üster, Yordam Kitap, sy.57, 4. Basım, İstanbul, 2021.
Üç İstanbul, Mithat Cemal Kuntay, Oğlak Yayıncılık, sy.417, 13. Baskı, İstanbul, 2011.
gazetepatika22.com/kemalizm-ta

Yüz yıllık Cumhuriyet’in Gerçek Mirası Nedir?

[Aşağıdaki yazı EKİB ve Köz tarafından geçen yıl hazırlanıp basılan ‘İki Farklı Ekim‘ adlı kitaptan alınmıştır (s. 45).]

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna dair yaratılan hurafelerden en büyüğü ve en yaygın kabul göreni, bu nedenle de en tehlikeli olanı Türkiye Cumhuriyeti’nin Mustafa Kemal önderliğinde verilen anti-emperyalist bir kurtuluş savaşı sonunda kurulmasına ilişkin olanıdır. Hâlbuki Türkiye Cumhuriyeti bir bağımsızlık savaşının değil emperyalist bir paylaşım savaşının ürünüdür. Sadece sömürgelerin, devletleşememiş ve yahut ilhak edilmiş ezilen ulusların bir kurtuluş savaşı verebileceği bilinen bir gerçektir. Ancak bu durum Türkiye örneğinde sık sık unutulur çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öyküsü ne bağımsızlığına kavuşan bir sömürgenin ne de bir ezilen ulusun öyküsüdür. Aksine Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı İmparatorluğu’nun yegâne mirasçısıdır. Osmanlı İmparatorluğu’ysa emperyalist bir paylaşım savaşına girmiş bu savaşın sonucunda mağlupların tarafında yer aldığı için parçalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’yse bu paylaşımda Osmanlı’ya ayrılan toprak parçasını kabullenmeyen Osmanlı bürokratlarıyla Anadolu’nun Müslüman küçük burjuvazisinin İngiltere’nin desteklediği Yunan ordusuna karşı verdiği mücadele sonunda kurulmuştur. Başka bir deyişle Türkiye sömürgeciliğe karşı başkaldıran bir halk hareketinin değil emperyalist paylaşım savaşının sonucunda kendisine düşen payı kabullenemeyen bürokrasinin devletidir.

Türkiye Cumhuriyeti birinci ve ikinci paylaşım savaşları sonunda Ortadoğu’da kurulmuş gerici statükoların cumhuriyetidir. Bir ulusal kurtuluş mücadelesine bağlı olarak kurulmayan Türk devletinin toprak bütünlüğü emperyalist paylaşım savaşlarının sonunda ortaya çıkmış gerici statükoların devamına bağlıdır. Bu statükoların bozulmasının Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde durduğu zeminde bir toprak kaymasına yol açacağı kesin.

Türkiye Cumhuriyeti katliam ve talan üzerine kurulmuştur. TC’yi kuran kadroların önemli bir bölümü 1915’teki Ermeni Katliamı’nda aktif rol üstlendiler. Anadolu’yu “Türk Yurdu” yapmak isteyen ittihatçı bürokratlar 1,5 milyon Ermeni’yi topraklarından sürmüş; sürmekle kalmamış öldürmüştür de. Yaşadığımız topraklardaki Yunan emekçilerinin başına gelenler özünde Ermenilerin başına gelenlerden farksızdır. “Kurtuluş Savaşı” diye anılan savaşın sonrasında bir milyonun üstündeki Yunan emekçisi ve köylüsü Ege Bölgesi’nden Yunanistan’a sürüldü. Böylelikle yüzyılın başında Anadolu’nun nüfusunun dörtte birini oluşturan gayrimüslimler sözde Kurtuluş Savaşı’nın ertesinde nüfusun sadece yüzde birini oluşturmaktaydı. Yurtlarını terk eden gayrimüslümlerin malları ve toprakları ise doğmakta olan Türk burjuvazisinin servet kaynağı oldu. Erzurum’dan Adana’ya Ermenilerin toprakları aynı yörenin Türk eşrafı tarafından talan edilmiştir. Türkiye’nin en zengin ailelerinden Sabancılar’la Karamehmetler’in servetlerinin kökeninde kırıma uğratılmış Ermenilerin Çukurova’daki bereketli arazilerinin gasp edilmesinin yattığı ise pek hatırlanmaz. Benzer biçimde çoğunun kökeni Ege’deki sahip oldukları topraklara giden “saygın işadamlarımız”ın servetlerinin kökeninde Rum köylülerinin talan edilmiş birikimleri bulunur. Başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti devrimci bir burjuvazinin siyasi mücadelesi sonucunda doğmamış, tam aksine katliamcı ve yağmacı bir devletin talanlarından beslenip palazlanan akbaba ruhlu bir burjuvazinin oluşmasına yol açtı.

Türkiye Cumhuriyeti inkar ve imha üzerine kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde Kürtlerin inkarı vardır. Kürdistan’ın en büyük parçasını yutan Türkiye Cumhuriyeti yaşadığımız topraklarda Kürtlerin devletleşmesine fırsat vermemek için Kürtler diye ayrı bir ulusun var olduğunu hiçbir zaman kabul etmemiş, tüm Kürtlerin zorla Türk olduğunu ileri süren inkarcı tutumu benimsemiştir. İnkarı kabul etmeyip ayaklanan Kürtler hep Türkiye Cumhuriyeti’nin imha saldırılarına maruz kalmıştır. İnkarın ve imhanın boyutlarını hatırlamak için Cumhuriyet’in kuruluşundan 1938’e kadar geçen dönemde toplam on dokuz ayaklanma yaşandığını bunların on sekiz tanesinin Kürdistan’da gerçekleştiğini söylemek yeterli olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti işçi ve emekçilerin tepesine binerek kurulmuştur. Cumhuriyet’in kurucularının işçi düşmanı karakteri daha Cumhuriyet kurulmadan kendini belli etmiştir. 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat kongresinde çağrılan delegelerin arasında tek bir işçinin bile bulunmaması, işçiler adına patronların konuşması Cumhuriyet’in sınıfsal bileşiminin ne olduğu hakkında ilk ipuçlarını verir. 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması bahane edilerek ilan edilen Takriri Sükun kanunlarıyla birlikte her türden sendikal örgütlenme yasaklandı işçilerin bağımsız sendikalar kurması yolundaki tüm kapılar kapatıldı. 1936 yılında faşist İtalya’dan ithal edilen İş Kanunu ise Cumhuriyet’in sınıfsal niteliğinin ne olduğuna ilişkin her türlü şüpheyi ortadan kaldırıp Cumhuriyet rejiminin işçi düşmanı karakterini gözler önüne serdi.

Türkiye Cumhuriyeti bir siyasi cinayetler cumhuriyetidir. Türkiye Cumhuriyeti daha kurulmadan önce Mustafa Kemal’in siyasi cinayetleriyle ortadan kaldırılan komünistlerin kanıyla lekelenmiştir. Mustafa Suphi ve yoldaşları yaşadığımız topraklardaki modern anlamdaki ilk siyasi partinin kurucuları oldukları gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucularının işlediği siyasi cinayetlerin ilk kurbanları oldu. O günden bugüne TC’nin işlediği siyasi cinayetlerle ortadan kaldırdığı devrimcilerin sayısını kimse bilmez.

İşte 100 yıllık Cumhuriyet’in asıl mirası bunlardan ibarettir.

Türkiye Cumhuriyeti işçilerin, emekçilerin ve ezilen ulusların esareti üzerinde yükseldi. Bu cumhuriyeti temellerinden yıkarak tarih sahnesinden silip, bu topraklarda yepyeni bir işçi-emekçi cumhuriyeti kurma görevi de yine onlara düşüyor.
kozarsiv.org/yuz-yillik-cumhur

Halkını kemiren bir kralsın sen! Buyruğundaki insanlar aşağılık olmasaydılar, bu küfürler son küfürlerin olurdu senin.

Homeros

Kendime sayısız ilah uydurdum, her tarafta bir sürü sunak diktim ve bir tanrı kalabalığı önünde diz çöktüm. Şimdi,tapmaktan bezdim, payıma düşen sayıklama dozunu har vurup harman savurdum. Ancak soyumuzun mutlaklarına yetecek kaynaklarımız vardır, tıpkı bir ülke gibi bir ruh da ancak kendi sınırları içinde serpilip gelişir: O sınırları aşmanın, sınır belirsizliğini kendime bir vatan ve yabancı tanrıları tapınma nesneleri haline getirmenin, atalarımı dışlayan yüzyıllar önünde diz çökmüş olmanın bedelini ödüyorum. Nereden geldiğimi artık söyleyemem: Tapınaklarda inançsızım ; sitelerde coşkusuzum ; hemcinslerimin yanında meraksızım; yeryüzünde kesinliğim yok; - Bana belirgin bir arzu verin ve dünyayı alt üst edeyim. Her sabah bana diriliş komedisi ve her akşam mezara giriş komedisi oynatan, ikisi arasında da cansıkıntısı kefeninin azabından başka hiçbir şey yaşatmayan o fiiliyat utancından kurtarın beni.... İstemeyi düşlüyorum-ve her istediğim bana paha biçilmez geliyor. Melankoli tarafından kemirilen bir vandal gibi, bensiz ben, hedefsiz yol alıyorum, bilmem hangi köşeye doğru.... Terk edilmiş bir tanrı, kendisi de tanrıtanımaz olan bir tanrı keşfetmek ve onun son şüphelerinin ve son mucizelerinin gölgesinde uykuya dalmak için.

E.M.CIORAN
Çürümenin Kitabı

“Onca kötülüğün hakimiyet kurduğu bir dünyada, iyi olmayı seçmek bir isyandır; birçok insanın sandığı gibi ahmaklık değil.”

Mario Levi

Ahlaken zayıf olanların, her zaman bir mazereti vardır zaten. İlk önlerine çıkana, kendilerini teslim ederler ve hiçbir şeyi düşünmezler. Sonra da; Tanrı'dan medet umarlar.

Stefan Zweig

“Yan yana yürümeyelim diye dar yapılmıştı kaldırımlar…
Ve yine yan yana yürümeyelim diye dar kafalıydı insanlar…
Ve sırf dardı diye kafalar, düşünmeyi bırakıp sevmeyi denedik,
Sarılmak yakar bizi deyip aşkı hep, uzaktan sevdik…”

Charles Bukowski

Helenizme adanmış bir ömür: Gazeteci, Pontos aydını Kapetanidis

Tolga Güney

Gazeteciler tarih boyunca gerçekleri yazmak uğruna yurtlarından, geleceklerinden, sevdiklerinden nihayetinde de canlarından vazgeçtiler. Tek amacı görülmeyeni, duyulmayanı tüm dünyaya duyurmak ve göstermek olan gazeteciler sürgünlerle, açlıkla dize getirilmek istendi yine de ‘uslanmayanlar’ ise boyunlarına bağlanan iplerle, silahlarla hayattan çok sevdikleri kalemlerinden koparıldı. Çoğunun isimleri adlarına verilen ödüllerde, sokaklarda, caddelerde ya da filmlerde, belgesellerde yaşadı, kimi ise uğruna mücadele verdiği değerler gibi unutulup gitti.

Unutulan o gazetecilerden birisi de Pontos ve Helenizm davası için hayattan koparılan Nicos Kapetanidis. 1889’da Pontos Rizounta’da (Rize) doğan Nicos, Amasya İstiklal Mahkemesi’nde yargılanıp idam edildiği ana kadar Pontos için mücadele etti, Pontos’ta yaşanan katliamları yazdı. Kepetanidis sadece bir gazeteci değil, sendikacı, aktivist, ilerici bir aydındı. Öyle ki Trabzon Metropoliti Ηarilaos Hrisanthos’un 1919’da Paris Barış Konferansı’na katılması için şehirden ayrılması ile şehri yönetmesi için bıraktığı heyette Kofidis, Karvonidis, Galinos Konstantinidis ile birlikte Kapetanidis’te yer aldı.

Pontoslu gazeteci Nikos Aslanidis onu anlatırken şu ifadeleri kullandı: “Ölümünden bir asır sonra, Kapetanidis ne kadar da haklı! ‘Boş tartışmalar, nefret ve hamlık’ bizleri nerelere getirdi, bir bakın. Kaç gazeteci mesleğini bir mücadele, kutsal ve yüce bir görev olarak görüyor acaba? Gazetecilik ahlakına ne kadar saygı duyuyor da ‘ideoloji tüccarı ve sanayiciler’le her gün mücadele ediyor? Belki de tüm bunlara saygı duymadığımız için, bugün toplumumuz bugün umut etme hakkından yoksun…

Nikos Kapetanidis sadece cesur ve mücadeleci değildi. Yunan gazeteciliğinde kolay kolay rastlanmayan bir özellik olan kendi yazı stilini oluşturmakla da kalmadı. Görevinin ve misyonunun bilincinde bir gazeteciydi. Eğer benim neslim başarısız olduysa, umarım gelecek nesiller başarılı olur. Ne yazık ki, Kapetanidis’in yaptığı fedakarlık çoğu Helen tarafından, hatta gazetecilik faaliyetini icra eden bizler tarafından bile bugün bilinmiyor.

Ne kadar da haklı… Gazeteciliğin tüm etiğinin ayaklar altına alındığı, Pontos’ta o gün de bugün de yaşananların halen yazılmaya cesaret edilemediği gerçekliği her gün yüzümüze vuruyor, yalanlar tarihsel gerçekliğin üstüne sis indiriyor. Fakat o sisi yırtmaya niyetli Kapetanidisler her devirde olmaya da devam ediyor.”

SENDİKACILIKTAN GAZETECİLİĞE

Trabzon’daki Frontistirio’dan mezun olan Kapetanidis, gazeteciliğe başlamadan önce kısa bir süre Fostiropulos kardeşlerin bankasında, muhasebecilik yaptı. Devrimci fikirleri o yıllarda oluşan ve sendikal hareketin aktif çalışmasına katılan Kapetanidis, Pontos’taki ilk sendika organı olan Rum Ticaret Çalışanları Derneği’ni kurdu ve derneğin Genel Sekreterliğini yaptı. Gazeteciliğe başladığında da işçi sınıfının çıkarlarını savunmaya devam etti.

Gazeteciliğe başladığı yıllarda önce “Sisifos”, daha sonra “Spyros Fotinos” takma isimlerini kullanan Nikos Kapetanidis, “Inspection” dergisi ile profesyonel olarak sahaya atıldığı andan itibaren kendi adını kullandı. Derginin son altı sayısının çıkarılması sorumluluğunu alan Kapetanidis, daha sonra da haftalık Salpinga (Borazan) gazetesinin yayın müdürlüğünü yaptı. İttihat ve Terakki’nin başlattığı ırkçı politikalara karşı ve Pontos’un bağımsızlığı için yazılar yazdığı gazete, daha sonra kapatıldı.

Kapetanidis, Salpinga’nın kapatılmasından sonra üç yıl boyunca (1918-1921) savaş kaleminin güçlü bir iz bırakacağı “Epohi (Çağ)” gazetesini yayınladı.

İlk sayısı 27 Ekim 1918’de yayınlanan Epohi kapatıldığı güne kadar Pontos’un ve Helenlerin sesi oldu. Kapetanidis, ulusal sorundan toplumsal soruna, eğitimden kadınların sorunlarına kadar birçok konu hakkında yazdı. Sahip olduğu tek silahlar olan kalem ve kağıdı ile mücadeleye girişmekten hiç geri durmadı.

‘TEK KELİMEYLE HELENİZ’

En çok ilgilendiği konu Helenizm ve Pontos’ta Rumlara yönelik yapılan cinayetler ve baskı politikalarıydı. Kendini bir Helen olarak tarifleyen Kapetanidis “Osmanlı Rumları” tanımlamasına da karşı çıkarak, 16 Kasım 1918’de şöyle yazmıştı: “Şehrin Rum gazeteleri, Rumlardan bahsederken hâlâ onlara ‘Osmanlı Rumları’ demeye devam ediyor. Jön Türklerin boş laflarının dayattığı bu sahte unvandan bıkmadılar mı hâlâ? Bırakın artık bu maskeyi de özgür bir rüzgar essin, Helenizm Paskalyasını kutlayalım. Bizler sadece Yunanız, sade Yunan, tek kelimeyle Yunanız, işte o kadar!”

Kapetanidis Pontusluların sadece ulusal kurtuluşunun yeterli olmayacağının da farkında olarak sosyal ve entelektüel bir mücadelenin de gerekliliğine inanıyordu. Türk ya da Rum olmasına bakmaksızın o dönemdeki sermayenin sömürüsüne karşı emekçi halkın desteklenmesi gerektiğini düşünen Kapetanidis 1917 Ekim Devrimi ve Almanya’daki sosyal demokrat ayaklanması da yakından takip ediyordu. Kapetanidis, Troçki ve Lenin’in devrimle ilgili yazılarının yanı sıra Trabzonlu Rum sosyalist Yorgos Skliros’un “Sosyal Meselemiz ve Demotika Savunucusu” gibi çalışmalarını gazetesinde defalarca yayınladı. Yine Trabzon’daki memur ve işçilerin yaşadıklarına dair Aralık 1918 ile Ocak 1919 arasında “Çalışanlar Nasıl Yaşıyor” başlıklı makale dizisi yayınlayarak, yaşanan yoksulluk karşısında Pontoslu patronlara seslendi.

Yine 22 Eylül 1920 tarihli Epohi’de yayınlanan “Halk Uyanışı” başlıklı yazısında tutucu düşünce ve toplumu bastıran anlayışların yıkılması gerektiğini ve Çağdaş Helenizm’in kurulması gerektiğini savunan Kapetanidis, “Toplumumuzdaki üst makamlardakilerin boş inançlar, eski sistemler ve yıkılmaya hazır yapılarla çalıştığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Çağdaş Helenizm, bizim için bilinmeyen bir kavramdır. Bugün halkı yöneten iktidar üst makamlardakilerin huysuzluğu, çoğunluğun tutuculuğu ve herkesin cahilliğiyle hayatta kalmaktadır. Bunlar er ya da geç halkın uyanışını yok edecektir. En tabii şekilde bir yandan başkaldıracak olan cahil ve bilinçsiz halk önüne gelen, kutsal ve ahlaki olan olmayan her şeyi yıkıp geçektir. Bu yıkım iyi kötü ayırmadan gerçekleşecektir. Burada, Doğu’da halkın uyanışı hayat geçip de güzel ve umutlu bir gün doğumuna doğru ilerlemeye başladığında, bedenen ve ruhen güzel gençlerin halkın köleliğinin kurtarıcıları ve Doğu Helenizm’inin ulusal ve sosyal olgunluğunun öncüleri olmasını diliyoruz tüm kalbimizle” diye seslendi.

Kapetanidis, bir devrimci olarak düşlediği Pontos’un adil, eşit ve özgürlükten yana olmasını da istiyordu. Pontos’u var eden emekçilerin hak ettiği değeri görmesini ve adil bir düzenin kurulmasını düşleyerek, patronlara “…Toplumsal şartlar, yasal ve adil bir çözüm olarak çalışanları kâr payından yararlandırmalıdır… Çalışanların bu adil çözümü tartışması, talep etmesi ve elde etmesi şarttır. Kendi çıkarlarına olanı kolayca algılayabilen tüccarlar da bu çözümü kabul etmeli. Herkes bu eski ve çağdışı sistemleri değiştirmeye yardımcı olsun…” diye seslendi.

Pontoslu yoksullara da seslenen Kapetanidis “Özel Servet, yoksul halkın refahı için herkesin ortak iyiliğine katkıda bulunmayı reddederse, hangi ahlak anlayışı toplumun bütününü (ulus, devlet, toplumsal gruplar), çoğunluğun yararına bu servete el koymaktan alıkoyar ki?” sorusunu sordu. Emekçilerin oluşturduğu servetin, tüm toplum için harcanması gerektiğini düşünen Kepetanidis, bu zenginliğe bir avuç insanın el koymasına da karşı çıktı. O dönemin Trabzon’unda da sosyalist oluşumların oluştuğunu, Rum aydınlarının da zenginliğin eşit paylaşımdan yana tavır aldığını Kepetenidis’in yazılarında görüyoruz.

PONTOS’UN ENTELLEKTÜEL GELİŞİMİNE KATKISI

Kapetanidis’in gazetecilik kimliğinin ötesinde bir Pontos aydını olduğunu en çok eğitim ve kültür üzerine yazdığı yazılarda görüyoruz. Pontos’un entelektüel gelişimini çok önemseyen Kapetanidis, Rum gençlerinin Pontus okullarında Patrikhanenin muhafazakarlığının dayattığı eğitime karşı çıktı. Epochi’de 2 yıl boyunca yayınladığı 44 makalede, öne çıkardığı en önemli konu ise eğitimin halkın ulaşabileceği ve daha kolay anlayabileceği düzeye indirgenmesi oldu. Eğitim dilinin halkın kullandığı Demotiki lehçesinde verilmesi gerektiğini savunan Kepetanidis, bunun sağlayacağı toplumsal ve entelektüel özgürlüğün ulusal bağımsızlık talebinin de yükselmesine yardımcı olacağını anlattı. Kapetanidis, eğitim reformu gerçekleştirilmesini savunarak, şöyle seslendi: “…Eğitim kurumlarımızı teftiş eden makamın karanlıktaki ışık, hapishanedeki özgür rüzgar olmasını talep ediyoruz. Eğer bunu, şu anda Romanizm dincilikle kendini sarfetmekte olan Ulusal Merkez (Patrikhane) yapmaya başlamazsa, o zaman büyük ulusal Makam (Yunanistan) yapsın…”

Eğitimin yanı sıra Pontos’un kültürel gelişimini de gazetesinde sık sık savunan Kepetanidis, Yunan yazarlar Gavriilidis, Zaharias Papantoniu, Pavlos Nirvana’nın yanı sıra Pontoslu Yorgos Skliros’un yazıları ile şairler Yorgos Suris, Yorgos Drosinis ve Kostis Palamas’ın şiirlerine yer verdi. Yine Oscar Wilde, Lev Tolstoy ve Maksim Gorki’nin de öykülerini gazetesinde yayınlayan Kepetanidis, Pontusluları kültürel anlamda da ileri taşımayı istedi. Ayrıca Spiros Fotinos takma adıyla yazdığı edebi metinlerin yanı sıra “Denizde Paskalya” ve “Yanis’in Mektupları” adlı öykülerini de yayınladı.

Yayınladığı makalelerde Pontos’un folklorik mirasını da ele aldı, birçok halk türküsü ve gelenekler yazılar yayınladı. Kapetanidis başta Trabzon Kulübü (Pontos’un kültür merkezi) olmak üzere, Giresun (tiyatro oyunu – Ocak 1919) ve Ordu (Nea Zoi Derneği’nin tiyatro oyunu) gibi şehirlerde, Pontos’taki tüm tiyatro ve müzik performanslarını da kayıt altına alıyordu. Aynı zamanda, Demotiki lehçesinin yaygınlığı için verilen mücadelede çok önemli rol oynayan ünlü, ilerici Helen edebiyat dergisi Numasın da Pontos muhabiriydi.

SANSÜR, TUTUKLAMA, CEZAEVİ, İDAM

Pontos’un ulusal, sosyal, entelektüel ve kültürel kurtuluşunu önüne kapan Kapetanidis’in bu cesareti dikkatten kaçmadı, önce sansüre, tehditlere maruz kaldı, ardından da idamına giden yol açıldı. Gazetesini kapatılmaya, onu ölüme götüren ise Epochi’deki “Pontus’un Helen Tanıklıkları” başlıklı köşesinde yazılar oldu. Bu köşede, Rumlara yönelik gerçekleştirilen cinayetler, hırsızlıklar ve kundaklamalarla ilgili, yazarlardan ve okuyuculardan gelen yazıları yayınlıyordu. Topal Osman’ın ve onun Giresun’da işlediği cinayetler hakkında cesurca yazdığı makaleler yüzünden, Topal Osman 1920 yılının Mart ayında gazetenin bürosuna gelerek Nikos’u açıkça tehdit etti ve pek yakında tekrar görüşeceklerini söyledi.

Kapetenidis, Topal Osman’ın tehditleri sonrasında da kalemini, karanlığı aydınlat için bir fener gibi kullanmaktan vazgeçmedi. Onun inadı önce sansür ile kırılmak istendi, önce gazetedeki bazı sütunlar çıkarıldı, sonra Topal Osman aleyhine yazdığı Giresun (Ekim 1920) makalesi gibi makalelerin tamamı sansüre uğradı. Fakat Kapetanidis Epochi’yi son ana kadar çıkarmaktan vazgeçmedi, 5 Mart 1921’de çıkan son sayıya kadar yazmaya devam etti.

Kapetanidis gazetesi kapatıldıktan beş gün sonra, evinde yapılan aramada, Pontus’un bağımsızlığı için mücadele veren, Marsilya’daki Pontuslu Konstantinidis’ten gelen bir mektup bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı. Bir süre sonra aynı gerekçeyle tutuklananların sayısı 69 oldu ve tutuklular 2 ay sonra Amasya’ya gönderildi. Cezaevi Samsun, Bafra ve Pontus’taki diğer bölgelerden gelen ve aynı davadan tutuklanmış birçok Rum’la tıka basa doluydu. “Pontus Cemiyeti Merkez Umumiyesi” Davası olarak bilinen davada yargılananlar arasında Pontos aydınları, din adamları, iş insanı, doktor, tüccar, işçi, köylü Pontoslu yurttaşlar vardı. Kapetanidis ile birlikte Meclis-i Mebûsan’da üç dönem Trabzon vekilliği yapan Matyos Kofidis, Giresun Rum Cemaati Ruhani Reisi Vekili Papaz Yakobi, metropolid katibi Sürmeliogulları’ndan Kaptan Yani oğlu İspir ile Giresun, Ordu ve Trabzonlu tüccarlar hakkında idam cezası verildi. Yine aynı yargılamada Trabzon metropolidi Hrisantos, Giresun metropolidi Lavrandiyos, Ordu Metropolidi İlyadis Polikaryus ile eski Giresun Belediyesi Başkanı Kaptan Yorgi’nin oğlu Kostantin, metropolit vekili Papaz Papatodor mahdumu Kosti ile birlikte Pontoslu aydınlar hakkında ise gıyaben idam kararı alındı. Bu kararlarla Pontos Rumlarına dini ve siyasi liderlik edecek Pontoslular ya öldürüldü ya da Pontos’a bir daha gelmesinin önü kesilmek için haklarında ölüm kararı verildi. Bu yolla Pontos’un ulusal ve entelektüel önderliği yok edildi, ilerlemenin önü kesildi ve Pontoslular lidersiz bırakıldı.

Elinden kalemi alınan, tutuklanan ve ölümle karşı karşıya olan Kapetanidis, burada da duruşundan taviz vermedi, son onuna kadar devrimci kimliğini korudu. Cezaevinden ailesine gönderdiği son mektuplarından birinde “…Devrimci olmakla suçlanalım ve bilim insanları, eğitimliler, aydınlar amansızca yok edilsin …bu olaylardan sağ kurtulacak birkaç kişiden, ne cesaretin ne de soğukkanlılığın beni bir an için bile terk etmediğini öğreneceksiniz …sizlerden sonsuza kadar ayrıldığım için ruhum derin bir yastadır. Ama böylesi bir ölüm güzeldir, şanlıdır… Bu yüzden, üzülmeyin… Sevgili anacığım, senin de için rahat olsun. Ölümümle senin yüreğini ve adını onurlandırıyorum… Ölüm, hepimiz için bir onurdur… Cesur olup bekleyin… İnsan bir defa ölür…” diye yazdı.

Duruşunu İstiklal Mahkemesi’nde de sürdüren Kapetanidis, savunduklarından geri adım atmadı. Onun bu tavrı, Pontoslu Stavros Nikolaidis’in “Pontus’a Ağıt” kitabında şöyle görüyoruz: “Başkan Emin Bey, kendisine Pontus’un bağımsızlığını savunduğuna dair iddianameyi okuduğunda Trabzonlu gazeteci Nikos Kapetanidis Emin Bey’in lafını keserek: ‘Hayır, Başkanım! Ben Pontus’un bağımsızlığını değil doğrudan Yunanistan’la birleşmesini savunuyorum!’ der”.

Duruşunun “cezası” ise idam oldu ve 68 Pontoslu Rum ile birlikte 21 Eylül 1921’de idam sehpasına çıkarıldı. Tüm hayatını Pontos’a adayan Kapetanidis’in darağacına yürürken ki son sözü ise “YAŞASIN HELENLERİN ÜLKESİ” oldu.
pontosgercek.com/helenizme-ada

Dünya çapındaki çok dar bir oligarşi, pratikte, çalışabilecek, bir aileyi geçindirebilecek bir yeri dünyada arayan milyarlarca insan varlığını basitçe hayatta kalma olasılığının dışında bırakmaktadır.

Alain Badiou

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.