Show newer
Astare şa boosted

"Mücadeleniz bize güç veriyor, yalnız değilsiniz"

✉️ Tuzla'da farklı iş kollarında çalışan işçiler Özak işçilerine dair yazdı evrn.sl/RBoZVF

20 Kur’a Askerlik ve Varlık Vergisi’nin Yıkıntıları Altındaki Hayatlar

Sait Çetinoğlu

Sosyalist hareketin ve Ermenice edebiyatın önemli yazarlarından Zaven Biberyan’ın Babam Aşkale’ye Gitmedi[1] adlı romanı, 20 Kur’a (20 Sınıf) İhtiyat Askerliği ve Varlık Vergisi uygulamasıyla yıkılan hayatların bir fotoğrafı olarak, Türkiye’nin karanlık noktalarına ışık tutar.

Zaven Biberyan, devletin ‘ilgisini’ esirgemediği, sosyalist, Ermeni bir aydındır. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün, ‘Başbakanlık yüksek katına’ ibareli, 9.8.1946 gün ve 5190/6113 sayılı raporu, İstanbul’da Ermenice olarak yayımlanan ‘Jamanak’, ‘Marmara’, ‘Nor Or’ gazetelerinde çıkan yazılarının yanı sıra, Zaven Biberyan’ın siyasi kişiliğine de odaklanmaktadır. 12 sayfalık raporda Biberyan’a 3 sayfa ayrılmıştır.

Rapora göre, Biberyan bir makalesinde, ezilen sınıfların durumunu tasvir ederken, devletin azınlıklara ve özellikle Ermenilere uyguladığı baskılara dikkat çeker ve basının tutumunu şu sözlerle ifade eder:

Bu partiye [CHP] bağlı olan ve memleket basınının çoğunluğunu teşkil eden gazeteler, Ermeni vatandaşlara karşı türlü türlü iftiralara başvurdu. Halk partisi memleket halkını vatandaşlar ve tebaa olmak üzere ikiye ayırdı ve bunlara karşı iki türlü hareket uyguladı. Irkçılık vasfını taşıyan bir parti için böyle bir hareket tarzı affolunamaz. Başka demokrat memleketlerde bu gibi farklı muameleler asla görülmemiştir… Halk partisinin işlediği hatayı sosyalizm [raporda altı çizilmiştir] tamir ve telafi edebilir.

Rapor, “Gazetenin bu yazıları maksat ve hedefini açıkça gösterdiğinden, bu hususta daha fazla izahata girişmeyerek raporuma son veriyorum” cümlesiyle sona erer. Biberyan, muhtemelen bu rapor sonrasında kovuşturmaya uğramış ve hapsedilmiştir.

Biberyan, romanında, Tarhanyan ailesi ekseninde, “azınlık” toplumlarının tek parti döneminde uğradığı baskılara, özellikle Ermeni toplumu açısından 1915’ten sonraki en önemli olaylardan biri olan Varlık Vergisi’ne odaklanır.

Varlık Vergisi çıkınca her şeyini satarak Aşkale’den kendini ‘kurtaran’ baba Diran ile, üç buçuk yıllık nafıa askerliğinden varlık sonrası dönen oğul Baret’in trajik hikâyesi, Varlık Vergisi kurbanlarının içine düştükleri yoksulluğun, psikolojik yıkımın ve kaybolan hayatların anlatımıdır.

Biberyan’ın, siyasi bir kişilik olarak Varlık olayını eleştirmesinin yanında, bu olayı gündeme taşıyan ilk edebiyatçı olması açısından da önemlidir.

20 Kur’a ve Varlık uygulamalarına maruz kalan biri olarak, unutturulamaya çalışılan bu olaylar karşısında gözlemleri eşsizdir. 1941’de o da, diğer “azınlık” gruplarına mensup vatandaşlar gibi, 20 Kur’a olarak askere alınır ve nafıa askerliği görevini yerine getirir.

Askerlik adı altında toplama kamplarına alınan “azınlık”lardan, aileleri nerdeyse ümidi kesmiştir. Bu askerler üç buçuk yıl sonra bit ve pislik içinde evlerine dönerler.

“Dokunma, pislik içindeyim… Bitli mi gireyim içeri canım?”

“Bitlendin mi?”

Baret, annesinin şaşkınlığı karşısına “Nafıa’ya gidenin gezintiye çıktığını mı sanıyorlardı?” diye düşünür.

Dönenler zor koşullarda İstanbul’a ulaşır. Terhis olduklarına inanamazlar, korku ve tedirginlik içerisindedirler. İstanbul’a ayak basmalarına rağmen, evlerine giderken ana yolları değil ara sokakları tercih ederler.

Yıllar sonra kokularına hasret kaldıkları yuvalarına kavuşurlar:

İçeri girdiği anda tanıdık bir koku kendisini selamladı. Bu, evden uzak olduğu dönemde çoğu kez özlemini duyduğu mutfak, yemek ve ‘ev’ kokusuydu.

Ancak yuvaları, bıraktıkları yuva olmaktan çok uzaktır. Varlık’la, Nafıa’dan daha korkunç bir girdaba yuvarlandıklarını fark etmeleri uzun sürmeyecektir.

Nafıa ‘askerliği’nden dönenler, “azınlık” toplumuna mensup diğer aileler tarafından kendi öz oğullarıymış gibi sıcak bir ilgiyle karşılanır:

Nafıa’daki arkadaşlarının haberlerini, selamlarını ailelerine iletiyordu kiminin de mektuplarını. Her yerde yaşlı gözlerle, aydınlık gülücüklerle, içten, samimi bir dostlukla karşılanıyordu. Bazen bir ana, bir abla, bir sevgili, nişanlı, bazen de bir kadın. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler müjde getiren kurtarıcıya kapılarını ve kollarını açıyorlardı. Özellikle de uzun yıllardan beri oğullarını görmemiş olanlar. Her kadın onu yemeğe alıkoymak istiyordu. Oğullarının arkadaşına gönülden ikram ettikleri o bir lokma ekmek, sanki öz oğulları tarafından yenmiş gibi oluyordu. Baret daha önce bilmediği bir zevk almaya başlamıştı bu ziyaretlerden, bu kabullerden.

“Azınlıklar”, askerlik bahanesiyle en verimli çağlarını dağ başlarında, açlık ve sefalet içinde geçirmişlerdir:

Tam ‘bir şeyler yapma’ çağını ise kurt köpeklerin ulumasını dinleyerek dağlarda geçirmişti. Hayatının en güzel günlerini kaybetmek ne demek diye gelip ona sorsalardı ya!

Terhise rağmen, yaşanan zulüm garip bir psikoloji içine düşürmüştür Nafıa askerlerini, birbirleriyle karşılaştıklarında, garip bir duygu içindedirler sevinç ve acı arasında bir yerde.

20 Kur’a askerliğin ardından gelen Varlık Vergi, azınlıkları tüketen en önemli uygulamadır. Baba Diran, Aşkale korkusuyla her şeyini satarak vergiyi öder artık elinde hiçbir şey kalmamıştır.

İçine düştükleri yoksullukla birlikte aile içinde huzursuzluk ve kavgalar başlar:

“Eskiden böyle konuşmuyordun.”

“Gçmiş geçmiştir. Şimdiye bakalım.”

“O geçmişi komşudan almadın.”

“Karıyı alan dda komşu değil sendin.”

“Varlık’ı verdi ‘ben bittim’ deyip oturdu.”

Ayakta kalabilme savaşı, birçok duygunun önüne geçmiştir. Ekmek karnesi bulma endişesi oğullarının dönüşünden duydukları sevincin önüne geçer:

Bir ekmek karnesi Baret’in dönüşünden daha önemli bir konu olmuştu.

“Bir Varlık her şeyi yıktı, hayatımız alt üst oldu.”

Mülksüzlerin koşullarına ve sömürüye dikkat çekerek, çalışmaya da eleştiri getirir:

Hayatın amacı çalışmak değil ki! Ne demiş Tanrı? Çalış çabala diye bir şeyler zırvalamış. Bir kişi çalışmadan yaşasın diye, bin kişi yaşamadan çalışır. Okul kitaplarımız çalışmanın övgüsünü yapar. Enayiler çoğalsın diye. Çalışmadan yaşayanlar oldukça, çalışmak enayiliktir. (…) Vay, vay, vay, sen el bak Tanrı’ya… Ev sahibin için, bakkal için, kasap için, devlete vergi vermek için, polise, jandarmaya aylık vermek için çalışırsın, kafana vurunlar diye…

İşverenin dininin, milliyetinin sömürü ilişkilerinde fark etmediğine dikkat çekilir:

Sen Ermeni’sin ama seni de sömürüyor. Bizimkiler bunu anlamaz. Gâvur derler. Sanırlar ki gâvur gâvuru sömürmez ya da, gâvur olmazsa kendilerini sömürmeyeceğini sanırlar gâvur olduğu için sömürüyor sanırlar. Ben fark olmadığını biliyorum…

İki partili döneme geçildiğinde, azınlıklar, politikacılar tarafından sadece oy potansiyeli olarak görülür ve bugün yabancı olmadığımız şu sözlerle okşanırlar:

Ermeniler bizim en değerli vatandaşlarımızdandır. Biz Ermeni vatandaşlarımızdan memleket için pek çok yararlık ve hizmet bekliyoruz. Göreceksiniz, Türkiye’de çok şey değişecek. Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yeni bir çağ açılıyor.

Ancak azınlıklar ihtiyatlıdır:

Halkçılar uyur mu ulan! Bunca senedir memleket idare etmişler. Hepsi de İttihatçı, hinoğluhin. İnsan elindekini başkasına verir mi? Olacak iş mi? Parti marti, siyaset miyaset, bunlar laftır, laf.

Varlık Vergisi’yle çok şey değişmiştir mülkler el değiştirmiş, “azınlık” toplumlarından dışarıya göçlerle yeni bir nüfus ortaya çıkmıştır:

Birden neyin değişmiş olduğunu anladı. Hem vapurdaki, hem karadaki kalabalığın önemli bir kısmı yabancıydı. Ahali adalı değildi. Çok sayıda taşralı, hatta köylüler vardı. Çarpıcı renklerde giysiler, yaşmaklar. Öylesine gezinen insanlar.

6-7 Eylül öncesinde azınlık toplumlarında bir tedirginlik hakimdir yapay olarak yaratılan kriz dönemlerinde kabağın kendi başlarına patlayacağının bilincindedirler:

“Anacığım, diyorum, niye parmağına doluyorsun, ne olacaksa o olacak. Kıbrıs’tan bize ne, biz Rum muyuz?”
“Sorun Ermeni veya Rum olmak değil. Bir ülkede anlaşmazlık varsa, herkes etkilenir.
“Ne diyorsun anne!”
“Ben ne dediğimi bilirim.”
Annenin dediği gibi olur ve Kıbrıs bahane edilerek, 6-7 Eylül’de “azınlık”lara bir büyük darbe daha vurulur.

[1] Zaven Biberyan, Babam Aşkale’ye Gitmedi, Orjinal isim: Mırçünneru Verçaluysı Çev. Sirvart Malhasyan.Aras Yayıncılık / Roman Dizisi
saitcetinoglu.com/20-kura-aske

Pek çoğumuz kendimize ateist demeye çekiniyoruz. Bununla birlikte ateizm ne bir felsefe ne de bir dünya görüşüdür. Ateizm sadece malumun ilanıdır.

Dan Brown

Kemalizm Anatolide yaşanan İslam’ı Türkleştirip tek tip bir toplum yaratmaktır.

Astare şa boosted

Washington Post: ABD kendi yasalarını gözetmeden İsrail'e on binlerce ton bomba verdi evrn.sl/cJCsgi

"Yazık, ağaçlara bel bağlamaya gelmiyor artık, onlar da insanın elinden kayıp gidebiliyor, onlar da seni beni düşünmeden bu dünyadan göçebiliyor, insanı yüzüstü bırakıp o koyu karanlığa dalarak gözden kaybolabiliyor!"

Hermann Hesse

Pierre Haroche – Kimin Arka Bahçesi? Gerçekçilik ve Ukrayna’da değişen dengeler

Çeviren: S. Erdem Türközü

John Mearsheimer ve Stephen Walt’ın uluslararası ilişkilere gerçekçi yaklaşımına göre Rusya-Ukrayna savaşından Batı’nın sorumlu tutulması gerektiği yönündeki iddiaları hakkında çok şey söylendi. Temel savları, NATO ve AB’nin önce Doğu’ya doğru genişleyerek, sonra da Ukrayna’yla işbirliği yaparak Rusya’nın geleneksel etki alanına pervasızca müdahale ettiği ve bunun da Moskova’nın kendi bölgesini korumak için tepkisine neden olduğudur.

Birçok karşı sav, yapısal gerçekçiliğin sınırlılıklarını vurguladı. Ben burada Batı’nın Ukrayna siyasasının, önde gelen gerçekçi yazarların belirttiğinden çok daha fazla gerçekçi mantıkla uyumlu olduğunu savunuyorum. “Etki alanı” ya da “arka bahçe” kavramlarının ardında yatan gerçeklik, aslında çoğu zaman varsayıldığından çok daha dinamiktir.

Gerçekçilik ve Rusya-Ukrayna Savaşı

İlk olarak, metodolojik bir uyarı: Güç dengesi gibi kuramlar sadece tek bir çözümleme düzeyine -bu durumda uluslararası sisteme- odaklanır ve bu nedenle belirli bir tarihsel olayın tüm boyutlarını açıklayamaz. Kenneth Waltz’un belirttiği gibi, güç dengesi kuramı “devletlerin maruz kaldığı baskıları” anlamamıza yardımcı olur, ancak “X devletinin geçen Salı neden belli bir hamle yaptığını bize söylemez”. Güç dengesinin Rusya-Ukrayna Savaşı’nda önemli bir etmen olduğunu varsaysak bile, bu Putin’in paranoyak bir emperyalistin aksine, ussal bir güvenlik arayışçısı olduğu anlamına gelmez. Yapısal hususlar, savaşın kökenlerine ilişkin birim düzeyindeki sorulara hakemlik edemez.

İkinci olarak, kuramsal bir sorun: Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin esasen NATO’nun genişlemesini dengelemeye yönelik bir girişim olduğunu varsaysak bile, bu mutlaka Batı’nın suçlanması gerektiği anlamına mı gelir? Rusya’nın kendisini Batı’nın gücü karşısında tehdit altında hissetmesi, Batı’nın geri adım atması gerektiği anlamına gelmez. Gönüllü güç kısıtlaması yoluyla barış arayışı liberal bir paradigmada mantıklı olabilir, gerçekçi bir paradigmada değil.

Gerçekçi bir çerçevede, bir liderin yapabileceği en büyük hata, kararlarını güç ve kararlılık dağılımına ilişkin hatalı bir değerlendirmeye dayandırmaktır. Savaşlar rakiplerin hırslarından çok, zafer şansları konusunda anlaşamamalarının sonucudur. Bu anlamda, tutarlı bir gerçekçi gözlemci, Rusya’nın hem Ukrayna hem de Batı karşısındaki gücünü abarttığı için Putin’in suçlanması gereken kişi olduğunu mükemmel bir şekilde iddia edebilir. AB ve NATO ise etkilerini arttırarak sadece Rusya’nın göreceli zayıflığının mantıksal sonuçlarından faydalanmış olurlar.

Mearsheimer tarafından desteklenen “saldırgan gerçekçi“ çerçevesini benimsediğimizde bu durum daha da belirginleşmektedir. Bu mantığa göre devletler “göreli güçlerini azami düzeye çıkarmaya teşvik edilirler çünkü güvenliklerini azami düzeye çıkarmanın en uygun yolu budur” (s. 21). Dolayısıyla, saldırgan bir gerçekçi, NATO’nun 1990’larda Doğu Avrupa’ya genişlemeyi reddederek daha itidalli davranmış olmasının Rusya’nın daha az hırslı olmasına yol açmayacağını düşünebilir. Bugün Batı’yla Rusya arasındaki çatışma Ukrayna’da değil, NATO için çok daha elverişsiz koşullar altında Polonya’da gerçekleşebilir. Hatta bazı kuramcılar NATO’nun aslında Rusya’nın saldırganlığını önlemek için Ukrayna’ya yeterince hızlı yayılmadığı için suçlanması gerektiğini öne sürmüşlerdir.

Riskler dengesi

Bu tartışmaya nasıl hakemlik edebiliriz? Bu savlarda güç dengesinden ziyade çıkar dengesine ilişkin farklı değerlendirmeler yer almaktadır. Mearsheimer ve diğerlerine göre Ukrayna, Rusya için varoluşsal bir çıkarken, Batı için asli olmayan bir çıkardır. Onlara göre Rusya’nın Ukrayna siyasası, Amerika Kıtalarındaki Monroe Doktrini’yle eşdeğerdir.

Buna karşılık, Mearsheimer’ın da belirttiği gibi, “ABD ve Avrupalı müttefikleri Ukrayna’yı temel bir stratejik çıkar olarak görmemektedir”. Bu varsayıma göre Batı, Rusya için tehlikede olan şeyin değerini ve dolayısıyla Rusya’nın etki alanını savunma kararlılığını hafife almış olacaktır. Ama bağımsız bir Ukrayna’nın NATO güvenliği için de asli olduğu ileri sürülebilir. Özellikle Avrupa devletleri için, Ukrayna, uzak bir sorun değildir. Batı’nın Ukrayna’yı Rus egemenliğinden uzak tutma çabaları, Rusya’nın Ukrayna’yı NATO’dan uzak tutma çabalarından daha az ussal değildir.

Belirli bir savaşın kaderini anlamak istediğimizde, güç dengesi kadar çıkar dengesi de çok önemlidir. Örneğin, The Tragedy of Great Power Politics [Büyük Güçler Siyasetinin Trajedisi] (s. 60) adlı kitabında Mearsheimer şöyle yazmaktadır: “ABD’nin Kuzey Vietnam’dan çok daha güçlü bir devlet olduğunu çok az kişi inkâr edebilir ama Vietnam Savaşı’nda (1965-72) daha zayıf olan devlet daha güçlü olanı yenebildi çünkü maddi olmayan etmenler güç dengesinin önüne geçti.” Aslında güç dengesinin önüne geçen şey büyük ölçüde maddi bir etmen olan çıkar dengesiydi. Vietnam topraklarının Kuzey Vietnamlılar için AB’liler için olduğundan çok daha fazla değeri ve faydası vardı; bu da birincilerin zafere ulaşmak için neden ikincilerden çok daha fazla fedakârlık yapmaya hazır olduklarını büyük ölçüde açıklar.

Ukrayna’nın Rusya için değerini ve Batı için değerini değerlendirmek zor olsa da önemli bir gözlemde bulunabiliriz: riskler dengesi hızla Batı’nın yönüne kayıyor. Savaş Ukrayna’daki direnişi ve Rusya karşıtı kanıları canlandırdıkça, Moskova tarafından yönetilmesi muhtemel bir Ukrayna’nın (ya da bir kısmının) Rusya için değeri azalma eğilimine giriyor.

Avrupalı sömürgeci güçlerin sömürgecilikten arındırma hareketi sırasında fark ettiği gibi, düşman ve seferber edilmiş bir toplumu işgal etmek uzun vadede çok pahalıya mal olabilir ve bir varlıktan ziyade yük haline gelme eğilimindedir. Bu durum, sömürgeciler sahada kesin bir askeri yenilgiye uğramamış olsalar bile, Hindistan ya da Cezayir gibi, başlangıçta Britanya’nın ya da Fransa’nın gücünün ve saygınlığının sürdürülmesi için gerekli olduğu düşünülen varlıkların neden sonunda terk edildiğini açıklamaktadır. Ödül artık buna değmiyordu.

Tersine, Rusya-Ukrayna Savaşı, Batı için Ukrayna’nın değerini önemli ölçüde arttırdı. Birkaç ay içinde Ukrayna, Rusya’nın yayılmacılığına karşı son derece etkili bir siper ve Avrupa’nın savunmasının fiili öncüsü olduğunu kanıtladı. Ukrayna’nın, Rus ordusunu hareketsiz hale getirerek kabiliyetlerini büyük ölçüde azaltması ve zayıflıklarını ortaya çıkarması, NATO’nun güvenliğine çoğu NATO üyesi ülkenin yaptığından çok daha fazla katkıda bulunmaktadır. Uzun vadede bile Ukrayna halkının askeri becerileri, eşsiz deneyimi ve moral gücünün NATO’nun yanında olması paha biçilmez bir değer olacaktır.

Kimin arka bahçesi?

Özetle, muzaffer bir Rusya tahripkâr bir sömürge, muzaffer bir Batı ise değerli bir müttefik kazanacaktır. Ukrayna için verilen savaşta Rusya’nın kazanacakları giderek azalırken, Batı’nın kazanacakları giderek artıyor ve bu da nihayetinde her iki tarafın da çatışmaya yatırım yapma güdülerini etkileyebilir. Bu dinamik, örneğin AB ve NATO’nun Ukrayna’ya genişlemesinin kısa bir süre önce neden gereksiz riskler gibi görünürken şimdi giderek daha makul yatırımlar gibi göründüğünü anlamamıza yardımcı oluyor. Riskler artmıştır.

Mearsheimer ufuk açıcı makalesinde, “Batı Rusya’nın arka bahçesine doğru ilerliyor ve onun temel stratejik çıkarlarını tehdit ediyordu” yazdı. Bir büyük gücün “arka bahçesi”ni hem siyasi nüfuza hem de özel çıkarlara sahip olduğu coğrafi olarak yakın bir alan olarak tanımlarsak, bu ilişkinin bugün tersine dönme eğiliminde olduğu sonucuna varabiliriz. Rusya, Ukrayna’ya saldırarak Batı’nın stratejik çıkarlarını pervasızca tehdit etti ve şimdi bunun sonuçlarına katlanıyor. Ukrayna artık AB’nin ve NATO’nun “arka bahçesi”dir.

Kaynak metin: blogs.lse.ac.uk/europpblog/202

dunyadanceviri.wordpress.com/2

"Her şey benimle uyum içinde, seninle aynı fikirde olan her şey, benimle aynı fikirde, ey dünya! Senin için zamanında gelen hiçbir şey benim için fazla erken veya fazla geç gelmez. Senin mevsimlerinin getirdiklerinin hepsi, benim için meyvedir, ey doğa! Her şey senden gelir; her şey sana gider."

Marcus Aurelius

Kuşak ve Yol'la 1 trilyon dolar dağıtan Çin dünyanın en büyük alacaklısı oldu

Kredilerin yarısından fazlası geri ödeme sürecine girdi

indyturk.com/node/672706

Mardin´de 15 Ağustos 1915 tarihini iyice not edin

1915/16 yıllarının Mardin´indeyiz. Fransız Dominikan Ruhbanı Hyacinthe Simon´un „1915: Bir Papazın Günlüğü“ adını taşıyan bir kitabı yayınlandı Türkçe´de. 160 sayfalık kitabın üst başlığı „Kartal Yuvası Mardin´de Beklenmedik Felaket: Ermeni-Asuri-Keldani Soykırımı“ adını taşıyor. (Peri Yayınları, Kasım 2008). Uzun yıllar Mardin´de bulunan H. Simon´un kitabı hem bir günlük hem de bir anı türünde. Gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor.

tarihvetoplumlar.com/selcuk-uz

Petros Hovhannisyan: Karadeniz’e gömüldü insanlık

“Rum Manastırının kurtardığı 600 yetim Ermeni çocuğunu Türk askerleri zorla aldılar. Askerler onları gemici Bayraktar Oğlu Rahman’a teslim ettiler. Aldıkları emirle denize açılan gemiciler, çocukları birer birer çuvallara doldurup, ağızlarını sıkıca bağlayarak ve karadan epeyce uzaklaştıktan sonra körpe bedenleri denizin karanlık sularına attılar.”

tarihvetoplumlar.com/petros-ho

“İnsan, evren dediğimiz bütünün bir parçasıdır, zaman ve mekanda sınırlı bir parça. Kendisini, düşüncelerini ve hislerini geri kalan her şeyden ayrı bir şeymiş gibi deneyimler. Bilinçli olmasından kaynaklanan bir çeşit optik yanılsamadır bu. Kişisel arzularımıza ve yakınımızdaki insanlara olan sevgimize sınırlama getiren bu yanılsama bizim için bir hapis gibidir. Yaşayan tüm canlıları ve sahip olduğu bütün güzelliğiyle doğayı içine alacak şekilde merhamet çemberimizi genişletmek, kendimizi bu hapisten kurtarmak için tek çaremizdir.”

Albert Einstein

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.