Show newer

Rockefeller neden Kemalizm e sahip çıkmak bir yana onu sahiplendikten sonra Ortadoğuya ihraç etmek için kolları sıvamış olabilir?
Net olalım
Rockefeller vakfı için iyi olan Türk milleti için iyi olamaz
AntiAmerikan geçinen Kemalistler neden Rockefeller ile aynı çizgidedir, hiç düşündünüz mü?
Kaynak
Cumhuriyet, 11 Kasım 1954

Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Hanedanlıklar - Murat AKKUŞ

Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Hanedanlıklar

Kürtler, Yukarı Mezopotamya’nın en eski ve yerli halklarındandır. Toros dağlarından Zagros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan ve bu bölgeye sonradan yerleşen bir kavim olmayıp buranın yerlilerindendir.

Kürtler tarihsel olarak çok eskilere dayanmaktadır. Sümerlerin Kürtleri “Kürti” diye adlandırıldıkları belgelenmiştir. Bu ismin geçmişi M.Ö. 3000’lere kadar dayanmaktadır.

Birçok tarihi kaynaklara göre Kürtlerin M.Ö. 2000 yıllarında Dicle-Fırat çevresinde yaşadıkları belirtilmiştir. (Not: Kürtlerin kökeni ile ilgili kaynaklara başvurulabilir.)

Kürtlerin Dilleri

Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almaktadır. Kürtçe müstakil bir lisan olup kendine has kaideleri ve edebiyatı vardır. Şu anda Kürtçe hem Latin hem de Arap alfabeleri kullanılarak yazılmaktadır. Arapça yazılan Kürtçe’de Arap alfabesinde olmayan bazı harflerde kullanılmaktadır. (Kiril Alfabesi) Filolog Abdülmelik Fırat’a göre Kürtçe’de 100.000’in üzerinde kelime vardır. Kürtçe dili tıpkı diğer dünya dilleri gibi kendi arasında da lehçelere ayrılmıştır.

Kürdistan Kelimesinin Kökü

Kürdistan kelime olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeye verilen isimdir. Türkistan, Arabistan, Afganistan gibi. İslam bu hassasiyeti korumuş ve Osmanlı kaynaklarında Kürtlerin yaşadığı bölgeye “Kürdistan” denmiştir.

Coğrafya

Kürtler, coğrafik olarak Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Ermenistan devletlerinin sınırları içerisinde ve tarihsel olarak da “Kürdistan” diye adlandırılan coğrafya da yaşayan Aryan kökenli bir millettir. Kürtlerin çoğunluğu Sünni-Müslümandır. Bunun yanında Şii, Alevi, Yezidi, Zerdüşt, Hıristiyan ve Yahudi Kürtler de vardır. Avrupa’da 1,5 milyondan fazla kürt yaşamaktadır.

Yıllardır Kürt düşmanı bazı sözde tarihçiler tarafından uydurulan;"Kürt Tarihi yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürdistan diye bir şey yoktur, "Hatta daha ileriye gidilerek "Kürt diye bir millet yoktur" denilmiş ve Kürtlere dair ne varsa hepsini red ve inkâr etmişlerdir. Günümüzde bile bu saçma sapan kalıplaşmış kafatasçı sözleri söyleyen bazıları vardır.

Ama gerçek şu ki Kürtler asırlardır, Tarihiyle Diliyle Kültürüyle var olmuştur ve ilelebet var olacaktır...

Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Özet Özellikleri;

İslam’dan Önce Kurulan Kürt Devletleri…

Kürtlerin tarihte birçok devlet kurdukları tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Kürtler M.Ö 2500 yılında kurulmuş bir hükümete sahip olmuştur. Bu hükümetin Zoha ve Hakkâri arasında kurulan “Lolo Hükümeti” olduğu ve 140 yıl ayakta kaldığı zikredilmektedir. Daha sonra “Kuti hükümeti” adıyla meşhur olan bir hükümet kurulmuş bu isim Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Cudi-Kuti dağından alınmışır.

Bundan sonra da M.Ö. 81 yılında Medya adında bir devlet daha kurmuşlardır.

Kürtler birçok devlet kurmuşlardır. Bunlar;

1- Tarihte Kürt Devleti: Gutiler

Tarihteki Kürt devletleri arasında olan ve Kürtlerin ilk atalarından biri olarak bilinen Gutiler, yerleşim yeri olarak Zagros Dağları’nın Orta ve Kuzey bölgelerini seçmişlerdir. Halk olarak Guti ya da Qurti adıyla anılmaktadırlar. Sümer, Babil ve Asur kayıtlarına göre, ülkelerine Gutium demişlerdir. Gutiler, MÖ. 2154 yılında Akkad İmparatorluğunu yıkmıştır.

Gutiler, 76 yıl 40 gün boyunca Kuzey Mezopotamya’da kurulmuş olan Sümer Hanedanlığında söz sahibi olarak yönetimi ele geçirerek kral olmuştur. Bu nedenler Gutiler, Sümer kaynaklarına barbar halk olarak geçmiştir. Yıkılmalarına neden olan kişi, Uruk valisi Utu-Hengal’dır.

2- Tarihte Kürt Devleti: Hurri-Mitani

Mittanniler, MÖ. 1500-1200 yılları arasında yaşamış ve Anadolu’da hüküm sürmüş bir devlettir. Mittanniler, MÖ. 1600 yılında Huri bölgesine gelerek halk üzerinde egemenlik kurmak istemişlerdir. Halkın bir kısmı bu egemenliği kabul etmiş ve devlet kurmalarında yardımcı olmuşlardır. Hititlerin yıkılmasıyla bulundukları bölgede gücü ellerine almışlardır.

Mittanniler’in yerel halkı Hint-Avrupa dil ailesinde bulunan dilleri kullanmıştır. Paleografya ve arkeoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar, Hurri-Mittanniler ile Aryanlar arasında etnografik ve genetik anlamda benzerlikler vardır. Bu da Aryanların Hurri-Mittanniler’in ataları olduğunu göstermektedir.

3- Kürt Karduya Devletinin Tarihi

Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Karduya ve Karduklar’ın paleografya ve arkeoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda Kürtlerin atalarından biri olduğu yazılmıştır. Halkın genel özellikleri arasında krala bağlılık, savaşçılık ve dağlarda yaşama yer almaktadır. Bu özellikleri yüzünde Sokrates’in öğrencilerinden olan ünlü yazar, tarihçi ve asker olan Ksenophon tarafından barbar olarak nitelendirilmektedirler.

4- Kürt Kayusiler Devletinin Tarihi

Kayus ailesi tarafından kurulduğu için adını kurucusundan alır. Kurdukları devlete ‘Kayus’un Evi’ anlamına gelen ‘Kavusakan’ adını vermişlerdir. Kayusiler’in Kürtlerin atası oldukları yazılmıştır.

5- Kürt Lullubiler Devletinin Tarihi

MÖ. 3000 yılında Zagros Dağları’nda yaşamış bir devlettir. Yapılan Paleografya ve arkeoloji alanındaki bilimsel çalışmalar, tarihteki Kürt devletleri arasındaki Lullubiler ile Kürtler arasında etnografik ve genetik anlamda benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. Guti ve Subartu halkları ile yakın ilişkiler kurdukları söylenmektedir.

6- Kürt Med Devletinin Tarihi

Yerleşim yerleri İran’ın kuzeybatısı ile Kuzey Zagros Dağlarıdır. Proto-Kürt oldukları yapılan Paleografya ve arkeoloji alanındaki bilimsel çalışmalar sonucunda Kürtlerin atalarından biri oldukları kesinleşmiştir. Medlerin bölgedeki hâkimiyeti Kral Siyaksares ile başlamıştır. Kral Siyaksares, Medlere acı çektirdikleri için Asurlulardan nefret ediyordu ve onlara karşı galip gelmek istiyordu.

Medler, MÖ. 612 yılında Asur İmparatorluğunu yıkmıştır. ‘Tarihin Babası’ lakaplı Herodot’tan edinilen bilgilere göre, Medler başka halklar tarafından Aryanlar olarak adlandırılmışlardır. Lidyalılar ve Babiller ile sürekli savaş halinde yaşamışlardır. İskitleri kendilerine büyük bir tehdit olarak görmüşlerdir. Kral Siyaksares İskitlere yaptığı bir yemek davetinde bütün İskit halkını kılıçtan geçirmiştir.

7- Kürt Med İmparatorluğunun Tarihi

Tarihteki Kürt devletleri erken dönem Kürt devleti olarak bilinen Medler ile Kürtlerin benzerlikleri ‘Kar’name’ adı verilen belgede yazılı olarak bulunmaktadır. 15.yüzyılda yazılıp 7 dile çevirisi yapılmış bir metinde Kürtçe ya da Medce kaleme alınmış bir dua bulunmaktadır. California Üniversitesi Tarih bölümünde profesörlük yapmış olan Wadie Jwaideh’e göre Kürtlerin ataları olan Medler, muhteşem bir devlettir.

8- Şeddadiler

951 Yılında Muhammed Şeddad tarafından Divin'de kurulmuştur. Kurucusunun isminden dolayı Şeddadiler veya Şadiler olarak anılmıştır.

Muhammed Şeddad Kürt aşiretlerinden Selahaddin-i Eyyubi’nin de mensup olduğu Revadiye aşiretinden olan Şeddâd, zamanına göre oldukça ileri düzeyde bir devlet teşkilatı tesis etti.

Şeddailer, Nahçîwan, Gence, Berba, Dubeyl, Beylekan, Demirkapı, Karabağ, Ani ve Duvin bölgelerinde 215-220 yıl hüküm sürmüştür. Şeddadiler ordusu 1020’den itibaren Pakraduni Hanedanlığına ve Hazarlara karşı başarılı seferler düzenlemiş, ayrıca Gürcü, Ermeni, Bizans ve Ruslara karşı da mücadele etmiştir. 1047 ile 1057 yılları arasında Bizans ordusuna karşı savaşmıştır. Bundan sonraki senelerde Şeddadiler'in bölgedeki etkisi giderek küçülmüş.1072′de Anî ve Gence olmak üzere ikiye ayrıldı. 1067'ten itibaren Şeddadiler, Selçukluların işgaline uğramış ve 1174 yılında Selçuklular tarafından yıkılmıştır.

Siyasi başarılarının yanı sıra, Şeddâdiler imar ve kültür alanında da önemli eserler bıraktılar. Müslüman Kürt medeniyetine şahitlik eden bu eserler hala varlıklarını muhafaza ediyorlar.

Özellikle 18 yıl devletin başında kalan Ensar Şavur, zamanında, birçok önemli tarihi yapıt tarihe mal oldu. Şavur döneminden günümüze kalan en önemli eserler, hala Gürcistan müzelerinde sergilenen Gence kapılarıdır. Ayrıca Aras nehri üzerinde bulanan Xudafer köprüsü yine Şeddadilerin hükümdarı Fazl zamanında inşa edilmiştir.

Şeddailerde Hükümdar İsimleri

Muhammed Şeddâd (951-971)

Ali Leşkerî Muhammed (971-978)

Merzubân Muhammed (978-985)

Fazl-I Muhammed (985-1031)

Feth Mûsâ (1031-1034)

Ali Leşkerî-II (1034-1049)

Anûşirvân Leşkerî (1049)

Ebü’l-Ensâr Şâvur-I (1049-1067)

Fazl-II Şâvur (1067-1073)

Fazl-III Fazl (1073-1075)

Ani Şûbesi:

Menûçihr Şâvur (1072-1118)

Esvar-II Şâvur (1118-1124)

Fazl-IV Şâvur-II (1125-?)

Mahmûd (?-1131)

Hûşçihr (1131-?)

Şeddâd (?-1115)

Fazl-V (1115-1161)

Şâhênşâh (1164-1174

Kürt İslam Devletlerinin Tarihi

İslami dönemi Kürt devletleri; Aiseniler, Annaziler, Ardelan Prensliği, Atak Beyliği, Baban Prensliği, Badinan Beyliği, Bitlis Prensliği, Botan Emirliği, Bradost Beyliği, Derzini Beyliği, Dunbuli Prensliği,Erzen Beyliği, Eyyubiler, Gırdıkan Beyliği, Hakkâri Emirliği, Hasankeyf Emirliğidir.

Diğer devletler ise şunlardır; Hasanveyhiler, Hezarhespiler, Hezbaniler, Hezo Emirliği, Hoy Hanlığı, Mahmudi Beyliği, Mukri Emirliği, Sadakiler, Serab Hanlığı, Siyah Mansur Beyliğidir.

9- Kürt Sadakiler Devletinin Tarihi

Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Sadakiler, Sadaka Ali tarafından kurulmuştur. 770-827 yılları arasında yaşamışlardır. Merkezleri Urmiye’dir. Sadaka Ali, Musul’dan başlayarak Urmiye’ye kadar olan her bölge üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Ayrıca Salmas, Usnu ve Pranşehir’i de hâkimiyeti altına almıştır. Abbasi halifesi olan Harun Reşid ile yaptığı savaşı kazanarak Tebriz’i topraklarına katmıştır.

Sadakilerin kurucu Sadaka öldükten sonra başa oğlu Ali geçmiştir. Abbasilerle yaptığı savaş sırasında Ali’nin ölmesinin ardından devlet yöneticiliği onun oğlu olan II. Sadaka’ya kalmıştır. Yaptığı savaşlar sonucunda Azerbaycan’da hâkimiyet kurmuştur. 827 yılında idam edildi ve böylece Sadakiler yıkılmıştır.

10- Aiseniler Devletinin Tarihi

Aiseniler: 912-961 yılları arasında hüküm sürmüş bir hanedan ailesidir. Merkezleri Şehrizor Ovası, Hemedan ve Dinavar’dır. Başarılı liderleri; Ghanim (Xanem), Daisam (Desem) ve Wandad’dır. İsim babası Ahmed Aisani’dir. Yıkıldıktan sonra yerine Hasnaviler geçmiştir.

11- Hasnaviler Devletinin Tarihi

Hasnaviler: 915-1015 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Hasnaviler, merkez olarak Şehrizor Ovası, Hemedan, Dinavar, Nihavend ve Ahvaz’ı seçmişlerdir. Kurucuları Hasanveyh bin Hüseyin el-Berzikanî el-Kürdi’dir. 979 yılında Hasanveyh bin Hüseyin el-Berzikanî el-Kürdi’nin ölümünden sonra yöneticilik oğlu Bedir bin Hasanveyh’e kalmıştır. Ülke sınırlarını Ahvaz, Huristan, Berucerd ve Esadabad şehirlerine kadar genişletmiştir. Göstermiş olduğu bu üstün başarıdan dolayı Abbasi halifesi tarafından ‘Nasruddin’ unvanına layık görülmüştür. Annaziler tarafında 1015 yılında yıkılmışlardır.

12- Hezbaniler Kürt Devleti Tarihi

Hezbaniler: 906-1080 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Kuruluş tarihleri kesin değildir. Merkezleri Erbil, Uşnu ve Urmiye’dir. Sünni mezhebine mensup bir Kürt devlettir. Hâkimiyet kurdukları yerler; Doğuda Merega ve Urmiye, kuzeyde Salmas ve batıda Musul’dur.

13- Annaziler Tarihi

Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Annaziler, 990-1116 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Kurucusu Ebu’l-Feth Muhammed bin Annaz’dır. Merkezleri Kirmanşah, İlam, Hulvan, Dinaver, Mandali, Şehrizor ve Dakuk’tur. Ebu’l-Feth Annaz 1029 yılında Abul-Shawk ve Oqayl ile yaptığı savaşı kazanarak Dakuk’u topraklarına katmıştır. 1038-1039 yılları arasında da Kirmanşah’ta hâkimiyet kurmuştur. Tuğrul Bey ile yapılan savaşta ölen Ebul-Feth Annaz’dan sonra zayıflayan Annaziler 1116 yılında yıkılmıştır.

14- Hezo Emirliği Tarihi

Hezo Emirliği: 11. ve 16.yüzyıllar arasında hüküm sürmüştür. Merkez olarak Hezo ve Sason seçilmiştir. Bitlis Prensliğinin hükümdarları ile akrabadır. Kurucusu olan İzzettin Bey Ezezin, Ezezdin ve Ezdin gibi değişik isimlerle anılmaktadır. Bitlis Emirleri ve Osmanlı Devletinin desteğiyle 16.yüzyılın sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

15- Hakkâri Emirliği Tarihi

Hakkâri Emirliği: Merkezleri günümüzdeki Türkiye sınırları içerisinde bulunan Hakkâri şehridir. Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Hakkâri Emirliği, Şembo Hanedanlığı tarafından yönetilmiştir. Akkoyunlu ve Dumbıli aşireti ile yapılan savaşlar sonucunda fetret devri yaşanmıştır. Savaştıkları diğer devletler; Selçuklular, İlhanlılar, Akkoyunlular ve Karakoyunlular’dır. 23 Ağustos 1514 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Şahlığı arasında yapılan Çaldıran Meydan Muharebesi’nde Osmanlı İmparatorluğunun yanında yer almışlardır. Kuruluş tarihleri bilinmese de 1849 yılında yıkılmışlardır.

16- Hezaresbiler Devleti Tarihi

Hezaresbiler: 1148-1424 yılları arasında yaşamışlardır. Merkez olarak İran’ın Luristan ve Fars şehirlerini tercih etmişlerdir. Kurucusu Kuhgiluya valisi ve Salgurlular’ın komutanı Tahir Muhammed’dir. Luristan’a karşı hâkimiyet kazanmıştır. Oğlu olan Malik Hazarhesp ise, Salgurlar’ın Moğollarla olan mücadelesinde yardımcı olmuştur. Başkenti kuzey Huzistan’ın İdaj şehridir.

17- Zakariler Devleti Tarihi

Zakariler: Tarihteki Kürt devletleri arasında yer almaktadırlar. 1161-1360 yılları arasında yaşamışlardır. Kullandıkları diller Kürtçe ve Gürcücedir. Ünlü araştırmacı Vladimir Minorsky Zakariler için, ‘Gerçekliği için her türlü sebebin var olduğu, bir söyleme göre onların ataları Mezopotamyalı Kürt Babirakan Xeli (Bapîrakan aşireti)’ndendi’ demiştir.

18- Ardelan Prensliği Tarihi

Ardelan Prensliği: 1169–1867 yılları arasında 698 sene hüküm sürmüşlerdir. Merkezi Senendec’tir. Kaçar Hanedanlığı tarafından1867 yılında yıkılmıştır. Kurucuları Ardelan ailesidir.

19- Lâçin Kürt Cumhuriyeti Tarihi

Lâçin Kürt Cumhuriyeti: Azerbaycan’ın Laçin Rayonu’nda kurulmuştur. 20 Mayıs 1992 yılında cumhuriyetin ilan edilmiş ve başa Wekîl Mustafayev geçmiştir. Ama yine de dağılmanın önüne geçememiştir.

20- Revvadiler (955-1071)

Revvadiler, Güney Azerbaycan'da hüküm sürmüş Kürt devletidir. İlk başkentleri Erdebil iken daha sonraları ise Tebriz'e taşınmıştır. Ebülhica bin er-Revvad 955 tarihinde Erdebil merkezli Revvadiler devletini kurmuştur.

1054 yılında Sultan Tuğrul Bey'in öncülüğünde Güney Azerbaycan'a akın eden Büyük Selçuklu Devleti ordusu, Tebriz’e kadar ilerlemiştir.Selçuklular karşısında zayıf düşen Revvadi hükümdarı Mensur Vehsudan, Tuğrul Bey'in hâkimiyetini kabul etmiş ve adına hutbe okunmasını emredip, sultana değerli hediyeler vermiştir. Revvadi'lerin varlığına Moğollar son vermiştir.

Revvadi Hükümdarları

Ebülhica bin er-RevvadI.Memlan (988-1000)II.Hüseyin (1000-1019) Vahsudan (1019-1054) Ebu Nasr II.Memlan (1054-1071)

21- Eyyûbîler

Eyyûbîler Devleti veya Eyyûbîler; 1171-1250, Hama'nın yerel yönetimi olarak 1348'e kadar), Zengi Devleti'nin komutanı olan Kürd lider Selahaddin Eyyûbî'nin kurduğu Sunni İslam Hanedanı'nın egemen olduğu Mısır'daki devletin adıdır. En güçlü olduğu dönemde Mısır, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen'i egemenliği altında tutmuştur.

Fransız ve Bizans ordularının müşterek saldırılarına karsı büyük başarılar elde eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasında kendisini büyük sempati duyulan, tam anlamı ile güçlü bir vezir ve önder durumuna geldi. 1171´de, varlığını 200 yıl sürdürmüş olan Mısır Fatımi halifeliğine son verdi. Hicaz, Yemen, Aden ve Mekke´yi aldı. Eyyubilerin buralardaki hâkimiyeti 50 yıldan fazla sürdü. Suriye Kralı Nureddin´in 13 Mayıs 1174´te ölmesi üzerine Selahaddin bir ordu ile Suriye´ye dönerek orayı da hâkimiyeti altına aldı. Bağdat´taki Abbasi halifesi, Mayıs 1174´te Selahaddin Eyyubi´nin krallığını kabul ederek fethettiği topraklardaki otoritesini tanıdı. Musul şehrini de alarak Musul Atabeklerine son veren Selahaddin, ülkesinin sınırlarını Fırat Nehri´ne kadar genişletti. Yukarı Mezopotamya´daki küçük beylikleri de hâkimiyeti altına alan Eyyubi İmparatorluğu´nun sınırları doğuda Dicle Nehri´ne, kuzeyde Ermenistan hudutlarına, güneyde Yemen´e, batıda ise Tunus´a dayanıyordu.

1187´de Kudüs şehrini Hıristiyanların elinden aldı ve bu, İslam dünyasında ona büyük bir saygınlık kazandırdı. İslam´in Sünni öğretisiyle yetişen Selahhadin, kurduğu devletin resmi mezhebinin de Sünni olduğunu ilan etti. Dinde yaptığı reformlardan dolayı, adi Yusuf iken, dini ıslah eden anlamında "Selahhadin " olarak değiştirildi. Eyyubiler döneminde pek çok Kürt yazar, şair, bilim adamı ve aydın yetişti. Izzeddin Ali, Mecdeddin Ebu Saadet, Ibnul Esir el Cezeri (Nasrullah ) bunlardan birkaçıdır.

22- Mervaniler (990-1085)

Mervânîler (Arapça: مروانيون Marwānīyūn Kürtçe MERWÂNÎLER ) Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz tarafından Meyyafarikin'de (Silvan) kurulmuştur.

10 ve 11. asırda Diyarbakır’da hüküm süren Mervânîler kurucusu Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz, onuncu asrın ortasından itibaren Doğu Anadolu’da fetihlere girişti. İlk önce Erciş’i ve çevresindeki şehirleri aldı. Bâz, nüfuzunu kuvvetlendirerek, Büveyhîlerin hâkimiyetindeki Diyarbakır ve Silvan ve Nusaybin’i ele geçirdi. Büveyhî nüfuzunun azalmasından istifâde ederek, 984 senesinde Şii-Büveyhî sultânı Samsamüddevle Merzubanî’yi mağlûb edip Musul’u ele geçirdi.Bağdâd’ı almak istediyse de başaramadı ve Musul’u boşaltmak zorunda kaldı. 991 senesinde tekrar Musul’u ele geçirmek için harekete geçen Bâz, şehrin hâkimi olan Hamdânîler karşısında mağlûb oldu ve bu muharebede öldü. Bunun üzerine tahta çıkan Hasen bin Mervân,Hamdânîler ile mücâdeleye devam ederek onları iki defa mağlûb etti. Hasen bin Mervân, 997 senesinde Diyarbakır’da öldürülünce, yerine kardeşi Mumehhüdüddevle Sa’îd bin Mervân geçti. Sa’îd ile Ebû Nasr bin Mervân arasında mücâdele başladı. Ebû Nasr, 1011 senesinde Sa’îd’i zehirleterek ortadan kaldırdı ve Mervânî tahtına geçti.

1011’de hükümdar olan Ebû Nasr, elli seneden fazla hüküm sürdü. Mervânîlerin bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirip refahını yükseltti. Abbasî halifeliğinin yüksek hâkimiyetini tanıdı. Devrin kuvvetli komşu devletlerinden Bizanslılar ve Fâtımîlere karşı istiklâlini korumak için maharetle iyi münasebette bulundu. Ebû Nasr bin Mervân devrinde Diyarbakır, Silvan ve çevresindeki şehirlerin hayat seviyesi yükseldi. Kültür ve san’at eserleri meydana getirildi, İbn-i Mervân’ın elli senelik saltanatı sırasında hâkim olduğu topraklarda bir sulh ve asayiş devri yaşandı. Âlimler ve şâirler himaye gördüler. Mervânîlerin hâkim olduğu bölgede Şafiî mezhebi yayıldı. Ebû Nasr bin Mervân’ın ölümünden sonra ülke toprakları Nasır ve Sa’îd adlı oğulları arasında bölüşüldü. Böylece Mervânîlerin gücü zayıflamaya başladı. 1085 senesinde Selçuklu ordusu şiddetli bir çarpışmadan sonra bölgeyi ele geçirdi. Son Mervânî hükümdarı Mensur, 1096 senesinde ölünceye kadar Cizre’de yaşadı.

23- Lolo Devleti

Lololar, eski tarihte Süleymaniye bölgesinde oturan büyük zagros halk topluluğundan biridir. Bu günkü Kürtlerin atalarından olan lololar, tarihin değişik dönemlerinde, devletler kurmuş, bağımsızlık ve özgürlüklerini sürdürmüş, ilim, sanat ve kültürde hayli ilerlemiş, vatanlarını korumak için komşuları olan Asur ve Akatlarla birçok savaşlara girmişlerdir. Zehave bölgesinde keşf edilen milattan önce 2800yillarinda Lolo krallığı dönemine ait olan bir antik levhaya göre Halman (bu günkü Hilvan) bölgesiyle Zehave bölgesi o dönemlerde lollo krallığına bağlıydı. Lololarin devleti, Süleymaniye, Sêxan, Zehav, Sehrizor ve Kerkük’e kadar geniş bir sinir vardı. Devletin başkenti Zimri şehriydi.

Lololarin kurdukları devlet, yaklaşık bin yıl devam ettikten sonra milattan 18.yüzyılda Akad kralı Naram-sin´in saldırısına uğrar ve Akatlarin yönetimine geçer. Gotilerin Akat topraklarını işgal hareketi sırasında, lololar, tekrar bağımsızlıklarına kavuşurlar ve Gotilerle iyi dostluk ilişkilerini kurarlar. Milattan önce 10. yüzyılda Asurlarin saldırılarına maruz kalan Lollo kralı (Amixa) Süleymaniye yakınında bulunan “Pirmigro” kalesine kaçmak zorunda kalır ve başkent Zimri kenti, Asurilerin denetimine girer. Sonra Asurlarin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarından ötürü Lollo bölgesi bir çok huzursuzluk, başkaldırı ve kavgalara sahne olur. Bu durum Asur hükümetin yıkılış ve Med İmparatorluğunun kurulusuna kadar devam eder.

24- Gor Devleti

Harzemşahlar 1214´te Kürt Gor devletinin başkenti Firuzkuk´u ele geçirerek bu devletin egemenliğine son verdiler. Gor devleti, Seyfuddin Suri tarafından 1148 yılında Kuzeydoğu Iran´da kuruldu. 1148´e kadar Selçuklu devletine bağlı bir beylik olarak varlığını sürdüren Kürt Gor aşireti, Seyfuddin Suri´nin beyliğin başına geçmesi ile bu tarihte bağımsızlığını ilan etti. Suri, devlet sinirlerini kısa bir süre içinde genişletti. Selçuklular ve Oğuzlarla sürekli çatışma halinde bulunan Gor hükümdarı Giyasuddin, büyük bir saldırı başlatarak (1173) kademeli olarak Gazne, Herat, Multan, Uccah, Siudi, Esaver, Debut ve Lahor şehirlerini aldı ve Gazneli sultan Mahmud hanedanlığından arta kalanları tamamen ortadan kaldırıp kardeşi Muiziddin´i Gaznelilerin varisi ilan etti. Muiziddin 1192´de Kuzey Hindistan ve Bengal´i fethetti. Kutbeddin, Aybek adli kumandanini Delhi´ye genel vali tayin etti. Giyasuddin´in 1202´de Sultan Muiziddin´in bir suikast sonucu 1206´da ölmesi üzerine devlet yönetimi zayıfladı, hanedanlık parçalandı. Hükümdar Giyasuddin Mahmud´un da 1212´de öldürülmesinden sonra yerine gecen oğlu Bahaüddin, yoğun saldırılara fazla direnemedi. Gor devletinin egemenliğinde bulunan birçok şehir, bölgenin ticaret merkezleri sayılıyordu. Hükümdar Giyasuddin´in Herat´ta yaptırdığı Esler Camii, İslam mimari eserlerinde yeniliği temsil etti. Kutbeddin´nin Delhi´de yaptırdığı Cuma Camii ilk İslami eser özelliğini taşır.

25- Hamdani Devleti

Kürt Hamdani devleti 1039´da Arap Okayli devleti tarafından yıkıldı. Hamdani devleti, Seyh El Dewle tarafından 944 yilinda Halep bölgesinde kuruldu. Bu tarihe kadar Musul merkezi Büyük Hamdani devletinin bir parçası´idi. Söz konusu tarihte bağımsızlığını ilan eden Seyh el Dewle, Halep´i merkez seçti. Yukarı Mezopotamya ´yı hakimiyeti altına almaya çalışan Bizans Kral Romans´la Urfa´da yapılan savaşta zafer kazanan Seyh El Dewle , Suriye ve Yukarı Mezopotamya´nın büyük bir egemen oldu. Bağımsızlığını 95 yıl koruyabilen bu devlet. Harput Kürt aşiretlerinin saldırıları sonucu bir hayli zayıfladı ve sonuçta Araplar, bu devletin egemenliğine son verdi. Bu devletin, sınırları ve süresi içinde El Mutanabbi, Ebu Firaz ve El Farabi gibi önemli sair ve bilim adamları yetişti.

26- Alamut Zıyar´i Devleti

Ziyar devleti 1011 yılında Alamut devletinin kurucusu Hasan El Sabah tarafından yıkıldı. Ziyar devleti, Kürt Dailam aşiretine mensup Ziyar´i oğlu Merdavic tarafından 930´da Kürt yurdunun kuzeyinde kuruldu. Egemenlik alanı Taberistan ve Cürcan´i da içine alarak güneyde Isfahan´a, batıda El Cezire ve Irak´a, kuzeyde Kafkaslar´a kadar uzanıyordu. Dailam aşireti, 9. yüzyılın sonlarına doğru, Abbasi halifeliği döneminde Müslüman oldu. Hazar Gölünün güneybatı kesiminde yasayan bu aşiret, büyük bir askeri güce sahipti. Varlığını 141.yil sürdürebilen bu devlet, 8 hükümdar tarafından yönetildi. Eski edebi eserler arasında yer alan “Kábusname ” bu dönemde, Ziyarlarin son emiri Keykawes´in amcası tarafından yazıldı.

27- Alamut devleti

Alamut Kürt devleti Moğol Hükümdarı Hulagu Han tarafından 1256´da yıkılarak ortadan kaldırıldı. Alamut devleti Hasan El Sabah tarafından 1011´de kuruldu. Hasan El Sabah, Ismailiye mezhebi dini öğretisi temelinde güçlü bir örgütlenme yaratıp, Kürt aşiretlerini harekete geçirecek bir iç ayaklamayla Ziyar devletine son verdikten sonra, ayni topraklarda dini esaslara dayalı bu devleti kurdu. Bağımsız varlığını 179 yıl sürdüren bu devlet, 8 hükümdar tarafından yönetildi. Devletin son hükümdarı olan Hür Sah, Moğollar tarafından idam edildi. 1124 yılında ölen, etkileyici dini lider ve başarılı bir devlet yöneticisi olan Hasan El Sabah için Marko Polo söyle diyor: ” Bu kişi yüksek dağlık bölgede bir sevgi cenneti kurdu. Çok zengin bir hazineye sahip idi. Kurmuş olduğu bu cennet nedeniyle İslamiyet içerisinde kısa zamanda geniş bir taraftar kitlesi buldu. İslam ülkelerinin her tarafından binlerce genç, bu cennete girmek için akın ediyordu.”

28- Newroz'da ilan edilen KÜRT ZEND DEVLETİ

Kürt Zend Devleti 270 yıl önce kuruldu, kurucu lideri Kerimhan Zend'dir, Kürt tarihi açısından önemli bir yeri olan bu Kürt Devleti, Kürtlerin kökeni, dili / Kürtçe, tarihi hakkında önemli bilgiler içeriyor; Günümüz İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Kürdistan'ın doğusunu kapsamaktadır.

29- Mahabad Kürt Cumhuriyeti Tarihi

Mahabad Cumhuriyeti: 1946 yılının Ocak ayında Sovyet Birliğinin desteğiyle kurulmuştur. En önemli özelliği, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış bir devlet olmasıdır. Bu cumhuriyette, 13 bakanın bulunduğu bir yönetim kurulu oluşturuldu. Devlet başkanı Kadı Muhammed idi. Bu cumhuriyet Senendec, Uşnu ve Miyandoab şehirlerini kapsadığı gibi başkenti Mahabad’dı. Mahabad Cumhuriyeti (Kürtçe: كوماری مهاباد; Komarî Mehabad, Farsça: جمهوری مهاباد Jomhuri-e Mahābād), Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan ve Sovyetler Birliği’nin çekilişiyle yıkılan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamış Kürt devleti.

Yıllara göre tarihte kurulan Kürt Devlet ve Hanedanlıkları listesi:

Sadakiler (770-828)

Şeddadiler (951-1174, Ermenistan ve Arran)

Revvadiler (955-1116, Azerbaycan)

Hasanveyhiler (959-1095, İran)

Annaziler (991-1117, İran ve Mezopotamya)

Mervaniler (990-1100, Diyarbakır)

Hezo Emirliği (1058-1598)

Şabankara (1155–1425)

Hezâresbîler (1155–1424)

Eyyubiler (1171-1250, Mısır, Suriye, Irak ve Filistin)

Ardelan Prensliği (1169 – 1867 )

Zekeri Hanedanlığı (1161-1360)

Hakkâri Emirliği (1133-1849)

Küçük Luristan Atabeyliği(1155-1597)

Bitlis Prensliği (1182 – 1847)

Dunbuli Prensliği (1210-1799)

Suveydi Emirliği (1231-1864)

Hasankeyf Emirliği (1249-1524)

Şirvan Emirliği (1264–1840)

Kilis Prensliği (1264-1611)

Botan Emirliği (1330 – 1855,)

Zirkan Prensliği (1335-1835)

Palu Beyliği (13.Yy-1845)

Badinan Beyliği (1376-1843)

Soran Emirliği (1399-1835)

Mukri Emirliği (1400-1802)

Mahmudi Beyliği (1409-1839)

Yeni Çağ emirlikleri

Pazuki Emirliği (1499-1587)

Süleyman Prensliği (1515–1838)

Hizan Beyliği (1520-1845)

Siyah Mansur Beyliği (1543-1596)

Pinyaşi Prensliği (1548-1823)

Atak Beyliği (16.yy-19.yy)

Bradost Beyliği (1609-19.yy)

Müks Beyliği (1600-1847)

Baban Prensliği (1649-1851)

Tebriz Hanlığı (1747-1802)

Hoy Hanlığı (1747-1813)

Serab Hanlığı (1747-1797)

Yakın tarihte tanınmamış yapıları

1- Kürdistan Krallığı (1921-1924)

2- Kürdistan Uyezdi (1923-1929)

3- Ağrı Cumhuriyeti (1927-1930)

4- Mahabad Cumhuriyeti (22 Ocak 1946-15 Aralık 1946)

5- Lâçin Kürt Cumhuriyeti (1992)

Günümüzdeki özerk yapılar

Günümüzde Kürtler tarafından kurulan 2 özerk bölge vardır. Bunlardan ilki Irak Kürtlerinin girişimleri sonucunda kurulan ve günümüzdeki resmi tanınırlığa sahip tek Kürt yönetimi olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. İkinci bölge ise Suriye Kürtlerinin Suriye İç Savaşı sırasında ele geçirdikleri bölgelerde tek taraflı olarak önce özerk kantonlar sonra da federasyon ilan ettikleri Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’dir. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin aksine resmi bir tanınırlığa sahip değildir.

Her Milletin olduğu gibi Kürtlerinde kendi tarihini, Dilini, Kültürünü öğrenmeleri gerekir…

Kaynak:

Wikipedi

Kürtler.com

Kundir.com

Kürtler Kimdir? Sayfası

Kürdistan tarihi cilt -1 /85, Doğu Tarihi 186 / Kürdistan Tarihi-2/83

Tarih Sahnesinde Kürtler Kürt Sorunu Ve İslami Çözüm

igdirdogusgazetesi.com/makale/

[Güncelleniyor…] İranlı devrimciler ve işçilerin gözünden dindirilemeyen isyan: Amerika defol, yaşasın devrim!

İran’da bugün yaşananlar, tekil bir ekonomik kriz anının ya da geçici bir siyasal gerilimin ürünü değil. Aşağıda yer alan açıklamalar birlikte okunduğunda, bu sürecin uzun yıllara yayılan, bastırıldıkça geri dönen ve her seferinde yeni toplumsal kesimleri içine alan bir isyan hattı olduğu açıkça hatırlatılıyor. Hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi, baskı ve aşağılanma, yalnızca bugünün değil; en kısa periyotla ele alsak bile geçmiş on beş yılın ortak zemini olarak karşımıza çıkıyor.

Bu derleme, İran’daki güncel isyan momentini, doğrudan bu sürecin içinden konuşan açıklamalar üzerinden anlaşılır kılmayı amaçlıyor. İşçi hareketinin, sol ve sosyalist güçlerin, emeklilerin, öğrencilerin ve farklı toplumsal kesimlerin kaleme aldığı bu metinler; birbirinden bağımsız çağrılar değil, aynı tarihsel krizin farklı yüzleri olarak okunmalıdır.

Stockholm Konferansı’nın İran İşçi Sınıfına Mesajı: İşçilerin Mücadele ve Siyasette İnisiyatif Almasının Zamanı Geldi!
[Bu bölümde yer alan metin: geçtiğimiz hafta sonu Stockholm’de İran Komünist Partisi / İşçi Komünist Partisi-Hikmetist / İşçi Yolu Örgütü / Halkın Fedaileri Örgütü-Azınlık / Azınlık Çekirdeği / Sosyalist İşçi Birliği’nden oluşan Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi (Shoraye Hamkary) tarafından yapılan konferansın mesajıdır. Mesaj yoldaşlar tarafından 2026-01-14 tarihinde bize ulaştırıldı]

İran işçileri!

Lütfen öncelikle konferansımızın selamlarını kabul edin!

Stockholm Konferansı, İran’ın yüz yıllık tarihinin en kritik dönemlerinden birinde düzenlendi. İslam rejimi, 2022 Jina hareketinden bu yana İran’daki en büyük devrimci hareketi kanla bastırdı. Sokak protestocularına yönelik ülke çapında baskı, toplu tutuklamalar ve İran’da ayaklanan binlerce insanın katledilmesi, toplumu yas ve kedere boğarken, yüzlerce şehirde diktatörlüğe, yoksulluğa ve yaygın sefalete karşı halk protestolarını sona erdirmedi.

Sınıflar arasındaki uçurum, zengin ve yoksul arasındaki fark ve İran halkının büyük çoğunluğu ile İslam rejimi arasındaki kopukluk hiç bu kadar derin ve yaygın olmamıştı. Yeni iktidara gelen rejim, 1979 Devrimi sırasında ortaya çıkan işçi konseylerini yok etti ve işçi hareketinin aktivistlerini işten atma, tutuklama, işkence ve öldürme yoluyla İranlı işçilerin bağımsız işçi örgütleri kurma çabalarını bastırdığı için, İranlı işçilerin maruz kaldığı sömürünün yoğunluğu dünyada neredeyse eşi benzeri görülmemiştir. Bugün İran işçi sınıfı kendi bağımsız örgütlerine sahip değildir ve işçilerin yüzde doksanından fazlası geçici sözleşmeler, boş imzalı sözleşmeler ve taşeron şirketler aracılığıyla istihdam edilmektedir. Bunun sonuçlarından biri de yoksulluk sınırının dört kat altında olan asgari ücretlerdir.

İran işçileri!

1979 Devrimi sırasında dünya, İran işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilen yirminci yüzyılın en büyük genel grevlerinden birine tanık oldu. Ancak İran işçi hareketi siyasi iktidarı açıkça ve net bir şekilde talep etmediği için, İslamcı akımlar Şah rejiminin belkemiğini kıran işçi grevlerini kendi çıkarları için kullandılar ve iktidara geldiler. İşçi sınıfı siyasi iktidara doğru ilerleyip taleplerini elde etmek için iktidarın imkânlarını kullanmak yerine, işçi düşmanları iktidarı ele geçirdi ve işçilere karşı cephe aldı, işçi sınıfına ve İran halkının çoğunluğuna on yıllarca süren siyasi baskı ve yaygın ekonomik sefalet dayattı.

İran işçileri!

Bu insanlık dışı koşullara asla boyun eğmediniz ve İran’ın dört bir yanındaki fabrikalar ve sokaklar sayısız grevlerinize ve toplantılarınıza tanık oldu. Mücadeleleriniz henüz İslam rejiminin varlığını açıkça ve doğrudan hedef almamış olsa da, bugüne kadar dile getirdiğiniz taleplerin – yıllardır 1 Mayıs bildirilerinde ilan ettikleriniz de dahil – yerine getirilmesi ancak işçilerin kendi konseyleri sistemi ile sağlanabilir.

Bugün, İran halkının çoğunluğu yoksulluk ve ekonomik sefalet, şiddetli sınıf baskısı ve sömürü, cinsiyetçi baskı ve kadınlara karşı ayrımcı yasalar, diktatörlük ve baskı, yurttaşlara ve ülke halkına yönelik çeşitli ayrımcılık ve baskı biçimleri, hızlanan doğa tahribatı ve bunun korkunç sonuçlarından muzdariptir. İşçiler bu baskı biçimlerinden hiçbir kazanç elde etmemekle kalmıyor, bu baskılar sınıf birliğinin önünde engel teşkil ediyor. Kendi çıkarlarını ve toplumun özgürlüğünü savunmak için, işçiler tüm bu baskılara karşı mücadele etmek zorundadır. Halkın çoğunluğunu ekonomik sefalet, siyasi baskı ve hak mahrumiyetinden kurtarmanın ve İran’ın doğasını korumanın anahtarı sizin elinizde duruyor.

1979 Devrimi’nin işçi sınıfının sosyalist hareketi için verdiği büyük ders, bir siyasi parti ve örgüt olmadan ve kitle hareketinin liderliğini üstlenmeden işçi sınıfının, işçi sınıfı dışındaki hareketlere hizmet eden bir güç haline geldiğidir. İşçilerin mücadelelerinin meyveleri, kendi sınıflarının taleplerini ve kadın hareketi, öğrenci hareketi, ulusal baskıya karşı mücadele, öğretmenler ve emekliler ve çevreci hareket gibi müttefiklerinin taleplerini yerine getirmek için kullanılmalıdır. İşçi hareketinin aktivistleri ve bağımsız örgütleri de, diğer akımlar gibi, taleplerini işçilerin öngördüğü alternatif sistem, yani konsey yönetimi ile birlikte dile getirmelidir.

Son iki haftadır yaşanan katliamların ardından, işçilerin sınıf talepleri için mücadeleye girmesi İran’daki durumu değiştirecektir. İşçilerin mücadelede ve siyasette inisiyatif alma zamanı gelmiştir.

Bu yolda, İran Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi kendisini sizin hareketinizin bir parçası olarak görüyor ve bağımsız işçi örgütlerinin kurulmasına yardımcı olmak ve işçi hareketinin sol ve sosyalist kanadındaki aktivistler ve örgütler arasında işbirliği ve birliği teşvik etmek için hiçbir çabadan kaçınmayacaktır.

Yaşasın bağımsız işçi hareketi!

İslam Cumhuriyeti’nin kapitalist rejimi yıkılsın!

Yaşasın özgürlük — yaşasın sosyalizm!

İran Komünist Partisi Enternasyonal Büro: “İran’da ezilen halkın gerçek protestoları”
[Bu bölümde yer alan metinde: İran’da birkaç haftadır süren protestolara ilişkin olarak, eylemlerin ABD ve soykırımcı İsrail tarafından yönlendirildiği ya da bunların müdahalesi altında olduğu iddialarını İran Komünist Partisi Enternasyonal büroya sorduk. Yoldaşımız, 12 Ocakta yanıtlarını bir sesli mesaj aracılığıyla iletti. Aşağıda, bu mesajın çevirisini paylaşıyoruz. ]

Bu iddiaların tamamının yalan olduğu açıktır. Çünkü protestolara baktığımızda, bunlar İran’daki ezilen halkın gerçek protestolarıdır. Özgürlükten, onurdan, eşitlikten yoksun bırakılmış; rejimin dayattığı yoksulluk koşulları altında yaşamaya zorlanan insanların protestolarıdır. Yani bunlar gerçektir. 2009’da, 2018’de, 2019’da, 2022’de ve sonrasında gördüğümüz protestoların bir devamıdır.

İnsanların bu eylemleri ABD ya da İsrail destekli olarak görmesinin nedeni muhtemelen, protestoların İran’ın özellikle İsrail ve ABD’den gelen savaş tehditleri başta olmak üzere yoğun bir uluslararası baskı altında olduğu bir dönemde gerçekleşmesidir. Oysa İran halkı bu protestoları tam da bu dönemde yaparak kendisine büyük bir iyilik yapmaktadır. Çünkü rejimden, kendi güçleriyle, kendi yollarıyla ve bildikleri barışçıl yöntemlerle kurtulmanın en doğru zamanı budur. Böylece rejimin maceracı politikalarının sürmesine izin verilmemekte ve ABD ile müttefikleri gibi emperyalist güçlere İran’a saldırmak için bahane verilmemektedir.

Dolayısıyla İran halkı 47 yıldır yaptığı şeyi yapmaktadır ve bunun ABD ya da İsrail ile hiçbir ilgisi yoktur. Elbette İsrail ve ABD’nin “bu insanları destekliyoruz” yönünde açıklamalar yaptığını duyuyorsunuz. Bu, siyasetçilerin söyledikleri türden laflardır; gerçekte herhangi bir destek söz konusu değildir. Trump, protestocular öldürülürse İran’a saldıracaklarını söylüyordu; peki saldırdılar mı? Hayır. Aslında gerçekleşen asıl darbe sokaklarda, bu insanlar tarafından yapılmıyor.

Gerçek darbe, şu anda perde arkasında, İslamcı rejim içindeki fraksiyonlar ile ABD ve İsrail arasında yaşanıyor olabilir. Bu nedenle, Venezuela ile bir karşılaştırma yapıldığında, İranlılar arasında da şöyle bir düşünce vardır: Batı için olası “alternatiflerden” biri, perde arkasında oturup rejim içindeki reformistlerle görüşmektir.

İran içindeki bazı reformistler, rejim içinden aktörler ve Devrim Muhafızları’nın bazı kesimleriyle birlikte, protestoları kontrol altına alabilecek ve rejim devrildikten sonra İran’ın yönetimini ele geçirecek türde bir düzen ya da yeni bir hükümet oluşturma arayışına girebilir.

Bu nedenle Batı’nın, mevcut rejim içindeki bazı fraksiyonlarla uzlaşarak ülkeyi onların yönetmesine izin vermesi ihtimali vardır. Onlara göre bu, İran’daki protestoları kontrol etmenin en güvenli ve en kolay yoludur. Temelde Venezuela’dakine benzer bir senaryodan söz ediyoruz: Maduro’yu devre dışı bırakıp, geri kalan devlet aygıtını ve operatifleri yerinde bırakarak ülkeyi yönetmeye devam ettiler. Bu, Batı açısından son derece güvenli bir seçenektir.

Hiç tanımadıkları, ne olduğunu bilmedikleri yeni bir alternatifi iktidara taşımak gibi bir riske girmek istemezler. Bu nedenle İran’da da benzer bir şeyi yapmayı düşünüyor olabilirler. Ancak bunun protestolarla hiçbir ilgisi yoktur. Aksine, böyle bir senaryo protestocular açısından son derece tehlikelidir.

Sokaklardaki İran halkı öldürülüyor, dövülüyor, hapse atılıyor; şu anda hayal edilebilecek en vahşi baskılardan biriyle karşı karşıyalar. Bütün bunlar, Devrim Muhafızları’nın ya da reformistlerin gelip ülkeyi bir 50 yıl daha yönetmesi için yaşanmıyor. Halkın istediği bu değil. Bu gerçek bir devrimdir.

Özellikle Arak’taki otomotiv sektöründe çalışan işçilerin yaptığı açıklamadan görüleceği üzere; işçiler fabrikalarının kontrolünü ele almış durumdalar. Kendi işçi konseylerini kurmak için çalışıyorlar; Arak halkını kendilerine destek olmaya çağırıyorlar ve insanlardan örgütlenme komiteleri ile konseylerini oluşturmalarını istiyorlar. Sokaktaki insanların gerçekten istediği şey tam olarak budur.

Sokaktaki hareketin büyük çoğunluğunu işçi hareketi, öğretmen hareketi, öğrenci hareketi, hemşire hareketi ve kadın hareketi oluşturmaktadır. Bugüne kadar gördüğümüz aktif hareketlerin esas talebi de budur.

Dolayısıyla bu, gerçek bir devrimdir ve hedefi de nettir. Elbette ABD emperyalizmi ve müttefikleri bu devrimi bastırmaya, saptırmaya ve halkın gerçekten istemediği, kendi çıkarlarına hizmet eden bir yöne çekmeye çalışacaktır. Bu nedenle bizler açısından — komünistler, solcular ve özgürlükten yana olan insanlar açısından — gerek rejim medyasının gerekse küresel ölçekte burjuva medyasının söylediklerine kapılmamak son derece önemlidir.

Bu bir İsrail ya da ABD darbesi değildir. Bu, daha önce de defalarca yaşandığı gibi, İran halkının bizzat kendi eylemiyle ortaya çıkan gerçek bir süreçtir. Ancak bu kez öylesine büyük bir boyuta ulaşmıştır ki, herkes bunun rejimin sonu olabileceğini düşünmektedir.

“Bu insanlar bebekleri öldürüyor” iddialarına gelince, bunlar elbette apaçık yalanlardır. Bebeklere, yaralıların tedavi edildiği hastanelere saldıran bizzat rejimin kendisidir. İnsanları öldürüyorlar ve ardından protestocuların hastanelere saldırdığını, orada insanları öldürdüğünü söylüyorlar. Ya da hapishanelerde çok sayıda insanın öldürüldüğünü inkâr etmeye çalışıyorlar.

Oysa hapishanelerde çok sayıda insanın öldürüldüğünü gösteren dehşet verici videolar var. Gözaltına aldıkları, tutuklayıp hapishanelere götürdükleri insanları orada doğrudan öldürüyorlar. Bu sabah, öldürülmüş gençlerin cesetleriyle dolu bir video izledim.

Dolayısıyla hükümet; siyonizm, emperyalizm destekli darbe, bebek öldürme, güvenlik güçlerini öldürme gibi gerekçeleri, sokaktaki insanları katletmek için kullanıyor. Bunların hepsi sadece birer bahanedir. Buna inanmamalıyız. Ancak dediğim gibi, mevcut ayaklanmanın nereye evrileceğini henüz gerçekten bilmiyoruz. Birçok olasılık var. Bunlardan biri de, daha önce belirttiğim gibi, ABD emperyalizminin rejimin içindeki bazı kesimlerle uzlaşıya giderek, rejim değişikliği sonrasında bu kesimleri topluma dayatması ihtimalidir.

Bir diğer olasılık da Şah’ın oğlunu dışarıdan geri getirmeye çalışmaları olabilir. Ancak bu pek olası değildir. Çünkü her şeyden önce insanlar 47 yıl önce onun babasını, yani bir diktatörü devirmiştir ve şimdi oğlunu geri getirmeyeceklerdir. Son 47 yıldır herhangi bir gerçek emek ortaya koymamış, babasının halktan çaldığı parayla yaşamış birinden söz ediyoruz. Üstelik hâlâ babasının bir diktatör olmadığını ve hiçbir yanlış yapmadığını düşünüyor.

Bu yüzden insanlar “ister şah ister dini lider; kahrolsun zalim” diye slogan atmaktadır. Elbette etrafta “Yaşasın Şah” diye slogan atıldığını iddia eden sahte görüntüler ve videolar görmüş olabilirsiniz. Bunların çok küçük bir kısmı gerçek olabilir; çünkü elbette Pehlevi’nin geri dönmesini isteyen bazı insanlar vardır. Ancak bunların bir kısmı da rejimin kendisi tarafından sızdırılmış kişiler olabilir: göstericilerin arasına her kesimden birkaç kişiyi sokup “Bakın, görüyorsunuz değil mi?” diyebilmek için

bu dışarıdan örgütleniyor. “1979’da devirdiğiniz, artık tarihe karışmış birini, Pehlevi’yi geri getirmek istiyorlar; onu yeniden başınıza geçirmek istiyorlar” gibi söylemler üretiliyor.

Oysa İran halkı için en doğru ve en iyi seçenek, kendisini bizzat örgütlemesidir. İran içinde uzun yıllardır aktif olan hareketler; işçiler, öğretmenler, öğrenciler, kadınlar ve Kürdistan’daki devrimci hareket, son 47 yıldır protestolara ve grevlere öncülük ederek örgütlenmektedir. Bu mücadeleler sırasında kendi önderlerini, kendi örgütleyicilerini de yaratmışlardır.

Bir yılda binlerce protesto ve grev yaşanıp da liderlerin ya da örgütleyicilerin olmaması mümkün değildir; elbette bu önderler ve örgütleyiciler vardır. Bu devrim sürdükçe ve siyasal atmosfer biraz olsun açıldıkça, bunların daha görünür hâle geldiğini göreceğiz. Nitekim sendikaların, işçi konseylerinin ve kitle komitelerinin kurulduğunu şimdiden görüyoruz; bunlar, rejimden geri alınan alanların kontrolünü ele geçirmek üzere oluşturulmuştur.

Biz de tam olarak bunun için çalışıyoruz. Hafta sonu İranlı solcular ve komünistler tarafından organize edilen bir konferans yapıldı ve ben de bu konferansa katıldım. Yakında bu konferansın bir bildirisi yayımlanacak. Bunun önemli bir açıklama olacağını düşünüyorum; içinde pek çok yeni ve olumlu nokta yer alacak. Muhtemelen sizin sorularınızın birçoğu da bu metinde yanıtını bulacaktır.

Ayrıca biz komünistlerin, İran içindeki sosyalistlerden ve işçi önderlerinden, devrimin bir kez daha iç ve uluslararası burjuvazi ile emperyalist güçler tarafından çalınmaması için neler yapmalarını ve nasıl örgütlenmelerini beklediğimizi de açık biçimde ortaya koyacaktır.

Umarım burada söylediklerim soruların büyük kısmına yanıt olmuştur.

İran’da yaşananları yakından takip edelim; elbette İran’da olan biten son derece önemlidir. Bunun yalnızca İran’ı ya da bölgeyi değil, tüm dünyayı ciddi biçimde etkileyeceğini düşünüyoruz. Özellikle dünyanın dört bir yanında her gün işçilere saldıran her türden faşist ve sağcı hareketi gördüğümüzde, İran’da ortaya çıkacak başarılı bir örnek tüm dünya açısından büyük bir önem taşıyacaktır.

Suçlu yönetime karşı ayaklanan halkın mücadelesinden son gelişmeler
[Bu bölümde yer alan metin, İran İşçi-Komünist Partisi tarafından 12 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan bültenden alınmıştır. ]

Bugün, 12 Ocak 2026, devrimin on altıncı günü. İslamcı yönetim, protestoların uluslararası alanda duyulmasını engellemek ve daha geniş bir örgütlenmenin önünü kesmek amacıyla internet kesintileri yoluyla halkın dış dünyayla bağlantısını koparmaya çalışmaktadır. Dört gün süren internet karartmasının ardından, Starlink uydu internetine erişimin de yaygın biçimde sekteye uğratıldığı yönünde bilgiler gelmektedir.

Bu dijital karartmanın gölgesinde, devrilme yolunda olduğunu gören İslam Cumhuriyeti, özellikle son iki gün içinde protestocuları hedef alan öldürme eylemlerini yoğunlaştırmıştır. Ağır baskı koşulları, internet kesintileri ve bağımsız gazetecilerin son derece sınırlı erişimi nedeniyle öldürülenlerin sayısına ilişkin kesin bir rakam bulunmamaktadır. Bununla birlikte, net istatistikler mevcut olmasa da, hükümetin protesto eden halka karşı geniş çaplı suçlar işlediğine işaret eden çok sayıda bilgi ve rapor vardır.

Aynı zamanda devlet medyası, yalan haberler yayımlayarak, uydurma videolar servis ederek ve sosyal medya üzerinden sindirme faaliyetleri yürüterek toplumda umutsuzluk ve korku yaymaya çalışmaktadır.

Buna karşın gelen bilgiler, halkın hükümete karşı sergilediği cesur ve kararlı direnişi, rejimin baskı güçleriyle göğüs göğüse verdiği mücadeleyi de ortaya koymaktadır. İnsanlar; öldürme, yoksulluk ve tam bir sefalet üzerine kurulu bu yönetime son vermekte kararlıdır ve dimdik ayaktadır.

Gelen bilgilere göre, dün, 11 Ocak 2026’da, Tahran’daki Beheşt-i Zehra Mezarlığı’nda hayatını kaybeden protestoculardan birinin cenazesine büyük bir kalabalık katılmış ve “Kardeşimi öldüreni öldüreceğim!” sloganları atılmıştır. Katılımcılar zılgıt çekmiş, alkışlamış ve “Hamaney’e ölüm” diye haykırmıştır. Aynı gün, Beheşt-i Zehra’da öldürülen protestocuların çok sayıda ailesi cenazeler sırasında protesto eylemleri gerçekleştirmiştir; “Hamaney’e ölüm” ve “Diktatöre ölüm” sloganları atılmıştır. Bazı aileler hâlâ yakınlarının cenazelerine ulaşmaya çalışırken, Beheşt-i Zehra ortak bir protesto alanına dönüşmüştür.

Aynı gün Abdanan’da, şehitlerden biri olan Ali Seydi için düzenlenen anma töreni, katılımcıların Humeyni ve hükümet yetkililerine karşı sloganlar atmasıyla protestoya dönüşmüştür. Bu törenler, kitlesel protestoların ve “Hamaney’e ölüm” sloganlarının atıldığı sahnelere dönüşmüştür.

Gece protestoları devam etmektedir. Dün gece Tahran’da, insanlar çeşitli mahallelerde sokaklara çıkmış ve şiddetli baskıya rağmen İslam Cumhuriyeti güçleriyle sokak sokak çatışmıştır. Punak’ta, önceki gece olduğu gibi, büyük kalabalıklar toplanarak hükümet karşıtı sloganlar atmıştır. Ferdows Bulvarı ve Kashani Bulvarı’nda devrimci gençler “Diktatöre ölüm” sloganları atarak sokağa çıkmıştır. Modarres Otoyolu üzerindeki yaya köprüsünde asılı olan “Artık korkmuyoruz, savaşacağız” yazılı pankart özellikle dikkat çekmiştir.

Dün gece Gorgan’da kalabalıklar “Bu yıl kanlı bir yıl olacak, Seyyed Ali devrilecek” sloganları atmıştır. İsfahan’ın Mobarakeh kentinde devrimci gençler bankalara, belediyelere, kamu binalarına ve camilere saldırmıştır. Shahsavar’da (Tonekabon) protestolar ve sloganlar devam etmiştir. Bandar Abbas’ta insanlar protestolar düzenlerken, Kianshahr, Karaj’da devrimci gençler baskı güçlerini çevreleyerek “Polis, teslim olun, size zarar vermeyeceğiz” sloganları atmışlardır. Haberlere göre, Pazar sabahı İsfahan’da bir grup kamyon şoförü ve çarşı tüccarı ülke çapındaki grev ve protestolara katılmıştır. Cumartesi ve Pazar günleri düzenlenen gösterilerde rejim güçleri protestoculara saldırmış ve ne yazık ki iki protestocu kamyon şoförü gerçek mermiyle öldürülmüştür.

Tahran Üniversitesi Eğitim İşleri Ofisi, lisans öğrencilerine ait tüm yurtların en az on gün süreyle kapatıldığını duyurmuştur. Bu karar; devrimde kilit bir rol oynayan öğrencilerden duyulan korkunun hükümet açısından açık bir göstergesidir.

Devrimin ulaştığı boyut ve halkın dikkat çekici cesaret ve direnişi, bazı durumlarda baskı güçleri içinde çözülmelere yol açmıştır. Devrim Muhafızları İstihbaratı, görevlerini terk etmeleri hâlinde askerî personel ve yetkilileri sonuçlarıyla tehdit ederek ilgili tüm kurumlara uyarılar göndermiştir. Devrimciler ile İslam Cumhuriyeti güçleri arasındaki çatışmalar ve baskı merkezlerine yönelik saldırılar sırasında, rejim güçlerinden onlarcasının öldürüldüğüne dair bilgiler gelmektedir ancak kesin rakamlar mevcut değildir. Hükümet, güçlerinin moralini korumak ve kentleri daha fazla askerîleştirmek amacıyla, ölenleri için üç günlük genel yas ilan etmiştir.

Bu sırada, yaralı hükümet halkı bastırma ve sindirmeye yönelik tehditlerini sürdürmektedir. Polis Genel Komutanı Ahmad Radān, gözaltına alınan yurttaşlarla “çatışma düzeyinin yükseltildiğini” belirtmiştir. Yargı erkinin başı Gholamhossein Mohseni Eje’i, yargıçlara “son dönemdeki terör eylemlerinin şehitlerinin kanının intikamını almaya” hazırlanmaları çağrısında bulunmuştur. Başsavcı Mohammad Movahedi ise, protesto ve genel grev çağrılarının yayımlanmasının dahi suç olduğunu tehditkâr biçimde dile getirmiştir.

Hükümet korkuya kapılmış durumdayken, halk öfkeli ve kararlıdır. Protestocular, zafere ulaşılana kadar devrimi sürdürmekte ısrar etmektedir.

İran İşçi-Komünist Partisi, devrime ilişkin haberlerin mümkün olan her yolla yayılmasının, gözaltına alınanların aileleriyle dayanışma içinde olunmasının, son dönemde tutuklanan herkesin ve tüm siyasi tutsakların derhâl ve koşulsuz serbest bırakılması için protestolar örgütlenmesinin ve ülke çapındaki eylemleri koordine etmek üzere mahallelerde ve işyerlerinde mücadele komiteleri ile karar alma konseyleri oluşturulmasının önemini vurgulamaktadır.

Suçlu İslam Cumhuriyeti yıkılmalıdır.

İslam Cumhuriyeti’nin bu ölüm makinesini felç etmek için ne gerekiyor?
[Bu bölümde yer alan metin, İran Komünist Partisi tarafından 12 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan açıklamadır. ]

İslam Cumhuriyeti’nin suçlu rejimi, son ayaklanma dalgasıyla başa çıkmak için, ilk günlerden itibaren güvenlik güçlerini, polisi ve özel birlikleri çeşitli şehirlerde ve protestoların odak noktası haline gelen bölgelerde konuşlandırarak fiilen bir sıkıyönetim uyguladı. Bu protestoların on beşinci gününde, rejimin baskıcı güçlerinin protestocuların saflarına saldırması ve ateş açması sonucu, şu ana kadar 540’tan fazla protestocu hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve 10.700’den fazla kişi tutuklanarak hapse atıldı.

Rejimin baskıcı güçleri, özellikle protestoların on üçüncü gününden itibaren interneti keserek vahşet ve acımasızlığı doruk noktasına çıkardı. İşledikleri korkunç suçların boyutunu gizleyemeyen İslamcı hükümetin liderleri ve komutanları, bu cinayetleri sözde “silahlı isyancılara” atfediyor.

Kahrizak bölgesinde protestocuların cansız bedenlerini ve ailelerin sevdiklerinden herhangi bir iz arayışını gösteren görüntüler ve videoların dolaşımı bu dehşet verici suçların sahneleri gözler önüne serdi. Bu görüntüler ve videoların yayınlanmasıyla eş zamanlı olarak internet hatlarının kapatılması, bu tür katliamların daha da yayılma riskiyle ilgili endişeleri artırdı.

Rejimin kanlı baskı uygulama ve bu tür korkunç suçları işleme yeteneğinin, bu devrimci hareketin kitlesel yayılımının önündeki en büyük engellerden biri olduğu şüphesizdir. Ancak bu engelin aşılmasının anahtarı da kitlelerin kendi ellerindedir. Örneğin, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestocu kitleler, şehrin birçok noktasında ve binlerce kişiyle aynı anda sokaklara dökülürse ve güvenlik güçlerinin protestoları sokak çatışmalarına ve vur-kaç olaylarına dönüştürmek için kullandığı taktik ve hileleri etkisiz hale getirirse, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin paralı askerlerinin baskıcı gücünü etkili bir şekilde etkisiz hale getirmenin yanında, onların bütünlüğünü de kırabilirler.

Bu bağlamda, sosyal hareketlerdeki aktivistlerin, örgütlenme çalışmaları ve sosyal ağlar ve diğer araçlar aracılığıyla bilgi yayılımındaki kendi girişim ve deneyimlerini kullanarak, kitleleri gösterilere hazırlayıp geniş çapta seferber ederek bu protesto hareketinin ilerlemesini sağlamaları gerekmektedir. Bu yolda, halkın tam olarak uyanık kalması ve İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat aygıtının, gerici monarşist bir gruba alan açarak özgürlük arayan ve eşitlik odaklı mücadelesini raydan çıkarmasına veya aynı taktiği kullanarak halk direnişinin güvenilirliğini zedeleyip onlara karşı baskıyı yoğunlaştırmasına izin vermemesi şarttır.

Bu protesto hareketinin ilerlemesi ve zaferi için bir diğer temel şart, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi talepleri birleştirerek, fabrikalarda, sanayi komplekslerinde ve önemli üretim ve hizmet merkezlerinde birleşik ve ülke çapında grevler yoluyla sahneye çıkmasıdır. Bunlar arasında, protestoların bastırılmasına son verilmesi, tüm tutukluların ve siyasi mahkumların serbest bırakılması ve ölüm cezasının kaldırılması talepleri de yer almaktadır.

Karşılaştığı sayısız engellere rağmen, işçi sınıfı – bugüne kadarki mücadelelerinin kazanımlarına, deneyimli liderlerin varlığına, işçi konseylerinin filizleri ve embriyoları olan grev komiteleri ve fabrika komiteleri kurma deneyimine ve yüzlerce güçlü grevi örgütleme tecrübesine dayanarak – ülke çapında grevler başlatarak bu protesto hareketine katılabilir ve bu katılım yoluyla İslam rejiminin baskı ve öldürme mekanizmasını felç edebilir. Aynı zamanda, işçi sınıfının bu protestolara toplumsal ölçekte katılımı, örgütlenmeyi ilerletmek, sınıf temelli ve kitlesel örgütler oluşturmak ve işçilerin siyasi örgütlenmesini teşvik etmek için uygun bir temel sağlayabilir.

Bu hareketin ilerlemesi ve zaferinin sağlanması için bir diğer koşul da, açık ve devrimci bir siyasi strateji ve bakış açısının yayılması, örgütlenmenin güçlendirilmesi ve ülke çapında bir liderlik unsurunun oluşturulmasıdır. Bu nedenle, kitlelere kolay ve zahmetsiz bir zafer vaat edilmemelidir; bunun yerine, hareketin gerçek ihtiyaçlarını karşılamak ve İslam rejiminin devrimci bir şekilde devrilmesi için ön koşulları sağlamak üzere somut adımlar atılmalı, aynı zamanda kitleler bu zorlu ve engebeli yolun zorlukları ve güçlükleri konusunda bilinçlendirilmelidir.

Bu hareket, yalnızca İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi amaçlayan bir hareket değildir. Ayağa kalkan kitleler, İran’ın kapitalist ilişkilerine dayanan yoksulluğa ve ekonomik sefalete, eşitsizliklere, yoksunluklara ve ayrımcılığa karşı protesto ve mücadele alanına girmiştir. Bu anlamda, hareket yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesini hedef olarak belirlemekle kalmamaktadır, taleplerinin niteliği gereği anti-kapitalist bir harekettir.

İnsanlar haklı olarak İran’da özgür, eşit ve refahlı bir toplum kurmanın örtük potansiyellerine bakıyorlar. İslam Cumhuriyeti’nden sonra iktidara gelecek hükümetin net resmi halkın önüne serilmelidir. Bu nedenle, bu hareketin önüne sosyalist bir ufuk –işçilerin ve ezilenlerin konsey temelli yönetimi ve halk konseyleri– yerleştirilmelidir. Bu devrimci harekette protestocular tarafından dile getirilen “Ekmek, Çalışma, Özgürlük, Konsey Yönetimi” ve “Özgürlük, Eşitlik, Konsey Yönetimi” gibi sloganların geniş siyasi ve propaganda kampanyalarıyla daha da yaygınlaştırılması için çaba gösterilmelidir. Bu sloganların ve özgürlük, eşitlik ve konsey yönetiminin gerçek anlamının kitlelere açık bir şekilde anlatılması gerekmektedir.

Emperyalist rejim değiştirme projelerinin ve halkı yoka sayan iktidar değişimi projelerinin tehlikeleri konusunda sürekli ve kesintisiz uyarılar yapılması ve İran burjuva muhalefetinin çeşitli fraksiyonlarının bu hareketi raydan çıkarmayı ve yenmeyi amaçlayan pozisyonları ve siyasi stratejilerinin kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. Ekonomik programları – bu İslami olmayan yönetim altında serbest piyasa modeline dayalı kapitalizm ve neoliberalizmden başka bir şey değildir – ile halka verdikleri siyasi ve hukuki eşitlik ve kadın-erkek eşitliği vaatleri arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koymak şarttır. Alternatif olarak İslami olmayan yönetim altında kapitalizmi savunanlar, halka özgürlük ve refah vaat edemezler. İslami olmayan yönetim altında kapitalizm de otoriter bir yönetim sistemidir.

Tüm iktidar konseylerin eline!
[Bu bölümde yer alan metin, Arak’taki sanayi işçilerinin oluşturduğu Arak İşçi Konseyleri tarafından 11 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan açıklamadır. Metin, grevin ücret talebini aşarak doğrudan iktidar ve yönetim meselesine yöneldiğini ilan etmektedir.]

Arak İşçi Konseyleri Açıklaması

“Tüm iktidar konseylerin eline!”

“Markazi Eyaleti işçilerine, Huzistan’daki yoldaşlarımıza ve İran’ın tüm halkına.”

On yıllardır ekmek taleplerimize kurşunla, onur taleplerimize ise hapishaneyle karşılık verildi. Ancak bugün sessizlik sona ermiştir. Biz, Arak fabrikalarının işçileri, aşağıdakileri ilan ediyoruz:

İşyeri denetimi:
Bundan böyle Makine İmalat Şirketi, AzarAb ve Wagon Pars fabrikalarının yönetimi, doğrudan işçilerin kendileri tarafından seçilen işçi konseylerinin elinde olacaktır. Devlet tarafından atanan yöneticileri ya da rejimin kukla sendikalarını artık tanımıyoruz.

Toplumla bağ:
Grevimiz artık yalnızca ücretlerle ilgili değildir. Arak halkını, güvenlik ve lojistiği yönetmek üzere mahalle konseyleri oluşturmaya çağırıyoruz. Fabrikalarımız sizin de güvencenizdir.

Askerlere çağrı:
Ordudaki kardeşlerimize sesleniyoruz: Kendi babalarınızın katili olmayın. Bizimle birlikte durursanız, konseylerimiz sizin ve ailelerinizin güvenliğini garanti edecektir.

Rejime ültimatom:
Sanayi komplekslerine zorla girme ya da temsilcilerimizi tutuklama yönündeki her girişim, tüm şehre karşı savaş ilanı olarak değerlendirilecektir. İşçilerin kanından tek bir damla dahi dökülürse, ayaklanmanın alevleri iktidardan geriye hiçbir iz bırakmayacaktır.

Biz burada yalnızca ödenmeyen ücretler için bulunmuyoruz. Bu fabrikanın ve bu ülkenin nasıl yönetileceğine karar vermek için buradayız. Patronların ve mollaların dönemi sona ermiştir.

Tüm iktidar konseylerin eline!

“Kadın, Yaşam, Özgürlük” devrimi yeni bir aşamaya giriyor
İran İşçi-Komünist Partisi’nin İran halkının yeni ayaklanma dalgasına ilişkin açıklaması

[Bu bölümde yer alan metin, İran İşçi-Komünist Partisi tarafından 5 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan, İran halkının son kitlesel protestolarıyla ilgili açıklamasıdır.]

28 Aralık 2025’te Tahran Çarşısı’ndaki grevin ardından, artan fiyatlara ve ağır ekonomik koşullara karşı başlayan protestolar, her geçen gün daha geniş ve daha radikal bir nitelik kazandı. “Diktatöre ölüm” sloganları ve rejimin devrilmesi çağrıları, büyük küçük tüm kentlerin sokaklarını sarsarken, İran halkının İslam Cumhuriyeti’nden kurtulma mücadelesi bir kez daha dünya kamuoyunun dikkatini üzerine çekti.

Bu protestolar, önceki mücadelelerin devamıdır ve özellikle Kadın, Yaşam, Özgürlük devrimi, bu kez farklı koşullar altında ve “yaşam” vurgusunu daha da güçlendirerek yeniden sokaklara çıkmıştır. Şimdi dikkatler, bu devrimin yeni aşamasında nasıl bir yol çizeceğine ve İran halkının İslam Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratarak yaşamın her alanında denetimi kendi eline almasıyla tarihin yeni bir sayfasını nasıl şekillendireceğine odaklanmıştır.

Son protestolar, yaşam koşullarındaki dramatik kötüleşmesi sürecinde ortaya çıkmıştır. Pek çok insan için artık ne sabır ne de uzlaşma için bir alan kalmıştır ve bu nedenle toplumun giderek daha geniş kesimleri mücadeleye girmeye ve egemen iktidarla hesaplaşmaya zorlanmaktadır. Karşı tarafta ise, ekonomik ya da siyasal hiçbir çözüm sunamayan, her zamankinden daha zayıf ve daha fazla kriz içinde olan, hâlâ kurşunlara, hapishanelere, idamlara ve baskı aygıtlarına yaslanan bir İslam Cumhuriyeti durmaktadır.

Devrimin İslam Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratabilmesi için, giderek daha geniş bir toplumsal gücü sahaya sürmesi ve devletin karşı koyması son derece zor olan ülke çapında grevler ve genel grev gibi kaldıraçları çok daha etkin biçimde kullanması gerekmektedir. Büyük küçük tüm kentlerde, ülke genelindeki mahallelerde nüfusun mümkün olan en geniş kesimleri devrime fiilen katılmalı; aynı zamanda gösteriler, gece sloganları, mahalle kontrolü ile devlet güçlerine ve kurumlarına yönelik saldırılar gibi sürekli ve çeşitli protesto biçimleri hayata geçirilmelidir. Sanayi merkezlerindeki işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler, kamu emekçileri ve öğrenciler çok daha belirleyici ve merkezi bir rol oynayabilir ve oynamak zorundadır.

Mümkün olan her yerde grev komiteleri, mahalle kontrol komiteleri, karşılıklı yardım komiteleri ve devrimci koordinasyon ağları oluşturulmalı, siyasal hareketin kitlesel biçimde genişlemesinin ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı kararlı darbeleri indirmeye hazır hâle gelmenin zemini hazırlanmalıdır.

Ancak devrim yalnızca İslam Cumhuriyeti ve onun baskı aygıtlarıyla karşı karşıya değildir. Devrimin ilerleyişini ve zafere ulaşmasını tehdit eden bir diğer tehlike de, İran’daki siyasal gelişmeleri yukarıdan yapılan pazarlıklarla yönlendirme çabalarında yatmaktadır. Baskının, diktatörlüğün, dinî otoritenin ve devlet aygıtının temellerini koruyarak; medya manipülasyonu, kamuoyu mühendisliği ya da yabancı devletlerin doğrudan veya dolaylı müdahaleleri yoluyla, süreci yalnızca iktidarın bir sermaye grubunun elinden bir diğerine geçmesiyle sınırlı tutma girişimleri söz konusudur. Bu ölçekte bir devrim ortamında, bu tür çabalar çoğu zaman devrimin bizzat kendisi adına, hatta onun kaçınılmaz sonucu gibi sunulur. Oysa gerçekte, bunlar egemen rejimin çıkarlarına hizmet eder ve devrime karşı işler.

Bu tehlikenin açık bir örneği, monarşist güçlerin faaliyetlerinde görülebilir. Aldatma ve propaganda yoluyla, ölüm tehditleri savurarak, muhalifleri sindirerek, zorbalık, taciz ve kadın düşmanlığı yaparak — kısacası, Trump tarzı faşizmi örnek alarak — halk desteğine sahip rakip figürleri ve önderleri tasfiye etmeyi, böylece tartışmasız bir liderlik iddiasında bulunmayı hedeflemektedirler. Bu sanrı, İslam Cumhuriyeti’nin yararına, halk devriminin ise aleyhine işlemektedir. Bunun sonucunda, bugün İslam Cumhuriyeti’ni yıkma mücadelesi, aynı zamanda bu yerli, Trump tarzı faşizmi etkisizleştirme ve yenilgiye uğratma mücadelesinden ayrılamaz hâle gelmiştir.

İran’daki Kadın, Yaşam, Özgürlük devrimi, nihai zafere ulaşmadan önce dahi; koşulsuz ifade, örgütlenme ve siyasal faaliyet özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması ve kadın düşmanlığının her biçiminin tasfiyesi gibi insani ilkeleri İran’ın siyasal kültürüne öyle derinlemesine yerleştirmelidir ki, hiç kimse açığa çıkarılıp dışlanmadan bu sınırları ihlal edememelidir. Devrimin kanatlarını kırmaya yönelik girişimlere, yukarıdan dayatılan pazarlıklara ya da yapay liderler imal etme çabalarına karşı koymak da, ülke çapında devrimi ileriye taşıyan milyonların kitlesel katılımına bağlıdır.

İran coğrafyasında yaşayan halklar arasında bölünmeler yaratmaya yönelik her türlü girişime karşı çıkmak; Kadın, Yaşam, Özgürlük şiarını birleştirici bir slogan olarak yeniden benimsemek; toplumun üzerine yukarıdan dayatılan her tür diktatörlüğü ve devlet iktidarını reddetmek; baskı ve boğma mekanizmalarını kökünden söküp atan taleplerde ısrar etmek; idamın, işkencenin ve hapsedilmenin tümüyle yasaklanmasını hayata geçirmek; koşulsuz ifade özgürlüğünü savunmak — bunların tümü, devrimin güçlenmesi ve derinleşmesi için vazgeçilmezdir.

Mevcut devrimci koşullarda, grevler ve ücret artışları için mücadelelerden kamu hizmetleri için protestolara, tıbbi karşılıklı yardım gruplarının oluşturulmasına, kooperatif fonlarına, çocuk destek girişimlerine, çevre kurtarma gruplarına ve diğer dayanışma biçimlerine kadar, geçim sorunlarıyla mücadele etmek için yapılan kolektif çabalar ve doğrudan eylemler de siyasi önem kazanmaktadır. Bu alanlarda da devrimci hareket, güçler dengesine bağlı olarak, henüz egemen siyasal iktidarı bütünüyle yerinden etmeden önce dahi, doğrudan halk iktidarını fiilen kullanmak durumundadır.

Devrim yalnızca sokak eylemleri, mahalle denetimi ya da grevler yoluyla kendini göstermez. Aynı zamanda su, elektrik, hastaneler, telekomünikasyon kurumları ile diğer kurumlardan işçilerin, halkın acil sorunlarını hafifletmeyi ya da çözmeyi hedefleyen devrimci müdahaleleri aracılığıyla da şekillenir. Bu durum daha genel bir gerçeğe işaret etmektedir: İslam Cumhuriyeti karşısında tam ve kapsamlı bir zafer için, mevcut devrim yalnızca devrimci ekonomik ve sosyal önlemleri hayata geçirmekle yetinmemeli; aynı zamanda sosyalizme, yani toplumsal üretim ve dağıtımın doğrudan halk kurumlarının kontrolü altına alınmasına doğru ilerlemelidir.

Kadın, Yaşam, Özgürlük devriminin yeni aşaması, İslam Cumhuriyeti karşısında zafer olasılığını her zamankinden daha fazla yakınlaştırmıştır. Aynı zamanda, kesin bir zaferin ancak halkı geçmişe, despotizme, kulluğa ve eşitsizliğe geri dönüş vaatleriyle kandıran tüm gerici, geleneksel ve geri kalmış güçlerin yenilgiye uğratılmasıyla birlikte mümkün olabileceğini de her zamankinden daha açık biçimde ortaya koymaktadır.

Kahrolsun İslam Cumhuriyeti!

Yaşasın Kadın, Yaşam, Özgürlük!

Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet!

İşçi Hareketini ve Sosyalizmi Savunmak Acil Bir Zorunluluktur
[Bu bölümde yer alan metin, Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası üyesi işçi aktivisti Reza Şahabi tarafından kaleme alınmıştır. 4 Ocak 2026 tarihli bu açıklama, işçi hareketine, sola ve sosyalizme yönelik saldırılar karşısında sınıfsal bir savunmanın acil bir zorunluluk olduğuna dikkat çekmektedir.]

İşçi hareketinin, solun ve sosyalizmin; sağcı, faşist ve savaş yanlısı güçler tarafından örgütlü bir saldırı altında olduğu bir dönemde, sınıfsal bir savunma yalnızca bilinçli bir tercih değil, aynı zamanda acil bir sorumluluktur.

Yakın zamanda Instagram’da yayınladığım notun ardından, farklı geçmişlerden işçi arkadaşlardan, toplumsal aktivistlerden ve yoldaşlardan çok sayıda yanıt ve değerlendirme aldım. Bu geri dönüşlerin önemli bir bölümü, notumun temel amacının—yani mevcut koşullarda bağımsız işçi hareketini, solu ve sosyalizmi, ayrıca özgürlük ve eşitlik talep eden hareketleri savunma gerekliliğinin—altını çiziyordu. Bu hareketler bugün, sağcı, faşist ve monarşist akımlar tarafından kasıtlı saldırılara, çarpıtmalara ve sabotajlara maruz bırakılıyor; bu saldırılar çoğu zaman ABD ve İsrail’in askerî eylemlerine açık ya da örtük destekle birlikte yürütülüyor. ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî saldırısının yakın tarihli örneğinin de gösterdiği üzere, bu savaş kışkırtıcısı, işçi karşıtı ve faşist güçlerle yüzleşmek, sınıf mücadelesinin hayati ve acil bir bileşenidir.

Bu yanıtların yanı sıra, farklı yönelim ve geçmişlere sahip bazı değerli meslektaşlardan ve duyarlı emek ve öğrenci aktivistlerinden eleştiriler de aldım. Görüş ayrılıkları ve eleştirel tartışma, işçi ve sosyalist hareketin varlığının doğal ve gerekli bir parçası; kolektif düşünme ve açıklık ruhuyla yürütüldüğünde tartışmayı derinleştirebilir. Ancak metnin bağlamını ve amacını göz ardı eden eleştiriler—bilinçli ya da bilinçsiz—hedefi saptırıyor ve diyalogu, yoldaşça fikir alışverişini güçlendirmek yerine, yapıcı ve anlamlı etkileşimin imkânını zayıflatıyor.

Açık olmalıdır ki, kısa notum ne sosyalizm üzerine teorik bir manifesto ne de siyasal örgütlenme, sınıf oluşumu ya da işçi hareketinin stratejik ufuklarına dair tartışmaları bir araya getirme girişimiydi. Anti-kapitalist bir işçi ve sosyalizmin savunucusu olarak, görüş ve eleştirilerimi uzun yıllardır farklı mücadele pratikleri içinde, çeşitli bağlam ve biçimlerde ifade ettim; etmeye de devam edeceğim.

Söz konusu kısa metnin özgül amacı, işçilerin, ezilenlerin ve protesto eden halk kesimlerinin; işçi, sol ve sosyalist hareketlerin yanı sıra özgürlük ve eşitlik talep eden hareketlerle birlikte durmasının gerekliliğini vurgulamaktı. Bu vurgu, sol ve sosyalizmi halk protestoları içinde itibarsızlaştırmaya ya da onları otoriter güçlerle—özellikle İslam Cumhuriyeti ile—eşitlemeye çalışan gerici sloganlar, kampanyalar ve yoz söylemler dalgasına karşıydı. “Üç yozlaşmışa ölüm: molla, solcu, Mücahit” gibi şiddet içeren ve saptırıcı sloganlar da buna dahil. Metnin hedef kitlesi, yoğun ekonomik ve toplumsal baskı ve aralıksız devlet baskısı altında olan; aynı zamanda sözde muhalefet içindeki sağcı ve otoriter akımların propaganda bombardımanına maruz bırakılan işçi sınıfı ve halktı.

Sözlerim ayrıca, sol ve sosyalist akımların bağımsız işçi örgütlerine “müdahalesi” olarak adlandırdıkları şeye karşı çıkan bazı değerli ve çalışkan sendikacı yoldaşlarıma da yönelik. Bu konuyu defalarca tartıştık ve bağımsız bir işçi örgütünün, tüm işverenlerden, yöneticilerden, kapitalistlerden ve devlet kurumlarından açık ve kararlı biçimde bağımsız olması gerektiği konusunda her zaman mutabık kaldık. Bununla birlikte, işçi arkadaşlarımızın ezici çoğunluğunun—kendilerini solcu ya da sosyalist olarak tanımlasınlar ya da tanımlamasınlar—yaşanmış deneyimleri ve işyeri mücadeleleri üzerinden ulaştıkları anti-kapitalist eleştiri, özünde sosyalist ilkelere dayanmaktadır. Bu durum, belirli grup ya da partilerin bağımsız işçi örgütlerinin iç işleyişine müdahalesi anlamına gelmez. Ülkede işçi örgütlerinin bugünkü zayıflığı esas olarak süregelen baskı, işten atmalar, tehditler, tutuklamalar, hüküm süren kapitalist sistemin her şeyi kapsayan vahşeti ve kitlesel işçi örgütlenmesi geleneklerinin yeterince yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır; sol ya da sosyalist eğilimlerin etkisinden değil.

İşçilerin ve emek aktivistlerinin farklı siyasal eğilimlere ve parti aidiyetlerine sahip olabileceği açıktır. Buna rağmen, örgütsel ve yapısal düzeyde tüm siyasi partilerden bağımsız; açık bir tüzük ve şeffaf karar alma mekanizmalarına dayanan, anti-kapitalist ve sosyalist bir yönelime sahip bağımsız işçi örgütleri inşa edebileceğimize inanıyorum. Önceki notumun bir bölümü tam da bu gerekliliğe işaret ediyordu: İşçilerin ve ezilenlerin kendi kaderlerini belirlemede, kapitalizme ve işçi karşıtı, iktidar hırsı taşıyan güçlere karşı direnmede doğrudan, bilinçli ve örgütlü müdahalesi. Bu vurgu, kapitalizmin reforme edilebilirliğine dair herhangi bir yanılsamadan ya da sol siyasi partilerin gerekliliğini inkâr etmekten değil; sağcı saldırılara karşı işçi mücadelesi ve direnişinin yaşanmış deneyimlerinden beslenmektedir.

Aynı şekilde, “işçilerin liderliği ve azami katılımı” vurgusu; işçilerin ve ezilenlerin kendi geleceklerini şekillendirmeye doğrudan, bilinçli ve örgütlü biçimde katılımını ifade ediyor. Bu, işçilerin başka sınıfların yedek gücü ya da piyonu olmaması; tersine, toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin yönünü ve ufkunu belirleyen asli güç olarak, bilinçli bir sınıf halinde sahnede yer alması anlamına gelir. Benim için bu kavram, sömürü ve baskının ortadan kaldırıldığı toplumsal ilişkilerin kurulmasına yönelen anti-kapitalist ve sosyalist geleneğin derinliklerine kök salmıştır. Ayrıca, anti-kapitalist işçi sınıfı aktivistleri olarak “adalet”, “özgürlük” ve “eşitlik”e yaptığımız göndermeler de her zaman bu bağlamda anlaşılmıştır. Bunlar hiçbir zaman mevcut yasalarla sınırlı hukuki kavramlar ya da salt ekonomik ve sendikal mücadelelerle sınırlı talepler olmamış; aşağıdan kolektif mücadelenin doğrudan ürünü olmuştur. Tarihsel deneyim göstermektedir ki, sömürü ve ücretli kölelik ilişkileri altında—ister bu düzen ister kapitalizmin başka herhangi bir biçimi olsun—bu ilişkiler köklü biçimde ortadan kaldırılmadıkça, adaletin, özgürlüğün ya da eşitliğin hiçbir biçimi kalıcı olamaz.

Örgütlerin rolü, örgütlenmenin gerekliliği ve işçi ile sosyalist hareketin karşı karşıya olduğu zorluklara dair tartışmaların—özellikle bugünkü koşullarda—zorunlu ve kaçınılmaz olduğu açıktır. Umuyorum ki bu tartışmalar, işçi örgütleri içinde ve özgürleştirici ve sosyalist hareketler arasında, uygun mekân ve platformlarda, sağlıklı, yoldaşça ve ileriye dönük bir biçimde sürdürülür.

Yoksulluğa, hayat pahalılığına ve enflasyona karşı yaşasın mücadele! Devrim için ileri!
[Bu bölümde yer alan metin, İran Sol ve Komünist Güçler İşbirliği Konseyi (Shoraye Hamkary) tarafından 31 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan, İran halkının son kitlesel protestolarıyla dayanışma çağrısıdır. Açıklama, sokak eylemlerinin yayılımını, devlet şiddetini ve olası saptırma girişimlerini ele almaktadır.]

Son günlerde İran’ın birçok kentinde kitlesel protestolar dalgası patlak verdi. 28 Aralık 2025 Pazar günü, dolar kurundaki benzeri görülmemiş artış ve fiyatlardaki sert yükselişin ardından başlayan bu protestolar; Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaf ve halkın eylemleriyle birleşerek, sabahın erken saatlerinde Cumhuriyet (Jomhuri) Caddesi’ne ve ardından Tahran’ın diğer bölgelerine yayıldı. Kitlelerin genel hoşnutsuzluğuna, halkın geçim sıkıntılarına, fırlayan enflasyona ve işçi ile emekçilerin son derece düşük ücret ve haklarına dayanan bu yeni protesto dalgası, pazartesi ve salı günleri de devam ederek İsfahan, Meşhed, Kerec, Hemedan, Keşm, Kiş, Mallard, Mamasani ve Kirman gibi kentlere yayılıp daha geniş yaygınlık kazandı.

Halk protestolarının Tahran’dan diğer kentlere hızla yayılması; Hamaney ve İslam Cumhuriyeti karşıtı sloganların yükselmesi ve Tahran’daki ve ülkenin diğer üniversitelerindeki öğrencilerin hızlı desteği, suçları artık tolere etmeye yanaşmayan emekçi kitlelerin birikmiş öfkesini ve tiksintisini yansıtmaktadır. Yıllardır İran halkını baskı altında tutan; onlara yoksulluk ve yoksunluk dayatan; işçi ve emekçilerin alın teriyle kazanılmış paralarından milyarlarca doları savaşlara, vekâlet güçlerinin genişletilmesine ve nükleer tesislere harcayan otoriter ve gerici bir rejim söz konusudur. İşçi ve emekçilere dayattığı tüm yoksulluk ve sefalet koşullarına rağmen, topluma sınırsız baskıyla; her türlü protesto hareketine ise tutuklama, hapis, idam ve katliamlarla karşılık veren yozlaşmış ve zalim bir rejimdir bu. Son iki günde de görüldüğü üzere, protestocu kitleleri dağıtmak için biber gazı kullanmış, üniversiteleri kuşatmış, göstericileri dövmüş ve kimi durumlarda onlara ateş açmıştır.

İran kitlelerinin son günlerde giderek büyüyen protestoları açıkça göstermiştir ki, geçmiş yıllardaki cinayetler, idamlar, hapisler ve tutuklamalar, ezilen halkın kendisine dayatılan yoksulluk, sefalet ve ayrımcılıktan kurtulma mücadelesini durduramamıştır. Tersine, “Kahrolsun diktatör”, “Kahrolsun İslam Cumhuriyeti” ve “Yaşasın özgürlük” sloganlarıyla yeniden sokaklara çıkılmış; sokaklar iktidardaki gericiliğe karşı mücadele alanlarına çevrilmiştir. Daha da önemlisi, yeni protesto dalgasıyla birlikte Tahran üniversitelerinin militan öğrencileri, sokak eylemlerinin daha ilk saatlerinden itibaren “Ne Pehlevi ne rehber (lider), demokrasi ve eşitlik”, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve “Öğrenci ölür ama aşağılanmayı kabul etmez” sloganlarıyla üniversite kampüslerini halkın sokak mücadeleleriyle birleştirmiştir.

Bu arada, 2022’de olduğu gibi, bazı monarşist görünümlü güçler—muhtemelen güvenlik birimlerinin sızmaları—bazı gösterilere katılıp Rıza Pehlevi lehine sloganlar atarak İran halkının mevcut protestolarını bölmeye ve saptırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle kadınların, gençlerin ve ilerici güçlerin; bu neo-faşist eğilimleri reddedip tecrit ederek şuanki büyüyen protestoları hızlandırmaları, İsrail’in faşist eylemlerini ve “Manoto” ile “Iran International” gibi sağcı televizyon kanallarının sokak protestolarına ait videoları tahrif edip dublajlayarak deepfake içerikler yaymasını teşhir etmeleri gerekmektedir. İran halkının kitleleri de, sokak mücadelelerinin saflarına mümkün olduğunca geniş katılımla dahil olarak protestoları yaygınlaştırmalı; mücadele birliğini her zamankinden daha fazla güçlendirmeli ve saflara sızarak bölünme yaratmaya çalışanlardan uzak durmalıdır.

Son günlerde emekçi kitlelerin sokak mücadeleleri ve militan, özgürlükçü öğrencilerin bu mücadelelerle dayanışması kadar ve hatta onlardan da önemli olan; işçi grevlerinin oluşması, yayılması ve kitlelerin sokak mücadeleleriyle bağlanmasıdır. Bu, sokak hareketinin ve öğrenci hareketinin bu kritik günlerde İran işçi sınıfından talep etmesi gereken meşru bir taleptir. Kuşkusuz, İran işçileri bu belirleyici günlerde fabrikalarda ve hizmet kurumlarında dağınık grevlerini birleştirir, üretim çarkını durdurur ve ülke çapında grevler örgütlemek üzere birleşik ve örgütlü biçimde ayağa kalkarsa; bu kez İslam Cumhuriyeti’nin yıkıntıları üzerinde devrimin zaferini işçiler, kadınlar ve İran halkının geniş kitleleri kutlayacaktır.

Kahrolsun İslam Cumhuriyeti’nin Kapitalist Rejimi
Yaşasın Özgürlük, Yaşasın Sosyalizm

Halk Ayaklanmasıyla Dayanışma
[Bu bölümde yer alan metin, işçi örgütleri, emekliler ve çeşitli toplumsal gruplar tarafından (Emekliler Birliği – Kermanshah Elektrik ve Metal Derneği – İdam Etmeyin! – Adalet Arayanlar – Sözleşmeli Petrol İşçileri Protestoları Örgütleme Kurulu – Resmî Olmayan Petrol İşçileri Protestoları Örgütleme Kurulu – Hemşirelerin Protestoları Koordinasyon Kurulu – İran Kadınlarının Sesi) 3 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan ortak dayanışma açıklamasıdır. Metin, 2022 ayaklanmasının devamı olarak görülen mevcut süreci ve temel talepleri ortaya koymaktadır.]

Çağdaş tarihimizin en belirleyici anlarından birindeyiz. Bugün sokaklarda, grevlerde ve ülke çapındaki protestolarda yaşananlar, 2022 ayaklanmasının bir devamıdır: Kadın Yaşam Özgürlük sloganıyla başlayan ve kurumsallaşmış ayrımcılığı, sistematik aşağılamayı, aleni baskıyı ve yapısal yoksulluğu ifşa eden bir ayaklanma. Bu ayaklanma, toplumun artık bu adaletsiz düzene ve dayatılan koşullara razı yaşamak istemediğini açıkça göstermiştir.

Zorunlu başörtüsü kalesi artık yıkılmıştır: cinsel ve toplumsal ayrımcılığı kabul etmeyeceğimizi ilan ettik. Batıl inançlara karşı tiksintimizi ve insan onurunu pazarlık konusu yapmayı reddettiğimizi duyurduk. Taleplerimize verilen yanıt kurşun, hapis ve idam olmuş olsa da, birleşik bir sesle yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı dik durduk ve tamamlanmamış devrimimiz zaferle sonuçlanana dek taviz vermeyeceğimizi haykırdık.

Bugün, aynı söz ve bağlılığa sadık kalarak, sokaklara çıktık ve haykırıyoruz: Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.

Bugün çıktık, yalnızca ekmek için değil, yaşam için; yalnızca hayatta kalmak için değil, insan onuru ve insanca bir gelecek için.

Kontrolsüz enflasyon halkın büyük çoğunluğunun belini kırdı. Yoksulluk sınırının çok altında ücretler ve maaşlar; yırtıcı özelleştirmeler; rantçılık; çok sayıda mafyanın varlığı; baskı, hapis ve idam; savaş yanlısı politikalar—tüm bunlar halkın yaşamını çöküşün eşiğine getirdi. Toplum kaynama noktasına ulaşmış durumda ve ülke çapındaki protestolar bu kritik durumun doğrudan yansımasıdır.

Çarşı esnafı (Bazariler), çöken ekonominin barometresi olarak grevleriyle sahaya indi.

Bugünkü protesto, halkın yaşamını harap eden asalak bir milyarder sınıfa karşıdır. Sorun yalnızca doların astronomik fiyatı veya enflasyon değil; sorun her gün insan onurumuzu çiğneyen tüm yapıdır. İşte bu koşul, Z Kuşağı’ndan “geçim, onur, vazgeçilmez hakkımız” diye her gün haykıran emeklilere kadar herkesin sokaklara çıkmasına yol açtı.

Bugün biz—işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler, öğrenciler, kadınlar ve uzun süredir acı çeken tüm halk—şehir şehir sokaklara çıkıyor, özgürlük ve eşitlik çağrısını yükseltiyoruz.

Ne kadar daha yoksulluk çekeceğiz?

Ne kadar daha bu köleliği yaşayacağız?

Ne kadar daha müteahhitlerin, su, elektrik ve sağlık mafyalarının pençesinde kalacağız; iktidar ağlarıyla birleşerek halkın yaşamını her geçen gün daha fazla yok edenler karşısında boyun mu eğeceğiz?

Ne kadar hapis, idam, başörtüsü dayatmaları ve baskı devriyeleri sürecek?

Dünyanın halklarıyla bir kavgamız yok; nükleer zenginleşmeye veya vekâlet güçlerine de ihtiyacımız yok. Halkın belini kıran politikalar bunlardır.

Biz, bu açıklamanın imzacıları ve örgütleri, kendimizi bu ülke çapındaki ayaklanmanın ayrılmaz bir parçası olarak görüyor; Kadın, Yaşam, Özgürlük sloganıyla, halkın özgürlük, refah, adalet ve insan onuru için süregelen mücadelesine tam destek ve dayanışma ilan ediyor; aşağıdaki talepleri dile getiriyoruz:

Devlet baskısı ve öldürmeye karşı birleşik ve kararlıyız; hayatını kaybedenlerin adalet arayan ailelerinin yanındayız. Protesto hakkımızdır. Tüm halk protestolarının tutuklularının ve siyasi mahkûmların özgürlüğü için tüm gücümüzle mücadele edeceğiz ve “İdamsız bir İran” talep ediyoruz.

Ülke çapındaki grevleri desteklemek için, ailelerimizle birlikte şehir merkezlerinde toplanacak ve sokak protestolarının saflarını her zamankinden güçlü kılacağız.

Bölme girişimlerine karşı, saflarımızı “Birlik, Birlik, Yoksulluk ve Yolsuzluğa Karşı” ve “Kahrolsun Diktatör” sloganlarıyla birleştireceğiz; Zahedan halkıyla birlikte haykıracağız: “Şimdi birlik zamanı; şimdi devrim zamanı.”

Yedi yüz bin tomanlık bir destek, yoksulluk sınırının çok altında ücretlerle dayatılan yoksulluğa çözüm değildir. Boş bir hazineyi konuşmayın. Baskı güçlerinin, vekâlet güçlerinin ve verimsiz dini kurumların astronomik bütçeleri kesilmelidir. Ayetullahların, yetkili ailelerin ve iktidar çetelerinin elindeki milyarlarca dolarlık servet, halkın yaşamını iyileştirmek için geri alınmalıdır—ekmek, benzin ve diğer temel ihtiyaçların maliyetleri düşürülmelidir.

Lider aramıyoruz; talebimiz, bir yüzyıl süren sömürü ve despotizmi sona erdirmek ve yağmacı azınlığın halkın kaderini kendi başına belirlemediği bir toplum inşa etmektir.

Protestoların kararlı sürdürülmesi, grevlerin yayılması, uyanıklık ve birlik; ilerlememizin ve bastırılmış özlemlerimizin gerçekleşmesinin garantisidir. Seçtiğimiz yolda güçle devam edeceğiz ve birlik ve dayanışmamızla bu köleliğe, yoksulluğa, aşağılamaya ve eşitsizliğe son vereceğiz.

Son olarak
Bu üç açıklama birlikte okunduğunda, İran’daki isyanın yalnızca bugünün ekonomik göstergeleriyle açıklanamayacağı açıktır. 2009’dan bu yana farklı biçimler alarak süren; 2017, 2019 ve 2022’de yeniden patlak veren bu toplumsal hareket, bastırıldıkça geri dönen tarihsel bir çelişkiyi işaret etmektedir.

Bu nedenle İran’daki isyan, emperyalistlerin jeopolitik hesaplarıyla, milliyetçi ezberlerle ya da monarşist nostaljilerle anlaşılamaz. Yukarıdaki metinlerin de açıkça gösterdiği gibi, bu hareket kendi toplumsal deneyiminden, kendi yoksulluğundan, kendi baskı ve direniş hafızasından beslenmektedir. Dindirilemeyen olan da tam olarak budur.

ABD ve soykırımcı İsrail, bu isyana da müdahale etmeye ve İran halkının isyanından yararlanarak İran’ı emperyalizmin planlarına yönelik dizayn etmeye çalışmaktadır. Pahlavi ABD müdahalesini çağırırken, İran devleti eylemleri dış müdahale olarak nitelendirip bastırmaktadır. Buna karşı isyan, “Ne Pehlevi ne rehber (lider)” sloganıyla, bu dinamiklere indirgenemeyeceğini göstermiştir

Arak işçilerinin konsey çağrısıyla birlikte görüldüğü üzere, isyan artık yalnızca itiraz eden değil; yönetmeye talip olan bir hatta ilerleme isteği seçilmeye başlanmıştır.

Mesele dindirilemeyen isyanı örgütleyerek sosyalist devrime döndürmektir.

kaldirac4.org/iranli-devrimcil

Astare şa boosted

BREAKING NEWS

The Wall Street Journal and AP join Reuters: The US is evacuating forces from bases in the Middle East
#AureFreePress #News #press #headline #GOP #Politics #uspolitics #uspol #Breaking #BreakingNews

NASA mühendisinden radikal iddia: Yerçekimini yenecek 'yeni bir kuvvet' buldu

Space Shuttle, Uluslararası Uzay İstasyonu ve Hubble Teleskobu gibi prestijli programlarda görev almış olan NASA mühendisi Buhler, yeni keşfinin uzay yolculuklarını şekillendirecek bir kırılma noktası olduğunu düşünüyor.
tr.euronews.com/next/2026/01/0

NASA mühendisinden radikal iddia: Yerçekimini yenecek 'yeni bir kuvvet' buldu

Space Shuttle, Uluslararası Uzay İstasyonu ve Hubble Teleskobu gibi prestijli programlarda görev almış olan NASA mühendisi Buhler, yeni keşfinin uzay yolculuklarını şekillendirecek bir kırılma noktası olduğunu düşünüyor.
tr.euronews.com/next/2026/01/0

Komplo teorilerine inancın kaynağı araştırıldı: 'Cevap cehalet değil'
Arşiv görüntüsü

Komplo teorilerine yatkınlığın ardında, kişinin yaşadığı dünyaya dair derin güvensizliği ve belirsizliğe tahammülsüzlüğü yatıyor.

tr.euronews.com/kultur/2026/01

Bilinen Tüm Fizik Kurallarına Meydan Okuyan Bir Asteroit Keşfedildi
Kendi etrafında oldukça hızlı döndüğü için teorilere göre şimdiye kadar parçalanmış olması gereken bir asteroit keşfedildi.
kayiprihtim.com/haber/fizik-ku

"Kapitalistler özgürlüğü her zaman zenginlerin servet biriktirme özgürlüğü ve işçilerin açlıktan ölme özgürlüğü olarak tanımlamışlardır."

—Vladimir Ilyic Lenin

M. Kemal Atatürk’ün Ingiliz Istihbaratı ile gizli ilişkisi deşifre oldu

Bilindiği gibi M. Kemal, Filistin Cephesi’nde Ingiliz Ordusu Kumandanı General Allenby’e karşı savaşmak yerine kaçmayı tercih etmiş ve o cephede 75 bin Mehmetçik esir bırakılmıştı.[1] Hatırlatalım, Mondros Mütarekenamesi’ni, M. Kemal’in Filistin Cephesi’nden kaçması ve cephenin çökmesi üzerine imzalamak mecburiyetinde kalmıştık. Mütarekenameyi imzalayan Rauf Orbay ise M. Kemal’in dostuydu.

Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bir ara Italya Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuş olan Kont Sforça’nın Mondros Mütarekenamesi hakkında söylediklerine yer vermemiz gerekiyor. Az evvel de ifade ettiğimiz gibi, Mondros Mütarekenamesi’ni Osmanlı Devleti adına imzalayan Rauf Orbay’dır. Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal Atatürk tarafından Başbakan yapıldığını aklınızın bir köşesine yazınız, az sonra bu noktaya tekrar temas edeceğiz.

Kont Sforça, Mondros Mütarekenamesi’nden bahsederken Ingilizlerin kara ordusuna karşı mutedil davrandıklarını söylüyor. Donanma’nın hemen teslimi istendiği halde kara ordusunun ilgasından veya hemen terk-i silah etmesinden bahsedilmiyormuş. Bilakis sadece seferberliğin ilgası talep olunurken, dahilde asayişin temini ve hududların muhafazası ve bunun için lazım gelen ordu miktarı terhisten istisna ediliyormuş!.. Kont Sforça, bunda bir gizli maksad görüyor ve diyor ki:

“Ingiltere Hükümeti, Osmanlı Devleti’nin mirascıları arasında şimdiden bir ihtilaf görüyor ve mutad olan ikiyüzlü siyasetiyle şunu istiyor:

Eğer müttefiklerin talebleri Ingilizleri sıkacak bir şekil alırsa, henüz mukavemet kabiliyeti olan Türkler’i kendi menfaatleri için kullanabilir bir mevkiye koyabilsinler.”[2]

Bu durumdan anlaşılıyor ki, daha mütarekenin (Ateşkesin) imzası günü yani Padişah’ın Anadolu’da bir kuvvet teşkilini hayalinden bile geçirmediği zamanda Ingilizler, (Kont Sforça’nın fikrine göre) bu kuvvetin teşkilini düşünmeye başlamışlar, hatta bunun için M. Kemal’i, Sultan Vahidüddin’den evvel bulmuşlardır. Sultan Vahidüddin ve Sadrazam Ferid Paşa, M. Kemal’i, “Memlekette büyük şöhreti vardır. Itimad edilecek namuslu bir adamdır!..” diye Ingilizlere karşı müdafaa edip Anadolu’ya göndermeye çalışırken M. Kemal de Istanbul’da Itilaf Hükümetleri ileri gelenleri ile münasebette bulunuyor ve onlardan talimat alıyordu.[3]

Bundan başka, Ingilizlerin Istanbul’da hafiye teşkilatını yapan, “Ingiliz Muhibler Cemiyeti”ni kuran hülasa Şark’ta Ingilizlerin siyasi emellerini temine çalışan Rahip Frew, daha evvel M. Kemal ile temasa geçmişti. Hatta M. Kemal, Pera Palas Oteli’nin müdürü, Fransız fakat Ingiliz ajanı Mösyö Martin vasıtasıyla müteaddid defalar vaki olan mülakatlarında Rahip Frew’yu, “insaniyete hadim adalete hizmetkar bir zât-ı faziletkâr telakki etmiş olduğunu” bizzat ifade etmektedir.[4]

M. Kemal’in entelijans servis elemanı olan Rahip Frew ile daha Anadolu’ya gitmeden önce görüştüğünü Rauf Orbay da ifade etmektedir:

“M. Kemal Paşa’nın Istanbul’da asker arkadaşlarından başka sivillerden ve bilhassa yabancılardan pek tanıdığı yoktu. Yalnız Ismail Canbulat Bey’i vaktiyle hapishaneden kaçırmış olan Italyan uyruklu müteahhid Dinari vasıtasıyla Istanbul’daki Italyan fevkalade murahhası -sonraları Dışişleri Bakanı olan- Kont Sforça ile birkaç defa temas etti.

Pera Palas Oteli’nde bulunurken de bu otelin müdürü Mösyö Martin delaletiyle Ingilizlerin sonradan yaman bir entelijans servis elemanı olduğu anlaşılan Papaz Frew ile iki-üç defa görüştü.”[5]

Dahiliye Nazırı Ahmet Reşid (Rey) Bey diyor ki; “Türkiye’nin harbe girmekteki acelesi düşmanlığını kamçılamış olan (Ingiliz Başvekili) Lloyd George, harpten sonra Hind Müslümanlarının, hilafete sahip olan Türkiye saltanatı lehindeki ısrarlı teşebbüslerinden korkarak hilafetin Osmanlı soyundan alınmasını ve Osmanlı saltanatının imhasını iyice kurmuştu. Fakat müttefiklerinin bu amaca katılmamalarından endişe ediyordu. Bunun için gayrimeşru yollara müracaatta tereddüt etmiyordu. Bu yollardan biri Venizelos, diğeri de Frew isminde Hint hizmetinden Istanbul hizmetine aldığı casus bir papazdı.”[6]

M. Kemal’i her fırsatta göklere çıkaran yaveri Cevat Abbas da hatıralarında şunları yazmaktadır:

“Atatürk, Istanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru Italya mümessili Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü.”[7]

M. Kemal’in henüz Istanbul’dan ayrılmadan, Ingiliz istihbaratına mensup bazı kimselerle gizlice görüştüğünü Von Mikusch da doğrulamaktadır.[8]

Nitekim Stanford Shaw’un Türk Tarih Kurumu tarafından Ingilizce basılan 6 ciltlik eserinin birinci cildinde, M. Kemal’in, Osmanlı Savaş Bakanlığı’nda Ingiliz Kontrol Subayı olarak görev yapan ve aynı zamanda Ingiliz Istihbaratının (M.İ.6) Istanbul’daki başı olan J. G. Bennett’e, -sıkı durun- şu çarpıcı planı önerdiği yazmaktadır:

“Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak.”[9]

Evet, yanlış okumadınız… M. Kemal Atatürk, “Ingiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak” istiyor.

Ingilizcesi aynen şöyle:

“…to whom he suggested the idea to organize a Turkish army under British officers…”

Bu hakikatleri yaklaşık bir asırdır Milletimizden gizlediler. Fakat hakikatin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu olduğu unutulmamalıdır.

Ingiliz kontrolünde bir Türk ordusu… Bildiğiniz gibi, Kurtuluş Savaşı’nın hedefi Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmekti[10], ancak bu hedefe ulaşılmadan M. Kemal’in orduya “dur” demesiyle duruldu. Peki ona orduyu “durdurma” emrini kim verdirtti? Lozan’a kim çağırdıysa onlar vermiş olsa gerek.[11]

Bir bilgi daha…

M. Kemal Atatürk 14 Kasım 1918 günü, Ingilizlerin Daily Mail Gazetesi’nin muhabiri G. Ward Price ile görüştü.

Price, M. Kemal’le Pera Palas’ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor:

“M. Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini” bildirmemi rica etti.

“Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik… Biliyoruz, partiyi kaybettik… Anadolu’nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum… Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir.”

Anadolu’da Ingiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra M. Kemal, bu topraklar üzerindeki Ingiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:

“Eğer Ingilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim…”[12]

Dikkat ettiyseniz, G. Ward Price ile yaptığı görüşmede Vali olmak istediğini söylüyor, yani Ingilizlerden “siyasi/idari” makam istemektedir. J. G. Bennett’e yaptığı teklifte ise “askeri” makam talep ediyor.

Şimdi, M. Kemal’in Ingilizlerden talep ettiği siyasi ve askeri makamları alıp alamadığına bakalım…

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği siyasi destek***

1 – Ingilizlerin M. Kemal’in adamı için girişimde bulunmaları

M. Kemal Atatürk Samsun’a çıktığı sırada Sadrazam Ferid Paşa ve Erkan-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’ya yazarak Samsun Müfettişliği’ne Hamid Bey isminde birini tayin ettirmiştir.[13] Bu zatın daha sonra Dahiliye Nazırı ile arası bozulduğu için azline karar verildiği halde Ingilizler yerinde bırakılması için Istanbul Hükümeti’ne müracaat etmişlerdir.[14]

*

[13] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal, Sadaret’ten, Samsun Müfettişliği’ne Hamid Bey’in tayin edilmesini istiyor…

***

Belgenin latinize edilmiş hali:

***

*

2 – 16 Mart 1920’de Istanbul’un işgali ve Osmanlı Mebusan Meclisi’nin basılıp dağıtılması

M. Kemal, Filistin Cephesi’ndeki hezimetten sonra Sultan Vahidüddin’e gönderdiği bir telgrafta ingilizlerle barış yapılmasını, yeni bir hükümetin tesis edilmesini ve bu hükümette (Mondros Mütarekenamesini imzalayacak olan) Rauf Bey’e ve kendisine Bakanlık verilmesini talep etmiştir.[15] Yazının hemen başında, Mondros Mütarekenamesi’ni imzalayan Rauf Orbay’ın daha sonra M. Kemal tarafından -adeta ödüllendirilircesine- Ankara’da Başbakan yapıldığını “aklınızın bir köşesine yazmanızı” rica etmiştik. Ingilizler, işte bu Mütarekename’nin 7. maddesine dayanarak Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmişler ve Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmışlardır.

*

[15] no’lu dipnotta bahsi geçen telgraf… M. Kemal, Sultan Vahidüddin’e gönderdiği bu telgrafta ingilizlerle barış yapılmasını, yeni bir hükümetin tesis edilmesini ve bu hükümette (Mondros Mütarekenamesini imzalayacak olan) Rauf Bey’e ve kendisine Bakanlık verilmesini talep etmektedir:

Çok mahremdir

14.x. 1918
Ser Yaver-i Hazret-i Şehriyârî Naci Beyefendi’ye

Talât Paşa Kabinesi’nin mefluç bir halde, Tevfik Pasa Hazretleri’nin muayyen bir kabine teşkilinde müşkülâta maruz bulunmakta olduğunu haber alıyorum. Ordular muharebe kudretinden mahrum ve zaten kuvay-i mevcude müdafaadan âciz bir hâk getirilmiştir. Düşman her gün daha müsaid ve ezici şartlar ibraz etmektedir. Müttefikan olmadığı takdirde münferiden ve behemehal sulhu takarrür ettirmek lâzımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır. Aksi takdirde memleketin kamilen elden çıkması ve devletimizin gayri kâbil-i telâfi mehâlike maruz kalması baid-ül-ihtimâl değildir. Muhterem Padişahımıza olan sadakat ve merbutiyetim ve vatanımın temin-i selâmeti itibariyle arz ederim ki Tevfik Paşa Hazretleri filhakika müşkülâta tesadüf etmişlerse Sadaretin derhal Izzet Paşa Hazretleri’ne tevcihi ve müşarünileyhin de esası Fethi, Tahsin, Rauf (Orbay), Ismail Canbolat, Azmi, Şeyhülislâm Hayri ve âcizlerinden (kendisini kastediyor) mürekkep bir kabine teşkil etmesi zaruridir. Zevât-ı mezkürenin vücude getireceği kabinenin vaziyete hâkim olabileceği zan ve itikadındayım. Tevfik Paşa Hazretleri, size isimlerini söylediğim zevata müracaat ettiği takdirde mazhar-ı teşkilât olabilir zannederim. Mümkünce bu zevatın Şevket-meap Efendimiz ‘e arzını rica ederim.

Fahrî Yâver-i Hazret-i Şehriyârî
Mustafa Kemal
***
Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisini yani “Meclis-i Meb’usan”ı basıp dağıtmaları, mebusların, M. Kemal’in Ankara’da kurduğu Meclis’e gitmelerini ve bu suretle Istanbul’u çökerterek orasının takviyesini temin içindi. Hatta bazı mebusları kendileri götürmüşlerdir. Örneğin Miralay Selahaddin Bey’i Anadolu’ya bir Ingiliz gemisi götürmüştü.[16] Böylece M. Kemal, Ingilizler tarafından siyasi bir aktör olarak ön plana çıkarılmıştır.

Bu baskında başta Rauf Orbay olmak üzere birçok meb’us Ingilizlerce tutuklanmıştır. Hiç şüphemiz yok ki, Ingilizler, bu hareketi M. Kemal ve Rauf Orbay ile anlaşarak yapmışlardı.

Nitekim Mebusan Meclisi üyesi Yunus Nadi, anılarında, Rauf Bey’in, kaçıp kurtulmasını telkin edenlere şu cevabı verdiğini yazıyor:

“Kararımız karar. Ancak biz hadisenin bu kadarını kafi görerek savuşursak Meclis’in alt tarafı panik yaparak dağılır gider. Ben istiyorum ki Meclis dağılmasın, fakat dağıtılsın… Bunu bilhassa kendim için vazife görüyorum…”[17]

Rauf Orbay, bu anlaşmayı adeta ifşa ediyor:

“Ingilizlerin Meclis’i basmalarını sağlamak için burada kalacağım.”[18]

Daha açık bir ifadesiyle;

“Istanbul’a, Meclis’e gideceğim ve dediğiniz olmazsa **Anadolu’da milli bir hükümet kurmanız için** Meclis’in ortasında bomba patlatarak kendimi feda edeceğim!”[19]

Fevkalade ilginçtir ki M. Kemal, 22 Ocak 1920 tarihinde, şifreli bir telgrafla Konya’daki XII., Sivas’taki III. ve Erzurum’daki XV. Kolordu Kumandanlarına, Ingilizlerin Istanbul’a tecavüzlerini arttırarak bazı nazırları ve meb’usları bilhassa Rauf Beyi tevkif etmeleri ihtimalinden bahsetmiş…[20]

16 Mart’ta vuku bulacak olan hadiseleri 22 Ocak’ta nerden biliyor?? Bunların M. Kemal’in elini güçlendirmeye yönelik önceden planlanmış hamleler olduğu apaçık ortada.

Istanbul’un işgali hakkında Atatürkçü Sabahattin Selek şunları yazıyor:

“Itilaf Devletleri, 16 Mart 1920 günü Istanbul’u resmen ve fiilen işgal etmek suretiyle Anadolu ihtilalinin başarısına büyük ölçüde yardım etmişlerdir.”[21]

Von Mikusch ise bu konuda şunları yazmaktan kendini alamamıştır:

“(Ingilizler) M. Kemal’i öyle bir neticeye isal ettiler ki; M. Kemal bizzat kendi dostları vasıtasıyla böyle bir neticeye vasıl olamazdı.”[22]

Prof. Dr. Halil Inalcık da, işgalin, M. Kemal önderliğindeki hareketi güçlendirdiğini yazmaktadır.[23]

Bu babta yazılacak daha çok şey olmasına rağmen bu kadarla iktifa ediyoruz, ancak şu kadarını söyleyelim ki, M. Kemal’in hayali, Ingilizlerin Istanbul’daki Osmanlı Meclisi’ni basıp dağıtmalarıyla gerçekleşmiştir. Böylece Ingilizler, futbolda “al da at” diye tabir edilen bir pasla M. Kemal’in Osmanlı kalesine gol atmasını sağladılar. Artık M. Kemal’in önünde bir engel kalmamıştır… Devlet içinde Devlet kurmuştur…[24] Sıra Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırmaya gelmiştir ve onu da gözünü kırpmadan yapacaktır.

***

3 – Yunanlılara verilen desteğin geri çekilerek M. Kemal’in “kurtarıcı” “kahraman” yapılması

M. Kemal Atatürk, Ingilizlerin Yunanlılara verdikleri desteği çekip kendisine yardım edecekleri hakkındaki vaatlerini “Nutuk”ta şöyle anlatıyor:

“13 Haziran 1921 de Kuvayi Itilâfiye Başkumandanı General Harington’un mukarribininden olduğunu ifade eden Binbaşı Henry ve Sturton namında iki zâbit motörle Ineboluya geldiler. Bu zâbitler; General Harington tarafından şu tebligatta bulundular: Ben, bir torpito ile Ineboludan Istanbulda Boğaziçinde Harington’un yalısına gideyim. Orada General ile sulh esasatı üzerinde anlaşayım. Ingilterenin istiklâli tanımımızı kabul ettiğini ve Yunanlıların topraklarımızdan çıkarılacaklarını ve mesaili saire üzerinde münakaşanın mümkün olduğunu söylemişler. Bu zâbitlere verilen cevapta, benim Istanbula gitmiyeceğim (Çünkü, kendi hesabına çalıştığı için Ankara’dan ayrılmaya korkuyor. Cepheye bile Başkumandanlık kanunuyla Meclis yetkilerini üzerine alarak gitmişti.) ve General Harington’un Ineboluya gelip o sırada orada bulunan Refet Paşa ile görüşmesinin münasip olacağı bildirilmişti.”[25]

***

M. Kemal Atatürk’ün bu görüşmeyle ilgili Nutuk’ta bahsetmesinin sebebi, kesinlikle kendi ihsanı değildir, bilakis, bu hadisenin başkalarınca duyulması üzerine kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yer vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira Nutuk’ta bu meseleye; “suitefehhümü mucibolmuş bulunan bir meseleyi zikredeceğim”, yani “yanlış anlaşılmaya yol açmış bulunan bir meseleyi zikredeceğim” diyerek girmiştir. Binaenaleyh, bu görüşmenin Nutuk’ta yer almasının sebebi, kendini savunmak ihtiyacı hissetmiş olmasından kaynaklanmıştır.

[25] no’lu dipnotla ilgili… M. Kemal Atatürk’ün kendini savunmak amacıyla Nutuk’ta yaptığı izahat

***

*

***Ingilizlerin M. Kemal’e verdiği askeri destek***

1 – Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e cephane yardımı yapmaları

13 Haziran 1921’de Inebolu’ya gelen bir Ingiliz hey’eti, General Harington’un emriyle M. Kemal Atatürk’e “cephane” getirdi![26]

*

[26] no’lu dipnot ile alakalı… M. Kemal’in Genel Sekreterliğini yapmış olan Yusuf Hikmet Bayur bile, Türk Tarih Kurumu tarafından basılan eserinde Ingilizler’in cephane getirdiğini yazmaktadır. Yani inkarı kabil değildir….

***

2 – Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair güvence vermeleri

25 Eylül 1919 tarihinde, yani daha Kuva-yı Milliye’nin kayda değer bir mevcudiyeti görülmeden General Sally Clade, Fuad Paşa nezdine bir Erkân-ı Harb Binbaşısı ile Eskişehir’e, Ingiliz kontrol zabitanından mürekkep bir hey’et göndermişti. Bu hey’et, “Ingilizlerin ahvâl-i dâhiliyeye ve Kuva-yı Milliye’ye kat’iyen müdahale etmeyeceklerine” dair söz vermiştir![27]

***

3 – Merzifon’da bulunan Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesi

Yine aynı tarihlerde Ingilizler, “Merzifon’da bulunan kuvvetlerinin geriye alınması” halinde, “Kuva-yı Milliye’nin memnun olup olmayacağını” sordular!

Kemalcilerin verdikleri “pek memnun oluruz” cevabından sonra hemen Merzifon’daki kuvvetlerini ağırlıkları ile birlikte evvela Samsun’a oradan da Istanbul’a çektiler![28]

[27] ve [28] no’lu dipnotlarla ilgili… M. Kemal Atatürk, Nutuk’ta, Ingilizlerin Kuva-yı Milliye’ye müdahale etmeyeceklerine dair verdikleri güvenceden ve Merzifon’daki Ingiliz kuvvetlerinin çekilmesinden böyle bahsetmiştir…

***

Benzer bir şekilde bir Ingiliz yüzbaşı da Ali Fuad Paşa’ya “Ankara’da bulunan Ingiliz bölüğünün çekileceğini” söylemiştir. Bunun üzerine Ali Fuad Paşa, bu “müjdeli haberi” bir telgrafla Genelkurmay’a bildirmiştir.[29] Böylece Ingilizler, Anadolu’yu M. Kemal’e teslim etmiş oldular.

Ingilizler sürekli Kuva-yı Milliye’yi dağıtması için Padişah’a baskı yapmıyor muydu? Öyleyse neden kendileri el altından destek veriyorlar? Bunun cevabını yine biz verelim: Çünkü Padişah’ı Kuva-yı Milliye’nin aleyhindeymiş gibi göstererek halk ve asker nezdindeki itibarını zedelemek istiyorlardı. Kemalistlerin Sultan Vahidüddin’e “hain” diyebilmelerini sağlamak amacıyla yapıyorlardı bunu. Sahi, kemalistler Sultan Vahidüddin’e neden hain diyor? Ingiliz baskısıyla Kuva-yı Milliye aleyhine beyanda bulunduğu için degil mi? Ama gördüğünüz gibi Ingilizler, diğer taraftan M. Kemal’e yardım ediyordu.[30]

*

[29] no’lu dipnot ile alakalı… Ali Fuad Paşa’nın, Ingiliz bölüğünün Ankara’dan çekileceğini Genelkurmay’a bildiren telgrafı…

***

Belgenin latinize edilmiş hali:

***

Von Mikusch, bu hususa dikkat çekerek:

“Hakikaten hayret verici bir şey!” diyor ve ilave ediyor:

“Galipler, General’e (yani M. Kemal’e) hazırlıklarını yapması için lazım gelen bütün rahatı ve kâfi vakti verdiler ki, bunun neticesi kendi sulh muahedelerinin bozulmasını mucip olacaktı.”

Ingiliz siyasetinin zahir görünüşüne zıt düşen bu hadiseler, niçin ve nasıl oluyor da bu tarzda cereyan ediyordu?

Dagobert Von Mikusch’a bakarsanız:

“M. Kemal’in Ingilizler’le gizli bir anlaşma yapmakta olduğunu ve bu anlaşmanın daima da gizli kalacağını”[31] kabul etmek gerekmektedir.

Fakat inşaallah hepsi deşifre olacak.

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Ingilizlerin M. Kemal Atatürk’e hem siyasi, hem de askeri destek sağladıklarını “Nutuk”ta dahi görüyoruz… Özetle söylemek gerekirse Ingilizler, M. Kemal’in daha sonra Ankara’da -adeta ödüllendirircesine- Başbakan yaptığı Rauf Orbay ile imzaladıkları mütarekeye dayanarak Osmanlı Devleti’nin başkenti Istanbul’u işgal ettiler ve ülkenin tek hakimi yaptıkları M. Kemal Atatürk’e gönül rahatlığıyla teslim edip gittiler. Öyle ki, Ingiliz Goldstream Bandosu gemiye doğru yürürken “M. Kemal Komutanımızdır” parçasını çaldı…[32]

Kaçmadılar…

Güle oynaya gittiler…

Tıpkı Şerif Hüseyin’e Arabistan’ı teslim edip gittikleri gibi…

Bizim kemalistler Şerif Hüseyin’e “hain”; M. Kemal Atatürk’e ise “kahraman” diyorlar. Oysa yaptıkları aynı şey. (Kaldı ki, Ingilizler Şerif Hüseyin’i kandırmışlardı. Ayrıntıya giremiyoruz.)

Bu jestlerine mukabil Şerif Hüseyin’den petrol aldılar. Peki M. Kemal’den ne aldılar dersiniz?

Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı cevaplasın:

“Lozan’da bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslim edeceksiniz denilmiştir.

Ruhun teslim edilmesi teklifinin gerektirdiği bütün öldürücü hamleler (ameliyeler) eksiksizce yerine getirildi: Halifeliğin ilgası, yazı ile dil devrimi ve nihayet köklü bir Islamsızlaştırma hareketi gibi.

Işte uğramış olduğumuz ruhi manevi soykırımın serencamı. Peki, bedenimizi kurtarabildik mi? Ruhu uçup gitmiş vücuda ceset diyoruz. O halde kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.”[33]

Isterseniz sır perdesini biraz daha aralayalım…

Rauf Orbay, Lozan’a giden Türk heyetindeki Hahambaşı Haim Naum efendinin Ingilizlerle arabuluculuk yaparak Ismet Paşa’yı (dolayısıyla M. Kemal Atatürk’ü) Hilafet’i kaldırmaya ikna ettiği kanaatindedir![34]

Bunu M. Kemal’in Başbakan yaptığı Rauf Orbay söylüyor… Başka söze gerek var mı?

16 Mart 1920’de Istanbul’u işgal eden Ingilizler, Şehzadebaşı’ndaki Mızıka Karakolu’nu basıp 4 askerimizi şehit ettiler. Çok sayıda askerimizi de yaraladılar

***

2 Ekim 1923’de Istanbul’u Ankara hükümetine teslim eden Ingilizler, güle oynaya gittiler (3 Ekim 1923 tarihli Vatan Gazetesi) 6 Ekim’de ise Türk ordusunun bir tümeni çoşkun bir kutlama töreniyle Islanbul’a girdi.

***

.

**********

.

KAYNAKLAR:

.

[1] belgelerlegercektarih.com/2012

[2] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 149.

[3] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[4] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 302.

[5] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 31, 32.

[6] Ahmet Reşid Rey, Gördüklerim Yaptıklarım, (Hazırlayan: Nur Özmel Akın), 2. Baskı, Istanbul 2014, sayfa 341, 342 ve devamı.

[7] Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, (Derleyen Turgut Gürer), Gürer Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2008, sayfa 214.

[8] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 164.

[9] Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359. (Ricamız üzerine bu kitabı temin eden Bünyamin A. kardeşimden Allah razı olsun. Kendisine hayır duada bulununuz)

Shaw’un konuyla ilgili kaynaklarından ikisi için bakınız;

– J.G. Bennett, Mustafa Kemal, Contemporary Review no 122 (November 1922), sayfa 590 – 594.

– J.G. Bennett, Witness: The Story of a Search, Hodder, London 1962, sayfa 22 – 112.

[10] Hamza Eroğlu, Türk Inkılâp Tarihi, Yeniden Düzenlenmiş, Genişletilmiş, Yeni Baskı, Savaş Yayınları, Ankara 1990, sayfa 138.

Ayrıca bakınız;

Bilal N. Şimşir, Türk-Irak Ilişkilerinde Türkmenler, Bilgi Yayınevi, Ankara 2004, sayfa 50, 51.

Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, Ileri Yayıncılık, Istanbul 2006, sayfa 230.

[11] Okumanızı tavsiye ederim;

belgelerlegercektarih.com/2012

[12] Price’ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile Ilgili Ingiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991, sayfa 98.

[13] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 53.

M. Kemal’in talebi için bakınız; Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Babıali Evrak Odası, Dahiliye Gelen nr: 343077.

Sadaret, M. Kemal’in teklifini uygun bulup gerekli tayin işlemini yapmıştır; Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi, nr: 99/305; 99/308; 99/319. M. Kemal’in teklifi ile Samsun mutasarrıfı tayin edilen Hamid Bey bir Ingiliz harp gemisiyle Samsun’a hareket etmiştir. Bakınız; Zekeriya Türkmen, Yeni Devletin Şafağında M. Kemal, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2002, sayfa 101.

[14] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 60’da yer alan Refet Paşa’nın telgrafı.

[15] Tevfik Bıyıklıoğlu, Türk Istiklâl Harbi, Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genelkurmay Başkanlığı Yayınları, Ankara 1962, sayfa 49.

Ayrıca bakınız;

– Atatürk’ün Bütün Eserleri, cild 2, Kaynak Yayınları, Istanbul 2003, sayfa 232.

– Yusuf Hikmet Bayur, Atatürk, Hayatı ve Eseri, Ankara 1963, sayfa 164.

[16] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 51.

[17] Yunus Nadi, Kurtuluş Savaşı Anıları, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1978, sayfa 179, 180.

[18] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 334 – 340.

[19] Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni – Siyasi Hatıralarım, Truva Yayınları, Istanbul 2004, sayfa 303, 304.

[20] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Vesikalar No: 226/a.b.

[21] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 1, sayfa 333.

Ilginizi çekebilir:

belgelerlegercektarih.com/2012

[22] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 273.

[23] Prof. Dr. Halil Inalcık, Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı Yayınları, 3. Baskı, Istanbul 2009, sayfa 16.

[24] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Ankara’da kurulan hareketi, Sultan Ikinci Abdülhamid’i darbeyle tahttan indiren Ittihat ve Terakki’nin idaresine benzetmekte ve “paralel yapı” olarak tavsif etmektedir. Bakınız;

Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı’nın Çöküşü, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 44.

[25] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 2, sayfa 643.

[26] Nurettin Peker, Istiklal Savaşının Vesika ve Resimleri, Gün Basımevi, Istanbul 1955, sayfa 348.

Ayrıca bakınız;

– Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devletinin Dış Siyasası, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1973, sayfa 95.

– Cumhurbaşkanlığı Arşivi, Arşiv III – 7, Dosya 18, Fihrist 84/13.

Tafsilat için bakınız;

belgelerlegercektarih.com/2012

[27] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[28] M. Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü, 9. Baskı, Milli Eğitim Basımevi, Istanbul 1969, cild 1, sayfa 169, 170.

[29] Münir Aktepe, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Samsun / Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, Edebiyat Fakültesi Basımevi, Istanbul 1973, sayfa 15, 16.

[30] Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bakınız;

[31] Dagobert Von Mikusch, Ghazi Mustapha Kemal (la Résurrection d’un peuple), Gallimard, Paris 1931, sayfa 224’den aktaran ve bu kaynaktan yapılan bütün iktibaslar için bakınız: Kadir Mısıroğlu, Geçmişi ve Geleceği İle Hilafet, [İlk Baskı 1993], Sebil Yayınevi, Genişletilmiş Dördüncü Basım, Istanbul 2010, sayfa 232.

[32] Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, Osmanlı Imparatorluğu ve Modern Türkiye, cild 2, Tercüme eden: Mehmet Harmancı, 3. Baskı, E Yayınları, Istanbul 2010, sayfa 436.

Kitabın Orijinal adı: “History Of The Ottoman Empire And Modern Turkey”, Volume 2, Cambridge University Press, 1976.

[33] Prof. Dr. Ş. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınevi, Istanbul 2010, sayfa 133.

[34] Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söyleyemedikleri ile Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz Yayınları, Istanbul 1965, sayfa 95 – 98.

.

**********

.

Kadir Çandarlıoğlu
belgelerlegercektarih.com/2012

Zaman Algısı Yeniden Tartışılıyor, Kuantum Fizikten Dikkat Çeken Bulgular

Viyana’da yürütülen kontrollü bir laboratuvar çalışması, kuantum dünyasında zaman kavramının klasik fizik anlayışından farklı ele alınması gerektiğini bir kez daha gündeme getirdi.

biomedya.com/zaman-algisi-yeni

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

Mehmet Sinan

1.Bölüm

Bugünü anlamak geçmişi doğru kavramakla mümkün
Uzun süreden beri burjuva devletin zirvesinde, başta Avrupa Birliği (AB) sorunu olmak üzere pek çok sorunda (Kürt sorunu, Kıbrıs, demokratikleşme, sivilleşme vb.) içten içe bir çatışmanın yürüdüğü biliniyor. Burjuva iktidar bloku içinde gelişen bu çatışmanın, AB’yle bütünleşmek isteyen liberal burjuva kesim ile, eskide ayak direyen statükocu-milliyetçi burjuva kesim (asker-sivil yüksek bürokrasi) arasında geçtiği de bir sır değil. Burada dikkat çeken husus, statükocu-milliyetçi kesimin sergilediği ilginç tutumdur. Marx’ın da belirttiği gibi, varlık nedeni burjuvazi içindeki maddi iş/zihinsel iş ayrımına dayanan ve asli görevi sermaye sahibi burjuvazinin ortak işlerini yürütmek ve ona tâbi olmak olan bu kesim, Türkiye’de kendisini burjuvazinin de üstünde görmekte ve sanki iktidarın gerçek sahibi ya da devletin gerçek efendisi kendisiymiş gibi davranabilmektedir. Bürokratik elitin bu davranışı, burjuva rejimin işleyişi açısından gerçekten de ilginç bir durum oluşturuyor bu ülkede. Tabii bu ilginç durumun Avrupa’nın kapısında bekleşen AB’ci büyük burjuvaziyi ve siyasal temsilcilerini ciddi bir şekilde rahatsız ettiğini söylemeye bile gerek yok!

Kendisini dünyaya “parlamenter demokratik” bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği bu anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır.

Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

Farklı iki tarihsel arka plan
Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi ve bir burjuva sivil toplumun oluşması sürecinin Batı Avrupa’dakine kıyasla oldukça farklı bir tarzda yaşandığı su götürmez bir gerçekliktir. Dolayısıyla bu gerçeği görmezden gelerek ya da üzerinden atlayarak bugünü açıklamaya çalışmak, hem doğru değildir hem de mümkün değildir. Her şeyden önce şunu söylemeliyiz ki, bu farklılığın arka planında Doğu ile Batı’nın, bir başka deyişle Osmanlı ile Avrupa’nın tarihsel gelişim farklılıkları yatmaktadır.

Bir zamanlar bu ülkede, Avrupa kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Batı feodalitesi ile, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın sosyo-ekonomik yapısı üzerine ciddi çalışmaların yapıldığı biliniyor. Ama ne yazık ki bu önemli çalışmalar, zamanında hak ettiği ilgiyi görememiş ve bir süre sonra da konu hepten unutulmaya terk edilmiştir. Sözünü ettiğimiz çalışmalar özellikle 60’ların sonu ve 70’lerin başında yapılmıştır. Resmi tarihin belirlediği sınırların dışına çıkarak, Türkiye’de kapitalizmin ve burjuva sivil toplumun tarihsel arka planını Marksist bir bakışla aydınlatmayı amaçlayan söz konusu çalışmalar, Avrupa’daki bazı Marksist tarihçilerin başlattığı önemli bir araştırmadan esinlenmekteydi.

Bir kısım Avrupalı Marksist, 60’lı yılların ikinci yarısında çok önemli bir konuyu, Marx’ın Grundrisse’de değindiği Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi konusunu tartışmaya açmışlardı. Marx, bu üretim tarzının, Batı’da ortaya çıkan antik kölecilikten de feodalizmden de farklı olduğunu saptamıştı. Marx’ın 1857-58 tarihlerinde Londra’da kaleme aldığı ekonomi politikle ilgili bu elyazmalarının Avrupa’da gün yüzüne çıkarılması, yazılışından tam yüz on yıl sonra (1960’larda) mümkün olabilmişti. Bu eser, üretim biçimleri ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marx’ın diğer eserlerinin hiçbirinde bulunmayan pek çok önemli bilgiyi içeriyordu. Grundrisse’nin yayımlanması, o dönemde kafası Stalinist dogmalarla dumura uğramamış Marksistler arasında büyük ilgi uyandırmış ve toplumların tarihsel evrimi konusunda Marksist araştırmaların yeniden canlanmasını sağlamıştı.

Marx konuyla ilgili pek çok yazısında, Hindistan, Çin, İran ve eski Rusya’nın yanı sıra, Osmanlı’nın tarihini de bir Doğu despotluğu tarihi olarak değerlendirmişti. Marx’ın bu belirlemesinden hareketle, Osmanlı’nın toprak düzenini, üretim ilişkilerini, sosyal yapılarını ve devletin toplumla ilişkilerini yeniden inceleyen bazı Marksist araştırmacılar, Osmanlı toplumunun gerçekten de Batı feodalitesinden farklı bir yapıda olduğu sonucuna varmışlardı. Osmanlı devleti feodal değil, Marx’ın tanımladığı gibi Asyatik üretim tarzına dayanan bir Doğu despotizmi özelliği göstermektedir diyorlardı bu araştırmacılar. Onlara göre, Osmanlı’da kapitalizmin gelişememesi ve Batı’daki gibi bir burjuva sivil toplumun oluşamaması, devletin toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde (ekonomi, siyaset, kültür vb.) kurduğu Asyatik-despotik hâkimiyetten kaynaklanmıştır. Çünkü bu despotik hâkimiyet, Osmanlı toplumunda Batı’daki gibi bir gelişmeyi sağlayabilecek sosyo-ekonomik iç dinamiklerin oluşmasını daha baştan engellemiş bulunuyordu.

Osmanlı’nın Batı ile olan gelişme farkının nedenlerini ortaya koyması ve dolayısıyla Türkiye kapitalizminin gecikmişliğinin tarihsel nedenlerine ışık tutması bakımından üzerinde önemle durulması gereken bir saptamaydı bu kuşkusuz. Özellikle de 60’lı yıllarda “Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı ve devrim stratejileri” üzerine ilginç tartışmalar yürüten Türkiyeli sosyalistler açısından! Ama gelin görün ki, o dönemde sosyalistlerin önemli bir çoğunluğu (hepsi dememek için söylüyoruz), Marksizmi öğrenmekten ziyade Stalinizmin vülger tarih anlayışını, Kemalizmi ya da “üçüncü dünyacı” teorileri etüt etmekle meşgul oldukları için, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planına ışık tutan bu önemli Marksist tahlil dikkatlerini bile çekmemişti!

1960’lı yıllarda Türk solunun büyük çoğunluğunun tarihsel evrim konusundaki bilgisi, Stalin’in Tarihsel Materyalizm broşüründe sunulan “beşli şema”nın ötesine geçmiyordu ne yazık ki. Bu şemanın mantığına göre, tarihte her toplum mutlaka ardışık bir sıra izleyerek, şu beş tarihsel evreden geçmek zorundaydı: İlkel komünist toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist toplum. Stalin’e göre, tarihteki her toplum, kapitalizme gelinceye değin bu şemada belirtilen ilk üç aşamadan (ilkel komünal, köleci ya da feodal) mutlaka ardışık bir biçimde geçmişti. Yani bu anlayışa göre, köleciliği yaşamadan feodalizme, feodalizmi yaşamadan da kapitalizme geçilemezdi. Aslında Stalin’in kurduğu bu şemanın mantığı, materyalist bir tarih anlayışından çok, kaderci determinist bir tarih anlayışını yansıtmaktaydı.

Marx’ın tarihsel evrim konusunda getirdiği açılımın, Stalin’in bu vülger yaklaşımıyla hiçbir ilgisi yoktu tabii ki. Marx esas olarak, ilkel komünal toplumun üç ayrı çözülüş biçiminden söz ediyordu. Birinci tip çözülüş, Asya tipi bir sınıflı toplum oluşumuna (Doğu despotizmi), ikincisi antik köleci topluma (Yunan ve Roma) ve üçüncüsü de feodal topluma yol açmıştır. Yani sözü edilen bu eski sınıflı toplumlar ya da uygarlıklar, biri diğerinin içinden çıkıp gelişmiş değillerdir. Her biri, ilkel komünist toplumun farklı zamanlarda ve farklı tipte çözülüşünün ürünüydüler.

Ne var ki, Marksist geçinen pek çok “sosyalist bilim adamı”, toplumların tarihsel evrimine ilişkin Marx’ın bu materyalist tarih anlayışını esas alacak yerde, o dönemde Stalin’in vülger tarih anlayışını sorgusuz sualsiz benimsemekte bir sakınca görmediler. Stalin’in evrim şemasını ve açılımını esas alan bu “bilim adamları”, her toplumun geçmişinde mutlaka bir köleci ya da feodal aşamanın varlığını keşfetmeye çalışıyorlardı ciddi ciddi! Eğer inceledikleri toplumun yapısı köleciliğe de feodalizme de uymuyorsa, o zaman orasından burasından çekiştirerek, ya köleciliğe ya da feodalizme uydurmaya çalışıyorlardı o toplumu. Çünkü Stalinci anlayışa göre, eski toplumlara ilişkin olarak, köleci ya da feodal kategorisi dışında başka bir sınıflı toplum kategorisi zinhar olamazdı! İşte tarihsel evrimi bu şabloncu yaklaşımla açıkladıkları için de, Asya’daki pek çok toplumu aynı “feodalizm” çuvalının içine tıkıştırıverdiler bu “bilim” adamları! Buna göre, eski Roma ve Yunan nasıl köleci bir toplum ise, eski Mısır da onlar gibi bir köleci toplum idi! Keza, eski İngiltere, Fransa nasıl feodal bir toplum ise, eski Çin, Hindistan, İran ve Osmanlı da öyle bir feodal toplum idi!

60’lı yıllarda pek çok Türkiyeli sosyalistin “tarihsel materyalizm” bilgisi de Stalin’in bu vülger tarih anlayışından ileriye geçmiyordu kuşkusuz. Stalin’in beşli şeması esas alınıp, kapitalizm öncesi her toplumun mutlaka köleci ya da feodal bir aşamadan geçmiş olduğu varsayımı bir kez doğru kabul edilince, Osmanlı’nın da mutlaka bu aşamalardan birine dahil edilmesi gerekiyordu doğal olarak! Eh, köleci bir toplum olmadığı açık olduğuna göre, Osmanlı olsa olsa feodal bir toplum olabilirdi ancak! Ve böylece, Türkiye kapitalizminin tarihsel arka planını oluşturan Osmanlı’nın toplumsal yapısı da üç aşağı beş yukarı Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplum şablonuna uydurularak izah edilmeye çalışıldı. Dolayısıyla, Osmanlı toplumunda üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri, sınıfsal yapı ve devlet, Avrupa feodalizmine benzer bir biçimde açıklanmaya başlandı. Hatta bununla da yetinilmedi; bu feodal yapının 60’lı yıllar Türkiye’sinde de hâlâ yer yer geçerli olduğunu “kanıtlayan” teoriler “geliştirildi”!

Ama bu şabloncu yaklaşımın bilimsellikle hiçbir ilgisi yoktu tabii. Nitekim sıra Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğini Avrupa feodalitesi ile kıyaslamalı olarak açıklamaya geldiğinde, bu şabloncu yaklaşımın tutarsızlığı apaçık ortaya çıkıyor ve o zaman da Türkiye tarihi ile ilgili pek çok canalıcı sorun yanıtsız kalıyordu.

Oysa Marx’ın Asya tipi üretim tarzı ve Doğu despotizmi üzerine yaptığı açılımlar, Osmanlı’nın tarihsel gerçekliğiyle ilgili tüm bu tutarsız yaklaşımları ortadan kaldırmaya yetecek zenginlikteydi. Marx’ın bu konudaki çözümlemeleri, hem Osmanlı sosyo-ekonomik formasyonunun Batı Avrupa feodalitesiyle olan temel farkını anlamak, hem de Türkiye kapitalizminin 150 yıllık gecikmişliğinin gerçek nedenlerini kavramak bakımından son derecede yararlı ipuçları sunmaktaydı.

Avrupa’nın farkı
Bilindiği gibi kapitalizmin ilk ortaya çıktığı ve gelişimini tamamladığı yer Batı Avrupa’dır. Batı Avrupa’nın feodal düzeni içinde büyüyen servetler ve ilerleyen üretim teknikleri, bir süre sonra ticaretin gelişmesine ve feodal zümreler sistemi dışında bir tüccar-müteşebbis sınıfın oluşmasına yol açmıştır. Bu yeni oluşan sınıf, feodal düzenin hiç bir zümresine dahil değildi ve istese de giremezdi. Gelişmesini sistemin dışında sürdüren bu yeni sınıf, ilerleyen dönemde, bir yandan emek-gücü ile üretim araçlarını bir araya getirip yeni bir üretim biçimini organize ederken, diğer yandan da gözünü yeni pazarlara, yeni ufuklara dikecekti. Dolayısıyla, Batı Avrupa’da, biriken servetlerin sermayeye dönüşmesi ve kapitalist üretim ilişkilerinin ilk nüvelerinin ortaya çıkması, daha feodal toplumun bağrında yaşanmaya başlamış bir süreçti. Özel mülkiyet, ferdi girişimcilik ve serbest mübadele ilişkileri temelinde gelişen bu tarihsel süreç, sonunda ticaret kentlerinin kendi kendini yönetme hakkını elde etmesi (özerkleşmesi) ve feodal zümreler düzeninin dışında, kent soylu bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasıyla sonuçlanacaktı.

Amerika’nın keşfi, yeni ticaret yollarının bulunması ve sömürgeciliğin başlamasıyla birlikte, altın ve değerli madenler de Avrupa’ya akmaya başladı. İşte bu süreçte iktisadi egemenlik alanını giderek genişleten burjuvazi, sonunda feodalizmin dayattığı yerelliğin dar çerçevesinden de kurtularak yeni ufuklara açılacaktı. 17. yüzyıla gelindiğinde ise Batı Avrupa’da feodalizmin çözülüşü tamamlanmış ve geniş topraklar üzerine serpiştirilmiş küçük mozaik parçalarını andıran feodal beyliklerin yerini, merkezi-mutlakiyetçi krallıklar almıştı. Burjuvazi bu süreçte merkezi-mutlakiyetçi krallıkla işbirliği yaparak gelişmesini sürdürdü. Ne var ki ulaşılan bu aşama da, gelişen üretici güçlerin ve büyüyen özel sermayenin (burjuvazinin) ihtiyaçlarını karşılamıyordu. Çünkü bu kez de mutlakiyetçi krallığın keyfi yönetimi ve kralın etrafındaki soyluların imtiyazları, burjuvazinin önünde bir engel olarak dikilmekteydi.

Bu durumda siyasal iktidarı ele geçirerek kralın keyfi yönetiminden kurtulmak ve soyluların imtiyazlarını saf dışı etmek burjuvazi için bir zorunluluk olmuştu. Nitekim ilerleyen yıllar içinde burjuvazi halk kitlelerini (köylüler, kent küçük-burjuvazisi, işçiler) yanına çekerek, kendi devrimini gerçekleştirmeyi ve kapitalist temeller üzerinde kendi siyasal toplumunu (yani burjuva devleti) inşa etmeyi başaracaktı. Önce Hollanda’da, sonra İngiltere’de yürüyen bu büyük mücadelenin en parlak zaferi 1789 Fransız devrimi oldu.

Burjuvazinin hizmetine koşulan yeni devlette (burjuva parlamenter cumhuriyet veya meşruti kralllık) görev yapacak siyasetçi ve bürokratları da bizzat burjuvazi organize edecekti. Bundan böyle devlet gücü, kralın keyfi kararları uyarınca değil, parlamento sıralarını dolduran sermaye sahiplerinin ekonomik çıkarları uyarınca kullanılacaktı. Böylece burjuvazi, ekonomik gücünü siyasal güçle taçlandırmış oluyordu.

Kısacası, Batı tipi gelişmenin ayırdedici özelliğine vurgu yapmak istersek şunu söyleyebiliriz: Batı’da bir burjuva sınıfın oluşması ve bu sınıfın kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmesi, kendisi de istisnai tarihsel koşulların bir araya gelmesiyle oluşan Batı feodalitesi içinde mayalanmıştır. Bu oluşum sürecinin esas dinamiği, feodal zümreler sisteminin dışına itilen ve bu nedenle de gelişmesini sistemin dışında yapmak zorunda kalan tüccar sınıfı olmuştur. Bu sınıf kendine yer açabilmek ve kendi çıkarlarına uygun bir düzen yaratabilmek için, daha baştan mücadeleci, girişimci olmak zorunda kalmış ve bu nedenle de bağımsız bir gelişme şansına sahip olabilmiştir.

Osmanlı toplumu ve Asya tipi üretim tarzı
Oysa tarihsel arka planı ve sosyo-ekonomik temeli Batı feodalitesinden farklı olan Osmanlı’da bu süreç, Batı’dakinden oldukça farklı yaşanmıştır. Osmanlı toplumunun sosyal bileşimi, tepedeki yönetici-devlet sınıfı (saray, asker-sivil bürokrasi, ulema) ile tabandaki doğrudan üreticilerden (tarımcılar ve zanaatkârlar) ibaretti. Hem tarım komünleri (reaya[1] çiftlikleri), hem de kentlerdeki zanaatçı loncaları, merkezi devletin sıkı kontrolü altındaydı. Her türlü ekonomik işlem, devlet tarafından düzenlenmekte ve denetlenmekteydi.

Avrupa’da kapitalizmin geliştiği yıllarda (16-17. yüzyıllar), Osmanlı’nın sosyal bünyesinde gelişmesini başlı başına ticarete dayanarak sürdüren, bu yolla servet biriktirerek güçlenen ve Batı feodalitesindeki gibi özerk bir konum elde edebilen bağımsız bir tüccar sınıfı söz konusu değildi henüz. Çünkü Osmanlı’da en temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin başından beri devlete ait olması nedeniyle, tarımdan elde edilen toplumsal artığın (reayanın ürettiği artık-ürünün) büyük bir bölümü de vergi ve haraçlar olarak merkezi bürokrasinin elinde yoğunlaşıyordu. Bu koşullar altında tarım topluluklarının elinde, başlı başına serbest mübadele ilişkilerine (özel ticarete) konu olabilecek anlamlı büyüklükte bir artık-ürün birikimi kalmıyordu geriye. Dolayısıyla, sistemin işleyişini şu ya da bu ölçüde etkileyecek özel bir ticari sermayenin birikmesi ve bu temelde özerk bir tüccar sınıfının ortaya çıkması, ya da Batı’da olduğu gibi özerk ticaret kentlerinin oluşması da söz konusu olamıyordu.

Osmanlı’nın klasik döneminde (17. yüzyıla kadar olan dönemde) ticaret hiçbir biçimde köy topluluklarına girebilmiş değildir. Bu dönemde ticaret, daha çok sarayın (despotun) ve kentlerde oturan asker-sivil yönetici bürokrasinin lüks tüketim ihtiyaçlarını karşılamak üzere yapılan uzak mesafe ticaretinden ibaretti. Yani köy topluluklarının ürettiği artık-ürün ancak devletin eline geçtikten sonra meta haline gelebiliyor ve ticarete (uzak mesafe ticaretine) konu olabiliyordu. Ne var ki bu tür bir ticaret de devletin görevlendirdiği memurların sıkı denetimi altında, yabancı ülkelerden gelen tacirler (Osmanlı sistemine dahil olmayan kimseler) tarafından gerçekleştirilmekteydi. Bu yüzyıllarda devletin yaptığı şey, değişim için değişim (meta ticareti) değil, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanım değerlerinin bir değişimiydi.

Osmanlı’da ekonominin esas temelini oluşturan reaya çiftliklerindeki doğrudan üreticinin (reayanın) durumuna gelince; bu kesim, kentlerdeki ekonomik ve toplumsal hayatın tamamen dışında, kendi içine kapanık bir ekonomik yaşam sürdürmekteydi. Asyatik karakterde olan bu tarım topluluklarında ne toprakta özel mülkiyet, ne meta, ne de mübadele ilişkileri gelişmişti. Ayrıca da bu topluluklarda işbölümünün düşük düzeyde olması ve tarım ile zanaatın topluluk içinde birbirini tamamlayan birlikteliği, her türlü ihtiyacın topluluk içinde karşılanmasına yol açıyor ve bu da tarım topluluklarını kendine yeterli, dışa kapalı ekonomik birimler haline getiriyordu. Bu özellikleri nedeniyle, tarım toplulukları, Osmanlı despotizmi altında yüzlerce yıl sürekli kendini tekrarlayan bir bitkisel yaşam sürdürdüler.

Engels bir yazısında, masum ve zararsız gibi görünen bu Asyatik tarım komünlerinin, varlıklarını sürdürdükleri her yerde, Doğu despotluğunun ekonomik temelini oluşturduklarını söylemişti. Özel mülkiyetin, gelişmiş bir işbölümünün ve serbest mübadelenin olmadığı yerde, elbette ki pazarın ve kapitalist ilişkilerin gelişebilmesi de mümkün olamazdı. Marx da yaptığı araştırmalarda, Asya tipi üretim tarzının egemen olduğu toplumların, değişime karşı en dirençli toplumlar olduğu kanaatine varmış ve bu toplumların, kapitalizmi geliştirecek içsel dinamiklere sahip olmadığını ve dolayısıyla, kapitalizmin bu toplumlara ancak dışsal bir etken olarak girebildiğini (Hindistan örneği) söylemişti.

Bu açıdan baktığımızda, Osmanlı toplumunun evriminin Batı’daki gelişmeyle tam bir tezat oluşturduğunu söyleyebiliriz. Batı’da devlet, bizzat toplumun geçirdiği evrime göre, yani toplumsal sınıfların ekonomik ilişkilerdeki ağırlığına göre biçimlenmiştir. Oysa Osmanlı’da bunun tam tersi olmuş, toplumsal ilişkiler ve sınıflar, despotik devletin elinde yoğrularak biçimlenmiştir.

Osmanlı toplumunda üretici olmayan (asalak) devletlû sınıfın toplam nüfus içindeki payı, Orta Çağ Avrupa’sının feodal toplumlarındaki yönetici sınıfa oranla çok daha büyük bir yer tutmaktaydı. Yönetici devlet sınıfına mensup nüfusun bu denli kalabalık oluşu, Osmanlı kentlerinin oluşması ve Batı’ya nazaran farklı bir işlev kazanmasında da esaslı bir rol oynamıştır. Her şeyden önce bu kentler, Batı’da olduğu gibi feodal otoriteye (senyöre) karşı mücadele ederek özerklik kazanmış kentler değillerdi. Tam tersine bu kentler, bizzat merkezi devletin kurduğu ve devlet sınıfının ikamet ettiği bir tür askeri yönetim karargâhı gibiydiler. Yönetici devletlû sınıfın konuşlanması ve ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğuyla oluşturulan bu kentlerde kuşkusuz belirli oranda sanayi ve ticaret organize edilmekteydi. Fakat gerek sanayi gerekse ticaret, doğrudan iç ve dış pazar için yapılan serbest bir faaliyet (değişim için değişim) olmaktan çok, kentlerde ikamet eden devletlû sınıfın ve onların hizmetkârlarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir faaliyetten ibaretti. Dolayısıyla, esnaf ve zanaatçı loncalarının yaptığı bu sınırlı faaliyet, devletin mutlak kontrolü altında işleyen bir “üretim” ve “ticari” faaliyet olmaktan öteye geçemiyordu.

Despotik merkezi bürokrasinin mutlak denetimi ve belirleyiciliği altında işleyen bu üretim ilişkileri, Batı’da serbest mübadele ilişkilerinin yarattığı gibi bir pazar ekonomisinin gelişmesini ve dolayısıyla devletten bağımsız bir sivil toplum alanının oluşmasını tarihler boyunca engellemiştir. Bu nedenle, Batı’da 16 ve 17. yüzyıllarda ticarete dayalı ilkel sermaye birikimi temelinde gelişen kapitalist ilişkiler ve bir burjuva sınıfının oluşumu süreci, aynı yüzyıllarda Osmanlı’da hiç yaşanamamıştır.

Osmanlı’daki gibi mutlakiyetçi despotik bir egemenlik altında biçimlenmiş olan sosyo-ekonomik yapılar içerisinde, Batı’da görülen kapitalist gelişmeye yol açacak içsel dinamiklerin oluşabilmesi çok güçtü. Engels de 1890’da Neue Zeit’ta yayımlanan bir makalesinde bu konuya işaret ederek şunları yazdı:

Gerçekten de, tıpkı bütün Doğu egemenlikleri gibi, Türk egemenliği de, kapitalist bir toplumla uzlaşmayacak bir şeydir; çünkü elde edilen artık-ürünü zorba valilerin ve gözü doymaz paşaların pençesinden kurtarmak imkânsızdır; burada, burjuva mülkiyetinin ilk temel şartını, yani tüccarın ve malının emniyet altında bulunması halini görmüyoruz.[2]

Osmanlı’da siyaset de bürokrasinin mülkiyetindeydi
Toprağın başlıca üretim aracı olduğu ve hep öyle kaldığı Osmanlı’da gücü elinde bulunduranlar, toprağa hükmedenlerdi elbette. Osmanlı’da toprakların mülkiyeti devlete ait olduğu için, bu gücü mutlak olarak elinde bulunduran, egemen devletlû sınıf, yani saray ve merkezi bürokrasi idi. Osmanlı’nın Batı feodalitesinden temel farkı da buradaydı. Batı’nın feodal toplumunda yüksek devlet görevleri ve bu görevlere bağlı makamlar (yüksek bürokrasi) doğrudan özel toprak sahibi soyluların, yani toprak aristokrasisinin (prensler vb.) elinde olurdu genellikle. Oysa Osmanlı’da bürokrasi, özel toprak sahipliğinden, soyluluktan vb. geliyor değildi. Osmanlı bürokrasisi, devşirme usulüyle toplanıp sosyal kökeniyle bağları tamamen kesilen ve özel olarak devlet görevleri için eğitilip hazırlanan kapıkullarından oluşuyordu. Dolayısıyla, Osmanlı bürokrasisinin gücü, Batı feodalitesinde olduğu gibi özel mülkiyet (toprak) sahibi oluşundan değil, devleti mülk edinmesinden ve dolayısıyla devlete ait mülkiyeti yönetme yetkisinden kaynaklanıyordu. Batı feodalitesinde bürokrasi, son tahlilde soylu toprak sahipleri (feodal beyler) sınıfının genel çıkarlarının hizmetindeydi. Osmanlı despotizminde ise bürokrasi, devletlû sınıfın çıkarlarının, yani yönetici sınıf olarak kendisinin hizmetindeydi.

Batı feodalitesinde sosyal mücadele, büyük toprakların özel mülkiyetini tekelinde bulunduran soylular (senyörler, lordlar) sınıfı ile, emekçi köylüler ve gelişen kentli sınıf (burjuvazi) arasında olmuştur. Ve bu mücadele kendi tarihsel gelişimi içinde çeşitli siyasal biçimler alarak ilerlemiş, sonunda feodalizmin tasfiyesiyle noktalanmıştır. Oysa Osmanlı’da bu mücadele, devlete ait toprağın yönetimini ve denetimini devlet adına elinde bulunduran merkezi bürokrasi ile, bu toprağın gelirine fiilen el koymaya kalkışan ve devletin merkezi otoritesine başkaldıran merkezkaç güçler (derebeyleşen eşraf ve mütegallibe) arasında olmuştur hep. Tabii bu da bir iktidar mücadelesiydi; ama, Batı’da olduğu gibi ezilen, sömürülen emekçi köylüler ve yükselen burjuvazi ile feodal aristokrasi arasında değil, egemen merkezi bürokrasi ile onun iktidarına ortak olmak isteyen merkezkaç güçler (taşradaki devlet arazilerine el koyan âyan, bey, ağa takımı) arasındaki bir mücadeleydi bu.

Nitekim sömürücü sınıflar arasındaki bu mücadele, Osmanlı’nın çöküşüne kadar da hep devam etmiştir. İktidarını başkalarıyla paylaşmaya pek gönüllü olmayan Osmanlı merkezi bürokrasisi, bu konuda her türlü mücadeleyi göze alarak ve her türlü entrikaya başvurarak hegemonyasını sürdürmesini bilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı’nın merkezi despotik devlet düzeni zaman zaman sarsıntı geçirmesine rağmen, her seferinde yeniden otoritesini tesis ederek ayağa dikilmesini bilmiştir. Keza, taşradaki mütegallibe de, merkezi otoritenin bu zayıflama ve sarsıntı dönemlerinde, aynı yöntemlere başvurarak, merkezi bürokrasiye karşı iktidar mücadelesini sürdürmüştür. Tarihe baktığımızda, benzer süreçlerin diğer Asya tipi imparatorluklarda (örneğin Çin, İran gibi) da aynı şekilde yaşandığını görmekteyiz.

Osmanlı merkezi otoritesinin zayıflamasıyla birlikte, özellikle 18. yüzyıldan itibaren, İmparatorluğun Asya’daki topraklarının büyük bir bölümünün idaresi, hukuken olmasa bile fiilen yeni güç odaklarının (ayanların) eline geçti. Bu dönemde merkezkaç güçlerin elinde önemli sayılabilecek servetlerin biriktiği biliniyor. Fakat bu servet birikimi, hiç bir zaman Batı’daki gibi özerk bir ticaret sermayesinin gelişmesine ve dolayısıyla müteşebbis bir sınıfın (burjuvazinin) oluşmasına yol açmadı. Çünkü merkezkaç güçlerin elinde biriken bu servetler de son tahlilde ticaretin ve müteşebbis sermayenin gelişmesinde değil, daha çok devlet katında mevki, makam yani mansıb satın alarak Osmanlı yönetici sınıfına dahil olmak için kullanılacaktı. Hukuki açıdan kimseye toprakta tam olarak özel mülkiyet hakkının tanınmadığı ve sık sık servetlerin müsaderesine başvurulduğu Osmanlı düzeninde, taşrada şu ya da bu yolla servet biriktirip zengin olan eşraf ve mütegallibe için gene de en tercih edilir yol, canlarının ve mallarının emniyetini sağlamak üzere, resmi görevler satın alarak devletlû-yönetici sınıfın saflarına katılmaya çalışmak oluyordu. Osmanlı yönetim sistemi de buna özellikle izin veren bir sistemdi zaten. Çünkü ancak bu yolla merkezkaç (rakip) güçleri kendi bünyesi içine alarak eritebiliyordu merkezi bürokrasi!

Özetle söylemek gerekirse, Osmanlı devletinin eski despotizminden gelen temel bir ilkesi 19. yüzyılda da geçerliliğini koruyordu hâlâ. Osmanlı merkezi otoritesi (saray ve merkeziyetçi-despotik bürokrasi), kendisine rakip olacak özerk ekonomik güç odaklarının oluşmasına ve yaşamasına asla imkân tanımak istemezdi. Çünkü bu güçlerin yaşamasına imkân tanımak demek, padişaha ve merkezi bürokrasiye ait olan toplumsal artık-ürüne başkalarının da ortak çıkması ve dolayısıyla merkezin ekonomik payının azalması demekti. Bu da devletlû sınıfın (bürokrasinin) gönül rızasıyla katlanacağı bir şey değildi elbette! Ayrıca merkezi bürokrasinin buna katlanması, siyasal iktidarının da zayıflaması anlamına gelirdi. O nedenle, Osmanlı devletinde egemen sınıfı oluşturan merkezi bürokrasi, kendini zayıf hissettiği dönemlerde merkezkaç güçlere mecburen verdiği tavizleri, kendini güçlü hissettiğinde derhal geri almayı ilke haline getirmiş bir sınıftı.

Toparlayacak olursak, Osmanlı’da, Batı’daki gibi bir kapitalistleşme sürecinin yaşanması, yani ticaret temelinde bir servet birikiminin oluşması ve bu temel üzerinde özerk bir müteşebbis sınıfın gelişip güçlenerek kapitalist üretim ilişkilerini yaygınlaştırması, Müslüman-Türk nüfus bakımından 19. yüzyılın sonuna kadar görülmüş bir olay değildir. Bu söylediğimizin tek istisnası, Balkanlar’daki gayrimüslim azınlıkların 19. yüzyılın sonlarına doğru başlattığı girişimler olabilir.

Osmanlı’da burjuva dönüşüm süreci, Batı’ya kıyasla en az yüz elli yıllık bir gecikmeyle (esas olarak da 1908 Jön Türk Devrimiyle) başlayabilmiştir. Ama Batı’dan farklı olarak bu süreç, daha baştan merkezi bürokrasinin denetiminde işleyen, tepeden güdümlü bir süreç olmuştur. İlk olarak İttihat ve Terakki iktidarında şekillenen kapitalistleşme-modernleşme projesi, Cumhuriyet döneminde de gene merkezi bürokrasinin (bu kez Kemalist bürokrasinin) güdümünde, otoriter bir proje olarak devam etmiş ve ancak devletin kapitalist uygulamalarıyla (1929-39) işlerlik kazanabilmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı merkezi bürokrasisinin geleneklerinin Cumhuriyet döneminde de yaşatıldığını söylemek pek de abartılı bir saptama olmaz. Evet, bizde asker-sivil yüksek bürokrasinin, sermaye sahibi burjuvaziye rağmen siyasal iktidar mekanizması içinde neden bu kadar etkin olabildiğini ve neden Batı’daki bürokrasiden oldukça farklı bir profil sergilediğini anlamak herhalde zor almasa gerek!

Nitekim Osmanlı’nın Batı karşısında her bakımdan bağımlı hale geldiği ve bir yarı-sömürge durumuna düştüğü 19. yüzyıl ile, yeni bir devletin (TC’nin) kuruluşunun ön koşullarının mayalandığı 20. yüzyılın ilk çeyreği, Osmanlı bürokrasisinin özgül konumunu ortaya koyması bakımından çok önemli bir tarih kesitini oluşturmaktadır. Bu bakımdan, Tanzimat, Islahat, Birinci Meşrutiyet, 1908 Jön Türk devrimi, İkinci Meşrutiyet, Milli Mücadele ve nihayet Cumhuriyet’in kuruluşu süreçlerinde asker-sivil bürokrasinin oynadığı başat rol iyi incelenirse, “devleti kurtarma” çabalarının bu kesime nasıl ayrıcalıklı bir konum kazandırdığı daha da iyi anlaşılacaktır!

[1] Reaya sözcüğü, Osmanlı’da devlet mülkiyetindeki toprakta (tımar) çalışan doğrudan üretici bağımlı köylüler için kullanılan bir terimdir. Arapça raiyye ya da raiyyet (sürü) sözcüğünün çoğuludur. Reayanın belirleyici özelliği vergi yükümlülüğüdür.

[2] Aktaran: Selahattin Hilav, Marx, Türkiye Üzerine, Önsöz içinde, Gerçek Yay.,1966, s.9

marksist.net/mehmet-sinan/mode

Modernleşen Despotizmin Sivilleşme Sancısı

Mehmet Sinan

Kendisini dünyaya "parlamenter demokratik" bir rejim olarak tanıtan Türkiye’deki burjuva rejimin, Batı’ya kıyasla sergilediği anormallik ve çarpıklıklar, özellikle AB süreci başladığından bu yana, hem içerde hem de dışarda iyice göze batar olmuştur. Gerçekten de bu ülkede asker-sivil yüksek bürokrasinin siyasal iktidar mekanizması içinde sahip olduğu özgül konumun (ya da statünün), Batı’nın burjuva parlamenter rejimlerinde görev yapan bürokrasinin konumundan oldukça farklı ve oldukça fazla bir şey ifade ettiği çok açıktır. Acaba bu farklılık nereden kaynaklanmaktadır? Bu soruyu sağlıklı bir şekilde yanıtlayabilmek için, bizdeki asker-sivil yüksek bürokrasinin (aristokratik bürokrasi de diyebiliriz buna) tarihi köklerine inmek ve bu sosyal kategorinin Osmanlı’dan Cumhuriyete uzanan tarihsel süreçteki serüvenine biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Bu aynı zamanda, Türkiye ile Avrupa kapitalizminin tarihsel gelişme farklılıklarını anlamamız bakımından da önemli ipuçları sunacaktır bize.

marksist.net/mehmet-sinan/mode

Fosil kemiklerin içinden çıkan sırlar | Metabolik izler tarihöncesi yaşamı yeniden yazıyor
numedya24.com/fosil-kemiklerin

14 yıllık cihatçı intikam içgüdüsü sürüyor: “Aleviler tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a!”

Yerli ve yabancı medya organlarında Suriye’de azınlıklara, bilhassa Aleviler ile Dürzilere yönelik her türlü mezalim ve katliamlara ilişkin haberler yapmakla birlikte Batılı ve Orta Doğulu yetkililer çıkarları uğruna bunları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir. Zira jeopolitik hesaplar açısından Suriye’deki iktidarın ayakta durması siyasi, ekonomik, stratejik ve güvenlik bakımından daha öncelikli ve faydalı görülmektedir.

Faik Bulut

Bu yazımızda HTŞ yönetimine bağlı cihatçıların Suriye genelinde ve geçici hükümet desteğinde 25-28 Aralık’taki saldırılarını ve azınlıklara yönelik insanlık suçlarını irdelemek istiyoruz.

Derlediğimiz haberlerin kaynaklarını şu linklerden bulmak mümkün: thecradlearabic.com/articles/d. thecradlearabic.com/articles-i. bbc.com/arabic/articles/c140g3. thecradlearabic.com/articles/y. thecradle.co/articles/alawites. thecradle.co/articles/alawites.

DSG (Demokratik Suriye Güçleri) tarafından yapılan açıklamada, çatışmaların Şam hükümeti Savunma Bakanlığı’na bağlı grupların Halep’teki Şeyhan Meydanı’nda bulunan bir Asayiş noktasına saldırmasıyla başladığı öne sürüldü. Açıklamada, saldırı sonucu iki asayiş üyesinin yaralandığı belirtildi.

DSG, hükümete bağlı unsurların Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini ağır silahlarla hedef aldığını savunarak, Şam yönetimini kendi emrindeki grupları kontrol edememekle suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı ile resmi haber ajansı SANA ise olaylara ilişkin farklı bir tablo çizdi. Şam yönetimi, DSG güçlerinin ortak kontrol noktalarından aniden çekilerek Suriye askerlerine ateş açtığını ve yapılan anlaşmalara “ihanet” ettiğini ileri sürdü.

Birkaç gün sonra da HTŞ güçlerinin Tişrîn Barajı bölgesine toplarla saldırması sonucu bazı siviller yaralandı.

Ensar’ul Sünnet Tugayları isimli radikal Selefi örgüt Humus’ta Alevilere ait İmam Ali Bin Abi Talib Camisine saldırı düzenledi; 8 kişi öldü, en az 18 kişi de yaralandı. Bombalanan yerin “Sünni camisi olmadığını” vurgulayan örgüt, bundan böyle “imansız ve dinden dönen herkesin hedef alınacağını, saldırıların artarak devam edeceğini” açıkladı.

Amerikan düşünce kuruluşu Savaş Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Ensar’ul Sünnet Tugayları, IŞİD’den destek alıyor. Ancak örgüt, IŞİD bağlantısını reddediyor.

Suriye’nin başta Lazkiye ve Tartus kentleri olmak üzere birçok kıyı kentindeki Aleviler sokaklara çıkarak protesto eylemleri düzenledi. Suriye ve Diasporadaki Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazal Gazal, bu saldırının ardından kitlesel barışçıl gösteri çağrısı yaptı. Gazal ayrıca federasyonla ilgili taleplerini yineleyerek “İç savaş istemiyoruz ve kaderimizi belirlemek bizim hakkımızdır” ifadelerini kullanarak son saldırıları “imha savaşı” olarak nitelendirdi.

Üç aşamalı tutuklama furyası

Öte yandan Reuters haber ajansı analizinde, yeni Şam yönetiminin üç dalga halinde tutuklamalarla Esad rejiminden kalan hapishaneleri doldurduğu yazılıyor.

İlk dalga Esad’ın geçen yıl 8 Aralık’ta devrilmesiyle başladı ve rejim güçlerine mensup binlerce asker yeni yönetim tarafından tutuklandı.

İkinci dalga Mart 2025’te, Alevi nüfusunun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus’ta yaşanan şiddet olaylarının ardından geldi.

Üçüncü dalga ise Dürzilerin yoğun yaşadığı Süveyda bölgesinde temmuz ayında başlayan şiddet olayları sonucu gerçekleşti.

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü (SOHR), Alevilere yönelik bu olaylarda yaklaşık 1600 kişinin Şam destekli milisler tarafından öldürüldüğünü öne sürmüştü. Bunlardan 600’den fazlasının sivillerden oluştuğu savunulmuştu. Analizde, Şam güçlerinin çoğu erkek yüzlerce Alevi’yi tutuklamaya devam ettiği ileri sürülmektedir.

Süveyda şehrinde rejim yanlısı Bedevi aşiretlerle muhalif Dürzi gruplar arasındaki adam kaçırma olaylarıyla 13 Temmuz’da başlayan çatışmalar hızla büyümüştü. Yaklaşık bir hafta süren ve ateşkesle sonuçlanan çatışmalarda, Şam yönetimine bağlı silahlı birlikler, gerginliğin durdurulması amacıyla bölgeye gönderilmişti.

Reuters analizinde, bunlara ek olarak Esad rejimiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla Sünni Müslümanların tutuklandığı da ifade ediliyor. İnsan hakları aktivistlerinden “İran ve Hizbullah’la bağlantıları” gerekçe gösterilerek yakalanan Şiilere kadar birçok kişinin rejimden kalan hapishanelere atıldığı savunuluyor.

Haberde, bu kişilerin çoğu hakkında resmi bir hukuki süreç başlatılmadığı iddia ediliyor. Esad döneminden kalma 28 cezaevi ve gözaltı merkezinin yeniden faaliyete geçtiği belirtiliyor. Ayrıca mahkûmlara işkence edildiği, 11 kişinin gözaltında yaşamını kaybettiği öne sürülüyor.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Reuters haber ajansına gönderdiği açıklamada şu ifadelere yer verdi: Yapılan ihlallerin boyutu göz önüne alındığında, Suriye’de eski rejim altında işlenen suçlara karışanların sayısı çok fazladır. Rejimle bağlantılı kişilerin işlediği diğer suçların yanı sıra geçmişte işlenen suçlar, yeni ihlaller, güvenlik ve istikrara yönelik tehditler de söz konusu.

Mahkûmlara kötü muamele edildiğine dair iddiaları reddeden Şam yönetimi, Esad’ın düşüşünden sonra Suriye’nin hukuk, yargı ve güvenlik kurumlarının yeniden inşa edilmesi gerektiğini belirtiyor.

Bu gelişmeler sonucu Şam yönetimi sorumluluğu üslenmeyip tam aksine azınlıkları suçladı. Örneğin Alevi gösterilerini dışardan kışkırtma ve Esat yanlısı unsurların bir tertibi olarak gösterdi ve Süveyda’daki Dürzi hareketini İsrail ile işbirliği halinde ülkeyi bölmeye çalışan hainler olarak adlandırdı. DSG’yi ise Alevilere ile Dürzilere siyasi ve askeri destek verip Şam hükümetine karşı kışkırtmakla suçladı.

Gerçekler neyi gösteriyor?

Noel sabahı Suriye’deki bütün kiliseler çanlarını çalarak cemaat ibadethanelerinde toplanmaya çağırdı. Ayinlerde şöyle bir talep onaya sunuldu:

“Bizler artık daha fazla dayanamıyoruz. Üstümüzdeki zulüm ve baskı giderek artıyor. Öyle ki, Avustralya’ya topluca iltica etmek niyetindeyiz. Sadece Şam’daki kiliselere mensup 15 bin Hıristiyan bu konudaki dilekçemizi imzaladı. Bu olay şimdiye kadar diken üstünde duran ancak yine de sessizliğini koruyan ve baskılar sonucunda sayıları giderek azalan cemaat mensuplarımızın Ahmed Şara yönetiminin vaatlerine artık inanmadığın bir delilidir.”

Toplam nüfusun yüzde 10’unu teşkil eden Hıristiyan topluluğun 14 yıllık Suriye iç savaşı sırasında sayılarının giderek azaldığı gözlenmektedir. İktidara gelmeden önce ve Şam’da iktidar koltuğuna oturduğunda Şara herkese eşit muamele edeceğine söz vermişti. O kadar ki Hıristiyan cemaatin dini kutlamaların tamamına gönül rahatlığıyla katılabileceğini söylüyordu. Nitekim ziyaret ettiği bir kilisede batı kamuoyuna yönelik mütebessim görüntüler vermişti. Ancak zaman bunun tam tersini gösterdi.

Suriye muhalefet liderlerinden George Barşini, “HTŞ’nin sistematik bir katliam yürüttüğünü, binlerce Alevi erkeğini tutuklayıp zindanlara attığını ve geleceğe yönelik imha planları yaptığını” dile getiriyordu. 8-25 Aralık 2024 tarihleri arasında cihatçılar çok sayıda Hıristiyan köyüne baskın düzenleyerek manastır ve kiliseleri bastı; ikon ve kutsal sembolleri yaktılar ve ibadethane görevlilerini öldürdü.

Gelişmeler günü gününe şöyle oldu:

19 Aralık: Hama’da Ortodoks Grek Kilisesi yakıldı. Başpiskopos Baalbaki şöyle diyor: “Bir grup geldi, silahlarını bize doğrulttu, Kilisenin fresklerini çizdi.”

22 Aralık: Safsafa isimli köyde Alevilerle Hıristiyanların mülklerine baskın yapıldı. Paraları gasp edildi ve kadınlarına şiddet uygulandı.

23 Aralık: İslamcı gruplar Hama’daki kilisenin önündeki Noel ağacını yaktılar. Engellemeye çalışan gençlere ateş açtı.

24 Aralık: İslamcı bir grup Hums’a yakın Baruha köyündeki Alevi ziyaretgâhını yakarak değerli eşyaları talan etti.

25 Aralık: Cihatçı militanlar, Alevilerin kutsal şahsiyeti Ebu Abdullah el Hasibi’nin 700 yıllık türbesini yakıp yıktılar; 5 hizmetliyi katlettiler. Başlarına ayaklarıyla bastıkları görüntüleri ise kamuoyuyla paylaştı.

5 Ocak 2025: Şam’ın El Kasa mahallesindeki kiliseyi basan Selefiler atları ve İŞİD bayraklarıyla ibadethanenin içine daldılar. Burcul-Rus meydanında ise kadınları zorla tesettüre girmeye zorladılar. Kadın ve erkeklerin bir arada dolaşmasını engelledi.

15 Ocak: Hums şehrindeki Hıristiyanlara ait üniversiteye baskın düzenleyen Selefiler kuruma el koymaya kalktı.

15 Ocak: Şam’daki El Kasa mıntıkasındaki Hıristiyanlar maskeli İslamcıların hedefi haline geldiler. Guta bölgesindeki militanlar kadınların tam tesettüre girmesini istediler. Ayrıca sigarayı yasakladılar. Müdahale etmek isteyen Hıristiyan gençler ise ateş edilerek dağıtıldı.

16 Ocak: Hama’daki Ortodoks kilisesine tekrar saldırıldı, kapı ve pencereleri sökülüp atıldı.

15 Şubat: El Nasara vadisindeki Hıristiyan köyleri yoğun saldırılara maruz kaldı. 12 çocuk kaçırıldı.

17 Şubat: Hums’taki Zeydel köyü, Selefi militanların saldırısına uğradı. Mezarlıklar tahrip edildi, haçlar ve dini semboller parçalandı.

Hıristiyan ve Alevi cemaatleri günümüzde de ev baskınlarına, talana ve geniş anlamıyla tehcire zorlanmaktadırlar. Pek çok köyde uluorta yaylım ateşine maruz kalan köy mensupları direnmenin bedelini canlarıyla ödemektedir.

Katliamların 14 yıllık bilançosu

Esad devrilmeden önce de azınlıklar açısından değişen bir şey yoktu. El Gavr köyüne iki konvoyla baskın yapan HTŞ militanları köylüleri yaylım ateşine tuttular. Okula atılan roket atışıyla pek çok öğrenci hayatını kaybetti veya yaralandı. Sokaklar tarandı, yaşlılar ile gençler kurşunların hedefi oldular. Katledilenlerin gömülmesine izin verilmedi, köyde ne varsa talan edilip yağmalandı.

Hums’un kuzeydoğusundaki yerleşim yeri El Muharrrem el Favkani’de 34 bin Alevi yerinden edilmişti. Onların yerine İdlib’den getirilen 300 bin cihatçı ailesi yerleştirildi.

Hama’ya bağlı Metnin mahallesindeki Aleviler dövülerek evlerinden çıkarılıp atılmış, mal ve mülkleri gasp edilmiş, geri dönmek isteyenler ise dövülerek öldürülmüştür.

Hums’a bağlı Cabburin köyünün bir mahallesine baskın yapan militanlar arama tarama bahanesiyle tutukladıkları kimi Alevileri Asi nehrine atmış; yaşlılar işkenceden geçirilmiştir.

Yine Hums’a bağlı iki Alevi köyü ile Dasniye çevresindeki bir Kürt köyü baskına uğramış; sakinleri yakalanıp dövülerek katledilmiş.

Humslu Gazeteci Vahid Yazbek’in anlatımına göre; hastane morgunda kimliği belirsiz onlarca kişi mevcutmuş. Toplam 125 kişinin çoğunun yüzleri tanınmaz haldeymiş. Gazeteci Nidal Hamade tanıklığına göre ise Hama ve Hums’taki hapishanelerden hastanelere getirilenlerin çoğunda işkence izleri varmış. Cesetler genelde eski asker ve subaylara aitmiş. Bunlardan bir kısmı alnından vurularak öldürülmüş.

Hama’ya bağlı Arza köyünde katledilenler de Asi nehrine atılmış. Fahel beldesinde 58 Alevi köylü HTŞ militanları tarafından öldürülmüş. Şam’ın düşmesinden sonra kuşatmaya alınan 30 bin Suriyeli askerden hastane morglarına kaldırılanların vücutlarında işkence izleri görülmüş.

Kadınların değişmeyen kaderi

İktidar değişikliğinin hemen sonrasında Hums Üniversitesinden Profesör Raşa el Ali dâhil onlarca kadın rejim taraftarlarınca öldürülmüştür. İlaveten onlarca Alevi ve Hıristiyan kadının kaçırılışı video görüntüleriyle kanıtlanmıştır.

Hayatta kalan 70 yaşındaki bir kadının yerel medyaya aktardığına göre yaklaşık 100 –doktor, mühendis, öğretmen gibi- meslek sahibi kadın iktidar değişikliğinin hemen ardından sadece iki gün içerisinde İslamcı militanlarca kaçırılıp HTŞ’nin hükmettiği İdlib bölgesine cariye olarak götürülmüş ve esir pazarında satılmış, bazıları da İŞİD’in yaptığı gibi organ kaçakçılarına teslim edilmiştir.

Katliam fetvaları

Şam’daki Alevi katliamına yakından tanık olan Mazın isimli Hıristiyan genci anlatıyor: “Arabamın içinde sigara içiyordum. HTŞ kolluk kuvvetlerinden biri yanıma gelip Ramazan ayında niçin sigara içtiğimi sordu. Hıristiyan olduğumu söyleyince, elimdeki sigarayı çekip aldı ve ‘Bekleyin, sıra size de gelecek. Ama şu andaki önceliğimiz Alevileri ortadan kaldırmaktır” dedi.

Şam yönetiminin “size dokunulmayacak” yolundaki vaadine rağmen, yukarıdaki son tehdit ibaresi sosyal medyada yaygınlaştı; artık cihatçılar “sıra size de gelecek” sloganını paylaşmaya başladılar. Nitekim Temmuz 2025’de Dürzi toplumuna yönelik saldırıdan Hıristiyanlar da nasibi aldı. Toplamda Süveyda ve çevresinde 6 kilise yakıldı, Halid Mazhar isimli Evangelist keşiş ile aile efradı (13 kişi) imha edildi. Kimi tanıklara HTŞ adına şehre saldıran bazı militanlar IŞİD sembollerini sokaklarda dolaştırıyorlardı.

Hal böyle olunca IŞİD cihatçılarıyla IŞİD militanları arasındaki farklar fiilen azalmış oldu. İkisini ayıran çizgi bulanıklaştı.

Çıplak gerçeği üç ibretlik örnekte görmek mümkün: Şam’ın düşmesiyle birlikte dört bir yanı istila eden Selefiler “Aleviler Tabuta, Hıristiyanlar Beyrut’a” naraları atıyorlardı.

Doğrusu, iç savaşın başlangıcında Hama ve Hums’ta bulunduğum sırada, bu sloganın yazılı halini duvarlarda görmüştüm. Silahlı iç savaş henüz başlamamışken İslamcıların sloganı “El Savra El Silmiye” (Sivil İtaatsizlik, Sivil İsyan) idi. Bir süre sonra yine aynı bölgelerde dolaşırken bu kez mezhepçilik ön plana çıkmıştı. “El Savra El Sünniye” (yani Sünni Devrim”) sloganı rağbetteydi.

HTŞ’nin iktidara gelişinden bu yana da Emevilik ön plana çıkarılmakta; o döneme ait mezhepçi söylemler ile baskı politikaları başta Colani olmak üzere geçici Suriye hükümetinin ana çizgisi haline gelmiştir.

Sebebi şudur: Tarihsel arka planda bağnaz fetvalarıyla bilinen Ortaçağ din adamı İbn Teymiye’nin mezhepçilik ve cihat hakkındaki katı söylemleri, günümüz Selefi militanlarınca rehber kitabı niteliğindedir.

İç savaşı sırasında ise fanatik mezhepçi Şeyh Adnan el Arur, Riyad’daki El Wisal TV kanalındaki bir konuşmasında üstü örtülü ölüm fetvası vermişti: “Ey Aleviler! Allah adına yemin ederim ki, sizleri lime lime edip etinizi köpeklere atacağız. Ey cemaat, cihada koşun, Allah sizleri Alevi toprakları ile kadınlarıyla mükâfatlandıracaktır!”

Benzer bir çağrı da Selefi İmam Yasin El Acluni tarafından yapılmıştı. “Alevi ve Dürzi kadınları sizlere helaldir. Ancak onlarla nikâhlanmak olmaz. Evlenmeden, onları istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.”

İşte bu fetvalar, daha sonra Arap dünyasındaki Selefilerce örnek alındı; her türlü zorbalık, baskı, öldürme ve vahşete yal açtı.

“Öldür ama videolarını paylaşma!”

Vahşet videolarının paylaşılmasından sonra özellikle de Batı kamuoyunun tepkilerinden sonra Huzeyfe Azzam ve Ebu Mahmud el Sus gibi HTŞ komutanları bu tamimi yayınladılar. Ondan sonra katledilenler hakkında “Eski rejimin artıklarını temizleme” deyimi kullanılır oldu. Böylelikle suç delillerini saklamış oldular.

Şam’ın düşmesinden sonra Suriye resmi televizyonuna ilk çıkan Ebu Mahmud el Sus, Aralık 2024’te “Suriye halkı yekvücuttur, ayrılamaz!” demesine rağmen 13 Ocak 2025’te taraftarlarına şöyle sesleniyordu:

“Uyarımızdır! Bir şey yapmak istediğinizde asla kayda geçmeyin, geride iz bırakmayın. Asla kendinizi teşhir edip ele vermeyin. İstediğinizi yapın ama görüntüsüz olsun. Çünkü bunlar devrimi ve devrimcileri rezil rüsva eder. Sonradan başımızı ağrıtır. Ben, size burada Esat rejiminden geride kalanların tümünü ortadan kaldırma iznini veriyorum. Hiç kimse sizi bunu yapmaktan alıkoyamaz.”

Devletler katliamlarla değil, bölgedeki çıkarlarıyla ilgilenir.

Yerli ve yabancı medya organlarında Suriye’de azınlıklara, bilhassa Aleviler ile Dürzilere yönelik her türlü mezalim ve katliamlara ilişkin haberler yapmakla birlikte Batılı ve Orta Doğulu yetkililer çıkarları uğruna bunları görmezlikten, duymazlıktan gelmektedir.

Arada bir söz konusu trajik olayları kınayıp sözde mahkûm etmekle birlikte bölgedeki başat aktörlerin (ABD, Fransa, İngiltere, Rusya, S. Arabistan, Mısır, Türkiye) görünüşü kurtarmaktan başka yaptıkları bir şey yoktur. Tam tersine, bu tür toplumsal felaket ve faciaları bir kenara not eden söz konusu ülke yetkilileri, HTŞ komutanı ve Şam’daki iktidarın başı Ahmed Şara yönetimini sağlamlaştırıp güçlendirmeyi planlamaktadır. Zira jeopolitik hesaplar açısından Suriye’deki iktidarın ayakta durması siyasi, ekonomik, stratejik ve güvenlik bakımından daha öncelikli ve faydalı görülmektedir.

Katliam olayları da gerektiğinde uluslararası güçlerin çizdikleri yoldan çıkma ihtimaline karşı, icabında Şara iktidarını sıkıştırmaya yöneliktir.

Bu acı gerçek, Diyaspora’da bulunan Yüksek Alevi İslam Konseyi Başkanı Şeyh Gazal Gazal’ın The Cradle Arabic gazetesinin 26 Aralık 2025 tarihli nüshasında Ağid Hicazi imzasıyla yayımlanan söyleşisinde dolaylı biçimde dile getirilmiştir:

“Arap Alevilerine yönelik katliam ve mezalimin durdurulması için Birleşmiş Milletler, Arap dünyası ve Batılı ülkelere yapılan başvurular, henüz somut bir adım atılabilmiş değildir. Sadece Fransa, belli ölçüde bu meseleyle ilgilenmiştir.”

21 Aralık 2025 tarihli makalemde vurgulayarak yazmıştım:

“Mevcut durumun farkında olan ülkelerden biri olan İngiltere Dışişleri ve Kalkınma Ofisi (FCDO), 16 Aralık 2025’te Suriye’deki geçiş sürecinde insan hakları ihlallerine karıştığı tespit edilen isimlere yönelik kapsamlı bir yaptırım paketi açıkladı.

Bu hamle, Aralık 2024’te Esad rejiminin devrilmesinin ardından kurulan yeni düzende “adalet ve hesap verebilirlik” mesajı olarak yorumlandı.

İngiltere tarafından hazırlanan yeni yaptırım listesi, Suriye’deki iç savaşın farklı cephelerinde yer almış geniş bir aktör yelpazesini kapsıyor. Yaptırım uygulanan gruplar şöyle: 1-Hamza Tümeni (Fırkatü’l Hamza), 2-Sultan Murat Tümeni, 3-Sultan Süleyman Şah Tümeni.

Grupların yanı sıra, sahadaki operasyonları yöneten kritik isimler de kişisel yaptırım kıskacına alındı. Kamuoyunda “Ebu Amşa” lakabıyla tanınan Muhammed Hüseyin Casım ve “Ebu Bekir” olarak bilinen Seyfettin Bolat’ın yanı sıra Mikdad Luey Fatiha ve Gays Süleyman Delle, İngiltere’nin mal varlıklarını dondurduğu ve seyahat yasağı getirdiği üst düzey figürler arasında bulunuyor.

Bu komutanlar, özellikle Mart 2025’te Suriye’nin kıyı bölgelerinde (Lazkiye ve Tartus) Alevi toplumuna yönelik gerçekleştirilen kanlı saldırılara ve mezhepçi şiddet olaylarına karışmakla suçlanıyor.”

Bunu yapan İngiltere, aynı zamanda aralarında İngiltere’nin Suriye Özel Temsilcisi Ann Snow’un da bulunduğu diplomatlarını, 17 Aralık’ta Suriye’nin yeni yönetimini desteklemek üzere Ahmed Şara ile buluşmak üzere göndermişti.

Öte yandan İngiltere’nin yaptırım listesindeki isimler ve örgütlerin Türkiye tarafından desteklenip himaye edildiği bilinmektedir. Bu durumda Türkiye’nin, yerli yersiz diline doladığı “DSG terör örgütü” ithamını, yukarıda isimleri geçen örgütleri tanımlamak niçin kullanmadığı ilginç değil mi? Ayrıca İngiltere, anılan örgütlerin faaliyetleri konusunda Ankara yönetimini uyarmış mıdır? Sanmıyorum.

Bütün bu gelişmelerden hareketle Alevi ruhani önderi Gazal, şöyle demişti: “Colani Batı kamuoyuna hoş görünmek için Alevi kanat önderleriyle şeklen buluşarak kameralara görüntü verip yayınlattı. Ama Alevi taleplerini almadı. Dolayısıyla bizler biçimsel buluşmaları istemiyoruz. Halkın iradesine uygun adımlar atılmadıkça bu mesele çözülemez. Aleviler de diğer azınlıklar gibi haklarını savunup kendi kaderini belirlemelidir.”

Not: Colani ile IŞİD ve benzeri radikal Selefi örgütler arasındaki çekişmeleri başka bir yazıda ele alacağız.

numedya24.com/faik-bulut-yazdi

Özgür basın geleneğinin çınarı Hüseyin Aykol hayatını kaybetti
Özgür basın geleneğinin çınarı Hüseyin Aykol hayatını kaybetti

Gazeteci Hüseyin Aykol, 14 Ekim'de geçirdiği beyin kanaması sonrasında tedavi altında tutulduğu Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Özgür Basın geleneği içerisinde ifade özgürlüğü ve insan hakları mücadelesi ile bilinen gazeteci-yazar Aykol, 73 yaşında hayata gözlerini yumdu
artigercek.com/guncel/ozgur-ba

❝Sana kişisel özgürlük değil ulusal özgürlük vaad ediyorlar. Sana insani özsaygı değil, ulusal büyüklük vaad ediyorlar. "Ulusal özgürlük" ve "devletin çıkarları" ifadeleri bir kemiğin bir köpeğin ağzını sulandırdığı gibi senin ağzını sulandırıyor ve sen onları alkışlıyorsun (...) Onlar seni bir sembole kurban ediyorlar ve sen onları kendi üzerinde iktidara taşıyorsun. Bütün maskeleri düştüğü halde senin efendilerin senin tarafından yükseltildiler, senin tarafından beslendiler.❞

Wilhelm Reich

Etrafınıza bakın: Her tarafta vaaz veren solucanlar; her kurum bir misyonu dile getirir; tapınaklar gibi belediyelerin de mutlakları vardır; yönetimin ise yönetmelikleri - maymunların kullanımına yönelik metafizik...
Hepsi de bütün insanların yaşamına çare bulmaya çabalar: Dilenciler ve şifasız hastalar bile buna can atarlar: Dünya kaldırımları ve hastaneler reformcularla dolup taşar. Olay kaynağı haline gelme isteği, her birinin üzerine zihinsel bir karışıklık, ya da kişinin kendi istediği bir lanet gibi etki eder. Toplum - bir kurtarıcılar cehennemi!

Emil Michel Cioran

"Yaşamak kişinin kendi bilincinin boyutlarını sürekli olarak kısıtlaması sanatıdır."

Peter Wessel Zapffe

"Varlığın dehşeti gözlerimizin içine çöker; ölümcül bir savruluşta, zihinlerin kendi ördükleri ince ipliklere asılı kaldığını ve o ipliklerin altında derin bir cehennemin pusuda beklediğini sezeriz."

Peter Wessel Zapffe

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.