Show newer

“Ben tarafsız değilim. Açık seçik taraf tutuyorum. Yobazlığa karşıyım, ırkçılığa karşıyım, gericiliğe karşıyım. İnsanların sömürülmesine ve savaşa karşıyım. Sosyalizmden, sevgiden, kardeşlikten, aydınlıktan yanayım.”

—Mina Urgan

“Kimseye iyi veya kötüdür demekte acele etmiyorum.Çünkü insanlar beni her zaman şaşırtmayı başarmışlardır.”

—T. S. Eliot

"Çevremizdekiler bizim davranışımızı anlamıyorlarsa anlamasınlar. Bizim sadece onların anlayabileceği davranışlar sergilememizi istemeleri, bize dayatmada bulunma çabalardır. Eğer bu onların gözünde "asosyal" veya "akılsız" olmak demekse bırakın öyle olsun. Onlar çoğunlukla bizim özgürlüğümüze ve kendimiz olma cesaretine içerlerler. Yapıp ettiklerimiz başkalarına zarar vermediği veya onların haklarını çiğnemediği sürece kimseye açıklama yapmaya veya hesap vermeye mecbur değiliz. Genellikle başkaları tarafından anlaşılmayı, yani onaylanmayı ima eden bu "açıklama" yapma ihtiyacı yüzünden kim bilir nice hayat heba olmuştur. Eylemlerinizin yargılanmasına ve eylemlerinizden gerçek niyetinizin okunmasına izin verin ama özgür bir insanın yalnızca kendisine -kendi aklına ve vicdanına- ve bu konuda haklı bir talebi olan bir avuç kişiye açıklama borcu olduğunu unutmayın."

Erich Fromm

“Deneyim, yitirdiğimiz masumiyetimizdir.”

—William Blake

9 Şubat 2007: Langırt oyununun mucidi anarşist Alejandro Finisterre yaşamını yitirdi.

"Ben gelişime inanıyorum; mutluluktan, barıştan, sevgi ve adaletten inşa edilmiş bir topluma olan isteğe ve bu isteğin bir gün gerçekleşeceğine inanıyorum!"

1900'lü yılların başında İspanyol anarşist şair Alejandro Finisterre, tedavisi için gittiği Katalonya'da, evlerinden dışarı çıkamayan "sakat" çocukların da futbol oynayabilmesi için masa oyunu tasarlar.

Masa tenisinden ilham alarak icat ettiği langırt, hızla dünyaya yayılır ve uluslararası müsabakaları yapılmaya başlanır.

İberya Devrimi'ne katılan ve hava saldırılarında yaralanıp topal kalan Finisterre, bundan 17 yıl önce, 87 yaşındayken yaşamını yitirdi.
instagram.com/p/C3KgLuwIuMe/

"İçine gömüldüğümüz bu evrende delilik, yabancılaşmış insanın, cinli insanın, imkânlarının gerisinde kalmış ve eserlerinin kölesi olmuş insanın kendiliğindenliğinin alacağı biçimdir. Delilik artık elli katlı konutlarımızın altında kuluçkaya yatıyor. Deliliğin kökünü kazıma yönündeki aciliyetimize rağmen, yeni tanrı odur."

Albert Caraco

Paşa, sen Kürtçe bilir misin?’ İsmet Paşa şaşırmıştı. Ne diyeceğini bilmiyordu. O bir şey söylemeden ben araya girdim ve hemen, Ekselans, biz Kürtçe bilmeyiz. Zaten bizde Kürtçe konuşulmuyor ve böyle bir dil de yoktur,’ dedim.

Churchill adamlarından birine sordu. Öyle mi Mister, Kürtçe diye bir dil yok mudur?” deyince, adam daha önceden hazırlıklı, hemen ayağa kalktı, ‘Olmaz olur mu efendim? Çok zengin bir Kürt dili ve edebiyatı vardır. İsterseniz, -o ana kadar duymadığımız- Diwana Cizîrî’den bir şiir okuyayım’ dedi. Churchill, ‘Oku’ dedi. Anlamıyorduk ama Farsçaya yakın, nefis ahenkli bir şiir okudu. Ve bu şiirin Kürtçe olduğunu söyledi.

Öyleyse bu şiiri bize yaz’ dedi. Yazdı. Churchill, ‘Bunu İngilizceye çevir’ dedi. Çevirdiler. Bir de Fransızca yapın’ dedi. Onu da yaptılar. Bir de Türkçeye çe virdiler. Ve bana, Mösyö, sen de gel bakalım. Bu üç dilden aynı fikri ifade etmek için, bakalım metne kaç yabancı sözcük alma mecburiyeti olmuştur” dedi. Fransızcada hiç yoktu. İngilizceden üç beş Latin kökenli kelime çıktı. Kürtçe aslında dört-beş Arapça kelime bulundu Ama Türkçe nüsha gelince ‘dir’ ve ‘ile’den başka, Türkçe bir şey kalmamıştı. Kimisi Arapça kimisi Farsça ve diğerleri de Avrupa’nın çeşitli dillerinden alınma sözcüklerdi.

Churchill dört sayfayı da bizim önümüze koydu. ‘Ayıp değil mi?’ dercesine, Bakın efendiler, yok de diğiniz ve memleketinizin büyük bir bölümünde ana dil olarak konuşulan Kürtçenin zenginliğini görünüz’ dedi.”
instagram.com/p/C3FHNThN1of/

Afganistan'da birçok ili ele geçiren Taliban, başkent Kabil'e de girdi.
Yeni yönetim kurallarını açıkladı.
1. Şeriata dayalı anayasal sistem yürürlüğe girince Hanefi mezhebi ön planda tutulacak
2. Hayatın her alanından soyutlanan kadınların çalışması, kız çocuklarının okula gitmesi ve eğitim alması tamamen yasaklanacak.
3. Kadınlara peçe zorunluluğu erkeklere ise takke ve sakal mecburiyeti getirildi.
4. Sakalını kesenler için 6 aydan başlamak üzere hapis cezası verildi. Yüzü görülen kadınlar kırbaçlanacak.
5. Afganistan Televizyonu'nun yayını durduruldu. Fotoğraf dahil her türlü görsel yayın ve müzik yasaklandı.
6. Erkeklere, evine en yakın camide 5 vakit namaz kılma mecburiyeti getirildi.
Camilerde yoklama alacak ve mazeretsiz camiye gitmeyenlere ağır yaptırım uygulanacak.
7. Namaz surelerini bilmeyenler kırbaçlanacak.
8. Bütün okullar medreseye dönüştürülecek . Ders kitaplarındaki görseller yok edilecek.
9. Medreselerde 3'üncü sınıftan itibaren tüm öğrencilere en az 3 metre olmak üzere sarık sarma mecburiyeti getirildi.
10. Ele geçirilen tüm bilgisayarlar TV kabul edilerek kırılacak.
11. İslam devletine karşı gelenler hain ilan edilerek doğrudan idam edilecek.
12. Özellikle farklı mücahit gruplara mensup kişiler, yakalandıklarında şer ve fesat hükmü ile idam edilecek.
13. Hırsızlık yapanın eli kesilecek.
14. İdamların ve el kesmeler cuma namazlarından sonra gerçekleştirilecek ve halka izlettirilecek .Kesilen eller, şehrin merkezinde sergilenecek.
15. Toplu taşıma araçlarındaki aynalar, kadınlara bakılabileceği gerekçesiyle kaldırıldı.
Not:
Türkiye’de Şeriat isteyenler Afghanistan’a geçebilirler..

instagram.com/p/C3FrSAcIzcq/

Bellek Yönetimi ve Edebiyat: Türk Ulusal Kimliğinin Inşası ve Tarihi Romanlar

Gökçen Başaran

Çalışmanın temel amacı, ulusal kimlik inşası sürecinde"geçmişe dair ortak bilginin önemini vurgulamak ve bu bilginin yaratılması için kullanılan yöntemlerden biri olan tarihi romanlar üzerinden Türk ulusal kimliğinin inşa sürecini anlamaya çalışmaktır. Bu amaçla resmi tarih tezlerinin popüler tarihi romanlara nüfuz ediş biçimi incelenecek; popüler mecraların resmi tarih tezlerinin yaygınlaşmasında sağladığı etkiler tartışılacaktır.

dergipark.org.tr/en/download/a

"Birey olarak siz, yaptığınız tek bir şeyle ölçülemezsiniz. Hayatınız karmaşık ve sürekli değişen bir düşünceler, duygular ve hareketler akışıdır. Başka bir deyişle bir heykelden çok, bir nehirsiniz. Kendinize olumsuz etiketler yapıştırmayı bırakın - bu hem çok basit hem de yanlış bir yorumdur. Yediğiniz için kendinizi sadece bir "yiyici", ya da nefes aldığınız için "soluyucu" olarak nitelendirebilir misiniz? Bu tam bir saçmalıktır; ama, bu saçmalıklar, kendinizi yetersizliklerinizle etiketlediğinizde acı verici olmaktadır."
instagram.com/p/C4LKG3HsN4C/

Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmi Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri

Şefik Taylan AKMAN

Bu çalışma Erken Cumhuriyet Dönemi’nde yürütülen resmî tarih yazım sürecini, bu süreçte ortaya çıkan ve “Türk Tarih Tezi” adıyla anılan tarih çalışmalarını ele almaktadır. Bu bağlamda çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır. İlk olarak Türk Tarih Tezi’nin teşekkülü, gelişim süreci ve kaynakları gibi konular incelenecektir. Ardından tezin anlatısı resmî tarih yazımının genel karakteristiği de göz önünde bulundurularak analiz edilecektir. Ayrıca Türklüğün kurgulanmasına ve kutsallaştırılmasına ilişkin çeşitli örnekler de incelenecektir. Çalışmada, Türk Tarih Tezi’nde ortaya konan tarihsel anlatının bilimsel doğruluğuna ilişkin bir tartışma yürütmekten ziyade tezdeki tarih anlatısı ile hangi amaçlara ulaşılmak istendiği (ideolojik, politik ve toplumsal sonuçları itibarıyla) daha fazla önem taşımaktadır. Dolayısıyla Erken Cumhuriyet Dönemi’nin tarih yazıcılığının ideolojik niteliği ve bu tarih yazım süreci ile gerçekleştirilmesi hedeflenen politik amaçlar değerlendirmelerin ağırlık merkezini oluşturacaktır. Zira Cumhuriyetin yönetici kadroları tarafından doğrudan desteklenen bu tarih yazım projesi aynı zamanda yeni ulus devlet inşasının da temel bileşenlerinden birisi haline gelmiştir. Tez aracılığıyla, bir taraftan Osmanlı ve İslam kimliğine ilişkin hatıralar ortadan kaldırılmaya çalışılırken diğer taraftan kutsallaştırılmış bir Türklük kavramıyla beslenen itaatkâr ve milliyetçi bir yurttaşlık bilincinin oluşturulması hedefleniyordu.

hukukdergi.hacettepe.edu.tr/de

"Dün komşumuz açlıktan öldü, bugün cenazesinde kurban kestiler."

Ali Şeriati

Büyüme değil, büyümeme [küçülme…]

Notice: Undefined index: tie_hide_meta in C:\inetpub\WpSites\ozguruniversite.org\wp-content\themes\sahifa\framework\parts\meta-post.php on line 3
Fikret Başkaya

“Sınırlı bir dünyada sınırsız büyümenin mümkün olduğuna inanan, deli değilse iktisatçıdır”

Kenneth Boulding

Ekonomik büyüme, burjuva iktisatçılarının, burjuva politikacılarının, yüksek devlet ricalinin ‘amentüsü’ haline gelmiş bulunuyor… Slogan şöyle: ‘ekonomi büyüyecek, tüm sorunlar çözülecek… Ekonomi yüz yıldır büyüyor lâkin bütün gösterge ışıkları kırmızıda, değilse sarıya dönmüş bulunuyor… Bir ekonomi yılda ortalama %3 büyürse 23 yılda, %5 oranında büyürse 14 yılda milli gelir ikiye katlanır… Dönemin sonunda aynı oranda bir ‘refah artışı’ olur mu? Olmazsa neden olmaz? Türkiye ekonomisi geride kalan yüz yılda ortalama %5 civarında büyüdü… Bu zaman zarfında ortalama refahın yaklaşık 7 kat arttığı demeye geliyor mu?

Aslında sorunu hangi zemin üzerinde tartıştığınız önemlidir… Zira, kapitalizm dahilinde ekonomik büyümeyle toplumsal refah arasında doğru yönde bir ilişki yoktur… Orada söz konusu olan sermayenin büyümesidir… Sermaye de işsizliği artırmadan, sosyal eşitsizleri derinleştirmeden, ekolojik yıkım (doğa tahribatı) yaratmadan büyüyemez… Şimdilerde durum ortada olduğuna göre…

Büyümenin ölçüşü sayılan Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH), (İngilizce GDP, Fransızca PIB) 1930’ların “Büyük Buhran” yıllarında iktisatçı Simon Kuznets tarafından ortaya atıldı. Kuznets, krizden çıkış için ekonomik faaliyetin nasıl olması gerektiğine odaklanmıştı. Hangi faaliyetlerin toplumsal refah yarattığını anlamaya çalışmıştı… İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında da ABD, yaptığı ekonomik yardımların sonuçlarını ölçmek için GSYH artışını bir ölçü saymıştı…

Gerçi Simon Kuznets, 1962 de ‘büyümenin otomatik olarak ‘refah artışı’ demeye gelmediği konusunda uyarmıştı ama GSYH hala tüm sorunların çözümünün anahtarı sayılıyor… Büyüme retoriği sömürüyü, yağma ve talanı meşrulaştırma, kabullendirme işlevi görüyor… Aslında İktisatçı Joseph Stiglist, GSYH’nin bir fetiş haline geldiğini söylerken gerçek dünyada yaşanana gönderme yapıyordu…

Neyin, nasıl, ne pahasına üretildiği, üretilenin nasıl bölüşüldüğü de son derecede önemlidir… Bir yere kurulan bir kapitalist işletme, toprağı suyu, havayı kirletir, kâr eder, sermayesini büyütür… … O yörede yaşayan insanlar ‘hastalanır’… Başka bir kapitalist de onları tedavi ederek kâr eder ve sermayesini büyütür, Tabii bu arada ekonomi büyümüş, GSYH’ da artmış olur…

Tabii Kişi başına düşmeyen milli gelir de artar… Esasen aritmetik ortalamanın hiçbir değeri yoktur… Toplam gelirin %90’ına nüfusun %5’’i el koyuyorsa, kişi başına düşen milli gelir denilenin bir karşılığı olur mu? Nitekim 2023 yılında kişi başına düştüğü söylenen (ama düşmeyen) gelirin 13 bin 110 dolar olduğu söylendi. Bu, 4 kişilik bir aileye yılda 52bin 440 TL dolar düşüyor demektir … Bu günkü dolar kuruna göre 1 milyon 625 bin 640 T.L. Türkiye’de bu kadar yıllık geliri olan kaç aile var? Bugün emeklilerin çoğunluğunun aylığı 10 bin TL, [322 dolar…] Yılda 3.864 dolar… Dolayısıyla kişi başına düştüğü rivayet edilen gelir asla bir refah ölçüsü değildir… Şili’li şair, matematikçi, fizikçi Nicanor Parra… Kişi başına düştüğü rivayet edilen gelirle ilgili olarak şöyle demişti: “İki ekmek var. İkisini de siz yediniz, ben hiç. Ortalama tüketim her birimize bir ekmek”…Velhasıl neden söz ettiğini bilmek önemlidir denecektir…

Kapitalizm dahilinde büyüme paranın izini sürer… Para her el değiştirdiğinde milli gelir (GSYH) büyümüş görünür… Mesela bir adam ‘hizmetçisiyle evlenirse’ GSYH büyümez… Artık yeni eşine ücret ödemeyeceğine göre… GSYH aile içinde gerçekleşen etkinliği hesaba dahil etmez… Neyin ne pahasına üretildiği, insana ve doğaya (ekosisteme) verilen zarar, üretimin kimin için ne anlama geldiği sorun edilmez… Mesela uyuşturucu üretimi/kullanımı üç kat, zehirli gaz üretimi beş kat, kimyasal silah üretimi on kat, siyanür üretimi, insanları alıklaştıran/ahmaklaştıran reklam harcamaları 15 kat artsa, GSYH de o oranda artar…

GSYH hesapları bedava sunulan mal ve hizmetleri içermez… Üretim ve tüketimin neden olduğu doğal çevre tahribatını, işte biyolojik çeşitliliğin, canlı türlerinin yok olmasını, havanın, suyun ve toprağın kirlenmesini, atmosferin ısınmasını, gürültü kirliliğini dikkate almaz… Trafik sıkışıklığı ne kadar büyükse GSYH’de o oranda büyümüş olur… Fuhuş sektörü ne kadar büyükse GSYH de büyüktür… Öğrenciler yaşadıkları yere yakın okula yürüyerek giderse, milli gelir artmaz ama 30 kilometre uzaklıktaki okula servis aracıyla veya özel arabayla gider-gelirse milli gelir (GSYH) büyür… Aslında örnekleri çoğaltmak mümkündür…

Durum böyleyken, GSYH büyülüğünün, metalaşma düzeyinin, ithalat ve ihracatın çok yüksek olduğu, karbon gazı salınımının birinci sırada olduğu, gelirin aşırı adaletsiz dağıtıldığı, ulusal gelirin %90’ına nüfusun % 5’inin el koyduğu, evsizlerin, kira ödemekte zorlananların sayısının sürekli olarak arttığı, egzoz gazından zehirlenmeden sokaklarda yürümenin mümkün olmadığı, sokakların ve kaldırımların arabalar tarafından ‘işgal edildiği’, hava karardığında sokağa çıkmanın cesaret istediği, her türden şiddetin istisna değil, kural olduğu, artık insanlar arasındaki ilişkinin bütünüyle meta ilişkisine dönüştüğü, paradan, mal-mülkten başka hiçbir şeyin muteber sayılmadığı, müştereklerin (ortak yaşam alanları ve kaynakları) yok olduğu, başta kadın cinayetleri olmak üzere cinayetlerin, iş kazası denilip geçiştirilen işçi katliamının vaka-i adiyeden sayıldığı, her şeyin paralı hale geldiği, kamu hizmeti kavramının defterden silindiği, yabancı düşmanlığının arttığı “zengin bir ülkede mi”,

yoksa mütevazı bir milli geliri (GSYH) olan, metalaşma/şeyleşme/paralılaşma düzeyinin düşük olduğu, üretim ve tüketim etkinliğinin doğal çevreye, insanlara ve öteki canlılara olabildiğince az zarar verecek şekilde örgütlendiği, ithalat ve ihracatın düşük, ortak kullanım alanlarının ve kaynaklarının [müştereklerin] geniş, dayanışma ve yardımlaşma duygusunun derin, sokaklarında rahatça yürünebilen ve karşılaşılan insanlarla selamlaşılan, yaşlılara saygı, sakatlara ihtimam, çocuklara sevgi gösterilen, başına bir iş geldiğinde yalnız olmadığı bilinci taşıyan, sosyal risklere ve “doğal felaket” denilenlere topluca karşılık vermesini bilen, işsiz, aç, evsiz ve gelirsiz kalma, muhtaç duruma düşme korkusu taşımadan yaşayan, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının olmadığı, uyuşturucu kullanımının istisna, toplumsal eşitsizliğin ‘tolere edilebilir” düzeyde olduğu, yenilen ve içilenle zehirlenilmediği, temiz hava soluyup, temiz su içen, hırsızlığın istisna olduğu, evlerin kapısında üç-dört kilit, pencerelerinde demir parmaklık olmadığı, [benim çocukluğumda bizim evin kapısında kilit yoktu], bölüşmeyi, paylaşmayı bilen, “farklı bir zenginlik ve refah anlayışına sahip”, asıl zenginliğin maddi olanın ötesinde olduğunu bilen, yöneticilerin bir ‘koruma duvarının arkasına gizlenmeden’ insanlar arasında rahatça dolaşabildiği… pazarların, panayırların, parkların, kermeslerin yaygın birer sosyal-kültürel etkinlik alanları olduğu, sanatın, edebiyatın, estetik yaratıcılığın ve etkinliğin önemsendiği, “fakir bir ülkede” mi yaşamak isterdiniz? Ya da bu iki ülkenin hangisi ‘daha zengindir’?

Aslında yapılması gereken bir sır değil. Planlı büyümemeyi (küçülmeyi) vakitlice hayata geçirmek… Onca zararlı değilse insan yaşamı için gerekli olmayan şeylerin üretimine son vermek… Gerekli olanı, gerektiği kadar üretmek ve tüketmek… Kapitalizm dahilinde asla bir gelecek olmadığını, eğer vakitlice bu sefil duruma müdahale edilemez ise, sonucun hüsran olacağını bilmek… İyi de bu saçmalığa, bu akılsızlığa, bu kepazeliğe müdahale etmeye bir engel var mı? Eller daha ne zamana kadar armut toplamaya devam edecek?

ozguruniversite.org/2024/03/05

Türk Tarih Tezi ve Halkevleri

Suavi Aydın

Tek parti döneminde tarihçilik konusu, birincisi bizzat tek parti tarihçiliği ya da parti ideolojisi çerçevesinde oluşan "resmi tarihin tarihçiliği," diğeri bu dönemdeki akademik tarihçilik olmak üzere iki alanda incelenmelidir.
psi421.cankaya.edu.tr/uploads/

Yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte.
Var olan tek şey yalnızlık.
George Perec

“Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin.”

—Erich Fromm

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.