HİÇ BİR SUÇ CEZASlZ KALMAZ ! ERMENİ SOYKlRlMlNlN BAŞ MİMARLARlNDAN ENVER PAŞA ' Yl ÖLDÜREN HAGOP MELKUMYAN . ENVER PAŞA ENTRİKALARl VE BOLŞEVİKLERİN İKİYÜZLÜLÜĞÜ Hagop Melkumyan 24 Aralık 1885 yılında Artshak ' ın Şuşi Kentinde doğdu . 1907 yılında Çarlık İmparatorluğu Ordusuna alındı . I ' ci Dünya Savaşında 6 ' ıncı Kolordunun 4 ' üncü Suvari Tümenini komuta etti . Hagop Melkumyan 1918 yılında Bolşeviklere katıldı , iç savaş sırasında Don Bölgesinde Beyaz Ordu Generali Alexsey Kaledin ' in ve Bolşevik karşıtı birçok isyanları bastırılması yanında Moskova ' daki Sol Sosyalist Devrimci ayaklanmasının bastırılmasında rol aldı . Rusya iç savaşında Güney cephesinde Ekim 1919 ' da 8 ' inci Ordu ' da bir suvari tugayının komutanı oldu . Hagop Melkumyan 1924 - 1926 yılına kadar Türkistan 8 ' inci Suvari Tugayına komuta etti , SSCB tarihinde Enver Paşa ' nın bizat iştirak ettiği Basmacılar İsyanının yenilgiye uğratılmasında baş rol oynadı Binlerce isyancı öldürüldü ve esir alındı . Bolşevik Hükümeti Enver Paşa ' nın öldürülmemesi ve sağ olarak yakalanması için emir çıkartmasına rağmen , Birliğin Komutanı olan Hagop Melkumyan bu emire itiat etmeden Ermeni Soykırımının ele başlarından Enver Paşa ' yı yakaladığı yerde infaz ederek cezalandırdı . Sovyetler Birliğinde 1960 yılında yayınlanan " Orta Asya ' da Basmacı İsyanı " adlı kitapta ayrıntılı olarak bu bilgiler yayınlanmıştır . Enver Paşa ' nın cezalandırılması " Nemesis " eylemi dişında gerçekleşmiştir . Hagop Melkumyan Bolşeviklere sunduğu bu fedakarlara rağmen 1937 ' de Stalin ' in gazabından nasibini almış , saçma sapan suçlamalarla kurşuna dizilmeye mahkum edilmiştir . İtiraz sonucu bu ceza 15 yılhapis cezasına çarpıtılmıştır . Hagop Melkumyan 1954 yılnda salıverilmesinin ardından ertesi yıl itibarı iade edilmiştir . Eski General rütbesi ve tüm ödülleri iade edilmiştir . Hagop Melkumyan ömrünün geri kalan kısmını Moskova ' da geçirmiş 3 Temmuz 1962 yılında vefat etmiştir SSCB ' de Hagop Melkumyan gibi birçok kişi mağdur edilirken , Enver Paşa gibi kişilerin SSCB ' de el üstünde tutulması esef verici olduğu kadar da düşündürücüdür . Enver Paşa , Sovyet Hükümeti tarafından saygıdeğer bir dost olarak kabul edilmiştir , Mustafa Kemal gibi anti - emperyalist bir figür olarak kabul edilmiştir . Bolşevikler " başta Lenin " Enver Paşa ' yı İngiliz İmparatorluğuna karşı potansiyel bir mütefik olarak görmüş ve özellikle Orta Asya ' daki Müslüman unsurlar üzerindeki etkisinden faydalanmak istemişlerdir . Bugün aynı şeyi yeni Çar Putin hayata geçirmeğe çalışmaktadır Çeçenistan Devlet Başkanı Kadirov ' a vermiş olduğu imtiyazlar gösterilebilir . Putin ' in baş danışmanı Aleksandr Durgin ' in " Avrasyacılık " hayal ettiği Türk - Slav Birliğinin içi boş bir teori olduğu da anlaşılmaktadır . Enver Paşa l ' ci Dünya Savaşı sonrası Bolşeviklerle 1919 - 1920 Moskova ' da görüşerek silah ve mühiminat desteği elde etmeyi başarmıştır . Enver Paşa , Berlin ' de Bolşeviklerin önemli isimlerinden Karl Radek ile bir araya geldi . Lenin ' in sağ kolu olan Radek , Avrupa ' da Sovyet Rusya ' yı temsil etmekteydi . Radek ve Enver Paşa savaşın sonunda buluşarak Bolşevik - Müslüman itifakının ön anlaşmasını yapmışlardır . Enver Paşa ancak 1920 ' de Moskova ' ya ulaşmıştır . Enver Paşa Bolşeviklerin üst yöneticileri Kadek , Troçki ile görüşmeler yapmış ve Bakü ' de düzenlenen l ' ci Doğu Halkları Kurultayına " Eylül 1920 " davet edilmiştir ve kurultayda konuşması ayaklar üzerinde alkışlanmıştır . Enver Paşa kurultaydan sonra Moskova ' da Bolşevik ' lerle yapılan anlaşma gereği Türkistan ' daki Müslüman hareketini " Basmacı " yatıştırma görevini üstlenmesine rağmen , bölgeye gittikten sonra Bolşeviklere karşı Basmacı Hareketinin başına geçmiştir . Enver Paşa aynı zamanda Mustafa Kemal ile de ilişki içerisindeydi ve yazışmalarında " Bolşevik ' lerin desteğiyle Kafkasya üzerinden Anadolu ' ya geçmek ve Mustafa Kemal ile işbirliği kurmak amacıyla " haberler ulaştırmıştır Enver Paşa başlangıçta Bolşeviklerle işbirliği yapsa da , Türkistan ' da Turan İmparatorluğu kurma planı ve nihayetinde Bolşevik ' lere karşı Basmacı Hareketine liderlik etmesi nedeniyle de araları bozulmuştur . Enver Paşa ' nın sağ yakalanması için Bolşevikler seferber olmalarına rağmen , Enver Paşa Afganistan ' a kaçarken sınırda Ermeni Hagop Melkumyan tarafından ölümle cezalandırılmıştır .
Hagop Sekayan
KOMPLO VE KOMPLOCULUK ÜSTÜNE
''Konuk yazar Ayşe Hürün, Komplo teorilerini ele lan ve bizce sağlıklı bir yazı olarak gördüğümüz makaleyi sizlerle paylaşmak istedik''. S.D.
Komplo Literatürünün Baş Yapıtı: Siyon Protokolleri – Ayşe Hür
Epstein skandalı ile birlikte yeniden popülerlik kazanan komplo teorileri, büyük tarihsel ve toplumsal olayları, gerçek toplumsal güçlerin, sınıfların, zümrelerin, tabakaların çıkarları, konumları ve karakterleriyle değil, gizli örgütlerin veya ilişkilerin düşünce ve eylemleriyle açıklar. Liberalizm, Marksizm, Nazizm, gibi büyük anlatıların çöktüğü post-modern çağımızda, bu teorilerin gizemli ve cazip bir açıklama biçimi olarak hemen herkesin aklını çelecek bir yanı var. Aslında insanoğlunun kendisini etkileyen olayları anlamaya çalışması, yorumlaması son derece doğal bir süreçtir.
Ama bazı olaylar vardır ki, yorumlamaya direnç gösterirler ve bu yapılarıyla insanoğlunu arkasında yatan anlamı aramaya daha da teşvik ederler. Son derece normal, anlaşılır olan bu süreç bir noktada yolundan sapmaya başlar. Bir süre sonra kişi her olayın ardında gizli güçler aramaya başlar ve kuşkuculuk paranoyaklığa dönüşür. Komplolara inanma eğilimdeki insanlar doğadaki ve hayattaki milyonlarca şablondan kendi kafalarına en uygununu seçerler. Nitekim Umberto Eco Gülün Adı adlı ünlü romanında şöyle der: “…insan isterse, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağlantılar bulur; dünya ansızın, her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür…”
Komplocu bakış açısı
Bu davranış biçimini tetikleyen pek çok bilgisel, bilişsel veya psikolojik süreç vardır. Öncelikle bütün komplo teorileri saçma değildir. Bazılarının doğru çıkması, kişiyi diğerlerinin de doğru olabileceği yolunda güdüler. Bir başka mesele, insanoğlunun bir olayın sonunda kime yaradığını (cui bono?) düşünmeye eğilimli olmasıdır. Halbuki komplo teorilerine yatkın bir zihin, olaydan faydalananları sıralarken, seçimini kendi şablonuna göre yapabilir. Ama daha önemlisi olay rastlantısal olabilir veya gözden kaçırılan faktörler vardır. Bir başka neden, insanların her eylemin mutlaka rasyonel, mantıklı bir açıklaması olduğunu varsaymasıdır. Halbuki insanlar ya da insan topluluklarının bazı davranışları irrasyoneldir, mantıksızdır.
Bir başka etken, medyanın kamuoyunun dikkatini çekmek için, olayları olduğundan daha karmaşık ve negatif bir biçimde sunma eğilimidir. Bunlara X-Files, Conspiracy Theory, Matrix, 24 Saat, Gülün Adı, Foucault Sarkacı, Da Vinci Şifresi, Opus Dei, Leave the World Behind, Moonfall, Bugonia, Plandemic gibi etkileyici film ve romanların rolünü ekleyelim. Psikologlara göre herhangi bir komplo teorisine inanan, diğer teorilere de inanma eğilimdedir. Bu da komplo teorilerinin yaygınlaşmasına hizmet eder.
Kahal toplantısı
Komplo teorilerini “dinsel batıl inançların laikleştirilmiş şekilleri” olarak niteleyen Karl Popper ise, komünizm, Nazizm veya faşizm gibi totaliter ideolojilerin paranoid senaryolar olmadan varlıklarını sürdürmesinin mümkün olmadığını, dolayısıyla bunları sistematik biçimde ürettiğini iddia eder. Komplocu teorilerin nasıl yalanlar üzerine inşa edildiğine Siyon Protokolleri meselesinden iyi bir örnek bulunamaz. “Siyon”, eski Kudüs’ün duvarlarının dışındaki kutsal bir tepenin adıdır ve Yahudi tarihi boyunca Kudüs’le eşanlamlı olarak kullanılmıştır. Dahası binlerce yıl önce yurtlarından kovulmuş Yahudi halkının “Vaadedilen Topraklar”a yani Filistin’e dönme arzu ve özlemini sembolize etmiştir.
Türkiye’de bu konuda ilk araştırmaları yapan Rıfat N. Bali’nin Musa’nın Evlatları, Cumhuriyet’in Yurttaşları (İletişim, 2003, s. 322-340) kitabındaki bilgileri özetlemem gerekirse; İddialara göre, kimliği meçhul Yahudi bilgelerinin Kahal adı verilen dinsel organizasyonu bünyesinde verdiği talimatlar doğrultusunda “Yahudi ulusunun Dünya egemenliğini sağlamak” için oluşturulan “el kitabı” olduğu ileri sürülen ve dünyanın tüm dillerine çevrilen Siyon Protokolleri ilk kez, özet bir metin olarak, 26 Ağustos-7 Eylül 1903’te Rusya’da antisemit Papaz Pavel Kruşevan’ın yönettiği Znamya (Bayrak) gazetesinde yayınlanmıştı. Kruşevan, 19-20 Nisan 1903’te Rusya’nın Kişinev şehrinde yaşayan Yahudilere yönelik pogromun başını çekenlerden biriydi. (Pogrom kavramının tarihçesi için bkz.: “Pogrom” Niye Rusça?)
Nilus’un saçmalıkları
Aynı metin 1905 yılında Saint Petersburg’ta imzasız bir broşür olarak tekrar yayınlandı. “Küçük İçindeki Büyük, Siyasi Bir İhtimal Olarak Şeytan [Anti-Chirst]” adıyla yayınlanan 300 sayfalık metnin görünüşteki yazarı gizemci hukukçu ve Grek Ortodoks papazı Sergey Aleksandroviç Nilus idi. (Nilus daha sonra sadece tercümanı olduğunu iddia edecekti.) Metinde Siyon’dan sadece son bölümde söz ediliyordu. Daha sonra yapılan tüm baskılarına Nilus ya da başkaları tarafından bazı açıklamalar eklenmişti. 1906-1907’de, Çar yanlısı bir grup tarafından “İnsan Irkının Düşmanları” adıyla yeniden basıldı. Kitapta, Rus-Japon Savaşı’nda Rusların kaybetmesinin kabahati Yahudilere atılıyordu.
İngiliz araştırmacı Lucien Wolf, 1920’de yazdığı “The Trivialities of Nilus” (Nilus’un Saçmalıkları) adlı makalede Protokoller’in kökeni konusundaki açıklamaları şöyle özetliyordu: Bir ateist olan Nilus 1900 yılında tanrının varlığına inanır halde Paris’i terk ederek Rusya’ya döner ve deneyimlerini ‘Bir Ortodoksun Notları veya Büyük İçinde Küçük’ başlıklı risalede toplar. Nilus’un ünü, Büyük Düşes Elisabeth Feodorovna’ya kadar ulaşır. Feodorovna, Nilus’un mistik bir Ortodoks olan Çar’ın üzerinde olumlu bir etkisi olabileceğini düşünmektedir. Bu sırada, Nilus’un Paris’te bıraktığı hanım arkadaşı Madam K. Fransa’daki Rus siyasi polis şefi Rakovski’den aldığı “sözde” Kahal tutanaklarını Nilus’a yollamıştır. İleriki tarihlerde, Protokollerin ele geçiriliş öyküsü sürekli değişime uğrar. Nilus’un bir açıklamasına göre Madam K. bu belgeleri önde gelen bir Fransız masondan çalmıştır. Bir başka açıklamasına göre işin içinde bir kadın yoktur, Nilus’un bir arkadaşı Fransa’da Sion Derneği’nin merkez bürosuna girmiş ve bu belgeleri oradan çalarak Nilus’a vermiştir. 1911 yılında gerçekleşen üçüncü genişletilmiş baskıda yer alan açıklamaya göre, belgeler Fransa’dan değil İsviçre’den gelmiştir. Bunlar Mason belgeleri değil Siyonist belgelerdir ve 1897 yılında Basel’de yapılan Siyonist Kongresi’nin gizli tutanaklarıdır.
İlk şüpheler
Değişik renk mürekkepler ve değişik el yazıları kullanılarak yazılmış broşüre ilişkin ilk ciddi şüpheler 1921 yılında, emekli Koşşak (muhafız alayı askeri) Alexandre de Chayle’nin tanıklığından doğar. 1909 yılında dini araştırmalar yapmak amacıyla Kozelsk yakınlarındaki Optina Pustin Manastırı’nın yakınlarına yerleşen Chayle, orada karısı ve sevgilisi Madam K. ile birlikte yaşayan Nilus’a rastlamıştır. Nilus’un kendisine gösterdiği bazı el yazmalarını incelemiş ve metnin yazım hataları ve Fransızcaya uygun olmayan cümle yapısından şüphe etmiştir. Bunu aynı yıl The London Times gazetesinin İstanbul muhabiri Philip Graves’in araştırmaları izler. Graves’e göre, İstanbul’da muhabir olarak bulunduğu dönemde, bir Rus vatandaşı olan Bay X kendisini ziyarete gelmiş ve eskiden Çarlık Gizli Polisi’ne (Ohranka) mensup bir Rus mültecisinden bir grup kitap almıştır. Bu kitaplar arasında 1860 yıllarında Cenevre’de yazılmış, ilk sahifesi eksik bir kitap vardır. Bu kitapla, Nilus’un Sion Protokolleri arasında büyük benzerlikler vardır.
Ana metin: Joly, Diyaloglar
The Times gazetesi bunun üzerine söz konusu kitabın bir nüshasını British Museum’da bulur.1864 yılında Brüksel’de A. Martens ve Oğulları Yayınevi tarafından basılan Dialogues aux Enfers entre Machiavel et Montesquieu (Makyavel ile Montesquieu Arasında Cehennemde Diyaloglar) adlı bu kitap, 1858 yılında Maurice Joly adında bir Fransız hiciv yazarı tarafından yazılmıştır. Yahudi düşmanlığı ile ilgisi olmayan Joly, Makyavel ile Montesquieu arasında ölümden sonra geçen hayali diyaloglar yoluyla nefret ettiği III. Napolyon ve politikalarını ağır bir dille eleştirmektedir. Kitapta Cehennemde yaşadığı varsayılan Makyavel karakterinin yönettiği III. Napolyon’un dünyayı adım adım nasıl ele geçirdiği anlatılmaktadır. Diyaloglar’ın yayınlanmasından kısa bir süre sonra Fransız yetkililerce toplatılmış, Joly yazdıkları yüzünden on beş ay hapis yatmıştır. İşte bu kitap, Ohranka tarafından Siyon Protokolleri adıyla yeniden piyasaya sürülmüştür.
Benzerlikler
Örneğin Joly, Diyaloglar, s. 75’te “Muazzam mali tekeller örgütlerdim. Tüm özel sağlık konularının sıkıca bağlı olacağı kamu sağlığı fonları oluştururdum. Her politik felaketten sonra devletin varlıkları bunlar tarafından hortumlanacaktır. Sen bir ekonomistsin Montesquieu, bu tertibin değerini ölçersin” derken, Nilus, Protokoller, s. 42’de “Çok yakında koskoca tekeller kuracağız, devasa sağlık fonları, tüm Hıristiyanların, en büyüklerinin bile, sağlığı bu fonlara bağlı olacak, öylesine ki, bir politik felaketten sonra devletin varlıkları bunlar tarafından hortumlanacak. Burada bulunan baylar, sizler ekonomistsiniz: bu tertibin önemini tasavvur ediniz” der.
Joly, Diyaloglar, s. 159’daki “Sylla tanrılaşarak geri döndü, hiç kimse kafasındaki saçlara dokunamadı” ifadesi, Nilus, Protokoller, s. 93’te “Sylla tanrılaşmıştı (Sylla’nın saçına kimse dokunamadı)” şekline dönüşür.
Joly, Diyaloglar, s. 141’deki ‘Makyavelli: Tanrı Vişnu gibi, benim basınım da yüzlerce kola sahiptir, bu kollar ülkedeki her türlü düşünceye ellerini uzatacaktır” cümlesi, Nilus, Protokoller, s. 43’te “Bu gazeteler, Hindu tanrısı Vişnu gibi, halkın her türlü düşüncesini hissedecek yüzlerce ele sahip olacaklardır” şekline dönüşür.
Bu tip tekrarlar, kitabın yarısını oluşturmaktadır.
Diğer bölümler ise Sir John Retcliffe adını kullanan Hermann Goedsche adlı antisemit bir Prusyalı yazarın 1868’de yazdığı Biarritz adlı romandan alınmadır. Goedsche, 1848 Devrimi sırasında Posta İdaresi’ndeki işini kaybettikten sonra gazeteci olarak hayatını kazanmış aynı zamanda Prusya Gizli Polisi’ne hizmet vermiştir. Bu roman son olarak 1880’de Prag ve Odessa’da yayımlanmıştır.
İsviçre davası
8 Ocak 1935’te ABD’de yaşayan Rusya asıllı bir rahip Şikago’da Sigmund Livingston adlı yazara bu protokollerin uydurma olduğunu anlatır. Rahip, Saint Petersburg doğumludur. Çarlık Muhafız Alayı’ndan Butmi de Katzman adlı arkadaşından duyduğuna göre Butmi 1894’te Dreyfus Davası’nı izlemek için Paris’e gitmiş, Paris’ten dönerken yanında bir dizi metin getirmiştir (Ayrıntılar için bkz. Bir asır süren Dreyfus davası). Bu metinler Rahibin annesi ve Butmi’nin eşi tarafından Rusçaya çevrilmiş, sonra Nilus’a verilmiştir. Rahip, bunlardan birinin bugün Siyon Protokolleri diye bilinen “sahte” metin olduğunu iddia etmektedir.
Bu röportaj İsviçre’de görülen bir davaya dayanak yapılır. Davada kitabın Ohranka’da görevli Piyotr İvanoviç Rakovski tarafından, 1896-1902 yılları arasında Matvei Golovinski adlı bir gazeteciye yazdırıldığı tespit edilir. Ohranka’nın amacı, antisemitik eğilimleri bilinen II. Nikola’yı, bir önceki çar II. Aleksander’ın başlattığı liberal politikaların Yahudilerin gizli komplosu olduğuna ikna etmektir. Ancak 1905 Devrimi, kitabın kullanım amacını değiştirir. Polis bu sefer kitabı Bolşevik hareketin aslında bir Yahudi girişimi olduğu iddiasını desteklemek için kullanacaktır.
Protokoller Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda, barış görüşmelerini Yahudilerin nasıl yönettiği iddiasına dayanak yapılır. 1917 sonrası Bolşevik karşıtı göçmenler Protokoller’i batıya taşır. Kısa bir süre sonra kopyalar Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Güney Amerika ve Japonya’da dolaşıma çıkar.
1920’den başlayarak, ABD otomotiv patronu Henry Ford’un gazetesi olan The Dearborn Independent‘da Protokoller’deki bölümlere dayanan makale dizileri yayımlanır. Bu dizileri kapsayan The International Jew (Uluslararası Yahudiler) kitabı en az 16 dile çevrilir.
Nazi partisinin ideoloğu Alfred Rosenberg Hitler’i Protokoller’le daha önce tanıştırmış olmalıdır çünkü Nazi Partisi, 1919 ve 1939 yılları arasında, Protokoller’i en 23 kez yayımlar. 1933 yılında Nazilerin iktidara gelmesinden sonra bazı okullar Protokoller müfredata dahil ederler.
Protokoller Türkiye’de
Türkiye’de ilk kez 1934 yılında ırkçı Cevat Rıfat Atilhan’ın İnkilap ve Milli İnkılap dergilerinde tefrika halinde yayınlanan Protokoller, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği tarafından Türkçeye çevrilmesi için her tarafa gönderilmeye başlar. Bu çabalar sonucu 1943’te General Sabit Karaman gibi saygın bir isim tarafından çevrilir ve basılır. 1946’da Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu’sunda tefrika edilen Protokoller günümüze dek en az 100 kere basılır, pek çok siyasi tarafından iddialara dayanak yapılır. Siyon Protokolleri, başta Orta Doğu ülkeleri olmak üzere dünyanın dört bir yanında basılmaya devam etmektedir.
Komplo teorileri neden ilgi çeker?
Görülen o ki, antropologların mantık-öncesi inançlara benzer buldukları komplo teorileri, her geçen gün biraz daha karmaşıklaşan, doğrudanlıktan ve açıklıktan hızla uzaklaşan günümüz dünyasında, bilgi bombardımanının yarattığı kalın sis bulutu yüzünden hükümetler, şirketler, medya ya da dini cemaatler gibi çetrefil yapıları, kurumları ve bunlar arasındaki çok yönlü ilişki ağlarını anlamlandırmakta güçlük çeken bireye, kendi küçük grup ilişkileri çerçevesinde basit, kolay anlaşılır, net açıklamalar sunduğu için kolayca kabul ediliyor. Bu iddiaların, bilimsel kıstaslarla kanıtlanmaları ya da reddedilmeleri (Karl Popper’in deyimiyle ‘yanlışlanmaları’) mümkün olmadığı için de kolaylıkla ortadan kalkmıyorlar.
Komplo teorileri en çok ABD’de ve Ortadoğu ülkelerinde tutuluyor ama Siyon Protokolleri’ne veya Epstein Skandalı’na gösterilen ilgiden de anlaşılacağı üzere ülkemizde de sıradan vatandaşlardan devlet adamlarına, aydınlardan ordu komutanlarına, sağcılardan solculara, ilericilerden muhafazakârlara uzanan geniş bir yelpaze, önemli önemsiz her olayı bilimsel analizler yerine komplo teorileri ile açıklamaya eğilimli. (Bir kitap tanıtımı bağlamında Türkiye’deki komplocu başlıklar hakkında kısa bir değerlendirme için bkz: Kitap Yorumu: Türkiye’de Komplo Teorileri)
Evet, her şey her şeyle bağlantılıdır ama bu bağlantılar, her zaman nesnel, somut, rasyonel değildir. Rastlantıların rolü bir yana, sınıf hareketlerinin, dinsel veya ulusal güçlerin, sivil toplum örgütlerinin, aydınların ve daha nice kesimin hatta doğa olaylarının veya pandemilerin gücünü göz ardı etmeye başlayınca, hastalıklı bir durum ortaya çıkıyor ve her geçen gün biraz daha paranoyak bir toplum oluyoruz.
Parsimoni veya Ockham’ın Usturası Prensibi
Komploculuk, Pozitivizmin çoktan çürüyen neden-sonuç ilkesinin sığ duruşunun yerine, çoklu neden ve değişebilir sonuç ilkesinin büyüsüne dayanır. Fransız düşünür Michel Foucault’nun, “Aydınlanma ile birlikte insanın bilginin çok küçük bir kısmına hapsolduğu” saptamasına katılmak başka bir şey, görünenin arkasındakileri mistik, batıl bir bakışla yorumlamak başka bir şeydir. Benim bu konudaki düsturum Parsimoni (tutumluluk) ilkesine uymaktır.
Parsimoni ilkesi, insanların mevcut karmaşıklığa dayanarak bir fenomen için en makul açıklamayı veya bir soruna en iyi çözümü tanımlamalarına yardımcı olmak için kullanılır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Occam’ın Usturası Nedir? Parsimoni (Tutumluluk) İlkesi, Alternatif Açıklamalar Arasından Neden Daha Basit Olanı Seçer?) Geri kalan her şeyin eşit olduğu durumlarda, bir fenomen için mümkün olan en basit açıklamayı veya bir soruna yönelik mümkün olan en basit çözümü tercih etmeniz gerektiğini tembihleyen bu ilkeyi en erken uygulayan ise yaklaşık 1287 ve 1347 yılları arasında yaşamış İngiliz Fransiskan rahibi ve skolastik filozof Ockhamlı William’dır. Onun adından dolayı Parsimoni ilkesi Ockham’ın Usturası (Latince novacula Occami) diye de anılabilir. Buradaki “ustura” felsefi bir anlam taşır.
Aslında kökleri Aristotales (ö. MÖ 322) düşüncesinde olan, Ockham’ın ölümünden çok sonra (1639 yılında İngiliz filozof George Punch) tarafından onun akıl yürütme yöntemlerine atıfla popülerleştirilen, modern dönemde felsefeden fiziğe pek çok alanda yaygın şekilde uygulanan ilkenin Latincesi şöyledir: “Entia non sunt multiplicanda praeter necessitatem/Zorunlu olmadıkça varlıkları çoğaltmamak gerekir.” Yani bir olayı açıklamak için gereksiz bütün ayrıntıları atıp en basit açıklama ile yetinmek, ancak bu yetersiz kaldığında, daha karmaşık olana geçmek. Hala sonuca ulaşamamışsak, bizim göremediğimiz faktörler olduğunu hesaba katmak, bunları azaltmak için okumak, araştırmak, bu süre içinde de spekülasyondan kaçınmak. Ancak böylece, zihnimizde ve dilimizde var olanlar ile gerçekte var olanları ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız işlerle uğraşmaktan kurtuluruz.
Görsel: Siyon Liderleri Protokolleri’nin 1934 Şikago baskısının kapağı. “The Protocols” with Preface and Explanatory Notes Chicago: The Patriotic Publishing Co., 1934.
SOSYALİST DÜNYA
28-29 Kânunisânî’yi unutmayanlar, 28-29 ocak 1983’ü de anmalılar !
12 eylül 1980 askeri faşist darbesi yapılmadan epeyi önce mahpusanedeydim. Hapisliğim öncesi ve esnasında içinde bilfiil aktif bir militan olarak bulunduğum, ideolojik, politik düşünce ve duruşunu savunduğum örgüt, tüm dünyada olduğu gibi benim doğup-büyüdüğüm topraklarda da 1968’de esen sol rüzgârın getirisi 1971’lerin THKP-C hareketini “kitlelerden kopuk bir silahlı mücadele” anlayışının mirasçılığıyla eleştirerek, 1976’da o gelenekten yolunu ayıran devrimci bir yapılanmaydı.
Dünyaya gözlerimi açtığım günden itibaren Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı olan Alevi Kızılbaş köyüm Kırkısrak’ın en saygın insanı olarak kabul gören dedem “Yusuf onbaşı”, yerlilerin deyimiyle “Doç Drej” ve akranı diğer ihtiyarlardan duyarak büyüdüğüm hemen tüm anlatılar, 1915 sonrasında mucizeyle hayatta kalarak “Boğos’un mağarası” olarak adlandırılan mağaraya sığınmış olan bir avuç mazlum Ermeni insanı bağırlarına basarak sahip çıkmasıyla ilgili insani duruş ve davranışın birebir varislerinden biri olsam da, 1980 yılının 1 mayıs günü Kayseri’de faşistlerin otomatik silahlarla delik deşik ederek katlettiği Sivas Gemerekli Ermeni devrimci Hayrabet Hançer’le, ondan sadece 12 gün sonra Karakoçan’da pusuya düşürülerek öldürülen TKP/ML-TİKKO’nun Diyarbakırlı efsanevî komutanı, asıl isminin çok yıllar sonra Armenak Bakırcıyan olduğunu öğreneceğim Orhan Bakır’ın ve ne de Hollanda’da kahpece vurulan Silopili Nubar Yalımyan’la, İstanbul’da işkence edildikten sonra delik deşik edilerek katledilen Kayserili hemşehrim Manuel Demir gibi değerli kayıplardan hiçbirini devrimci duyarlılıkla yüreğimin derinliklerinde hissederek, arkalarından göz yaşı dökmüş olduğumu hatırlamıyorum.
24 eylül 1981 günü Paris’teki T.C. Konsolosluğu’nu silahlı bir eylemle ele geçiren ASALA üyesi dört Ermeni devrimcinin “12 eylül faşizminin zindanlarında işkence gören politik tutuklulardan, 5 Ermeni, 5 Türk ve 5 de Kürt insanın serbest bırakılması” isteminin basına yansıması sonucu değişik hapishanelerde devletin insanlık dışı işkencelerine aralıksız ve sistematik olarak maruz kalındığı halde, ne Paris eylemini gerçekleştiren Ermeni gençlerin isteklerini, ne onların acılı tarihten omuzlayarak bugünlere taşıdığı Ermeni sorununu, ne de uğratıldıkları vahşi soykırım ve feci sonuçlarıyla, insanlığa karşı işlenmiş bir suça karşı o halkın tek başına vermiş olduğu mücadele ile adalet arayışındaki davalarının bir kez bile önemsenip, konu edilerek mahpusanelerde kendi aramızda konuştuğumuz veya tartıştığımızı da hatırlamıyorum.
Oysa, Ermeni dendiğinde aklımdan çıkmayan tek şey, çocukluğumun geçtiği köyümün insanlarının gurur verici anlatıları dışında, 7 ağustos 1982 günü, Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından gerçekleştirilen askeri eylem sonrasında ağır yaralı olarak esir edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın asılmasına mahpusanelerde bulunan ‘devrimcilerin’ tepkisizliği nedeniyle hissettiğim şahsen payıma düşen utancın manevi ağırlığı altındaki ezikliğimdir. Nedenini bildiğimden emin olmadığımdan anlatamasam da, o tarihte bulunduğum Bartın mahpusanesinin avlusunda dondurucu bir kış soğuğunda tek başıma volta atarken, O’nun idam edilişine duyduğum tepkinin elimde olmaksızın boğuk hıçkırıklarla gözyaşlarına dönüşmesiyle ifade edilmesini, o günkü samimi duygularımı kaleme aldığım şu an gibi hatırlıyorum. Vicdanlarımızla yüzleşemeyişimizin verdiği utanç ve zalimin zulmüne karşı biçarelikten ileri gelen kızgınlık ve öfkeden olsa gerek ki, zaten gergin olan sinirlerimin ancak ağlayarak boşaldığını kimselere söyleme cesaretini gösteremediğimi aynı o gün olduğu gibi unutmadım, unutamadım hiç ! Ancak, Levon’un idam edilişinin hemen ertesinde, birkaç günlüğüne yemeden içmeden kesilerek, ölüm sessizliğiyle durgunlaştığım ve her canlıya ‘tek defalığına bahşedildiği’ söylenen yaşamın yerküremizin birbirinden olabildiğince farklı olduğunu düşündüğümüz insanlar için ifade ettiği anlamların da biribirlerinden ne kadar farklı olduğunu sanırım ilk defaya mahsus olmak üzere ciddi ciddi sorgulamayı o dönemimde denediğimi de unutabilmiş değilim.
Şair Nâzım’ın sol dünyanın istisnasız tüm insanları tarafından eminim ezbere bilinen ‘Davet’ başlıklı şiirinin “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinin doğruluğunun vicdanlarımızda sorgulanması anlamında, Levon’un, evet Levon Ekmekçiyan’ın yoldaşı Zohrab Sarkisyan’la Beyrut’tan Ankara’ya gelerek gerçekleştirilen eylemle bilinçaltımızda varedilen ‘Nâzım’ın sözleri doğruyu ifade ediyorsa eğer, bu gencecik Ermeniler niye hiç görüp yaşamadıkları bu memleket için hayatlarını feda ediyorlar peki ?’ sorusuna verilmesi gereken mantıkı cevabın da “o halde bu memleket onların demek” düşüncesine de pekâlâ yaşam hakkı verdiği halde, tarihin onulmaz acılarla yoğurduğu sayfalarının eğrileriyle doğrularını, yalanlarıyla gerçeklerini öğrenme ihtiyacının dahi insani kişiliğimizin gelişmesi ve uygarlığa aidiyet anlamında ne denli önemli bir kıstas olduğu hâlâ bilincimize ulaşmış değil ne yazık ki !
Benim Mamak’tan Bartın cezaevine götürülmemden az zaman sonra Levon Ekmekçiyan’ın esir tutulduğu Mamak’ın idam edilenlere tahsis edilen 34 No’lu zindanında ölümü beklerken, faşist cuntaya muhalif olduğu iddiasındaki hemen her türden politik örgütün oldukça geniş yelpazesinin insanları tarafından görmezden gelinerek, ona ve gerçekleştirdiği eyleme faşist cuntanın gösterdiği pencereden bakma gibi bir suçu bilinçli olarak işledikleri halde, devrimcilere hiç yakışmayan bir duruşla, prangalanıp, zincirlenerek darağacına götülüşünü de affedilmez bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılandığını, aynı dönemde onunla aynı koğuşta bulunmuş “yoldaşlarımdan” daha sonra bizzat duyup-dinlemiş olmanın tüm ezikliğini bunca yıl yüreğimin derinlerinde saklamamın nedeni ise, dedem Yusuf onbaşı-Doç Drej’in öncülüğünde tüm Kırkısrak köylülerinin kendi hayatlarını riske atarak, 1915 mağduru o mazlum insanların erkeklerini anaları, bacıları ve çocuklarına el koyduktan sonra, boğazlayıp-öldürmek yerine koruyup-kollamanın cezasının ölüm olduğunu bile bile, insanca sahiplenişlerinden, yani öylesine onurlu bir duruş sergilemiş olan insanlardan birinin öz torunu olduğum için gizliden gizliye utanmamdı kuşkusuz !
Utanç insana özgü bir hissiyattır ve insanın utandığını yüksek sesle beyan etmesini bir itiraf değil, bir onur olarak kabul edenlerdenim. Mahpusane yıllarımdan beri içimde gayr-ı ihtiyarî hep buruk bir acı olarak kalakalmış bu idama karşı tepkisizliğin aslında kendisini devrimci olarak tanımlayan kesimin öncelikle özeleştiride bulunarak, manevî olarak işlenmiş bir suç olarak değerlendirp, ‘eşyanın tabiatına uygun olarak adlandırması’ gerekirken, sergilenen utanç verici duyarsızlığını, Kırkısraklı Alevi Kızılbaş atalarımın, 20. yüzyılın başlarında onların 1980’lerdeki duruşundan çok ama çok daha ileride, daha onurlu ve insana yakışır bir duruş sergilemiş olduklarıyla karşılaştırdığım için de, kendini “devrimci 78’liler” olarak adlandıran birimde yan yana gelen tüm hareketlerin insanlarına karşı o zamandan beri haklı bir kırgınlık hissiyle dolu oluşumun yanında, onların şimdi de hissettiğini gözlemleyemediğim utancı, onlar adına ve onların yerine de hissedip, taşımanın onurlu sorumluluğuyla kaleme aldığım bu yazının, sözkonusu kesimden insanların ruh sağlığına katkıda bulunacağını sanıyor, doğrudan yana tavır almanın her derde deva olduğuna da samimi olarak inanıyorum.
1982 eylülünde tek celselik göstermelik bir mahkemenin Levon Ekmekçiyan hakkında verdiği idam kararının, 1983’ün o kara 28 ocak günü faşist generallerin emirlerini yerine getiren Milli Güvenlik Kurulu’nun B.29 No’lu kararıyla onaylanmasından sadece saatler sonra, O’nun 29 ocak sabahı darağacında katledilmesi bence, T.C.’de kendisini devrimci adlandıran hemen tüm oluşumların geçmişlerini temellendirmede hep ve sanki vazgeçilmez bir ihtiyaçmış gibi sundukları 1920 TKP’sinin yönetici kadrolarından Bakû’den Ankara’ya yollanan 15’inin Karadeniz’in kara sularında boğdurularak katledildikleri 28-29 Kânunisânî (ocak ayı) gecesi, zalimin zulüm tarihinin de tekerrürden ibaret olduğu gerçeğinin reddedilmez örneklerinden biridir kuşkusuz !
Bu böyle olduğu halde, tarihi geçmişleriyle yüzleşme cesaretini hiç bir zaman gösterememiş ve şimdi de gösteremeyen sol kesimin kendilerini halen devrimci tanımlayan örgütlenmelerinden birçoklarının 1921 yılı “28-29 Kânunisânî”-sini, yani Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz açıklarında hunharca katlinin sembolü o kara geceyi geleneksel olarak unutmazken, hiç ama hiç bir zaman, hiç bir yerde ve hiç bir şekilde “28-29 ocak” gecesi idam edilen Levon Ekmekçiyan’ı anmaması, bu kesimlerin ilericiliğinden de, devrimciliğinden de pek haklı olarak şüphe etmek için ‘yeter de artar bile’ denilesi bir gerekçedir !
Ve böyle düşünmemin doğruluğunu, Osmanlı feodalizminin zifiri karanlığında yaşayan bu toprakların ilk devrimcisi, 1871’de Paris komününü gerçekleştirerek, tarihin onurlu sayfalarına girişini sağlayan öncü kadrolar içerisinde onurlu yerini alan İzmirli Ermeni aydını Stepan Voskanyan’ın Osmanlı tebaalı hem ilk, hem de tek insan olmasından biliyorum. Böyle düşünmemin haklılığını, K. Marx ve F. Engels’in “Komünist Manifesto”sundan esinlenerek 1887 yılında kurulan ilk sosyalist örgütün Sosyal Demokrat Hınçak Partisi ve devrimci ilk yayın organının da Hınçak (Çan) olmasından biliyorum.
İlk defa 1848 yılında Londra’da kaleme alındığı Almanca yayınlanmış olan “Komünist Manifesto”nun Osmanlı topraklarında yaşayan 72 milletten ilk defa Ermeni devrimciler tarafından Ermenice’ye çevrilmiş olması da aynı 1887 yılına rastlar. O günden son baskısının yapıldığı 1979’a kadar Ermenicesi tam 17 kez yayınlanan bu eserin, Türkçe diline ilk çevirisinin Ermenice yayınından 33 sene sonra, 1920 yılında yayınlandığını da burada tarihe not düşerken, o günden 1979’a dek Ermenice çevirisinden tam üç defa daha az sayıda, sadece 6 kez yayınlanmış olduğu bilgisini de bir köşeye kaydetmek gereklidir.
Bu topraklarda olsun gizli, olsun açık ilk devrimci hücrelerden başlayarak, devrimci ilk öğrenci gençlik örgütlenmelerine, işçilerle, köylülerin Ermeniler tarafından örgütlenen ilk sendikal kuruluşlar sayesinde, insan emeğinin sömürülmesine karşı ilk başkaldırı eylemleriyle, grevlerin de yine Ermeniler tarafından örgütlendiğini bilmek, bilinmiyorsa araştırıp, öğrenmek gerek diye düşünüyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanı, yani parlamentosunda insan hakları, kadın-erkek eşitliği, çocuk yaştakilerin çalıştırılmasının engellenmesi, iş günü saatleri ve emeğiyle yaşayanların iş tatili ve dinlenme hakları, mesleki eğitim ve çalışma hakkı, vb. gibi daha birçok sosyal hakkın kanuna dönüşmesi amacıyla sunulan tasarıların da yine, Ermeni Sosyal Demokrat Hınçak Partisi milletvekillerinin çabasıyla gündeme getirildiği, tartşılıp, oylandığı bilinmelidir.
Böylesine insanî bir duruşla, içinde bulunulan koşullar gözönüne alındığında tam anlamıyla devrimci bir tutum sergileyen Hınçak Partisi’nin, panislamist-panturanist-pantürkist ırkçı İttihat ve Terakki hükümetinin başı Talât-Enver-Cemal üçlüsüne karşı planlamakta olduğu silahlı bir eylem hazırlığındayken, haince yapılan bir ihbar sonucu esir edilen üyelerinden 20’sinin, 1915’in 15 haziran günü İstanbul Beyazıt meydanında kurulmuş olan idam sehpalarında 19 yoldaşıyla ölümsüzleşen Paramaz’ın “Yaşasın sosyalizm, yaşasın Ermenistan” şiarıyla ölümü gerçek devrimcilere özgü onurla karşılamış Ermeni devrimcilerin tarihte bıraktıkları iz, her nedense yakınen tanıdığımız ‘sol’ tarafından görülmezden gelinirken, mezar yerleri bile bu devletin her insanından saklanan bu yiğitlerin, ölümsüz anısının yaşatılması için sembolik anlamda bile olsa bir mezar-anıtının yaratılması gibi kalıcı bir çabaya rastlanmadığı da bir sır değildir.
Üyelerinden çok çokları gizli veya açık ittihatçı oluvermiş, içlerinden Ermeni soykırımına en aktif olarak katılmış Tâlat’ın iki celladından biri olarak Der Zor mütasarrıflığı yapmış, “Ermeni kasabı” lakabıyla tanınan Salih Zeki (Zor soyadını gönüllü olarak Der Zor’daki vahşetin Ermenilerce hatırlanması için almış olduğunu düşündüğüm) insan müsveddesi bile sayılamayacak bir mahlûkatın üyesi ve temsilcisi olduğu 1920 TKP’si, yani Mustafa Suphi, Ethem Nejat gibi eski ittihatçılardan başlayarak, onların ardılı Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Vedat Nedim (Tör), Şevket Süreyya (Aydemir), Reşat Fuat (Baraner), Zeki Baştımar (Yakup Demir), İsmail Bilen (S. Üstüngel), Yaşar Nabi Yağcı (Haydar Kutlu)’ya kadar varolagelmiş gelenek örneğinde olduğu gibi, T.C.'de komünist ve devrimci hareketin 1920’den günümüze ulaşan bütünsel tarihinin mirasçılığını üstlenme iddiasındaki, irili ufaklı her ama her yapının “28-29 Kânunisânî” anmalarına paralel olarak, aynada kendilerine bakarak, bundan 33 yıl önce idam edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ı hiç anmamış olmaları nedeniyle utanmaları yanında, naaşının da sadece bir ay kadar önce aynı idam edilişi gibi, sessiz-sedasız Ankara’dan götürülüşünün pasif seyircileri olmalarına ‘insanlık adına’ yanmaları gereklidir diye düşünüyorum.
Levon Ekmekçiyan, geçmiş yıllardaki bakışımızla komünist bir şair olarak kabullendiğimiz Nâzım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinde ifade edilenin katiyetle gerçeği yansıtmadığı ve doğru olmadığını, soykırıma uğratıldıkları atatopraklarından zorla sökülüp atılmış olan atalarının topraklarına geri dönerek, o toprakların işgalcisi T.C. devletinin başkentinde “bu memleket bizim” şiarıyla, şiir sadece “sözlerle değil, uğruna feda edilen yaşamla da yazılır” gerçeğini tarihe silinmezcesine kazıyan bir yiğittir. O, yaşamdan çok daha değerli idealler olduğunu, ve bu ideallerden en önde geleninin yurtseverlik olduğunu, ölümüne feda ettiği gencecik hayatıyla kanıtlamış Ermeni bir devrimcidir. Öyleki, mangal gibi yürek sahibi bu değerli insanı sonsuzluğa uğurlama görevini insan gibi yerine getirmemiş olan her, ama herkesin hep manen borçlu kalacağı tartışılmaz olduğundan, nasıl 9 yıldan beri her yılın 19 ocak günü değerli Ermeni aydını Hrant Dink’in alçakça katledildiği gün olarak anılıyorsa, 33 yıldan bu yana kendi soydaşları ve birkaç aydın kalem dışında hiç hatırlanmamış olan 28-29 ocak da, bundan böyle Levon’un anısını yaşatma günleri olarak anılmalıdır düşüncesindeyim.
Ermeni halkının yiğit evlâdına tamı tamına İsa peygamberin dünyevî yaşı kadar, tam 33 sene boyunca gösterilen vefasızlık örneğinden bu gün itibarı ile vazgeçilerek, O’nun anısına onca yıldan beri biriken bu manevi borcun, hemen her metrekaresi Ermeni kanına bulanmış bu topraklarda her yılın 30 mart günü Kızıldere şehitlerini, 6 mayıs’ında Deniz, Yusuf, Hüseyin’i, 18 mayıs’ında İbo, ve kitlesel kıyımlardan başta Koçgiri, Ararat, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları olmak üzere Roboski, Lice, Cizre, Silopi ve Sur vahşetine kurban giden tüm mazlumların anısını yaşatma çabalarında bulunan tüm kesimleri temsil eden insanların boynunun borcu olduğunu düşünüyorum.
Birkaç hafta önce geride bıraktığımız 2015’te, 100 yılda bir türlü yüzleşmeyi beceremediğimiz Ermeni soykırımı gerçeğiyle nihayetinde yüzleşebilme çabalarımızın, öncelikle o korkunç facianın mağduru durumundaki 10 milyon Ermeni tarafından samimi olarak kabul edilmesi için, aslında sahip olması gereken içeriğinden olabildiğince arındırılmış 28-29 Kânunisânî anmalarına, ancak böylesine dürüst ve namuslu bir şartın yerine getirilmesiyle manevi bir anlam yüklenebileceğine inanıyor, hangi halk ve inançtan olurlarsa olsunlar, tüm devrimci şehitlerin ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Mahmut Uzun
Londra, 28-29 ocak 2016
NASA, Jüpiter'in gerçek boyutunu ortaya çıkardı: "Ders kitaplarının güncellenmesi gerekecek"
Bilim insanları gaz devinin sanılandan daha küçük ve yassı olduğunu buldu
Çölün derinliklerinde gizli mimari: Kayaların içine saklanmış tüneller bulundu
https://www.sozcu.com.tr/colun-derinliklerinde-gizli-mimari-kayalarin-icine-saklanmis-tuneller-bulundu-p292966
Kavramlarla toplumu manipüle etmek: İhanetçi liderler ve tarih
Canan Doğan
Kavramlarla toplumu manipüle etmek: İhanetçi liderler ve tarih
Kavramlarla toplumu manipüle etmek: İhanetçi liderler ve tarih
İhanet, yalnızca kişisel bir zaaf değil; sömürge düzeninin en sofistike aparatıdır.
Her ulusal direniş, yalnızca dış düşmanla değil, o düşmanın içerideki uzantılarıyla da savaşmak zorunda kalmıştır. Dünya tarihi halkların iradesini bastırmak için emperyalizmin yanında saf tutan bu iş birlikçi figürlerin kara lekeleriyle doludur. Peki bugün biz hangi konumdayız? İçimizdeki Quisling kim? Hangi maskelerin ardında, hangi çıkarlar için kendi halkımızın geleceği çalınıyor?
Norveç’te Vidkun Quisling, Nazi işgal güçleriyle anlaşarak Norveç’in bağımsızlık mücadelesini içeriden sabote etti. İşgalcinin siyasal temsilcisi olmayı kabul etti, halkına silah doğrultan bir yönetime liderlik etti. Onun adı bugün “hain” sözcüğünün kendisine dönüşmüştür.
Bu isimler, tarihin karanlık aynasında bize neyi hatırlatıyor? Onlar gibi bizler de, halkımızın umutlarını çalacak figürlere izin vermeyecek miyiz?
Fransa’da Mareşal Pétain, bir halkın özgürlük direnişini, faşist işgalin önünde diz çöktürerek ezdi. Vichy Hükümetini kurarak halkına ihanet etti; Hitler’in gölgesinde Fransız ulusunu sömürgeci bir yönetimin içinden kırmaya çalıştı. Direnişi değil teslimiyeti örgütledi; düşmanla iş birliğini “devlet
aklı” diye sundu.
Direnişin adı teslimiyetle nasıl değişir? Halkın sesi, susturulabilir mi?
Çin’de Wang Jingwei, Japon emperyalizminin işgaline karşı yürütülen halk direnişini terk ederek kukla bir rejimin başına geçti. Barış adı altında Çin’in teslimiyetini yönetti; halkı için değil, işgalciler için yasa yaptı, düzen kurdu.
Bizler kendi tarihimizde bu hikayeden ne öğreniyoruz? Hangi çizgiyi aşmamalıyız?
Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda Benedict Arnold, emperyal gücün vaatlerine kapılarak devrimci halkına ihanet etti. Ulusun inşa sürecini kendi kişisel hırsları için sabote etti. Onun adı, Amerikan tarihinde halk düşmanlığının en açık simgesidir.
Sovyet General Andrey Vlasov, Naz!lere esir düştükten sonra, kendi halkına karşı savaşmayı kabul
etti. Sovyet direnişine silah doğrulttu; ideolojik sapma ve kişisel kurtuluş arzusunu ihanetin aracı
haline getirdi.
Tarih, sadece kimin güçlüsü olduğunu değil; kimin onurunu sattığını da silinmez mürekkeple yazar. Biz bu kaydı değiştirecek miyiz, yoksa teslimiyet ve unutuluşu mu tercih edeceğiz?
Bu figürlerin ortak özelliği, yalnızca işgalcilerle iş birliği yapmaları değil, bu iş birliğini halkı adına yaptıklarını iddia etmeleridir. Oysa tarih göstermiştir ki, hiçbir teslimiyet özgürlük doğurmaz; hiçbir iş birlikçi halkını temsil edemez. Bu isimler, halkın belleğinde aynı yerde anılır: Ulusal onuru pazarlayanlar, tarih karşısında hükümsüzdür.
Bu bağlamda, Harkiler, sömürgeciliğin içerideki yüzlerinden biridir. Cezayir’in Fransız sömürüsüne karşı yürüttüğü bağımsızlık mücadelesinde, Harkiler Fransa’nın yanında saf tutarak ikendi halkına ihanet etti.
Cezayir özgürleştiğinde, halk onları affetmedi; çoğu ülkeye alınmadı. Fransa ise bu iş birlikçileri
ödüllendirmedi. Aksine, onları “kullan-at” bir aparat olarak gördü.
Bugün Harkiler ve onların çocukları, Fransa’nın en dışlanmış bölgelerinde, banliyölerin kenarlarında, aidiyetsiz, onursuz ve kimliksiz bir yaşamın içine sıkışmış durumdadır. Ne
geçmişlerinde bir onur, ne de geleceklerinde bir umut vardır.
Bizler, kendi toplumumuzda kimlere “Harki” dememek için uyanık olacağız?
Çünkü halkların kolektif hafızası, bireysel unutuşlara benzemez; tarihsel adalet duygusuyla çalışır.
Kimin direndiğini, kimin boyun eğdiğini, kimin sattığını ya da sustuğunu bilinçdışı düzeyde dahi
kayıt altına alır.
Kavramların hegemonyası ve toplumsal manipülasyon
Bu liderler, Antonio Gramsci’nin “hegemonya” kavramıyla açıklanabilecek bir strateji izler: Rıza
üretimi. İhanet, artık zorla değil, toplumun rızasını manipüle ederek gerçekleşir.
Lider, kendisini halkın üstünde bir “seçilmiş kişi” olarak konumlandırır; kararları sorgulanamaz,
kavramları eleştirilemez, stratejiler! adeta ilahi bir bilince aitmiş gibi sunulur.
Nietzsche’nin Übermensch’i, özgürleştirici bir figürken, bu sahte Übermensch, halkı kendi entelektüel şovunun nesnes!ne çevirir.
Bağımsızlık, “barışçıl çözüm”e; ulusal mücadele, “demokrat!k dönüşüm”e; devletleşme arzusu, “devletsiz ulus” gibi çelişkili sloganlara indirgenir.
Bu, sosyolojik bir yıkımdır: Kavramların için! boşaltmak, halkın kolektif bilincini, tarihsel belleğini ve özgürlük ufkunu tahrip eder.
Peki, biz bu oyunların farkında mıyız? Yoksa kendi kafesimizi kendimiz mi inşa ediyoruz?
Sömürge koşullarında eğitimsiz bırakılmış toplumlarda bu manipülasyon daha etkilidir. Sistemli eğitimsizlik, tarih, dil ve kültürün unutturulmasıyla birleşir; halk, sunulan “yeni” kavramları kurtuluş reçetesi sanır.
Türk devletinin Kürt halkına yönelik politikaları, bu sosyolojik manipülasyonun açık bir örneğidir.
Asimilasyon, yalnızca fiziksel baskıyla değil, “Türkiyecilik” söylemiyle, Kürt kimliğini Türkçülüğe entegre etme çabasıyla yürütülür.
Frantz Fanon’un “sömürgeci yapının içselleştirilmesi” dediği bu süreçte, halkın direniş enerjisi, özünde sömürge sistemine hizmet eden ama halkın içinden çıkmış gibi görünen aktörler eliyle yönlendirilir.
Uyuşturucu, medya manipülasyonu, militarize “fedai” f!gürler gibi araçlar, halkın enerjisini boşaltır. Bilinçlenme değil, lidere adanmışlık yüceltilir; eleştirel düşünce değil, dogma ön plandadır.
Bugün biz, gerçek özgürlük ve bilinç için ne yapıyoruz? Susturulmaya, uyuşturulmaya devam mı edeceğ!z?
İhanetle suçlama ve tasfiye kültürü
Bu düzen, kendisine itiraz eden ulusalcı figürleri “hain” olarak yaftalar. Bağımsızlık ve özgürlük için mücadele edenler, hainlik, gericilik ya da terörizmle suçlanır.
Bu, sosyolojik bir kontrol mekanizmasıdır: Gerçek direnişi karalayarak, sahte liderlerin hegemonyasını sürdürmek.
Daha ileri gidilir; bu figürler fiz!ksel veya sembolik olarak tasfiye edilir. İç infazlar, psikolojik linçler ya da itibarsızlaştırma kampanyaları, bu düzenin bekasını sağlar.
İronik bir şekilde, tasfiye edilen bu ulusalcı figürler, sonra “bedel ödeyen kahramanlar” olarak anılır; mücadeleleri, ihanet düzeninin meşruiyetini güçlendirmek için araçsallaştırılır.
Bu trajik döngü, Pierre Bourdieu’nun “sembolik şiddet” kavramıyla açıklanabilir: Toplum, kendi kahramanlarının acısı üzerinden yeniden manipüle edilir.
Kendi tarihimizde, gerçek kahramanları tanıyacak, onlara sahip çıkacak mıyız? Yoksa sahte kahramanların oyununa gelip Köle olmayı mı tercih edeceğiz.
Tarihi okumalarımızı derinleştirdiğimizde, ihanetin ne olduğunu da daha berrak biçimde kavrarız.
Tarih, ihanet edenleri değil, bağımsızlık ve özgürlük için bedel ödeyenleri yüceltir.
Kürt ulusu, kendi kimliği ve toplumsal iradesiyle bu tarihi yazmalıdır – ve yazacaktır.
Bir Söylemsel Biyografi Örneği Olarak Tanıl Bora’nın Demirel’i - Alp Yenen
“Meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz.” Süleyman Demirel’e atfedilen bu meşhur özdeyişin aslında Demirel’e ait olmadığını Tanıl Bora’nın Demirel kitabından öğrendim. Bora, Demirel’in bizzat yazdıklarını, kayıtlı konuşmalarını ve tanıklarınca aktarılanları kapsayan uçsuz bucaksız bir malzemeyi titizlikle taramasına rağmen, bu ifadeye hiçbir kaynakta rastlamamış. Bunda şaşırtıcı olan, bu sözün Demirel’e ait olduğu yönünde yaygın kanaat. Ünlü kişilere aforizma uydurmanın elbette birçok örnekleri vardır. Hz. Muhammed’e atfedilen fakat hadis literatüründe mevzu veya zayıf olarak reddedilen sözler olduğu bilinir. Benzer biçimde Atatürk’e atfedilen, fakat kaynağı olmayan pek çok uydurma sözün de dolaşımda olduğu herkesçe mâlumdur. İlahî, entellektüel veya kamusal otorite figürlerine atıfla bazı uydurma sözlerin meşruiyet kazanması, kültürel açıdan tanıdık bir pratiktir. Fakat böylesine gündelik, esprili bir “motto”nun eski bir başbakan ve cumhurbaşkanına yakıştırılıyor olması özellikle dikkat çekicidir. Bu söz neden mesela Kemal Sunal veya Aziz Nesin değil de, Süleyman Demirel’in ağzından çıkmış gibi dolaşıma girmiştir?
Bu noktada “mesele etmemiz” gereken, sözün Demirel tarafından gerçekten söylenip söylenmediği de değildir. Günün birinde kenarda köşede kalmış bir gazete küpüründe, unutulmuş bir hatıratta ya da kaybolmuş bir televizyon kaydında bu sözün kaynağına rastlanırsa, bundan herhalde en çok Tanıl Bora memnun olacaktır. Esas “mesele etmemiz” gereken, Demirel’i az çok hatırlayan, yani onun 1950’lerden 2010’lara uzanan siyasal kariyerine tanıklık etmiş, farklı kuşaklardan insanların bu sözü ona yakıştırabilmesindedir. Çünkü Demirel, Türkiye’nin siyasi hafızasında esprili, pragmatik ve çoğu zaman düşündürücü ifadeleriyle yer etmiş bir şahsiyet olarak bilinir. Hatta onu daha iyi hatırlayanlar, iğneleyici karikatürlerin ve acımasız eleştirilerin de hedefinde olmuş olduğu ve bu eleştirileri kimi zaman “mesele etmeyen,” kimi zamansa onlara kendine özgü mizahi ve alaycı üslubuyla karşılık veren bir siyasal figür olduğunu bilir. Bu anlamda, Bora’nın Demirel’i Türkiye’nin kamusal hafızada yerleşik, özgün ve süreklilik taşıyan bir “Demirel söylemi” (veya Bora’nın tabiri ile “Demirel’in ‘kelamı’, sözcesi”) olarak adlandırabilecek bir olguyu analiz eder.
Dolayısıyla Tanıl Bora’nın Demirel çalışması, kendi sunuş ve sonuç yazısındaki ifadesinin aksine, genelde faillik-yapısallık ikilemi etrafında kurgulanan ve bir politikacının yaşamını durumsal veya nedensel bir silsile içerisinde açıklamaya yönelen, tipik “siyasal biyografi” türlerinin dışına taşmaktadır. Demirel’in bir siyasetçi olarak hangi ilişkileri kurduğunu, nasıl müzakere ettiğini, nasıl karar alma süreçlerini yönettiğini veya hangi yöntemlerle parti ile devlet mekanizmalarını idare ettiğini merak eden okurlar, bu kitapta umdukları analizleri belki tam olarak bulamayabilirler. Fakar bu tarz analizlerin kaynakları konusunda birçok ipucu bulacaktırlar.
Öte yandan Tanıl Bora’nın yaklaşımı, bir “entelektüel biyografi” türünün karakteristik özelliklerini de tam olarak yansıtmıyor. Türkiye’de yakın tarihte belki en bilinen örneği olarak M. Şükrü Hanioğlu’nun Atatürk: Entellektüel Biyografi kitabı ile karşılaştırıldığında çok daha farklı bir yaklaşım söz konusudur. Elbette Bora, Demirel’in düşünsel evreninin sosyolojik temelleri, ideolojik yönelimleri ve kavramsal referans ağları hakkında önemli tespitlerde bulunuyor (“Demirel, Türk sağının açıortayıdır” argümanı bu bağlamda çok yerindedir; Demirel’in kendi tabiri olan “devlet fikrinin adamı” ifadesinin kapsamlı analizi de siyasi düşünce tarihine önemli bir katkıdır). Fakat, Bora’nın analizi ne Demirel’i bir entellektüel olarak değerlendiriyor, ne de onun okuduklarının, yazdıklarının ya da düşünsel üretiminin entellektüel niteliğini merkezine alıyor.
Bunların yerine Bora, Demirel’in politik dilinin nasıl oluştuğunu, nasıl işlediğini ve kamuoyunda ve elitler arasında nasıl bir etkileşim yarattığını inceleyen, söylem analizi temelli bir yaklaşım benimsiyor. Tanıl Bora’nın sevdiği Almanca diliyle ifade etmem gerekirse, burada her iki anlamıyla bir “Demirelrede” söz konusudur. Yani Bora’nın incelediği Demirel söylemi, Demirel’in kendi sözlü ve yazılı ifadelerini Demirel hakkında söylenen sözlerle diyalektik bir çerçevede ele alıyor. Böylece, Demirel’in kamusal personasını, yalnızca kendi sözlerinin ve söz eylemlerinin toplamı olarak değil, aynı zamanda bu sözlerin alımlanma, yorumlanma, karşılık bulma ve yeniden üretilme süreçleri içinde şekillenen bir söylemsel etkileşim alanı olarak analiz ediyor. Bu nedenle, kavramsal bir adlandırma yapılacaksa, Bora’nın çalışmasını “söylemsel biyografi” olarak nitelendirmenin daha doğru olacağı fikrindeyim.
Kendine özgü bir tür olarak söylemsel biyografi, örneğin İngilizce “discursive biography” karşılığıyla, uluslararası akademik yazında pek yerleşik bir tabir olmasa da, söylem analizinin biyografik çalışmalarda çeşitli biçimlerde uygulandığı bilinir. Bora’nın çalışması bu yaklaşımı daha sistematik ve bütüncül bir biçimde bir hayat hikayesi formatında uygulayarak özgün bir katkı sunmaktadır. Bu sayede, Bora’nın söylemsel biyografi yaklaşımı, bize yöntem konusunda neleri “mesele etmemiz” gerektiğini göstermektedir.
İlk olarak dikkat çekmek istediğim mesele, bir biyografik çalışmada söylem ile zamansal-mekânsal bağlam arasındaki ilişkidir. Söylemler, her zaman belirli tarihsel momentlerin, hayat tecrübelerinin ve mekânsal etkenlerin içinden doğar. Demirel’in aile geleneği, yerel aidiyet hissiyatı, millî ve dinî inançları, aldığı eğitim ve siyasal deneyimleri onun hem politik fikirlerini hem de politik dilini şekillendirmiştir. Ancak Demirel söylemi yalnızca bu bağlamların ürünü değildir. Bir siyasal aktör olarak Demirel, kendi ifade ettiği söylemleri ve söz eylemleri aracılığıyla içinde bulunduğu tarihsel momentlerin kamuoyunda nasıl anlamlandırılacağını da aktif biçimde etkilemiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin Soğuk Savaş ve sonrasına uzanan dönemleri bağlamında Demirel söylemi, bir yandan belirli bağlamların sonucu, öte yandan bu bağlamları tanımlama, yeniden çerçeveleme ve anlamlandırma kapasitesine sahip söylemsel bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır.
Bu analitik çerçevede söylemlerin bağlamla kurduğu zamansal yakınlık ve uzaklık ilişkileri kritik bir önem taşır. Söz ile hafıza arasındaki etkileşim, söylem-bağlam ilişkisinin durağan değil, sürekli yeniden kurulan dinamik bir süreç olarak ele alınmasını gerektirir. Söylemler, geçmiş deneyimleri seçerek hatırlatır, yeniden çerçeveler ve böylece hem bireysel hem de kolektif hafızanın içeriğini dönüştüren etkin pratikler hâline gelir. Bu nedenle Demirel’in geçmişe dönük anlatıları ile Demirel hakkında sonradan aktarılan anlatılar, yalnızca “ne söylendiği” açısından değil, sözün anlatıldığı bağlam ile anlattığı bağlam arasındaki ilişki açısından da değerlendirilmelidir.
Bu açıkladığım söylem-bağlam ilişkisi açısından Bora’nın Demirel çalışması bir yandan son derece başarılı, diğer yandan eksik kalmaktadır. Mikro yapısal ölçekte, yani paragraf ve cümle düzeyinde, Bora söylem-bağlam ilişkisini muazzam bir titizlikle ortaya koyuyor. Bağlamından soyutlanmış bir dilbilimsel çözümleme yerine, Demirel söylemlerini (ki burada bilinçli olarak çoğul ekini kullanıyorum), üretildiği tarihsel, toplumsal, ilişkisel ve kavramsal bağlamlarla sürekli ilişkilendirerek, çok katmanlı bir anlamlandırma yöntemine tâbi tutuyor. Söylemlerin üretildikleri bağlamlara ne kadar yakın veya uzak konumlandığını, nasıl bazı ifade edilmeyen unsurlara atıf yaptığını, ne ölçüde belli bir olaya veya kişiye bir tepki verdiğini ve ne ölçüde tarihsel süreçlerin süzgecinden geçmiş geriye dönük bir tahayyül olduğunu okurlara hatırlatmayı asla ihmal etmiyor. Bora’nın Demirel söylemlerini daima bağlam içine yerleştirme ısrarı, söylemleri toplumsal-tarihsel süreçlerin ayrılmaz bir bileşeni olarak ele alma hedefini son derece berrak biçimde ortaya koymaktadır.
Makro yapısal ölçekte ise, yani kitabın ana bölümlerinin kompozisyonunda ve bu bölümlerin ele aldığı dönemlerin söylemsel olarak resmedilmesinde, Bora’nın bağlama verdiği önemin anlatı ilerledikçe görece azaldığı kanaatindeyim. Özellikle kitabın erken bölümlerinde Bora, Demirel’in çocukluk anılarından yola çıkarak geliştirdiği “köylülük felsefesi” ve laik ve dinî eğitim tecrübelerine ilişkin söylemsel çerçeveyi, dönemin mekânsal ve zamansal yapılarıyla sıkı biçimde örüyor. Özellikle, üniversite ve ilk meslek yıllarının etkisiyle şekillenmiş “mühendislik ethos’u” ve “su ontolojisi” kısımları Soğuk Savaş’a geçiş döneminin modernleşmeci ve kalkınmacı dünya görüşünü şahane bir şekilde ortaya koyuyorlar. Bu sayede daha tekil anlamıyla bir Demirel söylemi, hem toplumsal bir formasyonun içinde yetişen bir insanın dünyasını hem de o insanın kendi yaşadığı yerleri ve dönemleri kendi diliyle nasıl anlamlandırdığını gösteren geniş bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Bu bölümlerdeki güçlü bağlamsallık hem anlatının edebî akıcılığını artırıyor, hem de söylem ile bağlam arasındaki ilişkinin, siyasal aktörler tarafından nasıl bir “dünya yaratma” (worldmaking) pratiği olarak işlediğini de etkileyici biçimde görünür kılıyor.
Ne var ki Demirel’in aktif siyaset sahnesine girişiyle birlikte bu bağlamsal temellendirmenin daha çok mikro ölçekli bir düzeye çekildiği kanısındayım. Bu noktada, büyük ihtimalle Bora’nın hızlı ve özlü yazma alışkanlığının ağır basmış olabileceğini düşünüyorum. Oysa Demirel söyleminin Soğuk Savaş ve sonrasının ulusal ve uluslararası siyasal düzenleriyle kurduğu ilişki, kitabın ilk kısımlarında olduğu gibi daha geniş bir kadrajla resmedilebilseydi, eserin söylemsel biyografi yöntemi çok daha güçlü ve bütüncül bir anlatısal tutarlılığa kavuşabilirdi. Nasıl çocukluğu, ailesi, eğitimi ve mesleği üzerine olan söylemi onu değişen (ve bazen de değişmeyen) bir dünya düzeninde konumlandırıyorsa, Demirel’in anti-komünizmi, liberalizmi, milliyetçiliği, Nurculuğu ve devletçiliği de kendisini ve Türkiye’yi Soğuk Savaş’ın dünya düzeninde konumlandırıyor olmalı. Bunun cevabını arayanlar kitabın farklı kısımlarına serpiştirilmiş pek çok bilgi bulacaktır elbette. Fakat Demirel’in kariyeri ilerledikçe ister istemez çoğalan, çeşitlenen ve karmaşıklaşan Demirel söylemlerini Bora, çeşitli alt başlıklar altında, kısa fragmanlar hâlinde, kesit kesit ele alıyor. Bence bu yaklaşım, Bora’nın düzenli kısa analitik yazılar yazma alışkanlığını kitaba taşıyor ve spesifik unsurlar arayan okuyucuyu da kolayca yönlendiriyor. Ne yazık ki ama kitabın Demirel söyleminin makro ölçekli bağlamı ancak mikro ölçekli bağlamların yan yana gelmesiyle ifade edilmiş oluyor. Her ne kadar “bütün, parçalarının toplamından fazlasıdır” ilkesine içtenlikle katılsam da, bunun yanında daha kapsamlı bir bağlamlandırma çerçevesinin de analizi güçlendirebileceği kanaatindeyim.
İkinci olarak dikkat çekmek istediğim “mesele” söylem ile eleştiri arasındaki ilişki üzerine. Genel olarak Tanıl Bora’nın kitap boyunca kullandığı üslup ile Demirel’in kimi zaman oldukça problemli olan siyasal mirasına yaklaşımı hem dengeli hem de eleştirel bir çizgi izlemektedir. Sol gelenekten gelen ve uzun yıllardır sağ siyasetin düşünsel dünyasını inceleyen bir araştırmacı olarak Bora, konuya her açıdan son derece hâkimdir. Bazı yerlerde, Demirel’in garipsenecek ya da eleştirilecek sözlerine ve söz eylemlerine şaşırtıcı derecede mesafeli ama aynı zamanda anlayışlı bir tutum sergileyerek, özellikle Demirel’e tepkisel yaklaşan okurlarda bir miktar kafa karışıklığı yaratabilecek pasajlar kaleme aldığı görülüyor. Ancak bunlar beni fazla rahatsız etmedi, çünkü kamusal alanda tanınan bir yazarın böylesine titiz ve analitik bir çalışma yürütürken gerektiğinde kendisini geri çekmesi ve okuru metnin aktardığı söylemle baş başa bırakması bana göre yerinde bir tercihtir. Zira Bora, Demirel söylemini bu düzeyde derinlemesine analiz ederek, Demirel’in eksiklerini ve çarpıtmalarını zaten büyük ölçüde kendi ifadelerinin bariz çelişkileri üzerinden görünür kılıyor. Nitekim Bora’nın Demirel’e merak ve ilgiyle yaklaşan bir “Demirelolog” olarak eleştirelliğinden de asla vazgeçmediğini teslim etmek gerekir.
Beni kitap boyunca daha çok rahatsız eden nokta, Bora’nın yer yer parantez içinde verdiği ya da ünlemle bitirdiği anlatıcı müdahalelerdir. Bu müdahalelerin Bora’nın genel anlatıcı tonu ile tam olarak örtüşmediğini hissettim. Söz konusu kısa ve vurgu yüklü açıklamalar, anlatının akışı içinde zaman zaman dışarıdan gelen bir uyarı izlenimi yaratmakta ve çalışmanın genel üslubuyla tam bir yeknesaklık oluşturmamaktadır. Okurken, akademik kitaplar yazan Tanıl Bora ile haftalık siyasi analiz yazılarını kaleme alan Tanıl Bora arasında bir tür çift seslilik varmış gibi bir etki oluşuyor.
Burada mesele ettiğim husus, eleştirel uyarıların içeriğinden çok, metin içindeki uyumla ilgilidir. Hiç şüphe yok ki, bu müdahaleler içerik bakımından Demirel söylemindeki çelişkilerin, örtük anlamların ve siyasal iletişim stratejilerine içkin boşlukların altını çizme amacı taşıyor. Özellikle karmaşık alıntıların tartışıldığı bölümlerde bu kısa ama sert müdahelerin pratik bir çözüm olduğu da yadsınamaz. Ancak yine de, özellikle monografi formatında, bu parantezli ya da ünlemli uyarıların kitabın anlatısal ve analitik tonu ile nasıl daha uyumlu biçimde bütünleştirilebileceği sorusu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu meselenin çözümüne dair hazır bir cevabım yok. Ancak sözünü ettiğim ton farklılıklarının en azından redaksiyonel düzeyde daha uyumlu biçimde formüle edilebileceği kanaatindeyim.
Bu iki ufak eleştirime rağmen Tanıl Bora’nın Demirel’i, yöntemsel açıdan yenilikçi bir katkı niteliği taşımakta ve Türkiye siyasetinin söylemsel evreninin incelenmesine yönelik güçlü bir model sunduğunu vurgulamak isterim. Bora’nın yaklaşımı, siyasetçilerin yalnızca hayat hikâyeleri, siyasal eylemleri veya düşünsel birikimleri üzerinden değil, aynı zamanda kamusal alanı şekillendiren söylemsel özneler ve nesneler olarak da analiz edilebileceğini ortaya koyması bakımından önemli. Söylemsel biyografi olarak adlandırılabilecek bu yöntem, Menderes’ten İnönü’ye, Ecevit’ten Erbakan’a, Evren’den Özal’a, Türkeş’ten Yazıcıoğlu’na, Çiller’den Yılmaz’a, Baykal’dan Erdoğan’a, Kılıçdaroğlu’ndan İmamoğlu ve Özel’e kadar Türkiye’nin yakın tarihinin çeşitli siyasal liderlerine uygulanabilecek geniş bir potansiyele sahiptir.
Abdülhamit Kırmızı’nın dile getirdiği gibi (Otur Baştan Yaz Beni: Oto/Biyografiye Taze Bakışlar, Küre Yayınları, 2012), biyografik çalışmalar Türkiye’nin seçkin üniversitelerinde ve uluslararası Türkiye Çalışmaları alanında uzun yıllar “büyük adamların tarihi” olarak terslenmiş ve küçünsenmiştir. Bu nedenle çoğu zaman taşra üniversitelerindeki tez çalışmalarına emanet edilen biyografi çalışmaları maalesef talihsiz sonuçlar doğurmuştur. Bugün hâlâ Türkiye’nin yakın tarihindeki önemli figürler hakkında nitelikli ve kapsamlı biyografilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Varolan eserlerin birçoğu da övme ve yerme ikilemi arasına sıkışmıştır. Birleşik Krallık’ta Winston Churchill üzerine defalarca yeni biyografi yayımlanabilirken, Türkiye’de benzer bir birikimin ortaya çıkmamış olması üzücüdür. “Mükerrer” çalışmadan bu denli sakınan Türkiye tarihçiliğinde, İletişim Yayınları’nın, biri Tanıl Bora’nın bu kitabı, diğeri ise Murat Arslan’ın değerli çalışması olmak üzere, iki ayrı Süleyman Demirel biyografisini arka arkaya yayımlamış olması umarım olumlu bir gelişmenin habercisidir.
Süleyman Demirel’in bir diğer meşhur özdeyişine atıfla söylemek gerekirse: Eğer Tanıl Bora’nın Demirel kitabını tek kelimeyle değerlendirmem gerekse “iyi”, iki kelimeyle değerlendirmem gerekse “pek iyi” derim.
https://birikimdergisi.com/guncel/12364/bir-soylemsel-biyografi-ornegi-olarak-tanil-boranin-demireli
Unutulmuş direniş: Yunanistan'da Nazilere direnen Ermeniler
Direnişin önemli odakları, Kokkinia, Atina'nın Dourgouti/Fiks mahallesi veya Kalamata gibi yoğun Ermeni mülteci nüfusuyla karakterize edilen yerlerdi. Bu üç yere karşı da Nazi orduları acımasız operasyonlar yaptı: Alman ordusu ve onunla işbirliği yapan Yunan silahlı kuvvetleri tüm mahalle, köy veya küçük şehri kuşattı, ardından evleri dolaşarak erkekleri ve bazen kadınları da tutukladı ve kurşuna dizdi.
Vahé Tachjian
Atina Dourgouti semtinde günlük yaşam, 1955, Fotoğrafçı: Hans Gerber
Çoğunun doğum yerleri eski Osmanlı İmparatorluğu'nda bulunan topraklardı, 20 yıldan daha uzun bir süre önce nihai olarak sürgüne gönderilmişlerdi.
Bazıları daha gençti, Atina, Kokkinia, Selanik gibi Yunan şehirlerinde sürgünde doğmuşlardı.
Çoğu berber, kunduracı, terzi, gibi sıradan zanaatkarlardı. Bunların büyük çoğunluğu Yunanistan topraklarında bulunan mülteci kamplarında yaşıyordu.
Ailelerinin birçok üyesi soykırım sırasında öldürülmüş, kendileri hayatta kalmıştı. Ermenileri imha programının tüm vahşetini görmüşler ve dehşetini yaşamışlardı.
Kabus gibi bir hayattan sonra Yunanistan'da yeni ve daha umut verici bir başlangıç olabilir miydi? Öyle düşünülüyordu, her ne kadar yeni yaşam koşulları son derece zor olsa da. Çoğu yoksuldu. Mülteci kamplarının barakalarında yaşıyorlardı. Yunanistan insani nedenlerle onları sınırları içinde kabul etmişti, ancak Ermeni mültecilere Yunan vatandaşlığı vermeyi reddediyordu.
Yunanistan'ın siyasi yaşamı bu iki savaş arası yıllarda son derece hareketliydi. Sol ve sağ kanat Yunan partileri birbirlerine karşı şiddetli bir mücadele yürütüyorlardı. Ermeni mülteciler arasında da siyasi yaşam alevlenmişti. Bölünmenin ana hattı Sovyet Ermenistan'ına karşı alınan siyasi tutumdu. Taşnaklar Sovyet rejiminin devrilmesini ve bağımsız bir Ermeni devletin kurulmasını arzularken, Ramgavarlar ve Hınçaklar gibi diğer partiler, hakim rejimin eksikliklerine göz yumdular.
İkinci Dünya Savaşı ve kıtlık
Yunanistan'da Ermeni komünistler de son derece aktifti. Tabii onlar Sovyet rejiminin destekçileriydi: Yunanistan Komünist Partisi ile yakın bağları vardı. Bu parti, Yunanistan'ın işçi çevrelerinde son derece etkiliydi. 1936'da İoannis Metaksas ülkede diktatörlük kurduğunda (1936-1941), Yunanistan Komünist Partisi'nin faaliyetlerini yasakladı ve çok sayıda parti üyesini tutukladı. Bunlar arasında birçok Ermeni komünist de bulunuyordu.
II. Dünya Savaşı patlak verdi ve Yunanistan Nazi Alman orduları tarafından işgal edildi (1941-1944). Savaş ve bunun sonucunda deniz ulaşımının ve ithalatın durması, zaten kötü olan Yunanistan ekonomisine felaket bir darbe vurmuştu. Dahası, Alman makamları fabrikalara, madenlere ve tarımsal üretime (zeytinyağı, un) el koymaya başladı. Bunların çoğu doğrudan Almanya'ya sevk ediliyordu.
1941'den itibaren Yunanistan'da yaygın bir kıtlık başladı. Kıtlığın sonuçları en çok Türkiye'den gelen mülteci nüfus arasında göze çarpıyordu. Bunların çoğu mülteci kamplarının sakinleri ve fabrika işçileriydi. İşgalin o yıllarında, hammadde ve yakıt eksikliği nedeniyle fabrikaların birçoğu kapılarını kapattı ve binlerce mülteci işsiz kaldı. İşte bu nedenle kıtlığın ölümcül darbesi mülteci kamplarında büyük ölçüde hissedildi. Bu da aslında, Nazi karşıtı direniş hareketinin mültecilerin saflarında neden bu kadar hızla geliştiğini ve çoğunun yeraltı silahlı grupların üyeleri haline geldiğini daha net anlatır.
Direniş ve Yunanistan Komünist Partisi
Direnişin arkasındaki ana güç Yunanistan Komünist Partisi idi. Bu partinin girişimiyle Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) kuruldu, kısa bir süre sonra da onun askeri kanadı olan Yunan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELAS). EAM ve ELAS'ın yürüttüğü Nazi karşıtı mücadeleye çok sayıda komünist olmayan da katıldı. Yenilmez kabul edilen Nazi işgal gücüne karşı gerilla niteliğinde eşitsiz görünen bir savaş başladı.
60'tan fazla Ermeni, Nazi işgal güçlerine karşı verdikleri mücadele sırasında öldürüldü. İsimler ve her birinin kısa biyografisi, geçmişte Atina'da yayınlanan Nor Gyank (Yeni Yaşam) gazetesinin 28 Temmuz 1946 tarihli özel sayısında yayınlandı. Bu gazete, 1947'ye kadar yayın yapmaya devam eden Ermeni komünistlerin gayri resmi yayın organıydı. Burada belirtilen direnişçilerin çoğu Ermeni komünistler veya sempatizanlardı ve mücadelelerini esas olarak EAM ve ELAS aracılığıyla yürütmüşlerdi. Çoğu çarpışmalar sırasında öldürüldü, bir kısmı tutuklanıp kurşuna dizildi, diğerleri ise Almanya'ya sürüldü, toplama kamplarında hapsedildi ve bazıları da öldürüldü.
Nazi karşıtı direnişte öldürülen bu isimlerin yanı sıra Nor Gyank'ın özel sayısı Alman ordularının Yunanistan'dan nihai geri çekilmesinden sonra öldürülen diğer Ermenileri de konu edindi. Gazete bu kişilerin öldürülme koşullarına çok dikkatli yaklaşsa da (muhtemelen devlet sansüründen kaçınmak için) şu açık olarak görülür: Bu kişiler komünistler olarak Nazilerin geri çekilmesinden sonra başlayan Yunanistan İç Savaşı (Emfýlios) sırasında - sol ve sağ kanat güçleri arasında - öldürüldüler.
Ermenilerin yaşadığı yerlerde katliam
Direnişin önemli odakları, Kokkinia, Atina'nın Dourgouti/Fiks mahallesi veya Kalamata gibi yoğun Ermeni mülteci nüfusuyla karakterize edilen yerlerdi. Bu üç bölgede de Nazi orduları acımasız uygumalar yürüttü: Alman ordusu ve onunla işbirliği yapan Yunan silahlı kuvvetleri tüm mahalle ve köyleri kuşattı, ardından evleri dolaşarak erkekleri ve bazen kadınları da tutukladı ve kurşuna dizdi. Diğerleri hapsedildi, her türlü işkenceye maruz kaldı, bazıları da Almanya'ya toplama kamplarına veya zorla çalıştırılmaya gönderildi. Bu korkunç operasyonlar Yunanca'da "bloko" adıyla bilinir.
Bu tür "blokolar" Kokkinia'da iki kez, Dourgouti'de bir kez ve Kalamata'da bir kez gerçekleştirildi. Bunlar sırasında birçok Ermeni'nin evi yakıldı ve Kalamata'da tamamen Ermenilerin yaşadığı Baravighata adlı sahil mülteci kampı yakıldı ve yıkıldı. Atina'nın Dourgouti mahallesindeki ‘bloko’da yaklaşık üç bin kişi tutuklandı. Bunların çoğu Ermeni idi.
II. Dünya Savaşı yıllarında, işgal makamları tarafından Yunanistan'dan sürgün edilen Ermenilerin sayısı da dikkate değerdir. Bu anlamda en önemli kaynaklardan biri, Nazi rejiminin kurbanlarıyla ilgili milyonlarca belgenin yerleştirildiği Arolsen Archives merkezinin oluşturduğu web sitesidir. Burada siyasi nedenlerle veya sadece zorla işçi olarak Almanya'ya gönderilen çok sayıda Yunan-Ermeni ismi buluyoruz. Bazıları savaş yıllarında öldü, hayatta kalanların çoğu Yunanistan'a dönmeye çalıştı. Çoğu başardı, ancak bazıları aşılmaz engellerle karşılaştı.
Vatandaş olamayan Ermeniler
O yıllarda Yunan-Ermenilerin çoğunluğu Yunan vatandaşlığından yoksundu: 1960'ların sonuna kadar sürecek bir durumdu bu. Eski Osmanlı vatandaşlarının resmi belgeleri geçersiz hale gelmişti. Bu koşullarda, binlerce Yunan-Ermeni basitçe vatansız olarak nitelendirildi ve Nansen pasaportu denilen resmi belgeyi taşıdılar. Bu belge o dönemlerde Ermeniler, Ruslar (Bolşevik devriminden kaçanlar) gibi bazı mülteci halklara veriliyordu. Almanya'ya sürgün edilen ve sonra dönmek isteyen bu Yunan-Ermeniler savaştan hemen sonra serbestçe Yunanistan'a ulaşabildiler. Ancak çeşitli nedenlerle hemen dönemeyen, bir veya iki yıl seyahatlerini ertelemek zorunda kalan ve dönme zamanının geldiğini düşünenler Yunanistan devletinin reddiyle karşılaşmış kişiler oldu.
Yervant ve Şnorhig'in hikayesi
Bu açıdan karakteristik bir örneği yine Arolsen Archives'de buluyoruz. Burada Yervant Apostolyan (1910 doğumlu) ve eşi Şnorhig'in (doğum adı Azadyan, 1920 doğumlu) belgeleri var. İkisi de Atina'nın Dourgouti mahallesindendir. 1941'de Atina'da evlendiler. Yervant Bursa'da, Şnorhig ise İzmit/Nicomedia'da doğmuştu. İkisi de aileleriyle 1922'de Yunanistan'a yerleştiler. Ağustos 1942'de Yervant ve Şnorhig'i Avusturya'da buluyoruz. Resmi belgelerde Yunanistan'ı terk etme nedeni olarak Almanlar tarafından görevlendirme gösteriliyor: Bu daha çok zorla çalıştırılmanın hafifletilmiş bir ifadesidir. Yervant Yunanistan'da berber ve fotoğrafçıyken, Avusturya'da Mödling'deki bir fabrikada işçi olarak çalışmaya başladı. Şnorhig de aynı fabrikada çalıştı, ikisi de 1942'den 1945'e, yani savaşın sonuna kadar. Daha sonra Viyana'da yaşadılar, burada iki kızları doğdu (1945 ve 1948'de).
Savaştan sonra her zaman Yunanistan'a dönmeye çalıştılar, ancak Viyana'daki Yunan konsolosluğu onların transferine engel oldu. 5 Ağustos 1948 tarihli ve konsolosluk tarafından yazılmış bir mektupta bu engeli açıkça okuyoruz: ”(...) köken olarak Ermeni olsalar da, bu Yunan vatandaşlığına sahip oldukları anlamına gelmez. Bu nedenle Yunanistan'a yerleşemezler.”
Belgelerden ailenin 1950 yılına kadar Yunanistan'a dönme çabalarının boşa gittiği, bunun yerine Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika veya Avustralya'ya göç etmeyi planlamaya başladıkları açıkça görülüyor.
Bu kısa makale, Nazi karşıtı mücadelede Yunan-Ermenilerin aktif katılımının hafızasını yeniden inşa etme girişimidir. Konu genel olarak ciddi bir araştırmaya ihtiyaç duyuyor: ancak bu şekilde bu savaşlarda Yunan-Ermenilerin sayısının ne olduğu, direnişteki pozisyonları, bu kitlesel katılımın motivasyonları daha net bilinebilir.
Açık olan şu ki, uzun yıllar bu genel konu göz ardı edilmişti. Unutulmanın ana nedenlerinden biri muhtemelen şu: Ermenilerin mutlak çoğunluğu 1946-1947'de Sovyet Ermenistanı’na göç etti. Çoğu Stalinist baskıların kurbanı oldu, Sibirya veya Orta Asya'ya sürgüne gönderildiler. Anılarını yazacak ve yayınlayacak özgür bir ortam olmadı. Yunanistan'a veya genel olarak Nazi zulümlerine ilişkin uluslararası tarih yazımı da Nazi karşıtı direnişte Ermenilerin katılımını ışığa çıkarmak için özel bir çaba harcamadı.
Sonraki on yıllarda tüm bu kişiler layık oldukları şekilde anılmadı, kolektif hafızalarda yer almadılar, hatırlanmadılar.
İşte onlara layık olanı verme zamanı geldi.
(Vahé Tachjian, houshamadyan.org sitesinin genel yayın yönetmenidir. Geniş bir özetini sunduğumuz bu makale Yunanistan’da yayınlanan Atina Armenika dergisinden iktibas edilmiş, Pakrat Estukyan tarafından Ermeniceden Türkçeye tercüme edilmiştir).
https://www.agos.com.tr/tr/haber/unutulmus-direnis-yunanistan-da-nazilere-direnen-ermeniler-39419
Alain Badiou’nun Hakikat Kuramı
EYLEM YENİSOY ŞAHİN
Badiou ontolojiyi matematiğe özdeş kılarak, ontolojinin matematik olduğunu söyler. Aksiyomatik olan bu kararının en önemli nedeni, varlığın çokluk formundaki yapısını açıklayabilecek yegâne düşünsel metodolojinin matematiğe ait olduğu düşüncesidir.
Badiou’nun matematikteki küme kuramı ve aksiyomlarına dayanarak geliştirdiği ontoloji “tutarsız çokluklar”ın (inconsistent multiple) ya da “çokluk oluşlarından başka hiç bir niteliği olmayan çokluk olarak çokluk”un teorisidir (Badiou, 2005a, s. 28). Yani varlık-olarak-varlık niteliklerinden eksiltilmiş olan bu tutarsız çokluklardır. Her şeyi kapsayan ve açıklamaya yeterli Bir’i reddeden Badiou için, “bir” ancak “bir sayma işlemi” olarak anlamlıdır (Badiou, a.g.e., s. 24). Bu sayma işlemi ile tutarsız bir çokluk tutarlı bir çokluğa dönüşür (consistent multiple) (Badiou, a.g.e., s. 25). “Bir-olarak-sayma” varlık açısından olagelen bir işlemdir ve iki biçimi söz konusudur: Üye olma ve kapsama (Badiou, a.g.e. s. 44). İlk olarak bir çokluk başka bir çokluğa ait olabilir ya da başka bir çokluğun üyesi olabilir. İkinci olarak ise bir çokluk başka bir çokluk tarafından kapsanabilir. İlki bir sunum (presentation) mekanizması oluşturur ve Badiou bu alanı “durum (situation)” olarak adlandırır. İkici sayma işlemi ise bir temsil (representation) mekanizması kurar ve “durumun hali (state of situation)” olarak adlandırılır (Badiou, a.g.e., s. 95). Her iki sayım işleminin kurduğu mekanizmaya ise ‘yapı’ (structure) adını verir (Badiou, 1998, s. 169). Badiou “yapı” içindeki çoklukları bu sayma işlemleri bağlamında şu şekilde sınıflandırır: Normal (normal), tekil (singular) ve fazlalık (excrescence) (Badiou, 2005a, s. 99). Normal çokluk hem duruma üye olan hem de durumun hali tarafından kapsanan çokluğa işaret eder. Tekil çokluk, duruma aittir; ancak durumun hali tarafından kapsanmayan çokluktur. Fazlalık ise kapsanan ancak üyelik ilişkisinin dışında olan çokluktur. Badiou’nun kendi örneğiyle: Marksist teoriye göre kapitalist toplum düzeninde burjuva sınıfı normal terim, proletarya tekil terim ve kapitalist devlet fazlalıktır.
Cantor’un “sonsuzluk” tanımı ve Cohen’in “türeyimsel küme” tanımı Badiou’nun “türeyimsellik” ve “sonsuzluk”un ne olduğunu belirlemesinde etkili olmuştur. 1 Gödel “kurulabilir küme (constructible set)”yi açık bir ada sahip bir küme yani açık bir biçimde tanımlanmış bir küme olarak tanımlar. Badiou’ya göre bu küme tanımı “normalliğin” alanını belirler ve sınıflandırmayla tüketilebilir bir bütün tasarlar. Cohen ise Gödel’in kurulabilir kümesinin karşısına belirli bir yüklem tarafından belirlenemeyen olması, herhangi bir yasaya dayanarak sınıflandırılamaması ve belirli bir adının olmaması anlamında “türeyimsel küme (generic set)”yi koyar (Badiou, 2005d. s.7-8.). Badiou tutarsız çoklukların türeyimsel küme, tutarlı çoklukların ise Gödel’in kurulabilir kümesine benzer özellikte olduğunu; hakikatlerin belirli bir dünyaya/duruma ait olan ancak belirli bir yüklemi/adı olmayan “saf çokluklar […] türeyimsel çokluklar” olduğunu söyler (Badiou, 2009a, s. 36).
Cantor Cohen’in türeyimsel küme tanımına dayanarak ve Russell paradoksunu aşma iddiasıyla yeni bir “sonsuzluk” tanımı geliştirir. Russell paradoksuna göre kendinin üyesi olmayan kümelerin kümesi düşünüldüğünde şöyle bir paradoks ortaya çıkar: Bu kümenin kendisi kendisinin bir üyesi değilse bu kümeye ait olmalıdır. Öte yandan üye kabul edilirse de üye olması için taşıdığı niteliği yitirmiş olacağından bu kümenin bir üyesi olmamalıdır. Badiou Cantor’un bu paradoksu aşma çabasında şu öneriyi sunduğunu aktarır: Bir “çokluk çelişkiye düşmeden ‘bir birlik olarak kavranamıyorsa’ bunun nedeni bu çokluğun mutlak anlamda sonsuz oluşudur” (Badiou, 2005a, s. 41). Badiou bu sonsuzluk tanımını benimser: Bir çokluk bir-olarak-sayılamıyorsa sonsuz bir çokluktur. Bu tanıma uygun olarak, hakikat, belirli bir yüklemle belirlenemeyen ve adlandırılamayan olması bağlamında türeyimsel ve dolayısıyla sonsuz bir çokluktur.
Badiou sonsuzluk kavramının geçişli bir kavram olmadığının ve niceliksel bir sınırdan yoksunluk anlamına gelmediğinin altını çizer. Sonlu ve Sonsuz adlı eserinde sanal ve edimsel sonsuz ayrımı yaparak, “sona varmadan bir sayıdan hep daha büyük olan bir başkasına” geçmek anlamındaki “sonsuz sayı”nın “sanal” bir sonsuzluk olduğunu belirtir (Badiou, 2011, s. 24). Kendi “edimsel” sonsuzluğunu ise Cantor’un sonsuzuna benzeterek ardışık olmayan bir biçimde “tüm sonsuz sayıları kapsayan gerçekten sonsuz” olan çokluk olarak tanımlar (Badiou, a.g.e. s. 24). Badiou, bir zarfın içine atılmış sırasız ve geçişsiz şeylere benzettiği bu sonsuzun ürkütücü olduğunu, ancak, ölümlülüğü nedeniyle sonlu olan insana tam anlamıyla kapalı olmadığını söyler: Sonlu insan “düşünme” edimi aracılığıyla bu sonsuzla onu “hesaplayabilme” ya da “üzerine konuşabilme” bağlamında ilişkidedir (Badiou, a.g.e., s. 27- 28).
Badiou’nun felsefesinde hakikat yapıya ait olan ancak onun tarafından kapsanmayan/temsil edilmeyen tekil öğe/boşluk ile ilişkidedir. Bu tekil öğe tutarsız yani sonsuz çokluktur, türeyimseldir. Badiou, tekil öğenin yapı içinde olan ancak temsil edilmeyen üye olduğundan onunla ilişkide olan hakikatin yapıya içkin bir çokluk olduğunu ve bu tekil öğenin türeyimselliği bağlamında hakikatin türeyimsel ve sonsuz olduğunu iddia eder.
Akıl, bireylere tarafsız bir muameleyi gerektirir fikri, iyi bilinen ilkelere karşılık gelir. Dağıtım adaleti sorunlarını çözmek için Leibniz şu ilkeyi önerir: "Kendini herkesin yerine koy." Son teorilerde bu, adil bir toplum düzeninin seçiminin "cehalet perdesi" arkasında gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelir; bu fikir çeşitli şekillerde yorumlanabilir. Faydacılık için, her birey bir olarak sayılmalı ve hiçbiri birden fazla olarak sayılmamalıdır. John Rawls'a göre, kim olursa olsun, en dezavantajlı olanları kayıran toplum biçimini seçmeliyiz. Bir başka tarafsız fikir ise, 1776 ve 1789 tarihli iki bildirgede somutlaşan evrensel haklar fikridir.
Jon Elster
Tekil olarak akla uygun davranmak ve çoğul olarak iyi nedenlerle davranmak, akıl nesnelken nedenler öznel olduğu için iki farklı şeydir. Dışarıdan bakıldığında, bir politikayı akla uygun olup olmadığını değerlendirebiliriz. İçeriden bakıldığında ise, bir eylemi rasyonel olup olmadığını değerlendirebiliriz. Bu farktan, sadece rasyonalitenin açıklayıcı amaçlarla kullanılabileceği sonucu çıkar. Sadece fail, aklın taleplerini kendi talepleri haline getirdiğinde, akıl belirli davranışlara yol açabilir ve muhtemelen bunları açıklayabilir. Failin değerlendirmesi ile gözlemcinin değerlendirmesi aynı olmak zorunda değildir.
Jon Elster
Kürtlerin Arkeogenetiği: Köken ve Yayılım
Kürtler, Orta Doğu’nun etnik ve kültürel mozaiklerinden birini oluşturan önemli bir halktır. Kürtlerin kökenleri ve kültürleri üzerine yapılan araştırmalar, genetik ve arkeolojik bulguların ışığında ilerlemiş ve Kürt kültürünün arkeogenetiği hakkında daha fazla anlayış sağlamıştır. Bu makalede, Kürtlerin arkeogenetik kökenlerini, genetik yayılımlarını ve kültürel etkileşimlerini inceleyeceğiz.
Kürtlerin Kökenleri
Kürtlerin kökenleri konusunda yapılan araştırmalar, genetik ve arkeolojik verilerin birleştirilmesiyle ilerlemiştir. Genetik çalışmalar, Kürtlerin genetik yapısının, Kafkas, Orta Doğu ve Anadolu gibi geniş coğrafi bölgelerden etkilenmiş olduğunu göstermektedir. Mitokondriyal DNA (mtDNA) ve Y kromozomu analizleri, Kürtler arasında genetik çeşitliliğin olduğunu ve bu çeşitliliğin, Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinden gelen genetik katkılarla şekillendiğini ortaya koymuştur.
Arkeolojik bulgular da Kürtlerin kökenleri konusunda önemli ipuçları sağlamaktadır. Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinde yapılan kazılarda bulunan arkeolojik kalıntılar, Kürtlerin atalarının bu bölgelerde binlerce yıl önce yaşadığını göstermektedir. Özellikle Neolitik döneme ait yerleşimlerde ve mezarlık alanlarında yapılan çalışmalar, Kürtlerin kökenlerinin Orta Doğu’nun yerli halklarıyla derin bağlantıları olduğunu göstermektedir.
Kürt Çalışmalarında mtDNA ve Y-DNA’ya Genel Bir Bakış
LL Cavalli ve arkadaşlarının erken bulguları Kürtlerin genetik olarak ortaya çıkışlarını ve genetik profillerini ortaya çıkarmak için 1994 yılından beri girişilen bir dizi uluslararası inceleme-araştırmanın başlatılmasını sağladı. Bu araştırmalardan 2000-2004 yılları arasında yayımlanan üç tanesi mtDNA Sıralanım Analizine yoğunlaştı: Comas ve ark. (2000), Richards ve ark. (2000) ve Quiantana-Murci ve ark. (2004). Wells ve arkadaşlarının (2001) babasoylu Y-DNA ile ilgili kapsamlı bir çalışmaları “Türkmenistan Kürtlerinden” elde edilen örnekleri “Avrasya’nın Kalbi: Y-kromozomu çeşitliliği üzerine kıtasal bir perspektif” adlı çalışmaya dahil edildi. Nebel ve arkadaşları 2001 ve 2007 yıllarında Yahudiler ve Kürtler arasında yakın genetik bağlantıları tasvir eden çığır açıcı iki inceleme yayımladılar.
Almanya Leipzig’de bulunan Max Planck Evrimci Antropoloji Enstitüsünden Nasidze ve arkadaşları 2005 yılında yalnızca Kürtleri inceleyen ilk esaslı genetik çalışmayı yaptılar: “Kürt Gruplarında MtDNA ve Y-Kromozomu Çeşitliliği”. Beş yıl sonra, bu kısa incelemenin yazarı, Kürtlerin kökeni konusunda yeni bir kavrayış getirmeyi amaçlayan ilk disiplinler arası makalesini yazdı. Bu araştırma, ABD’den Gernot Windfuhr, (Ann Arbor) ve Anatole Klyosov,-(Boston) tarafından devam ettirilmekte ve desteklenmektedir. Klyosov, Asya’daki R1a1 klanlarının göçleriyle ve kökenleriyle ilgili olduğu varsayılan verinin dikkate değer olanının tümünü tedarik ettiği gibi modern zamanlarda Kürtlerle ilgili genetik bulguları kapsamlı ve eleştirel bir gözle değerlendirmede de yardımcı oldu.[1]
Mevcut DNA-verileri, Kürtlerin atalarının açıkça en başından beri eşzamanlı olarak ve aynı tarihlerde uzak Kuzey (Doğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya) ve uzak Kuzey-Doğu (Zagros ve bugünkü İran’ın Kuzeybatısının doğu ovalarında) var olduklarını gösteriyor. (Etno-) genetik açıdan Kürtlerin Anadolu ya da (bugünkü İran’ın doğusundan Kuzeybatısına doğru uzanan) Zagros bölgelerinden çıkmış olabileceklerini ve ancak sonraları zıt yönlere doğru yer değiştirdiklerini gösteren hiçbir yayın yoktur. Kürtlerin atalarının eşzamanlı olarak Anadolu’nun doğusundan Zagroslar’ın doğusuna kadar olan bölgede geçmişte varoluşları, Kürtlerin atalarında bulunan J-kavimlerinin Avrasyalılara dayanıyor oluşunu bir tespit ve belge olarak inandırıcı şekilde destekliyor. Dahası, özel ve tekil bazı dilbilimsel terimler böyle olduğunu sezdirse de, Kürtler tek bir adamın, çiftin veya kabilenin soyundan geliyor olamazlar. Yine Kürtler coğrafi açıdan tek bir belirgin yerden veya bölgeden çıkmış olamazlar. Bu bulgular, her ikisi de EIr online’da bulunan Rüdiger Schmitt (bkz. Kárdakes) veya Muhammed Dandamayev (bkz. Carduchi) gibi dilbilimcilerin varsayımlarıyla çelişmektedir. Sonuncu ve en önemlisi olarak da, Kürtlerin atalarının yerleşik olduğu yer bilhassa J-kavimlerinin atalarının belgelenmiş dağılımlarında, yükseltili ve dağlık bölgelerin uzak coğrafi karakterlerini göstermektedir ve öyle görünüyor ki bu durum antik Mezopotamyalı (çiviyazısı) yazımında müşterek bir terim olarak etiketlenmelerine yol açmıştır: onlar, ezici bir çoğunlukla ve uzun süredir kullanılan bir terminolojiyle, uzak Kuzey’de ve Kuzeydoğu’da (Anadolu/Kuzey Mezopotamya/ Zagros) dağlarda yaşayan (dağlı) topluluklar olarak adlandırılmışlardır.[2]
Kürtlerin Genetik Yayılımı
Kürtlerin genetik yayılımı, tarih boyunca farklı göç dalgaları ve kültürel etkileşimlerin sonucunda şekillenmiştir. Genetik çalışmalar, Kürtlerin genetik yapısının zaman içinde değiştiğini ve farklı etnik gruplarla genetik etkileşimler yaşadığını göstermektedir. Özellikle Orta Doğu’nun tarihindeki büyük imparatorluklar ve göçler, Kürtlerin genetik yapısını etkilemiştir.
Örneğin, Antik Mezopotamya medeniyetleriyle yapılan ticaret ve kültürel alışverişler, Kürtlerin genetik yapısına önemli katkılarda bulunmuştur. Ayrıca, Pers İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi büyük imparatorlukların egemenliği altında yaşayan Kürtler, bu topluluklarla genetik etkileşimler yaşamışlardır.
Kürt Kültürünün Arkeolojik ve Dilbilimsel İzleri
Kürt kültürünün arkeolojik ve dilbilimsel izleri, Kürtlerin kökenleri ve kültürel geçmişi hakkında önemli ipuçları sağlamaktadır. Özellikle Kürtçe dilinin yapısı ve kökeni, Kürtlerin dilbilimsel geçmişi hakkında önemli bilgiler içermektedir. Kürtçe, Hint-Avrupa dil ailesine ait bir dildir ve diğer Hint-Avrupa dilleriyle benzerlikler göstermektedir. Ancak, Kürtçenin özgün özellikleri ve yerel lehçeleri, Kürt kültürünün benzersizliğini yansıtmaktadır.
Arkeolojik bulgular da Kürt kültürünün kökenleri ve gelişimi hakkında önemli bilgiler sağlamaktadır. Özellikle Neolitik döneme ait yerleşimlerde bulunan arkeolojik kalıntılar, Kürtlerin binlerce yıl önce bu bölgede yerleşik bir yaşam sürdürdüğünü göstermektedir. Ayrıca, Kürt kültüründe önemli bir yer tutan mitoloji ve gelenekler de arkeolojik bulgularla desteklenmektedir.
Zadret Yuvter
https://gazetepan.com/kurtlerin-arkeogenetigi-koken-ve-yayilim/
Kürtlerin DNA Analizi
ARAM BİANİ
Kürtlerin kökenleri ve genetik yapısı, araştırmacılar tarafından uzun bir süredir incelenmektedir. Son yıllarda yapılan genetik çalışmalar, Kürtlerin genetik yapısı hakkında daha fazla bilgi sunmaktadır. Kürtlerin genetik profili, genellikle Orta Doğu ve Yakın Doğu’daki diğer etnik gruplarla benzerlik göstermektedir. Genel olarak, Kürtlerin genetik yapısında Batı Asya, Kafkas, Ortadoğu ve hatta bir miktar Avrupa kökenli genetik unsurlar bulunabilmektedir. Bu, tarih boyunca bölgede yaşayan farklı halklarla olan etkileşimlerin bir sonucudur.
Ancak, her Kürt bireyin genetik yapısı aynı değildir ve bireysel farklılıklar gösterebilir. Bölgedeki göçler, evlilikler ve tarih boyunca değişen siyasi koşullar, Kürtlerin genetik çeşitliliğine katkıda bulunmuştur. Bu da, Kürtlerin genetik açıdan heterojen bir grup olduğunu göstermektedir.
Kürtlerin genetik yapısının incelenmesi, aynı zamanda tarih ve kültürel bağlantılar hakkında da ipuçları sağlamaktadır. Genetik araştırmalar, Kürtlerin geçmişte bölgedeki diğer halklarla genetik bir etkileşim içinde olduğunu ve bu etkileşimin Kürtlerin genetik yapısında izler bıraktığını göstermektedir. Ayrıca, Kürtlerin farklı bölgelerdeki genetik benzerlikleri veya farklılıkları da incelenerek, göç hareketleri ve yerleşim tarihleri hakkında bilgi edinmek mümkün olabilmektedir.
Ancak, Kürtlerin genetik yapısıyla ilgili çalışmalar hala sınırlıdır ve daha kapsamlı araştırmalar gerekmektedir. Özellikle, farklı Kürt grupları arasındaki genetik farklılıkların daha ayrıntılı bir şekilde incelenmesi önemlidir. Bunun yanı sıra, Kürtlerin genetik yapısının kültürel ve tarihsel bağlamlarla ilişkilendirilmesi de daha fazla çalışma gerektiren bir konudur.
Sonuç olarak, Kürtlerin genetik yapısı karmaşık ve çeşitlidir. Kürtler, tarih boyunca bölgedeki diğer halklarla etkileşim halinde olmuşlardır ve bu etkileşimlerin genetik yapılarına yansımaları olmuştur. Ancak, Kürtlerin genetik yapısıyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir ve bu araştırmalar Kürtlerin tarih, kültür ve kökenleri hakkında daha fazla bilgi sunabilir.
“Yüksek Yoğunluklu Genetik Çalışmaları Kullanarak Kürtlerin Genetik Yapısını Karakterize Etmek” – Çalışma, Kürtlerin genetik çeşitliliği ve kökenleri hakkında ayrıntılı bir analiz sunar. Kürtlerin farklı bölgelerinden toplanan DNA örnekleri üzerinde yapılan genetik analizler, Kürtlerin Orta Doğu, Yakın Doğu ve Kafkas kökenli popülasyonlarla yakın genetik ilişkilere sahip olduğunu göstermektedir.
“Kürtlerde Mitokondriyal DNA Analizi: Kadın Soy Hattını İncelemek” – Bu çalışma, Kürtlerde mitokondriyal DNA (mtDNA) analizi yaparak kadın soy hattını araştırır. Mitokondriyal DNA, anneden çocuğa aktarılır ve soy hattıyla ilişkilidir. Araştırma, Kürtlerin mitokondriyal DNA varyasyonlarının genellikle Orta Doğu ve Yakın Doğu’daki diğer etnik gruplarla benzerlik gösterdiğini ortaya koymaktadır.
“Kürt Popülasyonları Arasındaki Genetik Farklılıkların İncelenmesi” – Bu çalışma, farklı Kürt grupları arasındaki genetik farklılıkları incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmacılar, farklı Kürt alt gruplarından DNA örneklerini analiz ederek genetik çeşitlilik ve benzerlikleri belirlemeye çalışır. Bu çalışma, Kürtlerin genetik yapısında coğrafi ve tarihi faktörlerin etkilerini değerlendirmek için önemli bir adımdır.
“Kürtlerde Y-Kromozom Analizi: Erkek Soy Hattını İncelemek” – Bu çalışma, Kürt erkeklerin Y-kromozomu DNA’sını analiz ederek erkek soy hattını araştırır. Y-kromozomu, erkek soy hattıyla ilişkilidir ve baba tarafından babaya aktarılır. Araştırma, Kürtlerin Y-kromozomu varyasyonlarının Orta Doğu ve Kafkas popülasyonlarıyla benzerlik gösterdiğini göstermektedir.
“Kürtlerin Tarihsel Göç Hareketlerinin Genetik İzleri” – Bu çalışma, Kürtlerin tarih boyunca yaşadığı göç hareketlerinin genetik izlerini araştırır. Araştırmacılar, farklı Kürt gruplarından alınan DNA örneklerini kullanarak göç paternlerini ve genetik değişimi analiz eder. Bu çalışma, Kürtlerin tarih, kültür ve yerleşim hareketlerine ışık tutabilecek önemli bulgular sunabilir.
Bu çalışmalar, Kürtlerin genetik yapısı hakkında daha fazla anlayış sağlamak ve Kürt tarihini, kökenlerini ve genetik çeşitliliklerini incelemek için önemli katkılar sunmaktadır. Ancak, daha fazla araştırma ve daha geniş örneklemlerle yapılan çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır, böylece Kürt genetiği hakkında daha kapsamlı bir resim elde edilebilir.
Genetik Kökenler
Kürtlerin kökenleri üzerine yapılan genetik araştırmalar, Kürtlerin tarih boyunca Orta Doğu’nun farklı bölgelerinde ortaya çıktığını ve göç hareketleriyle dağıldığını öne sürmektedir. Bu göç hareketlerinin zamanlaması, coğrafi dağılımı ve etkisi hala tartışmalı bir konudur.
Bununla birlikte, genetik araştırmalar Kürtlerin genetik yapısında bölgesel olarak benzerlikler gösterdiklerini ve Orta Doğu’nun diğer yerli halklarıyla genetik bağlantıları olduğunu göstermektedir. Bu da Kürtlerin Orta Doğu’nun yerli nüfuslarından evrimleştiğini ve tarih boyunca çeşitli etkileşimlerle şekillendiğini düşündürmektedir.
Sonuç olarak, Kürtlerin genetik kökeni hakkında daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Genetik araştırmalar, Kürtlerin genetik çeşitliliğini ve kökenlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir, ancak tam ve kesin bir cevap vermek için daha fazla çalışma ve veriye ihtiyaç vardır.
Avrupa ve Kürt Genetiğinin Yakın Olma Nedeni Nedir?
Avrupa ve Kürt genetiğinin yakın olmasının nedeni, tarih boyunca gerçekleşen göç hareketleri ve genetik etkileşimlerdir. Bu benzerlikler, Kürtlerin genetik olarak Orta Doğu’dan Avrupa’ya yayılan ve Avrupa’da yerleşik halklarla etkileşimler yaşayan popülasyonlara kökenlerini dayandırmasından kaynaklanır.
Avrupa ve Orta Doğu arasındaki genetik benzerlikler, binlerce yıl öncesine kadar uzanan tarihsel etkileşimlerin bir sonucudur. Bu etkileşimler, tarih boyunca göç hareketleri, ticaret yolları, istila ve yerleşimler gibi faktörlerle gerçekleşmiştir. Bu süreçler, genetik alışverişe yol açmış ve farklı popülasyonlar arasında genetik bir karışımı teşvik etmiştir.
Kürtlerin Orta Doğu’dan köken aldığı düşünüldüğünde, Kürtlerle Avrupa popülasyonları arasındaki genetik benzerliklerin temel nedenlerinden biri, geçmişteki bu göç hareketleri ve etkileşimler olabilir. Özellikle Orta Doğu’dan Avrupa’ya gerçekleşen göçlerde, genetik mirasın paylaşılması ve genetik alışverişin gerçekleşmesi mümkündür.
Bununla birlikte, genetik benzerlikler sadece göç hareketleriyle açıklanamaz. Ortak ataların varlığı, iki popülasyon arasındaki genetik benzerlikleri de etkileyebilir. Kürtlerin ve Avrupalıların ortak atalara sahip olabileceği ve bu ortak atalardan gelen genetik mirasın paylaşılması da bir olasılıktır.
Sonuç olarak, Avrupa ve Kürt genetiğinin yakın olmasının nedeni, tarih boyunca gerçekleşen göç hareketleri, genetik etkileşimler ve ortak ataların varlığı olabilir. Ancak, bu genetik benzerliklerin tam olarak nasıl oluştuğunu belirlemek için daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Kürtlerin Dini Diller Üzerinden Görünmez Kılınışı
HÜSAMETTİN TURAN
Mezopotamya insanlık tarihinin en yoğun katmanlaşmalarından birine sahiptir. Bu topraklarda, Sümerlerden Asurlara, Perslerden Arap ve Osmanlı imparatorluklarına uzanan geniş bir tarih boyunca halklar, dinler ve alfabeler birbirine eklemlenmiş, çoğu kez de üst üste binerek yeni kimlik katmanları oluşturmuştur.
Kürtler, bu tarihsel tabakalaşmanın merkezinde, hem dağlık coğrafyanın korunaklı alanlarında hem de imparatorluk sınırlarının geçiş bölgelerinde yaşamışlardır. Ancak bu tarih boyunca, Kürt kimliği çoğunlukla dini aidiyetler içinde görünmez kılınmış, Kürtçe ise yalnızca dua, ilahi ya da ağıt dili olarak kalmaya zorlanmıştır.
Süryani ve Ermeni kiliselerinin dua pratiklerinde Kürtçe’nin varlığı, Müslüman Kürtlerin Arapça ibadet dili yanında Kürtçe yakarışları, Ezidi toplulukların qewl ve beyt geleneği, bu görünmezliğin hem ispatı hem de çelişkisi olmuştur. Çünkü bir yandan Kürt dili ve kültürü dini metinlerin gölgesinde yaşamaya devam etmiş, öte yandan siyasal ve etnik varlığı sürekli inkâr edilmiştir.
Gerşuni Geleneği ve Kürtçe’nin Alfabe Yoluyla Taşınması
Doğu Hıristiyan geleneğinde dikkat çekici pratiklerden biri, farklı dilleri tek bir alfabe aracılığıyla yazıya geçirme yöntemidir. Süryani Hıristiyanlığı içerisinde gelişen ve yaygınlaşan Garšuni (Arapçası Karşuni) uygulaması, özellikle Kürtler açısından büyük önem taşır.
Garšuni terimi, esasen Arapça, Kürtçe ve diğer yerel dillerin Süryanice alfabeyle yazılması anlamına gelir. Bu yöntem, Kürtlerin kendi dillerini yazıya dökmede bir tür geçiş teknolojisi işlevi görmüştür. Çünkü tarihsel süreçte Kürtlerin alfabe meselesi hep tartışmalı olmuş; Arap, Ermeni, Latin ve Kiril alfabelerinden yararlanılmış, ancak Kürtçe’ye özgü kalıcı bir yazı sistemi geç modern döneme kadar kurumsallaşamamıştır.
Gerşuni’nin Kürt kültüründe kullanılması, özellikle Doğu Hıristiyan ilahileri üzerinden izlenebilir. Süryani kiliselerinde yapılan ayinlerde liturji dili daima Süryanicedir. Ancak bu ayinlerin ardından söylenen lavijler, yani tanrısal yakarış ve ağıt niteliğindeki şiirsel dualar, çoğu zaman Kürtçe icra edilmiştir. Bu durum, Kürtçe’nin yalnızca gündelik yaşamda değil, dini ve ruhani alanlarda da işlevsel olduğunu gösterir. Gerşuni metinlerde yer alan Kürtçe ilahiler, Kürtçenin yazılı tarihine dair önemli ipuçları sunar. Örneğin 18. ve 19. yüzyıldan kalma bazı el yazmalarında Süryanice harflerle yazılmış Kürtçe dini beyitler mevcuttur. Bunlar sadece dini metinler değil, aynı zamanda Kürt dilinin söz varlığı ve fonetik özelliklerini de yansıtır. Bu nedenle Gerşuni belgeleri, dilbilim açısından birincil kaynak niteliği taşır.
Gerşuni’nin Kürtler için taşıdığı anlam, yalnızca yazı teknolojisiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda bir kimlik stratejisidir. Süryani kilisesine bağlı Kürt Hıristiyanlar, resmi ayin dili Süryanice olan bir dinsel yapının içinde, kendi ana dillerini dua dili olarak var etmişlerdir. Bu, hem kilise otoritesine uyum sağlayan hem de kendi etnik kimliğini sessizce sürdüren bir denge siyaseti’dir. Ancak tarih yazımında bu pratikler çoğunlukla “Süryani kültürünün uzantısı” olarak görülmüş, Kürtçe’nin rolü ve Kürt kimliği arka plana itilmiştir.
Bu durum, modern dönemdeki inkâr politikalarının tarihsel köklerini de gösterir. Çünkü Kürtler, dini pratiklerde kendi dillerini yaşatmalarına rağmen, resmi belgelerde ve akademik çalışmalarda görünmez hale getirilmiştir. Kürtçe yoktur, sadece lehçeler vardır veya Kürt yoktur, sadece dini topluluklar vardır gibi söylemler, bu tarihsel pratiklerden beslenmiştir.
Gerşuni geleneğinin bir başka önemli yanı, çokdillilik deneyimini yansıtmasıdır. Mezopotamya’da aynı topluluk içerisinde bireyler birden fazla dili konuşabiliyor; örneğin Süryaniceyi liturji dili, Kürtçeyi ev ve dua dili, Arapçayı ticaret dili olarak kullanabiliyordu. Bu çokdillilik içinde Kürtçe çoğu kez duyguların, ağıtların, duaların dili olmuştur. Yani Kürtçe, bireyin Tanrı’ya içten yakarışını ifade eden dil olarak öne çıkmıştır. Bu olgu, Kürt kimliğinin inkarına rağmen dilin kutsal alanlarda sürekli yeniden üretildiğini göstermektedir.
İslam’da Arapça İbadet Kürtçe Dua
Müslüman Kürtler için Arapça, namazın ve kutsal kitabın dili olarak vazgeçilmezdir. Ancak namaz sonrasında edilen dualar, dini ağıtlar ve kişisel yakarışlar çoğunlukla Kürtçe söylenmiştir. Tıpkı Süryani ayinlerinin ardından Kürtçe lavij söyleyen Hıristiyan topluluklar gibi, Müslüman Kürtler de Arapça ibadetin ardından kendi ana dillerinde Tanrı’ya seslenmiştir.
Ortaya çıkan tablo, Kürtçenin bir dua dili olarak kabul görmesi, fakat hiçbir zaman ibadet dili haline getirilememesidir. Bu da Kürtçenin sistematik olarak ikinci plana itilmesinin dini boyutunu gösterir. İslam dünyasında bu olgu, “ümmet kimliği” altında Kürt etnisitesinin silikleştirilmesiyle birleşmiş, Kürtler dinin eşit müminleri olarak kabul edilmiş ama kendi dillerinde dini temsil hakkı tanınmamıştır.
Ermeni Kilisesi ve Kürtlerin görünmezliği
Ermeni Apostolik Kilisesi’nin Mezopotamya ve Doğu Anadolu’daki varlığı, Kürtlerle sürekli bir etkileşim içinde olmuştur. Ermeni kimliğine dahil edilmiş bazı toplulukların Kürtçe ilahi söylemesi, Kürtlerin kilise pratiğinde de görünmezleştirilmesine yol açmıştır. Ayin dili Ermenice olurken, dua dili Kürtçe kalmış; ancak tarihsel kayıtlarda bu insanlar Ermeni olarak anılmıştır. Böylece Kürtler, kendi dualarını bile başkalarının kimliği içinde yaşamak zorunda bırakılmıştır.
Yahudi yerleşimleri ve Kürtçenin izleri
Mezopotamya’daki Yahudi topluluklarının Persler tarafından yerleştirildiği, Hz. Süleyman soyundan gelen cemaatlerin özellikle Kürt coğrafyasında izler bıraktığı bilinmektedir. Bu topluluklar da dualarını çoğu zaman Kürtçe söylemiş, gündelik iletişimde Kürtçe kullanmışlardır. Yahudi kaynakları bu dili yerel lehçe diye tanımlasa da aslında Kürtçenin dini pratikler içinde varlığını sürdürmesinin bir başka kanıtıdır.
Kürt toplumunda sosyal-kültürel değerler
Kürtlerin tarih boyunca geliştirdiği qewl, beyt, lavij, stran, dengbej geleneği yalnızca dini değil, toplumsal hafızayı da taşıyan bir kültür alanıdır. Ezidi toplumunun kast sistemiyle aktarılan qewl ilahileri, sekiz makamlı ayin sistemiyle kilise müziğinden etkilenmiş; ancak aynı zamanda Kürt kültürüne özgün bir damga vurmuştur.
Kürtlerin geliştirdiği değerler dizisi dikkat çekicidir: kirvelik, topluluklar arasında kardeşlik ilişkisi kuran bir toplumsal bağdır; yaşam-ahiret kardeşliği, dini sınırları aşan insani bir dayanışma biçimidir; söz ve kelam ise hem dini hem toplumsal hafızanın taşıyıcısıdır. Bu kurumlar, Kürtlerin yalnızca dua eden bir topluluk değil, tarih boyunca sosyal ve kültürel yenilik üreten bir millet olduğunu gösterir.
Selahaddin Eyyubi ve kimliğin silinmesi
Kürt kimliğinin tarihsel olarak görünmez kılınmasının en çarpıcı örneklerinden biri, Selahaddin Eyyubi’dir. Şadi’nin torunu, Şerko’nun yeğeni ve Kürt bir anneden doğan Yusuf bin Eyyub, tarihe Selahaddin Eyyubi olarak geçmiştir. Kudüs’ü Haçlılardan alarak İslam dünyasında büyük bir prestij kazanmış, Vatikan’ın politikalarını boşa çıkarmış, Arap ve Türk tarih yazımında İslam kahramanı olarak öne çıkarılmıştır.
Ancak Selahaddin’in Kürtlüğü çoğu kez geri plana itilmiş, onun şahsında Kürtlerin siyasal varlığı görmezden gelinmiştir. Oysa Eyyubi hanedanlığı 52 yıl boyunca geniş bir coğrafyada Kürt kimliğiyle anılmış, fakat daha sonraki süreçte bu kimlik ya Araplaştırılmış ya da Türkleştirilmiştir.
Sykes-Picot düzeni ve modern dönem
1917 sonrası dönemde İngiliz ve Fransız sömürgeciliği, Kürtleri modern devlet sisteminde de görünmez kılmıştır. Sykes-Picot anlaşmasıyla cetvelle çizilen sınırlar, Kürtleri Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında parçalara ayırmıştır. Bu yeni düzen, Kürtlere bir devlet imkânı tanımadığı gibi, onların uluslararası hukukta millet olarak tanınmasını da engellemiştir.
İngilizler Haşimi ailesini Irak ve Ürdün’de krallıklarla ödüllendirirken, Kürtlere yalnızca tampon halk rolü biçildi. Böylelikle Kürtler hem Osmanlı hem Pers imparatorluklarının miras alanında “çemberi gevşeten” bir denge unsuru olarak tutuldu.
İnkarın inkarı ve dini hafızanın gücü
Bütün bu süreçler, Kürtleri inkarın inkarı bir konuma sürükledi. Ne tam anlamıyla dini toplulukların asli unsuru olarak kabul edildiler, ne de kendi etnik kimlikleriyle siyasal alanda tanındılar. Buna rağmen dini müzik, dua pratikleri ve kültürel değerler Kürtlerin tarihsel hafızasını diri tuttu.
Ezidi qewl’leri, Süryani lavij’leri, Müslüman Kürtlerin yakarışları ve dengbejlerin stranları bir araya geldiğinde, Mezopotamya’nın hiçbir inanç ve dil haritasının Kürtsüz anlaşılamayacağı ortaya çıkar. Eğer bu hafıza yok sayılırsa, geriye yalnızca sömürgeci güçlerin inşa ettiği yapay kimlikler ve devletçikler kalır.
Kaynaklar
Aydın, S. (2015). Mezopotamya’da Hristiyanlık ve Süryaniler. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bayrak, M. (2013). Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri. Ankara: Özge Yayınları.
Bruinessen, M. van (2003). Ağa, Şeyh ve Devlet: Kürdistan’ın Sosyal ve Siyasal Yapıları. İstanbul: İletişim Yayınları.
Fuat, A. (2019). Kürtlerin Hristiyanlık Tarihi. İstanbul: Avesta Yayınları.
Gündoğdu, M. (2011). Süryanilerde Dil ve Kimlik. Diyarbakır: Lis Yayınları.
Mutlu, C. (2007). Selahaddin Eyyubi ve Kudüs. İstanbul: Kaynak Yayınları.
Yıldız, K. (2014). Kürtler ve Uluslararası Hukuk. İstanbul: Avesta Yayınları.
Yüksel, A. (2010). Ezidiler: Tarih ve İnanç. İstanbul: Kalan Yayınları.
Ramazan Ergin, eğitimci- yazar
https://gazetepan.com/kurtlerin-dini-diller-uzerinden-gorunmez-kilinisi/
Yarsani–Kakai Geleneği ve Serencamname: Ortaçağ’dan Kürd Alevi Düşüncesine-İsmet Yüce
Yarsani ve Ehli Haq-Kakai düşüncesi; varlığın kaybolmaması ve bir biçimde, başka bir formda/şekilde/biçimde yaşam bulması fikrine dayanır. İlk inanç düşüncesi oluşumu olan Zerdüştlükten yeni dönem Aleviliğe kadar çeşitli karışımlara rağmen aynı düşünce ve ritüeller uygulanmaktadır. Koçgiri’de, Horasan’da, Afrin’de, Urmiye’de farklı biçimlerde de olsa bu ilk düşünce döneminin izlerini açık açık görmek mümkündür.
Orta Çağ, MS 500 ile MS 1500 aralığındaki sosyal, kültürel ve ekonomik sürecin yaşandığı bin yıla denk gelir. Tam bu dönem hem Mezopotamya hem de Doğu Avrupa değişim ve çalkantılı bir altüst oluş döneminden geçmiştir. Eski düşünce sistemleri, Zerdüştlük vb. semavi inanç sistemlerinin askerî, kültürel ve siyasî hâkimiyeti sonucu gerilemiş, etkilediği düşünce biçimleri görünür olmuştur. Bu dönem yine bölgede Sasani, Büveyhiler, Fatimiler, Moğollar, Memlük, Selçuklu ve Osmanlı bulunmaktadır. Ayrıca çok geniş bir coğrafyada Kürd beylikleri ve etkinliği vardır.
Kürdçe ve Kürd dilinin, 10. yy.’da Hewremani ile gelişip güçlendiği bilgileri var. Bu Kürdlüğün varlığı, kendisini inanç biçiminde Yarsan, Kakai, Ehli Haq, Alevilik, Dersim Rea Haq’ı biçiminde devam ettirmiştir. Eserde, 12. yy.’da Platon ile Zerdüştlük arasında (sentezinde) İslam aydınlanmasını, “İşrak felsefesi”ni tartışan Kürd filozofu Sühreverdi ve karşılıklı etkilerinden bahsedilmektedir. Demek ki Kürd tarihini ve düşüncesini derinliğine anlamak için artık oryantalizm veya el yordamı ile yapılan çalışmalar yerine öz kaynaklarımıza dönerek, tarihimizi millî ruh ile anlamak, bizi inanç dünyamıza da yaklaştıracaktır. Sultan Sahak ile Sühreverdi, Şerefxan ile Ehmede Xani, Seyit Rıza ile Baba Tahire Uryan, deryalar kadar derin kaynaklardır. Kürd geleneksel inanç ve felsefesinin temeli de bu kaynaklardır. Avesta’nın dili de Hewremani-Goranidir ki Serencamname de aynı dilde yazılmıştır. Avesta’nın ruhu, Serencamname’den Alevi Kürdlüğe ulaşmıştır. Eserin Kürdçeye ve Türkçeye çevrilmesi, bu alanda bir boşluğu dolduracak ve yeni bir referans oluşturacaktır. Bu çeviriden hareketle Serencam ve Alevi Kürdlük tarih, inanç ve felsefesi üzerine yeni araştırmalar yapılacağı açıktır.
Yarsani ve Ehli Haq-Kakai düşüncesi; varlığın kaybolmaması ve bir biçimde, başka bir formda/şekilde/biçimde yaşam bulması fikrine dayanır. İlk inanç düşüncesi oluşumu olan Zerdüştlükten yeni dönem Aleviliğe kadar çeşitli karışımlara rağmen aynı düşünce ve ritüeller uygulanmaktadır. Koçgiri’de, Horasan’da, Afrin’de, Urmiye’de farklı biçimlerde de olsa bu ilk düşünce döneminin izlerini açık açık görmek mümkündür. Bizim bu Serencamname araştırmasını büyük uğraş ve araştırma ile Kürdçeye ilk çevirmemizin nedeni, bu farklı biçimlerin aslında bir ana kaynaktan geldiğini göstermektir. Kurucu isim olarak 1025 yıllarında Loristanlı Baba Hoşin ve ikinci kurucu 1270 Berzence ve Hawraman yöresinde Sultan Sahak. Ehli Hak topluluklarının yaşadığı coğrafya Süleymaniye, Kerkük, Musul, Hanekin, Loristan, Kirmanşah, Hamedan ve Horasan bölgesinde yaşamaktadırlar.
Serencamname ve felsefesi, Kürd tarihinde neredeyse mitolojik denebilecek dönemlerden gelerek, 1200 yılında Sultan Sahak tarafından dile getirilişin yeni hâlidir. Yine Rojhilat’ı Yaresanların temel kitaplarından olan “Serencamname”, Sultan İshak tarafından yazılmıştır. 200 sayfadan oluşan bu kitap; 14. yüzyılda, Hawrami-Gorani lehçesi ile yazılan şiir ve metinlerden oluşmaktadır. Ehli Haqlar Kermanşah’ta yaşarlar, inanç merkezleri Nosud’tur. Tebriz ve Urmiye’de de bulunurlar.
Güney Kürdistan’daki Ehli Haqlara ise Kakai, İbrahimi, Bejwan ve Şabek de denilir. Temel olarak küçük farklılıklarla aynı Alevi inanç ve tarzlara sahiptirler. Şabekler daha çok Horasan’a dayandırılırlar. Kavram olarak “Hakikat yolunu, doğru yolu seçen, hakikat mensubu olan” anlamına gelir. “Kaki” ise Kürdçede kardeşten gelir. Alevi inancında “kardeşlik” kavramı oldukça önemlidir. Birbirlerine de böyle, kardeş anlamında “kake” derler. Genel olarak 8. yüzyıl referansa alınsa da 13. yüzyılda Sultan İshak’ın inancı sistemleştirdiği kabul edilir. İranlı yazar Hesan Tebbari, Kürd-Aleviliğinin en özgün tarifi olan “isyancı gelenekle” Kakaliler için; “Kakailik isyana dayalı bir dindir. Düşünsel bir başkaldırıdır.” diye tanımlama yapar.
Şah İsmail, 1500’lü yıllardan sonra günümüz Alevi Kürdlerin yaşadığı coğrafyanın hepsine; Bağdat’tan Maraş’a kadar hâkim oldu. Ondan önce Kürdistan’da bir düşünce ve yaşam biçimi vardı. İşte bu yaşam biçimi ve inanç bu kitapta anlatılıyor. Öncesi, çok öncesi var. Yenisi, farklı etkilerle bugünkü bilinen biçimidir. Hakikatçı yol ve düşünce çeşitli biçimlerde kendini bulmaktadır: Yaresanlık, Işıkçılık, Kızılbaşlık, Ehl-i Haqlık, Kakailik.
Serencamname bölgelerinin birbirinden izole edilmiş olması, Kürdistan’a mündemiç kültürel çeşitliliklerin birbirleriyle diyaloğunu da kesmiştir. Semavi dinlerdeki Tanrı/Allah, Yarsanlıktaki “Evrensel Ruh” kavramını tam olarak karşılamamaktadır. Yarsan’a, Ehli Hak denmesinin sebebi budur. Hak’tan gelen demektir. Ancak bilmek gerekir ki Hakikat, insanın kendi dışında bulacağı bir şey değildir. Hakikate doğru yolculuk aslında insanın kendine yolculuğudur. İnsanın kendisini tanıması ve kendisiyle yüzleşmesidir. Zaaflarını, meziyetlerini tanımaktır. Bu yüzleşme neticesinde değişmek ve dönüşmektir. Kendini deneyimleyip dünyayı, evreni görmektir. Zira evren insanın içindedir. Kendini tanımak evreni tanımaktır, Hak’kı tanımaktır. İşte Yarsanlık bu yolculuktur. Hakikatteki insan Ehli Hak’tır. Ezidi, Yarsan, Alevilik gibi inançların bazı mensuplarının kendilerini İslam’ın bir parçası olarak görmeleri, yüzyıllarca maruz kalınan baskıların neticesinde verilen bilinçli tavizlerin giderek bilinçsizce içselleştirilmesinin bir sonucu olarak da görülebilir. Yarsanlar “ilah” kelimesini kullanmayız, “Hak” kelimesini kullanırız. Her şey Hak’ta ve hakikattedir. Her şeyin zıttı vardır. Kutsal olanla olmayanın gündelik hayatta iç çeliği; ayinlerde cinsiyet ve statü farkı gözetilmeksizin herkesin tevazuuyla birbirinin elini öpmesi; ayinlerde statüden kaynaklı hiyerarşik bir düzenin olmayışı; belirli bir ibadet ve ayin yerinin olmaması “eşik” duruma işaret eder. Bu sebeple Yarsan topluluğu bir rıza şehri topluluğudur. Zira Hak’ka ve hakikate yolculuk her an devam eden bir deneyim olup panteist anlamda kişinin iç dünyasıyla sürekli bir diyalogu gerektirir. Yaresan cenaze törenleri de tambur eşliğinde gerçekleşir.
Kürd şiirinde birçok kadın Yarsan şairin ismi bilinmektedir. Bunlardan bazılarının isimleri şu şekildedir: Celale Xanıma Lorıstanî (985–11. yy.), Daye Tewrêza Hewramî (10/11. yy.), Fatıme Loreya Goranî (11. yy.), Yay Hebîbeya Şarezurî (1282–1348), Daye Xezana Serketî (11. yy.). Bu ozan kadınların bazılarının eserlerini dergâh ve cemhanelerde saz/tambur eşliğinde icra ettikleri bilinmektedir. Alevi, Yarsan gibi melek kültüne bağlı öğretilerde toplumu yönettiğine inanılan Kırklar Meclisi’nin (Chehel Tan/Çehel Tan/Çihiltan) üyelerinin yarısı kadındır. Yarsaniliğin önemli kuramcılarından Nimetullah Ceyhunabadî’nin (20. yy.) beraberindeki 1145 kişinin 500’ünün kadın olduğu söylenmektedir.
Ahle Haq Aleviliği, üst temsili ile Yaresanlar Rojhilat’ta, Kakailer doğu ve kısmen Güney Kürdistan’da, Şabekler ise Güney Kürdistan’da yaşamaktadırlar. Bu tanımlama ve araştırmada çeşitli isim ve tanımlar geçmekte ve sanki farklı imiş gibi algılansa da aslında bir tek alanı ifade etmektedir. Karmaşık olan, bu alanın oldukça az araştırılmış ve üzerinde az anlaşma sağlanmış belirlemeler olmasıdır. Oysa temel olarak Hawrami-Gorani Kürdçesinden bahsedilmekte ve Alevi Kürd düşüncesinin Kürdistan’ın sadece bu bölge özgünlüğünde temsilinin farklı isimlerle adlandırılmasından ibarettir.
Durum bu olunca isimlerin farklılığı ve üst üste gelmesi de kaçınılmaz oluyor. Temel çıkarsama, bu alan Aleviliğinin Kürdistan’ın diğer bölge Aleviliği ve tarzları ile neredeyse birebir aynı olmasıdır.
Yaresancı Goranlar-Hawramiler, Zerdüşti gelenekten dolayı inanış referanslarında Arapça yerine Kürdçe kullandıkları, araştırmacı Maruf Haznedar tarafından belirtilmektedir. Yine aynı araştırmacı “Kürd edebiyatı Gorani lehçesi ve Ehl-i Haq’a dayanır.” demektedir. Avestaca’nın dilinin de Hawrami olduğu düşünüldüğünde bu oldukça isabetli bir belirleme oluyor.
Behluli Dana’nın “Dewreq Balul” ve öbür eserleriyle oluşturulan “Zebure Haqiqat” adlı kutsal kitap, Yarsanizmin temel kaynaklarını oluşturmuştur. Behluli, Ehli Haq–Yaresancılığın kuramcısı ve kurucusudur. 8. yüzyılda, tahminen 837 yılında yaşamını yitirmiştir. Kürd literatüründe “Medli” anlamında “Behluli Madi (Mahi)” olarak da bilinen Kürd şair Luristan Mahilküfelidir. Gorani ve Luri lehçeleri ile yazmıştır. Bunun temel felsefesi “Ali-Allah, Ali-İlahi” olarak da bilinir. Allah’ın Ali’ye dâhil olduğu temelli bir düşünce biçimleri vardır. Günümüz Hakikatçı düşüncesi bunun daha rafine olmuş bir hâlidir.
Bununla birlikte temsilini birçok ozanda bulan bu düşüncenin bilinenlerinden: Baba Tahire Uryan, 10. yüzyılda yaşamış ve Kürdlerin Ömer Hayyam’ı olarak da bilinir ki birçok kadın ozan da bu isimlere eklenebilir. Baba Tahir Üryan, Babe Tahire Hemedanî, Babe Tahire Lorî, Babe Tahire Kurdî isimleri ile bilinen bu tarihî ozan-şair, 935 yılında Hemedan’da (Ektebana) doğdu.
Genel olarak açıklanmaya çalışıldığı gibi, bütün Kürdistan’da Alevilik inanç, uygulama, felsefe ve tarzları neredeyse birbirinin aynıdır. Çok farklı coğrafyalarda da olsa, fiziki ve kültürel benzerlikler aynıdır. Yaşam ritüelleri ve biçimleri de çok az farklılıklar göstermektedir. Bunlarla birlikte bulundukları her bölgede, Tebbari’nin dediği gibi isyancı bir tarzda Kürdlüklerine ve inançlarına sahip çıkarak, yüzyıllardır her türden asimilasyon ve baskıya rağmen millî duruş ve inançlarını inatla bugüne taşımışlardır.
Serencam, Kakai ve Yarsanlarda kutsal kitaptır. Sultan Sahak; “Pir olarak bu kitabı okuyan, onu cahillere ifşa etmemelidir. Çünkü bu böyle bir sırdır ki sözlerle anlatılamaz.” dediği için Kakai toplumu kitabın kamuda paylaşımını olumlu karşılamıyor. Fakat yeni dönem düşüncenin anlaşılması ve yayılması amacı hâsıl olduğundan, yorum ve çeviriler mümkün oldu.
Bizim alanımız Kürd Alevileri üzerinedir. Başka milletlerden de Alevi olduğunu biliyor ve kabul ediyoruz. Bize göre Kürd Alevilerin bu felsefeyi oluşturma ve dönüştürme süreci ile başka milletlerin süreci farklıdır. Çünkü Kürd Aleviliğinin oluşum merkezi Kürdistan’ın kalbi olan Hawraman bölgesidir. Bu kaynak, tarihî Zerdüşti Avesta sürecinden Ezidiliğe, Lalişa Nurani’ye ulaşan bir dönemi kapsamaktadır. Bu felsefî düşüncenin son üç önemli ismi, birbirine yakın süreçte yaşamış ve tartışmalar geliştirmişlerdir. Süreç 12. yüzyılın son dönemine denk gelmektedir. Bu üç Kürd filozofu; Sühreverdi, Pir Sultan Sahak ve Şeyh Adî’dir.
Bu uğraş sadece İslam’a değil, bütün semavi dinlerin hâkimiyetine karşı tarihi, kültürü koruma ve döneme göre yaşatma amaçlıdır. 12. yüzyılın son dönüm yılı olmasının nedeni, artık bölgede semavi dinlerin İslam referansı ile tamamen hâkim olmasıdır. Zerdüşti felsefe ve Avesta, bilindiği gibi ilk semavi dinler öncesi “tekler” felsefesini oluşturan düşünce sistemidir.
Yahudi ve Hıristiyan akımları daha çok askerî olmadığı ve doğuya güçlü yönelmediği için fazla etkili olamamıştır. Fakat İslam hem doğuya yöneldiği hem de askerî olarak hareket ettiği için Zerdüşti inancı yok etmiştir. Buna karşı kendilerini koruma uğraşı, takiyelerle çeşitli biçimler almıştır. Fakat bugün bile görüleceği gibi neredeyse Balkanlardan Afganistan’a, hatta Pakistan ve Hindistan’ın batı bölgelerinde bu felsefeyi kabul edenlerde aynı ritüel, yaşam biçimleri; giyimden mimariye, Zerdüşti felsefenin izleri vardır: güneş, doğa, ateş vb.
Sühreverdi, Işık Felsefesi tartışmasında bundan bahseder. Êzidîlik bir güneş kültüdür. Alevilik de özellikle Kürdistan’da böyledir. Halepçe, Hawraman bölgesinde Kakai, Yarsan, Ehli Haq; Dersim bölgesi Rea Haq ve Maraş, Malatya ve Sivas’ta Hakikatçi felsefe ekolleri tam bir benzerlik içindedir. Bu yakınlığı şöyle düşünelim: Sanırım 4 yıl önce Halepçe’de Kakai pirleri bir kuzey gezisi yaptılar. Geziye Elbistan Kantarma ocaklarından başlayıp Hacı Bektaş, Banaz ve Dersim üzerinden Adıyaman ocaklarında tamamladılar. Aynı durumu biz Laliş’i ziyaretimizde yaşadık. Laliş pirlerine Alevi olduğumuzu söylediğimizde bütün kapıları açtılar.
Yarsan, Kakai kutsal metinleri “gulbang”lar tarzında çok var; en çok bilinenleri, Babe Serhengi Dewdanî, Dewrey Balûl, Defterî Pirdîwerî, Defterî Dîwanî Gewre, Defterî Dewrey Kelamî, Zebûrê Hakîqat gibi metinlerdir. Görüldüğü gibi “defter” ve “dîwan” olarak geçiyor. Bu konularda çok araştırma yapan bulunmuyor. Önemli isimlerden bir tanesi Dr. Golmorad Moradi’dir. Tayeb Taheri’nin “Serencamname Felsefesi ve Tarihi” adlı kitabı vardır. Bu kaynaklardan Serencamname dışındaki hiçbirisi —küçük şiir broşürleri dışında— Türkçeye çevrilmemiştir. Fakat asıl referans Serencamname’dir. Kitap 12. yüzyılda Sultan Sahak tarafından derlenmiş gulbanglardır. Baba Tahire Uryan, Sühreverdi, Hacı Bektaş isimleri geçmekte, Pir Şalyar, Behlûlî Dana vb. pirlerin 600 ile 1200 yılları arasındaki yazılarının derlenmiş hâlidir.
Serencam Kakai ve Yarsanlarda kutsal kitaptır. Sultan Sahak, “Pir” olarak, “Bu kitabı okuyan onu cahillere ifşa etmemelidir. Çünkü bu böyle bir sırdır ki sözlerle anlatılamaz.” dediği için Kakai toplumu kitabın kamuda paylaşımını olumlu karşılamıyor. Fakat yeni dönem düşüncenin anlaşılması ve yayılması amacı hasıl olduğundan, yorum ve çeviriler mümkün oldu.
Bizim alanımız Kürd Alevileri üzerinedir. Başka milletlerden de Alevi olduğunu biliyor ve kabul ediyoruz. Bize göre Kürd Alevilerin bu felsefeyi oluşturma ve dönüştürme süreci ile başka milletlerin süreci farklıdır. Çünkü Kürd Aleviliğin oluşum merkezi, Kürdistan’ın kalbi olan Hawraman bölgesidir. Bu kaynak, tarihî Zerdüşti Avesta sürecinden Ezidiliğe, Lalişa Nurani’ye ulaşan bir dönemi kapsamaktadır. Bu felsefî düşüncenin son tartışmacılarının üç önemli ismi birbirine yakın süreçte yaşamış ve tartışmışlardır. Süreç 12. yüzyıl son dönemine denk gelmektedir: Kürd filozof Sühreverdi, Pir Sultan Sahak ve Şeyh Adî.
Sühreverdi Işık Felsefesi tartışmasında bundan bahseder. Ezidilik bir güneş kültüdür. Alevilik özellikle Kürdistan’da böyledir. Halepçe, Hawraman bölgesinde Kakai, Yarsan, Ehli Haq; Dersim bölgesi Rea Haq ve Maraş, Malatya, Sivas’ta Hakikatçi felsefe ekolleri tam bir benzerlik içindedir. Bu yakınlığı şöyle düşünelim: Sanırım 4 yıl önce Halepçe’de Kakai pirleri bir kuzey gezisi yaptılar. Geziye Elbistan Kantarma ocaklarından başlayıp Hacı Bektaş, Banaz ve Dersim üzerinden Adıyaman ocaklarında tamamladılar. Aynı durumu biz Laliş’i ziyaretimizde yaşadık; Laliş pirlerine Alevi olduğumuzu söylediğimizde bütün kapıları açtılar.
Kürt aydınlarının uzun soluklu ortak çalışmasıyla Serencamname veya Hazine Kelamı ilk defa orijinal metniyle Türkçe yayınlandı. Kitabın tanıtım kısmında kısaca şunlar yazmaktadır: Geçen yüzyıldan Hawraman Bölgesinden kalan kitap ve el yazmalardan anlaşılıyor ki İslam’ın geldiği ilk dönemlerde bilgin ve aydınlar bakımından bu bölge diğer bölgelerden daha öndedir. Bu eser, o dönemin bilgin, aydın ve düşünürlerinin fikir ve düşüncelerinin bariz bir örneğidir. Bu eser, Sultan Sahak (İsak) ve müritlerinin 8. yüzyılda yazdıkları metinlerden oluşuyor. Bu metinler, ayet, dua, dinî ve meslekî ayin ve ritüellerin yanı sıra kurban ve adaklar üzerine yazılan yazılardan oluşmaktadır. Bu metinler sözlü olarak korunmuş ve anlatıcılar tarafından nesilden nesile aktarılmıştır. Bu kelamlar Kürtçenin en eski lehçelerinden biri olan ve “Fehlewiyat” olarak da bilinen Gorani lehçesi ile yazılmıştır. Bu lehçe, eski diller olan Avesta, Sanskritçe, Pehlevice ile uyumlu olup şimdi de Hewraman halkı ve bazı Kürt aşiretleri tarafından konuşulmaktadır.
Yarsanilerin (Ehli Hak) en önemli ve kutsal kitabı olan bu kitap, “Donadon” yani ruhun bedendeki tecelli etmesine dayanıyor ve bu dünyayı öbür dünyadan bir gerçek olarak görüyor. Hazine kelimesi genellikle Tanrı’nın armağanı ve kutsamaları anlamına gelir. Hazine’nin kendisi de insanların değerli eşyalarını ve mallarını sakladığı yer anlamına gelir. Yarsani edebiyatında hazine, Tanrı’nın lütfu ve lütfunun kaynağı demektir. “Allah emrediyor ve diyor ki sırların anahtarları ondadır.”
Serencamname kitabı altı bölümden oluşmaktadır. Gorani lehçesi ile sır (giz) ve şiir şeklinde yazılan orijinal metinler açık ve anlaşılır bir şekilde latinize edilmiş, sonra her bölüm ayrı ayrı bir şekilde Türkçeye çevrilmiş ve yorumlanmıştır. Daha iyi anlaşılması için dipnotlarla daha açık bir şekilde açıklaması yapılmıştır.
Kitabın ağırlıklı konuları irfânî (epistemolojik) ve felsefî konular olup, 7. ve 8. yüzyıllarda o yörede yaşamış bilgin ve düşünürlerin fikir ve düşüncelerinin sonucudur. Din, inanç ve efsane araştırmaları yapan araştırmacılar için bu eser bir başyapıt.
Kürdçe ve Kürd dilinin 10. yy.’da Hewremani ile gelişip güçlendiği bilgileri var. Bu Kürdlüğün varlığı kendisini inanç biçimde Yarsan, Kakai, Ehli Haq, Alevilik, Dersim, Rea Haq’ı biçiminde devam etmiştir. Eserde Kürd filozofu 12. yy.’da Platon ile Zerdüştlük arasında (sentezinde) İslam aydınlanmasını, “İşraki felsefesi” tartışan Sühreverdi ve karşılıklı etkilerinden bahsedilmektedir. Demek ki Kürd tarihini ve düşüncesini derinliğine anlamak için artık oryantalist veya el yordamı ile anlamaya çalışmak yerine öz kaynaklarımıza dönerek tarihimizi millî ruh ile anlamak bizi inanç dünyamıza da yaklaştıracaktır.
Sultan Sahak ile Sühreverdi, Şerefxan ile Ehmede Xani, Seyit Rıza ile Baba Tahire Uryan gibi dünyalar kadar kaynak mevcut. Kürd geleneksel inanç ve felsefesinin temeli de bu kaynaklardır. Avesta’nın dili de Hewremicidir (Gorani), Serencam da aynı dilde yazılmıştır. Avesta’nın ruhu Serencam’dan Alevi Kürdlüğe ulaşmıştır. Eserin Kürdçeye çevrilmesi bu alanda bir boşluğu dolduracak ve yeni bir referans oluşturacaktır. Bu çeviriden hareketle Serencam ve Alevi Kürdlük tarih, inanç ve felsefesi üzerine yeni araştırmalar yapılacağı açıktır. Beğenelim; bilgileri, sorunun cevabı daha iyi anlaşılsın diye verdik.
Kitap Kakai Piri Sultan Sahak tarafından derlenmiş. Bu yüzyıla —12. yy.’a— kadar felsefeyi oluşturmaya çalışan Baba Tahire Üryan, Behlûlî Dana, Baba Serheng, Ebul Vefa Kürdî’nin deyişleri ve yorumları bulunmaktadır. Bu bakımdan bile müthiş bir kaynak oluşmuş durumda.
Yarsan Kakai kutsal metinleri gulbanglar tarzında çok var; en çok bilinenleri Babe Serhengi Dewdanî, Dewrey Balûl, Defterî Pirdîwerî, Defterî Dîwanî Gewre, Defterî Dewrey Kelamî, Zebûrê Hakîqat gibi metinlerdir. Görüldüğü gibi “defter” ve “dîwan” olarak geçiyor. Bu konularda çok araştırma yapan bulunmuyor. Önemli isimlerden bir tanesi Dr. Golmorad Moradi’dir. Tayeb Taheri, “Serencam Felsefesi ve Tarihi” kitabı var. Bu kaynaklarda Serencam dışında hiçbirisi —küçük şiir broşürleri dışında— Türkçeye çevrilmemiştir. Fakat asıl referans Serencamname’dir. Kitap 12. yüzyılda Sultan Sahak tarafından derlenmiş gulbanglardır. Baba Tahire Uryan, Sühreverdi, Hacı Bektaş isimleri geçmekte; Pir Şalyar, Behlûlî Dana vb. pirlerin 600 ile 1200 yılları arasındaki yazılarının derlenmiş hâlidir.
Alevi Kürd düşüncesinin kaynakları: Serencam. Yarsani ve Ehli Haq-Kakai düşüncesi, varlığın kaybolmaması ve bir biçimde başka bir don/şekil/biçim/varlıkta yaşam bulması fikrine dayanır. İlk inanç düşüncesi oluşumu olan Zerdüştlükten yeni dönem Aleviliğe kadar çeşitli karışımlara rağmen aynı düşünce ve ritüeller uygulanmaktadır.
Sırların kadehi, sırların kadehi
Şaşırdım bezmde, sırların kadehi
Derdimin dermanı kadehteki badeyi
İçtim çünkü derdim sarmıştı âlemi
Bu cem doğruların cemidir, doğruların cemi
Yârların yârenlerin elbet, doğruların cemi
Bir iyilik edenler hafifletirler yüklerini
Bu cem hasların, inanmışların cemi
(Daye Tewrêza Hawramî)
Daye Tewrêza Hawramî 10–11. yy. Bu örneği, 72 pir içerisinde aynı eşit ve kapsayıcılıkla kadın ana-pirlerin de varlığına işaret etmek için verdik. Bu bağ, Kürd Alevi Felsefesinin tarihî gelenek ile Ezidilik, Yarsan, Kakai, Rea Haq ile yeni dönem Hakikatçi düşünce arasındaki tarihî ve felsefî ilişkiye iyi bir örnektir.
Dr. Sidiq Sefîzade (Borekeyî) Nameyê Serencamê’de Sultan Îshaq’ın (San Sehak) 1276 yılında Halepçe’ye bağlı Berzence köyünde doğduğunu yazar. Sultan Sahak düşüncenin son pirlerindendir. Bütün ömrünü Kürdistan’ın bu bölgesinde geçirmiştir. Kitabı son toplayan, derleyen, yorumlayan ve kendi yorumunu katan Pirdir. Bütün sistemi neredeyse bir sentez hâlinde işlemiştir. Kendi yüzyılına kadar Kakai/Yarsani felsefeyi yeni anlayış biçiminde derlemiştir. Kitapta bu açık biçimde izlenebilir. Ebul Vefa Kurdî, Baba Serheng, Baba Tahire Uryan, Behlûlî Dana, Hallac-ı Mansur ve şaşırtıcı, tarihi tersine çevirecek biçimde Hacı Bektaş deyiş ve düşünce derlemesi Sultan Sahak tarafından bu kitapta yapılmış. Anladığımız kadarı ile Zerdüşti düşüncenin çevrelenip yeni döneme yorumlanması olarak bakılabilir. Daha çok Sühreverdi felsefesi bunu açıklar durumdadır.
Hakikatçı Alevilik, felsefî olarak art cephesini tanrı–insan düşüncesi ile Mezopotamya, Batı Kürdistan coğrafya–tarihinde bulmaktadır. Tarihî felsefî kökleri derinlerde ama daha çok Aleviliğin yeni bir yorumu denilebilir. Kurumlara ve sistemlere karşı insan–doğa temelli düşünceye sahip Zerdüştlüğe kadar indirilebilir. Oluşumunda yeni dönem toplumcu düşüncelerden de etkilenmiştir.
Unutmamak gerekir ki Serencam kitabına ait bazı bölümlerin içeriği felsefîdir ve onlara “Yüksek İlim” denir. O bölümlerde genellikle felsefî terimler kullanılmıştır; bu yüzden de hâlâ da çoğu kişi o bölümlerde geçen konuların tam olarak ne anlatmak istediğini kavrayamayabiliyor. Serencam’ın girişinde de bu yüzden bu kitabın içeriğinin herkes tarafından okunmaması ve bilinmemesi gerektiği söylenir. Nasıl ki Şeyh Şehabeddin Sühreverdi “Hikmetü’l-İşrak” adlı kitabında Allah’ın hikmetinin inançsız kişilerden gizlenmesi gerektiğinden bahsediyorsa, buradaki felsefî konuların da kamuya paylaşılması uygun görülmemiştir.
Aslında klasik Alevilik millet olarak Kürdlerde kendisini buluyor. Kürdistan’ın çok geniş alanında büyük bir nüfusla temsil ediliyor. Kürdistan coğrafyası dışında Horasan ve sürgün bölgesi Cihanbeyli bölgesi ile Haymana ile Rojhilat’ta başta Kermanşah olmak üzere dağınık hâlde Ehli Hak–Yaresan Kürd Aleviliği yaşıyor. Bütün Kuzey Dersim bölgesi ile neredeyse bütün Kuzeybatı ve Batı nüfusu Kürd Alevidir; bu alan Antep–Dilok’tan Zara’ya kadar bir çizgi hâlinde uzanır. Giyim kuşamdan yaşam tarzı ve kültür pratikleri ile inanış tarzları neredeyse birebir aynıdır.
Genel olarak açıklanmaya çalışıldığı gibi, bütün Kürdistan’da Alevilik inanç, uygulama, felsefe ve tarzları neredeyse birbirinin aynıdır. Çok farklı coğrafyalarda da olsa, fiziki ve kültürel benzerlikler de aynıdır. Yaşam ritüelleri ve biçimleri de çok az farklılıklar göstermektedir. Bunlarla birlikte bulundukları her bölgede Tebbari’nin dediği gibi, isyancı bir tarzda Kürdlüklerine ve inançlarına sahip çıkarak, yüzyıllardır her türden asimilasyon ve baskıya rağmen millî duruş ve inançlarını inatla bugüne taşımışlardır.
Felsefe tarihi kökleri ile bir Kürd felsefesidir. Geliştiricilerinin hepsi Behlûlî Dana’dan Hallac-ı Mansur’a, Sühreverdi’ye kadar hepsi Kürd milletindendir. Bilindiği gibi Avesta kitabında aynı lehçe Gorani–Hawrami ile yazılmıştır. Buradan hareketle bu kaynağın temel kitabı olan Serencam bugüne kadar Latin Kurmanci veya Türkçeye çevrilmemiştir. İlginç biçimde neredeyse bütün kaynaklar çevrilmişken bugüne kadar Serencam’ın gizlenmesi manidardır. Bunu Alevi Kürdlüğün tarihî kaynaklarını gizleme olarak görmek gerekmektedir. Şimdi bu kitap Kurmanci’ye çevrildi. Geçen yüzyıldan Hawraman Bölgesinden kalan kitap ve el yazmalardan anlaşılıyor ki İslam’ın geldiği ilk dönemlerde bilgin ve aydınlar bakımından bu bölge diğer bölgelerden daha öndedir. Bu eser, o dönemin bilgin, aydın ve düşünürlerinin fikir ve düşüncelerinin bariz bir örneğidir. Bu eser, Sultan Sahak (İsak) ve müritlerinin 8. yüzyılda yazdıkları metinlerden oluşuyor. Bu metinler, ayet, dua, dinî ve meslekî ayin ve ritüellerin yanı sıra kurban ve adaklar üzerine yazılan yazılardan oluşmaktadır. Bu metinler sözlü olarak korunmuş ve anlatıcılar tarafından nesilden nesile aktarılmıştır. Bu kelamlar Kürtçenin en eski lehçelerinden biri olan ve “Fehlewiyat” olarak da bilinen Gorani lehçesi ile yazılmıştır. Bu lehçe, eski diller olan Avesta, Sanskritçe, Pehleviceyle uyumlu olup şimdi de Hewraman halkı ve bazı Kürt aşiretleri tarafından konuşulmaktadır.
Aynı döneme denk gelen felsefî bağlantısını önemli bulduğumuz İşrak ve kurucusu Sühreverdi bir Kürd filozofudur. Geçiş dönemi dediğimiz bu takiye devrinin bağlantı filozofu olması hasebiyle Sühreverdi’ye değinmemiz gerekir. Bugünkü Rojhilat/Doğu Kürdistan’da bulunan Bîcar ile Zencan arasında kalan bir bölgede dünyaya gelen Sühreverdi, 1154–1191 yılları arasında yaşamıştır.
Kaynak ışık–ateş olunca “İran–Azeri–Fars” vb. diyor. Oysa kaynak Zerdüşt; Zerdüşt bir Kürd, kitabı Avesta Kürdçe yazılmış. Bu çarpıtılmış, işgal ve talan edilmiş Kürd tarihinde geçmişten bu yana böylece sürüp geliyor.
Felsefesinin dayanağı “işrak” kavramı ile temellendiğinden, işrak’a karşılık olarak birçok kavramı kullanmış veya ifade etmiştir. Orta dönem aydınlanmasının temel filozofudur denilebilir. İşrak kavramı neredeyse felsefede “töz” kavramına gelen bir tanıma denk gelmektedir. Öyle ki her şeyin varoluşun temeli gibidir. Doğu, ışık, güneş ve aydınlık olarak kullanıldığı gibi bilgeliğin ve doğruya ulaşmanın temel idesi gibi de düşünülmüştür.
Sühreverdi bir Kürd filozofu ve aydınlanmacısıdır. Felsefî düşüncesini açıklamada da temel aldığı düşünce olan İşrak bir Zerdüşti referanstır. Zaten kendisini sonuna doğru götüren düşünce de budur. İslam’ı Bâtınî düşüncelerle karıştırdığı suçlaması ile sona doğru gitmiştir. Doğu Kürdistan’da 1151 veya 1154 yılında doğdu ve 1191 veya 1208’de Halep’te öldü veya öldürüldü. Zamanın Halep emiri Selahaddin Eyyubi’nin üçüncü oğlu el-Melik ez-Zâhir tarafından Bâtınî düşüncelere kaydığı suçlaması ile öldürüldüğü söylentisine karşılık, açlık grevinde veya boğularak veya surlardan atılarak öldüğü yönünde bilgiler bulunmaktadır.
“Nur Heykelleri”, 100’den fazla yazdığı kitaptan bir tanesi olmasına rağmen Zerdüşti fikrin temeli olan ışık–nur–güneş çağrıştırmasından dolayı ön plana çıkarılmak istenmiştir. İbn Sînâ’nın Aristocu düşünce tarzını eleştiren Sühreverdi, Zerdüşti düşünceden hareketle sembolik anlatım ile eleştirir. Aslında savunduğu, tanımlamaya çalıştığı şeye “bir üst ışık” da denilebilir. Kendisinden sonra birçok İslam ve Batılı düşünürlerin yanı sıra Hint düşünürlerini de etkilemiş, fikirleri yayılmıştır. Hakkında bütün dillerde oldukça ayrıntılı bilgi ve felsefesinden alınan referanslar vardır. Kürdler için önemli olan ise Ehmedê Xanî’nin bu düşünceden etkilendiği ve felsefesinde kullandığıdır.
Oldukça ayrıntılı tartıştığı medeniyetler ve İslam–Zerdüştlük kaynağı nedeni ile İslam’a aykırı bulunup dışlanmıştır. Üzerine oldukça ayrıntılı araştırma ve tartışmalar yapılmıştır. Önemi bilinmekle birlikte İslam tartışmasında felsefe ekolü sıkıntılı olduğu —özellikle kaynakları ve bağlantıları bakımından— unutturulmak istenmiştir. Sadece tez çalışmalarına konu olmuş; onun dışında fazla gündemde tutulmak istenmediği görülüyor. Oysa yaptığı tartışmalar geliştirilip güncelleştirilse, Yunan veya bilinen öbür İslam felsefesinden bile daha derin, ayrıntılı, yol açıcı bir tartışma zemini oluşabilir.
Bilindiği gibi Zerdüşt Peygamber de filozof Sühreverdi gibi bir Kürd idi. Bütün bunlar, erken bir İslam felsefesinin önceli Zerdüştlük ilişkisi içinde teorileştirilmiştir. Sühreverdi ile aşağı yukarı aynı dönemde yaşamış olan İslam âlimi Şehristani de Zerdüştlük ve Avesta için “Ehl-i Kitap olma ihtimali var” diyor ve Avesta’da temellenen Tanrı ve ikilik kavramları üzerinde duruluyor. İşrak, ışığın yansıması, güneşin doğuşu, aydınlanma, keşif, ilham, bireysel sezgi gibi felsefenin, özellikle Zerdüşti felsefenin temel kavramlarının yer aldığı düşüncede yerini almıştır.
İşrakilikte melek, nur, ışık, karanlık kavramları ekolün olmazsa olmaz temelleridir. Görüldüğü gibi bu kavramlar, Kürd Peygamber Zerdüşt’ün Avesta’da geliştirdiği en temel kavramlardır. Kur’an kavramları olarak tartışılsa da temel olarak Zerdüştlüğe dayandığı ve Zerdüştlüğün doğrudan etkisinde geliştiği gerçeği kesinlikle göz ardı edilmez. Ali Şeriati: Zerdüşti izleyicilerle Hz. Muhammed’in Mekke’de karşılaşıp konuşma–tartışma olasılığı kesin, diyor. Buradan da bağlantı kurulabilir.
Zerdüşti ve Platon felsefesi üzerine İslam yorumu bir sentezdir. “Işık felsefesi aydınlanmada en yetkin metafizik bilgidir.” diye ışık–nur tanımlaması yapmıştır. Bu anlamdaki en klasik kitabı olan “İşrak Felsefesi”ni 32 yaşında yayınlamıştır. Düşüncesi ana olarak: “Akıl yolu ile değil, manevî sezgi ile gerçeğe ancak ulaşılabilir. Bu da kalp ve işrak yolu ile hakikati bulma anlamına gelir.” Bilindiği gibi Kürd Peygamberi olan Zerdüşt’ün ana fikri/düşünce kaynağı, ışığın–güneşin gerçeğin cevheri olarak görülmesidir. Sühreverdi de buradan hareketle rasyonel ve sezgisel düşünceyi bir araya getiriyor. Magi düşüncesinin düalist felsefesi buradan görülebilir. Pertevnâme–Hikmetü’l-İşrak’ta Zerdüşti düşünceyi ayrıntılı bir biçimde kullanmıştır.
Kaynaklar:
Nur Heykelleri, Çev. Saffet Yetkin, Şark İslam Klasikleri, 1949.
İşrak Felsefesi, Çev. Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009.
Edward Craig, Routledge Encyclopedia of Philosophy, “al-Suhrawardi, Shihab al-Din Yahya (1154–1191)”, 1998.
Henry Corbin, The Voyage and the Message, North Atlantic Books, 1998.
İsmet Yüce, Hakikatçı Alevi Düşüncesi ve Serencamname, Yaresan Kakai Tarihi, Sitav Yayınları.
Prof. Dr. Cemal Nebez, Yarsani Felsefesi ve Düşüncesi, Sitav Yayınları.
Tewehudi, Kelimullah, Kürdlerin Horasan’a Göç Tarihi, Sitav Yayınları.
Şerefxan, Şerefname Kürd Tarihi, Deng Yayınları.
Bir ulusun haysiyeti…
Elias Nin
PKK’li Cemil Bayık, kendilerine yönelik söz söyleyenleri “Özal Savaş Merkezi tarafından yönlendirilen kişiler” olarak ilan etmiş.
Ortada bir Özal Savaş Merkezi olduğu doğrudur ama adres yanlıştır; doğru adres İmralı’dır, Kandil’dir, ANF, MEDYA TV, Özgür Yaşam benzeri dezenformasyon merkezleridir.
Bunun için 7 Şubat 2026 tarihli Özgür Yaşam Gazetesi’nin baş sayfasına bakmak kafidir:
“ÖCALAN 3’ÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINI ÖNLEDİ!”
Sözde tecritte olan, poposunda çıkan çıbanı tedavi etmiyorlar diye yıllarca Kürtleri sokaklara dökerek sağlık hizmeti talep ettiren Öcalan, bir dünya savaşını önlemiş!
Bu ve benzeri haber ve yorumları yalanın sınırları içinde değerlendirmek mümkün değildir; bunun adı düpedüz Kürt ulusunun haysiyetiyle oynamaktır.
Peki, Apocu şer merkezleri bunu neden yapıyor?
Kitleler üzerinde iktidar sahibi diğer güçler gibi PKK/KCK iktidar gücü de milyonlarca Kürt’ü kandırmayı kendi varlığının devamı açısından hayati derecede önemli bulmaktadır.
Aksi takdirde milyonlarca Kürt’ün uyanışı engellenemez, bu da arzu edilmez zira PKK tarafından Kürtlere karşı işlenen suçların hesabı sorulur, bunun da bedeli çok ağır olur.
Tablo çok ağırdır: Kürdistan davası” adı altında on binlerce Kürt ölüme gönderilmiş, binlerce Kürt yerleşim yerinin yakılmasına, Kürt nüfusunun yarısının kendi topraklarını terk etmesine sebep olan bir savaş örgütlenmiş, en nihayetinde de Kürt enerjisi “Güçlü Türkiye” projesine teslim edilmiştir.
Kürt ulusu bu yıkımı olgunlukla karşılaşmıştır zira bütün bunların Kürdistan davası için olduğuna inanmış, İmralı’daki devlet hizmetlisini, soyadını “Türkiye” yapan Edirne’deki lümpeni, Kandil’deki savaş ağalarını Kürdistan için toprağa düşen evlatlarının “yoldaşı” zannetmiş, onların söylediklerinden şüphe duymamış, bu kişilerin evlatlarını toprağa vermiş annelerin haysiyetiyle oynayabileceğini aklından geçirmemiştir.
PKK iktidar gücünün Kürt ulusuna karşı işlediği suçların hesabı elbette tarih karşısında sorulur, yarattığı tahribat aşılır ama bu gücün Kürt ulusunun haysiyetiyle oynamasının telafisi yoktur.
Kürt ulusunun haysiyetine yönelik bu saldıranın açtığı yara kuşaklar boyunca kanamaya devam edecektir.
Yunanistan’da Tunç Çağı’ndan Beri İzole Olan Bir Topluluk Bulundu
Yunanistan’ın en güneyindeki uzak bir bölgede, Avrupa’nın genetik açıdan en izole topluluklarından birine dair kanıtlar bulundu.
https://arkeofili.com/yunanistanda-tunc-cagindan-beri-izole-olan-bir-topluluk-bulundu/