AMEDSPOR-Beşiktaş Çarşı Grubu Münakaşası Üzerine
Elias Nin
Amedspor taraftar grubunun iftar davetine Beşiktaş Çarşı imzasıyla katılım sağlanmasının duyurulmasına Çarşı grubu hesabı üzerinden tepki gösterilmiş, yapılan açıklamada şu sözlere yer verilmişti:
“Çarşı grubu adına katılımın olmamıştır, katılım bireyseldir. Bizler aziz Türk milletinin evlatlarıyız. Bu camia; Çanakkale Zaferi başta olmak üzere birçok önemli mücadelede şehitler vermiş, köklü ve onurlu bir geçmişe sahiptir. Şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyor, bu değerlere zarar veren her türlü hareketi en sert şekilde kınıyoruz.
“Terörün her türlüsünü lanetliyoruz. Tribünlerde ve ülkemizde terörist istemiyoruz” ifadeleri kullanıldı.”
Çarşı grubunun açıklaması oldukça tutarlıdır, savundukları değerler tam da bunu gerektirir. Çarşı grubunun dediğinin özeti şudur:
“Devlet, siyasetin ve ülkenin ihtiyacı gerekçesiyle Kürtlerle flört edebilir, bunu da anlarız ama iş başka, dostluk başka. Kürtleri ihtiyacımız için kullanırız, eğer onlar isterlerse bizim taraftarımız olabilirler ama bu demek değildir ki onlarla aynı sofraya oturacağız. En iyi Kürt, hizmet eden, biat etmiş, mümkünse de ölü Kürt’tür.”
Bilmeyenler için ek bir bilgi olsun: Türklerin her yıl kutlamakta oldukları 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı da Beşiktaş tarafından Atatürk'e önerilmişti. 19 Mayıs, 350 bin Pontuslu Rum soykırımının tarihidir.
Peki, Beşiktaş Çarşı Türklüğünün bu tutumu karşısında Amedspor, DEM PARTİ ve birçok Kürt şahsiyetinin, Kürdistanlı kurumun tepkisi ne oldu?
Tabii ki verilen tepki İmralı’daki Kürt düşmanının ruhuna, ahlakına uygun oldu.
Verilen tepkiler neredeyse birbirinin aynısı, onun için bunlardan birini okumak kafidir:
" İbretlik bir ırkçılık örneği daha, yazıklar olsun…" (Meral Danış, DEM Parti Milletvekili)
Beşiktaş Çarşı grubunun açıklaması nasıl kendi karakterine uygunsa, Meral Danış’ın DEM Parti ve Apocu zihniyet adına yaptığı açıklama da Apocu cenahın karakterine, amacına uygundur.
Bu durumda bile mevcut saldırının sömürgeciliğin bir tezahürü olduğunu gizlemeyi, “ırkçılık” gibi ne idüğü belirsiz bir tanıma hapsetmeyi akıl etmeyi ihmal etmiyor.
“Irkçılık” sözcüğü, çoğu durumda asıl çatışma nedenini gizleyen bir karaktere sahiptir.
Oysa “ırkçılık” olarak tanımlanan birçok saldırının nedeni farklıdır.
Mesela bir Türk, “Ben Suriyeli ile aynı sofraya oturmam” derken kastettiği Suriyeli bir zengin ya da siyasetçi, sanatçı değil, yoksul, mülteci Suriyelidir.
Bir Alman, “Ben Türk ile aynı sofraya oturmam derken kastettiği Politikacı, işveren, futbolcu bir Türk değil, mülteci, işçi Türk’tür.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, tepki bir etnik değil, sınıfsaldır. Zenginin yoksula, zenginliği elinde tutanın zenginlikte gözü olduğunu düşündüğü yoksula olan düşmanlığıdır.
Mesela iftar yemeğini Amedspor taraftar grubu değil de kendisi de Kürt olan Fenerbahçe sponsoru yoğurt tüccarı Hamdi Ulukaya ya da et tüccarı, dünyaca ünlü restoran zincirlerinin sahibi (Kürt) Nusret Gökçe olsaydı ve “davete katılanlar arasında Çarşı grubu da vardı” açıklaması yapılsaydı Çarşı grubundan bu tekzip ve tepki gelmezdi.
Beşiktaş Çarşı grubu, öyle olmasa da Amedspor’u Kürtlük ve Kürt ulusalcılığıyla aynı gördüğü için bu tepkiyi göstermiştir.
Yani diyor ki “Türk’ün egemenliğine, bu toprakların efendisi olduğu gerçeğine karşı çıkan herkes bizim düşmanımızdır.”
Bu, katıksız bir sömürgeci tutumdur, bunu “ırkçılık” olarak mütalaa etmek, ezilen millet olmaya değil, ezikliğe tekabül eder.
Apoculuk ve onun misyonu tam da budur. Onun misyonu, ezilen bir milletten, ezik bir halk yaratmaktır.
Bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Şimdi sırada, Kürtleri ezik yurttaşlar olmaktan, eşit yurttaşlar mertebesine yükseltmek var, sonra da “kazanım” olarak sunacak olan budur.
“Biz, dışlanan, ezik, üvey evlat muamelesi gören Kürtleri TC’nin eşit, onurlu yurttaşları yaptık” diyerek Kürtler Apoculuğa minnet duymaya davet edilecek.
Ezcümle: Amedspor’un, DEM Parti milletvekillerinin Çarşı grubuna varmış oldukları cevapların övünülecek bir yanı yoktur, Kürtlük açısından birer utanç vesilesidir.
Bundan dolayıdır ki bu paylaşımları çoğaltarak paylaşmak, utancı çoğaltmaktır, herkesin bunun sorumluluğunda olması gerekir.
Paylaşım Kavgası Kızışırken Kürtleri Bölen Sınırlar Silikleşiyor; Tarih Kürtleri Ulus Olmaya Çağırıyor
Kürdistan, 2026 Newrozu’na bir dizi kritik olay ve gelişmenin eşliğinde hazırlanıyor.
Güneybatı Kürdistan’da bir biçimde yıllardır kendi siyasi egemenliklerini sağlamış olan Kürtler, ABD ve İsrail’in himayesi altında tahkim edilmeye çalışılan yeni ama çapsız bir Suriye devletinin tekleştirme saldırılarının hedefinde. Ocak ayındaki kuşatma yarılmış, Colani geri adım atmış, bir anlaşma ve ateşkes yürürlüğe girmiş olsa da, Kürtlere dönük saldırıların artık geçmişte kaldığını düşünmemeli.
2015’te, 2022’de ve en son 2025’te ayağa kalkan ve güçlü kitle eylemleri ile İran devletini sarsan Doğu Kürdistan’daki Kürtler, bir yandan her fırsatta kendisine saldıran gerici ve zayıf bir rejimin saldırılarına göğüs geriyor; bir yandan emperyalist hiyerarşinin tepesinde oturan ABD’nin ve onun yamağı İsrail’in İran’a karşı emperyalist emellerle başlattığı savaşın yarattığı belirsizlikle boğuşuyor. Paylaşım kavgası ABD ile Rusya arasında, kavganın bugünkü zemini ve saldırıların hedefi İran, fakat herkes dikkatle Rojhilat’taki Kürtlerin ne adım atacağına bakıyor.
Ortadoğu’da emperyalistler arası paylaşım kavgası kızışıp çatışmalara hatta bölgesel savaşlara dönüştükçe bölgede ne ABD’li emperyalistlerin arzu ettiği türden bir istikrar şekilleniyor ne de rakip emperyalist devletlerin dümen suyundaki, Kürtler’i esaret altına alan gerici burjuva diktatörlükleri varlıklarını olduğu gibi koruyabiliyor. Yüz yıl önce bir emperyalistler arası paylaşım savaşının ardından şekillenen ve yine bir başka emperyalist kapışmanın ardından mühürlenen statüko sarsılıyor.
Tüm bu şartlar devletsiz, parçalanmış, dört gerici burjuva diktatörlüğü tarafından ilhak ve işgalle boyunduruk altına alınmış Kürtler’in özgürlük, barış ve demokrasi taleplerini kimsenin görmezden gelemeyeceği kadar dünyanın gündemine taşıyor. Kürtler’in aralarına çekilen sınırlar giderek silikleşiyor. Kırk milyonluk bir ezilen ulusun bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve devletsizliğe mahkum edilmiş olması giderek izah edilmesi imkansız bir yüke dönüşüyor. Emperyalistler eliyle yüz yıl evvel tesis edilmiş statüko, yapılan her yeni yamayla birlikte daha da zayıflıyor; Kürtler’i içine tıkmak istedikleri deli gömleği artık dikiş tutmuyor. Bu durum, Kürtler açısından da kimi dinamikleri büyütüyor.
Ocak ayında Rojava’ya dönük saldırılar başladığında SDG tarafından tüm dünyadaki Kürtler’e yapılan seferberlik çağrısı, elbette ilk önce Kürdistan’da karşılık buldu. Güney Kürdistan’da kitlesel eylemler düzenlendi, PDK hükümeti süreçte aktif rol oynadı. Kuzey Kürdistan’da kitleler sokaklara dökülürken, Nusaybin’deki eylemlerde, Kürdistan’ı bölen sınır telleri alaşağı edildi. Bu eylem, yükselen Kürt ulusal bilincinin ve bir ulus olarak düşünüp hareket etme eğiliminin yükselişini simgeliyordu. İran’da kurulan Kürt partileri ittifakı da, Rojava kuşatmasından sonra KCK ve PDK gibi partiler tarafından da daha yüksek sesle dillendirilen “ulusal birlik” sözleri de hem bu dinamiğin sonucu olan hem de bu dinamiği besleyen gelişmeler. Bu yüzden, Rojava’ya destek eylemlerine damgasına vuran “Kurdistan yeke!” sloganı, Kürdistan’daki Kürtlerin bu eylemlerle birlikte geride bırakacağı bir slogan değil, önümüzdeki dönemde daha da büyümesi beklenen bir ulusal dinamiğin ifadesi olarak görülmeli.
Kürtlerin ulusal bilincinin ve bir ulus olarak hareket etme eğiliminin artması, bölgedeki emperyalistler arası kavgayı da, burjuva devletlerin içerideki rekabetini de etkiliyor. Yeni dönemde göze çarpan bir diğer dinamik de bu. Onyıllar boyunca varlık mücadelesi veren Kürtler açısından bu mücadele kazanılmış durumda. Bugün Kürtlerin varlığını reddetmek kimse için mümkün değil. Öyle ki, emperyalistler arası paylaşım kavgasının yürüdüğü cephelerde, Kürtleri görmezden gelerek adım atabilen hiçbir emperyalist güç yok. İran’da devam eden çatışmalarda “Kürtler ne yapacak?” sorusu, bu sorunun yanıtının İran’daki rejimin kaderini belirleyeceğini bilerek soruluyor. Suriye’de BAAS diktatörlüğünün onyıllarca kimlik vermediği Kürtler, bugün Suriye’nin yeni kimliğinin ne olacağı ve olmayacağı konusunda görmezden gelinemeyecek bir güç. Türkiye’de de Irak’ta da hükümet krizleri yaşanırken, bu krizlerin çözümüne dönük farklı farklı senaryolar var; Kürtler bu senaryoların tümünde belirleyici role sahip. Kısacası, tüm saldırılara rağmen Kürtler yüz yıl öncesine göre daha örgütlü, daha politik, daha dirençli. Kürtler’in düşmanları daha acımasız, daha saldırgan olsalar da daha güçsüz, daha geleceksiz.
Tüm bu koşullar, dört parçadaki Kürtleri birbirine daha fazla yaklaştırıyor. Yıllardır aralarına örülmüş rekabetçi, parçacı siyasal tarzlara rağmen dört parçadaki geniş Kürt emekçi kitlelerinin birlikte ve bütünsel çıkarlar için mücadele etme eğilimlerini artırıyor.
İşte ezilen bir ulusun kaderini her adımda birleştiren bu gelişmeler Ortadoğu’da devrimci dinamikleri körüklüyor. Emperyalistler arası paylaşım kavgası ister ABD’nin başını çektiği bir haydutluk operasyonu olarak kendini göstersin, ister Suriye’de olduğu gibi başına eli kanlı bir katilin geçirildiği çürük bir hükümetin saldırıları olarak ortaya çıksın, bu paylaşım kavgasının yarattığı gelişmeler Kürtlerin çıkarlarının emperyalist statükonun ve onun yarattığı devletlerin tarihe karışmasında olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan Kürtlerin en az başka uluslar kadar hak ettikleri özgürlük ve barışa kavuşmasının mevcut devletlerin çatısı altında, yahut bunların şu ya da bu emperyalist güç tarafından yeniden dizayn edilmiş ya da tadilata uğramış halleriyle mümkün olmadığı açığa çıkıyor.
Ortadoğu’da savaşlara, paylaşım kavgalarına, Kürtlerin esaretine son verebilecek, onları özgürlük ve bağımsızlığa kavuşturacak adımların ancak devrime giden yolda atılacak adımlar olduğu her gelişmede kendini gösteriyor. Fakat gelişmeler ve koşullar, kendi başlarına devrimci sonuçlar üretemez. Bu yolu gösterebilecek devrimci bir parti ve önderliğin yakıcı eksikliği sadece Kürdistan’da değil, dünyanın her yerinde hissediliyor.
Türkiye’de ezen ulus şovenizmine karşı cepheden duracak, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını en gür sesle her koşulda savunacak, anti-emperyalist mücadelenin ancak devrimci mücadelenin konusu olabileceğini gösterebilecek, emekçi hareketi içerisinde sosyal şoven eğilimleri mahkum edecek, savaşlara ancak devrimin son verebileceğini haykırıp kendi hükümetinin karşısına bir emekçi seferberliği ile dikilebilecek bir devrimci parti bu topraklarda da mevcut değil. Ama böyle bir parti, böyle bir mücadelenin yokluğunu hissetmekle kalmayıp devrimci bir odak yaratarak bu soruna faaliyetli, eylemli bir mücadeleyle yanıt üretmeye çalışanların içinden çıkacak.
Böyle bir parti, emperyalistler arası paylaşım kavgalarında mevcut taraflardan birinin arkasına geçenlerden, bilinçli-bilinçsiz kendi devleti ile aynı hizaya gelenlerden değil, ezilenlerin-emekçilerin tarafını yaratmayı savunmakla kalmayıp, bahanelere sığınmadan o yola yürüyenler arasından çıkacak.
Böyle bir devrimci parti, Kürtlerin esaretini işçi sınıfının esareti olarak görüp “Asıl düşman kendi yurdunda!” diyerek yumruklarını kendi egemenlerine yöneltenlerin arasından çıkacak.
Devrim İçin Devrimci Parti; Parti İçin Komünistlerin Birliği!
KÜRTLERE ÖZGÜRLÜK, ORTADOĞU’YA BARIŞ!
Mezopotamya ve Kafkas halklarının, baharın uyanışıyla umudu ve direnişi özdeşleştirdiği gündür Newroz. Kürt ulusu içinse zalime karşı korkunun karanlık gölgesinin Demirci Kawa’nın balyozuyla paramparça edilmesi anlamına gelen bir söylence oldu. O söylence, yirminci yüzyılın son demlerinde Kürt ulusu tarafından bir kez daha somut bir gerçeğe dönüştürüldü.
Amed Zindanı’nda teslimiyet karanlığını üç kibrit çöpüyle yırtan Mazlum Doğan’ın yaktığı ateş, 1990’ların başında Kürt dağlarında, kırlarında, kentlerinde harlandı. Yoksul Kürt köylüsünün, köyü zorla boşaltılıp kentlerin varoşlarına, atölyelere, şantiyelere sürülen on binlerce işçinin-emekçinin ruhunu ısıttı, kanını alevlendirdi, ulusal bilincini ateşleyip halklaştı. Bu gerçeği artık hiçbir güç silemez!
Dehaq sadece Kürt gençlerinin değil bölge halklarının beynini yiyerek yaşayan bir tirandır. Kürt Kawa ise korkuyu, belirsizlik ve edilgenlikleri aşarak umudu temsil eden kolektif bir savaşçıdır bu destanda. Bugünün Dehaqları ABD ve Batılı emperyalist suç ortaklarıyla İsrail’dir. Kürtleri kendi vatanlarında esir etmiş dört bölge devletidir. Bunların en gericisi, en kanlısı bu topraklar üzerinde emperyalizmin en büyük işbirlikçisi olarak yükseliyor. Bugünün Kawaları ise Ortadoğu karanlığında bir vaha gibi duran Rojava’yı yaratan kadınlar ve erkeklerdir.
Ortadoğu başta olmak üzere bugün dünyanın hemen her yeri emperyalist barbarlığın çürümüş nefesiyle zehirleniyor. Kışkırtılan savaşlar, işgaller, askeri operasyonlarla emekçilere ve ezilen halklara kan ağlatılıyor. Emperyalist kapitalizmin içinde debelendiği krizin faturası, emperyalist kampların dünyayı yeniden paylaşmak için tutuştuğu kavgada işçilere, emekçilere, halklara çıkarılıyor.
Emeği sınır tanımayan vahşi bir sömürüye, aşağılanmaya, yoksullaştırmaya, yoksunlaştırmaya karşı çıkmayı dahi düşünemeyeceği bir boyunduruk altına almanın peşindeler. Gençleri geleceksiz bırakarak erken yaşta taze ücretli kölelik ordusuna dönüştürmek, kadınların uyanışını, özgürlük ve eşitlik mücadelelerini bastırmak, doğamızı pervasızca talan etmenin peşindeler.
İşçiler, emekçiler ve ezilen halklar emperyalist kapitalizmin rekabet savaşlarının askeri yapılmak isteniyor, seferber ediliyor. Emperyalist vahşet çağı aynı zamanda, başta Filistin ve Kürt ulusu olmak üzere dünya ezilen ve sömürülenlerin tarih sahnesinde kendi rollerini oynayacakları koşulları da olgunlaştırıyor.
Bu koşullarda Ortadoğu’da emekçilerin, halkların ve ezilen ulusların kurtuluş umudunu ve özgürlük özlemini canlı tutmak Kawalaşmayı gerektiriyor!.. Yılgınlığı, gerilemeyi, boyun eğmeyi aklından bile geçirmemeyi gerektiriyor!.. Kendi geleceğimizi tayin etmenin yolu buradan geçiyor çünkü!..
Kürt ulusu işte bunun özlemini duyuyor! Onun bu tümüyle haklı ve meşru tarihsel özlemi, işçinin daha fazla sömürülmesinden, gençlerin geleceksizleştirilmesinden, kadınların köleleştirilmek istenmesinden, doğanın talanından bağımsız değildir!.. Kürt ulusunun yok sayılıp baskı altında tutulması Türkiye’deki biz işçi ve emekçilerin daha fazla köleleştirilmesi demektir. Savaşa, silaha, işgale, baskı ve zulmün sürmesine harcanan her kuruş bizim lokmamızdan, alınterimizden, geleceğimizden çalınan para demektir. Kendi topraklarından sürülerek, Türkiye işçi sınıfının en militan kesimini oluşturan göçmen Kürt emekçilerin ulusal kültürel demokratik haklarının gasp edilmesi, biz emekçiler arasındaki rekabetin artması, sınıf mücadelesinin zayıflaması demektir.
Bu tarihsel dönemeçte Newroz bize şunu hatırlatmalı: Ortadoğu’nun bitmeyen savaşlarının önemli sebeplerin başında iki ezilen ulusun, Kürtlerin ve Filistinlilerin, topraklarının bölünüp, emperyalistlerin işbirlikçilerinin zincirlerine vurulması gelir. Kürtler özgürleşmeden ne Ortadoğu’ya barış gelir ne de onların baskı altında tutulması Türk emekçilerinin boğazına bir lokma daha girmesini mümkün kılar!.. Kürt ulusunun özgürlüğü hepimizin özgürlüğüdür! Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını savunmak, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların özlem ve beklentileri için savaşan Kawalar olmak, sınıf mücadelesini yükseltmek demektir.
Bijî Newroz! Newroz Pîroz Be!
Kürtlerin Esareti İşçilerin Esaretidir!
Newroz Ateşini Emekçilerin Mücadelesini Büyüterek Harlayalım!
Bildirinin A4 versiyonuna buradan, A5 versiyonuna buradan ulaşabilirsiniz.
https://kozgazetesi7.org/kurtlere-ozgurluk-ortadoguya-baris-2/
Köz’ün Sözü: Savaştan Devrime Giden Yolu Açmak İçin
Komünist olma iddiasını taşıyan hiçbir hareket, İran’da süren savaşa kayıtsız kalamaz. Bunun iki temel nedeni var.
Birincisi, savaşla devrim aynı toprakta yeşerip filizlenir. Komünizm tarihinde tartışmasız bir biçimde sahiplenilen Paris Komünü de Ekim Devrimi de bir savaşın içinde patlak vermiştir. Karakteri ve akıbeti hakkında bir dizi tartışma sürse de, aynı durum Çin, Arnavutluk, Bulgaristan, Yugoslavya devrimleri için de geçerlidir. O halde komünistler savaşlara baktıkları zaman sadece bir yıkım ve vahşet görmezler; kendini giderek daha belirgin bir biçimde ortaya koyan devrim imkanına gözlerini dikerler. Bugün İran’daki savaş da komünistler açısından büyüttüğü devrim imkanı ve omuzlara yüklediği devrimci sorumluluklar nedeniyle her türlü siyasi değerlendirmenin ve tutumun merkezinde yer almalıdır.
İkinci sebep, bugün kendine komünist diyen güçlerin durumu ve temel açmazıyla ilgilidir. Kendini komünizmle ilişkilendirmiş güçler uzun bir süredir dağınıklık içinde. Bir yandan uluslararası bir merkezin olmayışı, bu eksiklik altında yürütülen siyasi mücadelede ilkesel olan sorunlarla taktiğe dair sorunlar arasındaki ayrımın silinmesine yol açtı. Her sorunu ilkesel bir ayrım noktası olarak görüp mutlaklaştıran dar grupçu bir parçalanma pratiği hakim oldu. Diğer yandan liberal-tasfiyeci rüzgarlar şiddetlendikçe komünist siyasetin birikimi ve varlık nedeni olan ilkeler önemsizleşmeye başladı. Böylelikle komünist hareket ile işçi hareketi içindeki diğer akımlar arasındaki ayrımlar belirginliğini yitirdi. En sonunda, kendini mutlaklaştırmış onlarca yapının varlık sürdüğü hareketimizde, komünist olanla olmayanı ayırt etmeyi imkansız kılan bir keşmekeş hakim oldu.
Bugünkü tablo ne olursa olsun, bu tabloda kendine komünist adını veren tüm akımlar için bir kesişim noktası, bir anlamda ortak bir miladı var: Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ve bu savaş içinde komünizm ile sosyal demokrasi arasında yaşanan ayrışma. Bugün İran’daki savaş karşısında takınılacak tutum; ayrım çizgileri belirsizleşmiş, dar grup rekabetiyle parçalara bölünmüş güçlerin ilkelerini hatırlamasına, köklerine geri dönerek tarih sahnesine çıkmasına hizmet edebilir, etmelidir.
Yüz Küsur Yıllık Bir Ayrım
Komünizm ile sosyal demokrasi arasında yüz küsur yıl önce, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında netleşen ayrım, genel olarak savaş sorununa değil, özel olarak sınıf savaşına dairdi.
Sosyal demokratlar savaşları sınıf mücadelesiyle olan bağlarından kopararak yüzeysel bir şekilde ele aldılar. Saldırı ve savunma savaşları, üretici güçleri geliştirenlerle gericilerin savaşları, demokratik ülkelere karşı baskıcı ülkelerin savaşları olarak tarif ettiler. Birinci Paylaşım Savaşı’ndaki tutumları bunun tipik bir örneğiydi. Böylelikle Rus Menşevikleri, savaşı Almanya’nın başlattığını, Rusya’nın Almanya’ya karşı kendini savunduğunu söyleyerek savaşta kendi devletlerinin yanında yer aldılar. Alman sosyal demokratları, otokratik Çarlık Rusya’sına karşı demokratik değerleri savunma adına Alman hükümetini desteklediler. Nihayetinde Alman, Fransız ve İngiliz sosyal demokratlarının önemli bir kısmı, kendi devletlerinin kapitalist üretici güçleri geliştirdiğini savunarak devletlerin sömürgelerdeki varlığına itiraz etmediler, emperyalizmin payandası oldular. Bu savaşta, şu ya da bu bahaneyle emperyalist burjuvazinin devletinin yanında yer alan sosyal demokratlar, aslında savaş boyunca sınıf mücadelesini tatil etmeyi, kendi burjuvalarıyla işbirliği yapmayı savundular.
Savaşın ilerleyen aşamalarında, savaşın emekçi saflarda yarattığı yıkım gizlenemez bir hal almaya başlayınca, sosyal demokratların geniş kesimleri bu sefer sınıf işbirlikçiliğini daha farklı bahanelerle temellendirmeye koyuldular. Bu sefer de savaşın yıkım ve vahşetine odaklanıp, savaşın kimler arasında bir savaş olduğu, kimin çıkarlarına hizmet ettiği gerçeklerine gözlerini kapayarak, genel geçer bir barış çağrısını yükseltmeye başladılar. Kısacası, “insanlığın ortak çıkarları” ya da “emekçi sınıfları korumak” adına, iktisadi çıkarları savaştan zarar gören ve hızlıca bir barış anlaşması imzalamayı savunan burjuvalarla ortak hareket etmeyi savundular. İşçilerin iktidarı alması için mücadele etmek yerine, sözümona barışsever burjuvalarına hükümet olması için destek vermeye başladılar. Yahut kendileri burjuvazi adına bu barış anlaşmalarını imzalamaya talip oldular. Böylelikle sosyal demokratlar burjuvazinin en parçalı ve zayıf olduğu dönemde, sınıf mücadelesini tatil ederek, işleri yoluna koyması için destek verdiler.
Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından da, özellikle Avrupa sosyal demokrasisinin savaş karşısındaki tutumu kaba çizgileriyle bu iki sınıf işbirlikçisi kutuptan birinden diğerine yalpalamak oldu. Sosyal demokratlar dünya devriminin önüne set olan bu tutumlarıyla Avrupa’da emperyalist istikrarı tahkim ettiler.
Tüm toplum tarihini sınıf savaşının tarihi olarak gören komünistler sınıf savaşının hiçbir koşul altında tatil edilemeyeceği, ertelenemeyeceği gerçeğinden yola çıktılar. O nedenle “genel olarak” savaştan söz etmediler, “genel olarak” savaşa dair bir tutum tarif etmeye de çalışmadılar. Savaşları sınıf savaşını merkeze alarak değerlendirdiler. Sömürenle sömürülen, ezen ile ezilen arasındaki savaşları sınıf mücadelesinin bir parçası olarak görüp, bu savaşları haklı savaş olarak tanımladılar. Haklı savaşlarda, bu savaşın taraflarıyla saf tutup, bu mücadelenin önderliğini kazanmaya çalıştılar.
Söz konusu olan sömürücü sınıfların dünyayı paylaşmak için kendi aralarında girdiği savaşlar olunca da, komünistler bu savaşları haksız savaşlar olarak tanımladılar. Ancak haksız savaşlar karşısında “bu savaş bizim savaşımız değil” diyerek, köşelerine çekilmeyi, tarafsız kalmayı vaaz etmediler. Tam tersine bu türden bir tarafsızlık girişiminin eninde sonunda, savaşan gerici kamplardan birisinin peşine takılmak anlamına geleceğini öngördükleri için, sömürücüler savaşa tutuştuğunda genel barış çağrıları yapmayı değil; emekçilerin ve ezilenlerin haklı savaşını başlatmayı, haksız savaşları içsavaşa çevirmeyi, gerici barış girişimleri karşısında sınıf mücadelesini büyütmeyi önlerine koydular.
Ekim Devrimi bolşeviklerin haksız savaşların karşısında sınıf mücadelesini büyüten çizgileri sayesinde muzaffer oldu. Aynı dönemde patlak veren Alman Devrimi ise sosyal demokratların barışı sınıf mücadelesinin önüne koyan çizgisi nedeniyle bir karşı-devrimle sonuçlandı. Sonrasında yaşadığı tüm parçalanmalara karşın komünist ve sosyal demokrat akımların siyaset sahnesindeki yeri bu iki devrim karşısında konumladıkları yere göre belirlendi.
Savaşı Yanlış Okumanın Bedeli
O halde bugün İran’daki savaş söz konusu olduğunda ilk yapılması gereken bu savaşın karakterini belirlemektir. Söz konusu olan savaş sınıf mücadelesinin, ezilenlerin emperyalizme başkaldırısının ifadesi olan haklı bir savaş mı? Yoksa emekçilerin tepesine binmiş iki sömürücü ve zalim katmanın artı değer sömürüsünden payını arttırmak için giriştiği haksız bir savaş mıdır?
Görüntüyle gerçeği birbirine karıştırıp, bugünkü savaşı bir tarafında ABD-İsrail’in, kimilerinin popüler ifadesiyle “Epstein Koalisyonu”nun, diğer tarafında da İran’ın bulunduğu bir savaş olarak sunanlar az değildir. Aynı kesimler, bu savaşı bir tarafında emperyalist bir koalisyonun diğer tarafında ise ezilen bir halkın bulunduğunu ileri sürerek, bu savaşı emperyalist bir savaş olarak da tanımlamaktadır. Bu yaklaşımın siyasi sonucu elbette, açıktan İran devletini desteklediğini ifade etmeden, emperyalizme karşı “İran halkının yanında saf tuttuğunu” ilan etmektir.
İran’da süren savaşı, emperyalist bir koalisyon ile ezilen bir halk arasında bir savaş olarak görmek ve savaşan taraflardan birine destek sunmak sadece somut siyasi gelişmeleri doğru değerlendirmeyi engellemez, aynı zamanda devrimci dinamikleri ıskalayarak karşı-devrimci bir koalisyona yedeklenmek anlamına gelir. Devrimci güçlerin bugünkü güçsüzlüğü nedeniyle bu yedeklenmenin kayda değer bir politik sonucu olmasa da, bu yaklaşım komünistlerle sosyal demokratlar arasındaki ayrımları belirsizleştirerek hareketimizin içinde debelendiği keşmekeşi derinleştirecektir.
Görüntülerin ötesine geçemeyip, bugünkü savaşın ABD-İsrail ve İran arasında bir savaş olduğunu kabul ettiğimizde dahi bu savaşı bir haklı savaş olarak tanımlamak mümkün değildir. Haklı savaşlar, küçük devletlerin büyük devletlere karşı savaşı değildir. İki burjuva diktatörlüğününü boyuna, posuna, savaş gücüne göre kıyaslayıp bu savaşta kimin haklı olduğuna karar vermek sınıf mücadelesini temel alanların değil hak dağıtıcısı pozuna bürünen burjuva ideologlarının işi olabilir. Haklı savaş, doğrudan sınıf savaşı olan ya da proletaryanın ittifak kuracağı bir tarafın yer aldığı savaştır. Ezilenlerin, sömürülenlerin boyunduruktan kurtulma savaşıdır. Bir savaşın haklı bir savaş olabilmesi için, bu savaşın bir tarafında emekçilerin ya da ezilen ulusların bulunması gereklidir. Bugün yürüyen savaşta böyle bir taraf yoktur. Savaş iki burjuva diktatörlüğü arasında bir savaştır. Taraflardan yalnızca birinin emperyalist olması dahi bu gerçeği değiştirmez. Savaşan taraflar arasındaki güç orantısızlığı zayıf olan tarafı haklı ya da sınıf mücadelesinin müttefiki kılmaz.
İran İslam Cumhuriyeti’nin savaştaki rolünü perdeleyip savaşı Amerika ile İran halkı arasında bir savaş olarak sunmak ise marksizmi iki bakımdan tahrif etmek anlamına gelir. Birincisi bugün İran’da hüküm süren karşı-devrimci diktatörlüğü işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin bir aracı, kaldıracı olarak sunar. Emperyalizme karşı mücadelede sınıf mücadelesinin tatil edilebileceği, hakim sınıfın baskı aygıtı olan İran devletinden de faydalanılabileceği fikrini yayar. İran’da emperyalizme karşı İran devletini desteklemek gerektiğini savunanların Türkiye’de de şu ya da bu emperyalist devlete karşı Türk devletinin desteklenmesi gerektiğini savunması işten bile değildir. Nitekim bugün İran’da sözümona emperyalizme karşı İran devletini bir mevzi olarak görenler geçmişte de İngiliz emperyalizmine karşı Türkiye Cumhuriyeti’ni bir mevzi olarak görüp desteklemiş olsalar gerek.
İkincisi, İran devletine açıktan bir destek vermenin siyasi sorumluluğunu almak istemeyenler, savaşta İran devletinin rolünü perdeleyip İran halkını bir özne olarak öne çıkardıkça aslında bu mahcup tutumlarının kaçınılmaz bir bedeli olarak halkların emperyalizme karşı savaşmak için bir örgüte, partiye, devlete ihtiyaç duyduğunu, emperyalizme karşı savaşın ancak bu araçlarla verilebileceği gerçeğini hasır altı ederler. Sınıf savaşının örgütsüz, partisiz, devletsiz de verilebileceğine dair liberal yanılsamaları beslerler. İran devletine askeri yahut siyasi bir destek vermeyip İran halkının yanında olduklarını haykırdıkları oranda, ezilen halklara temenniler ve genel geçer savaş karşıtı sloganlarla destek verilebileceği fikrini yayarlar, örgütsüz ve devrimsiz “platonik” bir enternasyonalizmi savunarak proleter enternasyonalizmini fikrini pörsütürler.
İran’daki Savaşın Arkaplanı
Ancak daha da önemlisi bugünkü savaş emperyalist bir koalisyonla İran halkı arasında olmadığı gibi, tek başına ABD emperyalizmi ile İran İslam Cumhuriyeti arasında da değildir. Dünyanın emperyalistler arasındaki paylaşımının tamamlanmış olduğu, emperyalistlerin dünyayı yeniden yeniden paylaşmak için kah barışçıl kah militarist yoldan kavgaya tutuşacakları leninist emperyalizm teorisinin temelidir. Aynı teoriye göre emperyalizmin etki alanından çıkmanın biricik yolu proleter devrimi ve sovyet iktidarıdır. Leninist emperyalizm teorisinin ortaya çıkışının üzerinden yüz küsur yıl geçmişken, sovyet iktidarının yerinde yeller esiyorken, dünyanın emperyalistler tarafından yeniden paylaşımı hala gündemdeyken, tüm emperyalistlerden bağımsız, hatta emperyalizme karşı direnen bir İran devletinden söz etmek leninist emperyalizm kuramını her anlamda ters yüz etmek anlamına gelir.
Amerika Birleşik Devletleri, bugünün en güçlü emperyalist devleti olsa da, dünya üzerindeki tek emperyalist devlet, bir dünya imparatorluğu değildir. Üstelik Ortadoğu, sınırların çizilmesinde, hükümetlerin şekillenmesinde ABD emperyalizminin en az belirleyici, İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin kendi çaplarına göre en fazla ağırlık sahibi olduğu bölgedir. Tam da bu nedenle Ortadoğu’daki tüm devletler emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasında tüm bu emperyalistlerin nüfuz alanlarına göre bölünmüş durumdadır. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının en sert gerçekleştiği coğrafyalardan biridir.
Tam da bu nedenle emperyalistler arasındaki güç dengelerinin belirsizleştiği, statükoların sarsıldığı 90’lardan itibaren dünya üzerindeki gerileyen gücünü yeniden tahkim etmek için harekete geçen Amerikan emperyalizminin saldırılarının merkezinde Ortadoğu’nun yer alması tesadüf değildir. Bu bakımdan bugünkü İran Savaşı’nın, en azından ABD açısından, bir evveliyatı vardır. Bu savaşı 36 yıl önceki Körfez Savaşı’ndan, ABD, İngiliz ve Fransız emperyalizmleri arasındaki paylaşım kavgasından bağımsız düşünmek mümkün değildir.
Üstelik arada geçen 36 yıl içinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’nın, Çarlık Rusya’nın mirasını kollayan yeni bir emperyalist politikayla dünya siyasetine dönmesi, gerileyen Amerikan emperyalizminin karşısında Çin’de özerk bir finans-kapitalin oluşması ve tüm bu süre zarfında trilyonlarca dolarlık petrol gelirinden oluşan bir “petro-dolar” sermayesinin iyice palazlanması, Ortadoğu’da emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasını daha da şiddetli ve karmaşık hale getirmektedir.
Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olan İran’ın bu paylaşım kavgasından bağımsız ve tarafsız bir devlet olarak varlığını koruması, birbiriyle sürekli rekabet eden emperyalist bloklardan birine ya da ötekine yanaşmadan ayakta kalması elbette mümkün değildir.
İran Devrimi’nin ardından Amerika’nın kıskacını Almanya ve Fransa ile yaptığı ticaretle boşa çıkaran İran, sonrasında da Rusya ve Çin’in en önemli ticari ortağı haline gelerek ayakta kalmıştır. Bugün de İran’a yapılan operasyon, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi, Çin’in enerji kaynaklarına erişimini kısıtlama planından bağımsız düşünülemez.
Kavganın Gerçek Tarafları
Bugün emperyalistler arası paylaşım kavgasında kampların netleşmemiş olması İran’ı bu paylaşım kavgasında tarafsız ya da bağımsız bir ülke konumuna getirmez. İran; gerileyen ABD, elindeki mevzileri korumaya çalışan İngiltere, Fransa ve Almanya, nüfuz alanını genişletmeye çalışan Rusya ve tarafını netleştirmemiş Çin arasındaki paylaşım kavgasının tarafı değil zemini olduğu gerçeğini değiştirmez.
Bugünkü savaşın taraflarından biri Amerika Birleşik Devletleri’dir. Zaman içinde müttefikleri, kavga yöntemleri değişmiş olsa da hedefi geride bıraktığımız 36 yılda şaşmaz bir biçimde aynıdır: Ortadoğu’da kurulu dengelerin ABD lehine değiştirilmesi, ve ABD yanlısı olmayan hükümetlerin işbirlikçi hükümetlerle değiştirilmesi. ABD ve müttefiklerinin karşısında ise bileşenleri zaman içinde değişen ama asıl olarak kurulu dengeleri korumayı, bu dengelerin içinde iktisadi avantajlar elde etmeyi uman ikinci bir kamp belirginleşmektedir. İran somutunda en belirleyici bileşeninin Çin ve Rusya olduğu, ama İngiltere ve Fransa’nın da meylettiği bu kamp, ABD saldırganlığının durdurulması için uğraşmaktadır.
O halde bugünkü savaş, önceki Körfez savaşlarıyla benzer bir muhteva taşımaktadır. İran’ı sömürgeleştirmek isteyen ABD ile sömürgeciliğe direnen İran halkı arasındaki bir savaş söz konusu değildir. Mevcut kurulu dengeleri değiştirmek isteyen emperyalistlerle, mevcut kurulu dengeleri korumak isteyen emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasıdır. Emperyalist ittifakların değişken ve kaypak olduğu bu savaştaki asıl değişiklik savaşın emperyalistler arası karakterine dair değildir. Bilakis, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden beri çok daha aktif bir güç olarak emperyalist paylaşım kavgasında yer alması, Çin mâli sermayesinin çok daha belirleyici bir güç olarak Ortadoğu’da yer alması emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasını daha da karmaşık bir hale getirmiştir.
Bugünkü savaşın emperyalistler arası paylaşım kavgasının parçası olarak görülmesini engelleyen, hem Amerika hem de rakipleri tarafından bu savaşın yürütülüş biçimidir.
Konu Ukrayna’da süren savaş olunca, söz konusu savaşın emperyalistler arası paylaşım kavgası olduğunu ayırt etmek nispeten daha kolaydır. Zira doğrudan Ukrayna’yı işgal eden, aynı zamanda Ukrayna’nın önemli bir kesimini ilhak etmeye kararlı bir Rusya vardır. Rusya’nın karşısında ise Ukrayna’yı silahlandıran ve finanse eden Amerikan, İngiliz ve Fransız emperyalizmi. Buna karşılık ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik nüfuz alanı oluştururken 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan 2002’deki Afganistan Savaşı’na, 2003’teki İkinci Körfez Savaşı’ndan 2011’deki Arap ayaklanmalarına, oradan Libya ve Suriye içsavaşlarına gelene kadar izlediği yöntemler değişmiştir.
Gerileyen Amerikan emperyalizmi bugün yirmi iki yıl önce yaptığını yapmaya, Irak’ı işgal ettiği gibi İran’ı işgal etmeye kalkışamamaktadır. Suriye ve Libya içsavaş deneyimlerinin ardından İran’da rejim değişikliğinin ve içsavaşın önünü açacak bir ayaklanma tasarlamayı da öncelikli strateji olarak benimsememektedir. Bu yeni aşamada, ABD Venezuela’dakine benzer bir şekilde, sermaye ve teknik yoğunluklu bir yol izlemeyi tercih ediyor. Askeri teknolojisine yaslanarak ama askerlerini kullanmadan kuşattığı ülkeleri, içeriden rejim değişikliğine zorlamayı umuyor.
Buna karşılık ABD’nin önünü kesmeye çalıştığı Rusya da Çin de ABD’yi askeri olarak mağlup etmek yerine, İran’ın direncini arttırmayı, savaşı uzatmayı ve başta İsrail ve Körfez emirlikleri olmak üzere bölgeye yayarak savaşı ABD açısından daha maliyetli ve içinden çıkılmaz hale getirmek istiyor.
Bu bakımdan ABD stratejisi sonuç aldığı, İran’da iktidara Venezuela’dakine yahut Suriye’dekine benzer bir işbirlikçi hükümet geldiği durumda emperyalist dengeler ABD lehine değişmiş olacaktır. Tersinden, ABD operasyonları tüm maliyetine karşın İran’da bir rejim değişikliğiyle sonuçlanmadığında, Çin’in ve Rusya’nın ayakları Ortadoğu’da yere daha sağlam basacaktır. Çin ve Rusya’nın enerji ticaret koridorları üzerindeki denetimi pekişecektir. Bu savaşın galibinin Amerika ya da rakipleri olmasının ne İran halkına ne de bölgenin ezilen uluslarına en ufak bir faydası bile yoktur.
“Epstein Koalisyonu”
Söz konusu savaşın bir tarafında İran’ın tek başına yer almadığı, İran’da yürütülen savaşın asıl olarak Rusya ve Çin’i sıkıştırma amacı güttüğü ne kadar açıksa, savaşın beri yanında ABD ve İsrail’in, popüler adıyla “Epstein Koalisyonu”nun birbirine denk ortaklar olarak yer almadığı da aynı derecede açık olmalıdır. İsrail ve ABD birbirine denk birer koalisyon ortağı olarak görülebilecek devletler değildirler. ABD’nin bugünkü saldırgan politikalarının sorumlusu İsrail değildir. Tam aksine, bugün İsrail’de böylesine pervasız bir savaş hükümeti hala ayakta kalabiliyorsa bunun sebebi ABD’nin Ortadoğu’daki otuz beş yıllık statükoları değiştirmeyi hedefleyen politikalarıdır.
İsrail’in ABD’yi kendi peşinden savaşa sürüklediğini iddia etmek, dünyadaki siyasi gelişmelerin yönünü tayin edenin asıl olarak emperyalistler arasındaki paylaşım kavgası olduğu gerçeğini tersine çevirmek anlamına gelir. İsrail, komplocu bir siyonist lobinin marifetleri sayesinde ABD’yi Ortadoğu’da savaşa sürüklemiyor. Tam tersine ABD’nin başta İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin ile girdiği rekabetin keskinleşmesi, zayıflayan ABD’nin statükoları bozan hamleleri peş peşe yapması, bölgesel savaşların önünü açıyor. Nitekim İngiltere ve ABD’nin Suriye’ye yaptığı müdahaleler olmasaydı, Beşar Esad bugün hala koltuğunda otursaydı, İsrail’in İran’a son iki senede olduğu gibi saldırması mümkün olmazdı. İsrail, Ukrayna ve Suriye’deki içsavaşları bitirmek için göreve geldiğini ilan eden Trump, geçen onbeş ay içinde Ukrayna Savaşı’nı bitirememiş, görünürde İsrail ile Hamas arasındaki savaşı bitirirken İsrail’in ve İran’ın arasında çok daha kanlı bir savaşın yolunu döşemiştir. Suriye’deki içsavaş ise şimdilik güç bela önlenmiş, anayasa yapım sürecinin saatli bombası tıklarken, ateşkes de pamuk ipliğiyle bağlanmıştır.
Söz konusu savaş politikaları da İsrail’in ABD karşısındaki bağımsızlığını ve pazarlık gücünü arttırmak şöyle dursun, onu ABD’ye daha da bağımlı kılmaktadır. Aksa Tufanı öncesinde İsrail sadece Türkiye ile değil bölgedeki neredeyse tüm devletlerle ilişkisini düzeltmiş bir konumdayken, bugün bir savaş-ilhak sarmalına hapsolmuş ve varlığını korumak için ABD desteğine mecbur kalmış durumdadır.
İran Masasında Yeri Olmayan TC
İçinden geçtiğimiz dönemde, Türkiye’nin pozisyonunun da üzerinde özellikle durmak gerekir. Zira İran’daki savaş, Türkiye’nin bağımsız bir emperyalist güç olmadığı gibi, Amerika’nın doğrudan güdümünde bir ülke olmadığını da bir kez daha gösterdi.
Türkiye’nin emperyalist/emperyalistleşen bir güç olarak hareket ettiğini iddia edenlerin aksine Türk devleti İran krizinin başladığı ve savaşa dönüştüğü dönem boyunca, bölgede askeri-siyasi varlığını arttırmaya yönelik bir hamlede bulunmadı. İran’ın zor durumda olmasından faydalanmaya çalışarak Suriye’dekine benzer şekilde de hareket etmedi. Bilakis bu süreç boyunca sürekli olarak barış ve itidal çağrısında bulundu. Statükoyu değiştirmek isteyen ABD’nin yanında yer almaktan çok, statükoyu korumak isteyen güçlerin yanında yer aldı. Başka bir deyişle emperyalistler arasındaki kurulu dengeleri kendi lehine değiştirmek için planlar ve hamleler yapan bir devlet olmaktan çok, paylaşım savaşı içinde kırılgan dengelere bağlı olarak kurulmuş bir devlet gibi hareket etti.
Bu durumun iki nedeni var. Birincisi; Türkiye bir NATO üyesi olmasına rağmen, hiçbir zaman Amerikan emperyalizminin doğrudan kendi nüfuzu altına aldığı bir devlet olmadı. Kuruluşundan itibaren özellikle Fransız emperyalizminin şekillendirdiği, ABD emperyalizminin ise ancak 1980’lerden sonra mevzi kazandığı bir devlet oldu. Son on senedir de, esas olarak ABD’nin temsil ettiği kampa bağlı olsa da, özellikle Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin arasında yalpalamaktadır. Başka bir deyişle, farklı emperyalistlerin paylaşım kavgasının zemini olan Türkiye, tam da bu kavga nedeniyle İran Savaşı’nda da, tıpkı Aksa Tufanı sonrasındaki savaşta olduğu gibi net bir tutum takınamamaktadır.
İkinci sebep; Türkiye’nin içinde debelendiği rejim krizi, devlet aklının çökmüş olması, boşlukta duran Erdoğan hükümetinin bir yandan 2015’ten beri siyaseten MHP’ye teslim olması ama aynı zamanda ayakta kalabilmek için MHP’den kurtulmaya ve ABD’yle barışmaya çalışmasıdır. MHP ise Erdoğan’ın kendisine bağımlılığını korumak için ABD ile girilen her türlü normalleşme çabasını dinamitlemekte, Erdoğan’ı dış politikada ABD’nin tam tersi bir hatta konumlanmaya zorlamaktadır. Hakan Fidan “İran’ın da hataları var” açıklamaları yaparken, Devlet Bahçeli’nin açıktan İran’la saf tutan açıklamalar yapması da, Türk devletinin sadece emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının zemini olduğu için değil, aynı zamanda rejim krizi içinde, boşlukta duran bir hükümetin iki ortağının arasındaki çekişmeleri nedeniyle de yalpaladığını anlatır.
İran Savaşı’nda Türkiye
Türkiye doğrudan ABD emperyalizminin güdümünde bir NATO üyesi olsaydı, ABD emperyalizminin hedefi, Türkiye’yi koçbaşı yaparak İran’ı fethetmek ve sömürgeleştirmek olsaydı; İran’daki savaşı ABD ve İran halkı arasında bir savaş olarak tanımlayıp, asıl siyasi görevi de Amerikan saldırganlığına ve Türkiye’nin işbirlikçiliğine karşı çıkmak olarak tarif etmenin sınıf mücadelesine doğrudan bir zararı olmazdı.
Bununla birlikte, Türkiye’nin emperyalist kamplar arasında yarıldığı, aynı zamanda Cumhur İttifakı’nın kendi içinde zorlu bir çatışmaya tutuştuğu, üstelik Amerika’nın rakiplerinin dümen suyunda, kurulu dengeleri savunan statükocu-barışçı kampın devlet politikalarında daha belirleyici olduğu koşullarda, bu tür bir siyaset aslında burjuvazinin hakim kanadıyla aynı çizgide yer almak, ona destek vererek sınıf mücadelesini tatil etmek anlamına gelecektir.
Türkiye’de sınıf mücadelesini yükseltmeyi, iktidarı istemeyi önüne koymayan bir NATO ve Amerikan karşıtlığı, hakim sınıfın bir kampına karşı diğerinin yanında saf tutmaktan, Amerikan emperyalizmine karşı onun rakiplerine yedeklenmekten başka bir sonuç üretmez. Devrimci dinamiklerin büyümesinin değil önünün kesilmesinin, sınıf işbirlikçiliğinin güç kazanmasının yolunu döşer.
İdeolojik Değil Politik Bir Ayrışma
Türkiye burjuvazisi tarihinin en büyük kriziyle karşı karşıya, tarihinin en zayıf döneminden geçiyor. Paylaşım kavgasındaki ülke zemininde tüm şiddetiyle sürerken, hükümetin bileşenleri de kendi içinde bir arada duramıyor. Tüm gelişmeler, dört parçaya bölünmüş bir ulusu, üniter Türk ulus devletinin de altını oyarak, Kürtleri tarih sahnesine çağırıyor. Dışarıda savaş tamtamları çalınır, içeride de hükümetin bileşenleri Kürtlerin elini güçlendirecek adımlar atmaya mecbur kalırken; emperyalist statükoları savunmak, yahut İran’daki savaş gündeminde kayıtsızlığın garanti ettiği azralığa sığınmak, siyaseten felç olmayı kabullenmek anlamına gelir. Bu da elbette bolşeviklerin izlediği yolun tam tersini izlemek olur. Sonuçları ise sadece devrimci fırsatları ıskalamakla sınırlı kalmaz, karşı devrimin yükselmesine yol vermeye varır. Aynı zamanda, komünist hareketle sosyal demokrasi arasındaki farkları daha da bulanıklaştırarak, saflarımızdaki mevcut keşmekeşi arttırır.
Yüz on yıl önce, Birinci Paylaşım Savaşı sırasında sosyal-demokratların savaş karşısındaki tutumlarındaki farklılıklar, işçi hareketi içinde büyük ve tarihsel bir yarılmaya yol açmıştı. Bugün İran’daki savaşa dair Türkiye’deki yahut dünyanın başka bir yerindeki görüş ayrılıkları ise işçi hareketi içinde herhangi bir ayrışmaya yol açmıyor. Ukrayna’da olduğu gibi, İran’daki savaşta da farklı tutumlar takınan akımlar birbirleriyle olan taban tabana zıt siyasi pozisyonlarına karşın eylem birlikleri kuruyorlar, sınıf mücadelesinin bir dizi alanında ortaklaşa hareket ediyorlar.
Bu durum emperyalistler arası paylaşım kavgasının sol içerisindeki ayrıştırıcı işlevini yitirdiği anlamına gelmez. Ama Türkiye’deki devrimci hareketlerin emekçiler içinde bir güç olma vasfını yitirdiği, bu bakımdan da savaşa dair görüş ayrılıklarının işçi hareketi içinde bir ayrışmayla sonuçlanmadığı da ortada. Daha da önemlisi, ortada siyasal ve örgütsel bir gücün olmadığı koşullarda, sol içindeki bu ayrılıklar, politik ayrılıklardan ziyade, lafta ifade bulan ve pratikte bir karşılığı olmayan ideolojik ayrılıklara dönüşüyor.
Eğer savaşa karşı tutum, işçi hareketi içinde tıpkı yüz küsur yıl öncesinde olduğu gibi bir ayrışmayla sonuçlanacaksa, yaklaşımlardaki farklılıkların ideolojik olmaktan çıkıp politik bir karakter kazanması gerekir. Örgütsel ve eylemli bir karşılığı olmayan görüşlerin, ideolojik mücadelenin sınırlarını aşıp politik bir karakter kazanmaları mümkün değildir. Uluslararası bir merkez olmaksızın ezilen uluslarla ve halklarla devrimci ve anti-emperyalist bir temelde dayanışmak da mümkün değildir. Üzerinde mücadele ettiğimiz topraklarda, devrimci bir odağı yaratmaksızın sınıf mücadelesini yükseltmekten söz etmekse ancak bir temenni olabilir.
Bu nedenle bu topraklarda yüz küsur yıl öncekine benzer bir ayrışma yaratmak için, emperyalizm hakkındaki ideolojik polemikleri derinleştirmekten daha önemli görevler önümüzde durmaktadır. Emperyalizme karşı mücadelenin sınıf mücadelesini ve ezilen ulusların kurtuluş mücadelesini yükseltmekten geçtiğini bilen güçler, bu temelde devrimci bir odağı yaratmak için harekete geçmelidir. Emperyalistler arası paylaşım kavgasının somut tahlilini yapan marksist bir analiz ancak bu mücadelenin parçası haline geldiğinde yüz on yıl öncesindekine benzer bir işlev üstlenip bayrağına “Bütün Ülkelerin İşçileri ve Ezilen Halkları Birleşin” yazan bir uluslararası komünist partinin yaratılmasının yolunu açabilir.
https://kozgazetesi7.org/kozun-sozu-savastan-devrime-giden-yolu-acmak-icin/
Gerçek bir isyancı değilim; çünkü en başta kendime karşı başkaldırmayı öğrenemedim. Hayatım için şiddetle çizilmiş bir kader vardı ve ben buna karşı durmadan, itaatle yürüdüm. İşte bu, işlediğim en büyük suçturkendi zincirlerimi kırmayı başaramamak, kendi özgürlüğümü hiçe saymak!
Severino Di Giovanni
**“Biz; eylemin ve düşüncenin ta kendisiyiz.
Biz; anarşizmin ve başkaldırının kendisiyiz.
Biz; putları yıkanlar, intikamın taşıyıcılarıyız…
Hayır! Canavara yaşam hakkı tanımayız.
Sürüngene merhamet etmeyi reddederiz.
Biz, hak arayan bir kahramanlıktan yanayız.
Dinamit; yoksun bırakılmışın gücüdür,
sefaletin, açlığın ve acı çekenin kudretidir.
Dinamit; bizim anarşist silahımızdır—
en korunaklı kulakları bile sağır eden
gür bir haykırış…”**
SEVERINO DI GIOVANNI