“YENİ” FALAN DEĞİL, BİLDİĞİMİZ EMPERYALİZM![*]
Temel Demirer

“Kötü kazanılabilir, ama üstün gelemez!” [1] Venezüella'da Devlet Başkanı Nicolás Maduro'ya yönelik korsanlığın kanıtladığı; Elon Musk'ın...

“Kötü kazanabilir,

ama üstün gelemez!”

1

Venezüella'da Devlet Başkanı Nicolás Maduro'ya yönelik korsanlığın kanıtladığı; Elon Musk'ın da, "Kime istersek darbe büyütme! Alışın!"

2

notunu düştü; V. İ. Lenin'in kapitalizmin en yüksek aşama olarak tanımladığı bir emperyalist cinnet ile yüz yüzeyiz.

3

Küresel hegemon gücü tartışılan ABD, kanlı paylarını yine çıkardı. Latin Amerika'da klasik müdahaleciliğine dönme emareleri gösteren ABD, Hint-Pasifik'ten Orta Asya'ya, Ortadoğu'dan Güneydoğu Avrupa'ya dört bir koldan saldırı hâlinde.

Bu saldırganlığın ekonomi-politiğine ilişkin gelişmeleri içeren tablo, Amerikan virüslerinin nedenlerine ilişkin veriler sunar; Sam-Kee Cheng'den aktaralım:

"ABD 1948'de dünya ekonomisinin yüzde 50'sini karşılayabiliyordu. Bu tarihte dünyada bulunabilen yalnızca yüzde 6.3'ünü oluşturan ABD'nin dünya zenginliğinin sona ermesine sahip olması kendisine muazzam bir yeteneğe sahipti. Nükleer silah kullanan tek güç olarak askeri, politik, ekonomik “kudreti”nin savaş sonrası düzeni belirlendi.”

Amerikan seçenekleri 70'lerdeki türbülansa rağmen sürekli bir şekilde dönüşe kadar geldi. Soğuk Savaş'tan “muzaffer” çıkmanın da yaşadığı 90'lardan 2010'lara kadar “tek kutuplu” dünyanın jandarmalığına soyundu.

Ancak ABD'nin neo-liberal küresel “altın çağı”nın da bir raf ömrü vardı, öyle de oldu. Kapitalizmin 2008'deki yapısal krizi, Çin gibi aktörlerin yükselişi, Rusya'nın ve de “küresel güney”in içeride kapanması gibi olaylar nedeniyle ABD'nin türbülansa girmesiyle girdi. Günüüzde ABD dünya ekonomisinin ancak yüzde 16-18'ine hakim.

Bu durum ABD için tehlikeli bir tehdit oluşturur; 1989'da Panama'da bu tehdidin ortaya çıkması için yeni versiyonun Maduro'ya karşı piyasaya sürülüşü piyasaya sürüldü.

Güneydoğu Avrupa, Pasifik ve Latin Amerika'da kanlı ödemeyi sağlayan Amerikan emperyalizmi, askeri, ekonomik, ticari müdahalelerle hegemonya kaybının tetiklenmesi arayışında. Bunun olmazsa olmaz koşullarının birinin ekonomik gücünün elde edilmesi.

Trump'ın ticaret savaşları başlıyor, dünyanın dört bir yanındaki nadir topraklarını birer birer nefes alması, hepsi bu ekonomik gücün yeniden ele alınmasıyla ilintili.

Kapitalist rekabet artık toprakların yeniden paylaşılmasına kadar dayandı. Grönland'ın, Kanada'nın, Panama Kanalı'nın istenmesi, bu nedenle tesadüf değil.

Kapitalizmin bu kademeli emperyalist güçler arasında dağılması, keskinleşirken yeni paylaşım rekabeti de şiddet meydana geliyor. Neo-liberal küresel kapitalist sistemin derinleşen kriziyle birlikte emperyalizmin yeni çabaları farklı veçhelerle kendisini gösteriyor.

"Foreign Affairs'den Michael Beckley'insiyle, l "Yüzyıllar boyunca, büyük güçlerin yükselişi ve dönüm noktasının en kanlı savaşlarına yol açtı. Son 250 yılda yükselen bir gücün iktidardaki bir güçle karşı karşıya geldiği ifade en az on vaka (savaş) yaşandı. Yedisi katliamla sonuçlandı. Vaka seçimi tartışılabilir, ancak temel görünümü açık: Yükselen güçler, yaklaşık her yerde bir kez ile elde edilen bir savaş yolu açmıştır."

Özetle ABD'nin artan saldırganlığının temelinde de hegemonya aşımı yaşanıyor. 4 Bunun altı çizimliyken; yaşa(tıla)nların Antonio Gramsci'nin, “Eski dünya ölüyor ve yenisi doğmak için mücadele ediyor; şimdi canavarların zamanı”; José Saramago'nun, "Dünyanın kayıtlı artık eskisi gibi tam bir gizem değil; kötü grupların apaçık ortada ve onları kullanan ellerin kan lekelerini gizleyecek kadar eldiven yok artık" tespitlerini da teyit ettiği unutulmamalı.

Çünkü Dünya Bankası ve IMF için hazırlanan 'BWI-at-80' raporu bile Gramsci'nin sözleriyle kapitalizmin canavarlaştığı bir dönemden başlayarak itiraf etmeye başlıyor.

Bu da demek ki frenleri patlamış emperyalist saldırganlığın insanlık için ortaya çıkan distopik kâbus senaryosu dört bir yanı kuşatıyor. Durmadan soru(n)lar üretilemez kapitalizm topyekûn yıkıcı cihaza dönüşüyor.

Ama elbette yeni bir şey değil: Başkan George W. Bush, 11 Eylül'den 9 gün sonra Kongre'de XXI. yüzyılın ABD Saldırganlığıyla biçimlendirileceğinin sinyalini vermemiş miydi?

Bunun üzerine Afganistan, Irak'taki işgalleri ile dediğini hayata geçirdi. Ardından Libya, Suriye ve İran ve Latin Amerika, yani Venezüella, Küba, Nikaragua…

"Bu ülkelerdeki ekonomik yaptırımlar ve ambargolar, imha, gizli operasyonlar ve savaş tehditleriyle yüz yüze. Emperyalizmin tanımı basit: eğer sizden isteklerimizi yapmazsanız, sizi yok isteriz." 5

Aslı sorulursa yeniden XIX. yüzyılın ikinci yüzyılında ABD emperyalizmi, hegemonyası yükselirken tasarlanan Monroe Doktrini'ne “dönüyor”.

Kolay mı? XXI. yüzyılın ilk çeyreği biterken 'Ulusal Güvenlik Stratejisi' (UGS), Latin Amerika'yı ekonomik, politik ve askeri olarak ABD'nin doğal hakimiyet alanı ilan ediyor.

Venezüella Ankara Büyükelçisi José Gregorio Bracho Reyes'in, "ABD emperyalizmi elbet Venezüella'nın bağımsız iktidarını yok etmek için farklı yollar arayacaktır. Hem kamuya ait petrol gelirlerini ele geçirebilmek için, hem ülkede tabi kılabilmek için. Ama mesele sadece bu da değil. Venezüella'nın da ötesinde, ABD Latin Amerika'da tek güç istiyor," 6 anlamda hiçbir şey abartmıyor.

Çünkü Trump'ın başdanışmanı Stephen Miller, “Biz bir süper güç, Başkan Trump döneminde bir süper güç olarak davranacağız”... “Dünya gücü ile yönetilir, o da iktidar ile yönetilir” diyordu.

Özetle Simón Bolívar'ın, “ABD'ne gelince, onları tanıdıkça, Amerika'nın doğal düşmanları olduklarına daha da ikna etmeye çalıştılar,” ifadesiyle gözümüzün içine sokulmuş hakikât, klasik emperyalizmin güncellenmiş versiyonundan başka bir şey değil. Ama sadece jeopolitik kontrol değil; siyasal öznellik -egemenlik- üzerindeki bir tahakküm iddiası, yani Korkut Boratav'ın, “Çürüyen emperyalizmin saldırganlığı” 8 diye betimlediği realitedir.

O hâlde sorgulamadan Che Guevara'nın “ABD, dünya halklarının en güçlü düşmanıdır.” "Emperyalizmin zulmü, sınırı tanımayan ve ulusal sınırı gözetmeyen bir Şehadettir. ABD'nin vahşetleri, Hitler'in ordularının vahşetlerine eşdeğerdir”…

Fidel Castro'nun, “Amerikan emperyalizmi, adaletsizliğin güvenilir olması.” “ABD'nin tarihi, müdahale, işgal ve egemenlik tarihidir”…

Kim Il Sung'un, “ABD emperyalizmi, ister dünün emperyalizmi olsun ister bugünün emperyalizmi, istisnasız tüm emperyalizmin doğası gereği saldırgandır”…

Hugo Chavez'in, “Emperyalizm, halklarımızın çektiği acıların kökeni için yok edilmesi gereken bir sistemdir”…

En önemlisi, Eduardo Galeano'nun, “ABD her zaman bir halkı 'kurtarırsa', onları ya bir akıl hastanesine ya da bir mezarlığa götürmek,” 9 saptamalarını yüksek sesle haykırmalıyız…

Başka bakım(ımız) yok: Gözünü Kanada'nın suyuna ve kerestesine, Grönland'ın nadir toprak elementlerine; Ukrayna'nın dayanıklı, Venezüella ve Nijerya'nın petrol kaynaklarına diken imparatorlukizmi doğrudan talandır, korsanlıktır.

Kuralsızlıklarıyla, hukuk tanımsızlıklarıyla, yalan ve hileleriyle Venezüella'daki gibi dört bir koldan saldırıyorlar. Barbarlığın sınırlarını tanımlıyorlar.

Bir ara “demokrasi”, barbarlıklarını gizleme makyajıydı. Ama artık burada da yoğunluk duyulmuyor.

Geçmişte yapılanlar “uygarlık götürme”ydi; sonra “demokrasi” oldu, ardından da “uyuşturucuyla savaş”. Ama hangi kisveye büründürülürse büründürülsün, sadece Latin Amerika'nın değil, tüm yerkürenin kesik damarlarından kan akmaya devam ediyor.

Ancak Trump'ın ikinci başkanlık döneminde yaşananlar, faşizm ve direniş olasılıkları açısından önemli sorunlar sunuyor. Her şeye rağmen, Sait Faik'in, “Dünya bakımlıdır. İnsanlar dünyaya bir bakım sunarlar”; Salvador Allende'nin, “Tarih bizimdir ve halk tarafından yazılan” sözleri dikkat çekiyor.

III. BÜYÜK BUNALIM FAKTÖRÜ VE…

“İyi de bunlar neden mi oluyor”?!

Kapitalizm "yaratıcı yıkım" olmak, tekelci bir "yıkıma" dönüşümüyle "Sermaye, kapitalist olmayan ülkelerin ve toplumların üretim araçlarını ve emek gücünü elde etmek için giderek daha fazla militarizmi kullanmak. Söylemeye gerek yok ki, belirli bir aşamadan sonra hem yurt içinde hem de yurt dışında kalan oranların koşullarında tam dönüşte - kapitalizmin gerilemesinin koşulları ortaya çıkıyor.

Sermaye, gerek ülke içinde ayrılan dış dünyada kapitalist olmayan katmanları yok etmeye ne kadar acımasızca girişirse, genel yaşam standardını o kadar azaltır; sermayenin günlük tarihindeki değişim de o kadar büyük olur. Bu durum, bir dizi politik ve sosyal felaket ve değişime dönüşme ve bu koşullar altında, periyodik ekonomik felaketler veya krizlerle kesintiye uğrayan bir süreçte, birikim artık devam edemez.” 10

Güncel hâl ise dünya ekonomisinin 2026'ya girerken resesyon sınırında (yüzde 3) yavaşlamaya devam etmesiyle somutlanıyor.

ABD ekonomisi, 2026'ya kırılgan, teknoloji odaklı dinamiğe, bağımsız bir şekilde giriyor. Dünya ekonomisinin bir durgunluk seviyesinde. Bu tablo hem finansal piyasalar hem de reel ekonomi açısından sistemik risklerin artmaya devam ettiğini gösteriyor. 11

Madalyonun diğer taraflarında, ekonomik kırılganlığın giderek siyasal, askeri bir boyutunun görüldüğü görülüyor.

mevcut XIX. yüzyılın sonu Avrupa'sında olduğu gibi, “istila ve direniş” (“büyük yer değiştirme”, “göçmen istilası”) temaları kültürel ve politik söylemlerde yükseliyor. Günümüzde faşist ideolojiler de tam bu noktada parçalanıyor.

2026, kırılgan ekonomik ve militarist eğilimlerin, faşist senaryoların iç içe geçen bir dünya getiriyorken; 12 Thomas Mann'ın 1940'da dillendirdiği “Boyut gerçeği ortaya çıkıyor, eğer faşizm ABD'ye gelirse, özgürlük adı altında yapacaktır,” kehaneti Trump'la sahnede bulunuyor!

Evet, şimdi Fidel Castro'nun, “Eğer insanlığın faşizme karşı kalıntıları kalırsa, onu her yerde yeniden üretecektir”; Buenaventura Durruti'nin, “Hiçbir hükümeti faşizmi yok etmek için ona karşı savaşmaz” ifadelerine dört elle sarılma zamanıdır.

Nihayetinde 1495'te Kristof Kolomb'un, 550 yerli Amerikalıyı köleleştirip, satmak için gemiye yüklediği, 200 köleleştirilmiş insanın gemide öldürüldüğü, köleleştirilmekten zincirlenmiş insanın 50.000 kişinin intihar etmesinden neden olduğu, ya da Rodezya Başbakanı Ian Douglas Smith'e, "Bence sömürgecilik bir şeydi. Afrika'ya medeniyeti yaydı. Ondan önce dilleri, beklediği yerlerde çocukları, okulları, hastaneleri, hatta normal hayatları bile yoktu." Dedirten sömürgeciliğin tüm biçim ve getirilerine “Dur” demek, olmazsa olmazdır.

Zira Charles Bukowski, “Kölelik hiçbir zaman kaldırılmadı, sadece tüm parçalar kolayca genişletildi” derken, Che Guevara şunları ekliyor: “Emperyalizme karşı devrimci, insanlara devrimciye karşı.”

Malum olarak: Venezüella ve Latin Amerika'ya yönelik saldırı püskürtülebilir. Bu da anti-emperyalist yeni bir yükseliş döneminin başlangıcı olabilir.

Elbette Lenin'in, Martí'nin, Bolívar'ın, Che'nin, Fidel'in devrimci demokratikna sarılıp, yeni Vietnam'lar yaratarak.

Bu kolay değildir ve olmamıştır da. Ancak Ho Chi Minh'in, "ABD emperyalistlerinden, ne kadar modern silahlara sahip olanlarsa olsunlar, korkulacak bir şey yok. Sıkıca birleşmiş ve amansızca savaşan bir halk, onları yenmek için mükemmel bir yerdedir", tarihlerini anımsamak krizi yeterince aydınlatacaktır.

ABD: SALDIRGAN YIKIM

Yüzyıllık ABD Saldırganlığıyla müsemma diplomasisi için “Gambot Politikası” hiç değişmedi...

Emperyalist ABD'ye, Fidel Castro'nun, “Hoşlanmadığımız tek şey, tehdit edilmek”, ABD Saldırganlığına karşı birkaç veriye karşı gösterdiği tavrı, ne/ve nasıl olduğunu ortaya koyuyor.

ABD XIX. yüzyıllar boyunca Latin Amerika ve Karayip ülkelerine ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını korumak için doğrudan ya da dolaylı müdahale geleneğine sahip; bu “gelenek” ABD ordusu binlerce Latin Amerikalının ölümüne yol açsa bile! 13

MEKSİKA

Meksika'dan en fazla çekmiş olanların biri. Meksika-ABD savaşı (1846-1848) nedeniyle Meksika topraklarının yüzde 55'ini alırken Washington küresel bir ekonomik güç elde etmeyi sağlayan kapsamlı bir şekilde zengin bir bölgesel hakim oldu; iki okyanusa ulaşım sağlayarak Meksika'nın sahibi olduğu batı topraklarını fethetti. Bu genişleme savaşında yaklaşık 25 bin Meksikalı can kaybetti. Onlarca yılın ardından Meksika bu kez 1914'te Veracuz'u işgal etmek zorunda kaldı, 300 Meksikalı asker, öğrenci ve ABD'deki sivil ordu parçaları hayatını kaybetti.

NİKARAGUA VE HONDURAS

Amerika ki ABD tarafından en çok bölgeye giren ülkeler, Meksika Körfezi ülkeleriydi. Nikaragua'da sürekli işgaller yaşanmış olması (1853, 1854, 1909, 1912-1933) binlerce sivilin katledilmesi ve Washington'un kıtadaki türlerinin en vahşi liderlerinden Somoza'nın diktatörlüğünün dayatması sürpriz değil. Honduras'ta ABD işgallerini birçok kez tecrübe etmek zorunda kaldı: 1903, 1907, 1911, 1912, 1919 ve 1924'te muz bulmakin çıkarlarını koruyabilmek için sivil bölgede hedef alındığı karanlık bir tarih yaratıldı.

PANAMA

Panama ABD askerlerinin birçok kez iniş yaptığı başka bir ülke. 1903 ve 1914 yılları arasında ABD ordusu bugün Trump'ın elinde bulundurduğu Panama Kanalının inşası ve kontrolü için tekrar müdahalede bulundu. Bu müdahalelerin yanı sıra 1989'da Amerikalı askerler, vahşi bir diktatör olan ve ardından ABD ile ilişkileri kötüleşen CIA ile bağlantılı Noriega'yı devirmek için operasyon düzenlendi. ABD'nin işgali 3 binden fazla Panamalının ölümüne sebep oldu.

KÜBA

Karayib ülkeleri de ABD'nin özel ilgilerine dahildi. 1898 ve 1902 yılları arasında Küba (ve Porto Riko) ABD'nin İspanya'ya karşı savaşının parçası olarak işgal edildi. Ayrıca ülkelerde iki ayrı dönemde 8 yıl boyunca müdahalede bulunuldu (1906-1909 ve 1917-1922), ardından ise 1961'de Fidel Castro'nun o dönemde yeni kurulan devrimci rejimi devirmek için Domuzlar Körfezi işgali yasaklandı. Bugün dahi Washington Havana'ya yönelik ekonomik ve ticari ambargo dahil olmak üzere ağır müdahalelerde bulunuluyor, daha birkaç gün önce uluslararası toplum tarafından bu amaçla kınandılar.

HAİTİ

Haiti de benzer şekilde köleleştirilmiş bir halkken özgürlüğü serbest bırakılmış ve ABD tarafından farklı dönemlerde işgal edilmişti: 1915-1934, 1994-1995 ve 2004. Şu anda ABD'yi kontrol etmek için uluslararası bir polis gücü durdurulamıyor, ancak çeteler arası kesintiler durdurulmamış değil.

DOMİNİK CUMHURİYETİ

Amerikan gemileri Haiti'nin sınırlarında da vardı: Dominik Cumhuriyeti iki kez işgal edildi. 1916-1924 yılları arasında ve 1965'te ABD müdahalelerinin doğrudan sonucu olarak 4 bin Dominikli hayatını kaybetti ve Washington'un yaşadığı Trujillo diktatörlüğü döneminde çok daha fazlası öldürüldü. Grenada 1983'te “Kuzey Ordusu”nun işgaline katılan bir başka ülkeydi, yaklaşık 100 Grenadalı ve Kübalı öldürülmüştü.

GÜNEY AMERİKA

Güney Amerika konusunda Amerikan stratejisi farklıydı. 19. Yüzyıl boyunca ABD'nin büyüyen askeri gücünü gösterebilmek için çeşitli müdahalelerde bulunuldu. 1831'de Arjantin'de, 1859'da Paraguay'da, Uruguay'da 3 kez (1855, 1858 ve 1868'de) Amerikan gemileri askeri müdahalelerinde bulunarak sayıları kesilemeyen katliamlar gerçekleştirildi.

Gerçek şu ki XX. yüzyılda Washington Güney Amerika'da çeşitli diktatörlüklere doğrudan destek verdi ve kendi çıkarlarına aykırı bulduğu belli başlı hükümetlere karşı müdahaleleri destekledi. Ayrıca bölgedeki neredeyse tüm uzunluktaki diktatörlük süreçlerini destekledi; Şili'de, Arjantin'de, Brezilya'da, Uruguay ve Bolivya'da (ve bazı Orta Amerika ülkeleri), ayrıca Venezüella, Kolombiya, Ekvador ve Peru'da insan hakları ihlâllerinde bulunan anti-komünist hükümetleri destekledi, bu hükümetler döneminde binlerce insan katledildi.

Kimi tarihe göre, Latin Amerika ve Karayiblerde ABD işgalleri doğrudan 65 binden fazla insanın ölümüne sebep oldu, bunlara Latin Amerikalı askeri personel de siviller de dahil. Ancak bu programlamalar XX. yüzyıldaki askeri diktatörlüklerinin nedeni ölüm ve kayıpların dahil olmadığı, binlerce insanın da bu bölgede lazerin yayıldığı biliniyor.

Eğer Amerikan ordusu Venezüella'ya saldırırsa bu Amerika kıtasının tarihi açısından şaşırtıcı olmayacak. Washington'un küresel jeopolitik gücünü Latin Amerika ve Karayiblerde emperyalistlerin kazancından bu yana tahkim etti. Bu bölgenin Amerikan başkanı James Monroe'ya göre ülkenin jeo-ekonomik ve askeri gücü açısından hayati öneme sahip olması.

Örneğin Karayiblerde emperyalist Saldırganlığa hız veren Trump, şimdi de gözünün petrolü ve nadir element zengini Nijerya'ya dikti. 14 “Hıristiyanlara soykırım var” diyerek askeri müdahaleye hazırlık talimatı verdi.

Venezüella da, Monroe /Donroe doktrini kapsamında sadece bir alt başlık. Petrol yatakları, “Donroe”nun petrol odaklı olduğunu göstermez. Bu “yeni” doktrin diğer Latin Amerika ülkelerini, Kanada'yı ve Grönland'ı da kapsıyor.

Ayrıca Panama ziyaretinde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD bantralı gemilerin Panama Kanalı'ndan ücretsiz olarak bulunması ve kanalın iki yakasında bulunması ve Hong Konglu firmanın işlettiği limanlar yardımının Çinli firmadan alma konusunda bir anlaşmaya vardıklarını iddia etti. 15 Panama Devlet Başkanı ise Çin ile anlaşmaları sürdürmeyi kabulle birlikte ABD'li gemilerin kanaldan ücretsiz geçmeleri iddiasını “Alttan alınamayacak bir yanlış” olarak nitelendirdi! 16

Neresinden bakılırsa bakılsın Harrison Ford'un, "Trump'ın hiçbir politikası yok, sadece kaprisleri var. Bu beni çok korkutuyor. O, statükonunun bir aracı ve dünya cehenneme dönerken o da bolca para kazanıyor", betimlenmesindeki Salgın politikalar '2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi'ne (UGS) kayıtlıyken; Sadece ABD dış politika bakış açısı değil, kapitalizmin küresel evrim açısından küresel bir kopuşa işaret ediyor.

Trump yönetiminin yayımladığı “ulusal güvenlik stratejisi” belgesinde yer alan değerlendirmelerde ABD'nin çıkarlarıyla ilgili belirlemelerin öne çıkarılması, emperyalizm ve emperyalist güçler arası gelişmelere da uygun düşüş.

Ekten de Trump'ın anayasaya aykırı kararnameler çıkartmaya devam etmesi, liberal demokrasinin de ortaya çıktığını ortaya koyuyor. 17

Angela Yvonne Davis'in, “Amerikalıların, bu kadar çok köleliğin var olduğu bir toprak özgürlüğü nasıl toprak olarak adlandırdıklarını anlayamadım” vurgusuyla dile getirildiği gibi.

Gösteri ki: i) Amerikan faşizmi, ABD'yi bir demokrasi olarak değil, beyaz Hıristiyan üstünlüğüne dayanan, ırkçı bir cumhuriyet olarak düşünür. “Kurucu babaların” da köleleri vardı. ii) Bugün faşizm, “sivil haklar hareketi”nin gelişmeleriyle birlikte o bir zamanlar mümkün olan “şey”in yıkıldığını, şimdi “şey”i geri yüklemek için “mutlakiyetçi” bir başkanlık sistemiyle demokrasiden arındırılması mümkündür.

Amerikan faşizmi, işletilen ulus devleti, beyaz/erkek Hıristiyan (etnik ve dini) merkezde merkezileştirerek genişletmek, Amerikan emperyalizmi dışarıda, etnik, mezhepsel çürümeyi “doğal çözüm” olarak dayatmak istiyor. Bu proje şimdi işbirlikçilerini, onlarda ise “yararlı salaklarını” arıyor. 18

ANTİ-EMPERYALİST MUCADELE

Şurası kesin: Ricardo Flores Magón'un, "Asıl yöneticiler kapitalistlerdir; zira yöneticiler, ister başkan ister kral olsun, sermayenin bekçi köpeklerinden başka bir şey değildir", vurgusu sırasında Noam Chomsky'nin, "İnsanlık dünyasında en tehlikeli yerlerde doğru olabilir", belirtilmemesini çağrıştıran durumda saldırgan bir yıkımdan başka bir şey değil, olamaz da!

Onun için de V. İ. Lenin'in, “Sermayenin bütün tarihi şiddet, yağma, kan ve yolsuzluk tarihidir.” 19 “İnsanlığın şevki, emperyalist katliamla kırılamaz. İnsanlık onu yenecektir”… 20

Nikos Mottas'ın, “Uluslararası hukuk diye sunduğu şey, her zaman emperyalist kazançların bir ürünü olmuştur; yalnızca tekelci çıkarlara hizmet ettiği ölçüde hoş görülmüş ve bu işlevi yerine getirmeyi bırakmayı ve bir kenara atılmıştır”…

Che Guevara'nın, “… 'Demokrasinin' aşırı, sömürücü sınıfların diktatörlüğünü temsil etmek için bahane olarak kullanılmasına izin vermemeliyiz.” “Emperyalizmden nefret eden insanı etkili, şiddetli ve seçici bir savaşçı yapar.” Düşmanımız ve tüm Amerika'nın düşmanı, ABD'nin tekelci hükümetidir.” “Emperyalizm dünyanın her noktasında yenilgiye uğratılmalıdır.” “Bu zor zamanların kalplerimizdeki özellikleri yok etmesine izin vermemeliyiz”…

Charles Bukowski'nin, “Demokrasi ve onlara sundukları hizmet hakları tüm o saçmalıklar, sadece sarayları yakmalarını engellemek içindi”…

Bernadette Devlin'in, “Adaletsiz bir sistem doğmuş, bu sistemde yaşlanmaya hazır değiliz”…

Karl Marx'ın, "Eğer fetih azınlığın doğal hakkı ise, çoğunluğun da kendilerinden alınanları geri alma doğal gücü elde etmek için yeterli güç toplaması yeterlidir." “İngiltere'nin Çin'e karşı sürdüğü 'uygarlık savaşının' bir zaman sonra geri tepeceği hep birlikte mevcut.” 21 “Hiçbir bahane altında silah ve mühimmat teslim edilmemelidir; işçileri silahsızlandırma girişimleri, örneğin güç kullanılarak engellenmelidir”…

Malcolm X'in, "Özgürlüğü barışçıl bir şekilde elde edemezsiniz. Sizi özgürlüğüzden mahrum bırakan hiç kimse barışçıl bir yaklaşmayı hak etmez." "O tatlı dilli, uzlaşmacı tavır bırakın. Onlara gerçek duygularınızı seçebilirsiniz. Evlerini temizlemeye hazır değillerse, evlerinin olmaması, evin alev alıp yanması parlaması." “ABD sana karşı olduğu sürece, her zaman iyi bir adam olduğunu ve doğru yolda olduğunu bileceksin.” “Amerika'yı kurbanın hayatından ilerlemek. Ben Amerikan rüyasını görmüyorum, Amerikan kâbusunu tüketmek” “Amerika bir demokrasi değil, bir ikiyüzlülüktür”…

Hugo Chávez'in, “Dünyanın en büyük yıkıcısı ve en büyük tehdidi ABD emperyalizmi temsil etmektedir.” “İmparatorluğun köpekleri havlasın, bu onların işidir; bizim işimiz ise halkımızın gerçek özgürlüğünü sağlamak için savaşmaktır.” “ABD, toplu barışa yönelik ve büyük bir tehdittir.” “İnsanlığı kurtaralım, ABD imparatorluğunu bitirelim”…

Mao Zedong'un, “Eğer ABD'deki tekelci kapitalist gruplar saldırganlık ve savaş politikalarını sürdürmeye devam ederlerse, bir gün tüm dünya halkını onları asacaktır”…

Kim Il Sung'un, “Amerikan emperyalizminin saldırganlık kolları nereye kadar uzanırsa uzansın, ona karşı devrimci mücadele cesurca sürdürülmelidir”…

Martin Luther King Jr.'nin, “Özgürlük, zalimler tarafından asla gönüllü olarak yapılmaz; ezilenler tarafından talep edilmelidir”…

John Steinbeck'in, “Tarihin her sayfasında avaz avaz haykıran bir gerçek: Baskı ancak baskının altında güçlenmesine ve birleşmesine yarar,” 22

William Edward Burghardt Du Bois'nın, “Özgürlüğün bedeli, baskının bedelinden daha ucuz” uyarıları anti-kapitalist bir eyleme dönüştürülmelidir.

Çünkü Ekim Devrimi'nin açtığı yolda proleter devrimler çağın yürürlüktedir ve Tarihin motor sınıfı mücadelesi, devrimin öznesi işçi sınıfıdır, proleterya partisidir.

“Uygarlık Krizi” işçi sınıfının önderlik toplantılarında düğümlenmiştir.

III. Büyük Bunalım şahsında sürdürülemez kapitalizmin yolu açılan cephe(ler), sadece barbarlık değil, aynı zamanda devrimlerin de zeminidir!

Tüm bunlardan dolayı "Çamur yoksa nilüfer de olmaz. En güzel çiçek çamurdan çıkar. En kötü anlarımız, en iyi anlarımızın tohumları olabilir. Bizi katkıya yaramayacak inanılmaz güçlere sahiptir" 23 öngörüsüyle yeniden Leninist "Devrimin Güncelliği" fikri canlandırılmalıdır.

Hem de Rosa Luxemburg'un, “Tarih tek gerçek öğretmendir, devrim ise proletarya için en iyi okuldur.” “Bir değişim gerçekleşmeden önce imkansız olarak algılanır; meydana geldikten sonra ise kaçınılmaz olduğu görülür”…

Friedrich Engels'in, "Almanların yaptığı en büyük hata, devrimi bir gecede mümkün bir şey olarak hayal edilebilirliktir. Aslında devrim, hızlanan koşulların altında kitlelerin gelişimi çok yıllık bir süreçtir!" “Bir devrim, şüphesiz ki var olan en otoriterliğin hakim olduğu; rejimin bir bölümünün, tüfekler, süngüler ve toplar yatıyor, yani otoriter araçlarla, diğer kesime kendi iradesini dayattığı,” 24 tespitlerini anımsayıp toplumsallaştıran ve Ernesto Che Guevara'dan esinlenen devrimci anti-emperyalist mücadele ile… 25

21 Ocak 2026 16:38:55, Muğla.

NOTLAR

* Rojnameya Newroz, Şubat 2026…

1 Joseph Roux.

2 Elon Musk, Temmuz 2020, Twitter

3 Bkz: i) Temel Demirer, “Yeniden Paylaşım Kaosu=Emperyalist Savaş Tehdidi”, Kaldıraç Dergisi, No:251, Haziran 2022… ii) Temel Demirer, “Emperyalist ABD ve Barış”, Görüş21, Mart 2023… temeldemirer.blogspot.com/2023 iii) Temel Demirer, “Sürdürülemezliğin Otopsisi: 'Zırh İçindeki Ölü'…”, Leninist Teori, Kitap Dizi-2, Eylül 2021… iv) Temel Demirer, “Emperyalist Yerkürede Barış (Yalanı) ve Savaş (Gerçeği)”, Kaldıraç, No: 195, Ekim 2017… v) Temel Demirer, “Kapitalist Emperyalist İşgal(ler)”, Kaldıraç Dergisi, No:142, Nisan 2013… vi) Temel Demirer, “Emperyalizm Çağında Barış Savaş Demektir, Savaş da Barış!”, Kaldıraç Dergisi, No: 221, Aralık 2019… vii) Temel Demirer, “Venezüella ve Emperyalizm Konusu”, Rojnameya Newroz, Mart 2019… temeldemirer.blogspot.com/2019 viii) Temel Demirer, “Ukrayna Sadece Ukrayna Değildir ya da “Büyük Fotoğraf”, Görüş21, Nisan 2022… temeldemirer.blogspot.com/2022 ix) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Ukrayna Laboratuvarı: 'Soğuk Savaş' Sonrası, 'Büyük Savaş' Öncesi”, Rojnameya Newroz, Mart 2022… temeldemirer.blogspot.com/2022 x) Temel Demirer, “Devrimci Gençliğin Anti-Emperyalist Mücadelesi: Tarihimiz ve Filistin”, Kaldıraç Dergisi, No:276, Temmuz 2024… xi) Sibel Özbudun-Temel Demirer, “ABD Emperyalizmi ve Venezüella 2019”, Rojnameya Newroz, Ocak 2018… temeldemirer.blogspot.com/2019 xii) Temel Demirer, “Barış (=Hayat) ile Savaş (=Ölüm) Hâli”, 2 Eylül 2016… temeldemirer.blogspot.com/2016

4 İbrahim Varlı, “Aşınan ABD Hegemonyası ve Emperyalizmin Yeni Yönelimleri”, 19 Kasım 2025, s.5.

5 Vijay Prashad, “ABD'nin Namlusu Venezüella'nın Üzerinde”, Birgün Pazar, Yıl:15, No:620, 27 Ocak 2019, s.4.

6 Yusuf Tuna Koç- Mutlu Erol Kahya, “Tüm Latin Amerika'nın Bağımsızlık Savaşı”, Birgün Pazar, Yıl:15, No:620, 27 Ocak 2019, s.3.

7 Ergin Yıldızoğlu, “Muktedir Yapar, Zayıf Çaresiz Katlanır”, 12 Ocak 2026… cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erg

8 Yusuf Tuna Koç, “Korkut Boratav: Çürüyen Emperyalizmin Saldırganlığı”, Birgün Pazar, 23 Kasım 2025, s.13.

9 "Kapitalizm, ekonomik olarak piyasa ekonomi olarak bilinir... Emperyalizm küreselleşme olarak adlandırılır. Emperyalizmin kurbanlarına gelişen ülkeler denir. Fırsatçılığa pragmatizm, ihanete ise realizm denir." (Eduardo Galeano.)

10 Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimimi, çev: Tayfun Ertan, Belge Yay., 2004.

11 Ergin Yıldızoğlu, “2026'ya Girerken Dünya Ekonomisi”, 1 Aralık 2025… cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erg

12 Ergin Yıldızoğlu, “2026'ya Girerken Militarizm ve Faşizm”, 4 Aralık 2025… cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erg

13 Pablo Meriguet, “Askeri Müdahalelerin Karanlık Tarihi”, Birgün, 17 Kasım 2025, s.11.

14 Nadir elementler, görünür bir enerji diplomasisinin merkezinde. ABD ve AB kendi tedarik zincirlerini güvence altına almak için Afrika ve Latin Amerika'da yeni ortaklıklar kurarken, Çin bu bilgilere yatırımlarını artırıyor. Bu da “maden diplomasisi” adı verilen yeni bir güç oyunu doğuruyor. (Tolga Mırmırık, “Nadir Elementlerin Stratejik Hikâyesi”, Birgün, 26 Ekim 2025, s.17.)

Değerli madenler ve nadir toprak elementleri savaşı kızışıyor. Çin ile kapışan Trump, Avustralya ile de anlaşma imzalayıp, “Bir yıl içinde o kadar çok nadir elemente sahip olacaksınız ki şaşıracaksınız” dedi. (“Nadir Toprak Savaşı”, Birgün, 22 Ekim 2025, s.11.)

15 Çin'i sıkıştırma hamlelerini sürdüren Trump, ABD'nin 2021'de Afganistan'daki çekildiğini Bagram Üssü'nü geri almayı istediğini söyledi. (“Afganistan'a Dönüş Planı”, Birgün, 20 Eylül 2025, s.11.)

16 Ertan Erol, “Trump ve Latin Amerika: Monroe Doktrinine Dönüş mü?”, 9 Şubat 2025… evrensel.net/yazi/96380/trump-

17 Trump, ABD Merkez Bankası (Fed) Yönetim Kurulu Üyesi Lisa Cook'u, ipotek sözleşmelerinde yanlış beyanlarda bulunulduğunda görevden alındığını duyurdu. Trump, sosyal medya hesabından paylaştığı mektubunda, Fed kanununun kendisine verilen yetkiye dayanarak Lisa Cook'un görevden başlatılmasının yasal olduğunu belirtti. Daha önce FHFA Direktörü Bill Pulte'nin istifa ettiği kitleyi Lisa Cook görevinden ayrılmayı düşünmediğini açıklamıştı. (“Trump, Fed Üyesi Lisa Cook'u Görevden Aldı”, Yeni Yaşam, 26 Ağustos 2025, s.4.)

18 Ergin Yıldızoğlu, “Amerika'dan İthal Faşizm”, 7 Ağustos 2025… cumhuriyet.com.tr/yazarlar/erg

19 V.İ. Lenin, Toplu Eserler, Cilt: 21.

20 V. İ. Lenin, Halkın Devlet Yönetimine Katılımı Üzerine, çev: Metin Çulhaoğlu, Işık Yay., 1980, s.129.

21 Karl Marx, Çin Üzerine, çev: Mehmet Yurtcan, Günce Yay., 1977.

22 John Steinbeck, Gazap Üzümleri, çev: Ergün İlgin, Halk Yay., 1974

23 David Kessler, Anlam Bulmak, çev: Aycan Başoğlu, Sahi Kitap, s.23.

24 Friedrich Engels, “Otorite Üzerine”… turkiyedireniyor.org/friedrich

25 Che Guevara'nın 1967'de kalema aldığı satırlar mevcuttuğunu koruyor:

"Yankee emperyalizmi karşısında, yalnızca kendini savunmaya kararlı olmak yeterli değildir; dünyanın temeli olan sömürge ve yeni sömürge bölgelerinde, yani destek üslerinde ona saldırmak gerekir. Orada, bir halkın ve gücünün yalnızca savunmayla korunmaya, saldırmaya da görmeliyiz."

“Yankee emperyalizminin kapısında yalnız birist kale olan, askeri yabancı topraklarda, uzak bir kıtada savaşmaya ve kopmaya gönderiyor ve eylemlerinin gerçekleşmesi tam ve alenen üstleniyor; bu meydan okumada, çağımızın büyük sorunu olan Yankee emperyalizmine karşı amansız mücadeleye yönelik bu net durmata, Kongo'daki mücadeleye ulaşmamızın kahramanca anlamı.”

“Zafer, olumlu deneyimlerin büyük bir katılım, ancak yenilgi de öyledir, özellikle de olayın olağanüstü koşulları göz önünde performans: aktörler ve muhbirler, bilinmeyen bir bölgede, başka bir dille hayatlarını riske atmaya giden yabancılar ve onları birleştiren tek şey proleter enternasyonalizm bağlarıdır; bu da modern kurtuluş savaşlarında uygulanan bir yöntemin başlangıcıdır.”

“Başlattığımız bu deneyim boşa gitmemeli ve Uluslararası Proleter Ordusu'nun girişiminin ilk başarısızlığında ölmemeli.” (Ernesto Che Guevara, Afrika Rüyası-Kongo'daki Devrimci Mücadelenin Günlüğü, çev: Saliha Nazlı Kaya, Everest Yay., 2001.)

Ayrıca'deki Afro-Asya Konferansı'ndaki Konuşması'nda da ekler: “Tüm sonuçtan bir sonuç çıkarılmalıdır: Sosyalist ülkelerde, kurtuluş yoluna yeni başlayan ülkelerin kalkınmasına katkıda bulunmalıdır.Bunu, hiçbir şekilde şantaj veya dramatik bir durumda kalmasıyla değil, Afro-Asya halklarına kolayca yaklaşmayla da değil, derin bir Cezayir umuduyla söylüyoruz.

Sosyalizm, hem bireysel düzeyde, sosyalizmin inşa edildiği veya inşa edilmiş olduğu toplumlarda, hem de dünya işleyişinde, emperyalist baskıdan muzdarip tüm halklara yönelik yeni bir kardeşlik anlayışıyla bir bilinç değişimi olmadan var olamaz.

Bağımlı olarak yardım etme sorumluluğuna bu ruhla yaklaşılması genişleyen bir mesafe. Değer kanunu ve değer kanunundan kaynaklanan eşitsiz değişimin uluslararası ilişkiler tarafından geri öğrenildiği günatılan Fiyatlara dayalı olarak işbirliği sağlayan yararlar sağlayan ticaretin gelişmesi hakkında artık konuşulmamalıdır.

Büyümemiş ülkelerin ölçülemez ter ve acılarına mal olan ham madde dünya piyasa fiyatlarından doyurulur ve günümüzün büyük sanayisinde üretilen makinelerin dünya piyasa fiyatlarından satın almak nasıl 'karşılıklı fayda' olabilir? Otomatik fabrikalar mı?

Eğer bu iki ülke grubu arasında böyle bir ilişki kurulursa, sosyalist ülkelerin bir bakıma emperyalist sömürünün suç ortakları kabul edilen standarttır. Gelişmemiş ülkelerle yapılan ticaretin sosyalist ülkelerin dış ticaretinin önemsiz bir bölümü ileri sürülebilir. Bu çok doğru, ancak bu durum söz konusu olduğunda ticaretin ahlâksız olarak ortada olmayanlar.” (Che Guevara, Cezayir'deki Afro-Asya Konferansı'ndaki Konuşması'ndan, 24 Şubat 1965.)

temeldemirer.blogspot.com/2026

ABD-İsrail Devleti ile İran Devleti Arasındaki Savaşta Sosyalist Tavır: İlkeler

Mahmut Boyuneğmez

1. Devlet ile Halkı Ayırmak: Sosyalistlerin muhatabı sermaye devletleri değil, ülkelerin emekçi halklarıdır. Savaşta İran devletinin değil, İran halkının yanında olunmalıdır.

2. İki Sermaye Bloğuna da Taraf Olmamak: Savaş; "çağdaşlık" maskeli bir Yahudi din devleti ve emperyalist bir haydut devlet olan ABD ile "şeriatçı" bir molla rejimi arasındadır. Bu ülkelerdeki rejimler ve devletler kapitalisttir; sosyalistler birini diğerine tercih etmez.

3. Üçüncü Cephe Siyaseti: Emperyalist saldırganlığa (ABD-İsrail) karşı çıkarken, aynı zamanda mevcut baskıcı rejime (Molla rejimi) karşı da mücadele edilmelidir. Halk, bu iki gerici odak dışında kendi bağımsız siyasi hattını (Üçüncü Cephe) kurmalıdır.

4. Emperyalist Saldırganlığı Kınamakla Yetinmemek: Pasif bir "diplomatik kınama" (politisizm) yerine, savaşa karşı her ülkede emekçi halkların öz-gücüne dayanan fiili bir karşı duruş sergilenmelidir.

5. Oportünizm ve Sosyal-Şovenizme Karşı Duruş: Kendi burjuva devletinin arkasında saf tutmak (2. Enternasyonal örneğinde olduğu gibi) bir ihanettir. "İran devletinin zaferini istemek" sosyalist bir görev değil, oportünist bir sapmadır.

6. Yurtseverlik ve Milliyetçilik Farkı: Sosyalistlerin vatan sevgisi (yurtseverlik), o toprağın halkını ve emeğini korumaktır; rejimi veya egemen sınıfın çıkarlarını savunmak (milliyetçilik) değildir.

7. Sınıf Dayanışması: İsrail-ABD ve İran işçi sınıfları birbirinin düşmanı değil, aynı sömürü sisteminin kurbanlarıdır. Savaş, işçi çocuklarının kanı üzerinden yürütülen bir sermaye kavgasıdır.

8. İşgal Durumunda Halkın Direnişi: Zayıf bir olasılık da olsa, İran toprağının doğrudan işgali söz konusu olursa, devletin bekası için değil, halkın kendi yaşam alanını ve geleceğini kendi öz-gücüyle ve organizasyonlarıyla savunması (vatan savunması) esastır.

9. Sınıfın Bağımsızlığı İlkesi: İşçi sınıfı, emperyalizme karşı mücadele ederken "düşmanımın düşmanı dostumdur" yanılgısına düşerek kendi sınıf düşmanı olan yerli gericiliğe veya diktatörlüklere yedeklenmemelidir.

10. Enternasyonalist Bozgunculuk: Savaş halindeki ülkelerin devrimcileri, "önce kendi ülkendeki egemen sınıfı ve savaş makinesini durdur" ilkesiyle hareket etmeli; zaferi kendi devletinin zaferinde değil, uluslararası sınıf dayanışmasında aramalıdır.

11. Barış Talebinin Sınıfsal Niteliği: Barış talebi, sadece silahların susması değil, savaşı çıkaran kapitalist-emperyalist sistemin teşhir edilmesi ve "Halklara barış, saraylara savaş" şiarının yükseltilmesi olarak örgütlenmelidir.

12. Bölge Halklarının Kaderini Tayin Hakkı: Ortadoğu halklarının geleceği ne emperyalist "demokrasi getirme" yalanlarıyla ne de bölgesel teokrasilerin varlığıyla belirlenecektir; çözüm, bölge emekçilerinin ülkelerinde iktidarı devralmalarıyla ve kuracakları "Ortadoğu Sosyalist Federasyonu" gibi devrimci bir hedefte aranmalıdır.

13. Kadın ve Ezilen Kimliklerin Mücadelesiyle Bağ Kurmak: İran örneğinde olduğu gibi, molla rejimine karşı yürütülen kadın özgürlük mücadelesi veya ezilen ulusal kimliklerin talepleri, anti-emperyalist mücadeleden koparılamaz; bunlar sosyalist devrimin asli unsurları olarak görülmelidir.

14. İran’daki Aktif Toplumsal Hareketlenme Durmamalı: İran’daki toplumsal mücadeleler savaş nedeniyle ivme yitirmemeli, boykotlar, grevler, isyanlar ve çeşitli eylemlere devam etmelidir. Öncü yapıların yol göstericiliğinde kitlelerin organizasyon kapasitesi artırılmalıdır.

15. Anti-Militarist Somut Eylem: Savaş bütçelerine, silah fabrikalarına ve lojistik hatlarına karşı somut grev ve boykotlar örgütlenmelidir. "Savaşı durdurmak" pasif bir slogan değil, fiili bir sınıf görevi olarak ele alınmalıdır.

16. Tarihsel Derslerin Güncelliği: 1. Dünya Savaşı’nda sosyal-şovenizme kapılan partilerin ihanetini unutmamak; Zimmerwald ve Kienthal konferanslarının enternasyonalist ruhunu bugüne taşımak, her sosyalistin temel sorumluluğudur.

17. Proleter Enternasyonalizmin Örgütsel İfadesi: Savaş koşullarında bile, farklı ülkelerdeki devrimci işçiler arasında koordinasyon komiteleri kurmak; ortak bildiriler çıkarmak, sınır ötesi dayanışma eylemleri gerçekleştirmek ve gelecekteki Ortadoğu Sosyalist Federasyonu’nun nüvelerini şimdiden oluşturmak gereklidir.

18. Gençlik ve Kadınların Devrimci Rolü: Savaşın en büyük yükünü çeken gençlerin ve kadınların, "vatan savunması" yalanıyla cepheye sürülmesine karşı çıkılmalı, onların özgürlük talepleri anti-emperyalist ve anti-kapitalist hatla birleştirilmelidir.

19. Kapitalist-emperyalist Dünya Sistemi Yıkılmadan Barış Mümkün Değil: Kalıcı barış ve halkların kurtuluşu, ancak dünya ölçeğinde kapitalizmin yıkılması ve devrimci dönüşümüyle mümkündür; sosyalistler her güncel gelişmede bu sistemin kökünü kazıma hedefiyle hareket etmelidir.

20. İdeolojik Hegemonya ve Medya Dezenformasyonuyla Mücadele: Savaşın yarattığı milliyetçi histeriye ve her iki kampın (emperyalist blok ve bölgesel gericilik) yürüttüğü kara propagandaya karşı, sınıfın bağımsız yayın organları güçlendirilmeli; işçi sınıfının zihni bulandırılmadan, gerçek düşmanın "içerideki" sömürücüler ve aynı zamanda “dışarıdaki” emperyalist devletler olduğu hakikati kitlelere taşınmalıdır.

marksistarastirmalar.blogspot.

"Ne zaman bir devlet yöneticisi Tanr'dan bahsederse, halkını bir kez daha soyup soğana çevirmeye hazırlandiğından emin olabilirsiniz."

Mihail Bakunin

Solcu Entelektüeller ve Kürtler: Edward Said, Hamid Dabashi ve Tarık Ali Örnekleri, Barzoo Eliassi

Temmuz 2013

Sol görüşlü entelektüellerin söylemlerinin en belirgin özelliklerinden biri de Ortadoğu’daki birçok kötülüğün kaynağı olarak Batı güçlerini suçlamaktır. Bu kötülükler genellikle emperyalizm, siyonizm, sömürgecilik, neoliberalizm, işgâl, mezhepçiliğin körüklenmesi, savaş, ekonomik sömürü gibi kavramlarla ifade edilir.

Bu solcu duruş, Ortadoğu bağlamında daha belirgin hale gelir. Edward Said, Tarık Ali ve Hamid Dabashi gibi yazar ve akademisyenler, sıklıkla ve seçici bir şekilde Filistinlilerden yana tavır alırken ABD ve İsrail’e karşı dururlar. Ancak Ortadoğu’daki büyük Kürt nüfusunun maruz kaldığı etnik ayrımcılık, soykırım, dilkırım ve kültürel asimilasyon gibi siyasi mağduriyetleri nadiren işlerler.

Günümüzde Ortadoğu’nun sınırlarının keyfi olarak çizilmesinden esas olarak İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler sorumlu olmasına rağmen, Kürtlerin egemen ötekilerinin İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar veya İsrailliler değildir; Kürtlerin egemen ötekileri Türk devleti, İran devleti, Suriye devleti ve yakın zamana kadar Irak devleti olduğunu belirtmek son derece önemlidir. Bu devletler Kürt nüfusunu kültürel, siyasi ve ekonomik olarak boyunduruk altına almıştır.

Sol entelektüellerin ve yazarların büyük bir kısmı Filistin hareketi gibi bazı ulusal hareketleri anti-emperyalist, ırkçılık karşıtı, sömürgecilik karşıtı bir hareket olarak mest edici kılmaya devam ederken kimileri de Ortadoğu’daki Kürt ulusal hareketlerini belirli devletlerin iç sorunları olarak marjinalleştirme ve susturma eğilimindedir. Onlar ki Kürt kimliğinin tarihsel dayatmalarla gerçekleşen parçalanmışlığını da görmezden geliyorlar.

Bu entelektüeller (örneğin Tarık Ali ve Hamid Dabashi) mevcut otoriter devletlerin egemenliğini sürdürmeyi (ki bunlar kendi başlarına emperyal ve sömürgeci yapılardır) desteklemekten ziyade onları değiştirmekten veya Kürtlerin ulusal haklarını savunmaktan yanadırlar daha çok.

Dahası, Kürt ulusal hareketleri sıklıkla Ortadoğu devletlerine karşı emperyalist ve Siyonist komploların vekilleri olarak görülüyor. Bu söylem İran, Irak, Suriye ve Türkiye tarafından Kürtlerin politik, ekonomik ve kültürel haklarına ilişkin taleplerini reddetmek için kullanılageldi.

Noam Chomsky, Harold Pinter ve Dario Fo gibi muteber solcu yazarlar ve entelektüeller, Ortadoğu’daki farklı ezilen grupların durumunu temsil ederken Tarıq Ali, Edward Said ve Dabashi’den çok daha tutarlı ve kapsayıcı oldular.

Aynı zamanda güçlü bir Filistin yanlısı ve merhum Said’in dostu olan Naom Chomsky, hem Kürtlere karşı uygulanan vahşi Türk siyasasını, hem de Türkiye ile yapılan Amerikan silah ticaretini mütemadiyen eleştirdi. Aynı şekilde Harold Pinter çok erken bir dönemde Apartheid Karşıtı hareketle ilişki kurdu ve 2003’te ABD liderliğindeki Irak işgâline karşı sert bir muhalif kesildi, lakin aynı zamanda Kürtlerin dil haklarını savundu ve bu da onu Türkiye’de istenmeyen bir adam (persona non grata) haline getirdi.

İtalyan tiyatrocu ve politik aktivist Dario Fo da Türk basınına şu şekilde seslenmişti: “Kürdistan yaşıyor. Kimliği çalınan; Türkiye, Irak ve Avrupa’da mülteci durumuna düşürülen 35 milyon insanın her birinin zihninde Kürdistan yanıyor. Newroz ateşinde ve 12 bin politik tutsağın tecrit hücrelerine gömüldüğü cezaevlerinde yanıyor ve yaşıyor. Kayıpların hatıralarında, kaybedilenlerin yara izlerinde ve işkence görenlerin yara izlerinde yaşıyor. Kürdistan, Batı dünyasının terörizm dediği halk direnişinin dağlarında yanıyor ve yaşıyor.”

Chomsky, Pinter ve Fo’nun aksine Edward Said sadece Arap egemenliğindeki iki devlet olan Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt ulusal haklarını marjinalleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Saddam Hüseyin rejiminin 1980’lerde Irak’taki Kürtleri gazla öldürmesi (Halepçe Soykırımı) durumunda da apolojist (mazeret bulucu, bahane geliştirici) bir yaklaşım sergiledi. Said’in CIA tarafından yazılmış bir rapora güvendiği tek zaman, Saddam’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığına dair haberlerin doğruluğu konusunda şüphe uyandırdığı ve bu vahşetten İran ordusunu sorumlu tuttuğu zamandı. Said, London Review of Books’ta “Irak’ın kendi vatandaşlarını gazla öldürdüğü iddiasının sık sık tekrarlandığını” belirtti. Said’e göre Kürtlerin Saddam Rejimi’nin kimyasal silahla öldürülüşü “en iyi ihtimalle bu belirsizdi.” Şaşırtıcı bir şekilde Said’in vardığı sonuç, Irak’taki Kürtlere ve Şiilere karşı işlenen vahşetlere dair uluslararası kamuoyunun susturulması konusunda Amerikan çıkarlarıyla örtüşüyordu. Said’in pozisyonunun evrenselliği, gayri-ihtiyarı veya kasten, şiddetli bir Arap kimliği savunucusu (Baasçı) olan Saddam Hüseyin’in otokratik rejiminin yanında yer almasından ötürü özel bir mahiyet teşkil ediyordu.

Post-kolonyalızm veya sömürge sonrası akademik çalışmalar Said’den büyük ölçüde etkilendiği için bu durum birçok sömürge sonrası düşünürü, Siyonizm’e karşı taraf olmak ve Filistin hareketini sol gündemin ve anti-emperyalizmin sembolü olarak yazmak için Said’in ayak izlerini takip etmeye yöneltti.

Benzer bir şekilde Hamid Dabashi, “Iran: A People Interrupted” (İran: Kesintiye Uğramış/Tamamlanmamış Bir Halk) adlı kitabında İran’ın son iki asrını akademik hayalperestlik ve kozmopolit bir İran umuduyla dolu olarak tanımlayan bir hikâye anlatır. Ancak aynı zamanda Fars ırkçılığına eleştirel bir yaklaşım sergilediğini iddia ederken tutarlı bir duruş sergilemez.

Dabashi’nin kitabında Fars ve İranlı terimleri birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanılır. Ayrıca Fars dilinin evrensel konumu, dayatılan kültürel asimilasyon ve sembolik şiddetin bir sonucu olarak sorgulanmaz.

İran tarihindeki Kürtlerin ahvali hakkında ise Dabashi, Kürtlerden bahseder ve 1970’lerin sonlarında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana İran tarihinin siyasi sahnesine Kürtlerin sekiz defa nasıl izaha sığmaz bir şekilde girdiklerini ifade eder.

Dabashi’nin Kürtleri temsili de sorunludur, çünkü Dabashi’nin zihniyetinde Kürtlere siyasi şikâyetlerini dile getirme hakkı ya da alanı asla verilmez. Bunun yerine onlardan duygusuzca “özerklik için savaşan” (sayfa 165) veya “Kürtlerin ayrılıkçı hareketi” (166) ve sözde kozmopolit bir İran ulusunu İranlılar için bölücü ve yenilgiye uğratıcı sonuçlar doğuracak bir kabile oluşumuna indirgeyebilecek “ulus-altı”, “alt-ulus”, “aşağı ulus” (258) oluşturan bir grup olarak bahsedilir.

Dabashi, kozmopolit bir İran kültürünü hayal etmeye çalıştığında Kürtler ve İran hakkında tamamen anlaşılmaz ve herhangi bir eleştirel okuyucuyu şaşkına çevirebilecek ifadeler öne sürer: “Eğer Kürtler, İran, Türkiye, Irak ve Suriye’den toparlanır ve tamamen Kürt olan bir ülke kurarlarsa, etnik olarak temizlenmiş bir ulus-devlet kâbusu, şu anda İran’ı yöneten din adamlarına dayalı aşiretçilik modelini yalnızca daha da kötüleştirecektir,” ve “Bir ulus-devlet olarak İran, siyasi kurumlarının başarılı bir şekilde İslamlaştırılmasından çeyrek yüzyıl sonra bile bu kozmopolit siyasi kültürün mekânı olmaya devam ediyor.”

Dabashi, Kürtlerin ulus-devlet kurma iddialarını, iddiaya göre bir “kâbus” veya “etnik temizlik”e yol açacağı için retorik olarak da cezalandırıyor. İnanılmaz bir şekilde, Dabashi’nin anlatımında Kürtlerin siyasi egemenlik mücadelesi de İran’daki din adamlarının iktidarını sürdürmekle suçlanıyor. Bu yüzden Dabashi’nin Kürtlerden dolaylı olarak istediği şey, onların muhalefetini bastırmaları ve İran’daki Fars olmayan gruplara ayrımcılık yapan Fars yönetimine itiraz etmekten kaçınmalarıdır.

Dabashi, İran’dan kozmopolit bir siyasi kültür alanı olarak bahsediyor ve bu hatalı çıkarım, Fars kültür emperyalizminin Fars olmayan gruplara kültürel utanç aşıladığı ve Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim koymalarını veya anadillerinde eğitim almalarını yasakladığı İran toplumunun gerçekliğinden onun ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor.

Eğer bu eşitsizlikler İran’ın sözde kozmopolit siyasi kültürünün bir sonucuysa, o halde kozmopolitizm Fars egemenliğini gizlemek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildir.

Açıkçası Dabashi için dünyanın çoğunluğunun ulusal haklardan yararlanması ve bu arada vatansız Kürtlerin yüzüne milliyetçilik hakkında yıkıcı ve suçlayıcı söylemler fırlatmak doğal görünüyor. Bu iğrenç çifte standart, alt grupların, madun halkarın milliyetçilikleri, uluslarını bayraklaştırdıklarında ve egemen ulusların elde ettiği ve tekeline aldığı şeyi başarmayı arzuladıklarında tamamen sorunlu hale getirildiğinde ve yapıbozuma uğratıldığında görünür hale geliyor.

Madun grupların milliyetçiliğinin ayrılıkçılık yarattığı varsayılırken egemen grupların milliyetçiliklerinin farklılıklar arasında sosyal uyum, kardeşlik ve birlik yarattığı savunulmakta, ancak gerçekte siyasi, kültürel ve ekonomik eşitsizlikler açısından büyük siyasi uçurumlar yaratmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tarık Ali, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter hükümetine karşı mücadele etme cesaretini gösteren ve tüm Avrupa kıtasında umutları ateşlediği varsayılan “Türkleri” destekleyen bir video yayınladı. Bu protestoları (Gezi Protestoları) küçümseyici bir tavırla İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yaşananlarla karşılaştırıyor ve tanınmış Avrupalıları normatif bir karşılaştırma noktası ve ölçüt haline getiriyor. Oysa Ali’nin pozisyonunu ciddi bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor. (Avrupa-merkezlilik eleştirisi yapılıyor burada.)

Ali’nin bahsettiği Türkiye’deki otoriter rejime karşı son on yılda binlerce Kürt genci, sivil toplum hareketleri ve gösteriler yoluyla direniş gösterdi. Bu gösteriler sırasında polis şiddeti ve hapis cezalarıyla acımasızca bastırıldı.

Peki Tarıq Ali neden o Kürtlerden hiçbir zaman cesur insanlar olarak bahsetme lüzumu görmedi!?

Kürtlerin direnişleri ve protestoları, Ali’nin sol, Filistin ve emperyalizmle ilgilenen makalelerinin, metinlerinin, kitaplarının satır aralarında küçücük de olsa bir yer bulabildi mi!? Tarıq Ali’nin Kürtlerin toplumsal mücadeleler tarihine bu ilgisizliğini neyle izah etmeli!?

Kürtler protesto ettiklerinde aşırılık yanlısı, terörist, ayrılıkçı, bölücü, bozguncu olarak görülüyor, çünkü protestolarının sadece Kürtlerin kolektif çıkarlarını yansıttığı iddia ediliyor. Hükümet karşıtı protestolara tam olarak katılmadıklarında yahut kısmen katıldıklarında ise mevcut rejime itaat ettikleri ya da uyum gösterdikleri düşünülüyor.

Ali, Dabashi ve Said’in entelektüel konumları, tarafsız veya kimlikçi olmadıklarını gösteriyor, ancak konumları etnik, kültürel, ideolojik ve politik olarak konumlandırılmış dünyayı görmenin belirli bir yolunu yansıtıyor. Konumları “evrensel bir evrenselcilik” iddia edemez, ancak belirli çıkarlara hizmet eden “belirli bir evrenselcilik” iddia edebilir.

Said’in sözümona eleştirel bilinci, Kürtlere karşı işlenen zulmü dile getirmekte başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda gerçekleri çarpıtmış ve baskıcı bir güce boyun eğmiştir. Paradoksal bir şekilde Said bir entelektüelin rolünü “iktidara karşı hakikati söylemek” olarak tanımlar. Said’in bu çarpıtması, Kürtlerin Ortadoğu’daki siyasi durumu hakkında yeterli bilgi ya da birikime sahip olmamasına bağlanarak temize çekilemez ve masumlaştırılamaz. Ne de olsa cehalet asla masum değildir, ancak dünyadaki eşitsizlikleri sürdüren iktidar yapılarıyla uyumlu olduğunda cehalet onaylanır.

Belki de Kürtlerin Tarıq Ali ve Dabaşi tarafından evrensel hakikatlerin ve değerlerin temsilcisi olarak büyülü hale getirilip kutlanması istiyorlarsa, “ABD ve İsrail’e ölüm” ve/veya “ Kahrolsun kapitalizm, neoliberalizm” diye bağırmaları gerekebilir; işte o zaman Ali’nin ve Dabaşi’nin nazarında Kürtler, cesaret ve gerçek direnişe dair sol söylem kulübünde hüsnü kabul görebilirler.

Not: Bu metin, Serdar Taş tarafından yapay zekâ tabanlı çeviri programı olan Deepl’ın editlenmesiyle Türkçeye kazandırılmıştır.

*Barzoo Eliassi kimdir?

Kendisini şöyle tanıtıyor:

“Sosyal hizmet alanında doktora derecesine sahibim (2010) ve Linnaeus Üniversitesi’nde doçent olarak lisans ve lisansüstü düzeyde dersler veriyorum. Araştırma alanım Orta Doğu ve Batı Avrupa toplumlarında etnik ilişkiler, sosyal politika, sosyal hizmet, Kürt ve Filistin diasporaları, vatandaşlık ve çok kültürlülük ile ilgilidir. Linnaeus Üniversitesi’ne katılmadan önce 2011-2013 yılları arasında Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yaptım. 2014 yılında Oxford Üniversitesi Uluslararası Göç Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştım ve burada İsveç ve Birleşik Krallık’taki Kürt ve Filistin diasporaları arasında araştırmalar yürüttüm.

Lund Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları alanında iki yıllık uluslararası disiplinlerarası yüksek lisans programında ve Linnaeus Üniversitesi’nde sosyal hizmet programında lisans ve lisansüstü dersler verdim. 2019-2021 yılları arasında sosyal hizmet yüksek lisans programında program koordinatörü olarak çalıştım. 2015 yılında, York Üniversitesi tarafından Göç ve Hareketlilikler alanında liderlik etme potansiyeline sahip olduğu kabul edilen, yeni ortaya çıkan istisnai araştırmacılar için Kanada Araştırma Kürsüsü (Tier 2) olarak aday gösterilmem teklif edildi. Ağustos 2022’de Kanada York Üniversitesi’nde sosyal hizmet alanında tam profesörlüğe terfi ettim.

Öte yandan 27’den fazla uluslararası akademik dergi için hakemlik yaptım ve Routledge, Palgrave, Sage ve Ashgate için kitap önerilerini inceledim. Ayrıca aşağıdaki dergi ve kitap serilerinin yayın kurulu üyesiyim:

Journal of Qualitative Social Work

Education Sciences

International Editorial Advisory Board for Journal of Ethnic and Cultural Studies

The International Editorial Advisory Board for International Institute for The Study of Kurdish Societies (IISKS)
The International Advisory Book for the book series Postcolonial Matter/Materia Postcoloniale, UNIOR

vivalavida100.wordpress.com/20

“Demokratik Toplum” Bir Toplum Modeli
Olabilir mi?

Elias Nin

Bu sorunun cevabını doğru verebilmek için evvela “Toplum Modeli Nedir?” sorusunu cevaplamak gerekir. Toplum modeli, iktisadi yapı, üretim ve mülkiyet ilişkileri, bütün bunların sınıfsal karakteri gibi unsurların bütününü kapsar. Tarifi de bunlar üzerinden yapılır.
Mesela köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplum modelleri, önermeleri tarif edilirken, isimlendirilirken bu gerçeklikten hareket edilmiştir.
Demokrasi ve demokratik olmak ise bir toplum biçimi değil, bir yönetim, ilişki biçimidir. Toplum ya da topluluk içi ilişkileri, topluluğun, bireylerin devletle olan ilişkilerini ifade eder bir tür hukuktur.
Demokrasi bir üretim tarzı, iktisat modeli olmadığından, “Demokratik toplum” da tek başına bir toplum formasyonu değildir.
En genel anlamıyla demokrasi olarak bir yönetim biçimidir. Siyasal katılım: Temsil hakkı, eşit yurttaşlık, çoğulculuk, katılımcılık gibi prensipleri içerir. Siyasi bir kavramdır, siyasal rejim biçimidir.
Öcalan aracılığıyla Kürtlere yutturulmaya çalışılan “Demokratik Toplum” önermesi, bir toplum ya da uygarlık modeli değil, mevcut devletin yeniden yapılandırılması, ötekileştirerek düşmanlaştırdıklarını kendi bünyesine katması operasyonudur.
Kabaca verilen mesaj şudur: Türk, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Süryani, Laz, işçi, patron benzeri ayrımları bir kenara bırakarak hep birlikte Türkiye olunmalıdır.
Bunun için önerilen çözüm de bütün aidiyetlerin TC’nin eşit yurttaşları olarak kabul edilmesidir.
İyi de bu önerilen eşyanın tabiatına aykırıdır. Şöyle ki; eşit yurttaşlık tam bir burjuva safsatadır zira emek ve kadın sömürüsünün olduğu, insanların eşit imkana sahip olmadığı, Türk’ün olduğu gibi, Kürt’ün de kendi devletini kurma hakkının olmadığı, konuşulan dillerin eğitim dili olmadığı, İslam’ın devletin resmi dini olarak kabul edildiği koşullarda eşit yurttaşlık sadece bir aldatmacadır.
Burjuva hukukunda eşit yurttaşlık, aynı ulusun mensuplarının yasalar karşısında eşitliği demektir ama bu da kısmen mümkün olmaktadır, büyük ölçüde aldatmacadır.
Elon Musk da Harlem'de yaşayan işçi ya da işsiz de ABD vatandaşıdır, bunların eşit yurttaş oldukları iddia edilebilir mi?
Cem Boyner de Erdoğan iftar sofrasına misafir olduğu gecekonduda oturan insanlar da Türk vatandaşıdırlar, bunların eşit yurttaşlar oldukları iddia edilebilir mi?
Kapitalist toplumda yurttaşlar eşit olmaz, kişi ne kadar şeye sahip ise o kadar hak sahibidir.
Bir başka husus ise şudur: Safsata da olsa eşit yurttaşlık, aynı ülkenin vatandaşları tarafından talep edilebilir ya da aynı ülkenin vatandaşlarına vaat edilebilir.
Mesela İstanbul’daki Kürtler eşit yurttaşlık talep edebilirler ama Kürdistan’daki Kürt eşit yurttaşlık talep edemez zira Kürdistan Türkiye değildir, dolayısıyla da oradaki Kürt de sömürgeci devletin eşit yurttaşı olmayı talep edemez. Bunu talep etmek, Kürdistan’ın ayrı bir ülke, TC’nin orada işgalci bir devlet olduğu gerçeğinden vazgeçmek, işgali meşrulaştırmak demektir.
Öcalan üzerinden dillendirilen “Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Toplum” benzeri önermelerin maksadı, 100 yıl boyunca zor yoluyla Türk cumhuriyetine entegre (asimile) edilemeyen Kürtleri sisteme eklemlemek, ulus olması bakımından Türklüğün tepesinde bir tehdit olarak duran Kürtlüğü tehdit olmaktan çıkarmak, en nihayetinde de sömürgeciliği meşrulaştırmaktır.
“Demokratik Toplum” önermesi, Kürtlüğün ebediyen tasfiyesidir, son 100 yılın en büyük tuzağıdır, bunun koşulsuz reddedilmesi ve teşhir edilmesi şarttır.

instagram.com/p/DVQon4eCPL7/?i

"Para mahremiyet, sessizlik satın alır. Ne kadar az paranız varsa, o kadar gürültülü olur; duvarlarnnız ne kadar inceyse, komşularınız o kadar yakındır. Zengin birinin evine veya dairesine girdiğinizde fark edeceğiniz ilk şey, ne kadar sessiz olduğudur."

—Fran Lebowitz

"Günümüzde insanlar artık sefalet tarafindan değil, tüketim tarafından kuşatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, bir başka bir biçimde de olsa, insanlar kendilerini gün boyu çalışmaya, fazla mesai yapmaya, işe bağlı kalmaya zorlayan (bir ev, mobilya... satın almışlarsa) bir borç sistemi için sürekli kapatılmışlardır."

Michel Foucault

Ama varoluşsal yargılar söz konusu olduğunda, insanlık genel olarak kendisi ve bu dünyadaki durumu hakkında sarsılmaz derecede olumlu bir kanaate sahiptir ve özbilinçli hiçlikler yığını olmadıkları konusunda da kararlı bir güven içindedir.

THOMAS LİGOTTİ

İrade, yaşam kitabından sonsuza dek silinmek ve varlığının en mahrem çekirdeğini tamamen kaybetmek ister...

Philipp Mainländer

Var olmamanın, süper-varlığa tercih edilmiş olması gerekir, aksi takdirde Tanrı kusursuz bilgeliğiyle bunu seçmezdi.

Philipp Mainländer

İnsan, kendinin bilincinde olan bir güçtür; bu yüzden gücün özü, anlaşılmak üzere o bilincin içinde bulunmalıdır.

Philipp Mainländer

Hayatın değersiz olduğu bilgisi, tüm bilgeliğin çiçeğidir.

Philipp Mainländer

Milliyetçilik Nedir? Milliyetçiler Neden "Saçma" Şeylerle Uğraşır? Cacık, Pastırma ve Kahve Savaşı

youtu.be/vptHsec9nQg?si=0QbYA2

Evrenin sırları için geri sayım: CERN’de kritik eşik aşıldı

CERN, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı tarihte eşi görülmemiş bir seviyeye taşıyacak HiLumi LHC projesinde kritik bir eşiği aştı. Yeraltı sistemlerini birebir kopyalayan 95 metrelik test hattı, eksi 271 derecede ilk kez tam ölçekli olarak çalıştırıldı.

birgun.net/haber/evrenin-sirla

Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.

Yervant Özuzun

Anatolian Armenians

Yazının İcadından Binlerce Yıl Önce Başka Bir Sistem Geliştirilmiş

Yaklaşık 40.000 yıl önce yaşayan avcı-toplayıcılar, yazı i̇cat edilmeden çok önce i̇şaretlerden oluşan bir sistem geliştirmiş.

arkeofili.com/yazinin-icadinda

"Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekerek ölüyorsa ve Tanrı buna seyirci kalıyorsa ben böyle bir Tanrı'ya inanmıyorum."

F. Dostoyevski

Her otorite kendini kalıcılaştırma eğilimindedir: bu nedenle toplumsal devrim, yeni bír yönetici sınıfın doğmasını engellemelidir.

Antonio PELLICER PARAIRE

"Hepiniz yok oluşu bulacak ve kurtulacaksınız!"

Philipp Mainländer

'Şeytan, insanı uykusundan uyandıran, ona kendi özgürlüğünü ve insanlık onurunu kazandıran, onu kendi aklını kullanmaya zorlayan ilk varlıktır. '

Mikhail Bakunin

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.