Bir çocuk gördüm, ağlıyordu.
Çünki evlerinin kapıcısının oğlu ölmüştü.
Ana-babası önce bıraktılar ağlasın, sonra sıkıldılar bundan.
Niye ağlıyorsun dediler. Senin kardeşin değildi ki o.
Çocuk gözyaşlarını sildi.
Korkunç bir şey öğrenmişti:
Demek ki, yabancı bir çocuk için ağlamak gereksizdi !
Simone de Beauvoir
''Evlilik insan doğasına aykırıdır, esas olarak kadınları baskı altında tutmaya yarar ve bir kurum olarak kadınların cinselliklerini özgürce yaşamalarını engeller. Kadın ile erkek arasında aşkla kutsanmamış, doğal olmayan her türlü birlik fuhuştur. Kıskançlık ise, aşkın meyvesi olmaktan ziyade, erkeklere seks tekeli kurmayı sağlayan bir bahanedir. Teizm insan zihnine bir hakaret, ateizm ise hayatın, güzelliğin ve insan bilincinin en güçlü biçimde ve ebediyen onanmasıdır. Vatanseverlik, dünyamızın her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş olduğunu ve bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanların, üstünlüklerini başka parçalarda yaşayanlara göstermek için onlara savaş açma ve onları öldürme hakları olduğunu öngörür. Anarşizm insanın ufkunu açıp onu özgürleştiren bir güçtür; insanlara kendi yeteneklerine güvenmeyi, herkesin eşit ve güvenlikte olacağı bir hayat uğruna mücadele etmeyi, tek birimiz bile tutsaksak hiçbirimizin özgür olamayacağını öğretir.''
Emma Goldman
1895 KATLIAMLARININ BILANCOSU:
1895 Hamidye Alayları katliamlarının Harput ve köylerinde sebep olduğu vahşetin bilançosu .
Malatya, Arapgir, Eğin,
Çarsancak, Kıği ,Palu, Çüngüş ve Diyarbakır dahil değildir.
Muhtaç durumdaki Ermeniler 26.990
Talana uğrayan evler 6.029
Yakılan evler 1.861
Ağır hasarlı ve kötü durumdaki kiliseler 29
Yakılan kiliseler 15
Tahrip edilen Protestan şapelleri 5
Hasarlı kiliseler 18
Yakılan manastırlar 2
Hasarlı manastırlar 4
Türkler ile evlenmeye mecbur edilenler 166
Tecavüze uğrayanlar 2.300
Zorla İslamlaştırılan din adamları 12
İslamiyete mecbur edilen erkek ve kadınlar 7.664
Yaralılar 1.315
Düşük yapan hamile kadınlar 829
Yolculuk esnasında öldürülenler 280
Yakılarak ödürülenler 56
Açlık ve soğuktan ölenler 1.014
İntahar edenler 23
Şehit edilen piskoposlar 1
Şehit edilen rahipler 11
Şehit edilen protestan vaazciler 3
Öldürülen öğretmenler 7
Öldürülen erkek , kadın ve çocuklar 1.903
Toplam öldürülen Ermeniler 4.127
Mülkiyet kaybı 1.651.956 Türk lirası
Kaynak : Letters From Armenia : J .Rendel Harris and Helen B. Harris
1897
Mahmut Uzun
TARİHTEKİ ASIL MUHAMMED #din #peygamber #hzmuhammed https://youtu.be/O4zyK8pRCVM?si=dGfYWmiR26MFam4f @YouTube aracılığıyla
Doğmatizm: Cehaleti sınır(sızlığ)ı
Temel Demirer
“Cehennemin kapısına
güzel resimler çiziyorsunuz!”[1]
“Cehalete hoşgörü göstermek, yangına göz yummaktır.” “Cehalet gelirken bedava gelir, giderken her şeyi götürür!” vurgusuyla, “Cahil olmanın en kolay yolu merak etmeyi bırakmaktır,” diye uyaran Anooshirvan Miandji haksız değil: Kanıt, bütün yerküre ile burnumuzun dibindeki coğrafyamız…
Hayır, hayır “Ötekileri hep cahil olarak damgalıyorsam ve kendi cehaletimi hiç fark etmiyorsam nasıl diyalog kurabilirim?”[2]
Hareket noktam Fidel Castro’nun, “Bugün politikacılar, halkın cehalet içinde kalmasıyla ilgileniyorlar, çünkü cahil bir halk; fanatizm ve önyargı ekicilerinin, kapitalizmden çıkarı olanların en iyi müttefiki ve ilerlemenin en büyük düşmanıdır,” vurgusuyla; Mihail Bakunin’in eklediği üzeredir: “Halk cahildir ve hükümetin sistematik çabalarıyla cehalet içinde tutulmaya devam edilmektedir.”
Çok net ifade edilmeli: Cehalet, birçok toplumsal hastalığın köküdür.
Korku, cehaletten kaynaklanır; her kötülük de, cehalet ile ilintilidir. Cehalet nihai kertede suçu besler. O, şüphe etmezken; burjuva iktidara itaat, cahil aptallığına dayanır.
Cehalet engeldir; bilginin inşa ettiğini, yerle bir eder. Dayatılana boyun eğen cehalet, sadece daha katmerli bir cehaleti doğururken; korku, kin ve öteki(leştirile)ne şiddete yol açar.
Cehalet sorgulamaz, yargılar. Cehalet öğrenmez, inanır. Cehalet okumaz, hatmeder. Cehalet hoş görmez, katleder. Cehalet ilkeldir, sosyalleşmez.
Cahile, her zaman her şeyi bildiğini zannettiren “Cehalet, ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır,” der Karl Marx. Çünkü egemen eğitim, bir cehalet sistemidir.[3]
Ayrıca asla soru sormayan cehalet, doğmaların çığ gibi büyüyüp, toplumsallaşmasıdır. Yani cehalet yol açtığı tüm suçlardan sorumludur. Onun hiçbir sınırı yoktur; insan(lık)ın ilerlemesini engelleyen direnç hattıdır. Ve nihayetinde cahil, kendini her şeyin ölçüsü sanırken; cehalet gerçeği aramaz; kötülüğü burada tam da yatar.
Şunları da eklemeden geçmemeli: Cehaletin korkusu, sorudur, öğrenmektir. Onun için bilen/ düşünen insan tehlikelidir.
Oysa bilgi cehaletin sınırında ilerler. İlerledikçe cehalet geriler. Bilmemekten korkulmamalı. Bunda utanılacak bir şey yok. Utanılması gereken tüm yanıtları biliyormuş yalanına sarılmaktır.
Dinlerin kökeni cehalet ve korkuyken; dinin var olabilmesi için gerekli koşul, onu yaşatacak araçtır. Çünkü dinler cehaletin çocuklarıdır.
Evet, evet cehalet ile batıl inanç bir madalyonun iki yüzüdür. O, anlayamadığı şeye “tanrı” der; Paul Henri Theiry d’Holbach’ın, “Bilinmeyen, gizli, hayali, efsanevi, mucizevi, inanılmaz ve hatta korkunç olan şeyi açık, basit ve sağlıklı olana tercih etmek, cehaletin özelliğindendir; Percy Bysshe Shelley’nin, “İnsan, cehaletinin çözmesine mani olduğu bilinmeyen sebeplere, şaşırtıcı etkilere daima saygı duymuştur”; Baruch Spinoza’nın, “İnananlar, açıklayamadıkları bir şey olduğunda derhâl tanrının iradesine sığınan kimselerdir ve cehaletlerini açığa vurma biçimleri gerçekten çok gülünçtür,” diye hatırlattığı üzere!
İdealizm, insan(lık)ı cehaletten, dogmatizmden ve aptallıktan korumaz; aklı/ mantığı terk etmek, aldanmaya inanıp, cehalete sarılmak; cehaletin panzehiri ise sorgulamaktır. Cehaletinin sınırlarını görüp/ gösterebilmek de eleştiren bilginin başlangıcıdır.
Malûm eleştiriye kapalı her düşünce cehaletle ilintilidir. Çünkü cehalet fanatizm ile el eledir; onun özgüveni felaketlere sebep olur. Ya da onu kutsallaştıran, zorbalığa davetiye çıkarır; o ne kadar köklüyse, değişime karşı direnci de o kadar direngendir; “Eğer bir nesil cehaletin mutluluk olduğunu sanarak yetişirse, bir sonraki nesil cehaletini bile fark edemeyecektir. Çünkü bilginin ne olduğunu bilmeyecektir,” saptamasıyla Ursula K. Le Guin’in altını çizdiği üzere!
* * * * *
Din, tüm zamanların en katmerli yalanıdır; dogmatik zırvalıklarla, ezilenlere diz çöktüren hikâyesidir; eleştiri ve itirazın “sonu”dur. Çünkü din, eleştirel düşünen insan(lık) istemez. Aksine ezilenlere “Hakkınız yok. Seçim hakkınız yok. Tanrı sizin sahibinizdir. O her şeye sahiptir,” diye haykırır!
Düşünmemek, düşünmekten daha kolayken; cehalet hayal gücünden yoksundur onun gücü küçümsenmemelidir. Çünkü cahiller için doğmalar çok aydınlatıcıdır; elbette onu anlamayanlar için![4]
Lakin dogmatik zırvalıklara aklını kontrol ettirmeyenler, iktidarın söylediği hiçbir şeye, vaazlarına inanmazlarken; “Sorgulamayı öğrenin, her şeyi sorgulamayı öğretin,” derler.
Hiç bir şeyin insan(lık) dışı olmamasının, doğmanın umurunda olmadığı bilinciyle, cahillerden oluşan büyük grupların gücünü asla hafife almazlarken Turan Dursun’un, “Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim; halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?” saptamasının altını özenle çizerler.
Şüphe yok: Adnan Yücel’in, “Ah o güzellikleri yok eden dinler/ insanlığın çocukluk çağına/ zulmün kılıcını sokan cinler/ tanrı adına halkları kullaştıran/ ve kralları tanrılaştıran kinler/ yeryüzünü sınır sınır/ gökyüzünü yıldız yıldız böldüler/ her kralın tanrılaşma töreninde/ bölük bölük insan yediler,”[5] dizeleriyle betimlediği din(ler) insan(lar)a, “Benim kurallarıma göre yaşayacaksınız,” der!
Din ham hayaldir; cahilleri mucizeyle kandırır; safdillik üzerine kurulmuştur; kaynağı vahşettir; tahakküm isteğinden doğmuştur. Oysa ahlâk ve erdem için din hiç mi hiç gerekli değildir; felsefe aracılığıyla edinilen ahlâk, erdem için yeterlidir.
Oysa her din, akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır. O, sözde “erdem”leriyle insanları aldatmaktan başka bir şey yapmamıştır; tek hedefi, iktidarın zorbalıklarını güçlendirmektir.
Dinin önem verdiği şey akıl yoksulluğudur; çelişkiler zincirinden başka bir şey değildir. Cahiller ile barbarlar olmasaydı din olmazdı. Çünkü tüm dinler hoşgörüsüzdür, vicdan özgürlüğünü kabul etmezler.
Kolay mı?
Robert Heinlein’in, “Tarihte hiçbir din, hiçbir dönemde rasyonel bir temele sahip olmadı. Din, yardım olmadan bilinmeyenle başa çıkamayacak kadar zayıf insanların koltuk değneğidir”…
Richard Dawkins’in, “Din, irdelenmemiş inançları, kurumların gücü ve geçen zaman aracılığıyla sarsılmaz hakikâtlere çevirme işidir”…
Baruch Spinoza’nın, “Her ne olursa olsun, kendi var oluşunun bir nedeni bulunmayan şey var değildir”…
Jean Meslier’nin, “Dinin en çok önem verdiği yoksulluk, akıl yoksulluğudur.” “Her din, tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.” “Dinin gereksizliğini kanıtlayan şey, anlaşılmasının olanaksız olmasıdır.” “Din, ahlâkı felce uğratır.” “Din, kan dökücülüğü meşrulaştırarak acımasızlık dizginini gevşetir ve ilahi amaçlar için gerekli olabileceğini öğreterek cinayeti mubah kılar.” “Dini ilkelerin tek hedefi, hükümdarların zorbalıklarını güçlendirmek ve milletleri bunlara kurban etmektir.” “Bütün dinler hoşgörüsüzdür, vicdan özgürlüğünü kabul etmez ve dolayısıyla iyiliğin ve güzelliğin yıkıcısıdır.” “Bir din, ne kadar çok karanlık olursa, o oranda tanrısal olur.” “Dini geleneklerin tümünde ahmaklık ya da barbarlık ziyafeti vardır.” “Ahmak ve barbar büyükler olmasaydı din olmazdı.” “Din pandora kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır.” “Din aracılığıyla, şarlatanlar, insanların deliliklerinden yararlanırlar”…
Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “İnsan dinin başlangıcı, insan dinin ortası ve insan dinin sonudur”…
André Gide’in, “Din, insanları daha iyi yapmaz”…
Whoopi Goldberg’in, “Dinler, insanlığı yıkma noktasında diğer yıkım nedenlerinden daha fazlasını yapmıştır”…
Thomas Paine’in, “En büyük kötülükleri yapabilmek için ya çok vicdansız ya da çok dindar olmak gerekir”…
İbnü’r Ravendi’nin, “İnançsızlarla savaşmak için inen melekleri sık sık okuruz ama açlara yiyecek dağıtmak için inen melekleri hiç okumayız”…
Maksim Gorki’nin, “Yalan kölelerin ve patronların dinidir… Doğruluk özgür insanın tanrısıdır”…
Voltaire’in, “Para söz konusu olduğunda herkesin dini aynıdır”…
Gilles Deleuze’ün, “Zalim bir yönetimin üstünlüğü ve sırrı köleleri aldatmak, onları sindiren korkuyu özel din kılığı altında maskelemekte yatar”…
Krzysztof Kieslowski’nin, “Din açık bir şekilde köleleştirmedir. İradi olarak, hatta arzuyla seçtiğiniz bir köleleşmedir”…
Arthur C. Clarke’ın, “İnsanlığın en büyük trajedilerinden biri din tarafından vicdanlarının yoldan çıkarılmasıdır”…
Jack Huberman’ın, “Bir ülkede görülebilecek en tehlikeli salgın, ahlâktan bağımsız din fanatikliğidir”…
Amin Maalouf’un, “Bir dinleri olduğu için ahlâka ihtiyaçları kalmamış gibi davranıyorlar”…[6]
Ludwig Feuerbach’ın, “Ahlâkın temeli ne zaman ilahiyata dayandırılırsa, halklar ne zaman ilahi otoriteye bağımlı hâle getirilirse, en ahlâksızca, en adaletsiz, en kepaze şeyleri mazur gösterip yaygınlaştırmanın yolu açılmış demektir”…
Gore Vidal’ın, “İnsanlık düşmanı üç din ortaya çıktı: Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm. Bunlar gök-tanrı dinleri. Tamamen ataerkiller (tanrı her şeye gücü yeten baba) ve bu yüzden gök-tanrı ve onun dünyalı delegelerinin etkisinde kalan ülkelerde 2000 yıldır kadın düşmanlığı var”…
Aziz Nesin’in, “Dünyadaki en kârlı ticaret din tüccarlığıdır. Sermayesi yalan müşterisi cahildir!”
George Carlin’in, “Din milyar dolarlarla oynar, hiç vergi ödemez ve hep daha fazlasını ister”…
Emma Goldman’ın, “Din, insan aklının hâkimi mülkiyet, insan ihtiyaçlarının hâkimi hükümet de, insan davranışlarının hâkimi olarak, insanın köleliğinin kalesini ve onun getirdiği her tür korkuyu temsil eder”…
Wilhelm Reich’ın, “Kendi dininden başka din olmasın istiyorsun. Kendi dinine karşı hoşgörülüsün, ama başkalarının dinine karşı hiç de hoşgörülü değilsin,”[7] teşhislerindeki üzere!
* * * * *
Özetin özeti: İnsan(lık) egemenlerin tutsağıdır; kurtuluşuysa zincirlerini kırıp, hiç kimsenin tutsağı olmamaktan geçer. Çünkü akıl/ mantık zorbalığa boyun etmez, eğemez.
Ancak yabancılaşmanın seri üretimi sıradan insan(lık)a, yabancılaşmanın dayattığı amaçsızlık, toplumu sürüleştirmişken;[8] öne sürülmesi gereken aslî talep; “Düşüneceksin!” olmalıdır. Çünkü düşünce/ davranış akılla/ mantıkla seçilendir, zorlanan, itaat edilen değildir; “İmkânsız” denilenin cüretkârlığıdır. Söz konusu cüret ile meğin hak ettiği dünyayı kazanabiliriz ve o dünya mevcuttur, gerçektir, mümkündür…
Lakin unutmalıdır ki Ayn Rand’ın, “Kapitalizm, mülkiyet hakkı dahil, bütün birey haklarını tanıyan, bütün mülkiyetin özel bireylerce sahiplenildiği bir sosyal sistemdir,” zırvasına “Evet” diyebilmek mümkün değildir. Çünkü insan(lık) ilişkilerinin arasındaki eşitlik/ kardeşlik ülkülerini yok edince efendi-köle ya da kurban-cellat ilişkisinin önünü açmış olursunuz!
Böylece insan(lık)ın özsaygısını katledince, içindeki kahramanlığı; akıntıya karşı kürek çekmek cüretini yok edersiniz!
Olması gereken de tam bu cürettir: Yani sınıfsız-sınırsız-sömürüsüz özgür bir dünyanın kurulabilmesi için tabuların yıkılmasından yana saf bağlayan tavırdır![9]
Söz konusu tavrı Richard Dawkins’in, “Dine karşıyım, çünkü dünyayı anlamayarak tatmin olmayı öğretiyor bize”…
Charles Darwin’in, “Ben doğa kanunlarıyla uğraşan bir bilginim. Olayları araştırır ve bilimsel gerçekleri keşfetmeye çalışırım; Fakat bunu yaparken İncil’e bakmam ve dayanmam ve bu tür kitaplarda söylenenlere aldırmam”…
George Carlin’in, “Bir elma yendiği için cennetten kovarken bunca can kıyımlarına rağmen dünyada var oluşa müsaade eden garip bir tanrıya inanıyorsunuz”…
Mark Twain’in, “Kutsal kitaplarda canımı sıkan şey anlamadığım kısımlar değil, anladığım kısımlar”…
Yuval Noah Harari’nin, “Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz”…
Charlie Chaplin’in, “Aklım başımda olduğu için Tanrı’ya inanmıyorum”…
Emma Goldman’ın, “Peki, bütün bu dehşeti, bu hataları, insana karşı işlenen bu insafsızca suçları sona erdirecek tanrılar nerede? Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar değildir, insandır,” ifadeleri çok net formüle ederken; dogmatik cehaletin sınırsızlığı olduğu da kulaklara küpe edilmelidir.
N O T L A R
[1] Stanislaw Lem, Gelecekbilim Kongresi, çev: Fatoş Taşkent, İletişim Yay., 1997, s.185.
[2] Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev. Erol Özbek-Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay., 1991, s.109.
[3] “Eğitim, empoze edilen bir cehalet sistemidir.” (Noam Chomsky.)
“Aydınlık ile karanlık arasındaki, bilim ile cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım.” “Cehaletin babaları olan resmî akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” (Giordano Bruno.)
[4] “Yanlış olduğuna inandığımda başkalarının görüşlerine saygı duymam gerektiğine dair bu aptalca ifadeye asla katılmıyorum.” (Chapman Cohen.)
[5] Adnan Yücel, Ateşin ve Güneşin Çocukları, Yurt Yay., 2012.
[6] “Bir insanın ahlâki davranışları anlayışa, eğitime ve sosyal bağlara dayanmalıdır; hiçbir dini temel gerekmez. İnsan, eğer ölümden sonra ceza korkusuyla ve ödül umuduyla kontrol altına alınmak zorundaysa, şüphesiz kötü bir yoldadır.” (Albert Einstein.)
[7] “İslâmın bütün hükümleri, İslâm dışındakilerin öldürülmesini emrediyor.” (Sami Aldeeb.)
[8] “Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından vazgeçmek demektir. Böyle bir vazgeçme insan doğasıyla uzlaşmaz. İnsanın özgürlüğünü yitirmesi, davranışlarında her türlü ahlâk düşüncesini yitirmesi demektir.” (Jean Jacques Rousseau.)
[9] “Ateizm, insanları, dışadönük bir ahlâki erdem sağlamada yol gösterebilecek olan sezgiye, felsefeye, doğaya saygıya, yasalara ve saygınlığa yöneltirken, din bunu yapmaz. Batıl inanç bütün bunları parçalarına ayırıp insanlığın zihninde mutlak bir monarşi kurar.” (Francis Bacon.)
“Ateist, arkasında kendini destekleyecek görünmez güçler olmayan kişidir.” (Jack Huberman.)
“Ben bir ateistim ve eğer bir gün tanrıya inandığımı söylediğimi duyarsanız ciddiye almayın. Bunamışımdır.” (Aziz Nesin.)
“Biz materyalist ve ateistleriz ve gerçeklerle övünürüz.” (Mihail Bakunin.)
İsyan ve devrimler tarihi
Giriş
Çalışmalarımıza başlarken, sık kullanacağımız kelime kökenleri üzerine derlemelerde bulunmayı faydalı görüyoruz. Dilbilimci Leo Weisberger’in de ifade ettiği gibi, dili birbirinden bağımsız metaforlar havuzu değil, “Dünyanın zihne mal oluşunun neticesi” olarak ele alıyoruz. Dil kullanımımız b kökenini incelemek, yazı dizisi boyunca tariflerimizi hangi bakış açısı ile kaleme aldığımızı da daha somut ifade etmek istiyoruz.
İsyan: En genel hâliyle bir otoriteye karşı gelmek olarak tariflenen isyan, anlatım olarak da başkaldırı kelimesi ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Arapça kökenli bir kelime olan isyan kelimesinin kökleri, asi olma durumunu ifade eder. Tarihte ilk isyan kelimesinin bu minvalde kullanımına tanık olduğumuz yazılı kaynak ise 1360 yılında yazılmış olan Danişmendname’dir. Asi olma hâlinin kökeninin, eski çağlarda sık kullanılan ve eş zamanlı bilgelik alâmeti olarak görünen asa kökeninden geldiği ve asa kaldırma, asi olma türevlerinden türetildiği rivayet edilmektedir. Başkaldırı ve itaat etme gibi semantik anlamlar içeren bu sözcüğü, yazı dizimiz boyunca, ezilenlerin otorite karşısında itaat etmedikleri toplumsal bir araya gelişler için kullanıyor olacağız.
Direnmek: Direniş kökünden gelen bir sözcük olmak ile birlikte, karşı koymak ve göğüs germek anlamları taşımaktadır. Hayat akışında her canlının karşısına çıkan zorluklar ve güçlükler karşısında dirayet gücünü de ifade eden bu sözcük için, bizler toplumsal bir kullanımı ele alacağız. Otorite, saldırı ve zulüm gibi egemenlerin mezalimi karşısında, ezilenlerin karşı koyabilme gücünü ifade etmek için kullandığımız direnmek sözcüğü ile yazı dizimizde sıklıkla karşılaşacaksınız.
Köken olarak Latincede resistance “direnç” sözcüğünden türeyen direnmek, resistere, restat fiillerinden türeyen “sıkı durmak, dikilmek” anlamlarına sahip, güç karşısında dirayet gösterme ve karşı koyma ifadesini anlatmaktadır.
Ayaklanma: Arapçada “kıyam” ayağa kalkma sözcüğünün semantik anlatımıdır, kıyamet sözcüğünün de kökeni olan “kıyam” sözcüğü ayaklanma işteş eki ile birlikte toplumsal bir anlatıma sahiptir. İsyan, başkaldırı, direnmek gibi sözcükler için tekil bir durumu tariflemek mümkün iken, ayaklanma sözcüğü toplumsal bir anlatımı ifade etmektedir. Toplumsallığı üzerinden de, aynı zamanda bir topluluğun, tepki geliştirmesine yol açacak bir etmene, bu etmene karşı da bir plan ve hedefi de içermektedir. Türevi diğer sözcüklerden ayrım noktalarının en temelinde bu etmen yer almaktadır.
Devrim: İngilizce sözcük kökeni revolution olan devrim, ilk olarak astronomide, yıldızların düzenli ve belirli bir kurala göre döngüsel hareketlerini imgelemek için kullanılmıştır. Türkçe kullanımı ile devrim ise dönme, değme, çevirme manalarında “devir” kökünden +im ekiyle türetilmiştir. “Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik” sözlük anlamını ifade etmektedir.
Arapça kökeni ise, helâl kökünden türetilen ihtilal ise; “toplum düzenini ve yapısını daha iyi duruma getirmek için yapılan köklü değişiklik, iyileştirme, başka bir duruma geçiş, dönüşüm” tariflemelerine sahiptir. Devrim sözcüğünün Türkçe kökeninde yer alan devir kökü ile Arapça devir, dönüş manasındaki devr mastarıyla olan benzerliği, sözcük anlatımının toplumsal bir dönüşümü, devirme ve dönüşümünü tariflediği ifade edilmektedir.
Yazı dizimizde bu sözcüklerden bahsederken, ezilen ve egemen ilişkisindeki dönüşüm ve egemenlerin hâkimiyet alanlarına yönelik devirmeye ilişkin toplumsal ve sınıfsal hareketleri ele alıyor olacağız.
Burjuva: Burjuva sözcüğünün kökeni, Latince “burgus (kale burcu)” sözcüğünün köküne dayanır. Orta Çağ’da kentlerin surlar ile çevrili olmasından kaynaklı, emekçiler surların dışarısında hayatlarını sürmekte idi, buradan bir kullanım ifadesi ile surların içerisinde kentlerde yaşamını süren sınıf için kullanılan burgus, surların arkasında daha korunaklı ve müreffeh bir yaşam süren topluluğu ifade etmek için kullanılan bir ifadedir.
Eski Fransızcada Burgeois sözcüğü olarak kullanılan, aynı kökene sahip sözcük ise, Türkçede kentsoylu olarak karşılık bulan 1560’larda ortaya çıkan orta sınıf ve şehir yaşamını süren halk kitlesini ifade eder. O dönem itibariyle burjuva sözcüğü, surların dışarısında yaşayan emekçi halkın, daha iyi yaşam koşullarına sahip zengin sınıf için kullanmış olduğu bir tarif iken, şehir içerisinde yaşayan aristokratların da, şehirlileri kendilerinden ayırmak için kullandığı bir ifadedir yine.
Proletarya: Marksist teoride, üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın adıdır. Emek gücünü belirli bir ücret karşılığında satarak geçimini sağlayan, emekçi, işçi sınıfı için kullanılan bu tarif, Latince proles kökeninden gelmektedir. Tarihte ilk defa ise, 1760’ta J. J. Rousseau tarafından kullanılmıştır. Çoğalmak, yavrulamak, yavrulayıcı gibi üretmek kökenli proletarius, prolescere, prolet sözcüklerinden gelişen tanım, günümüze de üreten sınıfın tarifi olarak taşınmıştır.
Burjuva kelime kökeninde yer alan bakış ve tarif ihtiyacına ilişkin konuyu somut ele aldığımızda, tarihin sınıfsal farklılıklar üzerinden şekillendiğini, sözcük kökenlerinin de oluşumunda toplumun üretim ilişkileri ve ekonomik koşullarının üzerinden günümüze taşınan bağlantılı bir akışı tespit edebilmek gayet mümkün.
Tarihe yaklaşımımız
Tarih yazımının egemen sınıf tekelinde betonlaşmasına karşı, sınıf eksenli bir bakış geliştirme gayesi ile yola çıkıyoruz. Akademik bir tarih çalışmasından ziyade, devrimci pratiğin tarih döngüsünden beslendiği, sınıfın tarihini bütünlüklü bir tablo olarak ele almak hedeflenecektir. Bu amaç ile İzmir Kaldıraç Temsilciliğinde gerçekleştirilen, İsyanlar ve Devrimler Tarihi dersleri, ezilen sınıfların, halkların, egemenlere karşı mücadelesini ezilenlerin perspektifinden ele alarak tartışmalar yürütmeyi hedeflemiştir.
Tarih akademik bir tanım ile geçmiş zamanın incelenmesi bilimi olarak ele alınıyor. Yer ve zaman aralığının kesinleştirildiği, bir zaman dilimine ilişkin sebep ve sonuç ilişkisini bulgular eşliğinde irdeleyen disiplindir. Grek kökenli historia kelimesinden evrilen tarih, soruşturma anlamını da içermektedir. Tarih yazımı ifadesi ise, etimolojik olarak “tarihsel gerçekliğin, yapısını, koşullarını ve yasalarını” belirleme çalışması olarak karşımıza çıkıyor.
Bizler bu çalışma boyunca da karşılaştığımız olaylarda, sebep-sonuç ilişkisi ve tarihsel-toplumsal gerçekliğin somut olarak egemenler tarafından ele alınarak önümüze çıkartılışının, bilimsel bir disiplin üzerinden nesnel sonuçlar vermediğini biliyoruz. Sınıflar savaşımı, tüm sınıflı toplumların tarihine damgasını vurmuştur. Köleci toplumdan beri bu böyledir. Çalışmamız boyunca, köleci toplumdan günümüze, tarihi, yaşanan toplumsal olaylar üzerinden somut, ezen-ezilen arasındaki sınıf savaşımının örnekleri ile ele alıyor olacağız. Bu yazı dizisi boyunca dünyanın pek çok coğrafyasında da göreceğimiz gibi, egemen ideolojisi ile kaleme alınan tarih biliminin toplumsal olaylara karşı bakış açısındaki taraflılığı da bir turnusol olarak ele alınıyor olacak.
Tarih sahnesinde toplumsal ve ekonomik şekillenmeleri sıralarken, sınıflı toplumların ilki olan köleci toplumdan başlıyoruz. Ezen-ezilen sınıf ilişkisinde ilk basamağımız köleci toplum ve öne çıkan köle isyanları olacaktır. Feodal dönemde, sömürgeciliğin genişlemesi ve belirginleşmesiyle denizaşırı bölgelerden geliştirilen köle ticareti ve ilk köle devrimi olan Haiti devrimi de ikinci basamağımız olacaktır. Yine tarihin en büyük köle isyanlarından biri olan Zenc isyanına da değinmeden geçmeyeceğiz.
“Sömürgecilik, sınıflı toplumların oluşumu ile başlar. Dünya çapına yayılan sınıflı toplumlar, kendi iç çelişkilerini tüm yeryüzüne de yayarlar. Böylece köle halklar, sömürge halklar ve efendiler oluşmaya başlar. Feodal sistem içinde sömürgecilik daha da belirginleşir.” (Deniz Adalı, Anadolu; Dün, Bugün, Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yayınevi, s. 15)
“Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış, boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimler acaba bu anıtları diken?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Yok muydu saraylardan başka oturacak yer
dillere destan olmuş koca Bizans’ta?”
Bertold Brecht, Okumuş bir işçi soruyor.
İnsanlık tarihine dair, yazılı kaynakların ele aldığı ilk dönemden bu yana ele alarak tartışmalar yürüttüğümüz bu derslerimiz, konulara ilişkin teorik veya siyasi değerlendirmeler yapmayı temel dikkat noktaları arasına almamıştır. Dersler, egemen ideoloji ve pragramatizmi ile üstü örtülen tarihi, ezilenlerin cephesinden, devrimci bir göz ile ele almayı ve bugünün mücadelesine deneyimler çıkarmayı amaçlamıştır. Bu ele alışın başlı başlına ideolojik bir yaklaşım olduğu ise aşikâr olup, kaçınılmazdır. Çünkü sınıf savaşımının bir tarafındayız. Ezilenlerin, sömürülenlerin ve bunu değiştirecek olanların cephesindeyiz.
Köleci dönem ve köle isyanları
“Kapitalist toplumda özgürlük, her zaman eski Yunan devletlerinde olduğu gibi kalır; köle sahipleri için özgürlük!” diyordu Lenin, Devlet ve Devrim adlı çalışmasında.
Kölelik en genel tanımı ile bir insanın, bir başka insanın “metası” olmasıdır. Köleciliğe dair kanun ve yasalar ilk kez, Babil Kralı Hammurabi tarafından MÖ 1750 yılında ortaya atılmıştır. Köleler Antik ve Orta Çağ’da borcunu ödeyemeyen, savaş esiri, suçlu ve kimsesiz çocuklardan oluşsa da, Yeni ve Yakın Çağ’da, halklar da köle olarak kullanılmıştır. Bir berberin köle sahibinin izni olmadan kölenin işaretini silmesinin cezası, berberin kolunun kesilmesidir. Yargı önünde köleler eşit haklara sahip değildir. Bir kölenin sahibine “sen benim efendim değilsin” demesinin yargı önündeki cezası, efendisi tarafından kulağının kesilmesidir. Bu ve benzeri cezalar, dönem koşullarında, egemenlerin köleler üzerinde güçlerini ne seviyede gaddarca kullandıklarının bariz örnekleridir.
Kapital’in bir taslağında şöyle diyor Marx: “Kölecilik en nefret edilesi formuna değişim değerinin, üretimin belirleyici unsuru olduğu kapitalist üretimde ulaşmıştır.”
Kölelik tarihi, yazılı tarihten çok daha eskiye dayanmaktadır. Pek çok farklı kültürde, insanları köleleştirmeye yönelik yasaların, işleyişlerin bulgularına rastlanmaktadır. Hammurabi Kanunlarını ele aldığımızda, toplumun hür ve köle ayrımında ele alındığını, temel hakların köleler için mümkün dahi görünmediğini, mülkiyet edinimlerinde dahi ölümle cezalandırıldıklarını görebiliyoruz. Günümüz hukukunun temellerinden biri olarak ele alınan Roma Hukuku maddelerinde köleler, bir dava açma hak ehliyetine dahi sahip değillerdir.
Bizler insanın köleleşme sürecini, toplumsal olgulardan bağımsız ele almayacağız, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet, üretim ilişkileri ele alınmadan salt insanın köleliği üzerinden ele alındığında, egemen tarih anlatımının bizlere sunduğu ardışık olay örgülerinden ve toplumun diyalektik gelişiminden uzak bir çalışma ortaya çıkartmış oluruz kanısındayız.
Lenin’den alıntı olarak kullandığımız cümlede olduğu gibi, üretim ilişkilerini, üretim araçlarının özel mülkiyetini devrimci bir bakışla ele almadığımızda, özgürlük ve toplum dinamiklerini halklar için doğru bir perspektifte ele almış olmayacağımızı düşünüyoruz. Günümüzde insanın insana kulluğunu kölelik diye adlandırmıyoruz, bu durum fiilî olarak toplumda köleliğin kalkmasından ziyade, durumu ifade ederken kullandığımız etimoloji değişimidir. Yazı dizisinin bu bölümünde, tarihin kölelik döneminde emek gücü ile hayatını sürdüren ezilenlerin, halkların düzen karşısındaki isyan ve dönüşümlerini ele alıyor olacağız.
Köle sözcüğünün etimolojik incelenmesinde net bir köken ile karşılaşmıyoruz. Nişanyan Sözlük, Arapçadaki ġulām, Farsçadaki piç manasındaki köle veya Türkçedeki kul sözcüğün, köle kelimesinin kökenini oluşturabileceğini belirtir.
Aristonikos ayaklanması ve Güneş Ülkesi
Aristonikos ayaklanmasını anlamak için öncelikle ayaklanmanın doğduğu Pergamon Krallığında yaşayan halkın, sosyoekonomik koşullarına göz atmamızda fayda var. İÖ 280 yılında kurulup, Aristonokos ayaklanmasıyla İÖ 129 yılında son bulan Pergamon Krallığı, kent ve kent toprakları dışarısında kalan polis ve Khora’lardan oluşmaktadır. Polis, bugün Yunanistan adıyla andığımız topraklarda bir krallığa bağlı, şehir ve şehir devletleri için kullanılan bir sözcük olup, Latincesi “civitas”tır. Bölgenin dağlık ve birbirinden bağımsız olmaları, farklı dinamik ve lehçelere sahip olmaları nedeniyle oluşturulan bu yapı, bir krallık çatısında yönetimlerini kolaylaştırmak adına özerk şehir yapıları olan polis adı altında şehir devletlerini ifade etmektedir.
Polis şehir devletlerinde yaşayanlar, özgür yurttaşlar, yabancılar, asker kökenliler, azatlı köleler ve köleler olarak ayrılmışlardır. Merkezî bir krallık otoritesine entegre bu yapılar, siyasal ve sınıfsal ayrışmaları oluşturan sistemin temel yapı taşlarıdır. Yerel halk, vergilerini ikamet ettikleri şehirlere ödemekte, şehirler ise yerel vergiler üzerinden daha ağır vergi yükleri ile krallığa tabi tutulmaktadır. Bağımlı şehirlerin ekonomik yapıları da, krallık tarafından yönetilmekte ve düzenli olarak kısılmaktadır. Bu ise köle ve alt tabakadaki halk için yaşamın sürekli olarak kötüye gitmesi demek idi.
Helenistik döneme dair çalışmalar yapan tarihçi Rostovtzeff, bölgede siyasi olarak üstün bir konuma sahip olan Pergamon aristokrasisi ile halk arasında ciddi bir uçurumun var olduğunu belirtmektedir.
Bugün Bergama olarak adlandırdığımız topraklarda varlığını sürdüren Pergamon Krallığının son hâkimi Kral III. Attalos’tur. Kral Attalos’un ölmeden bırakmış olduğu “Populus Romanus bonorum meorum heres esto”, “Roma halkı benim mülklerimin varisi olacaktır.” vasiyeti, kralın niyetinden bağımsız, antik dünyada özgürlükçü ve eşitlikçi bir düşüncenin beslenmesine yol açmıştır. Anadolu tarihinin en büyük köle ayaklanması olarak adlandırılacak olan Aristonikos ayaklanması bu zemin üzerinden ortaya çıkar. Vasiyet, taht üzerinde hak iddialarına sebep olsa da hızlıca “Güneş Ülkesi” gibi köleliğin olmadığı toplum hayaline dönüşen bir ayaklanmanın da dinamiği olur. Ayaklanmanın öncü karakterlerinden Aristonikos, İÖ 130’lu yıllarda çoğunluğu kölelerden oluşan ordusuyla Roma’nın Anadolu topraklarındaki egemenliğine karşı ayaklanmayla tarih sahnesinde çıkar.
III. Attalos, Pergamon halkı tarafından zorbalık ve mezalimi ile anılan bir hükümdardır. Ölümü ise, vasiyetini imzaladıktan hemen sonra güneş çarpması sonucu, kuşkulu bir şekilde gerçekleşir. Bu ölümün gerçekleştiği yıllarda Pergamon Krallığı, bugünkü İstanbul’dan Adana’ya düz bir çizgi çizildiğinde çizginin batı tarafında kalan tüm toprakları kapsamaktadır. Akdeniz ve Ege’nin kıyı şeridi ile iç kısımları kapsayan bir krallıktır Pergamon Krallığı.
III Attalos’un ölümü üzerine, Aristonikos, II. Eumenes’in oğlu olduğunu iddia ederek, III. Eumenes olarak Pergamon Krallığını ilan eder.
Aristonikos, stoacı bir filozof olan Blossios’un etkisi ile “Güneş Ülkesi Vatandaşları” anlamına gelen Heliopolitai düşüncesini ortaya atar. Buna göre kurulacak yeni devlette kölelik kaldırılacak ve herkes özgür birer vatandaş olacaktır. Nasıl ki güneş zengin-fakir, güçlü-güçsüz, kadın-erkek hiç kimseyi ayırt etmeden, herkesin üzerine doğruyor ve parlıyorsa, Aristinokos’un ışığı da öyle parlayacaktır.
Sonradan Tommaso Campanella’nın ‘’Güneş Ülkesi’’ adlı kitabına da esin kaynağı olan Heliopolitai fikriyle, Bergamalı kölelerin ve en alttaki yoksulların bu topluma duydukları özlem üzerinden ayaklanmaya katılmaları gerçekleşir.
Mevcut kaynaklar, ayaklanmanın önderliğine, kölelerin ve alt tabakadaki diğer kesimlerin katılımlarını genel itibariyle bu biçimde aktarmaktadırlar. Birçok yönünün hâlâ tarihin karanlığında beklediği, gün ışığına çıkanların ise ne kadar nesnel ortaya konduğunun belirsizliği, elbette temkinli yaklaşımları zorunlu kılmaktadır.
Aristonikos’un gayesi taht mıdır yoksa Güneş Ülkesini kurmak mıdır, bu bilinmese de, ayaklanmaya katılan köleler ve diğer kesimler özgürlükleri için savaşmışlardır. Özgürlük için savaşacak olanların sayıca fazla oluşları, Aristonikos’un yüzünü kölelere dönmesini de sağlamış olabilir. Böylece Güneş Ülkesi düşü bir ayaklanmaya dönüşür ve kölelerin, en alttakilerin mülkiyet sahiplerine karşı savaşı başlar.
Başta köleler olmak üzere, aşağı tabakadan yoksul halkın Roma ve Pergamon aristokrasisine açtığı bu savaşı, ayaklanma olarak tarif etmenin daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Birçok kaynakta bu başkaldırı isyan olarak tariflenir. Ancak yukarıda da ayrımları koyarken hedef ve planın toplumsal boyuttaki varlığı ayaklanma tarifini işaret etmektedir. Güneş Ülkesi hedefi ve Pergamon Krallığının ele geçirilmesi planı Aristonikos’tan bağımsız, kölelerin katılımdaki temel etkendir.
Ayaklanmayı başlatan Aristonikos, önceliğini Batı Anadolu’nun şehirlerini ele geçirmeye verir. Phokaia, Kolophon ve Samos adasını ele geçiren Aristonikos, Smyrna ve Ephesos’un üzerine yürür. Ancak Roma taraftarı olan bu şehirler Aristonikos’a karşı şehirlerini korur ve Ephesos’ta bulunan kraliyet donanması tarafından Aristonikos’un deniz kuvvetleri yenilir. Bunun üzerine Aristonikos, III. Attalos’un ölümü üzerine başlayan huzursuzluğun ve kargaşanın merkezi olan, krallığın iç bölgelerine yönelir.
Burada askerî gücünü artırmak için, kölelere ve toplumun alt kesimindekilere yönelik felsefî görüşü olan Güneş Ülkesi Vatandaşlığı çağrısını artırır. Heliopolitai taraftarlarının artması üzerine, moral toplayan Aristonikos, Thyateira (Akhisar), Apollonis’i (Palamut) ele geçirir. Bu başarılar, Propontis (Marmara Denizi) kıyılarındaki Grek şehirlerine yönelik saldırıların yolunu açar. Ancak Grek şehirleri aldıkları desteklerle şehirlerini korumayı başarır.
Pergamon kralının vasiyetini gerçekleştirmek ve ayaklanmayı bastırmak üzere, Roma tarafından Konsül Crassus görevlendirilir. Küçük Asya’da Roma’ya bağlı krallıkların desteği ile toplanan ordu, Leukai’yi, (bugünkü Çiğli’ye bağlı Sasalı köyü ile Gediz Irmağı arasındaki alanda, kuş cenneti olarak da bilinir) kuşatır. Aristonikos, ani bir baskınla Roma ordusunu bozguna uğratır. Savaşı kaybeden Crassus, Pergamon’a yani kuzeye doğru kaçarken yakalanır. Yenilgiyi ve esir alınmayı aşağılama olarak gören Crassus, kendisini esir alan Trakyalı bir askere değneği ile saldırır ve gözünü çıkartır. Acı ile gözü dönen askerin öldürdüğü Crassus’un kafası önce Aristonikos’a götürülür, ardında Roma’ya gönderilir.
Aristonikos’un bu başarısı karşısında Pergamon’da yaşayan köleler ve alt tabakadakilerin umutları iyice büyür. Ancak şehri korumakla görevli olanlarca Aristonikos taraftarları öldürülür.
Roma ordusu bir kez yenilmiştir. Ordusu ve donanması bozguna uğramıştır. Ancak, Pergamon Krallığından, hazinesinden ve bunun önünde engel olarak duran ayaklanmayı bastırmaktan vazgeçmemiştir.
Daha büyük bir ordu toplayan Roma, Leukai yakınlarına gelir. Marcus Perperna komutasındaki Roma ordusu saldırı yerine kuşatmayı ve ayaklanmayı bölmeyi taktik olarak uygular ve bunda başarılı da olur. Ayaklanmaya katılanların saflarındaki azalma ve karışıklıktan kaynaklı, savunma savaşına hazırlık yapan Aristonikos saldırmaya karar verir. Ancak kuvvetlerin eşitsizliği sonucu saldırı başarısızlığa uğrar ve Aristonikos Yukarı Bakırçay vadisindeki Stratonikeia şehrine sığınır. Buraya kadar Aristonikos’u takip eden Roma ordusu, kenti kuşatıp aç bırakır ve en sonunda Aristonikos’u canlı ele geçirir. Pergamon Krallığının hazinesi ile birlikte Roma’ya götürülen ve 26 yaşında olduğu düşünülen Aristonikos’un, bundan sonraki akıbeti ise bilinmemektedir. Öldürüldüğü ya da intihar ettiği iddiaları ise henüz kesinliğe kavuşmuş değildir.
Aristonikos isyanı, kendisinden yaklaşık 60 yıl sonra gerçekleşecek ve tüm Roma’yı sarsacak olan Spartaküs önderliğindeki köle isyanı öncesinde, Anadolu’da yaşanmış ilk büyük köle ayaklanması olarak tarihe geçer.
Spartaküs isyanı
Eski Çağ uygarlıklarının en gelişmiş ve en ihtişamlı devleti olan Roma İmparatorluğu, farklı tarihlerde gerçekleşen köle isyanlarını bastırdığı gibi Spartaküs isyanını da bastırmış olmasına rağmen adeta sarsılır.
Elbette kölelik yalnız Roma’da var olan, toplumsal ve ekonomik bir olgu değildi. Diğer uygarlıklara baktığımızda, kölelik sisteminin, gelişkin ve ekonomi başta olmak üzere yaşamın pek çok alanında da başat olduğunu görebiliyoruz.
Tarımda ihtiyaç duyulan emeğin nasıl karşılanacağı, savaşlarda ele geçirilen esirlerin ne yapılacağı ve tahsil edilemeyen borçların nasıl tahsil edileceği soruları ve bu sorulara bulunan cevaplar, köleliğin ortaya çıkışı kadar, yayılması ve ekonominin temeli hâline gelişini de açıklamaktadır. Elbette köleliğin ortaya çıkışında ve ekonomik yaşamın temeli hâline gelmesinde başka etmenler de vardır. Korsanlar eliyle gerçekleştirilen kaçırma olayları, özellikle Afrika coğrafyasında gelişen köle ticareti bu etmenlerden önemli olanlarıdır.
Gelişimin ve ihtişamın doruğunda olan Roma’da, temel üretici güç kölelerdir. Köleler, çoğunlukla tarım arazilerinde ve madenlerde ağır koşullarda çalıştırılırlardı. Efendilerin ev içi hizmetlerini karşılar, zevk-eğlence ihtiyaçlarını giderir ve çocuklarının eğitiminde rol alırlardı. Ekonomik ve sosyal hayattaki rollerinin yanında zamanla başka halkları köleleştirmek üzere, toprakları fethetmek için gerçekleştirilen savaşlarda yedek ordu olarak da yer alırlardı.
Roma’da, bir dönem köleleri, özgür vatandaşlardan ayırmak için düşünülen tek tip elbiseden, kölelerin sayılarının efendilerden ve özgür vatandaşlardan fazla olduğunun ortaya çıkacağı düşüncesiyle vazgeçilir. Sahip olunan köle sayısı efendiler arasında ihtişamın göstergesi olurken, kölesi olmayan Roma vatandaşlarına “beyaz çöp” denirdi.
Güçten düşüreceği için evlenmesi yasak olan köle kırbaç zoru ile çalıştırılır, bedeni efendisinin damgası ile dağlanırdı.
Efendilerinin eğlence ihtiyaçları için kullanılan köleler, arenalarda vahşi hayvanlarla dövüştürülür ve at arabaları üzerinde yarıştırılırlardı. Köle sahiplerinin bir diğer eğlencesi ise gadyatör dövüşleriydi. Öldürülme cezası alan köleler, yaşama şansı için, belirli sayıda dövüşü halka açık yerlerde gerçekleştirmek zorunda bırakılırlardı. Bu köleler, bazen vahşi hayvanlarla, bazen de aynı cezayı alan diğer kölelerle dövüştürülürlerdi. Zamanla, Roma halkını askerliğe, dövüşe ve savaşlara hazırlamak için (bazı kaynaklarda ise cenaze törenlerinde ölenleri onurlandırmak adına düzenlendiği ifade edilmektedir) gerçekleştirilen gladyatör dövüşleri, Roma’nın köklü ve yaygın bir geleneği hâline gelir ve efendiler eliyle meslekleşerek kurumsallaşır.
Dövüşlerin yaygınlaşmasıyla birlikte, gladyatör okulları açılmaya başlanır. Özellikle dövüş yeteneği iyi olan köleler bu okullara satılırlardı. Bu okullarda sıkı bir eğitim alan gladyatörler, arenalarda vahşice dövüştürülürlerdi.
Trakyalı olduğu düşünülen Spartaküs, Roma ordusunca esir alınıp, Capua’daki Batiatus’un gladyatör okuluna satılır. Savaş zekâsı ve becerilerinin yanı sıra, aldığı sıkı eğitimle savaşçılığı daha da gelişen Spartaküs, aynı zamanda güçlü bir lider karakterine de sahiptir. Galyalı Crixus ve eğitmenleri Onenomaus’un başında olduğu gladyatörler ile diğer köleler, efendilerini ve Romalı askerleri öldürerek kaçmayı başarırlar. Yıl İÖ 73’tür.
İlk olarak güneye doğru, Vezüv eteklerine ilerleyen Spartaküs ve beraberindeki köleler, Capua’dan üzerlerine gönderilen bir Roma birliğini yenerler. Vezüv eteklerine doğru ilerleyişleri sırasında yolları üstündeki Romalı efendilere saldırılar düzenleyerek köleleri özgürleştirirler. İsyanı ve zafer haberlerini alan köleler ise efendilerini öldürerek isyana katılırlar.
Daha önce birçok köle isyanını bastıran Roma, bu isyanı da büyümeden bastırması için, Glaber komutasında bir birliği bölgeye gönderir. Olayı bir isyan değil de, asayiş sorunu olarak görüp küçümseyen Glaber ve 3 bin kişilik milis gücü, Spartaküs’ün savaş stratejisi karşısında ani bir baskına uğrayarak bozguna uğrar.
Bu kez Spartaküs ve isyana katılan kölelerin üzerine, Praetor Publius Varinius komutasındaki Roma ordusu gönderilir. Varinius bu savaşta canını zor kurtarırken, yenilen Roma ordusundan kalan teçhizatla isyan ordusu daha da güçlenir.
Spartaküs’ün başında olduğu köle isyanının zafer haberleri yayıldıkça, köleler akın akın isyana katılmaya devem ederler. Kısa süre içinde 70 bini bulur köle isyanına katılanların sayısı. Ancak bu dönem Spartaküs ile Crixus arasında isyanın yönü konusunda fikir ayrılığı ortaya çıkar. Spartaküs özgürlüklerine kavuşan köleleri kuzeyden Roma sınırları dışına çıkarmayı ve özgürlüklerini tamamen kazanmayı başa koyarken, Crixus ise Roma’ya doğru ilerlemeyi başa koymuştur. Bu fikir ayrılığı isyanı ikiye böler ve Crixus 30 bin kişiyle Roma’ya doğru hareket eder.
Roma tarafından isyanı bastırmakla görevli 2 lejyonla savaşa giren Crixus önderliğindeki köle ordusu yenilir ve Crixus savaş meydanında hayatını kaybeder. Spartaküs’ün üzerine gönderilen ordular ise yenilir. İsyanın devam ediyor olması başta Roma olmak üzere, tüm İtalya yarımadasını baştan başa sarsar. Bunun üzerine Roma senatosu, birçok lejyonu Marcus Licinius Crassus komutası altında görevlendirir.
50 bin kişilik iyi eğitimli ve disiplinli Roma ordusuyla gerçekleşen savaş sonunda kölelerin büyük bir kısmı hayatını kaybeder. Esir alınan 6 bin köle, Roma-Capua arasındaki Appian yolu boyunca çarmıha gerilirken, Spartaküs’ün cesedi ise bulunamaz.
Spartaküs ve köle ordusu özgürlük hayallerini gerçekleştirememiş ve kölelik düzenine son verememiş olsa da, düzene karşı isyanlara, direnişlere ve mücadelelere esin kaynağı olur. Ekim Devrimi yıllarında Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve yoldaşlarının, Alman Sosyal Demokrat Parti’den ayrılarak, Spartakist Birlik adını almalarında ilham kaynağı olacak kadar önemli bir yer edinmiştir tarihte Spartaküs isyanı.
“Siyah Öfke” – Zenc isyanı
749-1258 yılları arasında hüküm süren Abbasi devleti, İslam tarihinin en büyük isyanlarından biri olan Zenc isyanına tanıklık eder. Tarihte önemli köle isyanlarından biri olan zenc isyanının ağırlık merkezi bugünkü Irak toprakları içinde yer alan Basra’dır.
Emevi hanedanlığını yıkarak bölgede hüküm süren Abbasiler, kendilerine El-Seffah “Kan Dökücü” lakabını uygun görecek kadar zalimliği içselleştirmiş bir hükümdarlığın sahibidir de aynı zamanda. Kuzey Afrika’dan İran’a, İran’dan Orta Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada hüküm süren Abbasi devletinin en büyük geçim kaynağı ise tarımdır. Ticaret “dikhan” adı verilen toprak ağaları üzerinden yürütülmektedir. Bataklık arazilerini kontrol altında bulunduran Abbasi devleti, burada pirinç üretimi yapmıştır. Burada üretilen pirinç Basra körfezinde bekleyen gemilere yüklenirken gemilerden de Sudan, Etiyopya ve Zengibar gibi Afrika ülkelerinden getirilen köleler alınıp bataklıklara götürülürlerdi.
Köle ticaretini gerçekleştirenler, bölgedeki Müslümanların “dürüst” olmalarına övgü dizerken, dikhanlar da, Müslümanlığın köle ticaretine karşı olmaması ile ne kadar “hoşgörülü” bir din olduğu yönünde övgüler diziyor olsa gerek. Kölelerin pek azı kuh adı verilen kulübelerde kalırken, büyük çoğunluk ise açık alanlarda dışarıda yatıp kalkmaktadır. Aşırı yağmurlu havalardan dolayı, veba ve sıtma kapan kölelerden ötürü, hastalıklara Zenc hastalığı adını dahi veriyor dikhanlar. Kaynaklara göre bölgede 300-500 bin arasında köle nüfusu mevcuttur.
Abbasi diline göre zenc (bugünkü zenci kelimesinin de kökenini oluşturur), zang, zeng gibi Farsça kökenlidir. Paslı, siyahî gibi anlam kökenlerine sahip bu sözcük için ayrıca İslam Ansiklopedisi’nde, uzun boyunlu, dayanıklı, güçlü gibi tanımlarla da karşılaşabiliyoruz.
Ali B. Muhammed isimli bir gezgin şairin, Abbasi topraklarında yazdığı şiirlerin ve söylevlerinin isyanda etkili olduğu söylenir. Ali B. Muhammed, “Allah, müminlerden, mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır…” ayetinin şehirde yayılmasını sağlar.
Kölelerin, özgürlüğü akıllarında canlandırmasına vesile olur bu ayet. İklim ve barınma sorunları nedeniyle hastalanan, çalışma ve yaşam koşulları daha da kötüye giden kölelerin dikhanlara karşı isyanı kaçınılmaz hâle gelir.
10 Ağustos 869’da rivayete göre ramazan ayının birinci günü, Ali B. Muhammed isimli şairin ayetleri yazarken kullandığı kırmızı-yeşil bezi bayrak olarak çekerek isyanı başlatıyor kara derili köleler. 15 yıl süren isyanda, ayaklanan kölelerin sayısı sürekli artarak 300 bine ulaşır. Ali B. Muhammed’e isyanı durdurması için, Abbasi devleti, servet ve devlet makamlarını teklif eder. Ancak Ali B. Muhammed bu teklifi kendisine getiren toprak sahibi ağaları artık özgürleşmiş zencilere dövdürtür.
Basra bataklığında başlayan isyan, Irak’ın büyük kentlerini ele geçirir. İlk etapta silahsız bir şekilde ayaklanan köleler, ele geçirdikleri şehirlerdeki silah depolarına ulaşarak silahlanmayı da başarırlar. Bu isyan Irak’ın güneyi ile bugünkü İran’ın bir eyaleti olan Huzistan’ı da etkisi altına alır ve yoksul köylüler de isyana katılırlar.
İsyan büyüdükçe bataklığa yeni bir şehir kurup adını da “seçkin” anlamında Muhtara koyarlar. Para basıp, bayrak çeken ve hutbe okutan bu isyan adeta devletleşir. Ancak Abbasi zulmü enselerindedir. İsyanın on beşinci yılında, Halife’nin paralı orduları şehri kuşatarak, abluka altında köleleri açlığa mahkûm ederek isyanı bastırmayı başarır. Kurulan şehri yıkıp, halifenin önüne kesik başlar üst üste yığılır. Büyük bir katliamın ardından, kurulan zenci devleti de böylece yıkılır.
Zenc isyanı bölgede Abbasi zulmüne karşı, Karmati mücadelesinin yükseldiği, Hallac-ı Mansur’un En-el Hak düşüncelerini yaydığı bir dönemde gerçekleşir. Yoksulların, kölelerin, ezilenlerin mücadelesinin birbirinden etkilendiği ve iç içe geçtiği bir dönemdir bu dönem aynı zamanda. Hatta zenc isyanından sağ kalanlar, Abbasi ve Selçuklu zulmüne karşı, eşitlikçi, ortakçı düşüncedeki hareketlerin içine girer ve zulme karşı mücadelenin bir parçası olmaya devam ederler.
Haiti Devrimi – “Siyah Adamın Beyaz Adama Tokadı”
Köleliliğin kaldırılmasının tarihi 1926’dır. Bu karar Milletler Cemiyetince alınır. Hatta öncesinde tek tek ABD, İngiltere ve diğer Batı ülkelerince de kölelik yasaklanır. İnsan haklarından, demokrasiden dem vuran egemen pragmatizmi, nedense, köleliliğin kaldırılıp, yasaklandığı 1804’ün Haiti’sinden pek bahsetmez. 13 yıllık bir mücadelenin ardından özgürlüğünü kazanan ve cumhuriyeti ilan eden, tarihteki ilk köle devrimi olan, Haiti Devrimi karartılmak istenir.
Haiti sömürgecilerin ilk keşfettiği sömürge coğrafyalardan biridir. Kristof Kolomb 1492 yılında adaya çıktığında buraya, “Hispaniola” (Küçük İspanya) adını verir. 1 milyon insana sahip ada nüfusu, kısa süre içinde birkaç bine düşer. Adada üretim için duyulan emek gücü ise Afrika kıtasından getirtilen kölelerle karşılanmaya başlanır. Yaklaşık 200 yıl sonra ise adanın batı kısmında, Fransızlar egemen olmaya başlar. Böylece ada hem İspanyol hem de Fransız sömürgesi hâline gelir.
Buradaki şeker ve kahve plantasyonlarında üretilen şeker ve kahve tüm Avrupa’da pazarlanmaya başlanır. Kahve günlük hayatın bir parçası olurken, şeker de lüks bir yaşamın göstergesi olarak fazlaca rağbet görür. Tarihler 1802 yılını gösterdiğinde, Haiti’deki plantasyon sayısı 800’e ulaşırken, bu plantasyonlarda köle emeği ile dünyanın tükettiği şekerin yüzde 60’ı, kahvenin ise yarısı üretilir bir noktaya ulaşılır.
Adadaki hiyerarşik düzenin ilk grubunu beyaz toprak sahipleri, ikinci grubunu ise özgür zenciler oluşturur. Özgür zenciler, melez olarak tarif edilip, beyaz çiftlik sahiplerinin köle kadınlardan doğan çocuklarıdır çoğunlukla. Üçüncü grup ise nüfusun çok büyük çoğunluğunu oluşturan Afrika kökenli kölelerdir. Kendi aralarında Fransızca ve Batı Afrika dillerinin karışımı olan Creole dilini konuşurlar. Adada yüksek olan ölüm oranı, sürekli yeni kölelerin de bölgeye taşınmasını gerektirir. Afrika kıtasından Karayiplere uzanan köle ticaretine dair kayıtlar, köle ticaretinin, insanlık tarihinin gördüğü en büyük vahşetlerden biri olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
1580 yılı öncesinde 68 bin köle Afrika kıtasından Karayipler ve Güney Amerika’ya, plantasyonlarda çalıştırılmak üzere taşınırken, 1580-1640 yılları arasında 607 bin köle, 1640-1700 yılları arasında 809 bin, 1700-1760 yılları arasında ise 2846 bin köle taşınır. 45-60 gün süren bu yolculuklarda, her bir köle, yüksekliği 50 cm, genişliği ½ metrekarelik bir alanda, el ve ayak bileklerinden zincirli bir şekilde taşınırdı. Günde bir kez zincirli bir şekilde gün ışığına çıkartılardı. Amaç bedenlerin gün ışığı görmeleri ve uzun süreli hareketsizlikten kas rahatsızlıklarının gelişmesini önlemekti. Hatta uzun süreli hareketsizlikten sonra hareketi zayıflayan köleler güvertede kırbaçlanarak hareket ettirilirlerdi. Yaklaşık 300 yıllık köle ticareti boyunca, yük gemilerine yaklaşık 12 milyon kölenin bindirildiği, ancak yaklaşık 2 milyonunun okyanusta hastalıktan, açlıktan hayatını kaybettiği kaydedilmektedir. Bazen gemilerin daha hızlı yol alması, bazen de gıda kıtlığından kölelerin bir kısmı canlı olarak okyanusa atılırdı. Afrika’dan 3-4 pounda alınan bu köleler, plantasyon sahiplerine 25-30 pounda satılırlardı.
Köle tacirlerine büyük kazançlar sağlayan köle ticareti, başkaca kazançlar da sağlıyordu. Karayipler ve Güney Amerika’ya bırakılan kölelerin yerine, buralarda üretilen şeker, kahve, rom, tütün, kereste gibi mallar yüklenir Avrupa ülkelerine götürülürdü. Avrupa ülkelerinde malları indirilen yük gemilerine bu kez ise ateşli silahlar ve tekstil malları yüklenerek tekrar Afrika kıyılarına yol alınırdı. Aralıksız süren köle ticareti sayesinde bölgenin ihtiyaç duyduğu köle emeği sürekli kılınıyordu.
Fransız Devrimi’nin yaşandığı yıllarda Haiti’deki plantasyonlarda 465 bin köle ve 30 bin melez, 28 bin beyaz bulunuyordu. Ancak köle sahiplerinin, köle başına verdikleri vergi kayıtları dikkate alındığında adada en az 800 bin kölenin olması gerektiğine dair kayıtlar da mevcuttur. Bu sayı tüm Karayiplerdeki toplam köle sayısının yarısı kadardır neredeyse.
Haiti’nin sömürgeleşme sürecine tekrar dönersek; ada Fransızlardan sonra bu kez 1793 yılında İngilizler tarafından işgal edilmeye başlanır. Haiti tarihinde de görüleceği üzere tarih sahnesi çıkan her yeni güçle birlikte sömürgeler yeniden şekilleniyor. Bu yıllar İngiltere’nin sömürgeci büyük bir güç olarak tarih sahnesine çıktığı yıllardır aynı zamanda. 1. Paylaşım Savaşı sonrasında bayrağı ABD’ye devredene kadar da sürecektir bu gücün sömürgeci egemenliği. Sömürgelerin el değiştirmesi, savaşlar demek olduğu kadar, halklar için de büyük katliamlar ve yıkımlar demektir aynı zamanda.
Sömürü ve zorbalığın hâkim olduğu plantasyonlarda, köleler ile egemen beyazlar arasında sıklıkla çatışmalar baş gösterir. Köleler, egemenlere karşı o dönemlerde öfkelerini açığa çıkartmakta, egemen beyazlara karşı örgütlü olmayan, birbirlerinden bağımsız direnişler sergilerler.
Bir Vudu rahibi olan Mackandal, zencilerin, dağınık ve örgütsüz olan direnişlerini bir araya getirmeyi başarır. Topraklarından koparılıp getirilen ve köle olarak çalıştırılan zencilerin büyük bir çoğunluğu Afrika doğumludur. Haiti doğumlu köleye pek rastlanmaz. Çünkü yaşam yeni bir neslin doğmasına izin verecek kadar uzun değildir.
Pek az olan serbest zamanlarında, Voodo denilen dinsel ayinlerini gerçekleştiren köleler, bu ayinler aracılığıyla hem topraklarına olan özlemlerini hem de özgürlüklerini kazanacakları günlerin umudunu canlı tutarlar. Plantasyonlarda zorla tutulmanın, kölece çalıştırılmanın ötesini işaret eden bu ayinler, aynı zamanda farklı plantasyonlarda çalışan köleler için bir iletişim ağı olur. Plantasyon sahiplerinin, “Voodo kadar tehlikeli başka bir kült yok” sözleri isyanın örgütlenmesinde Voodo’nun etkisini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Mackandal önderliğinde 1751 ve 1757 yılları arasında isyanlar gerçekleşir, ancak başarıya ulaşamaz. Bu isyanlar nedeniyle 1758 yılında François Mackandal yakalanıp diri diri yakılır.
Devamındaki yıllarda, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik söylemiyle gerçekleşen Fransız Devrimi ve ilan edilen İnsan Hakları Beyannamesi adada geniş bir yankı bulur. Ancak bunun köle olan zencilere nasıl yansıyacağı belirsizdir. Önce melez olan özgür zenciler arasında bağımsızlık fikirleri gelişmeye ve dillendirilmeye başlar. Zengin ve özgür zenciler arasındaki bağımsızlık fikri, onları beyaz köle sahipleri ve sömürgeci devletler ile karşı karşıya getirirken, zenci köleler ise adeta süreci izler hâldedirler. Ta ki tarihler 1791 yılını gösterene kadar. O ana kadar, beyazların durumunu, Fransız bir yazar olan Mirabeau, “Vezüv yanardağının eteklerinde uyuyorlar” sözleriyle resmeder.
22 Ağustos 1791 tarihinde zenci köleler isyana kalkışır. Yaşadıkları acıların intikamını almak ve özgürlüklerini kazanmak için plantasyonları ateşe vermeye ve sahiplerini öldürmeye başlarlar. İsyanın ikinci ayının sonuna gelindiğinde, 2000 beyaz öldürülüp, 280 şeker plantasyonu yakılmış olur. Kuzeyden başlayan isyan bir yıl içinde adanın batı kısmının tamamına yayılır.
1792 yılına gelindiğinde ise, isyan Fransız Dominguesinin 3’te 1’inde kontrolü ele geçirir. Bunun üzerine Fransa hükümeti adanın kuzeyinde köleliği kaldırdığını ilan eder ve melez zencilere siyasi haklar verir. Bu karar İngiltere’nin tepkisini çeker. 1793 yılında Avrupa coğrafyasında İngiltere ile Fransa arasında başlayan savaşla birlikte, adadaki beyaz köle sahipleri İngiltere’den asker isterler. İngiltere’nin adaya asker göndermesi üzerine adanın doğu kısmını elinde tutan İspanyol sömürgeciliği adanın tamamını işgale başlar. Fransız Dominguesindeki 3500 kişilik Fransız birlikleri adaya çıkan 60 bin kişilik İngiliz birliklerine teslim olurken, Fransızların kontrol ettiği bölgeler İngilizlerin denetimine geçer.
Bunun üzerine Fransız hükümeti, kölelerin Fransa adına İngilizlere ve İspanyollara karşı savaşması durumunda tüm kölelere özgürlüklerinin ve vatandaşlık haklarının verileceği sözünü verir. Alınan bu söz üzerine köleler 1794 Mayısı’ndan itibaren, Fransızlar adına savaşmaya başlarlar ve bu savaş sonunda İngilizler ve İspanyollar yenilir.
Bu yenilgiler üzerine İngiltere’den 30 bin kişilik bir kuvvet, tüm Domingue’yi ele geçirmek üzere yola çıkar. Mart 1796’da adayı ele geçirmeye çalışan İngilizler sonradan gelen 10 bin kişilik takviye kuvvete rağmen adayı ele geçiremez ve 30 bin kayıp verip ve geri çekilmeye başlarlar.
Fransız Dominguesinde kuzey ile güney arasında adeta ikili bir yönetim ve gerilim başlar. Güneydeki Toussaint ile kuzeydeki L’Ouverture arasında gerilim, 1998 yılında çarpışmalara yol açar ve Toussaint Fransa’ya kaçmak zorunda kalır. L’Ouverture 1801 yılında hazırladığı anayasa ile Fransız Dominguesinin özerkliğini ve kendisinin de ömür boyu yöneticiliğini ilan eder. Gelişmeler üzerine Napolyon Bonapart büyük bir savaş filosu göndererek, egemenliği yeniden tesis etmek ister. İspanyol Dominguesinden adaya giren Fransız ordusu kısa sürede tüm adanın hâkimiyetini ele geçirir. Kendi birliğindeki komutanların, Fransa’nın saflarına geçmesiyle yenilgiyi gören L’Ouverture, Fransa’nın oyununa gelir ve teslim olarak hayatını kaybedeceği Fransa’ya gönderilir.
Adanın tamamında egemenlik kuran Fransızlar, kölelik sistemini tekrar tesis etmek isteyince L’Ouverture’nin saf değiştiren komutanları, tekrar saf değiştirerek, Ekim 1802 tarihinde, Fransız ordusuna karşı saldırılara başlarlar. Adanın özellikle kırsal bölgelerinde gelişen gerilla savaşı karşısında Fransız ordusu özgür ve köle zencileri topluca asarak, ateş kuyularında yakarak infaz etmeye, Jamaika’dan getirttiği 15 bin saldırı köpeğini sokaklara salarak ada halkına karşı katliama girişir.
Savaşın birinci ayının sonunda, 5 bin Fransız askeri sarıhumma hastalığından ölürken, büyük bir kısmı ise hastalık ve yorgunluktan savaşamayacak duruma gelir. Napolyon Bonapart tarafından takviye olarak gönderilen Polonyalılardan oluşan 5 bin kişilik bir lejyon ise, saf değiştirerek ada halkının yanında savaşmaya başlar.
Coğrafyayı iyi bilmenin de avantajını kullanarak saldırılarını artıran özgür ve zenci köle ordusu 18 Kasım 1803 tarihinde yapılan son muharebede Fransız ordusunu yener ve adadan çıkartır. 1 Ocak 1804 tarihinde de bağımsızlığı, ülkenin adını da Arawak diliyle Haiti olarak ilan ederler.
Tarihte başarıya ulaşan tek köle ayaklanması olan Haiti Devrimi, içinde birçok farklı ekonomik ve toplumsal çıkar sahibi kesimi ve yer yer onların önderliğini kabul etmiş olsa da sömürge ülkelerde kölelik karşıtı mücadelelere ilham olurlar aynı zamanda. o
* Bu yazı dizisi, Kaldıraç dergisi İzmir Temsilciliğinde “İsyanlar ve Devrimler Tarihi” üst başlığında yapılan derslerdeki sunumların derleme çalışmasıdır.
Kaynaklar:
Adalı, Deniz, Anadolu; Dün, Bugün, Yarın Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yayınevi.
Brockelmann, Carl, İslam Ulusları ve Devletleri Tarihi, Çev. Neşet Çağatay, T.T.K.
Cline, Eric H. ve Mark W. Graham, (Çev.: Ekin Duru) Antikçağ İmparatorlukları – Mezopotamya’dan İslamiyet’in Doğuşuna Kadar, Say Yayınları, İstanbul, 2017.
Demirci, Mustafa, Siyah Öfke Ortaçağ İslam Dünyasında Zenci Kölelerin İsyanı (869-883), Çizgi Kitabevi
İslam Ansiklopedisi, Abbasiler.
Malay, Hasan, “Batı Anadolu’da Aristonokos Ayaklanması”, Tarih İncelemeleri dergisi Cilt: 3 Sayı: 1 Yıl: 1987.
Özgürel, Derya, “Gladyatörler”, Akdeniz Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü, Lisans Bitirme Tezi, Antalya, 2005.
Uzunaslan, Abdurrahman, “Antik Roma’da Gladyatör Oyunları”, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, Isparta, 20.
Williams, Eric, Kölelik ve Kapitalizm.
Noam Chomsky yapay zeka hakkında şöyle diyor:
"İnsan zihni, ChatGPT ve benzeri gibi, bir konuşmaya veya bilimsel bir soruya en makul cevabı elde etmek için yüzlerce terabayt verinin açgözlü bir istatistik makinesi değildir. "
Aksine... "insan zihni sınırlı miktarda bilgi ile çalışan şaşırtıcı derecede verimli ve zarif bir sistemdir. Verilerden kaynaklanan bağlantılara zarar vermeye değil, açıklamalar üretmeye çalışıyor. [... ] ] ]
O zaman "Yapay Zeka" demeyi bırakıp, ne olduğunu söyleyelim ve "Plagiat yazılımı" yapalım çünkü "Hiçbir şey yaratmıyor, var olan sanatçıların eserlerini kopyalayıp telif hakkı kanunlarından kaçacak kadar modifiye ediyor."
Bu, Avrupalı sömürgecilerin Amerikan Yerlilerinin topraklarına geldiklerinden beri kaydedilen en büyük fikri mülkiyet hırsızlığıdır. "
Noam Chomsky, New York Times - 8 Mart 2023
Gitme kal
Nice nice acıları aklına getir
Bunca yoksulluğu aklına getir
Gözyaşlarını aklına getir
"GİTME KAL" var yok dinlemez bir çocuk isteğidir
Gitme aklına getir
Kıraç mı kıraç toprakların üstüne
Güneşler açar yağmur kesilince
Çırılçıplak kayada yetişir incir ağacı
Dağların kuytusunda bir uslu çiçek
Dağıtır mevsimi kendi kendine
Gitme beraberlik içinde
Nasıl sevinirdik aklına getir
Her şeyi her şeyi aklına getir
Gece yarılarını aklına getir
Söylediklerini aklına getir
Sinsi yağmurlar yağıyordu
Soğuktu
Yaktığımız ateşi aklına getir
Nelerden geçiyorsun aklına getir
Gitme dünyamızın her yerinde
Yorgun eller gülleri derleyince
Ellerin sevincini aklına getir
Güllerin sevincini aklına getir
Ne çok severdik seni aklına getir
Arif Damar
"Aynı zamanda, çok sayıda bilimsel çalışma üzerinden ve özellikle kamuoyu anketlerindeki yanıtların tahlili vasıtasıyla biliriz ki; açık bir fikir üretme ve beyan etme kabiliyeti hiç eşit olmayan biçimde dağılmıştır. Platon, 'mütalaa beyan etmek, konuşmaktır' diyordu. Oysa hiçbir şey bu kabiliyet kadar eşit olmayan biçimde dağılmamıştır ve bu tespit mümtaz demokratik vicdanı incitecektir: Herkes eşittir, bu cümle bir dogmadır. Herkesin fikir karşısında eşit olduğunu söylemek bir hatadır, siyasal bir yanlıştır. Herkes kişisel fikrini üretme araçlarına sahip değildir. Kişisel fikir bir lükstür. Sosyal dünyada 'konuşturulan', yerlerine konuşulan; çünkü kendileri konuşamazlar, yerlerine sorunları inşa ve beyan edilen; çünkü kendi kendilerine sorunlarını inşa ve beyan edemezler, insanlar vardır ve hatta bugün bu insanlara, büyük demokratik mistikleştirme oyununda, kendi kendilerine sormaya, ortaya koymaya muktedir olamadıkları sorulara yanıt verme fırsatı sunulacak kadar ileri gidilir. Dolayısıyla onlara sahte yanıtlar ürettirilir; kendi sorularına sahip olamadıklarını unutturan sahte yanıtlar..."
https://www.instagram.com/p/C4Fhnrpsq5z/?igsh=a3p0cnExNjh1MzZk