TÜRKİYE 2. DÜNYA SAVAŞI’NA GİRMEDİĞİ HALDE
22.663 ASKER SİLAH ALTINDAYKEN YAŞAMA VEDA ETMİŞTİ
Doğan Özgüden
“Vatansız” Gazeteci adlı kitabımdaki anılardan:
1945 ilkbaharı... Konya'da, okulsuz ara istasyonlardaki demiryolcuların çocuklarının yatılı okuduğu bir ilkokulun dördüncü sınıfındaydım...
Bir sabah kahvaltı için yemekhaneye indiğimizde gözlerimize inanamadık. Masalardaki ekmek sepetleri tepeleme doluydu. Beyaz peynir dilimleri sanki her zamankinden daha iri kesilmişti, zeytin taneleri de daha fazlaydı.
Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken nöbetçi öğretmen yüzünde coşkulu bir ifadeyle yemekhaneye daldı:
"Çocuklar," dedi, "bugün Müttefikler düşmanı boğdu, Nazi Almanyası teslim oldu. Bunun şerefine bugün için ekmek serbest… Dilediğiniz kadar yiyebilirsiniz."
Hep bir ağızdan bir sevinç çığlığı koptu. Almanya’nın yenildiğine mi, dilediğimizce ekmek yiyebileceğimize mi seviniyorduk tam anımsamıyorum. Herhalde her ikisine de… Ne ki ekmek sevinci uzun sürmedi. Ertesi günden itibaren dilimler yine sayıyla gelmeye başladı. Ama savaşsız bir dünyada yaşama umudu her şeyi unutturuyordu.
Klasik ders konuları dışında artık ana konuşma konularımız hep savaşın bitimiyle ilgiliydi. Kendimizi bildik bileli hep savaş konuşulmuş, herşeyimiz savaşa endekslenmişti. Artık başka şeyler de konuşabilecektik.
Her ne kadar Uzak Doğu’da hâlâ Amerikan-Japon Savaşı sürmekteyse de, Türkiye’yi yakından tehdit eden Avrupa kıtasındaki savaş bitmişti.
Sınıf öğretmenimiz savaş sonrasının dünyada ve Türkiye’de getirebileceği değişiklikleri bizim anlayabileceğimiz bir dille anlatmaya çalışıyordu. Barış ve insan hakları artık öncelikli konulardı. Duvar gazetemizde aklımızın erdiğince bunları işlemeye çalışıyorduk.
Bu barış rehaveti içindeyken bir sabah uykudan uyanıp yatakhanenin penceresinden okulun arka tarafındaki büyük planör sahasına baktığımızda şaşkına döndük.
Alana bir sürü çadır dikilerek âdeta küçük bir kent kurulmuştu. Askeri araçlar ha bire malzeme taşıyor, ustalar akarsu getirmek için borular döşüyor, istihkam araçları voleybol ve futbol sahaları açmak için yerleri düzlüyordu.
Tüm bu hazırlıkların niçin yapıldığını öğretmenlerimiz dahi bilmiyordu.
Derken büyük gürültülerle bir sürü askeri sevkiyat aracı meydana girmeye ve yolcularını indirmeye başladı. İnenlerin hepsi üniformalıydı. Bir keresinde tüm öğrencileri götürdükleri bir savaş filminde görmüş olduğumuz Alman askerlerinin üniformasından…
Nihayet durum açıklığa kavuştu. Bunlar Ortadoğu cephesinde Müttefiklere esir düşen Alman ordusunun askerleriydi. Almanya’ya sevk edilmeden önce bir süre Konya’da konaklayacaklardı.
Bizi asıl hayrete düşüren ise, savaşta yenilmiş olmalarına rağmen Alman askerlerinin Konya’da kaldıkları günleri bir tatil kampındaymış gibi oldukça keyifli geçirmeleriydi. Kamptan sık sık dışarı çıkarak kentte dolaşıyorlardı. Gidip gelirken de başka yol olmadığı için mutlaka bizim okul bahçesinin önünden geçmek zorundaydılar.
Bu geçişlerin ilki bizim teneffüs saatimize denk gelmişti. Oyunu bırakmış büyük bir merakla onları izliyorduk.
Aramızdan biri, inandığından değil, ama tepkiyi merak ettiğinden, birden bire sağ eliyle bir Nazi selamı verip “Heil Hitler!” diye bağırdı. Üniformalı Almanlar şartlı refleksle hep birden Nazi selamı çakarak “Heil Hitler!” diye karşılık verdi. Sonra birden kendilerine gelerek gülmeye başladılar ve bize el sallayarak uzaklaşıp gittiler.
Muzip arkadaşın tecessüsten kaynaklanan bu jestini ve Almanların tepkisini bir öğretmen okul penceresinden görmüştü. Şimşek gibi bahçeye inerek hepimizi sıraya dizdi, olayı provoke eden arkadaşa adamakıllı zılgıt geçtikten sonra Nazi’lerin vahşetini, insanlığa karşı işledikleri suçları hatırlatan uzun bir konuşma yaptı. Ardından da hepimizi duvar gazetesine bu konuda ortak bir yazı yazmakla görevlendirdi.
Becerebildiğimiz kadarıyla bir şeyler yazdık da… Ama çocuk kafamızı meşgul eden başka bir şey vardı.
Türkiye savaşa girmediği halde, daha birkaç ay önce sevkiyat için yine bizim okulun çevresinde konaklayan kendi askerlerimizin sefaletini görmüştük. Oysa, savaşa girmiş ve savaştan yenik çıkmış bir ordunun askerleri Konya’da her türlü ihtiyaçları karşılanarak itibarlı misafirler gibi ağırlanıyordu. Savaş esiri olsalar bile doğru olanı belki de böyle ağırlanmalarıydı.
Ama ya bu ülkenin çocuğu olan, savaşa girmemiş bir ordunun askeri olan bizimkiler?
Hepimiz demiryolcu çocuğu olduğumuz için oradan oraya kara vagonlara büyük baş hayvanlar gibi üstüste yığılarak sevkedilen askerlerin savaşta çektiklerini çok iyi tanıyorduk.
Yıllar sonra öğrendiğime göre, TBMM'nin 6 Nisan 1951 tarihli bir oturumunda Milli Savunma Bakanı Hulusi Köymen, bir soru önergesine verdiği yanıtta, 2. Dünya Savaşı boyunca Türk Ordusu'nun 22.663 askerinin de kötü yaşam ve sağlık sorunları nedeniyle hastanelerde can verdiğini açıklamıştı...
Sadece asker mi?
Ağırlama kampına çevrilmiş planör sahasının çevresine çöp bidonları konulmuştu. Esirlerin artıkları oraya atılıyordu. Akşam üzeri yüzlerce insan, kadın erkek, çoluk çocuk bu çöplüklerin başına üşüşüyor, atılmış konserve kutularının dibinde kalanları tadabilmek için birbiriyle boğuşuyordu.
Rençber Eziz | Şuno şuno
https://youtu.be/_hgcJ5-NZR8?si=AdbZykGthRGA8wbv
"Futbol, toplumlar arası dostluğu güçlendirir" mi?
Elias Nin
Futbolla ilgili söylenen en önemli ve en yaygın yalan şudur: "Futbol, toplumlar arası dostluğu güçlendirir, toplumları birbirine yakınlaştırır ve birleştiricidir." Evet, bu bir yalandır. Bırakalım ülkeler arası müsabakaları bir yana, mahalle maçlarında bile futbol birleştirici değil, ayrıştırıcıdır.
Söz konusu olan ülkeler arası müsabakalar olunca, durumun vahameti asıl o vakit ortaya çıkıyor.
Her şeyden önce ülkeler arası futbol müsabakaları, milliyetçiliğin bütün dizginlerinden boşalmasına vesile oluyor. Örneğin saldırgan bir milliyetçilik olan Alman milliyetçiliği, İkinci Emperyalist Savaşta alınan yenilgiden sonra ilk kez 2006, 2010 ve 2014 Dünya Kupası müsabakalarında yeniden agresif olarak sokağa çıkmıştır.
Yaşadığımız coğrafyada futbol müsabakaları sonrası şehirlerin birbirine düşman olduğu bir yığın örnek mevcuttur.
Futbol üzerine söylenen bir başka yalan ise, futbolun bir spor olduğu yalanıdır. Zira Futbol, spor olmaktan en fazla uzaklaşmış alanlardan biridir.
Adeta dev bir endüstriye dönüşmüş ve tamamen kazanmaya endekslidir. Daha da önemlisi, siyasetin en etkili araçlarından biridir.
Örneğin Portekiz tarihinin en kanlı diktatörlerinden biri olarak bilinen Salazar, 36 sene boyunca ülkeyi 3 "F" kuralı ile yönetmişti ve bu "F"den biri de Futbol idi. Aynı şekilde "erken kalkanın darbe yaptığı ülke" olarak tarihe geçen Arjantin'de, birçok askeri darbe ve darbe girişimi, önemli maçların olduğu gün ve saat dikkate alınarak yapılmıştır. Çünkü Arjantin'de bu tür maçların oynandığı saatlerde adeta hayat tatile çıkıyordu.
Keza Türk devletinin Kürtlere karşı savaşında futbol önemli bir yere sahiptir. Bilindiği gibi, özellikle büyük kulüplerin maçlarından sonra Kürtlere karşı linç kampanyaları örgütlemiştir. Örneğin Fenerbahçe Kulübü, "Biz şehitleri olan bir camiayız" diye açıklamalar yapmış ve bunun üzerinden değer görmek istemiştir.
Bir başka nokta, futbolun emperyalist bir karakter taşıyor olmasıdır. Özellikle Dünya Kupası çapında bir organizasyon söz konusu olduğunda, adeta bir istila söz konusu oluyor. Şehirlerin yapısı değiştiriliyor. Yerleşik yaşam alanları ve yaşam biçimleri ortadan kaldırılıyor.
Bir başka nokta, futbol egemen olan sembolleri, alışkanlıkları ve değerleri geniş kitlelere taşıyor olma özelliğidir.
2014 Dünya Kupası'nın ortaya çıkardığı tablonun bir bölümüne bakmak bile bütün bu anlatılanlar hakkında bir fikir edinmek için yeterlidir.
Bir ay boyunca en çok konuşulan şey futbol oldu. Mesela IŞİD'in başlatmış olduğu işgal hareketi, birçok ülkede Dünya Kupası haberlerinden sonra duyuruldu.
Brezilya, 2014 Dünya Kupası için 14 milyar dolar civarında harcama yaptı. Adidas, Puma, Sony ve bir dizi kapitalist kuruluş rekor sayılabilecek bir ciroya ulaştılar.
Brezilya'ya Dünya Kupası vesilesiyle gelen yaklaşık 800 bin turist için, turistlerin dolaşabilecekleri alanlarda yaşayan on binlerce insan bu mahallelerin dışına sürüldü. Ülkede yeni genelevler açıldı. Ciddi bir çevre tahribatı yapıldı. Sırf Stadyum vb. altyapı inşaatlarında onlarca işçi öldü.
Ve bunların hiçbiri, Neymar'ın gözyaşları kadar konuşulmadı.
Bir kez daha görüldü ki futbol bir spor olmaktan çıkmış, toplumların yeni afyonu (dini) olmuştur ve etkisi de her geçen gün artmaktadır.
Devlet Planladı, Kalabalıklar
Uyguladı
Mahmut Uzun
Çoğu Türk solcusu, Ermeni Soykırımı’nı tümüyle Kürtlerin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Kürtler ve “onların temsilcisiyim” diyenler ise “Biz devletsizdik” diyerek bütün sorumluluğu İttihatçılara havale ediyor.
Beyler,
Elini taşın altına koymayan ama çok bilmişlik taslayan sizler de çok iyi biliyorsunuz:
Bu bir devlet organizasyonuydu.
Ermeni, Süryani ve Rum halklarının yok edilmesi; İttihat ve Terakki’nin planladığı, belgeleriyle sabit bir resmi devlet politikasıydı.
Ama o politikayı sahada hayata geçirenler yalnızca İttihatçılar değildi.
O planı coşkuyla ve tekbirlerle uygulayanlar; o devletin halktan devşirdiği, çoğu zaman da gönüllü kıldığı kalabalıklardı.
Bu yüzden “Soykırımı sadece Türkler yaptı” demek kolaycılık olur.
“Sadece Kürtler yaptı” demek de öyle.
“Sadece Türkler ve Kürtler yaptı” demek ise diğer katılımcı halkları aklamak anlamına gelir.
Bu topraklarda işlenen büyük suçun paydaşları çoktu.
Türkler, Enver, Talat, Cemal, Kemal gibi katillerin öncülüğünde bu suça ortak oldular.
Kürtler, Ehsan Nuri, Bedirhan, Simko gibi isimlerle bu vahşete katıldılar.
Çerkesler, Ethem ve Salih Zeki Zor gibi katillerle bu soykırımda yer aldılar.
(Salih Zeki Zor, TKP Merkez Komite üyesiydi ve anılarında yalnızca Der Zor’da 300 bin Ermeni’yi katlettiğinden bahseder.)
Lazlar, Laz Taburu’nu kuran insan kasabı Topal Osman önderliğinde bu suça katıldılar.
Araplar; Urfa, Siirt, Mardin, Hatay gibi yerlerde şeyhler ve imamlar öncülüğünde Ermeni ve Süryani komşularını katlettiler.
(Not: Bu katliamcılardan biri de Nusaybin’de Süryanileri kılıçtan geçiren ve HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar’ın dedesi olan kişidir.)
Benim hafızamda suskunluk yok.
O suskunlukla baş etmeye çalıştığım her gecede; yanan köylerin, gömülemeyen çocukların, kiliselere doldurulan insanların, kadınların sesi var.
Soykırım dediğimiz şey sadece rakam değildir.
O, yok sayılan bir halkın çığlığıdır.
Ve o çığlık hala duyuluyor - kulaklar sağırsa bile.
Ermeni, Süryani, Ezidi ve Rum soykırımları; İttihat ve Terakki’nin öncülüğünde, Türk, Kürt, Arap, Çerkes ve Laz uluslarının kitlesel katılımlarıyla gerçekleşmiş çokuluslu bir insanlık suçudur.
Bu adı doğru koymak gerekir.
Tarihe bakarken gözlerimizi değil, vicdanımızı açmamız gerekir.
“Geriye sadece suskunluk kalmasın,
bir halkın yokluğuna alışan bu topraklarda,
en azından biz unutmayalım.”
28-29 Kânunisânî’yi unutmayanlar, 28-29 ocak 1983’ü de anmalılar !
12 eylül 1980 askeri faşist darbesi yapılmadan epeyi önce mahpusanedeydim. Hapisliğim öncesi ve esnasında içinde bilfiil aktif bir militan olarak bulunduğum, ideolojik, politik düşünce ve duruşunu savunduğum örgüt, tüm dünyada olduğu gibi benim doğup-büyüdüğüm topraklarda da 1968’de esen sol rüzgârın getirisi 1971’lerin THKP-C hareketini “kitlelerden kopuk bir silahlı mücadele” anlayışının mirasçılığıyla eleştirerek, 1976’da o gelenekten yolunu ayıran devrimci bir yapılanmaydı.
Dünyaya gözlerimi açtığım günden itibaren Kayseri’nin Sarız ilçesine bağlı olan Alevi Kızılbaş köyüm Kırkısrak’ın en saygın insanı olarak kabul gören dedem “Yusuf onbaşı”, yerlilerin deyimiyle “Doç Drej” ve akranı diğer ihtiyarlardan duyarak büyüdüğüm hemen tüm anlatılar, 1915 sonrasında mucizeyle hayatta kalarak “Boğos’un mağarası” olarak adlandırılan mağaraya sığınmış olan bir avuç mazlum Ermeni insanı bağırlarına basarak sahip çıkmasıyla ilgili insani duruş ve davranışın birebir varislerinden biri olsam da, 1980 yılının 1 mayıs günü Kayseri’de faşistlerin otomatik silahlarla delik deşik ederek katlettiği Sivas Gemerekli Ermeni devrimci Hayrabet Hançer’le, ondan sadece 12 gün sonra Karakoçan’da pusuya düşürülerek öldürülen TKP/ML-TİKKO’nun Diyarbakırlı efsanevî komutanı, asıl isminin çok yıllar sonra Armenak Bakırcıyan olduğunu öğreneceğim Orhan Bakır’ın ve ne de Hollanda’da kahpece vurulan Silopili Nubar Yalımyan’la, İstanbul’da işkence edildikten sonra delik deşik edilerek katledilen Kayserili hemşehrim Manuel Demir gibi değerli kayıplardan hiçbirini devrimci duyarlılıkla yüreğimin derinliklerinde hissederek, arkalarından göz yaşı dökmüş olduğumu hatırlamıyorum.
24 eylül 1981 günü Paris’teki T.C. Konsolosluğu’nu silahlı bir eylemle ele geçiren ASALA üyesi dört Ermeni devrimcinin “12 eylül faşizminin zindanlarında işkence gören politik tutuklulardan, 5 Ermeni, 5 Türk ve 5 de Kürt insanın serbest bırakılması” isteminin basına yansıması sonucu değişik hapishanelerde devletin insanlık dışı işkencelerine aralıksız ve sistematik olarak maruz kalındığı halde, ne Paris eylemini gerçekleştiren Ermeni gençlerin isteklerini, ne onların acılı tarihten omuzlayarak bugünlere taşıdığı Ermeni sorununu, ne de uğratıldıkları vahşi soykırım ve feci sonuçlarıyla, insanlığa karşı işlenmiş bir suça karşı o halkın tek başına vermiş olduğu mücadele ile adalet arayışındaki davalarının bir kez bile önemsenip, konu edilerek mahpusanelerde kendi aramızda konuştuğumuz veya tartıştığımızı da hatırlamıyorum.
Oysa, Ermeni dendiğinde aklımdan çıkmayan tek şey, çocukluğumun geçtiği köyümün insanlarının gurur verici anlatıları dışında, 7 ağustos 1982 günü, Ankara Esenboğa havaalanında ASALA tarafından gerçekleştirilen askeri eylem sonrasında ağır yaralı olarak esir edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ın asılmasına mahpusanelerde bulunan ‘devrimcilerin’ tepkisizliği nedeniyle hissettiğim şahsen payıma düşen utancın manevi ağırlığı altındaki ezikliğimdir. Nedenini bildiğimden emin olmadığımdan anlatamasam da, o tarihte bulunduğum Bartın mahpusanesinin avlusunda dondurucu bir kış soğuğunda tek başıma volta atarken, O’nun idam edilişine duyduğum tepkinin elimde olmaksızın boğuk hıçkırıklarla gözyaşlarına dönüşmesiyle ifade edilmesini, o günkü samimi duygularımı kaleme aldığım şu an gibi hatırlıyorum. Vicdanlarımızla yüzleşemeyişimizin verdiği utanç ve zalimin zulmüne karşı biçarelikten ileri gelen kızgınlık ve öfkeden olsa gerek ki, zaten gergin olan sinirlerimin ancak ağlayarak boşaldığını kimselere söyleme cesaretini gösteremediğimi aynı o gün olduğu gibi unutmadım, unutamadım hiç ! Ancak, Levon’un idam edilişinin hemen ertesinde, birkaç günlüğüne yemeden içmeden kesilerek, ölüm sessizliğiyle durgunlaştığım ve her canlıya ‘tek defalığına bahşedildiği’ söylenen yaşamın yerküremizin birbirinden olabildiğince farklı olduğunu düşündüğümüz insanlar için ifade ettiği anlamların da biribirlerinden ne kadar farklı olduğunu sanırım ilk defaya mahsus olmak üzere ciddi ciddi sorgulamayı o dönemimde denediğimi de unutabilmiş değilim.
Şair Nâzım’ın sol dünyanın istisnasız tüm insanları tarafından eminim ezbere bilinen ‘Davet’ başlıklı şiirinin “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinin doğruluğunun vicdanlarımızda sorgulanması anlamında, Levon’un, evet Levon Ekmekçiyan’ın yoldaşı Zohrab Sarkisyan’la Beyrut’tan Ankara’ya gelerek gerçekleştirilen eylemle bilinçaltımızda varedilen ‘Nâzım’ın sözleri doğruyu ifade ediyorsa eğer, bu gencecik Ermeniler niye hiç görüp yaşamadıkları bu memleket için hayatlarını feda ediyorlar peki ?’ sorusuna verilmesi gereken mantıkı cevabın da “o halde bu memleket onların demek” düşüncesine de pekâlâ yaşam hakkı verdiği halde, tarihin onulmaz acılarla yoğurduğu sayfalarının eğrileriyle doğrularını, yalanlarıyla gerçeklerini öğrenme ihtiyacının dahi insani kişiliğimizin gelişmesi ve uygarlığa aidiyet anlamında ne denli önemli bir kıstas olduğu hâlâ bilincimize ulaşmış değil ne yazık ki !
Benim Mamak’tan Bartın cezaevine götürülmemden az zaman sonra Levon Ekmekçiyan’ın esir tutulduğu Mamak’ın idam edilenlere tahsis edilen 34 No’lu zindanında ölümü beklerken, faşist cuntaya muhalif olduğu iddiasındaki hemen her türden politik örgütün oldukça geniş yelpazesinin insanları tarafından görmezden gelinerek, ona ve gerçekleştirdiği eyleme faşist cuntanın gösterdiği pencereden bakma gibi bir suçu bilinçli olarak işledikleri halde, devrimcilere hiç yakışmayan bir duruşla, prangalanıp, zincirlenerek darağacına götülüşünü de affedilmez bir sessizlik ve tepkisizlikle karşılandığını, aynı dönemde onunla aynı koğuşta bulunmuş “yoldaşlarımdan” daha sonra bizzat duyup-dinlemiş olmanın tüm ezikliğini bunca yıl yüreğimin derinlerinde saklamamın nedeni ise, dedem Yusuf onbaşı-Doç Drej’in öncülüğünde tüm Kırkısrak köylülerinin kendi hayatlarını riske atarak, 1915 mağduru o mazlum insanların erkeklerini anaları, bacıları ve çocuklarına el koyduktan sonra, boğazlayıp-öldürmek yerine koruyup-kollamanın cezasının ölüm olduğunu bile bile, insanca sahiplenişlerinden, yani öylesine onurlu bir duruş sergilemiş olan insanlardan birinin öz torunu olduğum için gizliden gizliye utanmamdı kuşkusuz !
Utanç insana özgü bir hissiyattır ve insanın utandığını yüksek sesle beyan etmesini bir itiraf değil, bir onur olarak kabul edenlerdenim. Mahpusane yıllarımdan beri içimde gayr-ı ihtiyarî hep buruk bir acı olarak kalakalmış bu idama karşı tepkisizliğin aslında kendisini devrimci olarak tanımlayan kesimin öncelikle özeleştiride bulunarak, manevî olarak işlenmiş bir suç olarak değerlendirp, ‘eşyanın tabiatına uygun olarak adlandırması’ gerekirken, sergilenen utanç verici duyarsızlığını, Kırkısraklı Alevi Kızılbaş atalarımın, 20. yüzyılın başlarında onların 1980’lerdeki duruşundan çok ama çok daha ileride, daha onurlu ve insana yakışır bir duruş sergilemiş olduklarıyla karşılaştırdığım için de, kendini “devrimci 78’liler” olarak adlandıran birimde yan yana gelen tüm hareketlerin insanlarına karşı o zamandan beri haklı bir kırgınlık hissiyle dolu oluşumun yanında, onların şimdi de hissettiğini gözlemleyemediğim utancı, onlar adına ve onların yerine de hissedip, taşımanın onurlu sorumluluğuyla kaleme aldığım bu yazının, sözkonusu kesimden insanların ruh sağlığına katkıda bulunacağını sanıyor, doğrudan yana tavır almanın her derde deva olduğuna da samimi olarak inanıyorum.
1982 eylülünde tek celselik göstermelik bir mahkemenin Levon Ekmekçiyan hakkında verdiği idam kararının, 1983’ün o kara 28 ocak günü faşist generallerin emirlerini yerine getiren Milli Güvenlik Kurulu'nun B.29 No'lu kararıyla onaylanmasından sadece saatler sonra, O’nun 29 ocak sabahı darağacında katledilmesi bence, T.C.’de kendisini devrimci adlandıran hemen tüm oluşumların geçmişlerini temellendirmede hep ve sanki vazgeçilmez bir ihtiyaçmış gibi sundukları 1920 TKP’sinin yönetici kadrolarından Bakû’den Ankara’ya yollanan 15’inin Karadeniz’in kara sularında boğdurularak katledildikleri 28-29 Kânunisânî (ocak ayı) gecesi, zalimin zulüm tarihinin de tekerrürden ibaret olduğu gerçeğinin reddedilmez örneklerinden biridir kuşkusuz !
Bu böyle olduğu halde, tarihi geçmişleriyle yüzleşme cesaretini hiç bir zaman gösterememiş ve şimdi de gösteremeyen sol kesimin kendilerini halen devrimci tanımlayan örgütlenmelerinden birçoklarının 1921 yılı “28-29 Kânunisânî”-sini, yani Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz açıklarında hunharca katlinin sembolü o kara geceyi geleneksel olarak unutmazken, hiç ama hiç bir zaman, hiç bir yerde ve hiç bir şekilde “28-29 ocak” gecesi idam edilen Levon Ekmekçiyan’ı anmaması, bu kesimlerin ilericiliğinden de, devrimciliğinden de pek haklı olarak şüphe etmek için ‘yeter de artar bile’ denilesi bir gerekçedir !
Ve böyle düşünmemin doğruluğunu, Osmanlı feodalizminin zifiri karanlığında yaşayan bu toprakların ilk devrimcisi, 1871’de Paris komününü gerçekleştirerek, tarihin onurlu sayfalarına girişini sağlayan öncü kadrolar içerisinde onurlu yerini alan İzmirli Ermeni aydını Stepan Voskanyan’ın Osmanlı tebaalı hem ilk, hem de tek insan olmasından biliyorum. Böyle düşünmemin haklılığını, K. Marx ve F. Engels’in “Komünist Manifesto”sundan esinlenerek 1887 yılında kurulan ilk sosyalist örgütün Sosyal Demokrat Hınçak Partisi ve devrimci ilk yayın organının da Hınçak (Çan) olmasından biliyorum.
İlk defa 1848 yılında Londra’da kaleme alındığı Almanca yayınlanmış olan “Komünist Manifesto”nun Osmanlı topraklarında yaşayan 72 milletten ilk defa Ermeni devrimciler tarafından Ermenice’ye çevrilmiş olması da aynı 1887 yılına rastlar. O günden son baskısının yapıldığı 1979’a kadar Ermenicesi tam 17 kez yayınlanan bu eserin, Türkçe diline ilk çevirisinin Ermenice yayınından 33 sene sonra, 1920 yılında yayınlandığını da burada tarihe not düşerken, o günden 1979’a dek Ermenice çevirisinden tam üç defa daha az sayıda, sadece 6 kez yayınlanmış olduğu bilgisini de bir köşeye kaydetmek gereklidir.
Bu topraklarda olsun gizli, olsun açık ilk devrimci hücrelerden başlayarak, devrimci ilk öğrenci gençlik örgütlenmelerine, işçilerle, köylülerin Ermeniler tarafından örgütlenen ilk sendikal kuruluşlar sayesinde, insan emeğinin sömürülmesine karşı ilk başkaldırı eylemleriyle, grevlerin de yine Ermeniler tarafından örgütlendiğini bilmek, bilinmiyorsa araştırıp, öğrenmek gerek diye düşünüyorum. Osmanlı Meclis-i Mebusanı, yani parlamentosunda insan hakları, kadın-erkek eşitliği, çocuk yaştakilerin çalıştırılmasının engellenmesi, iş günü saatleri ve emeğiyle yaşayanların iş tatili ve dinlenme hakları, mesleki eğitim ve çalışma hakkı, vb. gibi daha birçok sosyal hakkın kanuna dönüşmesi amacıyla sunulan tasarıların da yine, Ermeni Sosyal Demokrat Hınçak Partisi milletvekillerinin çabasıyla gündeme getirildiği, tartşılıp, oylandığı bilinmelidir.
Böylesine insanî bir duruşla, içinde bulunulan koşullar gözönüne alındığında tam anlamıyla devrimci bir tutum sergileyen Hınçak Partisi’nin, panislamist-panturanist-pantürkist ırkçı İttihat ve Terakki hükümetinin başı Talât-Enver-Cemal üçlüsüne karşı planlamakta olduğu silahlı bir eylem hazırlığındayken, haince yapılan bir ihbar sonucu esir edilen üyelerinden 20’sinin, 1915’in 15 haziran günü İstanbul Beyazıt meydanında kurulmuş olan idam sehpalarında 19 yoldaşıyla ölümsüzleşen Paramaz’ın “Yaşasın sosyalizm, yaşasın Ermenistan” şiarıyla ölümü gerçek devrimcilere özgü onurla karşılamış Ermeni devrimcilerin tarihte bıraktıkları iz, her nedense yakınen tanıdığımız ‘sol’ tarafından görülmezden gelinirken, mezar yerleri bile bu devletin her insanından saklanan bu yiğitlerin, ölümsüz anısının yaşatılması için sembolik anlamda bile olsa bir mezar-anıtının yaratılması gibi kalıcı bir çabaya rastlanmadığı da bir sır değildir.
Üyelerinden çok çokları gizli veya açık ittihatçı oluvermiş, içlerinden Ermeni soykırımına en aktif olarak katılmış Tâlat’ın iki celladından biri olarak Der Zor mütasarrıflığı yapmış, “Ermeni kasabı” lakabıyla tanınan Salih Zeki (Zor soyadını gönüllü olarak Der Zor’daki vahşetin Ermenilerce hatırlanması için almış olduğunu düşündüğüm) insan müsveddesi bile sayılamayacak bir mahlûkatın üyesi ve temsilcisi olduğu 1920 TKP’si, yani Mustafa Suphi, Ethem Nejat gibi eski ittihatçılardan başlayarak, onların ardılı Dr. Şefik Hüsnü (Değmer), Vedat Nedim (Tör), Şevket Süreyya (Aydemir), Reşat Fuat (Baraner), Zeki Baştımar (Yakup Demir), İsmail Bilen (S. Üstüngel), Yaşar Nabi Yağcı (Haydar Kutlu)’ya kadar varolagelmiş gelenek örneğinde olduğu gibi, T.C.'de komünist ve devrimci hareketin 1920'den günümüze ulaşan bütünsel tarihinin mirasçılığını üstlenme iddiasındaki, irili ufaklı her ama her yapının “28-29 Kânunisânî” anmalarına paralel olarak, aynada kendilerine bakarak, bundan 33 yıl önce idam edilen Ermeni devrimci Levon Ekmekçiyan’ı hiç anmamış olmaları nedeniyle utanmaları yanında, naaşının da sadece bir ay kadar önce aynı idam edilişi gibi, sessiz-sedasız Ankara’dan götürülüşünün pasif seyircileri olmalarına ‘insanlık adına’ yanmaları gereklidir diye düşünüyorum.
Levon Ekmekçiyan, geçmiş yıllardaki bakışımızla komünist bir şair olarak kabullendiğimiz Nâzım Hikmet’in “Dörtnala gelip Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim” dizelerinde ifade edilenin katiyetle gerçeği yansıtmadığı ve doğru olmadığını, soykırıma uğratıldıkları atatopraklarından zorla sökülüp atılmış olan atalarının topraklarına geri dönerek, o toprakların işgalcisi T.C. devletinin başkentinde “bu memleket bizim” şiarıyla, şiir sadece “sözlerle değil, uğruna feda edilen yaşamla da yazılır” gerçeğini tarihe silinmezcesine kazıyan bir yiğittir. O, yaşamdan çok daha değerli idealler olduğunu, ve bu ideallerden en önde geleninin yurtseverlik olduğunu, ölümüne feda ettiği gencecik hayatıyla kanıtlamış Ermeni bir devrimcidir. Öyleki, mangal gibi yürek sahibi bu değerli insanı sonsuzluğa uğurlama görevini insan gibi yerine getirmemiş olan her, ama herkesin hep manen borçlu kalacağı tartışılmaz olduğundan, nasıl 9 yıldan beri her yılın 19 ocak günü değerli Ermeni aydını Hrant Dink’in alçakça katledildiği gün olarak anılıyorsa, 33 yıldan bu yana kendi soydaşları ve birkaç aydın kalem dışında hiç hatırlanmamış olan 28-29 ocak da, bundan böyle Levon’un anısını yaşatma günleri olarak anılmalıdır düşüncesindeyim.
Ermeni halkının yiğit evlâdına tamı tamına İsa peygamberin dünyevî yaşı kadar, tam 33 sene boyunca gösterilen vefasızlık örneğinden bu gün itibarı ile vazgeçilerek, O’nun anısına onca yıldan beri biriken bu manevi borcun, hemen her metrekaresi Ermeni kanına bulanmış bu topraklarda her yılın 30 mart günü Kızıldere şehitlerini, 6 mayıs’ında Deniz, Yusuf, Hüseyin’i, 18 mayıs’ında İbo, ve kitlesel kıyımlardan başta Koçgiri, Ararat, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas katliamları olmak üzere Roboski, Lice, Cizre, Silopi ve Sur vahşetine kurban giden tüm mazlumların anısını yaşatma çabalarında bulunan tüm kesimleri temsil eden insanların boynunun borcu olduğunu düşünüyorum.
Birkaç hafta önce geride bıraktığımız 2015’te, 100 yılda bir türlü yüzleşmeyi beceremediğimiz Ermeni soykırımı gerçeğiyle nihayetinde yüzleşebilme çabalarımızın, öncelikle o korkunç facianın mağduru durumundaki 10 milyon Ermeni tarafından samimi olarak kabul edilmesi için, aslında sahip olması gereken içeriğinden olabildiğince arındırılmış 28-29 Kânunisânî anmalarına, ancak böylesine dürüst ve namuslu bir şartın yerine getirilmesiyle manevi bir anlam yüklenebileceğine inanıyor, hangi halk ve inançtan olurlarsa olsunlar, tüm devrimci şehitlerin ölümsüz anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Mahmut Uzun
Londra, 28-29 ocak 2016
İşçi Tarihinde Bugün, 13 Mayıs 1846: ABD, Meksika’ya savaş ilan etti. Meksika-ABD Savaşı’nda 1.733’ün üzerinde ABD askeri ve 5.000’den fazla Meksikalı asker hayatını kaybetti. Ancak, savaşla bağlantılı hastalık ve kazalardan kaynaklanan ölümler de hesaba katıldığında, Meksikalıların toplam kayıp sayısı muhtemelen 25.000’e yakındı. Savaşın sonucunda ABD, Teksas, Alta California, New Mexico, Nevada, Arizona ve Utah'ı ele geçirdi. Guadalupe Hidalgo Antlaşması, bu fethedilen topraklarda yaşayan Meksikalı ve Yerli halklara ABD vatandaşlığı vaat etti. Ancak ABD, 1930'lara kadar güneybatıdaki Yerli halklara vatandaşlık vermedi.
Whigler ve kölelik karşıtları, bu savaşa köle sahiplerinin toprak gaspı olarak karşı çıktılar. 1880'de Cumhuriyetçi Seçim Kampanyası El Kitabı, savaşı “Pis, kokuşmuş yolsuzluk… Tarihimizin en karanlık sahnelerinden biri—kölelik oligarşisinin toprak genişlemesi peşinde olan Başkan Polk tarafından bizim ve Meksika halkına dayatılan bir savaş” olarak tanımladı. Meksika-Amerika Savaşı, birçok yönden İç Savaş ve ardından gelen Amerikan Yerlilerine karşı savaşların koşullarını yarattı. Ayrıca, kıtalararası demiryolunun inşasında Çinli ve İrlandalı işçilerin acımasızca sömürülmesinin de önünü açtı.
Bu savaşın daha az bilinen bir başka mirası da İrlandalıların ABD Ordusu’ndan ayrılmasıydı. Birçoğu, Meksika tarafında savaşan Aziz Patrick Taburu’na katıldı. Bu kaçaklar genellikle Patates Kıtlığı’ndan kaçarak gelmiş yeni mültecilerdi ve kendilerini geçindirebilecek kadar para kazanmak için ABD ordusuna katılmışlardı. Ancak maaşlar düşüktü ve İrlandalı askerler ırkçılık ve dini hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyordu. Meksika hükümeti onlara daha yüksek maaşlar ve arazi hibeleri sunmanın yanı sıra ortak bir din de vaat etti. San Patricios, ABD'nin savaşta karşılaştığı en şiddetli direnişin bir kısmından sorumluydu. İrlandalıların yanı sıra, San Patricios'ta diğer hoşnutsuz Amerikalılar, Avrupa'dan gelen göçmenler ve kaçak köleler de yer alıyordu.
Frederick Douglass savaşa karşı çıktı; yazarlar Ralph Waldo Emerson ve Henry David Thoreau da öyle; Thoreau, savaşa karşı Sivil İtaatsizlik eylemi nedeniyle bir gece hapiste geçirdi. Ekteki video, Tijuana No ve Kid Frost'un "Stolen at Gunpoint" adlı parçası, savaş sırasında Meksika'dan alınan ABD eyaletlerine atıfta bulunuyor. https://www.youtube.com/watch?v=3jlO5RqXFLM
#işçisınıfı #İşçiTarihi #meksika #emperyalizm #yerliler #irlandalılar #kölelik #köleliğinortaldırılması #içsavaş #sanpatricios #sivilitaas #ırkçılık
Emek Tarihinde Bugün 13 Mayıs 1846: ABD, Meksika'ya savaş ilan etti. Meksika-Amerika Savaşı'nda 1.733'ten fazla ABD askeri ve 5.000'den fazla Meksika askeri öldü. Ancak savaşla ilgili hastalık ve kazalardan kaynaklanan ölümleri de eklerseniz, Meksika'da ölenlerin sayısı muhtemelen 25.000'e yakındı. Savaşın sonucunda ABD Teksas, Alta Kaliforniya, New Mexico, Nevada, Arizona ve Utah'ı fethetti. Guadalupe Hidalgo Antlaşması, fethedilen bu topraklarda yaşayan Meksika ve Yerli Halklara ABD vatandaşlığı sözü verdi. Ancak ABD, 1930'lara kadar güneybatıdaki Yerli Halkların vatandaşlığını reddetti.
Whigler ve Kölelik Karşıtları, köle sahiplerinin toprak gaspı yapması nedeniyle savaşa karşı çıktılar. 1880'de Cumhuriyetçi Kampanya Ders Kitabı savaşı şu şekilde tanımladı: "Kötü kokulu, pis kokulu bir yolsuzluk... Tarihimizdeki en karanlık sahnelerden biri; köle oligarşisinin bölgesel olarak genişletilmesi amacıyla Başkan Polk tarafından bize ve Meksika halkına dayatılan bir savaş." Meksika-Amerikan Savaşı birçok bakımdan İç Savaş'ın ve bunu takip eden Yerli Amerikalılara karşı savaşların koşullarını yarattı. Bu aynı zamanda kıtalararası demiryolunun inşasında Çinli ve İrlandalı emeğin acımasızca sömürülmesine de yol açtı.
Bu savaşın daha az bilinen bir diğer mirası da İrlandalıların ABD Ordusundan ayrılmasıydı. Birçoğu Meksika tarafı için savaşan Aziz Patrick Taburu'na katıldı. Bu sığınmacılar genellikle Patates Kıtlığından yeni gelen mültecilerdi ve kendilerini doyurmaya yetecek kadar para kazanmak için ABD ordusuna katılmışlardı. Ancak ücretler düşüktü ve İrlandalı askerler ırkçılığa ve dini hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyordu. Meksika hükümeti onlara daha yüksek ücretler ve arazi bağışlarının yanı sıra ortak bir din teklif etti. San Patricio'lar, ABD'nin savaşta karşılaştığı en şiddetli direnişin bazılarından sorumluydu. İrlandalıların yanı sıra, San Patricios'ta diğer hoşnutsuz Amerikalılar, Avrupa'dan gelen göçmenler ve kaçan köleler de vardı.
Frederick Douglass, yazarlar Ralph Waldo Emerson ve savaşa karşı Sivil İtaatsizlik nedeniyle geceyi hapiste geçiren Henry David Thoreau gibi savaşa karşı çıktı. Tijuana No ve Kid Frost'un hazırladığı "Stolen at Gun zoruyla" adlı video, savaş sırasında Meksika'dan alınan ABD eyaletlerine gönderme yapıyor. https://www.youtube.com/watch?v=3jlO5RqXFLM
#işçi sınıfı #İşçi Tarihi #meksika #emperyalizm #yerli #irlanda #kölelik #kaldırılma #içsavaş #sanpatricios #civildisobedience #ırkçılık
https://qoto.org/web/@MikeDunnAuthor@kolektiva.social/116567475210127909
Emek Tarihinde Bugün 13 Mayıs 1846: ABD, Meksika'ya savaş ilan etti. Meksika-Amerika Savaşı'nda 1.733'ten fazla ABD askeri ve 5.000'den fazla Meksika askeri öldü. Ancak savaşla ilgili hastalık ve kazalardan kaynaklanan ölümleri de eklerseniz, Meksika'da ölenlerin sayısı muhtemelen 25.000'e yakındı. Savaşın sonucunda ABD Teksas, Alta Kaliforniya, New Mexico, Nevada, Arizona ve Utah'ı fethetti. Guadalupe Hidalgo Antlaşması, fethedilen bu topraklarda yaşayan Meksika ve Yerli Halklara ABD vatandaşlığı sözü verdi. Ancak ABD, 1930'lara kadar güneybatıdaki Yerli Halkların vatandaşlığını reddetti.
Whigler ve Kölelik Karşıtları, köle sahiplerinin toprak gaspı yapması nedeniyle savaşa karşı çıktılar. 1880'de Cumhuriyetçi Kampanya Ders Kitabı savaşı şu şekilde tanımladı: "Kötü kokulu, pis kokulu bir yolsuzluk... Tarihimizdeki en karanlık sahnelerden biri; köle oligarşisinin bölgesel olarak genişletilmesi amacıyla Başkan Polk tarafından bize ve Meksika halkına dayatılan bir savaş." Meksika-Amerikan Savaşı birçok bakımdan İç Savaş'ın ve bunu takip eden Yerli Amerikalılara karşı savaşların koşullarını yarattı. Bu aynı zamanda kıtalararası demiryolunun inşasında Çinli ve İrlandalı emeğin acımasızca sömürülmesine de yol açtı.
Bu savaşın daha az bilinen bir diğer mirası da İrlandalıların ABD Ordusundan ayrılmasıydı. Birçoğu Meksika tarafı için savaşan Aziz Patrick Taburu'na katıldı. Bu sığınmacılar genellikle Patates Kıtlığından yeni gelen mültecilerdi ve kendilerini doyurmaya yetecek kadar para kazanmak için ABD ordusuna katılmışlardı. Ancak ücretler düşüktü ve İrlandalı askerler ırkçılığa ve dini hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyordu. Meksika hükümeti onlara daha yüksek ücretler ve arazi bağışlarının yanı sıra ortak bir din teklif etti. San Patricio'lar, ABD'nin savaşta karşılaştığı en şiddetli direnişin bazılarından sorumluydu. İrlandalıların yanı sıra, San Patricios'ta diğer hoşnutsuz Amerikalılar, Avrupa'dan gelen göçmenler ve kaçan köleler de vardı.
Frederick Douglass, yazarlar Ralph Waldo Emerson ve savaşa karşı Sivil İtaatsizlik nedeniyle geceyi hapiste geçiren Henry David Thoreau gibi savaşa karşı çıktı. Tijuana No ve Kid Frost'un hazırladığı "Stolen at Gun zoruyla" adlı video, savaş sırasında Meksika'dan alınan ABD eyaletlerine gönderme yapıyor. https://www.youtube.com/watch?v=3jlO5RqXFLM
#işçi sınıfı #İşçi Tarihi #meksika #emperyalizm #yerli #irlanda #kölelik #kaldırılma #içsavaş #sanpatricios #civildisobedience #ırkçılık
Emek Tarihinde Bugün 13 Mayıs 1846: ABD, Meksika'ya savaş ilan etti. Meksika-Amerika Savaşı'nda 1.733'ten fazla ABD askeri ve 5.000'den fazla Meksika askeri öldü. Ancak savaşla ilgili hastalık ve kazalardan kaynaklanan ölümleri de eklerseniz, Meksika'da ölenlerin sayısı muhtemelen 25.000'e yakındı. Savaşın sonucunda ABD Teksas, Alta Kaliforniya, New Mexico, Nevada, Arizona ve Utah'ı fethetti. Guadalupe Hidalgo Antlaşması, fethedilen bu topraklarda yaşayan Meksika ve Yerli Halklara ABD vatandaşlığı sözü verdi. Ancak ABD, 1930'lara kadar güneybatıdaki Yerli Halkların vatandaşlığını reddetti.
Whigler ve Kölelik Karşıtları, köle sahiplerinin toprak gaspı yapması nedeniyle savaşa karşı çıktılar. 1880'de Cumhuriyetçi Kampanya Ders Kitabı savaşı şu şekilde tanımladı: "Kötü kokulu, pis kokulu bir yolsuzluk... Tarihimizdeki en karanlık sahnelerden biri; köle oligarşisinin bölgesel olarak genişletilmesi amacıyla Başkan Polk tarafından bize ve Meksika halkına dayatılan bir savaş." Meksika-Amerikan Savaşı birçok bakımdan İç Savaş'ın ve bunu takip eden Yerli Amerikalılara karşı savaşların koşullarını yarattı. Bu aynı zamanda kıtalararası demiryolunun inşasında Çinli ve İrlandalı emeğin acımasızca sömürülmesine de yol açtı.
Bu savaşın daha az bilinen bir diğer mirası da İrlandalıların ABD Ordusundan ayrılmasıydı. Birçoğu Meksika tarafı için savaşan Aziz Patrick Taburu'na katıldı. Bu sığınmacılar genellikle Patates Kıtlığından yeni gelen mültecilerdi ve kendilerini doyurmaya yetecek kadar para kazanmak için ABD ordusuna katılmışlardı. Ancak ücretler düşüktü ve İrlandalı askerler ırkçılığa ve dini hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyordu. Meksika hükümeti onlara daha yüksek ücretler ve arazi bağışlarının yanı sıra ortak bir din teklif etti. San Patricio'lar, ABD'nin savaşta karşılaştığı en şiddetli direnişin bazılarından sorumluydu. İrlandalıların yanı sıra, San Patricios'ta diğer hoşnutsuz Amerikalılar, Avrupa'dan gelen göçmenler ve kaçan köleler de vardı.
Frederick Douglass, yazarlar Ralph Waldo Emerson ve savaşa karşı Sivil İtaatsizlik nedeniyle geceyi hapiste geçiren Henry David Thoreau gibi savaşa karşı çıktı. Tijuana No ve Kid Frost'un hazırladığı "Stolen at Gun zoruyla" adlı video, savaş sırasında Meksika'dan alınan ABD eyaletlerine gönderme yapıyor. https://www.youtube.com/watch?v=3jlO5RqXFLM
#işçi sınıfı #İşçi Tarihi #meksika #emperyalizm #yerli #irlanda #kölelik #kaldırılma #içsavaş #sanpatricios #civildisobedience #ırkçılık
Emek Tarihinde Bugün 13 Mayıs 1846: ABD, Meksika'ya savaş ilan etti. Meksika-Amerika Savaşı'nda 1.733'ten fazla ABD askeri ve 5.000'den fazla Meksika askeri öldü. Ancak savaşla ilgili hastalık ve kazalardan kaynaklanan ölümleri de eklerseniz, Meksika'da ölenlerin sayısı muhtemelen 25.000'e yakındı. Savaşın sonucunda ABD Teksas, Alta Kaliforniya, New Mexico, Nevada, Arizona ve Utah'ı fethetti. Guadalupe Hidalgo Antlaşması, fethedilen bu topraklarda yaşayan Meksika ve Yerli Halklara ABD vatandaşlığı sözü verdi. Ancak ABD, 1930'lara kadar güneybatıdaki Yerli Halkların vatandaşlığını reddetti.
Whigler ve Kölelik Karşıtları, köle sahiplerinin toprak gaspı yapması nedeniyle savaşa karşı çıktılar. 1880'de Cumhuriyetçi Kampanya Ders Kitabı savaşı şu şekilde tanımladı: "Kötü kokulu, pis kokulu bir yolsuzluk... Tarihimizdeki en karanlık sahnelerden biri; köle oligarşisinin bölgesel olarak genişletilmesi amacıyla Başkan Polk tarafından bize ve Meksika halkına dayatılan bir savaş." Meksika-Amerikan Savaşı birçok bakımdan İç Savaş'ın ve bunu takip eden Yerli Amerikalılara karşı savaşların koşullarını yarattı. Bu aynı zamanda kıtalararası demiryolunun inşasında Çinli ve İrlandalı emeğin acımasızca sömürülmesine de yol açtı.
Bu savaşın daha az bilinen bir diğer mirası da İrlandalıların ABD Ordusundan ayrılmasıydı. Birçoğu Meksika tarafı için savaşan Aziz Patrick Taburu'na katıldı. Bu sığınmacılar genellikle Patates Kıtlığından yeni gelen mültecilerdi ve kendilerini doyurmaya yetecek kadar para kazanmak için ABD ordusuna katılmışlardı. Ancak ücretler düşüktü ve İrlandalı askerler ırkçılığa ve dini hoşgörüsüzlüğe maruz kalıyordu. Meksika hükümeti onlara daha yüksek ücretler ve arazi bağışlarının yanı sıra ortak bir din teklif etti. San Patricio'lar, ABD'nin savaşta karşılaştığı en şiddetli direnişin bazılarından sorumluydu. İrlandalıların yanı sıra, San Patricios'ta diğer hoşnutsuz Amerikalılar, Avrupa'dan gelen göçmenler ve kaçan köleler de vardı.
Frederick Douglass, yazarlar Ralph Waldo Emerson ve savaşa karşı Sivil İtaatsizlik nedeniyle geceyi hapiste geçiren Henry David Thoreau gibi savaşa karşı çıktı. Tijuana No ve Kid Frost'un hazırladığı "Stolen at Gun zoruyla" adlı video, savaş sırasında Meksika'dan alınan ABD eyaletlerine gönderme yapıyor. https://www.youtube.com/watch?v=3jlO5RqXFLM
#işçi sınıfı #İşçi Tarihi #meksika #emperyalizm #yerli #irlanda #kölelik #kaldırılma #içsavaş #sanpatricios #civildisobedience #ırkçılık
Guardian: Donald Trump, Xi Jinping ile yüksek riskli zirve öncesinde Pekin'de kırmızı halı ve tantanayla karşılandı – canlı güncellemeler https://www.theguardian.com/us-news/live/2
İşçi Tarihinde Bugün 13 Mayıs 1960: San Francisco Polisi, HUAC (Amerika Karşıtı Faaliyetler Komisyonu) duruşmalarını şiddet içermeyen bir şekilde protesto eden üniversite öğrencilerine şiddetli bir saldırı düzenledi. Protestocuların toplantıya girişine izin verilmemesinin ardından polis, yangın hortumlarıyla saldırarak onları Belediye Binası’nın rotundasından merdivenlerden aşağı sürükledi. 12 kişi hastaneye kaldırıldı (çoğu yorgunluktan kaynaklanan sekiz polis dahil). 64 kişi tutuklandı. Jüri yargılamasında beraat eden bir kişi hariç, diğerlerine yöneltilen suçlamalar düşürüldü. Duruşmalar 1938'de başladı ve 1969'a kadar devam etti. Komite, Chicago, San Francisco ve Seattle gibi sendikacı kasabalara gelip, kasabadaki tüm ilerici ve radikal kişilere, özellikle de çoğu komünist olan ya da komünist bağlantıları bulunan sendika liderlerine celp kağıtları gönderirdi. Tek savunma yolu, Beşinci Yasa Değişikliği'ni kullanmaktı. Bunun sonucu genellikle işinizi kaybetmeniz, adınızın gazetelere manşet olması ve çocuklarınızın okulda kötü muameleye maruz kalmasıydı. Alternatif olarak, Hollywood Onlusu'nun yaptığı gibi Birinci Yasa'yı kullanabilirdiniz. Bunun için mahkemeye itaatsizlikten tutuklanıp hapse gönderilirdiniz.
#işçisınıfı #İşçiTarihi #huac #joemccarthy #mccarthyizm #komünizm #ifadeözgürlüğü #hapishane #polis #PolisŞiddeti #sanfrancisco #üniversite #öğrenciler
Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Yazıcık beldesi halkının mücadelesi sonuç verdi, mahkeme beldede kurulmak istenen bentonit madeni projesine verilen maden arama ruhsatı ile işletme ruhsatlarını iptal etti https://www.evrensel.net/haber/5983940/yazicik-halkinin-mucadelesi-sonuc-verdi-bentonit-madeni-icin-verilen-ruhsatlar-iptal-edildi
Unoffensive Animal: **ANIMAL FREEDOM NETWORK YENİ EĞİTİM KAMPLARINI DUYURDU.**
https://unoffensiveanimal.is/2026/05/13/animal-freedom-network-announces-new-bootcamps/
NE: Aktivizm faaliyetlerinizi geliştirmenize ve taban ağları kurmanıza yardımcı olacak, İngiltere merkezli bölgesel atölye çalışmaları. NE ZAMAN: “Başvurmak için hello@animalfreedom.org.uk adresine e-posta gönderin. AFN’nin ücretsiz, aksiyon dolu interaktif eğitim kampları, aktivizm faaliyetlerinizi bir üst seviyeye taşımak, bölgenizdeki bireyler ve gruplarla bağlantı kurmanızı sağlamak ve sizi harekete geçmeye teşvik etmek için tasarlanmıştır.
Anayasası bile olmayan bir oluşumun "Batı değerleri".
"İsrail parlamentosu Salı günü, 7 Ekim saldırılarına katıldıkları iddiasıyla yargılanan Filistinli tutuklulara açık duruşmalar düzenlenmesi ve idam cezası verilmesini öngören bir yasa tasarısını onayladı.
Yasa tasarısı, Knesset'te 93 lehte oy ve hiçbir karşı oy alınarak kabul edildi ve siyasi yelpazenin her kesiminden destek gördü."
Yekûn
Gözler önünde olup, hala görülemeyen, henüz fark edilemeyen bir toplam ile çıkagelen bir var olma mücadelesi sürdürülüp duruyor. Sınırın içi veyahut da dışında olsun herkesi kapsayan, herkesin öteki kılınabildiği binbir zeminde muğlak, kesintisiz, kati bir istemle birlikte yok saymalar var ediliyor. Umursanmazlık, utanmazlıkla birleştiğinde ötekisinin, aykırı, dış diye bildirilenin çektiği cefa, diyet, bedel de çoğaltılıyor. Tümüyle nobran açık ve etkili bir biçimde müdanasız şiddete başvurarak oluşturulan bedel, diyetlerin yekununu bir kere gördüğünüz vakit zaten hiçbir şeyin aynı kalmayacağını anlıyorsunuz. Görece bir modernliği yaşadığı iddiasındaki yeni dünyanın, onca teknolojik gelişime paralel insanilik kısmında değil de canilik kısmında kariyer yapmasının utancı çıka geliyor birbiri peşi sıra. Ukrayna’da Rusya’nın eylediği şiddet döngüsü, savaş ikliminin beşinci yılı içindeyiz misal. 9 Mayıs, Nazilere karşı kurtuluşun temellendirildiği bir gün olarak kutlanırken hala ve hala ötekisi 1945’ten zerre uzaklaşmamış bir nefretin geçerliliğini koruduğu görülen bir yansıyı barındırır. İyi de nereye kadar?
https://seslimeram.tumblr.com/post/816215659901059072/yek%C3%BBn