UNUTTURULAN KÜRT-ERMENİ İTTİFAKI
AĞRI AYAKLANMASI VE XOYBÛN BİRLİĞİ
Mustafa Yavuz
Hristiyan Osmanlı milletlerinin demokratik mücadele tarihinin meşruiyetini tanımaksızın, günümüze dair demokratik ve eşitlikçi bir program üretilemez.
Kemalist diktatörlüğe karşı patlayan Ağrı ayaklanması (1926-1930) sürecinde gerçekleştirilen Kürt – Ermeni İhtilâlci Federasyonu/Taşnaksutyun ittifakı, Türk sosyalizmi ve başta PKK olmak üzere Kürt hareketinin önemli bir kısmının ignore ettiği bir konudur. Ağrı ayaklanmasını örgütleyen Xoybûn Birliği’nin (La Ligue Khoyboun) tarihsel rolü hâlâ derinlemesine incelenmemiştir.
Bu makale, Kürt millî hareketinde geçmişten radikal bir kopuşu temsil eden Xoybûn Birliği’nin, Kürt modern ve seküler mücadeleler tarihindeki önemini vurgulamayı; memleketin siyasî gündeminin merkezine yerleşen “süreç” üzerine fikir üretirken, bu tarihsel mirasın önemine uygun bir şekilde değerlendirilmesini ve bu bağlamda tarihin mazlum milletler nokta-i nazarından yorumlanmasına dönük tartışmalara katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Reel Politik Uğruna Tarihin Araçsallaştırılması
Kürt milletinin başına gelen felaketlerin bir sebebi, Osmanlı milletleri içinde en geç uluslaşma sürecine girmiş olmasıyken, diğer sebep de millet-i hâkime unsuru olarak hem Osmanlı despotizmi ve hem sabık hem de Kemalist İttihatçılıkla birlikte Hristiyan Osmanlı milletlerinin demokratik taleplerinin ve mücadelelerinin karşısında yer almak suretiyle Hristiyan milletlerin soykırımlarında aktif rol almasıdır. Fakat Öcalan, geliştirdiği tarih teziyle bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih eder. 2015 senesinde yayımlanan “İmralı Notları”nda bu konuda şu çarpıcı cümleleri sarfeder:
Ermenilerin kapitalizmin uç beyliğine oynamakla tarihleri baş aşağı gitti. (…) Ermeniler kapitalizmle ilişkilerini çözemediler, çözemedikleri için bu katliama uğradılar. Ermenilere tarihî kardeşlik kültürü ile yaklaşıyoruz. Onları yeniden canlandıracak şeyi de biz yaparız. Ermeni soykırımının tanınması da bize, Kürt hareketine bağlı. Ermeniler saygılı olmalı, milliyetçi refleks içinde olmamalı. Sorun kapitalizmdir” (…) Ümmet anlayışını yeniden tartışmaya açtım. Teklik üzerinden bir ümmet anlayışı olmaz. (…) Demokratik halklar birliğini geliştirirken İslam enternasyonalizmini önermemin sebebi budur. (…) Tarihimizin rengi de İslam rengidir. Sol bunu yapmadığı için kaybetti. (…) Bu topraklarda sosyalist olacaksan, İslam tarihindeki öze bağlanman lazım. Yoksa solculuk olmaz.” (…) Anadolu İslamlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyan öfkesi var. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler Anadolu’da hak iddia ederler. Laiklik milliyetçilik kisvesinde elde ettiklerini kaybetmek istemiyorlar.
Bu söylem, Ermenilerin ve Süryanilerin kendi hataları nedeniyle soykırıma uğradıkları hâlde bu suçu Kürtlere yükleme eğiliminde olduklarını vurguladığından ötürü sorunludur. Soykırıma uğrayan mağdur Ermeni toplumunun ihtilâlci partilerinin kadrolarını “elebaşları” gibi hâkim millet üslubuyla suçlayarak, egemen millet üslubunu yeniden üreten ifadelerin özgürlükçü-demokratik programla esastan çeliştiği açıktır.
Hristiyan soykırımlarının nedeni Ermeni halkının özgür ve eşit Osmanlı yurttaşları olarak ortak vatanda yaşama talebine öncülük eden Sosyalist Enternasyonal üyesi Taşnaktsutyun ve bu örgütte Rus Sosyaldemokrat Georgi Valentinoviç Plehanov tarafından temsil edilen Hınçakyan’ı burjuva milliyetçileri olarak dış güçlerin iğvasına kapılıp ulus-devlet hedeflemelerinden kaynaklandığını ileri sürmek tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan Ermeni soykırımında, sadece Sosyal Darwinist İttihat Terakki diktatörlüğünün sorumluluğuna işaret etmesi, ama sabık İttihatçıların yarım bıraktıkları soykırımları tamama erdiren Büyük Millet Meclisi’ni ve sonra otoriter Türkiye Cumhuriyeti’ni bu insanlık suçuyla ilişkilendirmemeye özen göstermesi de kabul edilebilir bir tutum değildir.
Bu söylemle, Komintern’den tevarüs ettiği teorik çerçevenin sunduğu konfora dayanır ve İslâm enternasyonalizmi / ümmetin birliği odaklı argümanlarla “kurucu ortaklık”a vurgu yapıp Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen “Anadolu ulusçuluğunu” İttihatçılıktan kategorik bir şekilde ayrıştırır. Tarih, Kürtleri bir kenara bırakarak yapılmadı derken, tarihi, ümmet ittifakı, yani millet-i hâkime perspektifinden yorumladığının altını çizer.
Öcalan’ın bu tarih yorumu, Erdoğan’ın AKP 32. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nın açılış konuşmasında dile getirdiği tarih yorumuyla örtüşür. Erdoğan bu konuşmasında süreci birlikte götürmenin tarihsel zeminini şöyle tarif eder:
İttifak yaptığımızda medeniyetimizle de ilmimizle de kimse yarışamadı. Türk, Kürt, Arap birse, beraberse o zaman Türk vardır, Kürt vardır, Arap vardır. Ayrıştıklarında, bölündüklerinde ise mağlubiyet, hezimet, hüzün vardır. Kudüs’ü Selahaddin Eyyubi‘nin komutasında Türk, Kürt, Arap fethetmiştir. Türkiye kazanmıştır, milletim kazanmıştır. Türk, Kürt, Arap, 86 milyon her bir vatandaşımız kazanmıştır.
Öcalan ve Erdoğan’ın üzerinde anlaştığı bu tarih anlayışı, Malazgirt, Kudüs, Çanakkale gibi ortak zafer anlatıları üzerinden etnik kimlikleri “ümmetin bileşenleri” olarak sunmaktadır. “Türkiye Yüzyılı” vizyonu, bu bağlamda İslâm coğrafyasının ortak geleceği olarak tanımlanmakta ve bu sınır ötesi ortak kimlik vurgusuyla Türkiye’nin Ortadoğu’da militarist yayılmacı rolünü meşrulaştırıcı bir işlev görmektedir.
Bu tarih yorumu, Kürtlerin ve artık azınlık konuma düşürülmüş Hristiyan vatandaşların toplumsal yüzleşme ve onarım; onur ve eşitlik taleplerinin karşılanmasının önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.
Öcalan’ın anakronik tarih anlayışı, Kemalist diktatörlüğün Türkleştirme siyasetine karşı Kürdistan’da patlayan ayaklanmaların, ama özellikle Ağrı ayaklanmasında gerçekleşen Kürt-Ermeni ittifakında ifadesini bulan Xoybûn Birliği’nin rolünü görünmez kılıyor.
Öcalan, Xoybûn’un Kürt millî tarihi açısından öneminin büyüklüğünün farkındadır. Xoybûn’un kuruluşunu kast ederek şöyle söyler: Celadet Ali Bedirhan ve çevresinin, dönemin anti-Kürt uygulamalarına karşı silahlı mücadele deneyimlerine girişmesi; Ağrı İsyanı için ‘kendi kalma’, ‘kendi olma’ anlamında isabetli bir adlandırma olan Xoybûn örgütünü kurması ve Hawar dergisini çıkarması bu dönemin önemli çalışmalarıdır. Birçok diplomatik girişimleri de olmuştur. Fakat istenilen başarı elde edilememiştir. Dönemin hafızayı yok etme girişimleri göz önüne alındığında, bu faaliyetlerin önemli olduğu açıktır, der ve 1978 senesinde çıkardıkları dergi Serxwebûn’un Xoybûn’u çağrıştırdığını belirtir. Ama Xoybûn Birliği’nin Ermeni-Kürt ittifakını temsil ettiğine dair en küçük bir imada bulunmamakla dönemin hafızasını selektif bir şekilde yorumlamakta beis görmez! Oysa Ağrı ayaklanmasına önderlik eden Hoybûn Birliği, iki mazlum milletin kardeşleşmesi, geçmişle yüzleşmesi ve Kürt millî hareketinin modern bir millî hareket olarak neşet etmesinin miladını oluşturdu. Ağrı ayaklanması trajik bir şekilde neticelense de günümüze kadar süren modern Kürt millî direnişlerinin esin ve motivasyon kaynağı oldu. Kolonyalist Türk devletinin kurbanı olan iki mazlum milleti geç de olsa ortak bir davada buluşturdu.
Xoybûn: Ulusötesi Karakteriyle Hatırlanmayan Bir Ayaklanma Örgütü
Galip güçlerin Ankara hükûmeti ile 24 Temmuz 1923’te imzaladığı Lozan Antlaşması Kürtlerin ve Ermenilerin son umutlarını da yok etti. Lozan Antlaşması, TC’nin Kürtleri zorla Türkleştirme siyaseti uygulamasının önünü açarak Kürt milletinin büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açtı. Böylece ümmet ittifakının sonunu getirip İttihatçı imha siyasetini ve tüm sonuçlarını meşrulaştırdı. Bu süreç, modern Kürt millî mücadelelerinin dönüm noktasını oluşturdu.
1924’te Kürt aydınları ve İhsan Nuri’nin de bulunduğu Osmanlı subaylarınca yönetilen Azadi örgütü tarafından başlatılan Beytüşşebap ayaklanması başarısızlığa uğradı. İhsan Nuri askerleriyle birlikte Irak’a sığındı. Bu başarısız girişim Şeyh Sait ayaklanmasının patlamasına yol açtı. İhsan Nuri, 1927-1930 yılları arasında gerçekleşen Ağrı ayaklanmalarının askerî lideri olarak önemli rol oynadı.
1925’te Şey Said ayaklanmasının da bastırılmasının ardından, kolonyalist Kemalist diktatörlük Kürtlere dizginsiz bir terör uyguladı. Ankara hükûmeti, Şark Islahat Planı ile Kürt illerini en tehlikeli unsurlarından arındırmak amacıyla Kürt aşiretlerini ülkenin batısına sürgün etme programını uygulamaya koydu. Aynı zamanda, İstanbul merkezli Kürt yanlısı kulüplerin üyeleri, yeni Türk rejiminin baskısından kaçarak sürgüne zorlandı. Bazıları Irak’a sığınırken, diğerleri Levant’ta Fransa’nın korumasına sığındı.
Sürgünde yaşayan Kürt aydınlar, Kürt yanlısı dernekleri birleştirmek için çalışmaya başladılar. Bu amaçla Ekim 1927’de Lübnan’ın Bihamdun kentinde dört Kürt partisi ve derneğinin temsilcilerini bir araya geldi.
Kongreye katılanlar arasında Celadet Bedir Han, Kamuran Bedir Han, Memduh Selim, Mustafa Çahine, Fehmi Licî, Şeyh Mehdi (Şeyh Said’in kardeşi), Kerim Süleymani, Raman’dan Emin Ağa, Haco Ağa ve Hurşid Bey vardı. Bir dizi tartışmanın ardından, Kürdistan’ı İhya Cemiyeti, Kürt Ulusal Partisi, Kürdistan’ın Bağımsızlığı Komitesi ve Kürt Sosyal Komitesi liderleri, 5 Ekim’de bu grupları tek bir ‘ulusal’ örgüt olan Xoybûn Birliği altında birleştirmeye karar verdiler.
Bu esnada Xoybûn’u ilan etmeye hazırlanan Lübnan ve Suriye’deki kadrolar, İhsan Nuri’nin, Ağrı’da topyekün bir isyan başlatmasından ve “Şeyh Sait hareketinin yaşamış olduğu hazin sonun” yaşanmasından korkuyorlardı. İhsan Nuri yapılan Telkinlere rağmen harekete geçerek Ağrı Kürdistan Cumhuriyeti’ni ilân eder.
Xoybûn, kuruluşundan kısa bir süre sonra Kürt-Ermeni karakterine büründü. Bihamdun’daki ilk kongreye katılanlar arasında Vahan Papazyan da vardı. Ekim 1927’de Beyrut’ta Ermeni Taşnak Partisi ile Kürt Xoybûn Komitesi arasında imzalanan, iki kardeş ülkenin kurtuluşuna ilişkin bir antlaşmayla teyit edildi. 29 Mart 1928’de Halep’te Hotel Central’da düzenlenen kongreye de Ador Levonyan ve Vahan Papazyan katıldı. İhtilâlci Xoybûn Birliği, Ermenistan ile Kürdistan’ı Türkiye Cumhuriyeti’nden özgürleştirmeyi amaçladı.
Ekim 1927’de Beyrut’ta iki kardeş ülkenin kurtuluşuna ilişkin imzalanan bir antlaşmayla birleşme teyit edildi. 29 Mart 1928’de Halep’te Hotel Central’da düzenlenen kongreye de Ador Levonyan ve Vahan Papazyan katıldı. Taşnaksutyun’un diğer üyeleri de Kürt Komitesi ile yakın çalışmaya başladılar.
Kürt Ermeni işbirliğinin maddeleri:
1. Traité de collaboration arméno-kurde / Kürt-Ermeni İşbirliği Antlaşması.
2. Ermeni ulusuyla olan tüm yanlış anlaşılmaları kesin olarak çözmeyi amaçlıyoruz.
3. Kürt ve Ermeni halklarının aynı boyunduruk altında acı çekmiş olduklarını dikkate alarak;
4. Geçmişteki yanlış anlamaların Türk hükümetlerinin politikaları tarafından yaratılmış olduğunu dikkate alarak;
5. İki taraf, Kürt halkının ve Ermeni halkının ulusal haklarını karşılıklı olarak tanır.
6. İki millet, ulusal kurtuluşları için işbirliği yapmayı taahhüt eder.
7. İki taraf, Kürtler ile Ermeniler arasında her türlü çatışmayı önlemeye çalışacaktır.
8. Sınır meseleleri dostluk ve adalet ruhu içinde çözülecektir.
9. İki halk diplomatik alanda ortak faaliyet yürütecektir.
10. İki taraf geçmişteki katliamları ve şiddeti kınar.
11. Kürt ve Ermeni temsilcileri kalıcı kardeşçe ilişkiler kurmak istediklerini beyan ederler.
12. 1927 yılında düzenlenmiştir.
Halifeliğin anti-Kemalist destekçileriyle işbirliği yapılmayacak ve iki millet arasındaki sınır, yerli Kürt ve Ermeni nüfusunun savaş öncesi sayılarına ve Sevr Antlaşması’nda ilan edilen etnik ve hukukî ilkelere dayanacaktı.
İhtilâlci Ermeni partisi Taşnaktsutyun, anlaşma ile Batılı güçler nezdinde ve Batı kamuoyunda Kürt davası için propaganda yapmayı, Xoybûn Birliği’ne ekonomik ve maddi yardım sağlamayı; Kürt ayaklanmasına bir devlet kazandırmak amacıyla diplomatik ilişkiler kurmayı üstlendi. Bu katkılarına paralel olarak, iki örgüt arasındaki bağlantıyı sürdürmek için, Xoybûn’da daimi bir temsilci bulunduracak ve askeri güçlerini ‘Kürt operasyonel güçleri’ ile ilişkilendirecek, son olarak ‘Kürt örgütçüleri, propagandacıları ve teknisyenleri’ eğitecekti.
1930 senesinin Temmuz ayında Zilan vadisinde gerçekleştirilen katliama kadar, psikolojik üstünlük Ağrı Dağı’ndaki isyan karargahının lehine gelişti. Ancak katliamdan sonra psikolojik üstünlük Türk ordusuna geçince, Rupen Ter Minasyan (Rupen Paşa) [i] Türk ordusunun Zilan vadisinde gerçekleştirdiği korkunç katliamların yabancı kamuoyuna anlatılabilmesi için, Milletler Cemiyeti ve Sosyalist Enternasyonal’e başvurulmasını dış temsilciliklerine iletti. Kürt katliamlarının, Ermeni katliamların devamı ve Panturanizm davasının icrası olduğunu belirterek Türk ve Rus askerlerinin topraklarımızdan uzaklaşmalarını; Ermeni, Kürt müttefik ve bağımsız devletlerin kurulması hususunda ayaklanmaya taraftar olmalarını talep etmelerini istedi. Taşnaktsutyun ayrıca, İran hükümetinden Ağrı isyanına açık bir destek alamasa da en azından kesin bir tarafsızlık sağlamayı temin etmeye çalıştı.
Kürt millî mücadelesini, Batı kamuoyu ve uluslararası platformlarda savunan Taşnaktsutyun, 1930 yılında Zürih’te gerçekleştirilen Sosyalist Enternasyonal toplantısında Türk rejimine yönelik açık kınama kararının çıkmasını sağladı.
Zetterwall’in aktardığı açıklamada şöyle deniyordu:
II. Enternasyonal’in yürütme organı,
Türk Hükümeti’nin yalnızca özgürlükleri için mücadele eden Kürtleri bastırmakla kalmayıp, aynı zamanda ayaklanmaya katılmamış barışçıl Kürt nüfusu da ortadan kaldırmayı amaçlayan katliam yoluyla gerçekleştirdiği eylemlere dünya kamuoyunun dikkatini çekmektedir; ve bu yolla Kürt halkına, kapitalist ülkelerin kamuoyunun bu kanlı barbarlığa karşı çıkmaması eşliğinde, Ermenilerin kaderini yaşatmayı hedeflemektedir.
Kürt- Ermeni ittifakının mücessem ifadesi ulusüstü ihtilâlci Xoybûn siyasî işbirliği, ortak diplomatik girişimler, milletlerarası kamuoyuna dönük propaganda faaliyetleri yürüttü. Taşnaksutyun, askerî ve lojistik destek, bölgesel bilgi paylaşımı ve sınır ağları üzerinden koordinasyon sağladı. Ağrı ayaklanmasına silah ve mühimmatı kısmen Taşnaksutyun’un küçük bir silah fabrikasına sahip olduğu Tebriz’den sağlandı.
Ulugana, Rupen Paşa’nın Ayaklanma Karargahının İran’daki yetkili temsilcisi olarak seçildiğini, Ardeşir Muradyan, Vali/Veli Bey kod ismini kullanan Kara Vahan ve Kürtlerin kendisine ‘İbrahim Paşayê Fileh’- Ermeni İbrahim Paşa Baron Apram dedikleri Ermeni ihtilâlcilerin bizzat Ağrı ve Zilan’da bulunduklarını belirtir.
Xoybûn Birliği kurulduktan sonra, 1920’den itibaren Kürt faaliyetlerinin asıl merkezi olan Irak’taki bazı Kürt liderlerle işbirliği arayışına girdi. Ancak Kürt – Taşnaktsutyun ittifakı, Kürt hareketi içinde bazı rahatsızlıklar yarattı. Bunların en önemlisi, Irak’taki Revanduz Komitesi ile sağlanamayan anlaşmaydı. Paradoksal bir şekilde iki Kürt komitesi arasındaki müzakereler, hem Xoybûn hem de Ermeni Taşnaktsutyun adına Vahan Papazian tarafından yürütülmekte idi. Ancak Kürt millî mücadelesinin, Taşnaktsutyun liderliğine bağımlılığını şüpheyle karşılayan Revanduz Komitesi, Xoybûn ile bir ittifak kurmaktan vazgeçti. Ancak Bedirhaniler tarafından yönetilen Kürt komitesi ile Taşnaktsutyun arasındaki ilişkilere müdahale etmemeyi taahhüt etti.
Xoybûn bu süreçte komşu devletlerin, özellikle Irak ve İran’ın, toprak bütünlüğünü tehlikeye atmama taahhüdünde bulundu. Bunun yanı sıra, Süreyya Bedirhan 1929 yılında İngiltere’yi Kürt hareketini desteklemeye ikna etmeye çalıştı. Ancak Britanya hükûmeti Bedirhan’ın talebine bir cevap vermedi. Rupen Minas Ter Minassian da Britanya hükûmeti nezdinde benzer girişimlerde bulundu. Britanya’dan askeri destek alınamasa bile en azından Kürt isyancılara silah ve mühimmat tedarik edilmesi için, Irak topraklarının kullanılmasına izin verilmesini umuyordu. Ancak Rupen Minas Ter Minassian’ın teklifi de muhatapları tarafından basitçe ‘gülünç’ olarak değerlendirildi Netice itibariyle İngiltere bölgede oluşturulan statükoyu tehdit edecek girişimlerden uzak durarak Ağrı ayaklanmasını desteklemedi.
Fransa da bir yandan Xoybûn’un Suriye’deki faaliyetlerini, üyelerinin seyahatlerini ve temaslarını takip ederken, diğer yandan Suriye Cezire bölgesinde kolonyal çıkarlarının ve kalkınma projelerinin vazgeçilmezi haline gelen Levant Kürtlerinin ‘hassasiyetini’ dikkate almaktaydı. Fakat Fransa-Türkiye gerginliğinin arttığı dönemlerde, her zaman Kürt hareketi aleyhine siyaset izleyerek Ankara’nın yanında yer aldı.
Kürt entelektüelleri, bu süreçte millî kurtuluşçu söylemi, geleneksel Kürt dünyasının temsilcilerinin zihniyetine uyarlamak için kapsamlı girişimlerde bulundular. Xoybûn, Kemalist diktatoryanın kolonyalist boyunduruğuna millî baskısına ve zulmüne karşı, adının işaret ettiği gibi “kendi olmak” yani, nesneden bir özneye dönüşmek mücadelesi olarak tarih sahnesinde yer aldı. Uzun yıllar bu mirasın içerdiği belirleyici önem unutturulmaya çalışılsa da kolonyalizme karşı gerçekleştirilen modern ve seküler demokratik ihtilâller zincirinin yeni bir halkası olarak tarihe geçti.
Sovyetler Birliği: Devrimci Retorik, Devletçi Pratik
Bu gerçeğe rağmen, Sovyetler Birliği Ağrı ayaklanmasına düşmanca bir tutum aldı. Bu tutumun sebebi, Sovyetler Birliği’nin jeostratejik çıkarlarının gereği, Kemalist diktatorya ile ilişkisinin bozulmamasına atfettiği hayatî önemdir. Bu bağlamda da ezilen Kürt milletinin mücadelesini, Kemalist rejime karşı, irtica ve derebeylik rejimini sürdürmek isteyen emperyalizm aleti olarak değerlendirmiş ve isyanın bastırılmasına yardım etmiştir.
Bozarslan, ayaklanmanın bastırılmasında Sovyetler Birliğinin rolüne şöyle değinir: Komintern, Türkiye Komünist Partisi ve Sovyetler Birliği’nin Kürt hareketine büyük bir kuşkuyla yaklaştıkları, Hoybun-Taşnaksutyun ittifakı ile gerçekleştirilen Ağrı Dağı isyanının Sovyetler’in de askeri katılımıyla bastırıldığı bilinmektedir.
İran Devleti de Ağrı Dağı’nın İran toprakları kısmını ayaklanmacılara karşı harekât yürütmesi için Türkiye’ye bıraktı. Böylece Ağrı Dağı’ndaki Kürt birliklerinin lojistik destekleri kesilerek, Türk kuvvetlerinin İran toprağı üzerinden isyancılara saldırmasını sağladı.
Karadeniz, Komintern’in 5 Ağustos 1930’da Kürt meselesine karşı tavrını aktarır:
Türkiye’de ve İran’da patlak veren ve Kuzey Irak’ta Musul bölgesinde bile ‘Kürdistan’a Özgürlük’ sloganı altında çıkma eğilimi gösteren bu ayaklanmalar, İngiltere tarafından kışkırtılmış ve finanse edilmiştir. Amaç, Türkiye, İran ve Irak ve Sovyet Birliği’ne karşı askeri bir üs görevini yerine getiren bir devlet kurulmasıdır.
Tunçay da Komintern yayın organı “Inprekorr”’un 22 Ocak 1931 tarihli XI/3 sayısında Kudüs’ten J.B. imzalı bir yazıya dayanarak şu bilgiyi aktarır: Türkiye’nin Yakın Doğu’daki İngiliz emperyalist sistemine katılmamakta direnmesi, 1930 yazındaki bir Kürt isyanıyla cezalandırılmıştır. İngilizler, Kemal Paşa’ya baskı yapmak amacıyla İran ve Afganistan’da da faaliyet göstermektedir.
Sovyetler Birlği’nin ve Komintern’in reel politik ve jeostratejik çıkarları ekseninde mahkûm ettiği Ağrı Kürdistan Cumhuriyeti’nin (Civîna Agirî Kurdistan) kuruluşuna yol açan ayaklanma, soykırıma uğramış Ermeni milleti ile katliamlarla teslim alınmak istenen Kürt milletinin, TC’nin kolonyalist boyunduruğuna karşı birlikte giriştiği ihtilâlci millî demokratik ayaklanmalarının yarattığı bir kurum olarak tarihe geçti. İttihatçı Kemalist rejimin Türkleştirme siyasetine karşı patlak veren Ağrı ayaklanmasına önderlik eden modern ve seküler Xoybûn Birliği’nin unutturulan mirasına sahip çıkan bir tarih anlayışıyla özgürlükçü ve demokratik bir gelecek inşa edilebilir. Soykırımlar ve katliamlarla belirlenmiş bir tarihle gerçek anlamda yüzleşebilmenin imkânı yaratılabilir.
KAYNAKLAR:
Bozarslan, Hamit. “Türkiye’de Kürt Sol Hareketi”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce. C. 8. Sol. İletişim Yayınları. İstanbul 2007.
Fondation Institut Kurde. L’Harmattan. La Ligue Nationale Kurde Khoyboun. Mythes et réalités de la première organisation nationaliste kurde. N° hors série III – juin 2007.
Hartmann, Elke. “Sehnsucht, Zuflucht, Schreckbild. Der balkan im Blick armenischer Rovolutionäre.” İçinde: “Den Balkan gibt es nicht” Erbschaften im südlichen Europa. Köln: Böhlau Verlag GmbH & Cie. 2016.
Karadeniz, Fevzi. Türkiye Komünist Partisi Yayınlarında Kürtler. Belge Yayınları. İstanbul 2018.
Öcalan, Abdullah. Demokratik Uygarlık Manifestosu. V. Kitap. Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü. Kültürel Soykırım Kıskacındaki Kürtleri Savunmak. Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi Yayınları. Azadi Matbaası. 2013.
Öcalan, Abdullah. Demokratik kurtuluş ve özgür yaşamı inşa (imralı notları). Weşanen Mezopotamya. Deutschland: 2015.
Tuncay, Mete. Türkiye’de Sol Akımlar (1925-1936) Cilt 2. İstanbul: İletişim Yayınları. 2009.
Ulugana, Sedat. “Ağrı Dağı’nda Cumhuriyet Kurmak: Yeni Belgeler Işığında Ağrı İsyanı”. 2024. (Son Okuma tarihi: 16.3.2025). https://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-314
Yavuz, Mustafa. Şark Meselesi [Türkiye] ve Marksizm, İttihat-Terakki Diktatörlüğü ve Hristiyan Milletlerin Eşit Vatandaşlık Tahayyülünün Trajik Sonu. İstanbul: Belge Yayınları, 2025.
Zettervall, Charlotta. Reluctant Victims into Challengers – Narratives of a Kurdish Political Generation in Diaspora in Sweden. Lund University: 2013.
[i] Bir Kafkas Ermenisi olan Minas Ter Minassian, mücadele içinde kullandığı adı Roupen, önce din eğitimi aldı, sonra Çarlık ordusunda topçu subayı olarak görev yaptı. Öğrenimini sürdürmek için, ünlü bir Ermeni eğitim kurumu olan Moskava Lazarev Enstitüsü’ne gitti. Orada Rus ve Ermeni İhtilalcilerle ilişki kurdu. 1902’de Taşnaksutyun’a katıldı. 1904’te İran sınırından Osmanlı topraklarına geçti. O zamandan itibaren önce Van, sonra Bitlis, Sasun ve Muş’ta fedai ve subay olarak faaliyet yürüttü. Ermeni soykırımı sırasında Sasun’da başarısız bir öz savunma hareketi örgütledi ve ‘Sasun’lu Davut’ olarak ün yaptı. Parti liderliğinde yüksek mevkilerde bulunan Roupen, Ermeni Cumhuriyetin’in 1918-1919’daki kuruluş aşamasında görev aldı. 1920’deki ‘büro hükûmeti’ olarak anılan son kabinede Harbiye ve İçişleri Bakanı görevlerini üstlendi. Ermenistan’ın sovyetleştirilmesinden önce, İran’a kaçtı, daha sonra Mısır, Filistin ve son olarak 1951’de öldüğü Fransa’da yaşadı. Roupen’in kaleme aldığı hatıratı, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ermeni diasporasının en etkili otobiyografik metni, Ermeni devrimci hareketinin ve dolayısıyla Ermeni ulusal hareketinin ana anlatısı olarak kabul gördü.
https://sonhaber.ch/unutturulan-kurt-ermeni-ittifaki/
Türk Kaynaklarında Pontos Soykırım Meselesi
Tamer Çilingir
Türk kaynakları, Pontos meselesine ilişkin olarak yalnızca sahadaki uygulamaları değil, aynı zamanda bu uygulamaların devletin en üst karar organlarında tartışıldığını, askeri-idari yapı aracılığıyla sistematik biçimde yürütüldüğünü ve ekonomik ile toplumsal boyutlarla bütünleştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Meclis Tutanakları, Askeri Yapılanma, Mülkiyet Politikaları ve Toplumsal Sonuçlar Üzerine Bir İnceleme
Pontos Soykırım meselesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine uzanan tarihsel kırılmaların merkezinde yer alan, çok katmanlı ve çok boyutlu bir olgudur. Bu mesele, yalnızca bir etnik ya da bölgesel çatışma olarak değil; aynı zamanda devlet inşası, nüfus mühendisliği, güvenlik politikaları ve ekonomik yeniden yapılandırma süreçleriyle iç içe geçmiş karmaşık bir tarihsel süreç olarak ele alınmalıdır.
Uzun yıllar boyunca Pontos Soykırım meselesi, farklı ulusal tarih anlatıları içinde ideolojik yaklaşımlarla yorumlanmış, bu durum hem kavramsal hem de metodolojik düzeyde önemli ayrışmalara yol açmıştır. Bu nedenle konunun sağlıklı biçimde incelenebilmesi için, birincil kaynaklara dayalı, eleştirel ve karşılaştırmalı bir analiz zorunludur.
Bu çalışma, Pontos Soykırım meselesini özellikle Türk kaynakları üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede TBMM gizli celse tutanakları, Osmanlı arşiv belgeleri, askeri yazışmalar ve döneme ait akademik çalışmalar birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmanın temel amacı, yaşanan olayları kronolojik olarak aktarmaktan ziyade, bu olayların devlet mekanizması içinde nasıl tartışıldığını, hangi araçlarla uygulandığını ve ne tür toplumsal sonuçlar doğurduğunu ortaya koymaktır.
Bu bağlamda yazının temel iddiası şudur: Türk kaynakları, Pontos Soykırım meselesine ilişkin olarak yalnızca sahadaki uygulamaları değil, aynı zamanda bu uygulamaların devletin en üst karar organlarında tartışıldığını, askeri-idari yapı aracılığıyla sistematik biçimde yürütüldüğünü ve ekonomik ile toplumsal boyutlarla bütünleştiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
1. TBMM Gizli Celse Tutanaklarında Pontos Soykırım Meselesi
TBMM gizli celse tutanakları, Pontos Soykırım meselesinin dönemin siyasal elitleri tarafından nasıl algılandığını anlamak açısından son derece önemli birincil kaynaklardır. Bu tutanaklar yalnızca kararların sonuçlarını değil, karar alma süreçlerinin arka planını, tartışmalarını ve çatışmalarını da ortaya koymaktadır.
21 Ağustos 1922 tarihli oturumda Sinop Milletvekili Hakkı Hami Bey’in ifadeleri, sürgün uygulamalarının insan kayıplarıyla ilişkilendirilmesi halinde bunun hem iç hem de dış politikada ciddi sonuçlar doğuracağını göstermektedir. Hakkı Hami Bey, bu tür ölümlerin meydana gelmesi durumunda hükümetin kendisini savunamayacağını açıkça dile getirerek, uygulamaların uluslararası sonuçlarına dikkat çekmiştir. (1)
Bu tür ifadeler, meclis üyelerinin yalnızca yerel güvenlik sorunlarına odaklanmadığını, aynı zamanda bu politikaların uluslararası hukuk ve diplomasi açısından yaratabileceği etkileri de değerlendirdiğini göstermektedir.
Kırşehir Milletvekili Yahya Galip’in konuşmaları ise uygulamaların sahadaki sonuçlarına dair daha doğrudan bir perspektif sunmaktadır. Yahya Galip, olağanüstü yetkilerin keyfî kullanımı sonucunda köylerin yakıldığını, malların imha edildiğini ve toplumsal düzenin ciddi biçimde bozulduğunu ifade etmiştir. (2) Bu ifadeler, uygulamaların yalnızca askeri tedbirler olmadığını, aynı zamanda geniş çaplı toplumsal yıkıma yol açtığını ortaya koymaktadır.
Mersin Milletvekili Selahattin Bey ise tartışmayı daha teorik bir düzleme taşıyarak, devletin tüm vatandaşlarını kapsayan bir yapı olması gerektiğini vurgulamış ve belirli bir nüfus grubunun sistematik biçimde hedef alınmasının sürdürülebilir olmadığını dile getirmiştir. (3) Bu bağlamda meclis tartışmaları, yalnızca uygulamaların değil, aynı zamanda devletin niteliğine ilişkin temel soruların da gündeme geldiğini göstermektedir.
Meclis içinde kullanılan “yağma”, “imha” ve “mezalim” gibi ifadeler, yaşananların niteliğine dair güçlü bir farkındalığın bulunduğunu ortaya koymaktadır. (4) Bu durum, Pontos soykırım meselesinin yalnızca sahada gerçekleşen bir dizi olaydan ibaret olmadığını, aksine devletin en üst düzeyinde bilinen, tartışılan ve zaman zaman eleştirilen bir süreç olduğunu göstermektedir.
2. Merkez Ordusu’nun Kuruluşu ve Yetki Yapısı
Pontos soykırım meselesinin kurumsal boyutunu anlamak için Merkez Ordusu’nun kuruluşu kritik öneme sahiptir. 9 Aralık 1920 tarihinde 3. Kolordu’nun lağvedilmesiyle kurulan Merkez Ordusu, geniş bir coğrafyada askerî ve idarî yetkileri tek bir komuta altında toplamıştır.
Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa’ya verilen “seferde ordu kumandanı salahiyeti”, onun yalnızca askeri operasyonları değil, aynı zamanda mülkî idareyi de yönlendirebildiğini göstermektedir. Bu durum, fiilen yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarının sahada tek bir otoritede birleşmesi anlamına gelmektedir.
Bu yapı içerisinde çetelerin kullanılması, yerel milis güçlerinin desteklenmesi ve Emniyet Teşkilatı gibi yarı-resmî yapıların oluşturulması, devletin klasik bürokratik sınırlarının ötesine geçen bir güvenlik anlayışını ortaya koymaktadır. Bu durum, Pontos (Soykırım) meselesinin spontane gelişen olaylar zinciri değil, belirli bir organizasyon çerçevesinde yürütülen bir süreç olduğunu göstermektedir.
3. Sevk ve Sürgün Politikaları
Pontos Soykırım meselesinin en belirgin unsurlarından biri, geniş çaplı sevk ve sürgün uygulamalarıdır. Ancak bu uygulamalar yalnızca nüfusun coğrafi olarak yer değiştirmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda bu nüfusun ekonomik, sosyal ve kültürel yapısının da parçalanmasına yol açmıştır.
Belgeler, sürgün kararlarının çoğu zaman merkezi karar mekanizmalarından önce sahada uygulanmaya başlandığını ve daha sonra resmi kararnamelerle hukuki çerçeveye oturtulduğunu göstermektedir. Bu durum, uygulamaların hızlı ve çoğu zaman kontrolsüz biçimde hayata geçirildiğini düşündürmektedir.
Sürgünlerin yalnızca askerlik çağındaki erkeklerle sınırlı kalmadığı, kadın ve çocukları da kapsadığı, hatta ailelerin toplu halde yer değiştirmeye zorlandığı meclis tartışmalarında açıkça ifade edilmiştir. Bu da uygulamaların kapsamının oldukça geniş olduğunu göstermektedir.
4. Amele Taburları ve Zorunlu Emek Rejimi
Amele taburları, Pontos Soykırım meselesinin ekonomik ve toplumsal boyutlarını anlamak açısından önemli bir unsurdur. Bu taburlar büyük ölçüde Hristiyan nüfustan oluşturulmuş ve ağır fiziksel işlerde kullanılmıştır.
Bu uygulama, yalnızca askeri bir ihtiyaçtan ziyade, belirli bir nüfus grubunun sistematik biçimde kontrol altına alınması ve ekonomik olarak sömürülmesi anlamına gelmektedir. Taburlardaki ağır çalışma koşulları, yetersiz beslenme ve sağlık sorunları, bu sistemin insani boyutunu da ortaya koymaktadır.
5. Mülkiyet Politikaları ve Ekonomik Dönüşüm
Sevk edilen Rum nüfusun geride bıraktığı mallara ilişkin uygulamalar, sürecin ekonomik boyutunu anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Taşınmaz malların devlet kontrolüne alınması ve emvâl-i metruke komisyonları aracılığıyla yönetilmesi, sistematik bir mülkiyet transferine işaret etmektedir.
Mustafa Özdemir’in çalışması, bu malların işletilmeye devam ettiğini ve elde edilen gelirlerin belirli fonlarda toplandığını göstermektedir. (5) Bu durum, yalnızca güvenlik politikalarının değil, aynı zamanda ekonomik yeniden yapılandırmanın da söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır.
6. Nurettin Paşa ve Meclis Soruşturması
Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yürütülen tartışmalar ve açılan soruşturma, Pontos Soykırım meselesinin yalnızca sahadaki uygulamalarla sınırlı olmadığını, aynı zamanda devletin en üst karar organında ciddi bir kriz başlığı olarak ele alındığını da göstermektedir. Bu süreç, erken Cumhuriyet döneminde askerî otorite ile siyasal denetim arasındaki gerilimi ortaya koyması bakımından da son derece önemlidir.
1921 yılı boyunca özellikle Koçgiri ve Karadeniz bölgesinde yürütülen operasyonlar sırasında yaşananlar, meclis gündemine taşınmış ve çeşitli milletvekilleri tarafından sert biçimde eleştirilmiştir. 11 Ağustos 1921 tarihli gizli celsede söz alan milletvekilleri, Koçgiri bölgesinde gerçekleştirilen uygulamaların sorumluluğunu doğrudan Nurettin Paşa’ya yüklemişlerdir. Bu konuşmalarda, sivillerin sorgusuz sualsiz tutuklandığı, teslim olan kişilerin dahi infaz edildiği ve askerî yetkilerin hukuk dışı biçimde kullanıldığı yönünde iddialar dile getirilmiştir. (6)
Bu eleştiriler, yalnızca bireysel görüşler olarak kalmamış, kısa süre içerisinde daha geniş bir meclis tartışmasına dönüşmüştür. 4 Ekim 1921 tarihli gizli celsede ise konu daha kapsamlı biçimde ele alınmış ve bu kez yalnızca Koçgiri değil, aynı zamanda Pontos bölgesinde Rum nüfusa yönelik uygulamalar da tartışma konusu yapılmıştır. Bu oturumda bazı milletvekilleri, Nurettin Paşa’nın görevden alınmasını açıkça talep etmiş, uygulamaların devlet otoritesini zedelediğini ve hukuki meşruiyet sınırlarını aştığını ifade etmişlerdir. (7)
Meclis tartışmalarında dile getirilen suçlamalar oldukça kapsamlıdır. Nurettin Paşa’nın gayri nizami güçler kullanması, rüşvet almakla itham edilmesi, sevk sırasında yağmacılığa göz yumması, yetki sınırlarını aşarak keyfî kararlar alması ve idarî kadroları kendi yakın çevresiyle doldurması gibi iddialar, dönemin siyasal atmosferinde ciddi yankı uyandırmıştır. (8) Bu suçlamalar, yalnızca askerî uygulamaların değil, aynı zamanda yönetim anlayışının da sorgulandığını göstermektedir.
Meclisteki tartışmalar sırasında dikkat çeken bir diğer unsur, bazı milletvekillerinin sahada yaşananları “gayri mesul kuvvetlerin” eylemleri olarak nitelendirmesi, buna karşılık diğerlerinin bu eylemlerin doğrudan merkezî otoritenin bilgisi ve onayı dahilinde gerçekleştiğini savunmasıdır. Bu durum, devlet içindeki sorumluluk tartışmasının ne kadar derin olduğunu ortaya koymaktadır.
Tartışmaların sonucunda, Mustafa Kemal’in itirazına rağmen, meclis çoğunluğu Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına ve hakkında soruşturma açılmasına karar vermiştir. (9) Bu karar, TBMM’nin teorik olarak askerî otorite üzerinde denetim kurma iradesini göstermesi bakımından önemlidir. Aynı zamanda Koçgiri ve Pontos bölgelerinde yaşanan olayları incelemek üzere bir araştırma heyeti kurulması kararlaştırılmıştır.
Ancak soruşturma sürecinin ilerleyişi, mecliste ortaya konan bu denetim iradesinin pratikte ne ölçüde uygulanabildiği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Nurettin Paşa, görevden alınmış olsa da hakkında yürütülen soruşturma sınırlı kalmış ve ciddi bir cezai yaptırımla sonuçlanmamıştır. Bu durum, meclis denetiminin sembolik bir düzeyde kaldığı yönünde yorumlara yol açmaktadır.
Bu bağlamda, Nurettin Paşa örneği, erken Cumhuriyet döneminde devletin güvenlik politikaları ile hukukî denetim mekanizmaları arasındaki gerilimi somut biçimde ortaya koymaktadır. Bir yandan meclis içinde ciddi eleştiriler dile getirilmekte, diğer yandan sahadaki uygulamaların büyük ölçüde devam etmesi, devletin güvenlik önceliklerinin hukuki sınırların önüne geçtiğini göstermektedir.
Ayrıca bu süreç, bireysel sorumluluk ile yapısal sorumluluk arasındaki tartışmayı da gündeme getirmektedir. Nurettin Paşa’nın şahsında somutlaşan eleştiriler, aslında daha geniş bir askerî ve idarî sistemin işleyişine işaret etmektedir. Bu nedenle söz konusu soruşturma, yalnızca bir komutanın faaliyetlerinin değerlendirilmesi değil, aynı zamanda devletin uyguladığı politikaların sınırlarının tartışılması anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, Nurettin Paşa hakkında yürütülen meclis soruşturması, Pontos Soykırım meselesinin yalnızca sahadaki uygulamalarla değil, aynı zamanda siyasal düzeydeki tartışmalarla da şekillendiğini göstermektedir. Bu süreç, erken Cumhuriyet döneminde devlet otoritesi, askerî yapı ve siyasal denetim arasındaki ilişkilerin anlaşılması açısından kritik bir örnek teşkil etmektedir.
7. Toplumsal Etkiler ve Direniş
Pontos Soykırım meselesi yalnızca hedef alınan Rum nüfusu değil, aynı zamanda bölgedeki Müslüman toplumu da etkilemiştir. Rumlara yardım eden Müslüman bireylerin yargılanması ve cezalandırılması, bu sürecin toplumsal dayanışma ağlarını da hedef aldığını göstermektedir. (10)
Bu durum, meselenin yalnızca etnik bir çatışma değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin yeniden şekillendirilmesi süreci olduğunu ortaya koymaktadır.
8. Sansür ve Bilgi Kontrolü
Sansür uygulamaları, devletin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda bilgi akışı üzerinde de kontrol kurmaya çalıştığını göstermektedir. Mektupların denetlenmesi, basın üzerindeki kısıtlamalar ve iletişim kanallarının kontrol altına alınması, sürecin propaganda boyutunu ortaya koymaktadır.
Sonuç
Türk kaynakları üzerinden yapılan bu inceleme, Pontos Soykırım meselesinin tek boyutlu bir güvenlik sorunu olarak değerlendirilemeyeceğini açık biçimde göstermektedir. Meclis tartışmaları, askeri yapı, ekonomik uygulamalar ve toplumsal sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, çok katmanlı ve sistematik bir süreç ortaya çıkmaktadır: ve tüm bu izler bir meseleden çok soykırımı işaret etmektedir.
DİPNOTLAR
TBMM Gizli Celse Zabıtları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 720-721.
TBMM Gizli Celse Zabıtları, s. 731-732.
TBMM Gizli Celse Zabıtları, s. 731.
TBMM Gizli Celse Zabıtları, s. 732.
Mustafa Özdemir, “I. Dünya Savaşı Sırasında Osmanlı Devleti Tarafından Gerçekleştirilen Rum Tehciri”, ÇTTAD, VI/14, 2007, s. 30-32.
TBMM Gizli Celse Tutanakları, Cilt 2, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1985, s. 204-205.
TBMM Gizli Celse Tutanakları, s. 252-287.
Mustafa Balcıoğlu, İki İsyan Koçgiri Pontos, Nobel Yayınları, 2000, s. 272-275.
TBMM Gizli Celse Tutanakları, Cilt 2.
Yılmaz Kurt, Pontos Meselesi, TBMM Yayınları, 1995.
https://politikart.net/yazi/turk-kaynaklarnda-pontos-soykrm-meselesi
Pontus Rum Soykırımı 107’nci yılında
1914'te coğrafyayı Hıristiyansızlaştırma politikalarıyla başlayan, 353 bin Pontus'lu Rum’un katledilmesi, binlercesinin sürgün edilmesi ve Rum kültürünün tahrip olmasına neden olan Pontus Rum Soykırımı 107’nci yılında.
Her yıl 19 Mayıs tarihinde, 1915’te İttihat ve Terakki yönetimi tarafından 1 buçuk milyon Ermeni ve 300 bine yakın Süryani’nin (Asuri-Arami-Keldani) katledildiği soykırımın son ayağı olan Pontus Rum Soykırımı anılıyor.
1914 yılında başlayan, coğrafyayı Hıristiyansızlaştırma politikaları nezdinde yüz binlerce Rum’un katledilmesi, zorunlu göçe maruz bırakılması ve yüz yıllardır geniş bir coğrafyada var olan Rum kültürünün tahrip olmasına sebep olmakla beraber soykırımın etkileri günümüzde de hâlâ sürüyor.
Araştırmalara göre 1914 yılından 1923’e kadar Pontus'ta ve Mübadele yollarında 353 bin Pontuslu Rum katledildi.
Mübadele yolları
Yapılan araştırmalar kapsamında Amasya, Samsun ve Giresun’da 134 bin 78, Niksar’da 27 bin 216, Trabzon’da 38 bin 434, Tokat’ta 64 bin 582, Maçka’da 17 bin 479 ve Şebinkarahisar’da 21 bin 448 Pontos'lu soykırımda, 50 bini de Mübadele yollarında katledildi.
Yüzleşme çağrıları sürüyor
Pontus Rumlarına yönelik gerçekleştirilen soykırımın 107'nci yılında da soykırımla yüzleşme çağrıları devam ediyor.
https://www.gazetesabro.org/2026/05/19/pontus-rum-soykirimi-107nci-yilinda/
19 Mayıs ve Pontos gerçeği
TAMER ÇİLİNGİR yazdı: "Mayıs’ın on dokuzuna “kurtuluş” dediler, o sabahın üstüne yeni bir isim örttüler. Takvimler çevrildi, yıllar sayıldı. Ekim’in yirmi dokuzunda, bin dokuz yüz yirmi üçte cumhuriyet ilan edildi... Sonra (Pontos'ta) isimler değiştirildi. Sokaklar, köyler, insanlar… eski adların üstü çizildi, yenileri yazıldı. Kiliseler sustu, kapıları kapandı; bir kısmı camiye çevrildi, bir kısmı depo oldu, bir kısmı unutuldu. Taşların hafızası kaldı, yazılar silindi. Zaman geçti, takvimler döndü. Aradan yüz yedi yıl geçti. Ama bazı sesler hâlâ kıyıya vuruyor.
Tamer Çilingir18 Mayıs 2026
Tarih Mayıs’ın on dokuzuydu, yıllardan bin dokuz yüz on dokuz. Samsun’da sis, denizin ağzını kapatmıştı. Su kıyıya bağlı duruyor, konuşmuyordu. O sabah karaya çıkan yirmi beş subay, bir topala bir sakallıya verdiler talimatlarını. Cümleler kısaydı, sesler alçaktı. Bir parmak haritanın üstünde dolaştı; durduğu yerler daha sonra hatırlanmayacaktı. “Asayiş” dendi, “güvenlik” dendi. Deniz o sırada hiçbir şey söylemedi.
Onlardan geriye iz kalmaması isteniyordu.
Sonrası daha kolay oldu. Üç yüz elli üç bin isim yazıldı, sonra silindi. Kağıt kaldırdı, mürekkep de. Ama Pontos kaldırmadı; içinden uğuldayarak sakladı.
Eleni, Maria, Despina, Katerina…
Dimitri, Yorgi, Panayot, Niko…
Hepsi bu toprağın çocuklarıydı.
Balık kokusu sinmiş elleri, makas izleri taşıyan parmakları, hamur kokan mutfakları, saçlarına sinmiş deniz rüzgârı vardı.
İsimleri önce yazıldı, sonra silindi.
Ama o sayfaların arasına sıkışan bir şey kaldı:
bir ninni, yarım kalmış bir şarkı, kapatılmamış bir pencere.
Bir evde akşamdan kalma bir sofra vardı.
Tabaklardan biri hiç kaldırılmadı.
Bir kadın kapıyı açtı, ama dönecek olan kimse olmadı.
İsimler silindi.
Ama sesler bir süre daha kaldı.
Sonra onlar da sustu.
Kıyıda bir çocuk denize atılan bir defteri gördü. Sayfalar açıldıkça harfler birbirine karıştı. Elinde kalan sadece mürekkep kokusuydu.
Bir gazete vardı o günlerde. İnce kağıda basılırdı. Bazı şeyleri yazardı. Yazılmaması gerekenleri.
Adı Epochi idi.
Adı Niko Kapetanidis’ti.
Mürekkep parmaklarına bulaşıyor, kelimeler satırlara sığmıyordu. Yazdıkça daralıyordu dünya. Bir sabah, yazdıklarıyla birlikte susturuldu. Ama kelimeleri sustuğu yerde kalmadı. İnce kağıttan kopup rüzgâra karıştılar.
Rüzgâr Pontos’tan yukarı çıktı.
Dağların içine girdi.
Sisle karıştı.
Bir dağda bir kadın yürüyordu.
Adı Eleni Çavuş’tu.
Bir gece rüzgâr yön değiştirdi.
Aşağıdan bir şey getirdi.
Eleni durdu.
Yerde nemlenmiş bir kâğıt parçası buldu.
Harfler dağılmıştı.
Ama bir cümle silinmemişti bütünüyle.
Okunacak kadar değil,
hatırlanacak kadardı.
Kâğıdı aldı.
O günden sonra yalnız değildi.
Şehirde susturulan bir adamla,
dağda direnen bir kadın
hiç karşılaşmadılar.
Ama aynı cümlenin içinde yaşadılar.
Biri yazdı.
Biri yürüdü.
Biri susturuldu.
Biri susturulamadı.
Ama ikisi de
silinmesi gerekenler listesine yazıldı.
Ve ikisi de silinmedi.
Çünkü bazı isimler
tarihe yazılmaz.
Onlar
bir dağın sessizliğinde,
bir denizin uğultusunda
yeniden okunur.
Bir ordu kuruldu. Adı ‘Merkez Ordusu’ idi. Yürüdü. Güya işgale karşıydı ama ne İngilizlerin olduğu İstanbul’du ne Fransızların olduğu Antep, Maraş’tı ne İtalyanların olduğu Antalya ve çevresiydi ne de elini kolunu sallayarak ilerleyen Yunan ordusunun girdiği İzmir’den Afyon’a kadar olan bölgeydi çalışma alanı bu Merkez Ordusu’nun… Pontos için kurulmuştu. Haritalar açıldı, çizgiler çekildi. O çizgilerin üzerinde bir işgal yoktu. Deniz kıyıda kaldı, içerde sadece insanlar vardı. Ve o insanlar, birer birer yok sayıldı.
Samsun’da o sabah şafak nabız gibi atıyordu. Eller bağlıydı, isimler bağlıydı. Deniz sustu, insanlar sustu. Siz, hepiniz oradaydınız.
Tarih tekrar yazıldı. Saat yeniden söylendi. Ama bazı şeyler yine yazılmadı. Üç yüz elli üç bin isim bir kez daha silindi.
Londra gördü, Moskova gördü, Roma gördü, Atina gördü. Ben gördüm demiyorum; ben sadece duydum. Denize atılan isimlerin sesini duydum. Ve siz, hepiniz oradaydınız.
Ankara’da bir gece meclis kuruldu. Duvarlar yeniydi ama kelimeler eskiden geliyordu. Tutanaklar tutuldu, imzalar atıldı, mühürler basıldı. Tarih yazıldı, saat kondu. Ama o sayfalardan üç yüz elli üç bin isim geçmedi.
Telgraflar çekildi, emirler indi, defterler açıldı. “Asayiş” dendi, “tedbir” dendi, “zaruret” dendi. Her kelime yerini buldu, her kelime bir ismi sildi.
Bazı kapılar kilitlendi o günlerde. Kimi kiliseydi, kimi okul. İçeridekiler bekledi, dışarıdakiler sustu. Sonra duman yükseldi; önce ince, sonra ağır. Pencerelerden çıkan siyah izler göğe karıştı. İsimler yine yazılmadı; sadece sayıları kaldı.
Trabzon’da bir bina vardı. Akşamları ışıkları yanar, içeriden müzik yükselirdi. Kadife perdeler açılır, sahneye çıkanlar başka hayatlar anlatırdı. Bir gece o bina karardı. Perdeler kapandı, sandalyeler toz tuttu. Sonra kapısına kilit vuruldu. Yıllar geçtikçe duvarları söküldü, sesi dağıldı. Şehirde bir boşluk kaldı. Adı anılmadı, sanki hiç olmamış gibi.
Her sokağından kemençe ve piyano sesleri duyulan Pontos şehirleri, ondokuzundan sonra Mayıs’ın ansızın sessizliğe gömüldü.
Ses önce azaldı, sonra kesildi.
Geriye sadece taşların tuttuğu bir uğultu kaldı.
Dağların arasında, kayaya tutunmuş bir manastır vardı. Sabahları sisin içinden görünür, akşama doğru tekrar kaybolurdu. Pencereleri karanlığa bakar, duvarları sessizliği tutardı. Aşağıdaki şehirde olanları görürdü. Görüp de bir şey diyememenin ağırlığı çökerdi taşlarına. Yağmur indiğinde, suyun sesi biraz daha uzun sürerdi orada. Sanki ağlıyordu.
Sonra tarih yazıldı. Yazılanı kazananlar tuttu, kaybedenlerin adı yine geçmedi. Mayıs’ın on dokuzuna “kurtuluş” dediler, o sabahın üstüne yeni bir isim örttüler. Takvimler çevrildi, yıllar sayıldı. Ekim’in yirmi dokuzunda, bin dokuz yüz yirmi üçte cumhuriyet ilan edildi. Meydanlarda konuşmalar yapıldı, bayraklar açıldı, kelimeler çoğaldı. Ama bazı isimler yine çağrılmadı. Defterler değişti, başlıklar büyüdü, cümleler parladı. Yine de Karadeniz’in içinden gelen o uğultu kesilmedi. Çünkü yazılan tarih, silinenleri geri getirmedi.
1. Rizounta – Ριζούντα 2. Ofi – Όφη 3. Sourmena – Σουρμένα 4. Trapezunta – Τραπεζούντα 5. Tripolis – Τρίπολη 6. Kerasunta – Κερασούντα 7. Kotyora – Κοτυώρα 8. Fatsa – Φάτσα 9. Oinoi – Οινόη 10. Tsartsampa – Τσαρτσαμπά 11. Samsunta – Σαμψούντα 12. Pafra – Πάφρα 13. Sinope – Σινώπη 14. Erzerum – Ερζερούμ 15. Bayburt – Παιπούρτη 16. Erzincan – Ερζιγκιάν 17. Cheroiana – Χερίανα 18. Argyroupolis – Αργυρούπολη 19. Ardassa – Άρδασα 20. Nikopolis (Sempin Karahisar) Νικόπολη (Σεμπίν-Καραχισάρ) 21. Resadiye – Ρεσαντιέ 22. Sevasteias – Σεβάστεια 23. Neocaesarea – Νεοκαισάρεια 24. Tokat – Τοκάτη 25. Akntag Maten – Άκνταγ Μαντέν 26. Erpaa – Έρμπαγα 27. Zile – Ζήλε 28. Amaseia – Αμάσεια 29. Lantik (Laodicaea) – Λαντίκ (Λαοδικείας) 30. Kavza – Κάβζα 31. Kars – Κάρς 32. Merzifunta – Μερζιφούντα 33. Vezirkioprou – Βεζίρκιοπρού 34. Gioumushmaten (Gioumous Hatsikioy)- Γκιουμούς Μαντέν (Γκιουμούς Χατζίκιοι) 35. Tsoroum – Τσορούμ 36. Yozgat – Γιοσγάτη 37. Soungourlou – Σουγγουρλού
Sonra isimler değiştirildi. Sokaklar, köyler, insanlar… eski adların üstü çizildi, yenileri yazıldı. Kiliseler sustu, kapıları kapandı; bir kısmı camiye çevrildi, bir kısmı depo oldu, bir kısmı unutuldu. Taşların hafızası kaldı, yazılar silindi. Zaman geçti, takvimler döndü. Aradan yüz yedi yıl geçti. Ama bazı sesler hâlâ kıyıya vuruyor. Ama bazı şeyler yerinde kaldı.
Bir rüzgâr gibi,
bir ses gibi,
bir cümlenin yarısı gibi.
Silinmek istenen her şey, başka bir yerde tutundu.
İsimler defterlerden çıktı ama hafızadan çıkmadı.
Sesler susturuldu ama tamamen kaybolmadı.
Bugün hâlâ,
bir dağın sessizliğinde
bir cümlenin devamı bekleniyor.
Ve o cümle yarım değil artık.
Bu artık bir hatıra değil, bir çağrı.
Öyleyse, çevirin yüzünüzü Pontos’a.
19 Mayıs – Pontos Rum Soykırımı | Mustafa Yavuz
“Tüm halkların tarihi hafızayı koruma yükümlülüğü vardır. Ayrıca, uluslararası toplum, gelecekte bu tür barbarca eylemlerin önlenmesi için insanlığa karşı işlenen iğrenç suçları tanımak ve kınamakla yükümlüdür.” [i]
Osmanlı Devleti’nin Balkan Savaşı yenilgisinden sonra, Anadolu Rum toplulukları üzerinde uyguladığı baskı ve kaçırtma politikaları yıkıcı sonuçlar doğurdu. İttihatçılar, Rumları Doğu Trakya’dan terör yoluyla sürdükten sonra, 1914 yazında Rumların ticari hayattaki etkilerini kırarak Müslümanlar tarafından domine edilen bir pazar ekonomisi yaratmak ve Ege kıyılarını Rumlardan temizlemek maksadıyla ekonomik boykot uygulaması başlattılar. Serbest ticaret ve eşit haklardan bahsetmenin mümkün olmadığı bu terör şartları altında, Rumların durumu birçok bölgede dayanılmaz hale geldi. Yürütülen sistematik baskı siyaseti sonucunda, 1914’ün başından itibaren 150.000’in üzerinde Rum nüfus Hellen Krallığı’na sığınmak zorunda bırakıldı. Ayrıca yaklaşık 50.000 Rum da Küçük Asya’nın iç bölgelerine sürüldü. Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Rum sürgünleri üzerine yapılan tartışmalar, dönemin siyasal atmosferini ve uygulanan politikaların yarattığı gerilimleri açık biçimde ortaya koyar. 24 Haziran 1914 tarihli oturumda söz alan Aydın mebusu Emmanuilidis, konuşmasını şu ifadelerle tamamlar:
Kürsüyü hemen bırakıyorum. Emin olun, Osmanlı olarak kalmak için, kanunun uygulanmasını emniyet altına alınız ve bunun her türlü ihlâline yetişiniz. Alçaklıklara mâni olun ve bütün unsurlara adalet ve eşitlik uygulayınız.
Dündar’ın aktardığına göre Emmanuilidis Efendi, Rum köylerine muhacir yerleştirilmesinin bölgede terörün temel kaynağı hâline geldiğini belirterek hükümete şu soruyu yöneltir: Osmanlı coğrafyasında Üsküdar’dan Basra Körfezi’ne kadar geniş ve boş araziler mevcutken, muhacirlerin neden özellikle Rum köylerine yerleştirildiği açıklanmalıdır. Talât Paşa ise bu politikayı ekonomik gerekçelerle savunur; muhacirlerin uzak bölgelere sevk edilmesinin büyük maliyet doğuracağını, bu nedenle mevcut Rum yerleşimlerinin tercih edildiğini ifade eder.
Emmanuilidis’in eleştirel tutumu, kendisinin doğrudan hedef hâline gelmesine yol açtı. Kieser’in belirttiği üzere, Osmanlı basınının önemli bir bölümü Talât Paşa’nın inkâr siyasetini desteklemiş; özellikle İttihat ve Terakki yanlısı yayın organları Emmanuilidis’i itibarsızlaştırmaya yönelik yoğun bir propaganda yürütmüştür. Le Jeune-Turc gazetesi bu kampanyanın başlıca aktörlerinden biri olmuş ve Talât Paşa’yı öven yayınlarıyla dikkat çekmiştir.
1896 Büyük Girit İhtilâli’nden sonra 1900 senesinde II. Abdülhamid tarafından “mefasid-i Yunaniyye” (Yunan fesadına, bozgunculuğuna) karşı Anadolu’ya göç ettirilen Giritliler ve Balkan Harbi yenilgisinden sonra Anadolu’ya akan Müslüman göçmenler bu terör eylemlerinde önemli rol oynadılar. İttihatçılar tarafından teşkilatlanmış çetelerin faaliyetlerine dair Dündar da şu tespiti yapar: Resmî görevlilerin yanı sıra, Rumların göçmesinde en büyük rolü çeteler oynar. Aralarında Anadolu ahalisi olmasına rağmen, çoğunluğu Makedon ve Giritli olan, oldukça iyi örgütlenmiş ve seferber edilmiş bu çeteler yaptıkları ani, şaşırtıcı ve kanlı baskınlarla, Rum bölgelerinde terör estirirler.
Kaiser de Celal Bayar’ın Ben de Yazdım, kitabına atıfta bulunur. Bayar yıllar sonra, yapılan eylemlerden ötürü yaklaşık 130.000 Rum’un yer değiştirdiğini söyler. İşin daha sonra tamamlandığını ve 1923’ten sonra Yunanistan ile Türkiye arasında yapılan nüfus mübadelesiyle uluslararası camia tarafından onaylandığını alaycı bir şekilde ekler.
Böylece Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından önce yaklaşık 150.000-200.000 Osmanlı vatandaşı Rum, devletin yönlendirdiği çeteler ve muhacirlerin uyguladığı terörle vatanını terk etmek zorunda kaldı. İttihatçılar, Batılı güçlerin baskılarından kaçınmak amacıyla Rumları terör uygulayarak kaçırtma ve Anadolu içine sürme eylemini gizli tutmaya çalışarak bu insanlık dışı eylemlerinin sorumluluğunu inkar etme siyaseti izlediler. Bu dönemde yalnızca demografik yapı değil, Batı Anadolu kıyılarında yüzyıllar boyunca şekillenmiş Hellen kültürel varlığı da büyük ölçüde tahrip edildi.
Alman İmparatoru II. Wilhelm’in ve İttihatçıların
İngiliz Emperyalizmine Karşı Kutsal Savaşı
Alman İmparatorluğu’nun etkisinin bütün ağırlığıyla hissedildiği bu dönemde İslâm, Alman İmparatorluğu’nun dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşta bir silah olarak araçsallaştırıldı. Ağustos ayının sonunda II. Wilhelm, Enver Paşa’ya harekete geçmesi için baskı yaparak Cihad ilân etmesini istedi. II. Wilhelm şöyle diyordu: Türkiye saldırmalı ve Sultan Asya, Hindistan, Mısır ve Afrika’daki Müslümanları Halifelik için kutsal savaşa çağırmalıdır.
Emperyalist savaşa Alman emperyalizminin yanında karakuşi bir şekilde giren Osmanlı Devleti’nin, Sarıkamış ve Süveyş Kanalı harekâtlarında ağır yenilgiler alması, İttihatçıların büyük imparatorluk hayallerini sona erdirdi. Antant donanmasının 1915’te Çanakkale Boğazı’na saldırmasıyla Osmanlı Devleti’nin yok olma tehlikesi belirginleşince, İttihat ve Terakki Fırkası giderek daha radikal ve insanlık dışı politikalar uygulamaya başladı.
Müslümanların bir kısım “gâvurlar” (İttifak Devletleri) safında (!) diğer “gâvurlara” (Antant Devletleri) karşı savaşacağı tuhaf bir Cihad ilân edildi. İttihatçıların ilân ettiği Cihad, aynı zamanda devletin rasyonel amaçları gereği, Müslüman ahalinin Osmanlı vatandaşları Hıristiyanlara (gâvurlara) karşı mobilize edilmesi anlamına geliyordu. Bu bağlamda Ermeniler ve diğer Hristiyan topluluklar Cihad’ın açık hedefi oldular. Cihad çağrısının hemen akabinde, başta Ermeniler olmak üzere Hıristiyan vatandaşlar kendilerini, Sosyal Darwinist İttihatçı diktatörlüğün ve de Müslüman ahalinin insafına terk edilmiş vaziyette buldular.
25 Şubat 1915 tarihinde askerî birliklere gönderilen bir yazıyla, Hristiyan askerlerin silahsızlandırılması emredildi ve Hristiyan askerler Amele Taburları’nda toplanarak en ağır işlerde yetersiz beslenme ve giyim kuşamdan yoksun bir şekilde hastalıklar ve uygulanan şiddet yöntemleriyle imha edildiler. Zürcher, Osmanlı ordusunda Amele Taburları hakkında şu gerçeğe dikkat çeker: Pek çok Türk ve Alman komutanın anılarında (Ali İhsan (Sabis), Halil (Kut), Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir, Liman von Sanders, Kannengiesser, Kress ve diğerleri) bu olgunun kaderi hakkında bir şeyler bulmak imkânsızdır.
1916’da Pontos bölgesinde de benzer uygulamalar sistematik biçimde hayata geçirildi. Özellikle Samsun çevresindeki Rum köylerine, Kosova Arnavutları ile Karadağlı Müslümanlardan oluşan yaklaşık 25.000 Balkan muhaciri yerleştirilerek Rum aileler, muhacirleri evlerinde barındırmaya ve geçimlerini sağlamaya zorlandı. Osmanlı idaresinin bu tutumu, yerel Rum nüfus ile muhacirler arasında ciddi gerilimlere neden oldu. Osmanlı askerî birlikleri uygulamayı hayata geçirmek amacıyla şiddete başvurarak, rahipleri, belediye başkanları ve yerel eşrafı tutukladı. Bu baskılar karşısında Samsun ve Bafra çevresinde, Pontos Rumlarının ilk silahlı direniş hareketleri ortaya çıktı. Bu dönemde Karadeniz kıyısında yaşayan Rumlara karşı korkunç suçlar işlendi. İttihatçılar, Sinop ve Ordu arasında yaşayan yaşlı-genç erkek, kadın ve çocuğu kötü hava şartlarında çıkardıkları ölüm yolculuklarında imha ettiler.
Rus ordusu, Ocak 1916’da Kafkas cephesinde yeni bir saldırıya geçip 16 Şubat’ta Erzurum’u, nisan ayında Trabzon’u, temmuz ayında da Erzincan’ı işgal etti. Trabzon’un Osmanlı valisi, vilayet idaresini işgalden hemen önce Ortodoks Metropolit Hrisanthos Philippidis başkanlığında Müslüman ve Hristiyanlardan oluşan karma bir İdari Konsey’e devretti. Zelepos, geniş yetkilere sahip bu İdari Konsey’in, daha sonra hem Hristiyan Rum hem de Müslüman Türk nüfusun güvenini kazanmayı başardığından, kısa süre içinde fiilen özerk bir geçici hükûmet niteliği kazandığını belirtir. Ayrıca bu özerk geçici hükûmetin, 1917 Şubat Rus İhtilali’nden sonra, Kerenski hükûmeti tarafından da fiilen tanındığını ve Metropolit Hrisanthos’un, Mart 1917’de kurulan ‘Trabzon Sovyeti’nin bir üyesi olarak görev yaptığını vurgular.
Brest-Litovsk Antlaşması ve Pontos Hellen Medeniyetinin Trajik Sonu
Bolşeviklerin Brest-Litovsk Antlaşması’nı imzalamasının ardından Osmanlı ordusunun yeniden Pontos bölgesine dönmesi, bölgedeki Hristiyan topluluklar açısından yeni bir imha dönemin başlangıcı oldu. Osmanlıların geri dönüşüyle birlikte yaklaşık iki yıl boyunca faaliyet gösteren geçici Trabzon hükûmeti sona erdi. Bu yönetim, farklı etnik ve dinî gruplar arasındaki iş birliğine dayanan yapısıyla dikkat çekmekteydi. Bölgedeki genel şiddet ortamına rağmen, yerel ölçekte birlikte yaşamın hâlen mümkün olduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnek teşkil ediyordu.
Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak basmasından önce, organize soygunculardan oluşan ölümcül çeteler, Pontus bölgesindeki savunmasız Rum köylülerini sistematik olarak vuruyor, yağmalıyor ve tecavüz ediyordu. Bu çeteler, M. Kemal’in Ordu Müfettişi unvanıyla Samsuna gelmesiyle, Trabzon, Amasya, Bafra, Merzifon ve diğer birçok kasabadaki Rum nüfusunu katletme kampanyalarını yoğunlaştırdılar.
Ankara hükûmeti, Pontos Rum özgürlük hareketinin bastırılması ve tarihî Ermenistan’ın ilhak edilmesini hayatî önemi haiz bir mesele olarak değerlendirmekteydi. Mustafa Kemal, Hellen Devleti’nin İzmir’i işgaline ve taarruzuna karşı koyabilmenin, ancak Şark cephesinin başarısına bağlı olduğunun, yâni Ankara hükûmetinin her iki cephede savaş yürütmesinin imkânsızlığının farkındaydı.
1-7 Eylül 1920’de Bakû şehrinde toplanan Doğu Halkları Kongresi’nin bileşimi, bildirileri ve kararları, Bolşeviklerin, Osmanlı Devleti’ne ve bu bağlamda Osmanlı Hıristiyanlarının hürriyet mücadelelerine bakış açısını kavramak açısından önemli bir kongredir. Doğu Halkları Kongresi yayınladığı çağrılar ve bildirilerde, çok milletli ve çok dinli Osmanlı Devleti vatandaşı olan Hristiyan milletlerin maruz kaldıkları imha siyasetini ignore eden reel politik bir tutum benimsedi. Dahası Doğu’nun Müslüman milletlerini “Kutsal Savaş”a / “Cihad”a çağırdı. Çağrıda şöyle deniyordu:
Ulusal ve demokratik Türk hareketini destekliyorum-diyor komünist işçi,- ve Türkiye’nin, İran’ın ve Doğu’nun ezilen köylülerini bütün zenginlere ve baskıcı unsurlara karşı verilen kavgaya çağırmayı kendime kutsal bir ödev sayarım, (…) İlk çabamız İngiliz ve Fransız kapitalistlerine karşı gerçekten kutsal bir savaş başlatmaktır. (…) Komünist Enternasyonal Doğu halklarına ve onun feryatlarına cevap veriyor: Kardeşler! Biz sizi- kutsal savaşa çağırıyoruz. Önce İngiliz emperyalizmine karşı vereceğimiz kutsal savaşa!
Bolşeviklerin DHK’nde yaptıkları “Kutsal Savaş” (Cihad) çağrısı, Ankara hükûmetine İttihat Terakki Fırkası’nın soykırım siyasetinin ikinci safhasını sürdürme imkânı tanıdı.
Manabendra Nath Roy, DHK tartışmalarında ortaya çıkan durumdan rahatsızlığını şöyle ifade eder: Yıkılan Çarlık İmparatorluğu’nun Asya eyaletleri, henüz Sovyet Cumhuriyeti’nin yetkisi altına alınmamıştı. ‘Öyleyse ihtilâl, Orta Asya’nın kurtuluş mesajından ilham alan ve Avrupa emperyalizmine karşı ayaklanacak olan komşu Müslüman ülkelerde kolay zaferler kazanabilirdi.’ Türkiye’den Kemal, tüm İslâm dünyasını alevlendirecek bir örnek oluşturmuştu bile. Hindistan Hilâfet hareketinin, belli belirsiz bir yankısı Moskova’ya ulaşarak Pan-İslamizmin ihtilâlci bir güç ve dolayısıyla dünya proleter ihtilâlinin bir müttefiki olduğu görüşünü pekiştirdi.
Doğu Halkları Kongresi’nden kısa bir süre sonra, Doğu cephesi Komutanı Kâzım Karabekir, 30 Ekim 1920’de Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti ordusunu ağır bir yenilgiye uğratarak Kars’ı ele geçirdi. Kaçamayan bölge sakinleri yağma, tecavüz ve katliamlara maruz kaldı. Ankara hükûmetinin birlikleri ilerlemeye devam ederek, Kars’tan bir hafta sonra Gümrü’yü işgal etti. Ermeni hükûmeti, Büyük Millet Meclisi’nin öne sürdüğü ağır koşulları tartışırken, Kavbüro (Kafkas Bürosu), harekete geçmeye karar verdi. 11. Kızıl Ordu birlikleri, 29 Kasım’da Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin sınırını geçerek işgale başladı.
Hovanissian, trajik sonuçları beraberinde getiren bu gelişmeyi şöyle ifade eder: Bir taraftan Ankara hükûmeti diğer taraftan da Kızıl Ordunun işgal girişimi altında fiziksel ve duygusal olarak tükenmiş Ermenistan Cumhuriyeti’nin temsilcileri, yıkıcı ve aşağılayıcı Aleksandropol (Gümrü) Antlaşması’nı 3 Aralık 1920 sabahı imzalamak zorunda kaldılar. Georgy Chicherin, Aleksandropol Antlaşması’nın yeniden görüşülmesini istedi. Aleksandropol’den çekilene kadar bir süre milliyetçilere yapılan Sovyet yardımının durdurulmasını önerse de bu fikir uygulanmadı. 10 Aralık’ta Sovyet yetkililerine, Türklere altın ve silah yardımını yeniden başlatmaları talimatını verdi.
Sovyet Rusya’da “proletarya diktatörlüğü”nün konsolidasyonu süreci, Batı Ermenistan’ın (tarihi Ermenistan) Büyük Millet Meclisi hükûmetine terk edilmesi ve Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin Kızıl Ordu müdahalesiyle sovyetize edilmesi pahasına gerçekleştirildi. Böylece Sovyet Rusya ile Anadolu arasında doğrudan kara bağlantısı kurularak, Sovyet yönetiminin Kemalist harekete askerî malzeme, danışmanlık ve ekonomik yardım sağlamasını kolaylaştırdı. Sağlanan destek, Küçük Asya ve Pontos Hellenizminin tasfiye sürecinde önemli rol oynadı.
Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti’nin Sovyet Rusya ve Büyük Millet Meclisi hükûmeti tarafından paylaşılmasının Pontos Hellenleri açısından yıkıcı sonuçları oldu.
Ankara hükûmeti, Şark Meselesi’ni çözmek amacıyla Üçüncü Kolordu’yu lağvederek 9 Aralık 1920’de Merkez Ordusu’nu kurdu ve (Sakallı) Nureddin Paşa bu ordunun kumandanlığına atandı. Merkez Ordusu’nun kurulmasıyla, Bafra, Erbaa, Niksar, Amasya kırsalı ve Canik dağlarında geniş operasyonlar yapıldı. Aynı dönemde Koçgiri İsyanı da bastırıldı. Topal Osman’a bağlı başıbozuk birlikleri bu operasyonlarda kullanıldı. Nurettin Paşa’nın Pontos bölgesindeki yaptığı katliamlar BMM içinde tartışma yarattı. Nurettin Paşa, Kasım 1921 başlarında meclisin kararıyla görevinden alındı ve yargılanmasına karar verildi. Fakat bu karar, bakanlar kuruluyla Mustafa Kemal arasında sorun çıkmasına yol açtı. M. Kemal Nurettin Paşa’nın yargılanmasına karşı çıkarak, onu meclisin huzurunda savundu ve ağır bir işleme uğramaktan kurtardı. Bu olaydan yaklaşık sekiz ay sonra da Birinci Ordu Kumandanlığı’na atanarak taltif edildi.
1922 baharına gelindiğinde, savaş bölgesinden uzakta bulunan Pontos bölgesindeki Hellen nüfusunun büyük çoğunluğu iç bölgelere sürüldü. On binlerce kişi katledildi ve yollarda soğuktan, açlıktan ve hastalıktan ölüme terkedildi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından 1923 senesine kadar 353.000 Pontuslu Hellen, Ankara hükûmetinin ordusu ve bu hükûmet tarafından teşkilatlanmış başıbozuk çetelerin uyguladığı soykırımın kurbanı oldu.
Sovyet Rusya’nın bölge siyasetine yaklaşımı, Anadolu’daki Hristiyan toplulukların kaderi üzerinde belirleyici etkiler yarattı. Bolşevikler, Ege, Orta Anadolu, Pontos Rumları ile Ermeniler ve Asurîlerin maruz kaldığı katliam ve soykırım politikalarına kayda değer bir tepki göstermediler. Bu tutumlarıyla Sosyal Darwinist Ankara hükûmetinin, antant emperyalizmine karşı Alman militaristlerle birlikte teşkil ettikleri “anti-emperyalist” cephenin vazgeçilmez unsuru olarak meşruiyet kazanmasını sağladılar.
Sovyet Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Aralov, Bolşeviklerin Pontos meselesine yaklaşımını açık biçimde ortaya koyar. Aralov’a göre, Trabzon’da Fransızların ve Rumların icadı olan bir “Pontus Devleti” kurulması hedeflenmekteydi. Bu nedenle bölgedeki Türk milliyetçi örgütlenmeleri, ulusal bağımsızlık mücadelesinin doğal bir unsuru olarak değerlendirildi.
Çilingir’in yayınladığı ilginç belgeler, Bolşeviklerle İttihatçı Ankara hükûmetinin “anti-emperyalist” ittifakının yerel düzeyde nasıl işlediğini açıkça ortaya koyar. Mesela Deniz Ordusu Bölüğü Şefi Lebedev’in mektubunda, ünlü katil Topal Osman Ağa’ya hitap şekli ve aralarında su sızmayan sıkı bir ilişkiyi göstermesi bakımından önemlidir. Lebedev, mektubuna şöyle başlar: Tuapse Dağı 28 Eylül 1920. Karadeniz Kuvvetleri Başkomutanı Yoldaş Osman Ağa’ya Saygıdeğer Yoldaşım! Hem Türk hem de Rus Bağımsız Cumhuriyetleri’nin çıkarlarının bekçiliğini yapan Türk misyonunun temsilcileriyle doğrudan temas kurarak, önemli ulusal sorunların çözümü için alınan kararlar doğrultusunda her türlü yardımı gösteriyorum.
En eski komünistlerimizden Kıvılcımlı, İttihatçı Ankara hükûmetinin, Bolşevik Rusya’nın desteğiyle Ermenilerden “kurtulduktan” sonra, yine Bolşevik Rusya’nın tam desteği ile Pontos Rum meselesini “çözdüğünü” ileri sürerek, Türkiye’yi Rum kapitalistlerden (Rumluktan) ve emperyalizmden kurtardığını vurgular. Kıvılcımlı’nın aşağıdaki açıklaması, Sovyet Rusya’nın BMM hükûmetini Ermeni ve Pontos meselelerinden “Türkiye’nin başına bela olmayacak” şekilde “çözdüğünün” parlak bir savunması niteliğindedir. Kıvılcımlı, İttihatçı meşrutiyet burjuvazisi, Ermeni milletini sinsi bir vahşetle yok ettikten sonra, Ermeni meselesinin geriye kalan kısmının Sovyet ihtilâli ile Türkiye’nin “başına bela” olmayacak tarzda fiilen çözüldüğünü ve Türkiye’nin huzuru Sovyetlere borçlu olduğunu belirtir. Kıvılcımlı bu bağlamda İttihatçı meşrutiyet burjuvazisinden kategorik olarak ayırdığı Türk burjuvazisi ya da yine onun deyimiyle cumhuriyet burjuvazisi açısından asıl tehlikenin artık Rum unsuru olduğunu ve her sahada ekonomik olarak daha güçlü, örgütlü ve Türk burjuvazisinden daha kurt olduğunu vurgular. Türk burjuvazisi bu sıkı düşmandan nasıl kurtulacaktı, sorusuna, Yunan ordusunun Anadolu’ya çıkışı tüm risklerine rağmen, Türk burjuvazisine hem emperyalizme hem de Rum kapitalistlerine karşı mücadele fırsatı sunduğunu; Pontos hareketinin bastırılmasıyla, Yunan ordusunun yenilmesi ve ardından Lozan’daki mübadeleyle birlikte Türk burjuvazisinin, ekonomik alanda daha önce sahip olmadığı ölçüde bağımsız hareket etme imkânı elde ettiği cevabını verir.
Bu bağlamda Sovyet desteğinden yararlanan İttihatçı Büyük Millet Meclisi hükûmeti, sabık İttihatçıların yarım bıraktıkları soykırım siyasetini sürdürerek, Anadolu’nun otokton Hristiyan nüfusunu tasfiye etti. Bolşevikler jeostratejik kaygılarla, Büyük Millet Meclisi hükûmetinin hürriyet ve eşit vatandaşlık talebi için mücadele eden Hristiyan Osmanlı vatandaşlarını soykırım ve mecburî mübadele yoluyla tasfiye edip Anadolu’da homojen Müslüman nüfusa dayanan ırkçı ve otoriter bir cumhuriyet kurmasını kolaylaştırdılar.
Türkiye’de sosyalist ve komünist hareketlerin erken dönem gelişimi de bu tarihsel bağlamdan bağımsız değildir. Türk-İslâm milliyetçiliği ile şekillenen siyasal atmosfer içinde gelişen Türkiye Komünist Fırkası, Bolşevik reel politiğinin etkisi altında hareket ederek millet-i hâkime merkezli bir yaklaşıma sahip oldu. Türkiye sosyalist hareketi, uzun yıllar boyunca Ermeni, Süryani, Ezidi, Keldani ve Pontos Rumlarının tehcir ve soykırımlarla tasfiye edilmesine; gayrimüslimlere yönelik ayrımcılığa ve ezilen Kürt milletine uygulanan şiddet karşısında tutarlı bir eleştirel tutum geliştiremedi.
KAYNAKLAR
Aralov, Semyon İvanoviç. Bir Sovyet Diplomatın Anıları 1922-1923. Çeviren: Hasan Ali Ediz. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2010.
Çilingir, Tamer. Pontos Gerçeği. 1914-1923 yılları arasında Karadeniz’de yaşananlar. Belge Yayınları. İstanbul: 2016.
Birinci Doğu Halkları Kurultayı. Bakû 1-8 Eylül 1920. İstanbul: Koral Yayınları. 1975.
Dündar, Fuat. İttihat ve Terakki’nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918). İletişim Yayınları. 2002.
Emmanuilidis, Emmanuil. Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Yılları. Çeviren: Niko Çanakçıoğlu. İstanbul: Belge Yayınları. 2014.
Fotiatis, Konstantinos. Pontos Rumlarına Yönelik Soykırım. İngilizceden çeviren: Atilla Tuygan. İstanbul: Belge yayınları. 2018.
Hofmann, Tessa. Der osmanische Genozid an Christen in der deutschen Geschichts- und Erinnerungspolitik. Jahr Buch Religionsfreihet 2017. Herausgegeben von Thomas Schirrmacher und Max Klingberg.
Hovanissian, Richard G. The Republic of Armenia. Volume IV. Between Crescent and Sickle: Partition and Sovietization. London: University of California Press. Berkeley and Los Angeles, California University of California Press.1996.
Kaiser, Hilmar. 915-1916 Ermeni Soykırımı Sırasında Ermeni Mülkleri, Osmanlı Hukuku ve Milliyet Politikaları.
Kemal, Mustafa. Nutuk – Söylev. II. Cilt. 1920-1927. 3. Baskı. Türk tarih Kurumu Basımevi. Ankara: 1989.
Kıvılcımlı, Dr. Hikmet. Yakın Tarihten Birkaç Madde. Yol.2. Köxüz Yayınları: 1978.
Kieser, Hans- Lukas. Talat Paşa. İttihatçılığın Beyni ve Soykırımın Mimarı. çeviren: Ayten Alkan. İstanbul: İletişim Yayınları. 2021.
Roy, Manabendra Nath. M. N. Roy’s Memoirs. Ajanta Publications. 1984.
Yavuz, Mustafa. Şark Meselesi [Türkiye] ve Marksizm. İttihat-Terakki Diktatörlüğü ve Hristiyan Milletlerin Eşit Vatandaşlık Tahayyülünün Trajik Sonu. Belge Yayınları: 2025.
Zelepos, Ioannis. Verpasste Chancen? Die Pontosgriechen zwischen 1918 und 1922. Europäisches Journal für Minderheitenfragen. Band 13. Heft 3-4. 2019.
Zürcher, Erik. J. İmparatorluktan Cumhuriyete Türkiye’de Etnik Çatışma. İstanbul: İletişim Yayınları. 2005.
[i] https://greekreporter.com/2024/05/19/victims-pontic-greek-genocide-remembered-fight-recognition-continues/
Makale başlığının altında yer alan alıntı, Hellen Cumhuriyeti (Ellada) Devlet Başkanı Katerina Sakellaropoulou’nun (2020-2025), Pontos soykırımının 105 yıl anma töreninde yaptığı konuşmadan alınmıştır
https://www.avrupademokrat9.com/19-mayis-pontos-rum-soykirimi-mustafa-yavuz/
Karadeniz’in Sessiz Çığlığı: Pontos Rum Soykırımı Üzerine
Tamer Çilingir
Ben Trabzonluyum.
Dalgaların kıyıya vurduğu o hırçın coğrafyanın çocuğuyum. Sisle örtülü dağların, kemençenin, ağıtların içinden gelen bir insanım. Ve tam da bu yüzden, Pontos Rumlarının yaşadığı o büyük acıyı yalnızca tarihsel bir olay olarak değil, Karadeniz’in hâlâ dinmeyen yankısı olarak hissediyorum.
Bugün hâlâ birçok insan “Pontos” denildiğinde sadece eski bir halkın adını duyuyor. Oysa Pontos, yüzyıllar boyunca Karadeniz’in doğu kıyılarında yaşamış insanların hafızasıydı. Trabzon’dan Samsun’a, Giresun’dan Ordu’ya uzanan o kıyılar boyunca kilise çanlarıyla ezan sesleri aynı rüzgârın içinde dolaşırdı. İnsanlar aynı pazarda alışveriş yapar, aynı yağmura ıslanır, aynı denize bakardı.
Sonra tarih, Karadeniz’in üstüne kara bir perde çekti.
1914 ile 1923 yılları arasında Pontos Rumları sistematik sürgünlere, katliamlara, zorunlu yürüyüşlere ve açlığa maruz bırakıldı. Binlerce insan dağ yollarında öldü. Çocuklar annelerini kaybetti. Kadınlar yersiz yurtsuz bırakıldı. Yaşlılar, yürüyemeyecek hâlde kilometrelerce sürüldü. Karadeniz’in yeşili, bir anda yas rengine dönüştü. Ve tüm bunlar 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan 25 Osmanlı Paşa’sının öncülüğünde gerçekleşti.
Bu sadece bir halkın ölümü değildi.
Bir kültürün susturulmasıydı.
Bugün Karadeniz’in bazı köylerinde neden eski taş kiliseler sessizce çürümektedir? Neden bazı ezgiler hem tanıdık hem yetim gibidir? Çünkü o topraklardan koparılan insanların hatırası hâlâ oralarda dolaşmaktadır. Tarih bazen mezarlıklarda değil, terk edilmiş evlerin duvarlarında yaşar.
Pontos Rum Soykırımı meselesi yıllardır siyasal korkuların, inkârın ve milliyetçi reflekslerin gölgesinde bırakıldı. Oysa geçmişle yüzleşmek bir millete ihanet değil, tam tersine insan kalabilmenin şartıdır. Acıları yarıştırmadan, kimsenin kimliğini düşmanlaştırmadan konuşabilmeliyiz bunları.
Bir halkın yaşadığı trajediyi kabul etmek, başka bir halkı suçlu ilan etmek değildir. Tarih siyah-beyaz değildir. Ama acıyı inkâr etmek, yeni yaralar üretir. Çünkü bastırılan her tarih, bir gün başka biçimlerde geri döner.
Ben inanıyorum ki Karadeniz’in gerçek ruhu düşmanlık değil, birlikte yaşam kültürüdür. Kemençenin sesi milliyet taşımaz. Deniz kimseyi ayırmaz. Yağmur herkesin üstüne aynı düşer.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişin acılarını birbirimize karşı silah yapmak değil; onları anlayarak daha insanca bir gelecek kurmaktır.
Pontos Rumlarının yaşadığı trajedi de bu coğrafyanın diğer bütün acıları gibi, dürüstçe konuşulmayı hak ediyor.
Çünkü bazı sessizlikler, en ağır çığlıktır.
https://sonhaber.ch/karadenizin-sessiz-cigligi-pontos-rum-soykirimi-uzerine/