Diplomalıların (eğitimlilerin) ihaneti…
Fikret Başkaya
“Radikal olmak sorunları kökeninde ele almaktır. İnsan için bu köken insanın kendisidir.”Karl Marx
“Bizler bilginin sürekli arttığı ama gerçeği görmenin sürekli azaldığı bir dünyada yaşıyoruz.”Jean Baudrillard
“Doğruları yüksek sesle söylemeye cesaretin yoksa, kötülüklerin dünyaya hâkim olmasına şaşırmayacaksın.”
Ernesto Che Guevara
Neden insanlık yerlerde sürünüyor? Neden bunca açlık, yoksulluk, sefalet, etik yozlaşma var? Neden canlı yaşam tehdit altında? Neden güzel gezegenimiz giderek yaşanamaz bir yer hâline geliyor? Bu durumun yegâne sorumlusu bu dünyada üretmek ve yaşamak için gerekli olan üretim araçlarına sahip olan mülk sahibi egemenler mi? İyi de o işi nasıl başarıyorlar? Eğitimlilerin, mekteplilerin, “uzmanlar”ın, bizde “aydın” denilenlerin ihaneti, suç ortaklığı sayesinde değil mi? O anayasaları, o kanunları, yönetmelikleri kim, kimin hesabına yapıyor, uyguluyor? Katliam emrini kim veriyor? Sömürü düzenini kim “meşrulaştırıyor”? Eğitimli taifenin suç ortaklığı olmadan egemenler varlıklarını sürdürebilirler mi?
Kendinden öncesi üretim tarzlarından (köleci, feodal-tribüter) “uygarlıklar”dan farklı olarak, kapitalizmde sınıf değiştirme yolu kapalı değildir… Çok sınırlı da olsa, ezilen-sömürülen sınıftan (proletaryadan), birilerinin de mülk sahibi sınıflar katına terfi etmesi mümkündür… Oysa, öyle bir şey kapitalizm öncesi dönemde mümkün değildi… Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda “reaya oğlu reaya olur” denirdi… Sınırlı da olsa kapitalizm dâhilinde sınıf değiştirme yolu açıktır… ABD’de multimilyarderlerin kahir ekseriyeti en ünlü üniversitelerden mezun olanlardır…
Burjuva toplumunda sosyal düşünce parçalanmış, dar uzmanlık alanlarına, kompartımanlara hapsedilmiş durumdadır. Uzman, maddî-sosyal gerçekliğin çok küçük bir parçası hakkında bilgi sahibidir ama bütünden habersizdir; ağacı görür de ormanı görmez… Oysa gerçek bütündedir, hakikât bütündedir…
Akademi (üniversite) bilgiyi kapıyor, bilgiyi üniversitenin duvarlarının arkasına saklıyor, bilimsel bilginin, eleştirel düşüncenin toplumla buluşmasını engelliyor… Esasen üniversiteler (akademi) ölü bilgilerin depolandığı yerlerdir. Zaten dili ve retoriği de anlaşılmamak üzerinedir; anlaşılmayacak ki, uzmanın uzmanlığının bir karşılığı olsun… (Kişisel bir anekdot şöyle: Bir konferansta izleyicilerden biri: “hocam, Paradigmanın İflası bilimsel değil” demişti… Neden diye sorduğumda, anlaşılıyor dedi… Ben de “iyi ki bilimsel değil” dediğimi hatırlıyorum…)
Oysa, üniversitelerin her türlü sorunun özgürce, sınırsız tartışıldığı, eleştirel düşüncenin filizlendiği “bilim yuvaları” olduğu, her zaman toplumun birkaç adım önünden gittiğine dair yaygın retoriğin bu dünyada bir karşılığı yoktur! Üniversitelerin misyonu ve varlık nedeni, sömürü düzenini yeniden üretmek ve meşrulaştırmaktır… Gerçek durum öyledir ama retorik farklıdır: Üniversite üyeleri uzman yetiştiren uzmanlardır… Onlar için üniversite herhangi bir meslekten ve devlet kurumundan farksızdır… Üniversitelerde entelektüel eğilime sahip olanlar devede kulak bile değildir. Müesses nizamın üniversiteleri entelektüeli, şeylerin gerçeğine nüfuz etmek gibi kaygıları olanları barındırmaz… İşe ideoloji ve politika karıştırmakla suçlanırlar ve üniversitelerden kovulurlar…
Üniversiteler egemen ideolojinin, bizde resmî ideolojinin üretildiği kurumladır. Şimdilerde bir eşik daha aşılmış görünüyor. Artık kapısında üniversite yazılı olan kurumlar, neoliberalizmin de bir gereği olarak, diploma ticareti yapılan şirketlere, kapitalist işletmelere dönüşmüş durumdalar… Eğer üniversiteler gerçekten tevatür edildikleri gibi olsalardı dünya bugün bu hâlde olur muydu?
Okullar ve üniversiteler devlet ve/veya sermaye tarafından finanse ediliyorlar. Orada radikal eleştiriye izin verilmez…
Eğitim, emekçi halk sınıflarından gelen çocukları, gençleri içinden çıktıkları sınıfa yabancılaştırıyor! Farklı oldukları bilincini yerleştiriyor. “Farklıyım, o hâlde farklı yaşamaya ve otorite kullanmaya da hakkım vardır” anlayışını yerleştiriyor… Aksi hâlde mülk sahibi egemen sınıfların onları “araçlaştırıp” emekçi sınıflara karşı kullanması mümkün olmazdı…
Şeyler, olgular ve süreçler sürekli değişiyor. Oysa, onları tanımlamak, anlamak, adlandırmak, bilince çıkarmak üzere kullandığımız kelimeler, kavramlar zamanla eskiyor, hattâ ölüyor; zira onların da bir ömrü, bir tarihi var. Kullanmaya devam ettiğimiz kelimeler ve kavramlarla maddî-sosyal gerçeklik arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor…
Ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz… Güneşli bir havada güneş gözlüğü takmak daha iyi bir görüş sağlar ama güneş battıktan sonra da gözlük takmaya devam edilirse, gözlük artık işe yaramamakla kalmaz, görüşü daha da zorlaştırır… Belirli bir eşik aşıldığında, belirli toplumsal olgular ve süreçler için kullanılan kelime ve kavramlar karşı geldikleri gerçekliği artık ifade edemez duruma geliyorlar… Nitekim Spinoza, “gözlüğünü parlat,” Marx, “her şeyden şüphe et,” Lenin de “her şeyi gözden geçir,” derken, bizi ölü bilgiler hususunda uyarıyorlardı…
Bizi kurtaracak olan eleştirel düşüncedir, radikal eleştiridir… Artık insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak, bu dünyayı yaşanabilir hâle getirmek, ideolojik kölelikten kurtulmaya indirgenmiş bulunuyor… Ellerimiz ilelebet armut toplamaya mecbur mu?.. İrade sahibi varlıklar değil miyiz?..
BM Sudan temsilcisi, Darfur'da çocukların 'birkaç gün içinde' açlıktan öleceğini söyledi
İran’da bir Kürt kadın daha katledildi: Dilara Kazemî işkenceyle öldürüldü
İran’daki protestoların 21. gününde, Kirmaşan’da gözaltına alınan iki çocuk annesi Dilara Kazemî’nin, ağır işkence sonucu hayatını kaybettiği bildirildi.
İran’da protestolar 21. gününde sürerken, halkın taleplerine karşılık İran rejimi güçleri de saldırılarını artırdı.
“Kürt ve İranlı Tutukluların Sesi” internet sitesinin verdiği bilgilere göre; Kirmaşan eyaletine bağlı Geylan Xerbî kasabası nüfusuna kayıtlı Dilara Kazemî isimli Kürt kadın, Kirmaşan’daki gösteriler sırasında gözaltına alındı.
Kaynağın aktardığına göre Dilara, gözaltına alındığı sırada İran istihbarat güçleri tarafından işkenceye maruz kaldı ve hayatını kaybetti.
Dilara’nın evli ve iki çocuk annesi olduğu, ayrıca rejim güçlerinin işkence sırasında Dilara’nın iki elini ve dişlerini kırdığı belirtildi.
https://ilketv.com.tr/iranda-bir-kurt-kadin-daha-katledildi-dilara-kazemi-iskenceyle-olduruldu/
TOSCANİNİ’NİN YÖNETİMİNDE İCRA EDİLEN ENTERNASYONAL’İ DE
MCCARTHYSME DÖNEMİNDE ABD YÖNETİMİ SANSÜR ETMİŞTİ
Ünlü orkestra şefi Arturo Toscanini, bundan 69 yıl önce, 16 Ocak 1957'de, hayata gözlerini yummuştu.
Kendisi çağının en büyük müzik ustalarından biri olduğu gibi, Mussolini faşizmine ve Hitler nazizmine meydan okuduğu için de saygıyla anılıyor.
İtalya'da faşist diktatör Mussolini tüm konser ve tiyatro gösterileri başlarken faşist marşı Giovinezza'nın çalınmasını emrettiğinde Toscanini bu emre itaat etmediği için faşist bir grubun saldırısına uğramış ve dövülmüştü.
Buna rağmen Toscanini "İstersen beni öldürebilirsin, ama yaşadığım sürece ne düşündüğümü söylemeye devam edeceğim" diyerek anti-faşist tutumunu sürdürmüştü. ”Zorba ve mücrim" olarak nitelediği Mussolini'yi sürekli eleştirdiği için Toscanini'nin evi sürekli gözetim altında tutuluyor, telefonları dinleniyor, postalarına el konuluyordu.
Bunun üzerine 1938'de İtalya'yı terketti. Hitler'in diktatörlüğü altına düştükten sonra Almanya ve Avusturya'da da konser vermeyi reddetti.
Ülkesine ancak faşizm çöktükten sonra 1946'da döndü ve ünlü Scala Operası'nın yeniden açılışında orkestrayı yönetti.
İkinci Dünya Savaşı sonunda müttefiklerin zaferini kutlamak üzere organize edilen bir konserde Toscanini ittifak ülkelerinin marşlarının yanısıra Enternasyonal'i de icra etmişti.
NBC Senfoni Orkestrası ile Westminister Korosu'nun seslendirdiği bu konserin kaydı ABD'de daha sonraki gösterimlerinde Enternasyonal kısmı kesilerek sansüre uğramıştı.
Toscani'nin yönettiği Enternasyonal:
https://www.youtube.com/watch?v=2OPvWFDzDlA
1915 VAN’DA NE OLDU? ERMENİLER, KÜRTLER VE TARİHİN SESSİZ KALAN YÜZÜ
i
VAN 1915: SADECE ERMENİLER Mİ ÖLDÜ?
1915 denildiğinde Van’da yaşananlar çoğu zaman tek taraflı anlatılır.
Oysa Birinci Dünya Savaşı’nın kaosunda Van, Ermeni ve Kürt sivillerin birlikte acı çektiği bir bölgeydi.
Arşiv belgeleri ve yerel tanıklıklar, 1915’te yaşanan çatışmalar sırasında Müslüman Kürt sivillerin de öldürüldüğünü gösteriyor.
Köyler yakıldı, insanlar göçe zorlandı ve masum siviller hayatını kaybetti.
Bu gerçeği dile getirmek, Ermenilere yapılan soykırımı ve yaşadıklarıı acıları inkâr etmek değildir. Tarih, tek bir halkın değil, tüm masumların yaşadığı trajediyle anlaşılabilir.
-------------------------------
Tarihçi Sadat Ulugunan’ın araştırıp derlediği, Özgür Rayzan’ın kurgulayıp hazırladığı “Tarihin İzinde” programı; Kürt tarihini mini belgesel tadında izleyiciyle buluşturuyor.
https://youtu.be/c1833WHYtHw?si=umkhL6ZQpRiEC3DZ
“ATATÜRK’E SUİKAST PLANLAYAN KONYALI KÜRT : HECÎ BUXURCÎ’”
Rockefeller neden Kemalizm e sahip çıkmak bir yana onu sahiplendikten sonra Ortadoğuya ihraç etmek için kolları sıvamış olabilir?
Net olalım
Rockefeller vakfı için iyi olan Türk milleti için iyi olamaz
AntiAmerikan geçinen Kemalistler neden Rockefeller ile aynı çizgidedir, hiç düşündünüz mü?
Kaynak
Cumhuriyet, 11 Kasım 1954
Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Hanedanlıklar - Murat AKKUŞ
Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Hanedanlıklar
Kürtler, Yukarı Mezopotamya’nın en eski ve yerli halklarındandır. Toros dağlarından Zagros dağlarına kadar uzanan coğrafyada yaşayan ve bu bölgeye sonradan yerleşen bir kavim olmayıp buranın yerlilerindendir.
Kürtler tarihsel olarak çok eskilere dayanmaktadır. Sümerlerin Kürtleri “Kürti” diye adlandırıldıkları belgelenmiştir. Bu ismin geçmişi M.Ö. 3000’lere kadar dayanmaktadır.
Birçok tarihi kaynaklara göre Kürtlerin M.Ö. 2000 yıllarında Dicle-Fırat çevresinde yaşadıkları belirtilmiştir. (Not: Kürtlerin kökeni ile ilgili kaynaklara başvurulabilir.)
Kürtlerin Dilleri
Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almaktadır. Kürtçe müstakil bir lisan olup kendine has kaideleri ve edebiyatı vardır. Şu anda Kürtçe hem Latin hem de Arap alfabeleri kullanılarak yazılmaktadır. Arapça yazılan Kürtçe’de Arap alfabesinde olmayan bazı harflerde kullanılmaktadır. (Kiril Alfabesi) Filolog Abdülmelik Fırat’a göre Kürtçe’de 100.000’in üzerinde kelime vardır. Kürtçe dili tıpkı diğer dünya dilleri gibi kendi arasında da lehçelere ayrılmıştır.
Kürdistan Kelimesinin Kökü
Kürdistan kelime olarak Kürtlerin yaşadığı bölgeye verilen isimdir. Türkistan, Arabistan, Afganistan gibi. İslam bu hassasiyeti korumuş ve Osmanlı kaynaklarında Kürtlerin yaşadığı bölgeye “Kürdistan” denmiştir.
Coğrafya
Kürtler, coğrafik olarak Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Ermenistan devletlerinin sınırları içerisinde ve tarihsel olarak da “Kürdistan” diye adlandırılan coğrafya da yaşayan Aryan kökenli bir millettir. Kürtlerin çoğunluğu Sünni-Müslümandır. Bunun yanında Şii, Alevi, Yezidi, Zerdüşt, Hıristiyan ve Yahudi Kürtler de vardır. Avrupa’da 1,5 milyondan fazla kürt yaşamaktadır.
Yıllardır Kürt düşmanı bazı sözde tarihçiler tarafından uydurulan;"Kürt Tarihi yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur, Kürdistan diye bir şey yoktur, "Hatta daha ileriye gidilerek "Kürt diye bir millet yoktur" denilmiş ve Kürtlere dair ne varsa hepsini red ve inkâr etmişlerdir. Günümüzde bile bu saçma sapan kalıplaşmış kafatasçı sözleri söyleyen bazıları vardır.
Ama gerçek şu ki Kürtler asırlardır, Tarihiyle Diliyle Kültürüyle var olmuştur ve ilelebet var olacaktır...
Kürtlerin Kurduğu Devletler ve Özet Özellikleri;
İslam’dan Önce Kurulan Kürt Devletleri…
Kürtlerin tarihte birçok devlet kurdukları tarihi kaynaklarda zikredilmektedir. Kürtler M.Ö 2500 yılında kurulmuş bir hükümete sahip olmuştur. Bu hükümetin Zoha ve Hakkâri arasında kurulan “Lolo Hükümeti” olduğu ve 140 yıl ayakta kaldığı zikredilmektedir. Daha sonra “Kuti hükümeti” adıyla meşhur olan bir hükümet kurulmuş bu isim Kur’an-ı Kerim’de adı geçen Cudi-Kuti dağından alınmışır.
Bundan sonra da M.Ö. 81 yılında Medya adında bir devlet daha kurmuşlardır.
Kürtler birçok devlet kurmuşlardır. Bunlar;
1- Tarihte Kürt Devleti: Gutiler
Tarihteki Kürt devletleri arasında olan ve Kürtlerin ilk atalarından biri olarak bilinen Gutiler, yerleşim yeri olarak Zagros Dağları’nın Orta ve Kuzey bölgelerini seçmişlerdir. Halk olarak Guti ya da Qurti adıyla anılmaktadırlar. Sümer, Babil ve Asur kayıtlarına göre, ülkelerine Gutium demişlerdir. Gutiler, MÖ. 2154 yılında Akkad İmparatorluğunu yıkmıştır.
Gutiler, 76 yıl 40 gün boyunca Kuzey Mezopotamya’da kurulmuş olan Sümer Hanedanlığında söz sahibi olarak yönetimi ele geçirerek kral olmuştur. Bu nedenler Gutiler, Sümer kaynaklarına barbar halk olarak geçmiştir. Yıkılmalarına neden olan kişi, Uruk valisi Utu-Hengal’dır.
2- Tarihte Kürt Devleti: Hurri-Mitani
Mittanniler, MÖ. 1500-1200 yılları arasında yaşamış ve Anadolu’da hüküm sürmüş bir devlettir. Mittanniler, MÖ. 1600 yılında Huri bölgesine gelerek halk üzerinde egemenlik kurmak istemişlerdir. Halkın bir kısmı bu egemenliği kabul etmiş ve devlet kurmalarında yardımcı olmuşlardır. Hititlerin yıkılmasıyla bulundukları bölgede gücü ellerine almışlardır.
Mittanniler’in yerel halkı Hint-Avrupa dil ailesinde bulunan dilleri kullanmıştır. Paleografya ve arkeoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar, Hurri-Mittanniler ile Aryanlar arasında etnografik ve genetik anlamda benzerlikler vardır. Bu da Aryanların Hurri-Mittanniler’in ataları olduğunu göstermektedir.
3- Kürt Karduya Devletinin Tarihi
Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Karduya ve Karduklar’ın paleografya ve arkeoloji alanında yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda Kürtlerin atalarından biri olduğu yazılmıştır. Halkın genel özellikleri arasında krala bağlılık, savaşçılık ve dağlarda yaşama yer almaktadır. Bu özellikleri yüzünde Sokrates’in öğrencilerinden olan ünlü yazar, tarihçi ve asker olan Ksenophon tarafından barbar olarak nitelendirilmektedirler.
4- Kürt Kayusiler Devletinin Tarihi
Kayus ailesi tarafından kurulduğu için adını kurucusundan alır. Kurdukları devlete ‘Kayus’un Evi’ anlamına gelen ‘Kavusakan’ adını vermişlerdir. Kayusiler’in Kürtlerin atası oldukları yazılmıştır.
5- Kürt Lullubiler Devletinin Tarihi
MÖ. 3000 yılında Zagros Dağları’nda yaşamış bir devlettir. Yapılan Paleografya ve arkeoloji alanındaki bilimsel çalışmalar, tarihteki Kürt devletleri arasındaki Lullubiler ile Kürtler arasında etnografik ve genetik anlamda benzerlikler olduğuna işaret etmektedir. Guti ve Subartu halkları ile yakın ilişkiler kurdukları söylenmektedir.
6- Kürt Med Devletinin Tarihi
Yerleşim yerleri İran’ın kuzeybatısı ile Kuzey Zagros Dağlarıdır. Proto-Kürt oldukları yapılan Paleografya ve arkeoloji alanındaki bilimsel çalışmalar sonucunda Kürtlerin atalarından biri oldukları kesinleşmiştir. Medlerin bölgedeki hâkimiyeti Kral Siyaksares ile başlamıştır. Kral Siyaksares, Medlere acı çektirdikleri için Asurlulardan nefret ediyordu ve onlara karşı galip gelmek istiyordu.
Medler, MÖ. 612 yılında Asur İmparatorluğunu yıkmıştır. ‘Tarihin Babası’ lakaplı Herodot’tan edinilen bilgilere göre, Medler başka halklar tarafından Aryanlar olarak adlandırılmışlardır. Lidyalılar ve Babiller ile sürekli savaş halinde yaşamışlardır. İskitleri kendilerine büyük bir tehdit olarak görmüşlerdir. Kral Siyaksares İskitlere yaptığı bir yemek davetinde bütün İskit halkını kılıçtan geçirmiştir.
7- Kürt Med İmparatorluğunun Tarihi
Tarihteki Kürt devletleri erken dönem Kürt devleti olarak bilinen Medler ile Kürtlerin benzerlikleri ‘Kar’name’ adı verilen belgede yazılı olarak bulunmaktadır. 15.yüzyılda yazılıp 7 dile çevirisi yapılmış bir metinde Kürtçe ya da Medce kaleme alınmış bir dua bulunmaktadır. California Üniversitesi Tarih bölümünde profesörlük yapmış olan Wadie Jwaideh’e göre Kürtlerin ataları olan Medler, muhteşem bir devlettir.
8- Şeddadiler
951 Yılında Muhammed Şeddad tarafından Divin'de kurulmuştur. Kurucusunun isminden dolayı Şeddadiler veya Şadiler olarak anılmıştır.
Muhammed Şeddad Kürt aşiretlerinden Selahaddin-i Eyyubi’nin de mensup olduğu Revadiye aşiretinden olan Şeddâd, zamanına göre oldukça ileri düzeyde bir devlet teşkilatı tesis etti.
Şeddailer, Nahçîwan, Gence, Berba, Dubeyl, Beylekan, Demirkapı, Karabağ, Ani ve Duvin bölgelerinde 215-220 yıl hüküm sürmüştür. Şeddadiler ordusu 1020’den itibaren Pakraduni Hanedanlığına ve Hazarlara karşı başarılı seferler düzenlemiş, ayrıca Gürcü, Ermeni, Bizans ve Ruslara karşı da mücadele etmiştir. 1047 ile 1057 yılları arasında Bizans ordusuna karşı savaşmıştır. Bundan sonraki senelerde Şeddadiler'in bölgedeki etkisi giderek küçülmüş.1072′de Anî ve Gence olmak üzere ikiye ayrıldı. 1067'ten itibaren Şeddadiler, Selçukluların işgaline uğramış ve 1174 yılında Selçuklular tarafından yıkılmıştır.
Siyasi başarılarının yanı sıra, Şeddâdiler imar ve kültür alanında da önemli eserler bıraktılar. Müslüman Kürt medeniyetine şahitlik eden bu eserler hala varlıklarını muhafaza ediyorlar.
Özellikle 18 yıl devletin başında kalan Ensar Şavur, zamanında, birçok önemli tarihi yapıt tarihe mal oldu. Şavur döneminden günümüze kalan en önemli eserler, hala Gürcistan müzelerinde sergilenen Gence kapılarıdır. Ayrıca Aras nehri üzerinde bulanan Xudafer köprüsü yine Şeddadilerin hükümdarı Fazl zamanında inşa edilmiştir.
Şeddailerde Hükümdar İsimleri
Muhammed Şeddâd (951-971)
Ali Leşkerî Muhammed (971-978)
Merzubân Muhammed (978-985)
Fazl-I Muhammed (985-1031)
Feth Mûsâ (1031-1034)
Ali Leşkerî-II (1034-1049)
Anûşirvân Leşkerî (1049)
Ebü’l-Ensâr Şâvur-I (1049-1067)
Fazl-II Şâvur (1067-1073)
Fazl-III Fazl (1073-1075)
Ani Şûbesi:
Menûçihr Şâvur (1072-1118)
Esvar-II Şâvur (1118-1124)
Fazl-IV Şâvur-II (1125-?)
Mahmûd (?-1131)
Hûşçihr (1131-?)
Şeddâd (?-1115)
Fazl-V (1115-1161)
Şâhênşâh (1164-1174
Kürt İslam Devletlerinin Tarihi
İslami dönemi Kürt devletleri; Aiseniler, Annaziler, Ardelan Prensliği, Atak Beyliği, Baban Prensliği, Badinan Beyliği, Bitlis Prensliği, Botan Emirliği, Bradost Beyliği, Derzini Beyliği, Dunbuli Prensliği,Erzen Beyliği, Eyyubiler, Gırdıkan Beyliği, Hakkâri Emirliği, Hasankeyf Emirliğidir.
Diğer devletler ise şunlardır; Hasanveyhiler, Hezarhespiler, Hezbaniler, Hezo Emirliği, Hoy Hanlığı, Mahmudi Beyliği, Mukri Emirliği, Sadakiler, Serab Hanlığı, Siyah Mansur Beyliğidir.
9- Kürt Sadakiler Devletinin Tarihi
Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Sadakiler, Sadaka Ali tarafından kurulmuştur. 770-827 yılları arasında yaşamışlardır. Merkezleri Urmiye’dir. Sadaka Ali, Musul’dan başlayarak Urmiye’ye kadar olan her bölge üzerinde hâkimiyet kurmuştur. Ayrıca Salmas, Usnu ve Pranşehir’i de hâkimiyeti altına almıştır. Abbasi halifesi olan Harun Reşid ile yaptığı savaşı kazanarak Tebriz’i topraklarına katmıştır.
Sadakilerin kurucu Sadaka öldükten sonra başa oğlu Ali geçmiştir. Abbasilerle yaptığı savaş sırasında Ali’nin ölmesinin ardından devlet yöneticiliği onun oğlu olan II. Sadaka’ya kalmıştır. Yaptığı savaşlar sonucunda Azerbaycan’da hâkimiyet kurmuştur. 827 yılında idam edildi ve böylece Sadakiler yıkılmıştır.
10- Aiseniler Devletinin Tarihi
Aiseniler: 912-961 yılları arasında hüküm sürmüş bir hanedan ailesidir. Merkezleri Şehrizor Ovası, Hemedan ve Dinavar’dır. Başarılı liderleri; Ghanim (Xanem), Daisam (Desem) ve Wandad’dır. İsim babası Ahmed Aisani’dir. Yıkıldıktan sonra yerine Hasnaviler geçmiştir.
11- Hasnaviler Devletinin Tarihi
Hasnaviler: 915-1015 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Hasnaviler, merkez olarak Şehrizor Ovası, Hemedan, Dinavar, Nihavend ve Ahvaz’ı seçmişlerdir. Kurucuları Hasanveyh bin Hüseyin el-Berzikanî el-Kürdi’dir. 979 yılında Hasanveyh bin Hüseyin el-Berzikanî el-Kürdi’nin ölümünden sonra yöneticilik oğlu Bedir bin Hasanveyh’e kalmıştır. Ülke sınırlarını Ahvaz, Huristan, Berucerd ve Esadabad şehirlerine kadar genişletmiştir. Göstermiş olduğu bu üstün başarıdan dolayı Abbasi halifesi tarafından ‘Nasruddin’ unvanına layık görülmüştür. Annaziler tarafında 1015 yılında yıkılmışlardır.
12- Hezbaniler Kürt Devleti Tarihi
Hezbaniler: 906-1080 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Kuruluş tarihleri kesin değildir. Merkezleri Erbil, Uşnu ve Urmiye’dir. Sünni mezhebine mensup bir Kürt devlettir. Hâkimiyet kurdukları yerler; Doğuda Merega ve Urmiye, kuzeyde Salmas ve batıda Musul’dur.
13- Annaziler Tarihi
Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Annaziler, 990-1116 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Kurucusu Ebu’l-Feth Muhammed bin Annaz’dır. Merkezleri Kirmanşah, İlam, Hulvan, Dinaver, Mandali, Şehrizor ve Dakuk’tur. Ebu’l-Feth Annaz 1029 yılında Abul-Shawk ve Oqayl ile yaptığı savaşı kazanarak Dakuk’u topraklarına katmıştır. 1038-1039 yılları arasında da Kirmanşah’ta hâkimiyet kurmuştur. Tuğrul Bey ile yapılan savaşta ölen Ebul-Feth Annaz’dan sonra zayıflayan Annaziler 1116 yılında yıkılmıştır.
14- Hezo Emirliği Tarihi
Hezo Emirliği: 11. ve 16.yüzyıllar arasında hüküm sürmüştür. Merkez olarak Hezo ve Sason seçilmiştir. Bitlis Prensliğinin hükümdarları ile akrabadır. Kurucusu olan İzzettin Bey Ezezin, Ezezdin ve Ezdin gibi değişik isimlerle anılmaktadır. Bitlis Emirleri ve Osmanlı Devletinin desteğiyle 16.yüzyılın sonuna kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.
15- Hakkâri Emirliği Tarihi
Hakkâri Emirliği: Merkezleri günümüzdeki Türkiye sınırları içerisinde bulunan Hakkâri şehridir. Tarihteki Kürt devletleri arasında yer alan Hakkâri Emirliği, Şembo Hanedanlığı tarafından yönetilmiştir. Akkoyunlu ve Dumbıli aşireti ile yapılan savaşlar sonucunda fetret devri yaşanmıştır. Savaştıkları diğer devletler; Selçuklular, İlhanlılar, Akkoyunlular ve Karakoyunlular’dır. 23 Ağustos 1514 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile Safevi Şahlığı arasında yapılan Çaldıran Meydan Muharebesi’nde Osmanlı İmparatorluğunun yanında yer almışlardır. Kuruluş tarihleri bilinmese de 1849 yılında yıkılmışlardır.
16- Hezaresbiler Devleti Tarihi
Hezaresbiler: 1148-1424 yılları arasında yaşamışlardır. Merkez olarak İran’ın Luristan ve Fars şehirlerini tercih etmişlerdir. Kurucusu Kuhgiluya valisi ve Salgurlular’ın komutanı Tahir Muhammed’dir. Luristan’a karşı hâkimiyet kazanmıştır. Oğlu olan Malik Hazarhesp ise, Salgurlar’ın Moğollarla olan mücadelesinde yardımcı olmuştur. Başkenti kuzey Huzistan’ın İdaj şehridir.
17- Zakariler Devleti Tarihi
Zakariler: Tarihteki Kürt devletleri arasında yer almaktadırlar. 1161-1360 yılları arasında yaşamışlardır. Kullandıkları diller Kürtçe ve Gürcücedir. Ünlü araştırmacı Vladimir Minorsky Zakariler için, ‘Gerçekliği için her türlü sebebin var olduğu, bir söyleme göre onların ataları Mezopotamyalı Kürt Babirakan Xeli (Bapîrakan aşireti)’ndendi’ demiştir.
18- Ardelan Prensliği Tarihi
Ardelan Prensliği: 1169–1867 yılları arasında 698 sene hüküm sürmüşlerdir. Merkezi Senendec’tir. Kaçar Hanedanlığı tarafından1867 yılında yıkılmıştır. Kurucuları Ardelan ailesidir.
19- Lâçin Kürt Cumhuriyeti Tarihi
Lâçin Kürt Cumhuriyeti: Azerbaycan’ın Laçin Rayonu’nda kurulmuştur. 20 Mayıs 1992 yılında cumhuriyetin ilan edilmiş ve başa Wekîl Mustafayev geçmiştir. Ama yine de dağılmanın önüne geçememiştir.
20- Revvadiler (955-1071)
Revvadiler, Güney Azerbaycan'da hüküm sürmüş Kürt devletidir. İlk başkentleri Erdebil iken daha sonraları ise Tebriz'e taşınmıştır. Ebülhica bin er-Revvad 955 tarihinde Erdebil merkezli Revvadiler devletini kurmuştur.
1054 yılında Sultan Tuğrul Bey'in öncülüğünde Güney Azerbaycan'a akın eden Büyük Selçuklu Devleti ordusu, Tebriz’e kadar ilerlemiştir.Selçuklular karşısında zayıf düşen Revvadi hükümdarı Mensur Vehsudan, Tuğrul Bey'in hâkimiyetini kabul etmiş ve adına hutbe okunmasını emredip, sultana değerli hediyeler vermiştir. Revvadi'lerin varlığına Moğollar son vermiştir.
Revvadi Hükümdarları
Ebülhica bin er-RevvadI.Memlan (988-1000)II.Hüseyin (1000-1019) Vahsudan (1019-1054) Ebu Nasr II.Memlan (1054-1071)
21- Eyyûbîler
Eyyûbîler Devleti veya Eyyûbîler; 1171-1250, Hama'nın yerel yönetimi olarak 1348'e kadar), Zengi Devleti'nin komutanı olan Kürd lider Selahaddin Eyyûbî'nin kurduğu Sunni İslam Hanedanı'nın egemen olduğu Mısır'daki devletin adıdır. En güçlü olduğu dönemde Mısır, Suriye, Irak, Hicaz ve Yemen'i egemenliği altında tutmuştur.
Fransız ve Bizans ordularının müşterek saldırılarına karsı büyük başarılar elde eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasında kendisini büyük sempati duyulan, tam anlamı ile güçlü bir vezir ve önder durumuna geldi. 1171´de, varlığını 200 yıl sürdürmüş olan Mısır Fatımi halifeliğine son verdi. Hicaz, Yemen, Aden ve Mekke´yi aldı. Eyyubilerin buralardaki hâkimiyeti 50 yıldan fazla sürdü. Suriye Kralı Nureddin´in 13 Mayıs 1174´te ölmesi üzerine Selahaddin bir ordu ile Suriye´ye dönerek orayı da hâkimiyeti altına aldı. Bağdat´taki Abbasi halifesi, Mayıs 1174´te Selahaddin Eyyubi´nin krallığını kabul ederek fethettiği topraklardaki otoritesini tanıdı. Musul şehrini de alarak Musul Atabeklerine son veren Selahaddin, ülkesinin sınırlarını Fırat Nehri´ne kadar genişletti. Yukarı Mezopotamya´daki küçük beylikleri de hâkimiyeti altına alan Eyyubi İmparatorluğu´nun sınırları doğuda Dicle Nehri´ne, kuzeyde Ermenistan hudutlarına, güneyde Yemen´e, batıda ise Tunus´a dayanıyordu.
1187´de Kudüs şehrini Hıristiyanların elinden aldı ve bu, İslam dünyasında ona büyük bir saygınlık kazandırdı. İslam´in Sünni öğretisiyle yetişen Selahhadin, kurduğu devletin resmi mezhebinin de Sünni olduğunu ilan etti. Dinde yaptığı reformlardan dolayı, adi Yusuf iken, dini ıslah eden anlamında "Selahhadin " olarak değiştirildi. Eyyubiler döneminde pek çok Kürt yazar, şair, bilim adamı ve aydın yetişti. Izzeddin Ali, Mecdeddin Ebu Saadet, Ibnul Esir el Cezeri (Nasrullah ) bunlardan birkaçıdır.
22- Mervaniler (990-1085)
Mervânîler (Arapça: مروانيون Marwānīyūn Kürtçe MERWÂNÎLER ) Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz tarafından Meyyafarikin'de (Silvan) kurulmuştur.
10 ve 11. asırda Diyarbakır’da hüküm süren Mervânîler kurucusu Ebû Abdullah el-Hüseyn bin Düstek el-Bâz, onuncu asrın ortasından itibaren Doğu Anadolu’da fetihlere girişti. İlk önce Erciş’i ve çevresindeki şehirleri aldı. Bâz, nüfuzunu kuvvetlendirerek, Büveyhîlerin hâkimiyetindeki Diyarbakır ve Silvan ve Nusaybin’i ele geçirdi. Büveyhî nüfuzunun azalmasından istifâde ederek, 984 senesinde Şii-Büveyhî sultânı Samsamüddevle Merzubanî’yi mağlûb edip Musul’u ele geçirdi.Bağdâd’ı almak istediyse de başaramadı ve Musul’u boşaltmak zorunda kaldı. 991 senesinde tekrar Musul’u ele geçirmek için harekete geçen Bâz, şehrin hâkimi olan Hamdânîler karşısında mağlûb oldu ve bu muharebede öldü. Bunun üzerine tahta çıkan Hasen bin Mervân,Hamdânîler ile mücâdeleye devam ederek onları iki defa mağlûb etti. Hasen bin Mervân, 997 senesinde Diyarbakır’da öldürülünce, yerine kardeşi Mumehhüdüddevle Sa’îd bin Mervân geçti. Sa’îd ile Ebû Nasr bin Mervân arasında mücâdele başladı. Ebû Nasr, 1011 senesinde Sa’îd’i zehirleterek ortadan kaldırdı ve Mervânî tahtına geçti.
1011’de hükümdar olan Ebû Nasr, elli seneden fazla hüküm sürdü. Mervânîlerin bölgedeki hâkimiyetini kuvvetlendirip refahını yükseltti. Abbasî halifeliğinin yüksek hâkimiyetini tanıdı. Devrin kuvvetli komşu devletlerinden Bizanslılar ve Fâtımîlere karşı istiklâlini korumak için maharetle iyi münasebette bulundu. Ebû Nasr bin Mervân devrinde Diyarbakır, Silvan ve çevresindeki şehirlerin hayat seviyesi yükseldi. Kültür ve san’at eserleri meydana getirildi, İbn-i Mervân’ın elli senelik saltanatı sırasında hâkim olduğu topraklarda bir sulh ve asayiş devri yaşandı. Âlimler ve şâirler himaye gördüler. Mervânîlerin hâkim olduğu bölgede Şafiî mezhebi yayıldı. Ebû Nasr bin Mervân’ın ölümünden sonra ülke toprakları Nasır ve Sa’îd adlı oğulları arasında bölüşüldü. Böylece Mervânîlerin gücü zayıflamaya başladı. 1085 senesinde Selçuklu ordusu şiddetli bir çarpışmadan sonra bölgeyi ele geçirdi. Son Mervânî hükümdarı Mensur, 1096 senesinde ölünceye kadar Cizre’de yaşadı.
23- Lolo Devleti
Lololar, eski tarihte Süleymaniye bölgesinde oturan büyük zagros halk topluluğundan biridir. Bu günkü Kürtlerin atalarından olan lololar, tarihin değişik dönemlerinde, devletler kurmuş, bağımsızlık ve özgürlüklerini sürdürmüş, ilim, sanat ve kültürde hayli ilerlemiş, vatanlarını korumak için komşuları olan Asur ve Akatlarla birçok savaşlara girmişlerdir. Zehave bölgesinde keşf edilen milattan önce 2800yillarinda Lolo krallığı dönemine ait olan bir antik levhaya göre Halman (bu günkü Hilvan) bölgesiyle Zehave bölgesi o dönemlerde lollo krallığına bağlıydı. Lololarin devleti, Süleymaniye, Sêxan, Zehav, Sehrizor ve Kerkük’e kadar geniş bir sinir vardı. Devletin başkenti Zimri şehriydi.
Lololarin kurdukları devlet, yaklaşık bin yıl devam ettikten sonra milattan 18.yüzyılda Akad kralı Naram-sin´in saldırısına uğrar ve Akatlarin yönetimine geçer. Gotilerin Akat topraklarını işgal hareketi sırasında, lololar, tekrar bağımsızlıklarına kavuşurlar ve Gotilerle iyi dostluk ilişkilerini kurarlar. Milattan önce 10. yüzyılda Asurlarin saldırılarına maruz kalan Lollo kralı (Amixa) Süleymaniye yakınında bulunan “Pirmigro” kalesine kaçmak zorunda kalır ve başkent Zimri kenti, Asurilerin denetimine girer. Sonra Asurlarin kendi aralarındaki anlaşmazlıklarından ötürü Lollo bölgesi bir çok huzursuzluk, başkaldırı ve kavgalara sahne olur. Bu durum Asur hükümetin yıkılış ve Med İmparatorluğunun kurulusuna kadar devam eder.
24- Gor Devleti
Harzemşahlar 1214´te Kürt Gor devletinin başkenti Firuzkuk´u ele geçirerek bu devletin egemenliğine son verdiler. Gor devleti, Seyfuddin Suri tarafından 1148 yılında Kuzeydoğu Iran´da kuruldu. 1148´e kadar Selçuklu devletine bağlı bir beylik olarak varlığını sürdüren Kürt Gor aşireti, Seyfuddin Suri´nin beyliğin başına geçmesi ile bu tarihte bağımsızlığını ilan etti. Suri, devlet sinirlerini kısa bir süre içinde genişletti. Selçuklular ve Oğuzlarla sürekli çatışma halinde bulunan Gor hükümdarı Giyasuddin, büyük bir saldırı başlatarak (1173) kademeli olarak Gazne, Herat, Multan, Uccah, Siudi, Esaver, Debut ve Lahor şehirlerini aldı ve Gazneli sultan Mahmud hanedanlığından arta kalanları tamamen ortadan kaldırıp kardeşi Muiziddin´i Gaznelilerin varisi ilan etti. Muiziddin 1192´de Kuzey Hindistan ve Bengal´i fethetti. Kutbeddin, Aybek adli kumandanini Delhi´ye genel vali tayin etti. Giyasuddin´in 1202´de Sultan Muiziddin´in bir suikast sonucu 1206´da ölmesi üzerine devlet yönetimi zayıfladı, hanedanlık parçalandı. Hükümdar Giyasuddin Mahmud´un da 1212´de öldürülmesinden sonra yerine gecen oğlu Bahaüddin, yoğun saldırılara fazla direnemedi. Gor devletinin egemenliğinde bulunan birçok şehir, bölgenin ticaret merkezleri sayılıyordu. Hükümdar Giyasuddin´in Herat´ta yaptırdığı Esler Camii, İslam mimari eserlerinde yeniliği temsil etti. Kutbeddin´nin Delhi´de yaptırdığı Cuma Camii ilk İslami eser özelliğini taşır.
25- Hamdani Devleti
Kürt Hamdani devleti 1039´da Arap Okayli devleti tarafından yıkıldı. Hamdani devleti, Seyh El Dewle tarafından 944 yilinda Halep bölgesinde kuruldu. Bu tarihe kadar Musul merkezi Büyük Hamdani devletinin bir parçası´idi. Söz konusu tarihte bağımsızlığını ilan eden Seyh el Dewle, Halep´i merkez seçti. Yukarı Mezopotamya ´yı hakimiyeti altına almaya çalışan Bizans Kral Romans´la Urfa´da yapılan savaşta zafer kazanan Seyh El Dewle , Suriye ve Yukarı Mezopotamya´nın büyük bir egemen oldu. Bağımsızlığını 95 yıl koruyabilen bu devlet. Harput Kürt aşiretlerinin saldırıları sonucu bir hayli zayıfladı ve sonuçta Araplar, bu devletin egemenliğine son verdi. Bu devletin, sınırları ve süresi içinde El Mutanabbi, Ebu Firaz ve El Farabi gibi önemli sair ve bilim adamları yetişti.
26- Alamut Zıyar´i Devleti
Ziyar devleti 1011 yılında Alamut devletinin kurucusu Hasan El Sabah tarafından yıkıldı. Ziyar devleti, Kürt Dailam aşiretine mensup Ziyar´i oğlu Merdavic tarafından 930´da Kürt yurdunun kuzeyinde kuruldu. Egemenlik alanı Taberistan ve Cürcan´i da içine alarak güneyde Isfahan´a, batıda El Cezire ve Irak´a, kuzeyde Kafkaslar´a kadar uzanıyordu. Dailam aşireti, 9. yüzyılın sonlarına doğru, Abbasi halifeliği döneminde Müslüman oldu. Hazar Gölünün güneybatı kesiminde yasayan bu aşiret, büyük bir askeri güce sahipti. Varlığını 141.yil sürdürebilen bu devlet, 8 hükümdar tarafından yönetildi. Eski edebi eserler arasında yer alan “Kábusname ” bu dönemde, Ziyarlarin son emiri Keykawes´in amcası tarafından yazıldı.
27- Alamut devleti
Alamut Kürt devleti Moğol Hükümdarı Hulagu Han tarafından 1256´da yıkılarak ortadan kaldırıldı. Alamut devleti Hasan El Sabah tarafından 1011´de kuruldu. Hasan El Sabah, Ismailiye mezhebi dini öğretisi temelinde güçlü bir örgütlenme yaratıp, Kürt aşiretlerini harekete geçirecek bir iç ayaklamayla Ziyar devletine son verdikten sonra, ayni topraklarda dini esaslara dayalı bu devleti kurdu. Bağımsız varlığını 179 yıl sürdüren bu devlet, 8 hükümdar tarafından yönetildi. Devletin son hükümdarı olan Hür Sah, Moğollar tarafından idam edildi. 1124 yılında ölen, etkileyici dini lider ve başarılı bir devlet yöneticisi olan Hasan El Sabah için Marko Polo söyle diyor: ” Bu kişi yüksek dağlık bölgede bir sevgi cenneti kurdu. Çok zengin bir hazineye sahip idi. Kurmuş olduğu bu cennet nedeniyle İslamiyet içerisinde kısa zamanda geniş bir taraftar kitlesi buldu. İslam ülkelerinin her tarafından binlerce genç, bu cennete girmek için akın ediyordu.”
28- Newroz'da ilan edilen KÜRT ZEND DEVLETİ
Kürt Zend Devleti 270 yıl önce kuruldu, kurucu lideri Kerimhan Zend'dir, Kürt tarihi açısından önemli bir yeri olan bu Kürt Devleti, Kürtlerin kökeni, dili / Kürtçe, tarihi hakkında önemli bilgiler içeriyor; Günümüz İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan ve Kürdistan'ın doğusunu kapsamaktadır.
29- Mahabad Kürt Cumhuriyeti Tarihi
Mahabad Cumhuriyeti: 1946 yılının Ocak ayında Sovyet Birliğinin desteğiyle kurulmuştur. En önemli özelliği, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış bir devlet olmasıdır. Bu cumhuriyette, 13 bakanın bulunduğu bir yönetim kurulu oluşturuldu. Devlet başkanı Kadı Muhammed idi. Bu cumhuriyet Senendec, Uşnu ve Miyandoab şehirlerini kapsadığı gibi başkenti Mahabad’dı. Mahabad Cumhuriyeti (Kürtçe: كوماری مهاباد; Komarî Mehabad, Farsça: جمهوری مهاباد Jomhuri-e Mahābād), Sovyetler Birliği’nin desteğiyle kurulan ve Sovyetler Birliği’nin çekilişiyle yıkılan, Birleşmiş Milletler tarafından tanınmamış Kürt devleti.
Yıllara göre tarihte kurulan Kürt Devlet ve Hanedanlıkları listesi:
Sadakiler (770-828)
Şeddadiler (951-1174, Ermenistan ve Arran)
Revvadiler (955-1116, Azerbaycan)
Hasanveyhiler (959-1095, İran)
Annaziler (991-1117, İran ve Mezopotamya)
Mervaniler (990-1100, Diyarbakır)
Hezo Emirliği (1058-1598)
Şabankara (1155–1425)
Hezâresbîler (1155–1424)
Eyyubiler (1171-1250, Mısır, Suriye, Irak ve Filistin)
Ardelan Prensliği (1169 – 1867 )
Zekeri Hanedanlığı (1161-1360)
Hakkâri Emirliği (1133-1849)
Küçük Luristan Atabeyliği(1155-1597)
Bitlis Prensliği (1182 – 1847)
Dunbuli Prensliği (1210-1799)
Suveydi Emirliği (1231-1864)
Hasankeyf Emirliği (1249-1524)
Şirvan Emirliği (1264–1840)
Kilis Prensliği (1264-1611)
Botan Emirliği (1330 – 1855,)
Zirkan Prensliği (1335-1835)
Palu Beyliği (13.Yy-1845)
Badinan Beyliği (1376-1843)
Soran Emirliği (1399-1835)
Mukri Emirliği (1400-1802)
Mahmudi Beyliği (1409-1839)
Yeni Çağ emirlikleri
Pazuki Emirliği (1499-1587)
Süleyman Prensliği (1515–1838)
Hizan Beyliği (1520-1845)
Siyah Mansur Beyliği (1543-1596)
Pinyaşi Prensliği (1548-1823)
Atak Beyliği (16.yy-19.yy)
Bradost Beyliği (1609-19.yy)
Müks Beyliği (1600-1847)
Baban Prensliği (1649-1851)
Tebriz Hanlığı (1747-1802)
Hoy Hanlığı (1747-1813)
Serab Hanlığı (1747-1797)
Yakın tarihte tanınmamış yapıları
1- Kürdistan Krallığı (1921-1924)
2- Kürdistan Uyezdi (1923-1929)
3- Ağrı Cumhuriyeti (1927-1930)
4- Mahabad Cumhuriyeti (22 Ocak 1946-15 Aralık 1946)
5- Lâçin Kürt Cumhuriyeti (1992)
Günümüzdeki özerk yapılar
Günümüzde Kürtler tarafından kurulan 2 özerk bölge vardır. Bunlardan ilki Irak Kürtlerinin girişimleri sonucunda kurulan ve günümüzdeki resmi tanınırlığa sahip tek Kürt yönetimi olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’dir. İkinci bölge ise Suriye Kürtlerinin Suriye İç Savaşı sırasında ele geçirdikleri bölgelerde tek taraflı olarak önce özerk kantonlar sonra da federasyon ilan ettikleri Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’dir. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin aksine resmi bir tanınırlığa sahip değildir.
Her Milletin olduğu gibi Kürtlerinde kendi tarihini, Dilini, Kültürünü öğrenmeleri gerekir…
Kaynak:
Wikipedi
Kürtler.com
Kundir.com
Kürtler Kimdir? Sayfası
Kürdistan tarihi cilt -1 /85, Doğu Tarihi 186 / Kürdistan Tarihi-2/83
Tarih Sahnesinde Kürtler Kürt Sorunu Ve İslami Çözüm
https://www.igdirdogusgazetesi.com/makale/1262/17/kurtlerin-kurdugu-devletler-ve-hanedanliklar
[Güncelleniyor…] İranlı devrimciler ve işçilerin gözünden dindirilemeyen isyan: Amerika defol, yaşasın devrim!
İran’da bugün yaşananlar, tekil bir ekonomik kriz anının ya da geçici bir siyasal gerilimin ürünü değil. Aşağıda yer alan açıklamalar birlikte okunduğunda, bu sürecin uzun yıllara yayılan, bastırıldıkça geri dönen ve her seferinde yeni toplumsal kesimleri içine alan bir isyan hattı olduğu açıkça hatırlatılıyor. Hayat pahalılığı, ücretlerin erimesi, baskı ve aşağılanma, yalnızca bugünün değil; en kısa periyotla ele alsak bile geçmiş on beş yılın ortak zemini olarak karşımıza çıkıyor.
Bu derleme, İran’daki güncel isyan momentini, doğrudan bu sürecin içinden konuşan açıklamalar üzerinden anlaşılır kılmayı amaçlıyor. İşçi hareketinin, sol ve sosyalist güçlerin, emeklilerin, öğrencilerin ve farklı toplumsal kesimlerin kaleme aldığı bu metinler; birbirinden bağımsız çağrılar değil, aynı tarihsel krizin farklı yüzleri olarak okunmalıdır.
Stockholm Konferansı’nın İran İşçi Sınıfına Mesajı: İşçilerin Mücadele ve Siyasette İnisiyatif Almasının Zamanı Geldi!
[Bu bölümde yer alan metin: geçtiğimiz hafta sonu Stockholm’de İran Komünist Partisi / İşçi Komünist Partisi-Hikmetist / İşçi Yolu Örgütü / Halkın Fedaileri Örgütü-Azınlık / Azınlık Çekirdeği / Sosyalist İşçi Birliği’nden oluşan Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi (Shoraye Hamkary) tarafından yapılan konferansın mesajıdır. Mesaj yoldaşlar tarafından 2026-01-14 tarihinde bize ulaştırıldı]
İran işçileri!
Lütfen öncelikle konferansımızın selamlarını kabul edin!
Stockholm Konferansı, İran’ın yüz yıllık tarihinin en kritik dönemlerinden birinde düzenlendi. İslam rejimi, 2022 Jina hareketinden bu yana İran’daki en büyük devrimci hareketi kanla bastırdı. Sokak protestocularına yönelik ülke çapında baskı, toplu tutuklamalar ve İran’da ayaklanan binlerce insanın katledilmesi, toplumu yas ve kedere boğarken, yüzlerce şehirde diktatörlüğe, yoksulluğa ve yaygın sefalete karşı halk protestolarını sona erdirmedi.
Sınıflar arasındaki uçurum, zengin ve yoksul arasındaki fark ve İran halkının büyük çoğunluğu ile İslam rejimi arasındaki kopukluk hiç bu kadar derin ve yaygın olmamıştı. Yeni iktidara gelen rejim, 1979 Devrimi sırasında ortaya çıkan işçi konseylerini yok etti ve işçi hareketinin aktivistlerini işten atma, tutuklama, işkence ve öldürme yoluyla İranlı işçilerin bağımsız işçi örgütleri kurma çabalarını bastırdığı için, İranlı işçilerin maruz kaldığı sömürünün yoğunluğu dünyada neredeyse eşi benzeri görülmemiştir. Bugün İran işçi sınıfı kendi bağımsız örgütlerine sahip değildir ve işçilerin yüzde doksanından fazlası geçici sözleşmeler, boş imzalı sözleşmeler ve taşeron şirketler aracılığıyla istihdam edilmektedir. Bunun sonuçlarından biri de yoksulluk sınırının dört kat altında olan asgari ücretlerdir.
İran işçileri!
1979 Devrimi sırasında dünya, İran işçi sınıfı tarafından gerçekleştirilen yirminci yüzyılın en büyük genel grevlerinden birine tanık oldu. Ancak İran işçi hareketi siyasi iktidarı açıkça ve net bir şekilde talep etmediği için, İslamcı akımlar Şah rejiminin belkemiğini kıran işçi grevlerini kendi çıkarları için kullandılar ve iktidara geldiler. İşçi sınıfı siyasi iktidara doğru ilerleyip taleplerini elde etmek için iktidarın imkânlarını kullanmak yerine, işçi düşmanları iktidarı ele geçirdi ve işçilere karşı cephe aldı, işçi sınıfına ve İran halkının çoğunluğuna on yıllarca süren siyasi baskı ve yaygın ekonomik sefalet dayattı.
İran işçileri!
Bu insanlık dışı koşullara asla boyun eğmediniz ve İran’ın dört bir yanındaki fabrikalar ve sokaklar sayısız grevlerinize ve toplantılarınıza tanık oldu. Mücadeleleriniz henüz İslam rejiminin varlığını açıkça ve doğrudan hedef almamış olsa da, bugüne kadar dile getirdiğiniz taleplerin – yıllardır 1 Mayıs bildirilerinde ilan ettikleriniz de dahil – yerine getirilmesi ancak işçilerin kendi konseyleri sistemi ile sağlanabilir.
Bugün, İran halkının çoğunluğu yoksulluk ve ekonomik sefalet, şiddetli sınıf baskısı ve sömürü, cinsiyetçi baskı ve kadınlara karşı ayrımcı yasalar, diktatörlük ve baskı, yurttaşlara ve ülke halkına yönelik çeşitli ayrımcılık ve baskı biçimleri, hızlanan doğa tahribatı ve bunun korkunç sonuçlarından muzdariptir. İşçiler bu baskı biçimlerinden hiçbir kazanç elde etmemekle kalmıyor, bu baskılar sınıf birliğinin önünde engel teşkil ediyor. Kendi çıkarlarını ve toplumun özgürlüğünü savunmak için, işçiler tüm bu baskılara karşı mücadele etmek zorundadır. Halkın çoğunluğunu ekonomik sefalet, siyasi baskı ve hak mahrumiyetinden kurtarmanın ve İran’ın doğasını korumanın anahtarı sizin elinizde duruyor.
1979 Devrimi’nin işçi sınıfının sosyalist hareketi için verdiği büyük ders, bir siyasi parti ve örgüt olmadan ve kitle hareketinin liderliğini üstlenmeden işçi sınıfının, işçi sınıfı dışındaki hareketlere hizmet eden bir güç haline geldiğidir. İşçilerin mücadelelerinin meyveleri, kendi sınıflarının taleplerini ve kadın hareketi, öğrenci hareketi, ulusal baskıya karşı mücadele, öğretmenler ve emekliler ve çevreci hareket gibi müttefiklerinin taleplerini yerine getirmek için kullanılmalıdır. İşçi hareketinin aktivistleri ve bağımsız örgütleri de, diğer akımlar gibi, taleplerini işçilerin öngördüğü alternatif sistem, yani konsey yönetimi ile birlikte dile getirmelidir.
Son iki haftadır yaşanan katliamların ardından, işçilerin sınıf talepleri için mücadeleye girmesi İran’daki durumu değiştirecektir. İşçilerin mücadelede ve siyasette inisiyatif alma zamanı gelmiştir.
Bu yolda, İran Sol ve Komünist Güçler Koordinasyon Konseyi kendisini sizin hareketinizin bir parçası olarak görüyor ve bağımsız işçi örgütlerinin kurulmasına yardımcı olmak ve işçi hareketinin sol ve sosyalist kanadındaki aktivistler ve örgütler arasında işbirliği ve birliği teşvik etmek için hiçbir çabadan kaçınmayacaktır.
Yaşasın bağımsız işçi hareketi!
İslam Cumhuriyeti’nin kapitalist rejimi yıkılsın!
Yaşasın özgürlük — yaşasın sosyalizm!
İran Komünist Partisi Enternasyonal Büro: “İran’da ezilen halkın gerçek protestoları”
[Bu bölümde yer alan metinde: İran’da birkaç haftadır süren protestolara ilişkin olarak, eylemlerin ABD ve soykırımcı İsrail tarafından yönlendirildiği ya da bunların müdahalesi altında olduğu iddialarını İran Komünist Partisi Enternasyonal büroya sorduk. Yoldaşımız, 12 Ocakta yanıtlarını bir sesli mesaj aracılığıyla iletti. Aşağıda, bu mesajın çevirisini paylaşıyoruz. ]
Bu iddiaların tamamının yalan olduğu açıktır. Çünkü protestolara baktığımızda, bunlar İran’daki ezilen halkın gerçek protestolarıdır. Özgürlükten, onurdan, eşitlikten yoksun bırakılmış; rejimin dayattığı yoksulluk koşulları altında yaşamaya zorlanan insanların protestolarıdır. Yani bunlar gerçektir. 2009’da, 2018’de, 2019’da, 2022’de ve sonrasında gördüğümüz protestoların bir devamıdır.
İnsanların bu eylemleri ABD ya da İsrail destekli olarak görmesinin nedeni muhtemelen, protestoların İran’ın özellikle İsrail ve ABD’den gelen savaş tehditleri başta olmak üzere yoğun bir uluslararası baskı altında olduğu bir dönemde gerçekleşmesidir. Oysa İran halkı bu protestoları tam da bu dönemde yaparak kendisine büyük bir iyilik yapmaktadır. Çünkü rejimden, kendi güçleriyle, kendi yollarıyla ve bildikleri barışçıl yöntemlerle kurtulmanın en doğru zamanı budur. Böylece rejimin maceracı politikalarının sürmesine izin verilmemekte ve ABD ile müttefikleri gibi emperyalist güçlere İran’a saldırmak için bahane verilmemektedir.
Dolayısıyla İran halkı 47 yıldır yaptığı şeyi yapmaktadır ve bunun ABD ya da İsrail ile hiçbir ilgisi yoktur. Elbette İsrail ve ABD’nin “bu insanları destekliyoruz” yönünde açıklamalar yaptığını duyuyorsunuz. Bu, siyasetçilerin söyledikleri türden laflardır; gerçekte herhangi bir destek söz konusu değildir. Trump, protestocular öldürülürse İran’a saldıracaklarını söylüyordu; peki saldırdılar mı? Hayır. Aslında gerçekleşen asıl darbe sokaklarda, bu insanlar tarafından yapılmıyor.
Gerçek darbe, şu anda perde arkasında, İslamcı rejim içindeki fraksiyonlar ile ABD ve İsrail arasında yaşanıyor olabilir. Bu nedenle, Venezuela ile bir karşılaştırma yapıldığında, İranlılar arasında da şöyle bir düşünce vardır: Batı için olası “alternatiflerden” biri, perde arkasında oturup rejim içindeki reformistlerle görüşmektir.
İran içindeki bazı reformistler, rejim içinden aktörler ve Devrim Muhafızları’nın bazı kesimleriyle birlikte, protestoları kontrol altına alabilecek ve rejim devrildikten sonra İran’ın yönetimini ele geçirecek türde bir düzen ya da yeni bir hükümet oluşturma arayışına girebilir.
Bu nedenle Batı’nın, mevcut rejim içindeki bazı fraksiyonlarla uzlaşarak ülkeyi onların yönetmesine izin vermesi ihtimali vardır. Onlara göre bu, İran’daki protestoları kontrol etmenin en güvenli ve en kolay yoludur. Temelde Venezuela’dakine benzer bir senaryodan söz ediyoruz: Maduro’yu devre dışı bırakıp, geri kalan devlet aygıtını ve operatifleri yerinde bırakarak ülkeyi yönetmeye devam ettiler. Bu, Batı açısından son derece güvenli bir seçenektir.
Hiç tanımadıkları, ne olduğunu bilmedikleri yeni bir alternatifi iktidara taşımak gibi bir riske girmek istemezler. Bu nedenle İran’da da benzer bir şeyi yapmayı düşünüyor olabilirler. Ancak bunun protestolarla hiçbir ilgisi yoktur. Aksine, böyle bir senaryo protestocular açısından son derece tehlikelidir.
Sokaklardaki İran halkı öldürülüyor, dövülüyor, hapse atılıyor; şu anda hayal edilebilecek en vahşi baskılardan biriyle karşı karşıyalar. Bütün bunlar, Devrim Muhafızları’nın ya da reformistlerin gelip ülkeyi bir 50 yıl daha yönetmesi için yaşanmıyor. Halkın istediği bu değil. Bu gerçek bir devrimdir.
Özellikle Arak’taki otomotiv sektöründe çalışan işçilerin yaptığı açıklamadan görüleceği üzere; işçiler fabrikalarının kontrolünü ele almış durumdalar. Kendi işçi konseylerini kurmak için çalışıyorlar; Arak halkını kendilerine destek olmaya çağırıyorlar ve insanlardan örgütlenme komiteleri ile konseylerini oluşturmalarını istiyorlar. Sokaktaki insanların gerçekten istediği şey tam olarak budur.
Sokaktaki hareketin büyük çoğunluğunu işçi hareketi, öğretmen hareketi, öğrenci hareketi, hemşire hareketi ve kadın hareketi oluşturmaktadır. Bugüne kadar gördüğümüz aktif hareketlerin esas talebi de budur.
Dolayısıyla bu, gerçek bir devrimdir ve hedefi de nettir. Elbette ABD emperyalizmi ve müttefikleri bu devrimi bastırmaya, saptırmaya ve halkın gerçekten istemediği, kendi çıkarlarına hizmet eden bir yöne çekmeye çalışacaktır. Bu nedenle bizler açısından — komünistler, solcular ve özgürlükten yana olan insanlar açısından — gerek rejim medyasının gerekse küresel ölçekte burjuva medyasının söylediklerine kapılmamak son derece önemlidir.
Bu bir İsrail ya da ABD darbesi değildir. Bu, daha önce de defalarca yaşandığı gibi, İran halkının bizzat kendi eylemiyle ortaya çıkan gerçek bir süreçtir. Ancak bu kez öylesine büyük bir boyuta ulaşmıştır ki, herkes bunun rejimin sonu olabileceğini düşünmektedir.
“Bu insanlar bebekleri öldürüyor” iddialarına gelince, bunlar elbette apaçık yalanlardır. Bebeklere, yaralıların tedavi edildiği hastanelere saldıran bizzat rejimin kendisidir. İnsanları öldürüyorlar ve ardından protestocuların hastanelere saldırdığını, orada insanları öldürdüğünü söylüyorlar. Ya da hapishanelerde çok sayıda insanın öldürüldüğünü inkâr etmeye çalışıyorlar.
Oysa hapishanelerde çok sayıda insanın öldürüldüğünü gösteren dehşet verici videolar var. Gözaltına aldıkları, tutuklayıp hapishanelere götürdükleri insanları orada doğrudan öldürüyorlar. Bu sabah, öldürülmüş gençlerin cesetleriyle dolu bir video izledim.
Dolayısıyla hükümet; siyonizm, emperyalizm destekli darbe, bebek öldürme, güvenlik güçlerini öldürme gibi gerekçeleri, sokaktaki insanları katletmek için kullanıyor. Bunların hepsi sadece birer bahanedir. Buna inanmamalıyız. Ancak dediğim gibi, mevcut ayaklanmanın nereye evrileceğini henüz gerçekten bilmiyoruz. Birçok olasılık var. Bunlardan biri de, daha önce belirttiğim gibi, ABD emperyalizminin rejimin içindeki bazı kesimlerle uzlaşıya giderek, rejim değişikliği sonrasında bu kesimleri topluma dayatması ihtimalidir.
Bir diğer olasılık da Şah’ın oğlunu dışarıdan geri getirmeye çalışmaları olabilir. Ancak bu pek olası değildir. Çünkü her şeyden önce insanlar 47 yıl önce onun babasını, yani bir diktatörü devirmiştir ve şimdi oğlunu geri getirmeyeceklerdir. Son 47 yıldır herhangi bir gerçek emek ortaya koymamış, babasının halktan çaldığı parayla yaşamış birinden söz ediyoruz. Üstelik hâlâ babasının bir diktatör olmadığını ve hiçbir yanlış yapmadığını düşünüyor.
Bu yüzden insanlar “ister şah ister dini lider; kahrolsun zalim” diye slogan atmaktadır. Elbette etrafta “Yaşasın Şah” diye slogan atıldığını iddia eden sahte görüntüler ve videolar görmüş olabilirsiniz. Bunların çok küçük bir kısmı gerçek olabilir; çünkü elbette Pehlevi’nin geri dönmesini isteyen bazı insanlar vardır. Ancak bunların bir kısmı da rejimin kendisi tarafından sızdırılmış kişiler olabilir: göstericilerin arasına her kesimden birkaç kişiyi sokup “Bakın, görüyorsunuz değil mi?” diyebilmek için
bu dışarıdan örgütleniyor. “1979’da devirdiğiniz, artık tarihe karışmış birini, Pehlevi’yi geri getirmek istiyorlar; onu yeniden başınıza geçirmek istiyorlar” gibi söylemler üretiliyor.
Oysa İran halkı için en doğru ve en iyi seçenek, kendisini bizzat örgütlemesidir. İran içinde uzun yıllardır aktif olan hareketler; işçiler, öğretmenler, öğrenciler, kadınlar ve Kürdistan’daki devrimci hareket, son 47 yıldır protestolara ve grevlere öncülük ederek örgütlenmektedir. Bu mücadeleler sırasında kendi önderlerini, kendi örgütleyicilerini de yaratmışlardır.
Bir yılda binlerce protesto ve grev yaşanıp da liderlerin ya da örgütleyicilerin olmaması mümkün değildir; elbette bu önderler ve örgütleyiciler vardır. Bu devrim sürdükçe ve siyasal atmosfer biraz olsun açıldıkça, bunların daha görünür hâle geldiğini göreceğiz. Nitekim sendikaların, işçi konseylerinin ve kitle komitelerinin kurulduğunu şimdiden görüyoruz; bunlar, rejimden geri alınan alanların kontrolünü ele geçirmek üzere oluşturulmuştur.
Biz de tam olarak bunun için çalışıyoruz. Hafta sonu İranlı solcular ve komünistler tarafından organize edilen bir konferans yapıldı ve ben de bu konferansa katıldım. Yakında bu konferansın bir bildirisi yayımlanacak. Bunun önemli bir açıklama olacağını düşünüyorum; içinde pek çok yeni ve olumlu nokta yer alacak. Muhtemelen sizin sorularınızın birçoğu da bu metinde yanıtını bulacaktır.
Ayrıca biz komünistlerin, İran içindeki sosyalistlerden ve işçi önderlerinden, devrimin bir kez daha iç ve uluslararası burjuvazi ile emperyalist güçler tarafından çalınmaması için neler yapmalarını ve nasıl örgütlenmelerini beklediğimizi de açık biçimde ortaya koyacaktır.
Umarım burada söylediklerim soruların büyük kısmına yanıt olmuştur.
İran’da yaşananları yakından takip edelim; elbette İran’da olan biten son derece önemlidir. Bunun yalnızca İran’ı ya da bölgeyi değil, tüm dünyayı ciddi biçimde etkileyeceğini düşünüyoruz. Özellikle dünyanın dört bir yanında her gün işçilere saldıran her türden faşist ve sağcı hareketi gördüğümüzde, İran’da ortaya çıkacak başarılı bir örnek tüm dünya açısından büyük bir önem taşıyacaktır.
Suçlu yönetime karşı ayaklanan halkın mücadelesinden son gelişmeler
[Bu bölümde yer alan metin, İran İşçi-Komünist Partisi tarafından 12 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan bültenden alınmıştır. ]
Bugün, 12 Ocak 2026, devrimin on altıncı günü. İslamcı yönetim, protestoların uluslararası alanda duyulmasını engellemek ve daha geniş bir örgütlenmenin önünü kesmek amacıyla internet kesintileri yoluyla halkın dış dünyayla bağlantısını koparmaya çalışmaktadır. Dört gün süren internet karartmasının ardından, Starlink uydu internetine erişimin de yaygın biçimde sekteye uğratıldığı yönünde bilgiler gelmektedir.
Bu dijital karartmanın gölgesinde, devrilme yolunda olduğunu gören İslam Cumhuriyeti, özellikle son iki gün içinde protestocuları hedef alan öldürme eylemlerini yoğunlaştırmıştır. Ağır baskı koşulları, internet kesintileri ve bağımsız gazetecilerin son derece sınırlı erişimi nedeniyle öldürülenlerin sayısına ilişkin kesin bir rakam bulunmamaktadır. Bununla birlikte, net istatistikler mevcut olmasa da, hükümetin protesto eden halka karşı geniş çaplı suçlar işlediğine işaret eden çok sayıda bilgi ve rapor vardır.
Aynı zamanda devlet medyası, yalan haberler yayımlayarak, uydurma videolar servis ederek ve sosyal medya üzerinden sindirme faaliyetleri yürüterek toplumda umutsuzluk ve korku yaymaya çalışmaktadır.
Buna karşın gelen bilgiler, halkın hükümete karşı sergilediği cesur ve kararlı direnişi, rejimin baskı güçleriyle göğüs göğüse verdiği mücadeleyi de ortaya koymaktadır. İnsanlar; öldürme, yoksulluk ve tam bir sefalet üzerine kurulu bu yönetime son vermekte kararlıdır ve dimdik ayaktadır.
Gelen bilgilere göre, dün, 11 Ocak 2026’da, Tahran’daki Beheşt-i Zehra Mezarlığı’nda hayatını kaybeden protestoculardan birinin cenazesine büyük bir kalabalık katılmış ve “Kardeşimi öldüreni öldüreceğim!” sloganları atılmıştır. Katılımcılar zılgıt çekmiş, alkışlamış ve “Hamaney’e ölüm” diye haykırmıştır. Aynı gün, Beheşt-i Zehra’da öldürülen protestocuların çok sayıda ailesi cenazeler sırasında protesto eylemleri gerçekleştirmiştir; “Hamaney’e ölüm” ve “Diktatöre ölüm” sloganları atılmıştır. Bazı aileler hâlâ yakınlarının cenazelerine ulaşmaya çalışırken, Beheşt-i Zehra ortak bir protesto alanına dönüşmüştür.
Aynı gün Abdanan’da, şehitlerden biri olan Ali Seydi için düzenlenen anma töreni, katılımcıların Humeyni ve hükümet yetkililerine karşı sloganlar atmasıyla protestoya dönüşmüştür. Bu törenler, kitlesel protestoların ve “Hamaney’e ölüm” sloganlarının atıldığı sahnelere dönüşmüştür.
Gece protestoları devam etmektedir. Dün gece Tahran’da, insanlar çeşitli mahallelerde sokaklara çıkmış ve şiddetli baskıya rağmen İslam Cumhuriyeti güçleriyle sokak sokak çatışmıştır. Punak’ta, önceki gece olduğu gibi, büyük kalabalıklar toplanarak hükümet karşıtı sloganlar atmıştır. Ferdows Bulvarı ve Kashani Bulvarı’nda devrimci gençler “Diktatöre ölüm” sloganları atarak sokağa çıkmıştır. Modarres Otoyolu üzerindeki yaya köprüsünde asılı olan “Artık korkmuyoruz, savaşacağız” yazılı pankart özellikle dikkat çekmiştir.
Dün gece Gorgan’da kalabalıklar “Bu yıl kanlı bir yıl olacak, Seyyed Ali devrilecek” sloganları atmıştır. İsfahan’ın Mobarakeh kentinde devrimci gençler bankalara, belediyelere, kamu binalarına ve camilere saldırmıştır. Shahsavar’da (Tonekabon) protestolar ve sloganlar devam etmiştir. Bandar Abbas’ta insanlar protestolar düzenlerken, Kianshahr, Karaj’da devrimci gençler baskı güçlerini çevreleyerek “Polis, teslim olun, size zarar vermeyeceğiz” sloganları atmışlardır. Haberlere göre, Pazar sabahı İsfahan’da bir grup kamyon şoförü ve çarşı tüccarı ülke çapındaki grev ve protestolara katılmıştır. Cumartesi ve Pazar günleri düzenlenen gösterilerde rejim güçleri protestoculara saldırmış ve ne yazık ki iki protestocu kamyon şoförü gerçek mermiyle öldürülmüştür.
Tahran Üniversitesi Eğitim İşleri Ofisi, lisans öğrencilerine ait tüm yurtların en az on gün süreyle kapatıldığını duyurmuştur. Bu karar; devrimde kilit bir rol oynayan öğrencilerden duyulan korkunun hükümet açısından açık bir göstergesidir.
Devrimin ulaştığı boyut ve halkın dikkat çekici cesaret ve direnişi, bazı durumlarda baskı güçleri içinde çözülmelere yol açmıştır. Devrim Muhafızları İstihbaratı, görevlerini terk etmeleri hâlinde askerî personel ve yetkilileri sonuçlarıyla tehdit ederek ilgili tüm kurumlara uyarılar göndermiştir. Devrimciler ile İslam Cumhuriyeti güçleri arasındaki çatışmalar ve baskı merkezlerine yönelik saldırılar sırasında, rejim güçlerinden onlarcasının öldürüldüğüne dair bilgiler gelmektedir ancak kesin rakamlar mevcut değildir. Hükümet, güçlerinin moralini korumak ve kentleri daha fazla askerîleştirmek amacıyla, ölenleri için üç günlük genel yas ilan etmiştir.
Bu sırada, yaralı hükümet halkı bastırma ve sindirmeye yönelik tehditlerini sürdürmektedir. Polis Genel Komutanı Ahmad Radān, gözaltına alınan yurttaşlarla “çatışma düzeyinin yükseltildiğini” belirtmiştir. Yargı erkinin başı Gholamhossein Mohseni Eje’i, yargıçlara “son dönemdeki terör eylemlerinin şehitlerinin kanının intikamını almaya” hazırlanmaları çağrısında bulunmuştur. Başsavcı Mohammad Movahedi ise, protesto ve genel grev çağrılarının yayımlanmasının dahi suç olduğunu tehditkâr biçimde dile getirmiştir.
Hükümet korkuya kapılmış durumdayken, halk öfkeli ve kararlıdır. Protestocular, zafere ulaşılana kadar devrimi sürdürmekte ısrar etmektedir.
İran İşçi-Komünist Partisi, devrime ilişkin haberlerin mümkün olan her yolla yayılmasının, gözaltına alınanların aileleriyle dayanışma içinde olunmasının, son dönemde tutuklanan herkesin ve tüm siyasi tutsakların derhâl ve koşulsuz serbest bırakılması için protestolar örgütlenmesinin ve ülke çapındaki eylemleri koordine etmek üzere mahallelerde ve işyerlerinde mücadele komiteleri ile karar alma konseyleri oluşturulmasının önemini vurgulamaktadır.
Suçlu İslam Cumhuriyeti yıkılmalıdır.
İslam Cumhuriyeti’nin bu ölüm makinesini felç etmek için ne gerekiyor?
[Bu bölümde yer alan metin, İran Komünist Partisi tarafından 12 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan açıklamadır. ]
İslam Cumhuriyeti’nin suçlu rejimi, son ayaklanma dalgasıyla başa çıkmak için, ilk günlerden itibaren güvenlik güçlerini, polisi ve özel birlikleri çeşitli şehirlerde ve protestoların odak noktası haline gelen bölgelerde konuşlandırarak fiilen bir sıkıyönetim uyguladı. Bu protestoların on beşinci gününde, rejimin baskıcı güçlerinin protestocuların saflarına saldırması ve ateş açması sonucu, şu ana kadar 540’tan fazla protestocu hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve 10.700’den fazla kişi tutuklanarak hapse atıldı.
Rejimin baskıcı güçleri, özellikle protestoların on üçüncü gününden itibaren interneti keserek vahşet ve acımasızlığı doruk noktasına çıkardı. İşledikleri korkunç suçların boyutunu gizleyemeyen İslamcı hükümetin liderleri ve komutanları, bu cinayetleri sözde “silahlı isyancılara” atfediyor.
Kahrizak bölgesinde protestocuların cansız bedenlerini ve ailelerin sevdiklerinden herhangi bir iz arayışını gösteren görüntüler ve videoların dolaşımı bu dehşet verici suçların sahneleri gözler önüne serdi. Bu görüntüler ve videoların yayınlanmasıyla eş zamanlı olarak internet hatlarının kapatılması, bu tür katliamların daha da yayılma riskiyle ilgili endişeleri artırdı.
Rejimin kanlı baskı uygulama ve bu tür korkunç suçları işleme yeteneğinin, bu devrimci hareketin kitlesel yayılımının önündeki en büyük engellerden biri olduğu şüphesizdir. Ancak bu engelin aşılmasının anahtarı da kitlelerin kendi ellerindedir. Örneğin, Tahran ve diğer İran şehirlerinde protestocu kitleler, şehrin birçok noktasında ve binlerce kişiyle aynı anda sokaklara dökülürse ve güvenlik güçlerinin protestoları sokak çatışmalarına ve vur-kaç olaylarına dönüştürmek için kullandığı taktik ve hileleri etkisiz hale getirirse, yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin paralı askerlerinin baskıcı gücünü etkili bir şekilde etkisiz hale getirmenin yanında, onların bütünlüğünü de kırabilirler.
Bu bağlamda, sosyal hareketlerdeki aktivistlerin, örgütlenme çalışmaları ve sosyal ağlar ve diğer araçlar aracılığıyla bilgi yayılımındaki kendi girişim ve deneyimlerini kullanarak, kitleleri gösterilere hazırlayıp geniş çapta seferber ederek bu protesto hareketinin ilerlemesini sağlamaları gerekmektedir. Bu yolda, halkın tam olarak uyanık kalması ve İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat aygıtının, gerici monarşist bir gruba alan açarak özgürlük arayan ve eşitlik odaklı mücadelesini raydan çıkarmasına veya aynı taktiği kullanarak halk direnişinin güvenilirliğini zedeleyip onlara karşı baskıyı yoğunlaştırmasına izin vermemesi şarttır.
Bu protesto hareketinin ilerlemesi ve zaferi için bir diğer temel şart, işçi sınıfının ekonomik ve siyasi talepleri birleştirerek, fabrikalarda, sanayi komplekslerinde ve önemli üretim ve hizmet merkezlerinde birleşik ve ülke çapında grevler yoluyla sahneye çıkmasıdır. Bunlar arasında, protestoların bastırılmasına son verilmesi, tüm tutukluların ve siyasi mahkumların serbest bırakılması ve ölüm cezasının kaldırılması talepleri de yer almaktadır.
Karşılaştığı sayısız engellere rağmen, işçi sınıfı – bugüne kadarki mücadelelerinin kazanımlarına, deneyimli liderlerin varlığına, işçi konseylerinin filizleri ve embriyoları olan grev komiteleri ve fabrika komiteleri kurma deneyimine ve yüzlerce güçlü grevi örgütleme tecrübesine dayanarak – ülke çapında grevler başlatarak bu protesto hareketine katılabilir ve bu katılım yoluyla İslam rejiminin baskı ve öldürme mekanizmasını felç edebilir. Aynı zamanda, işçi sınıfının bu protestolara toplumsal ölçekte katılımı, örgütlenmeyi ilerletmek, sınıf temelli ve kitlesel örgütler oluşturmak ve işçilerin siyasi örgütlenmesini teşvik etmek için uygun bir temel sağlayabilir.
Bu hareketin ilerlemesi ve zaferinin sağlanması için bir diğer koşul da, açık ve devrimci bir siyasi strateji ve bakış açısının yayılması, örgütlenmenin güçlendirilmesi ve ülke çapında bir liderlik unsurunun oluşturulmasıdır. Bu nedenle, kitlelere kolay ve zahmetsiz bir zafer vaat edilmemelidir; bunun yerine, hareketin gerçek ihtiyaçlarını karşılamak ve İslam rejiminin devrimci bir şekilde devrilmesi için ön koşulları sağlamak üzere somut adımlar atılmalı, aynı zamanda kitleler bu zorlu ve engebeli yolun zorlukları ve güçlükleri konusunda bilinçlendirilmelidir.
Bu hareket, yalnızca İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi amaçlayan bir hareket değildir. Ayağa kalkan kitleler, İran’ın kapitalist ilişkilerine dayanan yoksulluğa ve ekonomik sefalete, eşitsizliklere, yoksunluklara ve ayrımcılığa karşı protesto ve mücadele alanına girmiştir. Bu anlamda, hareket yalnızca İslam Cumhuriyeti’nin devrilmesini hedef olarak belirlemekle kalmamaktadır, taleplerinin niteliği gereği anti-kapitalist bir harekettir.
İnsanlar haklı olarak İran’da özgür, eşit ve refahlı bir toplum kurmanın örtük potansiyellerine bakıyorlar. İslam Cumhuriyeti’nden sonra iktidara gelecek hükümetin net resmi halkın önüne serilmelidir. Bu nedenle, bu hareketin önüne sosyalist bir ufuk –işçilerin ve ezilenlerin konsey temelli yönetimi ve halk konseyleri– yerleştirilmelidir. Bu devrimci harekette protestocular tarafından dile getirilen “Ekmek, Çalışma, Özgürlük, Konsey Yönetimi” ve “Özgürlük, Eşitlik, Konsey Yönetimi” gibi sloganların geniş siyasi ve propaganda kampanyalarıyla daha da yaygınlaştırılması için çaba gösterilmelidir. Bu sloganların ve özgürlük, eşitlik ve konsey yönetiminin gerçek anlamının kitlelere açık bir şekilde anlatılması gerekmektedir.
Emperyalist rejim değiştirme projelerinin ve halkı yoka sayan iktidar değişimi projelerinin tehlikeleri konusunda sürekli ve kesintisiz uyarılar yapılması ve İran burjuva muhalefetinin çeşitli fraksiyonlarının bu hareketi raydan çıkarmayı ve yenmeyi amaçlayan pozisyonları ve siyasi stratejilerinin kamuoyuna açıklanması gerekmektedir. Ekonomik programları – bu İslami olmayan yönetim altında serbest piyasa modeline dayalı kapitalizm ve neoliberalizmden başka bir şey değildir – ile halka verdikleri siyasi ve hukuki eşitlik ve kadın-erkek eşitliği vaatleri arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koymak şarttır. Alternatif olarak İslami olmayan yönetim altında kapitalizmi savunanlar, halka özgürlük ve refah vaat edemezler. İslami olmayan yönetim altında kapitalizm de otoriter bir yönetim sistemidir.
Tüm iktidar konseylerin eline!
[Bu bölümde yer alan metin, Arak’taki sanayi işçilerinin oluşturduğu Arak İşçi Konseyleri tarafından 11 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan açıklamadır. Metin, grevin ücret talebini aşarak doğrudan iktidar ve yönetim meselesine yöneldiğini ilan etmektedir.]
Arak İşçi Konseyleri Açıklaması
“Tüm iktidar konseylerin eline!”
“Markazi Eyaleti işçilerine, Huzistan’daki yoldaşlarımıza ve İran’ın tüm halkına.”
On yıllardır ekmek taleplerimize kurşunla, onur taleplerimize ise hapishaneyle karşılık verildi. Ancak bugün sessizlik sona ermiştir. Biz, Arak fabrikalarının işçileri, aşağıdakileri ilan ediyoruz:
İşyeri denetimi:
Bundan böyle Makine İmalat Şirketi, AzarAb ve Wagon Pars fabrikalarının yönetimi, doğrudan işçilerin kendileri tarafından seçilen işçi konseylerinin elinde olacaktır. Devlet tarafından atanan yöneticileri ya da rejimin kukla sendikalarını artık tanımıyoruz.
Toplumla bağ:
Grevimiz artık yalnızca ücretlerle ilgili değildir. Arak halkını, güvenlik ve lojistiği yönetmek üzere mahalle konseyleri oluşturmaya çağırıyoruz. Fabrikalarımız sizin de güvencenizdir.
Askerlere çağrı:
Ordudaki kardeşlerimize sesleniyoruz: Kendi babalarınızın katili olmayın. Bizimle birlikte durursanız, konseylerimiz sizin ve ailelerinizin güvenliğini garanti edecektir.
Rejime ültimatom:
Sanayi komplekslerine zorla girme ya da temsilcilerimizi tutuklama yönündeki her girişim, tüm şehre karşı savaş ilanı olarak değerlendirilecektir. İşçilerin kanından tek bir damla dahi dökülürse, ayaklanmanın alevleri iktidardan geriye hiçbir iz bırakmayacaktır.
Biz burada yalnızca ödenmeyen ücretler için bulunmuyoruz. Bu fabrikanın ve bu ülkenin nasıl yönetileceğine karar vermek için buradayız. Patronların ve mollaların dönemi sona ermiştir.
Tüm iktidar konseylerin eline!
“Kadın, Yaşam, Özgürlük” devrimi yeni bir aşamaya giriyor
İran İşçi-Komünist Partisi’nin İran halkının yeni ayaklanma dalgasına ilişkin açıklaması
[Bu bölümde yer alan metin, İran İşçi-Komünist Partisi tarafından 5 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan, İran halkının son kitlesel protestolarıyla ilgili açıklamasıdır.]
28 Aralık 2025’te Tahran Çarşısı’ndaki grevin ardından, artan fiyatlara ve ağır ekonomik koşullara karşı başlayan protestolar, her geçen gün daha geniş ve daha radikal bir nitelik kazandı. “Diktatöre ölüm” sloganları ve rejimin devrilmesi çağrıları, büyük küçük tüm kentlerin sokaklarını sarsarken, İran halkının İslam Cumhuriyeti’nden kurtulma mücadelesi bir kez daha dünya kamuoyunun dikkatini üzerine çekti.
Bu protestolar, önceki mücadelelerin devamıdır ve özellikle Kadın, Yaşam, Özgürlük devrimi, bu kez farklı koşullar altında ve “yaşam” vurgusunu daha da güçlendirerek yeniden sokaklara çıkmıştır. Şimdi dikkatler, bu devrimin yeni aşamasında nasıl bir yol çizeceğine ve İran halkının İslam Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratarak yaşamın her alanında denetimi kendi eline almasıyla tarihin yeni bir sayfasını nasıl şekillendireceğine odaklanmıştır.
Son protestolar, yaşam koşullarındaki dramatik kötüleşmesi sürecinde ortaya çıkmıştır. Pek çok insan için artık ne sabır ne de uzlaşma için bir alan kalmıştır ve bu nedenle toplumun giderek daha geniş kesimleri mücadeleye girmeye ve egemen iktidarla hesaplaşmaya zorlanmaktadır. Karşı tarafta ise, ekonomik ya da siyasal hiçbir çözüm sunamayan, her zamankinden daha zayıf ve daha fazla kriz içinde olan, hâlâ kurşunlara, hapishanelere, idamlara ve baskı aygıtlarına yaslanan bir İslam Cumhuriyeti durmaktadır.
Devrimin İslam Cumhuriyeti’ni yenilgiye uğratabilmesi için, giderek daha geniş bir toplumsal gücü sahaya sürmesi ve devletin karşı koyması son derece zor olan ülke çapında grevler ve genel grev gibi kaldıraçları çok daha etkin biçimde kullanması gerekmektedir. Büyük küçük tüm kentlerde, ülke genelindeki mahallelerde nüfusun mümkün olan en geniş kesimleri devrime fiilen katılmalı; aynı zamanda gösteriler, gece sloganları, mahalle kontrolü ile devlet güçlerine ve kurumlarına yönelik saldırılar gibi sürekli ve çeşitli protesto biçimleri hayata geçirilmelidir. Sanayi merkezlerindeki işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler, kamu emekçileri ve öğrenciler çok daha belirleyici ve merkezi bir rol oynayabilir ve oynamak zorundadır.
Mümkün olan her yerde grev komiteleri, mahalle kontrol komiteleri, karşılıklı yardım komiteleri ve devrimci koordinasyon ağları oluşturulmalı, siyasal hareketin kitlesel biçimde genişlemesinin ve İslam Cumhuriyeti’ne karşı kararlı darbeleri indirmeye hazır hâle gelmenin zemini hazırlanmalıdır.
Ancak devrim yalnızca İslam Cumhuriyeti ve onun baskı aygıtlarıyla karşı karşıya değildir. Devrimin ilerleyişini ve zafere ulaşmasını tehdit eden bir diğer tehlike de, İran’daki siyasal gelişmeleri yukarıdan yapılan pazarlıklarla yönlendirme çabalarında yatmaktadır. Baskının, diktatörlüğün, dinî otoritenin ve devlet aygıtının temellerini koruyarak; medya manipülasyonu, kamuoyu mühendisliği ya da yabancı devletlerin doğrudan veya dolaylı müdahaleleri yoluyla, süreci yalnızca iktidarın bir sermaye grubunun elinden bir diğerine geçmesiyle sınırlı tutma girişimleri söz konusudur. Bu ölçekte bir devrim ortamında, bu tür çabalar çoğu zaman devrimin bizzat kendisi adına, hatta onun kaçınılmaz sonucu gibi sunulur. Oysa gerçekte, bunlar egemen rejimin çıkarlarına hizmet eder ve devrime karşı işler.
Bu tehlikenin açık bir örneği, monarşist güçlerin faaliyetlerinde görülebilir. Aldatma ve propaganda yoluyla, ölüm tehditleri savurarak, muhalifleri sindirerek, zorbalık, taciz ve kadın düşmanlığı yaparak — kısacası, Trump tarzı faşizmi örnek alarak — halk desteğine sahip rakip figürleri ve önderleri tasfiye etmeyi, böylece tartışmasız bir liderlik iddiasında bulunmayı hedeflemektedirler. Bu sanrı, İslam Cumhuriyeti’nin yararına, halk devriminin ise aleyhine işlemektedir. Bunun sonucunda, bugün İslam Cumhuriyeti’ni yıkma mücadelesi, aynı zamanda bu yerli, Trump tarzı faşizmi etkisizleştirme ve yenilgiye uğratma mücadelesinden ayrılamaz hâle gelmiştir.
İran’daki Kadın, Yaşam, Özgürlük devrimi, nihai zafere ulaşmadan önce dahi; koşulsuz ifade, örgütlenme ve siyasal faaliyet özgürlüğü, idam cezasının kaldırılması ve kadın düşmanlığının her biçiminin tasfiyesi gibi insani ilkeleri İran’ın siyasal kültürüne öyle derinlemesine yerleştirmelidir ki, hiç kimse açığa çıkarılıp dışlanmadan bu sınırları ihlal edememelidir. Devrimin kanatlarını kırmaya yönelik girişimlere, yukarıdan dayatılan pazarlıklara ya da yapay liderler imal etme çabalarına karşı koymak da, ülke çapında devrimi ileriye taşıyan milyonların kitlesel katılımına bağlıdır.
İran coğrafyasında yaşayan halklar arasında bölünmeler yaratmaya yönelik her türlü girişime karşı çıkmak; Kadın, Yaşam, Özgürlük şiarını birleştirici bir slogan olarak yeniden benimsemek; toplumun üzerine yukarıdan dayatılan her tür diktatörlüğü ve devlet iktidarını reddetmek; baskı ve boğma mekanizmalarını kökünden söküp atan taleplerde ısrar etmek; idamın, işkencenin ve hapsedilmenin tümüyle yasaklanmasını hayata geçirmek; koşulsuz ifade özgürlüğünü savunmak — bunların tümü, devrimin güçlenmesi ve derinleşmesi için vazgeçilmezdir.
Mevcut devrimci koşullarda, grevler ve ücret artışları için mücadelelerden kamu hizmetleri için protestolara, tıbbi karşılıklı yardım gruplarının oluşturulmasına, kooperatif fonlarına, çocuk destek girişimlerine, çevre kurtarma gruplarına ve diğer dayanışma biçimlerine kadar, geçim sorunlarıyla mücadele etmek için yapılan kolektif çabalar ve doğrudan eylemler de siyasi önem kazanmaktadır. Bu alanlarda da devrimci hareket, güçler dengesine bağlı olarak, henüz egemen siyasal iktidarı bütünüyle yerinden etmeden önce dahi, doğrudan halk iktidarını fiilen kullanmak durumundadır.
Devrim yalnızca sokak eylemleri, mahalle denetimi ya da grevler yoluyla kendini göstermez. Aynı zamanda su, elektrik, hastaneler, telekomünikasyon kurumları ile diğer kurumlardan işçilerin, halkın acil sorunlarını hafifletmeyi ya da çözmeyi hedefleyen devrimci müdahaleleri aracılığıyla da şekillenir. Bu durum daha genel bir gerçeğe işaret etmektedir: İslam Cumhuriyeti karşısında tam ve kapsamlı bir zafer için, mevcut devrim yalnızca devrimci ekonomik ve sosyal önlemleri hayata geçirmekle yetinmemeli; aynı zamanda sosyalizme, yani toplumsal üretim ve dağıtımın doğrudan halk kurumlarının kontrolü altına alınmasına doğru ilerlemelidir.
Kadın, Yaşam, Özgürlük devriminin yeni aşaması, İslam Cumhuriyeti karşısında zafer olasılığını her zamankinden daha fazla yakınlaştırmıştır. Aynı zamanda, kesin bir zaferin ancak halkı geçmişe, despotizme, kulluğa ve eşitsizliğe geri dönüş vaatleriyle kandıran tüm gerici, geleneksel ve geri kalmış güçlerin yenilgiye uğratılmasıyla birlikte mümkün olabileceğini de her zamankinden daha açık biçimde ortaya koymaktadır.
Kahrolsun İslam Cumhuriyeti!
Yaşasın Kadın, Yaşam, Özgürlük!
Yaşasın Sosyalist Cumhuriyet!
İşçi Hareketini ve Sosyalizmi Savunmak Acil Bir Zorunluluktur
[Bu bölümde yer alan metin, Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası üyesi işçi aktivisti Reza Şahabi tarafından kaleme alınmıştır. 4 Ocak 2026 tarihli bu açıklama, işçi hareketine, sola ve sosyalizme yönelik saldırılar karşısında sınıfsal bir savunmanın acil bir zorunluluk olduğuna dikkat çekmektedir.]
İşçi hareketinin, solun ve sosyalizmin; sağcı, faşist ve savaş yanlısı güçler tarafından örgütlü bir saldırı altında olduğu bir dönemde, sınıfsal bir savunma yalnızca bilinçli bir tercih değil, aynı zamanda acil bir sorumluluktur.
Yakın zamanda Instagram’da yayınladığım notun ardından, farklı geçmişlerden işçi arkadaşlardan, toplumsal aktivistlerden ve yoldaşlardan çok sayıda yanıt ve değerlendirme aldım. Bu geri dönüşlerin önemli bir bölümü, notumun temel amacının—yani mevcut koşullarda bağımsız işçi hareketini, solu ve sosyalizmi, ayrıca özgürlük ve eşitlik talep eden hareketleri savunma gerekliliğinin—altını çiziyordu. Bu hareketler bugün, sağcı, faşist ve monarşist akımlar tarafından kasıtlı saldırılara, çarpıtmalara ve sabotajlara maruz bırakılıyor; bu saldırılar çoğu zaman ABD ve İsrail’in askerî eylemlerine açık ya da örtük destekle birlikte yürütülüyor. ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî saldırısının yakın tarihli örneğinin de gösterdiği üzere, bu savaş kışkırtıcısı, işçi karşıtı ve faşist güçlerle yüzleşmek, sınıf mücadelesinin hayati ve acil bir bileşenidir.
Bu yanıtların yanı sıra, farklı yönelim ve geçmişlere sahip bazı değerli meslektaşlardan ve duyarlı emek ve öğrenci aktivistlerinden eleştiriler de aldım. Görüş ayrılıkları ve eleştirel tartışma, işçi ve sosyalist hareketin varlığının doğal ve gerekli bir parçası; kolektif düşünme ve açıklık ruhuyla yürütüldüğünde tartışmayı derinleştirebilir. Ancak metnin bağlamını ve amacını göz ardı eden eleştiriler—bilinçli ya da bilinçsiz—hedefi saptırıyor ve diyalogu, yoldaşça fikir alışverişini güçlendirmek yerine, yapıcı ve anlamlı etkileşimin imkânını zayıflatıyor.
Açık olmalıdır ki, kısa notum ne sosyalizm üzerine teorik bir manifesto ne de siyasal örgütlenme, sınıf oluşumu ya da işçi hareketinin stratejik ufuklarına dair tartışmaları bir araya getirme girişimiydi. Anti-kapitalist bir işçi ve sosyalizmin savunucusu olarak, görüş ve eleştirilerimi uzun yıllardır farklı mücadele pratikleri içinde, çeşitli bağlam ve biçimlerde ifade ettim; etmeye de devam edeceğim.
Söz konusu kısa metnin özgül amacı, işçilerin, ezilenlerin ve protesto eden halk kesimlerinin; işçi, sol ve sosyalist hareketlerin yanı sıra özgürlük ve eşitlik talep eden hareketlerle birlikte durmasının gerekliliğini vurgulamaktı. Bu vurgu, sol ve sosyalizmi halk protestoları içinde itibarsızlaştırmaya ya da onları otoriter güçlerle—özellikle İslam Cumhuriyeti ile—eşitlemeye çalışan gerici sloganlar, kampanyalar ve yoz söylemler dalgasına karşıydı. “Üç yozlaşmışa ölüm: molla, solcu, Mücahit” gibi şiddet içeren ve saptırıcı sloganlar da buna dahil. Metnin hedef kitlesi, yoğun ekonomik ve toplumsal baskı ve aralıksız devlet baskısı altında olan; aynı zamanda sözde muhalefet içindeki sağcı ve otoriter akımların propaganda bombardımanına maruz bırakılan işçi sınıfı ve halktı.
Sözlerim ayrıca, sol ve sosyalist akımların bağımsız işçi örgütlerine “müdahalesi” olarak adlandırdıkları şeye karşı çıkan bazı değerli ve çalışkan sendikacı yoldaşlarıma da yönelik. Bu konuyu defalarca tartıştık ve bağımsız bir işçi örgütünün, tüm işverenlerden, yöneticilerden, kapitalistlerden ve devlet kurumlarından açık ve kararlı biçimde bağımsız olması gerektiği konusunda her zaman mutabık kaldık. Bununla birlikte, işçi arkadaşlarımızın ezici çoğunluğunun—kendilerini solcu ya da sosyalist olarak tanımlasınlar ya da tanımlamasınlar—yaşanmış deneyimleri ve işyeri mücadeleleri üzerinden ulaştıkları anti-kapitalist eleştiri, özünde sosyalist ilkelere dayanmaktadır. Bu durum, belirli grup ya da partilerin bağımsız işçi örgütlerinin iç işleyişine müdahalesi anlamına gelmez. Ülkede işçi örgütlerinin bugünkü zayıflığı esas olarak süregelen baskı, işten atmalar, tehditler, tutuklamalar, hüküm süren kapitalist sistemin her şeyi kapsayan vahşeti ve kitlesel işçi örgütlenmesi geleneklerinin yeterince yerleşmemiş olmasından kaynaklanmaktadır; sol ya da sosyalist eğilimlerin etkisinden değil.
İşçilerin ve emek aktivistlerinin farklı siyasal eğilimlere ve parti aidiyetlerine sahip olabileceği açıktır. Buna rağmen, örgütsel ve yapısal düzeyde tüm siyasi partilerden bağımsız; açık bir tüzük ve şeffaf karar alma mekanizmalarına dayanan, anti-kapitalist ve sosyalist bir yönelime sahip bağımsız işçi örgütleri inşa edebileceğimize inanıyorum. Önceki notumun bir bölümü tam da bu gerekliliğe işaret ediyordu: İşçilerin ve ezilenlerin kendi kaderlerini belirlemede, kapitalizme ve işçi karşıtı, iktidar hırsı taşıyan güçlere karşı direnmede doğrudan, bilinçli ve örgütlü müdahalesi. Bu vurgu, kapitalizmin reforme edilebilirliğine dair herhangi bir yanılsamadan ya da sol siyasi partilerin gerekliliğini inkâr etmekten değil; sağcı saldırılara karşı işçi mücadelesi ve direnişinin yaşanmış deneyimlerinden beslenmektedir.
Aynı şekilde, “işçilerin liderliği ve azami katılımı” vurgusu; işçilerin ve ezilenlerin kendi geleceklerini şekillendirmeye doğrudan, bilinçli ve örgütlü biçimde katılımını ifade ediyor. Bu, işçilerin başka sınıfların yedek gücü ya da piyonu olmaması; tersine, toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin yönünü ve ufkunu belirleyen asli güç olarak, bilinçli bir sınıf halinde sahnede yer alması anlamına gelir. Benim için bu kavram, sömürü ve baskının ortadan kaldırıldığı toplumsal ilişkilerin kurulmasına yönelen anti-kapitalist ve sosyalist geleneğin derinliklerine kök salmıştır. Ayrıca, anti-kapitalist işçi sınıfı aktivistleri olarak “adalet”, “özgürlük” ve “eşitlik”e yaptığımız göndermeler de her zaman bu bağlamda anlaşılmıştır. Bunlar hiçbir zaman mevcut yasalarla sınırlı hukuki kavramlar ya da salt ekonomik ve sendikal mücadelelerle sınırlı talepler olmamış; aşağıdan kolektif mücadelenin doğrudan ürünü olmuştur. Tarihsel deneyim göstermektedir ki, sömürü ve ücretli kölelik ilişkileri altında—ister bu düzen ister kapitalizmin başka herhangi bir biçimi olsun—bu ilişkiler köklü biçimde ortadan kaldırılmadıkça, adaletin, özgürlüğün ya da eşitliğin hiçbir biçimi kalıcı olamaz.
Örgütlerin rolü, örgütlenmenin gerekliliği ve işçi ile sosyalist hareketin karşı karşıya olduğu zorluklara dair tartışmaların—özellikle bugünkü koşullarda—zorunlu ve kaçınılmaz olduğu açıktır. Umuyorum ki bu tartışmalar, işçi örgütleri içinde ve özgürleştirici ve sosyalist hareketler arasında, uygun mekân ve platformlarda, sağlıklı, yoldaşça ve ileriye dönük bir biçimde sürdürülür.
Yoksulluğa, hayat pahalılığına ve enflasyona karşı yaşasın mücadele! Devrim için ileri!
[Bu bölümde yer alan metin, İran Sol ve Komünist Güçler İşbirliği Konseyi (Shoraye Hamkary) tarafından 31 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan, İran halkının son kitlesel protestolarıyla dayanışma çağrısıdır. Açıklama, sokak eylemlerinin yayılımını, devlet şiddetini ve olası saptırma girişimlerini ele almaktadır.]
Son günlerde İran’ın birçok kentinde kitlesel protestolar dalgası patlak verdi. 28 Aralık 2025 Pazar günü, dolar kurundaki benzeri görülmemiş artış ve fiyatlardaki sert yükselişin ardından başlayan bu protestolar; Tahran Büyük Çarşısı’ndaki esnaf ve halkın eylemleriyle birleşerek, sabahın erken saatlerinde Cumhuriyet (Jomhuri) Caddesi’ne ve ardından Tahran’ın diğer bölgelerine yayıldı. Kitlelerin genel hoşnutsuzluğuna, halkın geçim sıkıntılarına, fırlayan enflasyona ve işçi ile emekçilerin son derece düşük ücret ve haklarına dayanan bu yeni protesto dalgası, pazartesi ve salı günleri de devam ederek İsfahan, Meşhed, Kerec, Hemedan, Keşm, Kiş, Mallard, Mamasani ve Kirman gibi kentlere yayılıp daha geniş yaygınlık kazandı.
Halk protestolarının Tahran’dan diğer kentlere hızla yayılması; Hamaney ve İslam Cumhuriyeti karşıtı sloganların yükselmesi ve Tahran’daki ve ülkenin diğer üniversitelerindeki öğrencilerin hızlı desteği, suçları artık tolere etmeye yanaşmayan emekçi kitlelerin birikmiş öfkesini ve tiksintisini yansıtmaktadır. Yıllardır İran halkını baskı altında tutan; onlara yoksulluk ve yoksunluk dayatan; işçi ve emekçilerin alın teriyle kazanılmış paralarından milyarlarca doları savaşlara, vekâlet güçlerinin genişletilmesine ve nükleer tesislere harcayan otoriter ve gerici bir rejim söz konusudur. İşçi ve emekçilere dayattığı tüm yoksulluk ve sefalet koşullarına rağmen, topluma sınırsız baskıyla; her türlü protesto hareketine ise tutuklama, hapis, idam ve katliamlarla karşılık veren yozlaşmış ve zalim bir rejimdir bu. Son iki günde de görüldüğü üzere, protestocu kitleleri dağıtmak için biber gazı kullanmış, üniversiteleri kuşatmış, göstericileri dövmüş ve kimi durumlarda onlara ateş açmıştır.
İran kitlelerinin son günlerde giderek büyüyen protestoları açıkça göstermiştir ki, geçmiş yıllardaki cinayetler, idamlar, hapisler ve tutuklamalar, ezilen halkın kendisine dayatılan yoksulluk, sefalet ve ayrımcılıktan kurtulma mücadelesini durduramamıştır. Tersine, “Kahrolsun diktatör”, “Kahrolsun İslam Cumhuriyeti” ve “Yaşasın özgürlük” sloganlarıyla yeniden sokaklara çıkılmış; sokaklar iktidardaki gericiliğe karşı mücadele alanlarına çevrilmiştir. Daha da önemlisi, yeni protesto dalgasıyla birlikte Tahran üniversitelerinin militan öğrencileri, sokak eylemlerinin daha ilk saatlerinden itibaren “Ne Pehlevi ne rehber (lider), demokrasi ve eşitlik”, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ve “Öğrenci ölür ama aşağılanmayı kabul etmez” sloganlarıyla üniversite kampüslerini halkın sokak mücadeleleriyle birleştirmiştir.
Bu arada, 2022’de olduğu gibi, bazı monarşist görünümlü güçler—muhtemelen güvenlik birimlerinin sızmaları—bazı gösterilere katılıp Rıza Pehlevi lehine sloganlar atarak İran halkının mevcut protestolarını bölmeye ve saptırmaya çalışmaktadır. Bu nedenle kadınların, gençlerin ve ilerici güçlerin; bu neo-faşist eğilimleri reddedip tecrit ederek şuanki büyüyen protestoları hızlandırmaları, İsrail’in faşist eylemlerini ve “Manoto” ile “Iran International” gibi sağcı televizyon kanallarının sokak protestolarına ait videoları tahrif edip dublajlayarak deepfake içerikler yaymasını teşhir etmeleri gerekmektedir. İran halkının kitleleri de, sokak mücadelelerinin saflarına mümkün olduğunca geniş katılımla dahil olarak protestoları yaygınlaştırmalı; mücadele birliğini her zamankinden daha fazla güçlendirmeli ve saflara sızarak bölünme yaratmaya çalışanlardan uzak durmalıdır.
Son günlerde emekçi kitlelerin sokak mücadeleleri ve militan, özgürlükçü öğrencilerin bu mücadelelerle dayanışması kadar ve hatta onlardan da önemli olan; işçi grevlerinin oluşması, yayılması ve kitlelerin sokak mücadeleleriyle bağlanmasıdır. Bu, sokak hareketinin ve öğrenci hareketinin bu kritik günlerde İran işçi sınıfından talep etmesi gereken meşru bir taleptir. Kuşkusuz, İran işçileri bu belirleyici günlerde fabrikalarda ve hizmet kurumlarında dağınık grevlerini birleştirir, üretim çarkını durdurur ve ülke çapında grevler örgütlemek üzere birleşik ve örgütlü biçimde ayağa kalkarsa; bu kez İslam Cumhuriyeti’nin yıkıntıları üzerinde devrimin zaferini işçiler, kadınlar ve İran halkının geniş kitleleri kutlayacaktır.
Kahrolsun İslam Cumhuriyeti’nin Kapitalist Rejimi
Yaşasın Özgürlük, Yaşasın Sosyalizm
Halk Ayaklanmasıyla Dayanışma
[Bu bölümde yer alan metin, işçi örgütleri, emekliler ve çeşitli toplumsal gruplar tarafından (Emekliler Birliği – Kermanshah Elektrik ve Metal Derneği – İdam Etmeyin! – Adalet Arayanlar – Sözleşmeli Petrol İşçileri Protestoları Örgütleme Kurulu – Resmî Olmayan Petrol İşçileri Protestoları Örgütleme Kurulu – Hemşirelerin Protestoları Koordinasyon Kurulu – İran Kadınlarının Sesi) 3 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan ortak dayanışma açıklamasıdır. Metin, 2022 ayaklanmasının devamı olarak görülen mevcut süreci ve temel talepleri ortaya koymaktadır.]
Çağdaş tarihimizin en belirleyici anlarından birindeyiz. Bugün sokaklarda, grevlerde ve ülke çapındaki protestolarda yaşananlar, 2022 ayaklanmasının bir devamıdır: Kadın Yaşam Özgürlük sloganıyla başlayan ve kurumsallaşmış ayrımcılığı, sistematik aşağılamayı, aleni baskıyı ve yapısal yoksulluğu ifşa eden bir ayaklanma. Bu ayaklanma, toplumun artık bu adaletsiz düzene ve dayatılan koşullara razı yaşamak istemediğini açıkça göstermiştir.
Zorunlu başörtüsü kalesi artık yıkılmıştır: cinsel ve toplumsal ayrımcılığı kabul etmeyeceğimizi ilan ettik. Batıl inançlara karşı tiksintimizi ve insan onurunu pazarlık konusu yapmayı reddettiğimizi duyurduk. Taleplerimize verilen yanıt kurşun, hapis ve idam olmuş olsa da, birleşik bir sesle yoksulluğa ve yolsuzluğa karşı dik durduk ve tamamlanmamış devrimimiz zaferle sonuçlanana dek taviz vermeyeceğimizi haykırdık.
Bugün, aynı söz ve bağlılığa sadık kalarak, sokaklara çıktık ve haykırıyoruz: Özgürlük, Özgürlük, Özgürlük.
Bugün çıktık, yalnızca ekmek için değil, yaşam için; yalnızca hayatta kalmak için değil, insan onuru ve insanca bir gelecek için.
Kontrolsüz enflasyon halkın büyük çoğunluğunun belini kırdı. Yoksulluk sınırının çok altında ücretler ve maaşlar; yırtıcı özelleştirmeler; rantçılık; çok sayıda mafyanın varlığı; baskı, hapis ve idam; savaş yanlısı politikalar—tüm bunlar halkın yaşamını çöküşün eşiğine getirdi. Toplum kaynama noktasına ulaşmış durumda ve ülke çapındaki protestolar bu kritik durumun doğrudan yansımasıdır.
Çarşı esnafı (Bazariler), çöken ekonominin barometresi olarak grevleriyle sahaya indi.
Bugünkü protesto, halkın yaşamını harap eden asalak bir milyarder sınıfa karşıdır. Sorun yalnızca doların astronomik fiyatı veya enflasyon değil; sorun her gün insan onurumuzu çiğneyen tüm yapıdır. İşte bu koşul, Z Kuşağı’ndan “geçim, onur, vazgeçilmez hakkımız” diye her gün haykıran emeklilere kadar herkesin sokaklara çıkmasına yol açtı.
Bugün biz—işçiler, öğretmenler, hemşireler, emekliler, öğrenciler, kadınlar ve uzun süredir acı çeken tüm halk—şehir şehir sokaklara çıkıyor, özgürlük ve eşitlik çağrısını yükseltiyoruz.
Ne kadar daha yoksulluk çekeceğiz?
Ne kadar daha bu köleliği yaşayacağız?
Ne kadar daha müteahhitlerin, su, elektrik ve sağlık mafyalarının pençesinde kalacağız; iktidar ağlarıyla birleşerek halkın yaşamını her geçen gün daha fazla yok edenler karşısında boyun mu eğeceğiz?
Ne kadar hapis, idam, başörtüsü dayatmaları ve baskı devriyeleri sürecek?
Dünyanın halklarıyla bir kavgamız yok; nükleer zenginleşmeye veya vekâlet güçlerine de ihtiyacımız yok. Halkın belini kıran politikalar bunlardır.
Biz, bu açıklamanın imzacıları ve örgütleri, kendimizi bu ülke çapındaki ayaklanmanın ayrılmaz bir parçası olarak görüyor; Kadın, Yaşam, Özgürlük sloganıyla, halkın özgürlük, refah, adalet ve insan onuru için süregelen mücadelesine tam destek ve dayanışma ilan ediyor; aşağıdaki talepleri dile getiriyoruz:
Devlet baskısı ve öldürmeye karşı birleşik ve kararlıyız; hayatını kaybedenlerin adalet arayan ailelerinin yanındayız. Protesto hakkımızdır. Tüm halk protestolarının tutuklularının ve siyasi mahkûmların özgürlüğü için tüm gücümüzle mücadele edeceğiz ve “İdamsız bir İran” talep ediyoruz.
Ülke çapındaki grevleri desteklemek için, ailelerimizle birlikte şehir merkezlerinde toplanacak ve sokak protestolarının saflarını her zamankinden güçlü kılacağız.
Bölme girişimlerine karşı, saflarımızı “Birlik, Birlik, Yoksulluk ve Yolsuzluğa Karşı” ve “Kahrolsun Diktatör” sloganlarıyla birleştireceğiz; Zahedan halkıyla birlikte haykıracağız: “Şimdi birlik zamanı; şimdi devrim zamanı.”
Yedi yüz bin tomanlık bir destek, yoksulluk sınırının çok altında ücretlerle dayatılan yoksulluğa çözüm değildir. Boş bir hazineyi konuşmayın. Baskı güçlerinin, vekâlet güçlerinin ve verimsiz dini kurumların astronomik bütçeleri kesilmelidir. Ayetullahların, yetkili ailelerin ve iktidar çetelerinin elindeki milyarlarca dolarlık servet, halkın yaşamını iyileştirmek için geri alınmalıdır—ekmek, benzin ve diğer temel ihtiyaçların maliyetleri düşürülmelidir.
Lider aramıyoruz; talebimiz, bir yüzyıl süren sömürü ve despotizmi sona erdirmek ve yağmacı azınlığın halkın kaderini kendi başına belirlemediği bir toplum inşa etmektir.
Protestoların kararlı sürdürülmesi, grevlerin yayılması, uyanıklık ve birlik; ilerlememizin ve bastırılmış özlemlerimizin gerçekleşmesinin garantisidir. Seçtiğimiz yolda güçle devam edeceğiz ve birlik ve dayanışmamızla bu köleliğe, yoksulluğa, aşağılamaya ve eşitsizliğe son vereceğiz.
Son olarak
Bu üç açıklama birlikte okunduğunda, İran’daki isyanın yalnızca bugünün ekonomik göstergeleriyle açıklanamayacağı açıktır. 2009’dan bu yana farklı biçimler alarak süren; 2017, 2019 ve 2022’de yeniden patlak veren bu toplumsal hareket, bastırıldıkça geri dönen tarihsel bir çelişkiyi işaret etmektedir.
Bu nedenle İran’daki isyan, emperyalistlerin jeopolitik hesaplarıyla, milliyetçi ezberlerle ya da monarşist nostaljilerle anlaşılamaz. Yukarıdaki metinlerin de açıkça gösterdiği gibi, bu hareket kendi toplumsal deneyiminden, kendi yoksulluğundan, kendi baskı ve direniş hafızasından beslenmektedir. Dindirilemeyen olan da tam olarak budur.
ABD ve soykırımcı İsrail, bu isyana da müdahale etmeye ve İran halkının isyanından yararlanarak İran’ı emperyalizmin planlarına yönelik dizayn etmeye çalışmaktadır. Pahlavi ABD müdahalesini çağırırken, İran devleti eylemleri dış müdahale olarak nitelendirip bastırmaktadır. Buna karşı isyan, “Ne Pehlevi ne rehber (lider)” sloganıyla, bu dinamiklere indirgenemeyeceğini göstermiştir
Arak işçilerinin konsey çağrısıyla birlikte görüldüğü üzere, isyan artık yalnızca itiraz eden değil; yönetmeye talip olan bir hatta ilerleme isteği seçilmeye başlanmıştır.
Mesele dindirilemeyen isyanı örgütleyerek sosyalist devrime döndürmektir.
BREAKING NEWS
The Wall Street Journal and AP join Reuters: The US is evacuating forces from bases in the Middle East
#AureFreePress #News #press #headline #GOP #Politics #uspolitics #uspol #Breaking #BreakingNews