Roboski Katliamı’nın 14.Yılı: Roboskî em ji bîr nakin!
Şırnak’ın Roboski köyünde 19’u çocuk 34 kişi TSK’ya ait savaş uçaklarından atılan bombalarla katledildi.
https://www.instagram.com/p/DSzIM_qjYt6/
Roboski’yi Doğru Anlamak
Elias Nin
Roboski, kendinden önceki ve sonraki acılara karışarak kanamaya devam ediyor, uzun yıllar da kanamaya devam edecek, etsin de zira hafıza tam da budur, böyle oluşur.
Hafıza, acıyı unutmamak, onun yasını tutmak değil, onu siyasallaşmış bir tarih bilincine dönüştürmektir.
Acı ve yas iyidir ama zamanla melankoliye, acıdan beslenme haline yol açar, aşmak lazım.
Olması gereken, acıyı bağımsızlık tutkusuna, ulusal bir hafızaya, bilince dönüştürmektir.
Ulus olmak da Roboski’den kalan yaraya saygı da bunu gerektirir.
Devlet ve o tarihte devletle kol kola Kürtleri “iyi yurttaş” yapmaya çalışan PKK ve HDP tam da bundan dolayıdır ki Roboski katliamının ulusal karakterini ve ulusta yol açacağı devrimci kırılmayı önlemek için seferber oldular. HDP adına konuşan Demirtaş şu açıklamayı yapıyordu:
“Hükümetten bu konuda tek bir özür, Başbakan’dan üzüntü sözcüğünü bile duymadık.”
Bu açıklamanın maksadı, meseleyi ulusal karakterinden soyutlaştırarak işlenmiş bir kusur olarak göstermekti. Öcalan’ın talimatı bu yöndeydi: “Roboski olayının üzerine fazla gidilmesin.”
Sivil toplum örgütleri de üzerine düşeni yapmakta gecikmemişti:
“Devlet kendi topraklarını, kendi vatandaşını bombaladı! Sorumlular hesap versin!”
(Barış İçin Akademisyenler)
Bu açıklamanın tercümesi şuydu: Roboski’de katledilen 34 Kürt, kendi ulusal kimliklerinden yoksun, defnedilecekti, öyle de oldu.
Katliam davasının uluslararası mahkemelerde görülmesinin de engellenmesi gerekiyordu.
Bu görev Meral Danış Beştaş’a verildi. Danış, uluslararası mahkemenin istediği eksik belge ve delillerin zamanında sunmadı ve dava kapatıldı.
Roboski katliamında aileden çok sayıda ölü veren Encü ailesine de “kan parası” yerine HDP kontenjanında bir milletvekilliği verildi.
Roboski Katliamı bize bir kez daha şunu gösterdi: Kürt bağımsızlığının en önemli engeli iç kuşatmadır, İmralı, Kandil, HDP/DEM siyaseti ve onun etrafına kümelenmiş rant guruplarıdır (akademisyenler, yazarlar, imamlar, gazeteciler, sinemacılar vd.).
Bu siyasi proje etkisiz kılınıp, Kürdistan’ın bağımsızlığını esas alan siyasi bir irade inşa edilmeden Roboski doğru anlaşılamaz.
Tarihin en gürültülü sesi: Binlerce kilometre öteden bile duyuldu
https://www.sozcu.com.tr/tarihin-en-gurultulu-sesi-binlerce-kilometre-oteden-bile-duyuldu-p277176
Bermuda'da keşfedilen gizemli yapı aslında ne?
Jeologları onlarca yıldır şaşırtan soru şu: Bermuda, çevresindeki okyanus tabanına göre neden adeta 'yüzüyor' gibi duruyor
https://tr.euronews.com/green/2025/12/18/bermudada-kesfedilen-gizemli-yapi-aslinda-ne
Türkiye Niye Tıkanıyor? Kürt Meselesi, Muhalefet ve Kuruluş Kodları
VIA ÖZEL'de Alin Ozinian'ın konuğu Siyaset bilimci Dr. Herkül Millas
Herkül Millas ile geçen yılki sohbetimiz: • İstanbullu Rumlar: Mil...
Türkiye neden yıllardır “düze çıkamıyor”?
Bu soruyu sloganlarla değil, büyük resimle konuşuyoruz. Siyaset bilimci Dr. Herkül Millas ile Türkiye’nin dünyadaki yerinden Doğu–Batı gerilimine, “Batı’sız gelişme mümkün mü?” tartışmasından kuruluş kodlarına, Kürt açılımı ve yurttaşlık meselesinden muhalefetin yapabileceklerine kadar uzanan geniş bir çerçeve kuruyoruz.
Türkiye’nin Türkiye dışındaki beyin gücü ve diaspora potansiyeli, “Batı batıyor mu?” sorusu, Batı’da yükselen milliyetçilik ve göçmen karşıtlığı, Trump ve ABD politikası ve son olarak 2025 Türkiyesi tablosu…
https://youtu.be/Y2SC-US0b8I?si=g4Qls3Uru38bKEeZ
Tarihçi Ayşe Hür’den “süreç” eleştirileri: “Sandalye devrilecektir, çünkü..."
Devlet-Öcalan pazarlığını ifade eden “süreç” konusunda eleştiri hakkını soldan, ama bağımsız bir konumdan bakarak özgürce kullandığı için özellikle Kürt siyasetinn temsilcilerinin hakaret ve aşağılama dolu saldırılarına maruz kalıyor Ayşe Hür.
Yakın bir zamana kadar Kürtlerin haber/yorum kanalı Artı TV’de tarih programları yapmaktaydı — adeta el üzerinde tutulmaktaydı. Şimdilerde ise herhangi bir yayın organında yazmıyor.
İktidarın “Terörsüz Türkiye”, Kürt Siyasal Hareketi”’nin “Barış”, milliyetçi Türk siyasilerin “İmralı Projesi” dediği, her kesimin kendi niyetine göre anlayıp yorumladığı opak “süreç” veya gelişmeler zincirine dair sosyal medyada dile getirdiği görüşleri nedeniyle şeytanlaştırıldı, hedef gösterildi bu tarihçi, araştırmacı ve siyaset yorumcusu.
Epeydir suskundu. Küskün ve öfkeliydi belki de. Ona, neden böylesi bir engizisyon dalgası ile karşı karşıya kaldığını sordum. “Süreç”in akış yönü, bugünü ve yarını ile ilgili görüşlerini öğrenmek istedim. Öcalan’a ve DEM’e dair analizleri bu “süreç” nedeniyle nasıl değişmişti ve sebepler nelerdi? İktidardaki AKP-MHP ittifakı Hür’e göre bu “süreç” ile neyi amaçlıyordu? “Kazan-kazan” mı, yoksa mevcut katı iktidar yapısının devamlılığının güvence altına alınması mı?
Hür’ün bakışı, “süreç”ten umut besleyenlere göre karamsar, ama gerçekçi. Ona göre bu “süreç” ya Kürt toplumunun siyaseten ve hukuken iktidara bağımlı-güdümlü hale gelmesine yol açacak, olmazsa pazarlık masasında sandalyeler er-geç devrilecek.
507 yaşındaki dünyanın en yaşlı canlısı bulunduğu gün öldürüldü
Kristof Kolomb döneminde doğan ve 507 yıl boyunca okyanusun dibinde sessizce yaşayan Ming, bilim insanlarının eline geçtiğinde hala hayattaydı. Tarihin en uzun ömürlü bireysel canlısının yaşını hesaplamaya çalışan araştırmacıların yaptığı büyük hata ise, ölümüne neden oldu.
Fizik kurallarına meydan okuyor: Limon şeklinde gezegen keşfedildi
Gökbilimciler, bir pulsarın yörüngesinde dönen ve atmosferi neredeyse tamamen karbondan oluşan Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen keşfetti. Mevcut gezegen oluşum teorileri bu tür bir yapıyı açıklayamıyor
Evrenin en parlak dönemi geride kaldı
Evren en parlak dönemini geride bıraktı. Artık daha az yıldız doğacak. https://www.diken.com.tr/evrenin-en-parlak-donemi-geride-kaldi/
“Hazarfen” Sahibi Bir Kürt: Bitlis Miri Abdal Han – II
Sedat ULUGANA
1636-1637 yıllarında Hakkâri mirinin teşvikiyle Müküs miri Seyid Han, Hizan mirliğine saldırır. Osmanlı Sultanı’nın emirlerine rağmen Abdal Han bu savaşta tarafsız kalır. Çünkü Kürdistan mirleri arasındaki çatışmalarda, aşiret hukuku gereği taraf olmak yerine arabulucu ya da barış taraftarı olmak gerekiyordu. Ancak Kürdistan’daki herhangi bir mire Osmanlı ya da Safevilerden saldırı olduğu zaman Abdal Han taraf olabiliyordu. Öyle ki bu yıllarda Safeviler Erdelan miri Ahmed Han’a saldırdığında Abdal Han, Ahmed Han’ın yardımına gider.
1640’lı yıllarda Abdal Han siyasi ve askeri gücünün doruğundadır artık. Kürdistan’daki, Van, Erzurum ve Diyarbakır paşaları kendisi ile bire bir çatışmaktan korkmaktadırlar. Onun için kendisine dair olan şikâyetleri artık saltanat merkezi Topkapı sarayına yönlendirmektedir. Kaldı ki Van Kalesi’nin tamiri meselesi her zaman Bitlis mirleri ile Van paşaları arasında sorun teşkil ediyordu. Abdal Han bu yıllarda Osmanlı Sultanı’nın bu yönlü emirlerine bile uymuyordu. Kendisinin bu tür isteklere karşı: “Bizim atımız Van’dan su içmez.” cevabı, Osmanlılar açısından deyim yerindeyse bardağı taşıran son damla olacaktı.
Safevilerle ateşkes sağlandıktan sonra, Abdal Han bu sefer (1650’de) Van paşası ile savaş halinde olan Mahmudi miri Evliya Bey’in yardımına giderken, Bargiri miri olan Mir Bahadîn’in idaresindeki Bargiri (Muradiye) Kalesi civarında Osmanlı askerlerinin tuzağına düşer ve canını zor kurtarır. Fakat yine de aralıksız olarak 1655 yılına kadar Bitlis miri olarak görevini sürdürmeyi başarır.
Evliya Çelebi’nin aktardığına göre 1655 yılında Melek Ahmed Paşa tarafından Bitlis Mirliği’nin merkezi, Bitlis şehri talan edilir. Abdal Han Mutki dağlarına sığınmak zorunda kalır. Fakat 1656 yılında yine Bitlis’e dönerek mirliğin başına geçer. Kendisinin Bitlis’te olmadığı yaklaşık bir yıllık zaman kesitinde oğlu Zîyaedîn mirlik görevini ifa eder.
1656 yılından sonra Bitlis mirliğinde nelerin değiştiğini pek bilemiyoruz, yine de birkaç yıl sonra Bitlis’ten geçen Fransız tüccar Tavernier, Bitlis mirinin ihtişamından ve askeri, siyasi gücünden bahseder. Anlaşılan o ki Abdal Han mirliği tekrar toparlamayı başarmıştır. Abdal Han 1664 yılına kadar Bitlis tahtında kalır. Bunu da Bitlis’teki Şeyh Tahir Gurgî’nin türbesindeki kitabeden öğreniyoruz: “Bu türbe 1664 yılında Ziyadîn oğlu Bitlis hanı Abdal Han tarafından tamir edilmiştir.”
Evliya Çelebi’nin aktardığına göre Abdal Han, otoriter, diplomat, bilgin, edip, şair; dürüst, cömert, hekim, doktor, mimar, nakaş, resam bir zat idi. Kısacası “Hezarfen” idi. Tarihçi Naime ve Katip Çelebi de hezarfenliğine vurgu yaparlar. Arapça, Farsça, Türkçe ve Kürtçe bilen Abdal Han’ın çok zengin, belki de Ortadoğu’nun en zengin kütüphanesi sayılabilecek bir kütüphanesi vardı. Kütüphane, binlerce ciltlik, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Latince eserlerden oluşmaktadır. Bu kütüphanedeki kitapların çoğunluğunun dedesi Şeref Han’dan kalmış olabileceği ihtimaller arasındadır.
Kitap meraklısı olan Abdal Han, Bitlis’in jeopolitik konumundan fazlasıyla yararlanıyordu. Bitlis’nin ipek yolu üzerinde önemli bir konak olması, onun şehirden geçen Avrupalı ve Asyalı tüccar ve diplomatlardan haberdar olmasını sağlıyordu. Böylece kolaylıkla İstanbullu şair Bakî’nin divanını, İranlı Mola Cami’nin eserlerini ve Rönesans ürünü Atlas Mînor, Mercator Hondius, dünyanın ilk resimli haritası olan Mappamundi’yi kütüphanesinde buluşturabilmişti. Yani Abdal Han Amerika’nın keşfinden, Rönesans’tan ve Avrupa’nın çağdaş sanatlarından haberdardı. Kütüphanesinden çıkan insan anatomisi çizimleri herkesi hayretler içinde bırakmıştı.
Malesef bu zengin kütüphane 1655’te Bitlis’in talan edilmesiyle birlikte bir kısmı tahrip edilmiş, askerlerce gasp edilmiş bir kısmı da Melek Ahmed Paşa tarafından İstanbul’a gönderilmiştir.
Bölgede diğer mirlerin üstünde tartışmasız bir etkisi vardı Abdal Han’ın. Hazo miri Murtaza Bey ile Mahmudi miri Evliya Bey onun damatlarıydı. Dolayısıyla bu iki mirlik siyaseten ona bağlılardı. Onun döneminde Bitlis politik, idari, tıbbi, ekonomik, dini, sanayi ve edebi bir merkezdi. Bitlis, zenginliği ile göz kamaştırıyordu. Halkın refah seviyesi yüksekti. Şehir neredeyse dönemin bütün sosyal kurumlarına sahipti. Yüzlerce edip ve bilgin Bitlis’te ikamet etmekteydi, çarşılar yerli ve yabancı mallarla dolup taşmaktaydı, Abdal Han’da sarayında kendi uğraşları ile meşguldü.
Tıp alanındaki çalışmalarını öyle bir seviyeye getirmişti ki artık göz ameliyatları yapabiliyordu. Mikro-teknolojik çalışmalarını, kuş bağırsaklarından yaptığı kirişli saatlerin boyutlarını, bir yüzüğün içine yerleştirebilecek kadar küçültmeyi başarmıştı.
Osmanlı’nın diğer bölgelerinden farklı olarak Bitlis’te Eyubilerden kalma “Ehvedüdin Narhı” olarak bilinen farklı bir vergilendirme sistemi mevcuttu. Bitlis bir Hükümet idi ve bu hükümet olmanın gereği, Osmanlı Bitlis’te vergi toplayamıyor, tahrir yapamıyor ve yönetime pek karışamıyordu. Abdal Han’ın kendisine özgü bandosu ve sancağı vardı. Savaş sırasında gerek görüldüğünde kendi sancağıyla Osmanlı ordusuna katılırdı. Zirki ve Mutki civarındaki mir aşiretlikler de kendisine bağlıydı. Şirvan mirine de hamilik yapıyordu.
Osmanlı’nın Kürt politikasının gereği zayıf olması gereken Abdal Han, 17.yüzyılda Kürdistan’ın en güçlü miriydi. 1655 talanını atlatan Abdal Han, Osmanlı Sultanı’nın artık baş düşmanıydı. Öyle ki 1664 yılında dönemin Van Paşası Emir Yusuf Paşa Bitlis’e saldırır. Mahmudi miri Evliya Bey’in, Abdal Han’ın yardımına gelmesiyle birlikte (Emrinde daha çok Ezidi Kürtler vardı.) Van valisi çekilmek zorunda kalır, fakat aynı paşa aynı yıl içerisinde Bitlis’e ikinci defa saldırır. Bitlis ikinci defa bir Van valisi tarafından talan edilir. Bu talandan sonra Abdal Han tahttan indirilip İstanbul’a sürgüne gönderilir. Topkapı sarayında sultanın gözetiminde bir nevi hapis hayatı yaşamaya başlar.
1665 yılında Bitlis tahtında Abdal Han’ın oğlu Bedredîn’i görüyoruz. Abdal Han, oğlu Bedredîn’in tahta çıkmasından 2 yıl sonra yani 1667’de Sultan’ın emri ile öldürülür. Abdal Han’ın öldürülmesinden sonra Osmanlı siyasetinin Bitlis mirliği nezdinde başarıya ulaştığını söyleyebiliriz.
Çünkü Abdal Han öldürüldükten hemen sonra oğlu Bedredîn tahttan indirilip yerine Abdal Han’ın Şerefedîn adlı diğer bir oğlu mir yapılır. Şerefedîn de kardeşi Zîyaedîn gibi Abdal Han’ın Osmanlı paşası olan Zaal Paşa’nın kızı olan eşindendi. Abisi Zîyaedîn, Abdal Han’nın 1656 bitlis dönüşünde, Melek Ahmed Paşa ile işbirliği yaptığı gerekçesi ile Abdal Han’ın Nurudehr adlı oğlu tarafından öldürülmüştü.
Abdal Han’ın öldürülmesi ve Şerefedîn’in Bitlis miri olmasıyla birlikte Bitlis tarihinde “Bağımsız ve Kürdistani Mirlik Siyaseti Dönemi” olarak adlandırılabilecek dönemin sonuna gelinmiş ve Osmanlı siyaseti Kürdistan’da bir daha silinmeyecek düzeyde yerleşmiştir.
https://www.numedya24.com/hazarfen-sahibi-bir-kurt-bitlis-miri-abdal-han-ii/
“Hazarfen” sahibi bir Kürt: Bitlis Miri Abdal Han – I
Sedat ULUGANA
(I. Bölüm)
Bitlis mirleri içinde en çok bilinen iki önemli tarihi figür vardır: Şeref Han (V) ve Abdal Han (II). Bu şöhretlerini, büyük ölçüde kaleme alınmış iki temel esere borçludurlar. Şeref Han, “Şeref-nâme” adlı tarih kitabı ile; Abdal Han ise Evliya Çelebi’nin “Seyahatnâme” adlı külliyatındaki anlatılar ile hafızalara kazınmıştır. Bugün bu iki mire dair bildiklerimiz, neredeyse bütünüyle bu eserlerin sunduğu çerçevenin dışına çıkamamaktadır.
Yani onlara dair yazılanların büyük kısmı, söz konusu iki kaynağın verdiği bilgiler etrafında dönmekte; bu mirler ve dönemlerine ilişkin değerlendirmeler çoğu zaman tekrarlarla sınırlı kalmaktadır.
Bu yazının amacı, işte bu iki “popüler” mirden biri olan Abdal Han’ı, farklı kaynaklar ışığında yeniden ele almak; Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sindeki bilgileri zenginleştirerek onun çizdiği portreyi genişletmek ve mümkün olduğunca bu çerçevenin dışına taşmaktır. Bu doğrultuda hem Abdal Han’a dair literatürde yerleşmiş bazı hatalı bilgileri düzeltmeye, hem de az bilinen ya da hiç bilinmeyen noktaları görünür kılmaya çalışacağız. Böylece Bitlis Mirliği’nin altın çağı olarak adlandırılabilecek II. Abdal Han dönemini (1618–1664) daha belirgin hale getirebiliriz.
Bugüne kadar Abdal Han’a dair verilen bilgiler ya eksik ya da hatalı olagelmiştir. Örneğin Evliya Çelebi’yi tekrar eden Nazmi Sevgen, Abdal Han’ın Mîr Şemsedîn’den sonra Bitlis miri olduğunu söyler ve onun hükümranlık tarihini 1638–1657 yılları arasına yerleştirir. Şakir Epözdemir ise bir adım daha ileri giderek, Abdal Han’ın Mîr Şemsedîn’in oğlu olduğunu iddia eder. Ziya Avcı da Şakir Epözdemir’in bu iddiasını tekrar edip, Abdal Han’ın 1657’de öldüğünü savunur.
Bu hatalı bilgiler, akademik tezlerde de aynen tekrarlanmış; özellikle Bitlis ve Van tarihini konu alan çalışmalarda, içinde Abdal Han adı geçen hemen her yerde temel kaynak olarak Evliya Çelebi ve Nazmi Sevgen’e başvurulmuştur. Yabancı araştırmacıların kaleme aldığı tez ve makalelerde de tablo pek değişmez; yorumlar ve varsayımlar çoğunlukla yine Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere dayanır. Robert Dankoff ve Christiane Bulut gibi isimler daha çok Çelebi’nin Bitlis mirliği ve Abdal Han algısına odaklanmış, onun çizdiği Abdal Han portresine sadık kalmışlardır.
Evliya Çelebi’nin iştahlı, renkli anlatımı sayesinde Abdal Han, sadece akademik tezlerin, araştırmaların ve makalelerin değil, edebi romanların da konusu haline gelmiştir. Örneğin Haydar Işık, Wilhelm Köhler’in Abdal Han konulu akademik çalışmasını Türkçeye çevirmekle kalmaz, ayrıca Abdal Han hakkında bir roman da yazar. Diğer bir roman yazarı olan Seyit Alp ise, şaşırtıcı biçimde, eserinde Abdal Han’ı olumsuz bir karakter olarak kurgular.
Tüm bu tablo içinde bir istisna olarak öne çıkan isim Yasemin Beyazıt’tır. Beyazıt, bütün bu saydığımız kaynakların aksine, Evliya Çelebi’nin Abdal Han’a dair yazdıklarına eleştirel yaklaşır ve deyim yerindeyse okuyucunun ufkunu açmayı başarır.
Onun gösterdiği üzere, Abdal Han gerçekten de Mîr Şemsedîn’in oğlu değildir; Mîr Zîyadîn’in oğludur. Mîr Zîyadîn ise Şeref-nâme’nin müellifi V. Şeref Han’ın oğludur. Yani Abdal Han, Şeref Han’ın torunu ve Mîr Şemsedîn’in yeğenidir.
Üstelik bu çıplak gerçek, yalnızca yazılı kaynaklardan değil, yüzyıllardır Bitlis’in İhlasiye Medresesi’nin avlusunda yatmakta olan bir sandukanın üzerinde de okunabilmektedir. Söz konusu sanduka, Abdal Han’ın oğlu Mîr Bedredîn’in mezarına aittir. Sandukada Türkçeleştirilmiş haliyle şu ibare yer alır:
“Bu mezar mutlu, şehid, merhum, Allah’ın rahmine ve affına muhtaç Şeref Han oğlu, Zîyadîn Han oğlu Abdal Han oğlu Bedredîn Han’a aittir. Sene (1674)”
Abdal Han’ın doğum tarihine dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır; bu konuda yalnızca tahminler söz konusudur. Yasemin Beyazıt, Evliya Çelebi’nin Abdal Han’ın yaşına ilişkin verdiği bilgilere dayanarak, onun 1575–1580 yılları arasında dünyaya geldiğini ve 25 yaşında Bitlis miri olduğunu söyler.
Ne var ki burada da bir karışıklık vardır. Çünkü Evliya Çelebi, Abdal Han’ın yaşından bahsederken iki farklı rakam verir. Mesela 1650’deki olayları aktarırken onun 70 yaşında olduğunu belirtir. Aynı Evliya, 1656’daki Bitlis günlerini anlatırken ise, bu kez Abdal Han’ın kendi ağzından, 80 yaşında olduğunu yazar. Görüldüğü üzere bu iki tarih arasında 6 yıllık bir fark vardır.
Yine de Abdal Han’ın kendi yaşına dair verdiği bilgiyi esas alırsak, yani 1656 yılında 80 yaşında olduğunu kabul edersek, doğum yılını 1576 olarak varsayabiliriz. O zaman doğum yerinin de Azerbaycan (Nahçivan) olduğunu söyleyebiliriz; zira Şeref Han ailesi 1578 yılına kadar orada yaşamıştır. Buna karşılık Ziya Avcı, kaynak belirtmeksizin, Abdal Han’ın 1610–1615 yılları arasında doğduğunu iddia eder ki, bu iddia hem Evliya’nın kayıtlarıyla hem de kronolojik bağlamla çelişmektedir.
Aynı belirsizlik, Abdal Han’ın Bitlis mirliğinin tahta çıkış tarihi için de geçerlidir. Bu tarih de daha çok tahminlere dayanmaktadır. Yasemin Beyazıt, Abdal Han’ın 25 yaşında tahta çıktığını ve bu tarihin 1601 yılına tekabül ettiğini belirtir. Oysa Şeref Han’dan hemen sonra, bizzat kendi 1595 tarihli ifadesine göre tahta oğlu Şemsedîn çıkmıştır. Şemsedîn’den sonra da kardeşi Zîyadîn’in tahta geçtiğini biliyoruz.
Nitekim 1606 yılında Bitlis mirinin Zîyadîn olduğunu görmekteyiz. Mîr Zîyadîn’in 1617 yılına kadar bu görevini sürdürdüğünü ise başka bir kaynaktan öğreniyoruz. İtalyan seyyah Pietro Della Valle, 1616 yılında İstanbul’da bulunduğunu, bu esnada Bitlis mirinin, pahalı hediyeler eşliğinde padişahı ziyaret için şehre geldiğini yazar. Ziyaretin amacının, Nafiz Paşa tarafından gasp edilen topraklarının kendisine iade edilmesi olduğunu belirtir. Valle, sonuçta Bitlis mirinin tüm isteklerinin kabul edildiğini, buna karşılık kendisinin de Safevilere karşı savaşan Osmanlılara 12 bin atlı asker vermeyi taahhüt ettiğini aktarır.
Bir yıl sonra, yani 1617 yılının sonbaharında Van Paşası Tekeli Mehmed Paşa, Van askerleri, Bitlis miri Zîyadîn ve Hakkâri miri Yahya Bey ile birlikte Azerbaycan’a sefer düzenler. Ancak savaş esnasında Mîr Zîyadîn ve Yahya Bey, Tekeli Mehmed Paşa’dan habersiz biçimde askerlerini savaş alanından geri çekip mirliklerine dönerler. Bunun üzerine söz konusu iki mir ile Tekeli Mehmed Paşa arasında çatışma yaşanır. Çatışmalar sonucu Yahya Bey ile Tekeli Mehmed Paşa ölür; Zîyadîn’in akıbeti tam olarak bilinmese de büyük olasılıkla kendisine Bitlis tahtından el çektirilir.
Tam da bu noktada, büyük bir olasılıkla 1618 yılında Bitlis miri olarak karşımıza Abdal Han çıkar. Tevcihat defterine göre 1631’de de Bitlis tahtında “Zîyadîn oğlu Abdal” bulunmaktadır.
1630’lu yıllarda Osmanlı’nın İran sınırını Safevilerden koruyan isim yine Abdal Han’dır. Osmanlı Sultanı bu yıllarda ona karşı son derece tavizkâr davranmaktadır; zira Safevilerle savaş hali sürmektedir. Öyle ki Abdal Han çoğu zaman Osmanlı Sultanı’nın gönderdiği emirlere uymamaktadır.
https://www.numedya24.com/hazarfen-sahibi-bir-kurt-bitlis-miri-abdal-han-i/
İki dil, bir direniş hafızası:
Evdalê Zeynikê ile Dadaloğlu’nun Kozan Dağı Savaşı (1865-1866) - (II)
Sedat ULUGANA
(İkinci bölüm)
Sürmeli Mehmet Paşa ve süvarileri, rengârenk elbiseleri, süslü atları ve uzun Kürt mızraklarıyla Erzurum’a doğru hareket ederler. Erzurum’a vardıklarında paşa ve vali tarafından kabul edilir, halkın da yoğun ilgisiyle karşılaşırlar. Burada üç gün kaldıktan sonra Dersim’e doğru ilerlerler. Erzurum Valisi, Paşa’yı Dersim hakkında şu sözlerle uyarmıştır:
“Dersim’den geçerken çok dikkat edin Paşam; çünkü oranın halkı çok asidir, size saldırabilirler.”
Öyle ki Dersim coğrafyası, süvarileri hem etkiler hem de tedirgin eder. Bu sırada Sürmeli’nin alayında bulunan Evdal de idiaya göre (iddia eden Evdal’ın torunu Emer’dir ) Dersim’in doğasından ve özellikle kadınların güzelliğinden etkilenir; Dersim üzerine şu stranı söyler:
Dêrsimê xweş Dêrsimê
Dilêm loy lo dilêm loylo
Dilêm lo lo Dersimê xweş Dêrsimê
Avên çeman u kanyan tên ser me da gime gim,
Lu zime zime
Ezê li Dêrsima jêrin rastî sê zerya hatime
Yeka Tirk e yeka Kurmanc e yeka Ecem e
Bextê we da me birano, wana bi avirê çeva ez kuştime…
Gelenlerin Kürt olduğunu anlayan Dersimliler Mamekî köyü civarında mevzilerinden çıkarak Sürmeli Memed Paşa ve süvarilerini dostane bir şekilde karşılar. Yani Erzurum Valisinin korkusu gerçekleşmez.
Derviş Paşa, askerlerini getirip Osmaniye’de konuşlandırır. Sürmeli Mehmet Paşa ile Aslan Bey de Osmaniye’ye gelirler. Derviş Paşa seçkin birlikleriyle, Aslan Bey ise Gürcü ve Çerkezlerden oluşan yaklaşık 200 atlıyla birlikte Kozan Dağı’na saldırı başlatır. Sürmeli Mehmet Paşa ise süvarilerinin tüfeksiz olması nedeniyle Derviş Paşa tarafından doğrudan saldırıya katılmaktan alıkonulur.
Bu sırada Kozanoğulları’nın başında Yusuf Ağa’nın torunu Küçük Yusuf Ağa bulunmaktadır. Osmanlı güçlerine karşı direnirken, Dadaloğlu da ona dörtlükleriyle moral verir:
Aşağıdan iskân evi gelince
Sararıp da gül benzimiz solunca
Malım mülküm, seyfi gözlüm kalınca
Kaypak Osmanlılar size aman mı?
Kozan Dağı’nda Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri, Derviş Paşa’nın ordusunu ilk etapta bozguna uğratırlar; paşanın süvarileri kaçar. Ancak Aslan Bey’in Çerkez süvarileri, Türkmenlere arkadan saldırarak onları dağıtır. Bunu gören Derviş Paşa’nın askerleri geri dönerek Kozanoğulları’nın üzerine tekrar yüklenir ve nihayetinde Kozanoğulları yenilgiye uğrar. Bu savaşın ardından Osmanlı, Doğu Kozan’a da sefer düzenler; kısa sürede burası da düşer ve Kozan beyleri tek tek gelip teslim olurlar. Derviş Paşa’nın askerleri bölgede kalıcı olarak konuşlandırılır.
Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri (yaklaşık 50 bin kişi), Derviş Paşa ve Kazasker Ahmed Cevdet Paşa’nın koordinasyonunda; Çukurova, Halep, Diyarbakır, Bursa ve Kayseri yörelerine sürgüne gönderilir. Kozanoğulları’nın bu yenilgisi ve dağılması, bölgenin toplumsal dokusunda köklü kırılmalara yol açar. Sürgüne gidenler arasında yer alan Dadaloğlu, bu durumu şu dizelerle dile getirir:
Derviş Paşa yaktı yıktı illeri
Soldu bütün yurdumuzun gülleri
Karalar giydik de attık alları
Altınımız geçmez akçe tunç oldu
Ağlayı ağlayı Dadal’ım söyler
Vefasız dünyayı şu insan neyler
Bin yiğidi bir kötüye kul eyler
Şimdi sonra yaşaması güç olur
Sürmeli Mehmet Paşa dönüş hazırlığı yaparken, Kozan’da kolera salgını başlar. Paşa’nın 400 seçme süvarisinden yalnızca 30’u evlerine dönebilecektir. Paşa’nın yiğitlerinin ölüm haberleri ailelerine ulaştıkça ağıtlar yükselir, stranlarda “Kozan” adı yoğun biçimde anılır. Nitekim Evdalê Zeynikê Kozan seferini anlatan stranlar söyler:
Wey Xozanê
Xozandaxê lê lê lê li ber topê ye
De kalmastê birano ji bextê min alî ber topê ye
Heyla di binyê da zare zara pezkûvî
Weyla vê Xozanê lê lê li me yanda
Heyla min di simbêl reşa palik bada
Eyşan Xanimê digo Memed Paşa mi ji te ra nego
Berê xwe nede Xozanê…
Kozanoğulları ve Avşar Türkmenleri sürgün edildikleri yerlerde de Osmanlı’ya karşı direnişi tamamen bırakmamışlardır. Kozanoğlu Yusuf Bey, Osmanlı tarafından yaralı hâlde idam edilir. Dadaloğlu, Yusuf Bey için şu türküyü yakar:
Nolaydı da Kozanoğlum nolaydı
Sen ölmeden bana ecel geleydi
Bir çikimlik canımı da alaydı
Böyle rusvay olmasaydık cihanda
Derviş Paşa gayri kına yakınsın
Böbürlensin dört bir yana bakınsın
Emme bizden gece gündüz sakınsın
Öç alırız ilk fırsatı bulanda
1865 yılının Eylül ayının sonlarına doğru kolera salgını sona erer. Sürmeli Mehmet Paşa çadırını Kozan Dağı’nın eteğinde, bir pınarın başına kurmuştur. Yanında birkaç adamı ve eşi bulunmaktadır. Derviş Paşa, Sürmeli Mehmet Paşa’yı İstanbul’a götürmek istemektedir. Yol hazırlıkları başlamadan önce yöre köylüleri Evdalê Zeynikê aracılığı ile Sürmeli’yi bölgede görülen devasa yılanlar konusunda uyarırlar. Iddiaya göre Paşa, yöre halkının uyarılarına karşılık Evdal’e şu yanıtı verir:
“Eğer çadırımı buradan kaldırırsam, ‘Kürt Sürmeli Mehmet Paşa yılandan korktu’ derler; ismimiz korkağa çıkar. Olmaz, yılan benden korksun.”
Paşa, yılanları merak ettiği için bir gün pusuya yatar ve dağdan su içmek için inen kocaman bir yılanı yakalayıp öldürür. Başta Osmanlı askerleri olmak üzere çevrede bulunan herkes, bu cesaret ve fiziki güç karşısında hayrete düşer. Evdal tekrar Paşa’ya dönerek:
“Gel inat etme Paşam, böyle dev yılanlar her zaman çift olurlar; bu yılanın bir eşi daha vardır. Gel çadırını buradan kaldır. Yılanların öcünü bilirsin Paşam.” diye uyarır.
Ancak Paşa yine bu sözlere kulak asmaz, çadırını olduğu yerden kaldırmaz. Üç gün sonra köpeğinin havlamasıyla uyanır; bir yılan hızla çadırın içine girip Paşa’yı direğe yapıştırarak sarar. Adamları yetişene kadar Sürmeli Mehmet Paşa hayatını kaybetmiştir. Derviş Paşa ise askerlerini alarak İstanbul’a döner. Iddia bu.. lakin aynı tarihlerde eleşkirt taraflarına yolculuk eden İngiliz seyyah Yüzbaşı Burnaby’e göre Sürmeli Mehmet Paşa’nın kendisi de savaşçıları ile birlikte Kozan Dağı’nda Kolera salgınında yaşamını yitirmiştir.
Ez cümle: 1865–1877 yılları arasında Kozan’da Osmanlı tarafından yürütülen iskân hareketleri ve askerî harekât, binlerce insanın yerinden edilmesine ve ölümüne yol açmıştır. Kozanoğulları beyliği ve Avşarlar dağılmış, büyük ölçüde kimliklerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Kürtlerin Şerê Xozanê (Kozan Savaşı) olarak adlandırdığı bu mücadele, kökeni Kürt olduğu ileri sürülen Kozan beyleriyle Kürt Sürmeli Mehmet Paşa’yı doğrudan karşı karşıya getirmemiş; ancak sonuçta her ikisine de mezar olmuştur. Dadaloğlu yakalanmış ve Payas Kalesi’nde hapsedilmiştir. Dadaloğlu ile karşılaşıp karşılaşmadığı bilinmeyen Evdalê Zeynikê ise memleketine dönebilmiş ve Kürdistan’ın en önemli dengbêjleri arasında anılmıştır. Yaşlılığında gözleri kör olmuş; bir kış boyunca yaralı bir turnayı stranlar eşliğinde beslemiş. Anlatıya göre turnanın kanadı iyileşirken Evdal’ın gözleri de yeniden görmeye başlamıştır. Kısacası bu tarihsel süreçten de geriye, esas olarak Dadaloğlu’nun türkülerinin ve Evdalê Zeynikê’nin stranlarının taşıdığı çok katmanlı bir hafıza kalmıştır.
Evdalê Zeynikê ile Dadaloğlu’nun Kozan Dağı Savaşı – (1865-1866) (I)
Sedat ULUGANA
Kozanoğulları’nın, Adana–Kozan (Sis) dağlık bölgesinde yaşamış bir Kürt hanedanı olduğu sıkça ileri sürülmektedir. Kozan adının, yaşadıkları dağlık ve vadili bölgeyi tanımlamak için kullanılan Kürtçe “kuz, xuz” kelimesinden türediği iddia edilir. Kürtçedeki çoğul eki “-an”ın kelimeye eklenmesiyle Kuzan (Xuzan) formunun oluştuğu, bunun da zamanla “Kozan” biçiminde telaffuz edilmeye başlandığı öne sürülmektedir.
Alman araştırmacı Wolfram Eberhard, Kozanoğulları’nın köken olarak Kürt olduklarını ve Yavuz Sultan Selim döneminde bölgeye sürgün edildiklerini belirtir. Ailenin Adana’ya Antep civarlarından geldiği tahmin edilmektedir. Kozanoğulları üzerine çalışmalar yapan Dr. Celile Celil, Rusya Devlet Arşivi’nde, Kozan Beyi Süleyman Bey’in İstanbul Konsolosluğu aracılığıyla Rusya Dışişleri’ne gönderdiği bir dilekçeye ulaşmıştır. Bu dilekçede, Kozanoğulları’nın Kürt oldukları, yaşadıkları bölgede fiilen bağımsız bulundukları, Osmanlı egemenliğini tanımadıkları ve aksi hâlde başkaldıracakları belirtilmektedir. Süleyman Bey ayrıca eski topraklarına dönebilmek için Rusya’dan yardım talep etmektedir. Belgede Süleyman Bey’in şu ifadeleri yer alır:
“Kozan ve çevresindeki bölgenin Kürdistan topraklarında olduğu ve bu bölgenin 1130 (1710) yılından beri Kürt aşiretler liderliğinin, atalarımın egemenliği altında bulunduğu herkes tarafından bilinmektedir.”
Kozanoğlu ailesinin Kozan (Sis) yöresindeki hâkimiyeti Selçuklu dönemine kadar geri götürülür. 1830–1840’lı yıllara kadar büyük ölçüde bağımsız yaşayan bu beyliğe Osmanlı merkezi idaresi tarafından sürekli seferler düzenlenmiştir. Osmanlı döneminde Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Mısırlı İbrahim Paşa da Anadolu’ya geldiğinde Kozanoğulları üzerine ordu sevk etmiş, ancak başarılı olamamıştır. İbrahim Paşa’dan sonra bu kez Osmanlı Devleti Kıbrıslı Mehmed Paşa komutasında Kozan’a büyük bir ordu göndermiş, fakat bu birlik de Kozanoğulları karşısında tutunamayarak yenilgiye uğramıştır.
1700’lerden itibaren beylik giderek güç kazanır. En güçlü dönemini Yusuf Ağa zamanında yaşar. Sınırlarını Çukurova, İmamoğlu ilçesi, Anavarza Kalesi ve Ceyhan Irmağı’na kadar genişletir; Kars (Kadirli) ve Kozan (Sis) sancaklarını ele geçirir. Kozan’ın büyük beyi Yusuf Ağa, 1800’lü yılların başında Kozan’ı (Sis) iki oğlu arasında paylaştırır: Batı Kozan’ı büyük oğlu Ahmed Paşa’ya, Doğu Kozan’ı ise küçük oğluna verir. Osmaniye’nin güneyi, Kadirli’yi (Zulkadir) çevreleyen dağlar ve Ceyhan (Çemê Cihanê) Irmağı çevresi Doğu Kozan toprağına dahildir. Doğu Kozan’da çoğunlukla Türkmen aşiretleri (özellikle Avşar oymağı), ayrıca Ermeniler ve az da olsa farklı Kürt aşiretleri yaşamaktadır. Batı Kozan ise Ala Dağ (Eladağ) ile Kozan Dağı (Çiyayê Sisê) ve Seyhan Irmağı arasında kalan topraklardan oluşur; nüfusun yaklaşık yarısı Türkmen, yarısı ise Lek Kürtleridir.
Çoğunluğu Avşar oymağından oluşan Türkmenler, savaşlarda hemen daima Kozanoğulları’nın yanında yer almıştır. Avşarlarla Kozanoğulları arasındaki bu yakınlık, Türkmen ozanlarının dizelerinde açıkça görülür. Örneğin 1783’te Osmanlı’nın desteklemesiyle Çapanoğulları beyliği Kozanoğulları’na saldırdığında, Kozanoğulları’nın zaferi sonrasında Türkmen ozanları şu dörtlüğü söyler:
Çapanoğlunun kurşunu çatır patır
Kozanoğlununki hiç saymaz hatır su
Dağın ardında üç bin Çapanlı yatır
Yusuf beyim emme de atmış satır
Ağalık sistemiyle yönetilen Kozanoğulları ile sürekli göçe ve iskâna maruz bırakılan Avşarlar, Osmanlı açısından “asayişi bozan” temel tehdit unsurlarındandır. Bağımsız ve fiilen vergisiz yaşayan Kozanoğulları ve Avşarlar için, Kırım Savaşı’nın hemen ardından sistemli bir iskân politikası devreye sokulur. Bu dönemde Osmanlı için Kozan Dağı ve Gavurdağı’ndan Çukurova’ya (Kilikya Ovası) uzanan geniş bölge, “isyan” ve “tehdit” alanı olarak kodlanmıştır. Göç ve iskânın izleri ünlü ozan Dadaloğlu’nun türkülerinde çarpıcı biçimde yansır:
Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Belimizde kılıcımız Kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın, dağlar bizimdir.
Velakin 1865 yılının baharında Osmanlı Sultanı tarafından Eleşkirt hakimi Sürmeli Mehmet Paşa’ya bir ferman gönderilir. Fermanın amacı, Kozanoğulları’na karşı sefer düzenlenerek bölgedeki hakimiyetlerinin tasfiye edilmesi, göçebe yaşam tarzının sona erdirilmesi, aşiretlerin denetim altına alınması, askerî kaynak sağlanması, vergi mükellefiyetinin tesis edilmesi ve vergilerin düzenli biçimde toplanmasının temin edilmesidir. Fermanda şu ifadelere yer verir:
“Adana yöresinde Kozanoğlu ailesi devlete isyan etmekte, eşkıyalık ve çapulculuğa önderlik etmektedir… Şimdiye kadar devlet bu sorunu barışçıl yollarla çözmek istemiş, bu amaçla birçok defa Kozanoğlu’na nasihat edilmiştir. Fakat o hiçbir zaman nasihatlerimize kulak asmamıştır. Âli Osman Devleti bu çıbanı yok etmek için karar almıştır; böylece Muhammed’in şeriatını ve devletin hükmünü burada daim kılacağız.
Bunun için ‘Fırka-i Islahiye’ adında askerî bir birlik oluşturduk. Bu askerî birlik 15 yaya taburundan, 2 süvari alayından müteşekkildir. Bir Nizam (Nizam-ı Cedid) taburu da Girit’ten gelip birliğe katılacaktır.
Bu birliğin komutanı Rumeli kahramanı Derviş Paşa’dır. Onun komutasında Kırım Savaşı kahramanı Kürt İsmail Paşa, Mirliva Hasan Paşa, Halep komutanı Seyyid Paşa, Mirliva Hüsnü Paşa gibi becerikli subaylar ve yiğit kahramanlar vardır. Bilindiği üzere sizin aileniz de bugüne kadar Âli Osman Devleti’ne pek çok mühim hizmette bulunmuştur. Devletin nazarında da sizin çok kıymetli bir yeriniz vardır. Bu görev için de hizmetiniz bizim için önemlidir.
Bunun için siz de yörenizdeki Kürtlerden en az 400 süvari toplayıp kısa sürede hazırlıklarınızı tamamlayarak derhâl yola çıkasınız ve Adana dolaylarında Derviş Paşa’ya ulaşasınız. Gürcü komutan Aslan Bey de Sarıkamış tarafından bir grup Çerkez ve Gürcü süvarisiyle Kozan’a gidecektir. Yola çıkmadan önce Erzurum valisini ve paşasını haberdar ediniz, sizin için ne gerekiyorsa yapsınlar.
Muvaffak olunuz. Gazanız mübarek olsun.”
Fermanın kendisine ulaşmasının ardından Sürmeli Mehmet Paşa divanını toplar ve hazır bulunanların fikrini tek tek sorar. Divanda çoğunluk “gitmeme” yönünde görüş bildirir. “Gitme” diyenler arasında dönemin efsanevi Kürt dengbêji Evdalê Zeynikê ile Paşa’nın ilk eşi Eyşan Hanım da vardır.
Eyşan Hanım Paşa’ya şu uyarıda bulunur:
“Âli Osman Devleti uzun zamandır bu aileyi sevmiyor. Bize düşmanlığı var. Koca Osmanlı Devleti senin birkaç süvarine muhtaç değildir. Seni tuzağa çekip öldürmek istiyor Paşa, gitme…”
Sürmeli Mehmet Paşa ise divandakilere şu cevabı verir:
“Gitmemek olmaz; gitmemek, Osmanlı Devleti’ne karşı isyan anlamına gelir. Ben gideceğim. Ama öyle savaşçılar götüreceğim ki yiğitliğim bundan sonra her yerde duyulsun, bilinsin…”
Sürmeli Mehmet Paşa, çevreye haber salarak birkaç gün içerisinde kendi kalesi olan Toprakkale’den (Topaxqele) 400 savaşçı toplar. Savaşçıları yiğitliği (mêrxas), savaşma gücü ve at biniciliği esas alınarak seçer. Bu uzun mızraklı seçkin savaşçıları, kendi konağının önünde toplar ve yola çıkmaya hazırlanır. Paşa, yola çıkmadan önce Evdalê Zeynikê’ye dönerek: “Evdal, haydi bize bir stran söyle de yola çıkalım.” der. Evdal, bir ağıtla başlar; söylediği stran, kadın ve çocukların ağlamasına yol açar:
Heyla wayê, heyla wayê
Ezê li dihayê kela Elajgirê dikevim ha li beyara
Hela mêzekin li leşkerê qerenizamiyê u li refê siyara
Çarsid xortê eşiretê berê xwe daye xeribiyê
Rebbê alemê, mîrê mîra, sihuda wana bişxuline
Kadınların ve çocukların ağlamaya başlaması üzerine Sürmeli Mehmet Paşa, Evdal’a dönüp şöyle der:
“Allah razı olsun, sefere gidiyoruz; şenlik yapacağımıza hepimizi ağlattın. Evdal, biz yas mı tutuyoruz ki böyle acıklı söylüyorsun? Her zamanki gibi söyle; çoluk çocuğu sustur ki yola çıkalım.”
Bunun üzerine Evdal daha hareketli, neşeli ezgilere geçer:
Evdal Begê bi sê denga kire gazî,
Go Surmelî Memed Paşa bavo,
Wê hal û hewalê me çawa be?
Li kêleka me ya rastê eskerê Romê ye,
Li pêşya me eskerê Hecî Ûsiv Paşayê Sîpikî,
Sofî Paşayê Hesenî, Temoyê Cibirî ye,
Li xana Çerkeza, bi me ra hûre-hûr e, gaze-gaz e,
Surmelî Memed Paşa digo Evla Beg, lawo, tu bajo
Ez bavê te me, kilê çevê Eyşan Xanimê me
Ez xudanê şanzde eşîrê me, lawo tu bajo!
Bavê te yê şev-xûnê li Ereb xe,
Li warê Husên Begê ra lêxe
Di Sîneka Êzdiya û Çemçê ra derbas be
Bi sibê ra konaxa bavê te Pîrkend e…
https://www.numedya24.com/evdale-zeynike-ile-dadaloglunun-kozan-dagi-savasi-1865-1866-i/
19 Aralık Katliamı ve Direnişi | Bir Katliamın Siyasal Mantığı
19 Aralık katliamı, Türkiye burjuva devletinin cezaevi rejimi üzerinden yürüttüğü en kapsamlı siyasal imha operasyonlarından biridir. Aynı anda 20 cezaevinde gerçekleştirilen saldırılar, ölüm orucundakileri kurtarma ve infaz sisteminde reform gibi söylemlerle perdelemeye çalışılan; özünde yalnızca devrimci tutsakları teslim almayı değil, sınıfsal ve toplumsal güç dengelerini yeniden düzenlemeyi hedefleyen planlı bir devlet şiddetidir. Bu yönüyle 19 Aralık, rastlantısal bir güvenlik operasyonu değil, bilinçli siyasal hamleye ilişkin kanlı bir tercihin ürünüdür.
F Tipi Cezaevleri ile dayatılan tecrit, kapitalist sistemin siyasi tutsaklara yönelik özel bir yönetme tekniğidir. Hücre tipi cezaevleri, basit bir mimari düzenleme ya da güvenlik önlemi değildir. Kolektif düşünceyi, örgütlü kimliği ve devrimci sürekliliği parçalamayı hedefleyen bu rejim, sermaye egemenliğinin hapishanelerdeki en çıplak ifadesidir. Bu nedenle, siyasi tutsakların bu rejime karşı başlattığı direniş, yaşam hakkı sınırlarını aşan; doğrudan doğruya sınıf mücadelesinin cezaevi cephesinde yürütülen bir biçimi olmuştur.
Egemenler bu direnişe müzakereyle değil, tarihsel sınıf refleksiyle yanıt verdi; ezerek. Savaş açtıkları tutsaklara karşı özel eğitimli askeri birlikler sevk edildi; gerçek mermiler, kimyasal gazlar, patlayıcılar ve ağır iş makineleri kullanıldı. Günlerce süren operasyonlarda otuz tutsak yaşamını yitirdi, yüzlercesi ağır biçimde yaralandı. Operasyonlardaki vahşetin en ağır boyutlarda yaşandığı Bayrampaşa Cezaevi’nde altı kadın diri diri yakıldı. Kadın bedeninin yakılarak yok edilmesi, devlet şiddetinin yalnızca sınıfsal değil, aynı zamanda patriyarkal karakterini de bütün çıplaklığıyla açığa vurdu.
Bu nedenle 19 Aralık bir “operasyon” değil, açık bir katliamdı. Katliama “Hayata Dönüş” adının verilmesi, burjuva devlet aklının cinayetle kurduğu soğukkanlı ilişkiyi ifşa eder. İktidar, öldürmeyi meşrulaştırmakla yetinmemiş; ölümü kendi ideolojik diliyle kutsamaya yönelmiştir.
Katliam, 19 Aralık günüyle sınırlı kalmadı. 2007 yılına kadar süren ölüm oruçlarıyla saldırı zamana yayıldı. Bu süreçte yüz yirmi iki devrimci yaşamını yitirdi; yüzlercesi Wernicke–Korsakoff sendromu nedeniyle kalıcı sakatlıklarla hayata tutunmak zorunda bırakıldı. Tecrit böylece yalnızca anlık bir baskı değil, süreklilik arz eden sistematik bir yok etme politikası olarak işletildi.
Bugün cezaevlerinde yaşananlar, 19 Aralık direnişinin tarihsel haklılığını tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Hücre tipi cezaevleri, insanı insandan koparmayı esas alan bir izolasyon rejimi üzerine kuruludur. Tutsaklar bir ya da üç kişilik hücrelerde tutulmakta; kolektif yaşam sistematik biçimde engellenmektedir. Bu durum, bir infaz uygulaması değil, doğrudan doğruya tecrite dayalı baskı ve işkence sistemidir.
Hapishanelerde kalan tutsaklar havalandırma duvarlarından atılan notlarla, logar borularından kurulan iletişimlerle, duvarlara bağırarak örülen ilişki biçimleriyle bu tecridi fiilen delmeye çalışmaktadır. Ancak bu yaratıcı direniş pratikleri, sistemin özündeki siyasal imha mantığını ortadan kaldırmaz. Devletin hedefi açıktır: politik özneyi yalnızlaştırmak, zamana yayarak iradesini kırmak ve sonuçta teslim almak.
Şiddete dayalı infaz uygulamasında ağırlaştırılmış müebbet rejimi, bu politikanın en uç biçimini oluşturmaktadır. Günde bir saat havalandırma, idarenin keyfine bağlı bir lütuf olarak sunulmakta, haberleşme ve görüş hakkı olabildiğince sınırlandırılmaktadır. Son dönemlerde gündeme gelen Yüksek Güvenlikli Cezaevleri ile S ve Y tipi kuyu cezaevleri ise tecridi daha da derinleştiren; ışığı, zamanı ve bedeni bütünüyle denetim altına alan yapılar olarak inşa edilmiştir. Denetim mekanizmaları ve kamera gözetimi altında sürdürülen bu yaşam, modern hapishane modelinin faşizan karakterini açıkça gözler önüne sermektedir.
19 Aralık katliamının üzerinden 25 yıl geçti. Göstermelik olarak açılan davalarda ise katliamın siyasi ve askeri sorumluları hiçbir zaman yargılanmadı. Devletin kamusal gücünü kullanarak suç işleyen failler sistemli biçimde korunup kollandı, dosyalar zamanaşımına terk edildi. Bu tablo, katliamcı devlet geleneğinin olduğu ülkemizde cezasızlığın bir istisna değil, kurucu bir devlet politikası olduğunu göstermektedir. Dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in “Zayiat beklediğimizden az oldu” sözleri, yüzlerce ölümü hesaplayan bir iktidar aklının açık itirafı olarak tarihe geçmiştir.
Bu siyasal mantık bugün de yaşamaktadır. Hendek sürecinde özyönetim ilan edilen kentlerin yerle bir edilmesi, sivillerin katledilmesi; Rojava’da IŞİD’e karşı direnen güçlere yönelik saldırılar; muhalif kesimlere yönelik süreklilik halini alan gözaltı ve tutuklamalar, aynı devlet aklının farklı momentleridir. Hukuk, burjuva iktidarın elinde çıplak bir bastırma aracına indirgenmiş; cezaevleri muhalefetin tasfiye mekânlarına dönüştürülmüştür.
19 Aralık’a dair göz ardı edilemeyecek bir diğer tarihsel gerçek ise katliam öncesinde yürütülen tecride karşı mücadelenin yarattığı toplumsal basınçtır. Cezaevi direnişi, cumhuriyet tarihinin en geniş hak ve özgürlük kampanyalarından birini tetiklemiş; devlet geri adım atmak zorunda kalmıştır. Bu deneyim, devrimci iradenin ancak toplumsallaştığında ve sınıf mücadelesinin genel seyriyle birleştiğinde etkili olabildiğini göstermiştir.
Buna karşın, devrimci öznenin kendi gücünü mutlaklaştıran; toplumsal dengeleri ve devlet kapasitesini yeterince hesaba katmayan siyasal dar görüşlülüğü, 19 Aralık’ta ağır sonuçlar doğurmuştur. Devrimci yapıların o süreçteki politik tutumu ve geliştirilen taktiksel hatalardan yeterince ders çıkarılmadığı için benzer hatalar sonraki süreçlerde de tekrarlanmıştır. Devrimci politika, fedakârlığı yücelten bir irade fetişizmiyle değil, sınıf mücadelesinin somut güç ilişkileri üzerinden kurulmak zorundadır.
19 Aralık katliamının amacı yalnızca devrimci tutsakları teslim almak değildi. Aynı zamanda neoliberal politikaların ve IMF programlarının toplumsal direnişle karşılaşmadan uygulanabilmesinin önünü açmayı hedefleyen stratejik bir müdahaleydi. Cezaevlerinde devrimci iradenin kırılması, dışarıda sınıfsal ve toplumsal muhalefetin zayıflatılmasının tamamlayıcı halkası olarak tasarlanmıştı.
Bu yönüyle 19 Aralık, hem büyük bir katliamın hem de büyük bir direnişin adıdır.
19 Aralık kapanmış bir tarih değildir. Sermaye devletinin kriz anlarında hangi siyasal mantıkla hareket ettiğinin ve edeceğinin canlı kanıtıdır. Devrimci iradenin, örgütlü ve toplumsallaşmış bir hatta oturmadığında nasıl kuşatılabileceğinin sert dersidir. Ve aynı zamanda teslim alınamayan bir insanlık onurunun tarihsel kaydıdır.
https://komundergi16.com/19-aralik-katliami-ve-direnisi-bir-katliamin-siyasal-mantigi-komun/
AHMET ALTAN'LA "O YIL"
“Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı”
Ahmet Altan, Osmanlı dörtlemesinin son kitabı “O Yıl”da Çanakkale’de savaşan Osmanlı subayı Ragıp Bey ve İstanbul’dan sürülen Ermeni hemşire Efronya’nın bir facianın ortasında hayatta kalma savaşını anlatırken, okuru 1915’te ölüme sürülen Ermenilerin derin çaresizliğine ve insanlığın vahşetine ortak ediyor.
Nazan Özcan
Resmi Büyüt
“Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı”
Fotoğraflar: Berge Arabian
“Biz Balkanları kaybettik, dünya savaşına girdik beceremedik, kıtlık, pahalılık, karaborsa, yolsuzluk aldı başını gitti, halk sefil perişan oldu. Talat hakikati kabul edemedi. İmparatorluğu kurtaramayınca Türkleri kurtarmaya karar verdi, bunu da Ermenileri yok ederek yapacağını inandı. Yapabilecekleri tek iş buydu, insanları öldürmek. Onlar da öldürdüler. Hiç utandıklarını sanmıyorum. Bu yola girdikten sonra artık bu kutsal vazifeye delice sarılır, yavaş yavaş kendi tutkunla delirirsin.”
Ahmet Altan’ın yeni kitabı “O Yıl”ın özeti belki bu cümleler. Ama genel özeti. Çünkü Talat’ın “deliliği”nin 1.5 milyon Ermeninin katliyle sonuçlandığı “O Yıl”da Altan, Osmanlı subayı Ragıp Bey ve Halep sürgünü Ermeni hemşire Efronya’nın birbirlerine duydukları aşk ve inancın yanı sıra 1915’in iyilerine ve kötülerine dair her şeyi anlatıyor. Devleti, askerliği, acıyı, açlığı, fedakarlığı, hukuksuzluğu, haksızlığı, ölümü, ölmek isteyip ölememeyi ve Tanrı’yı… İkinci bölüm haftaya.
“O Yıl” hangi yıl?
1915.
Peki neden 1915 değil de “o yıl”?
Kitabın adı önce “1915”ti. Fakat 1915 başlıklı çok kitap var, hepsi tarih kitabı. Beklentiler değişecekti. Bu bir tarih kitabı değil, bu bir roman.
Ama 1915'in de bir önemi var bu ülke için.
1915’te ve bu kitapta bir imparatorluğun, kendi insanlarını öldürerek intihar etmesi var. Yani Osmanlı Devleti'nin bir kısmının anayasa dahil tüm yasaları çiğneyerek ve devlet örgütlülüğünün dışında örgütler kurarak, kendi vatandaşı olan Ermenileri öldürmesi, Osmanlı’nın intiharıydı. Osmanlı, 1915'te bitti bence. O kadar büyük bir cinayetle devam edemezsin. Ayrıca bu tür trajediler, bir ülkenin yönetilemediğini de gösterir. Ülkesini iyi yöneten birisi, kendi vatandaşını öldürmez.
O dönemki İttihat Terakki’yi kastediyorsunuz ama sanırım bu ülkede İttihat Terakki ruhu hiç kaybolmadı.
Bu bizim en büyük sorunlarımızdan biri. Bu bir ruh ve garip bir şekilde bizim toplumda çok sevilen bir ruh. Çünkü eğitim, İttihatçıları sevdirmek üzere kurulmuş. Ayrıca Talat'ın ideolojisinin bütün cumhuriyete sinmiş olması da önemli. Mesela Mustafa Kemal, Ermeni soykırımını lanetleyen bir adam. Sert cümleleri var fakat İttihatçılarla çalıştığı için cümlesini keskin bir şekilde bitirmiyor. Onun dışında da birçok subay da karşı çıkıyor. Çünkü özellikle Çanakkale'de savaşanlar kendi zaferlerinin ellerinden çalındığını hissediyorlar. Çünkü tam da o dönemde İngilizleri, Anzakları yenerek Osmanlı tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazandı. Ama bununla övünemediler. Çünkü “bu zaferden” dolayı büyük bir trajedi yaşandı. Biraz bundan da öfkeleniyorlar. Tarihçi bir arkadaşım, Mustafa Kemal'in lider olmasında 1915 katliamına hiç karışmamış olmasının da rolü vardır dedi. Ne kadar doğru bilmiyorum ama böyle de bir tez var.
O dönemde devleti ele geçiren adamlar yetenekli, donanımlı insanlar değil. Ve devlet yönetmeyi beceremiyorlar. İttihatçıların sert, zorba, halkı güdülecek bir sürü gibi görme anlayışı Türkiye'de devlet yönetenler tarafından birebir benimsendi. Ziya Gökalp'in bir sözü var kitapta da: “Halk bahçedir, biz bahçıvanız.” Bahçıvan olmayı çok sevdiler. Bizi de bir bahçe gibi gördüler ve bizi çiğnediler. İttihatçılık, Talat'ın görüşleri, bu halka biz şekil vereceğiz anlayışı Cumhuriyette hiç değişmedi ve bugüne geldi. Roman için 1915’i seçmenin nedeni büyük bir zaferle büyük bir trajedinin birbirlerine bağlı olarak ortaya çıkması. Çanakkale zaferi olmasa belki de Ermeni soykırımı olmayacaktı.
Bunu bir açmanızı rica edeceğim.
18 Mart'ta Osmanlı İngilizleri yenince Talat'a büyük bir güven geldi. İstediğimi yapabilirim duygusuna kapıldı. Çanakkale'deki zafer hem İttihatçıların prestijini, desteğini çok yükseltti hem de onları istedikleri her şeyi yapabileceklerine inandırdı. O zaferden dolayı buna cüret etti Talat. Bu normalde cüret edilebilecek bir şey değil. Kendi vatandaşlarını böyle yüz binler halinde götürüp öldüremezsin. Başka türlü bir güven gerekiyordu. O güveni Çanakkale'den buldu. Ama üst düzey bürokrasi buna karşı çıktı. Çoğu ya istifa etti ya görevden alındı. Yani burada Osmanlı Devleti'nin bütünlüklü bir davranışından söz edemeyiz.
Yani Talat’ın kararı mı sadece?
Belki de her şeyi bilen tek adam o. Yani Enver'le Cemal'in bütün olanları bildiğinden çok emin değilim. Enver destekliyor ama aynı zamanda ordudaki Ermeni subayları ve ailelerini kurtarmaya çalışıyor. Bütün bu işleri bilen Talat ve Talat'a bağlı olan adamlar. Sivil çeteler kuruyorlar. Aynı anda mesela Cemal Paşa, Ermeni milletvekili Zohrab’ı kurtarmaya çalışıyor. Fakat Talat o kadar bastırıyor ki, Diyarbakır'a gönder, orada yargılanacak diye. Cemal Paşa dayanamıyor baskıya ve onları Diyarbakır'daki askeri mahkemeye doğru yola çıkartıyor. Ve yolda öldürüyorlar. Buna karşılık Cemal Paşa da onu öldürenleri yakalayıp asıyor. Gücü onları kurtarmaya yetmiyor ama onları öldürenleri asmaya yetiyor.
Talat doğudaki Ermeni çetelerinden korkuyor. Ruslar yenerse içeride büyük bir Ermeni yangını olur diye düşünüyor. Teorilerinden biri bu. Bir de tabii ki Ermeni malları var. Ermeni zenginlerinin malları Türklere geçiyor. Yani Türk burjuvazisi yaratma gibi bir başka proje daha var. Talat'ın kendisini inandırdığı bir ideolojisi var. Her kötülüğün bir ideolojisi vardır. Kimse kendi kendine şunu söylemek istemez: Çok kötü bir adam olduğum için yüz binlerce insanı öldürüyorum. Hayır, ben imparatorluğumu kurtarmak için bunu yapıyorum diyor.
Kitapta tartıştığınız “Kötüler nasıl kötü, iyiler nasıl iyi olur?” sorusu bu. Mesela Talat, kötü olduğunu düşünmüyor. Ama iyilik kötülük söz konusu olduğunda kitabın kahramanlarından Ragıp Bey, “Vicdanı olan insan bunu yapmaz” diyor. Vicdan, insanların durduğu yere göre değişen bir şey mi?
İktidar zehirli bir bitki. O zehirli meyveyi yiyip de sağlıklı kurtulan çok az insan vardı tarihte. İktidarla beraber insanlar değişiyorlar. Aslında Talat öncesinde çok karizmatik, neşeli, etrafına güven veren, sevilen bir adam. Yani Talat deyince böyle kötülüklerle kararmış bir adam değil. Gerçekten Osmanlı'yı kurtarmak için inanarak geliyorlar iktidara. Gidelim de birilerini öldürelim diye değil. Fakat beceremiyorlar. Beceriksiz yönetim kadar tehlikeli bir şey yoktur toplum için. Beceremediği zaman bu beceriksizliğini saklayacak çok ileri, kanlı, zorlayıcı yerlere gidebilirsin. Bu beceriksizliğin daha sonra Talat'ta Ermeni meselesinde daha bir takıntıya döndüğünü düşünüyorum. Çünkü neredeyse her akşam kaç insanın sürgüne gittiğini ya da öldürüldüğünü bildiren telgraflar alıyor. İmparatorluğu böyle kurtaracağına kendisini inandırıyor.
Kitapta da görüyoruz, Talat’a katılmayan, bürokraside, orduda birçok yetkili var. Kimsenin hiçbir şey yapmaması garip değil mi?
O tür düzenlerde bir şey yapmak o kadar kolay değil. Hapse atılabilirler, öldürebilirler vs. İttihatçılar sokaklarda adam vuran bir çete neticede. Devleti yönetiyorlar ama sokakta da adam öldürüyorlar. Devleti iyi yönetemediğin zaman kurallar, kendi yasaların, geleneklerin sana düşman gibi gözükür. Onun için bunlar anayasayı, yasayı, tahammülleri, her şeyi çiğniyorlar. Ve kendisine karşı çıkan herkesin aslında hain olduğuna inanıyor. Çünkü ona göre tek kurtuluş Ermenileri öldürmek.
Talat ve arkadaşlarının sürekli mesele ettiği, şimdi de her zaman öne sürülen Anadolu'daki Ermeni çeteler. Ama kitapta da söylendiği gibi Ermeni çeteleri değil Ermeni kadınlar ve çocuklar öldürülüyor.
Devlet ve çete arasında bir fark var: Hukuk. Ermeni çeteler doğuda gerçekten çok kanlı katliamlar yapıyorlar. Sen devlet olarak gidip Eskişehir'de, Adapazarı'nda, Adana'daki köylü kadını sırf Ermeni olduğu için öldürdüğünde senin çeteden bir farkın kalmıyor işte, katil oluyorsun. Sen birini bir şey yaptığı için değil, bir şey olduğu için cezalandırıyor, öldürüyorsan bu soykırımdır. Orada bir çete varsa çetenin cezasını verirsin. Karakterlerden Şeyh Efendi diyor zaten, “Suçluyu cezalandır, kavmini değil.” Sen niye geldiğinde Adapazarı'ndaki köylü kadını öldürdün? Bu imparatorluğu nasıl kurtaracak? Bunu sahiplenmenin de bir alemi yok. Birçok insan bunu sahiplenmedi zaten.
Bu kitap için hangi okumaları yaptınız?
Bütün kitapları bir daha okumak zorundaydım, çünkü bu çok kritik bir konu. Bu konuda hata yapma lüksünü sana kimse tanımaz. Ne Ermeniler tanır, ne Türkler. O yüzden çok şey okudum. Yervant Odyan’ın “Lanetli Yıllar- İstanbul’dan Der Zor’a Sürgün ve Geri Dönüş Hikâyem 1914-1919” kitabı ise bana İstanbul’dan Halep’e sürülenlerin rotasını gösterdi. Odyan olanları çok kısa anlatıp geçtiği için bana genel anlatım imkanı sağladı. O bana işaretleri veriyordu, ben de anlatıyordum.
Tarihle ilgili kitap yazmakta bir tehlike var. Tarih kitabı yazacaksan küçük bir sandalda, altın dolu bir kasayla, bir adaya gider gibisin. Sandalının taşıyabileceğinden az altın alırsan, iyi değerlendirmemiş olursun. Ama sandalın taşıyacağından fazla altın alırsan bu sefer sandalı batırırsın. Onun için bir yazarın, tarihi bir roman yazarken neyi alıp neyi almayacağını iyi süzmesi gerekir. Romanda hem gerçekleri söyleyeceksin hem de gerçeklerin romanını boğmasını engelleyeceksin.
Kitapta bir ya da iki defa tehcir lafı geçiyor. Ama kitabın tanıtımı dahil hiçbir yerde soykırım denmiyor.
Soykırım lafını çok yıllar önce zaten yazmış biriyim. Ama edebiyat ayrı bir şey. Soykırım, hukukçu Lemkin’in bulduğu bir sözcük. Onun 1947’de bulduğu lafı 1915 romanının içine sokmam. Çünkü bozar. Okuyucuya bir mesaj vermeye çalışmıyorum. Ben ona, hayata bakarak, yarattığım bir hayatı anlatıyorum. Soykırım kelimesinden de korkmam. Ama ben bu büyük trajedinin sadece bir kelime üzerinden tartışmasını tuhaf bulduğumu da söylemeliyim. Bu tek kelimelik bir tartışmayı aşacak kadar büyük, insani bir trajedi. Ben ona bir isim koysam da koymasam da o trajedi orada duruyor.
Künye: O Yıl / Ahmet Altan / Everest Yayınları / 408 sayfa / Kasım 2025
Devam edecek...
https://www.agos.com.tr/tr/haber/canakkale-zaferi-olmasa-belki-de-ermeni-soykirimi-olmayacakti-38903