Kemalizm solun düşmanı
Türkiye devletinin kurucu ideolojisi olan Kemalizm, AKP’ye karşı muhalefet içerisinde solun bir değeri veya destekçisiymiş gibi gösterildiği ölçüde hem solun hem de daha geniş muhalefetin milliyetçiliğe kaymasına yol açıyor.
Kemalizm, dağılmış bir feodal devlet olan Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerinden, Batı’da burjuva devrimleri sonucu kurulmuş ulus devletlere benzer bir yapı inşa etmeye çalışanların ideolojisidir. Yani 20. yüzyılın başında Anadolu’nun hâkim sınıflarının; yükselmeye başlayan Müslüman Türk ticaret burjuvazisinin ve “Millî Mücadele” adıyla anılan dönemde öne çıkan askeri bürokrasinin, Batı’daki modernleşmeyi tepeden aşağı dayatma ve aynı zamanda yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde Türklük kimliğini diğer tüm halklara dayatma projesinin adıdır. Bu anlamıyla Kemalizm baskıcı ve otoriterdir, milliyetçi ve hatta ırkçıdır, dini de “laiklik savunusu” adı altında tamamen devletin kontrolüne almaya çalışır, yoksullara ve tüm ezilenlere karşı elitizmi ve egemenleri savunur.
Kemalist gelenek
Dolayısıyla Kemalizm, Türkiye devletinin kurucu ideolojisi olarak, belli başlı birkaç görev ve özelliğe sahiptir:
1) 20. yüzyılın başında başta Ermeniler ve Rumlar olmak üzere Anadolu’daki gayrimüslim halklara karşı uygulanan imha politikalarının, ayrıca onların mülklerinin gaspıyla servet transferi yapılmasının teorize edilmesi ve ölümüne savunulması
2) Kürt halkının varlığının ve kimliğinin inkârı, bu becerilemediği zaman onlarla çatışmanın devamlılığının sağlanması
3) Türkiye toplumunun çoğunluğunun dindarlığının modern burjuva ulus devlete karşı bir tehdit olarak görülmesi ve buna karşı dinin devletin kontrolü altına alınması
4) Ordunun egemen sınıfın bir parçası olan, sermaye sahibi bir yapı olarak siyasetin göbeğinde konumlandırılması
Kemalizm, Türkiye tarihi boyunca seçim sandıklarından çıkan sonuç ne olursa olsun, bu değerler etrafında devleti korumaya ve toplumu şekillendirmeye çalışan bir siyasi çizgi olarak varlığını sürdürdü. Ve görüldüğü gibi bunların solla, sosyalizmle, devrimcilikle hiçbir ilgisi yok. Zaten Kemalizm, kimi zaman iddia edildiği gibi “bir burjuva devriminin” ideolojisi değil; aksine, 1908’de patlak veren kitle hareketlerinin sonucu olarak gerçekleşen burjuva devrimini yukarıdan bastıranların ideolojisidir.
Sol ve Kemalizm
Tüm bunlara rağmen, Türkiye’de solda Kemalizm hep tartışılan bir kavram olmuştur. Solun bir rengi, savunması gereken bir tarihsel dönem veya güncel müttefiki olarak görülmüştür. Bunlara neden olan iki temel yanılgı var.
Birincisi, Kemalizmin antiemperyalist bir kurtuluş savaşı verdiği ve bu yüzden küresel düzenin hakimlerine karşı başarı kazandığı inancı. Burada varılan sonuç, Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da yaşananların tamamen resmi tarih anlayışına dayanan bir perspektiften okunmasından kaynaklanıyor. Kurtuluş Savaşı veya Millî Mücadele denilen çatışmaların çapı, Osmanlı’nın Birinci Dünya Savaşı’nda içinde bulunduklarının neredeyse onda biri kadar. Burada, emperyalistlere karşı verilen bir mücadeleden çok, Anadolu’da kalan son gayrimüslim unsurların da temizlenmesi ve mallarına el konulan Ermenilerin, Rumların dönme ve bunların peşine düşme ihtimaline karşı kurulan askeri ve siyasi yapıları görüyoruz. Örneğin Fransız işgaline ilk yıllarda pek itiraz etmeyen şehirler, bir anda Ermenilerin geri dönme ihtimaline karşı “ayaklanıp” bugün bildiğimiz “şanlı”, “kahraman” gibi sıfatları edinirler. Kısacası, Kemalizm anti-emperyalist bir kurtuluş mücadelesi değil; elbette yabancı güçlerle bazı askeri çatışmalara da girdiği için milliyetçi, ancak özünde küresel kapitalist sistemde yeni bir devletle var olmak isteyen egemen sınıfın ve dolayısıyla emperyalistlerle bir uzlaşmanın üzerine kurulan devletin ideolojisidir. Anti-emperyalizmi milliyetçilikle, yabancı düşmanlığıyla sınırlı bir ufka sahiptir.
Solu etkileyen ikinci unsur ise halkın ve işçi sınıfının çoğunluğunun dindar, gerici, fikirleri değişmeyen sabit kafalı ve sağcı insanlar olarak görülmesi; buna karşı Kemalizmin bir tür aydınlanmacı, modernleşmeci ideoloji olarak ilerlemeyi temsil ettiği iddiası. Burada birden fazla sorun var. Öncelikle, sol ve sosyalistler, dünyayı akıllı ve modernleşmiş insanlarla geri kafalı barbarlar arasında gören “medeniyetler çatışması” tezlerinin savunucuları değillerdir. Bu bakış sömürgeciliğin, büyük güçlerin dünyanın geri kalanını “medenileştirme” projelerinin, dolayısıyla günümüzde Batı emperyalizminin bakışıdır. Biz ise “cahil” veya “barbar” diye aşağılanan geniş kitlelerin, işçi sınıfının kolektif mücadelesiyle dünyanın daha özgür ve eşit bir yere dönüştürülebileceğine inanıyoruz. Yani bu “aşağılananlar” aslında bizleriz ve tarih boyunca böyle olduk.
Bu yüzden Birinci Enternasyonal’e katılan Fransız işçiler şöyle diyordu:
“Biz bütün ülkelerin işçileri, insanlığı iki sınıfa, cahil sıradan halk ile bolluk içinde yüzen şiş göbekli mandarinler sınıfına ayıran bu ölümcül sistemin barikatlarına karşı birleşmeliyiz. Kendi kurtuluşumuzu dayanışmayla kendimiz yaratalım!”
Veya Lenin 1918’de benzer şekilde devrimi ve kitleleri aşağılayanlara karşı şunları söylüyordu:
“Ahlaksız burjuva basını varsın bizim devrimimizin yaptığı her yanlışı dünyaya haykırsın. Hatalarımız cesaretimizi kırmıyor. Devrim başladı diye insanlar azizlere dönüşmedi. Yüzyıllardır ezilmiş, korkutulmuş, sefalet ve cehalet içinde tutulmuş, vahşileştirilmiş emekçi sınıflar, devrimi, hatalar da yapmadan gerçekleştiremezler.”
Ayrıca, Kemalizmin “laiklik” yorumu, Avrupa’da kilisenin egemenliğine karşı aşağıdan gelişen hareketlerin yarattığı toplumsal durumun aksine; baskıcı, dini devlet tekeline alan, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi yapılar kuran, farklı dini mezhepler arasında ayrım gözeten, dindarların dinini özgürce yaşama hakkını da çoğu yerde elinden alan bir devlet formasyonu. Başörtülü kadınları sosyal hayattan dışlamaya çalışan bir laikliğin solla, sosyalizmle hiçbir ilgisi yoktur. Din derslerinin zorunlu olmadığı, devletin veya anayasanın toplum adına bir dini kimliği seçip dayatmadığı, Diyanet’in kapatıldığı, tüm inançların ve cemaatlerin kendi din görevlilerini seçmekte ve ibadethanelerini fonlamakta özgür olduğu, tüm inançlar üzerindeki baskıların kalktığı bir laikliği biz de savunuyoruz. Ancak Kemalizmin önerdiği bu değil.
Solu ezen bir güç
Kemalizm ayrıca, Kürtlerin, Ermenilerin, yoksul dindar işçilerin yanı sıra demokrasiye, serbest seçimlere ve sosyalist solun kendisine de düşman. Bu yüzden tek parti döneminde hiçbir özgür seçim yapılamıyor, Mustafa Kemal eliyle kurdurulan muhalefet partileri kısa süre içerisinde popülerleştikleri için kapatılıyor, baskı altına alınıyorlardı. Bu dönemde Mustafa Suphi önderliğindeki komünistler öldürüldü, hatta devlet eliyle sahte bir komünist parti dahi kurduruldu.
1950’lerden itibaren ise Kemalist geleneği temsil eden partiler, 1970’lerin ortasındaki kısa bir dönem dışında, girdikleri seçimleri hep kaybettiler. Demokrat Parti’den Ak Parti’ye merkez sağın ve muhafazakâr partilerin güçlenmesinde başat rol Kemalizmindi.
Kemalist siyasi gelenek aynı zamanda solu da ezen temel güçtü. Komünistler “devleti bölmek isteyen” anarşistler olarak tanımlandı. Cezaevlerinde, işkencehanelerde devrimcilere Türk milliyetçiliğinin öğeleri, Kemalist devletin normları ile eziyet edildi.
Kemalizmin milliyetçiliğinden gidilen yol
Kemalizm, Türkiye’nin kalkınmasını ve diğer devletlerden üstün olmasını savunan milliyetçiliğinin yanı sıra, çoğu zaman bu milliyetçiliğin ötesine geçmiştir. Güneş Dil Teorisi’ne göre tüm dillerin atası Türkçedir. Türkiye’de yaşayanların ırksal birliğini ispatlamak için on binlerce kişinin kafatası ölçülmüştür.
Kemalizm, Kürtlerin “dağlarda yaşayan Türkler” olduğunu iddia etmiş, Türk olmayı aşırı milliyetçi bir ant vasıtasıyla ilkokula giden herkese dayatmış, “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları düzenleyerek insanların dillerini inkâr etmiştir. Bugün aynı gelenek kemalistlerin zehirli göçmen düşmanlığında devam etmektedir.
Günümüzde Kemalizm
AKP’nin son yıllarda gerçekleştirdiği makas değişikliği, eski derin devletin artıklarıyla ve MHP ile kurduğu ittifak, Kemalizmin tekrar devlet mertebesinde kabul görmeye başlamasına yol açtı. Muhafazakâr sağ gelenekten gelen AKP, Atatürk resimlerinin yanına Tayyip Erdoğan’ı koydu ve Kemalizmin biraz muhafazakâr soslu bir yorumuna; Türkiye’yi kuran liderden 100 yıl sonra onu çok ilerilere taşıyan bir başka lider anlatısıyla ikna oldu. Kemalizmin son 25 yıldaki en fanatik temsilcilerinden Doğu Perinçek’in bugün AKP’nin baş destekçilerinden biri hâline geldiğini düşündüğümüzde, bu durum daha berrakça ortaya çıkıyor.
Kemalizmin bir devlet ideolojisi olarak AKP-MHP ittifakında kendini bulmasında ve yenilenmesinde şaşılacak bir şey yok. Bizi daha çok ilgilendiren ise muhalefette, anti-AKP’ciliğin içinde Kemalizmin tuttuğu yer.
Sol Kemalizm
2005 yılından 2015 yılına kadar süren mücadelelerde, Kemalizmi, onun katı milliyetçilik ve din yorumlarının yarattığı tahribatları gidermeyi, geriletmeyi bir ölçüde başarmıştık. Fakat toplumsal mücadelelerin bir ölçüde geri çekildiği, iktidardaki ittifakların değiştiği ve “yerli milli”leştiği dönemde, solun kimi kesimleri CHP’nin peşine takılmayı ve Kemalizmin daha inceltilmiş bir versiyonunu savunmayı geçer akçe hâline getirme çabalarına yeniden girişti. Demokrasinin hiçbir kırıntısına izin vermeyen bir rejim kuran, hatta bunu zaman zaman kendisi de kabul eden Mustafa Kemal, bugün yaşadığımız otoriter rejime karşı direnişin sembolü olan, özlediğimiz bir lider gibi takdim ediliyor.
30 Ağustos’ta birçok sol parti “bağımsızlığı”, “zaferi” ve Mustafa Kemal’i kutlayan açıklamalarda bulundu. Bunu yapanlar arasında geleneksel olarak ulusalcı çizgide duranların yanı sıra, HDP çevresinde dolanan sol partiler de bulunuyor.
Bu partiler anti-AKP’ciliği, Kemalizme biraz “devrimci” veya “demokratik” lafları katılarak, ancak onun ana çizgisinden kopmadan yürütülmesi gereken bir eksen olarak tarif ediyorlar. Bunun sonucu olarak da seçimlerde CHP-İyi Parti etrafında oluşturulacak bir koalisyonu desteklemeye şimdiden adaylar.
Antikapitalist sol için ise bugün hem Kemalizmin solla herhangi bir ilişkisi olmadığına dair ideolojik ve politik tartışmaları yürütmek hem de onun merkezinde olduğu bir “Millet İttifakı”nı, yani AKP-MHP’nin Türk milliyetçisi blokuna karşı bir başka milliyetçi alternatifi desteklemenin işçi hareketine ve sola hiçbir faydası olmayacağını anlatmak büyük önem taşıyor.
Kemalizm, bugün HDP’yi ittifakına dışarıdan desteğe zorlamaya çalışan CHP’liler ne derse desin, Kürtlerin Türkler karşısında ikincilliğini savunuyor. Kemalizm bugün göçmenleri dışlamanın, başka halkları aşağılamanın temel öğesidir. Kemalizm halka tepeden bakan elitist bir ideolojidir. Devlet bürokratlarının, askerlerin, TÜSİAD’ın ve büyük sermayenin ideolojisidir. Buradan sola, sosyalistlere dost veya müttefik bir güç devşirilemez.
Bizim ihtiyacımız olan ırkçılığa karşı çıkanları, iklim krizini durdurmak için mücadele edenleri, İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına direnen kadınları, LGBTİ+ları, Boğaziçi’nde direnen öğrencileri, yerel ekoloji mücadelelerini, greve giden veya hakkını arayan işçileri birleştirecek bir muhalefeti inşa etmek. Bunun göbeğine ise böylesi bir birleşik mücadele hattını savunan Antikapitalist Blok’u koymak.
Kemalizm değil bize lazım olan, bize lazım olan antikapitalist, enternasyonalist ve özgürlükçü bir muhalefetin yükselmesidir.
Toplum yanlış kararlar verdiğinde ya da karışmaması gereken şeylere karıştığı takdirde, en büyük siyasal despotizmden daha ürkütücü bir toplumsal despotizme imza atar. Yöneticilerin despotizmine karşı önlem almak yeterli değildir. Aynı zamanda toplumdaki hakim görüşün yaratacağı diktaya karşı da korunmak gereklidir. Toplumsal ilişkilerin zarar görmeden devam edebilmesi için sınırı aşan müdahalelere karşı korunmak, en az siyasal despotizmden korunmak kadar mühimdir.
John Stuart Mill
Filistinli 6 Direniş Örgütünden Silah Bırakma Çağrısı Yapan BM konferansına Yanıt
FHKC, Hamas, İslami Cihat, FDKC, FHKC-Genel Komutanlık ve Halk Kurtuluş Savaşı Öncüleri, iki devletli çözüm ve silah bırakma çağrısını içeren BM Konferansı’na yanıt olarak ortak bir bildiri yayınladı
“İşgale karşı direniş, tam bağımsız Filistin Devleti kurulana kadar durmayacak” diyen FHKC, Hamas, İslami Cihat, FDKC, FHKC-Genel Komutanlık ve Halk Kurtuluş Savaşı Öncüleri, iki devletli çözüm ve silah bırakma çağrısını içeren BM Konferansı’na yanıt olarak ortak bir bildiri yayınladı.
Silah ve direnişin hak olduğunun vurgulandığı bildiride, sözde iki devletli çözüme karşı da tam bağımsız Filistin Devleti hedefi savunuldu. Bildirinin sonunda da Filistin halkının dünya halklarının da desteğiyle bağımsızlığına kavuşacağı vurgulandı.
Filistinli gruplar, yakın zamanda New York’ta sona eren Birleşmiş Milletler Yüksek Düzeyli Uluslararası Konferansı’nın çalışmalarını dikkatle takip etmiştir. Bu konferans, halkımızın tarihindeki kritik ve hassas bir aşamada gerçekleşmiştir; zira siyonist işgal, halkımıza ve Gazze Şeridi’ndeki kardeşlerimize karşı soykırım savaşını sürdürmekte ve insanlık tarihinin en vahşi aç bırakma operasyonlarından birini uygulamaktadır. Bu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin, liderlerini yargılamak üzere mahkemeye çağırdığı bir dönemde, tam bir uluslararası sessizlik ortamında yaşanmaktadır. Konferans ve onun sonucunda ortaya çıkan siyasi bildiri, Filistin halkının tam egemenliğe sahip bağımsız bir devlet kurma hakkıyla ilgili önemli içerikler taşımaktadır. Bildiriyi dikkatlice okuduğumuzda, şunları teyit ediyoruz:
Kafkaslarda Değişen Dengeler
Rusya-Ukrayna arasındaki savaş üç senedir devam ederken, Orta Doğu’da değişen dengelerden sonra, sıranın Kafkasya’ya geldiği anlaşılıyor. Bilindiği gibi, Rusya’nın Ukrayna savaşı ile meşgul olması nedeniyle Suriye’ye verdiği desteği geri çekmesi, Esat rejiminin devrilmesi ve bölgede Siyonist İsrail’in stratejik üstünlüğü ele geçirmesiyle sonuçlanmıştı. Şimdi de Rusya’nın savaşta olmasını ve güç kaybetmesini fırsat bilen ABD elebaşılığındaki Batı emperyalizmi gözünü yeniden Güney Kafkasya’ya dikti.
21. yüzyılda, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin enerjiye olan ihtiyaçları çok büyük oranda arttı. Yeni bir Orta Doğu olmamakla birlikte, Batı’nın elindeki en önemli petrol sahası olup, yakın gelecekte tükenecek olan Kuzey Denizi rezervlerinin yerini almaya aday Hazar’daki enerji kaynakları ve hidrokarbonlar Güney Kafkasya’nın stratejik önemini daha da artırdı. Yapılan hesaplara göre, tüm dünyadaki enerji rezervlerinin, bugünkü tüketim hızı ile elli yıl ömrü kaldı. Çin ve Hindistan’ın gelişme seyrinin devam etmesi hâlinde enerji kaynaklarının ömrünün daha da kısalacağı tahmin ediliyor.
21. yüzyılın Orta Doğu’su diyebileceğimiz Kafkasya’da, SSCB’den kopan üç devlet; Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan jeopolitik tablonun önemli aktörleridir. Azerbaycan, Hazar Denizi havzasının ve Orta Asya’nın zenginliklerini içeren “şişenin” girişini kontrol eden, yaşamsal önemdeki “tıpa” olarak tanımlanabilir. Ermenistan; Kafkasya’ya açılan kilit, Türkiye’nin Turan yolu üzerinde stratejik bir engel, Kafkasya jeopolitik tablosunun önemli bir oyuncusudur. Gürcistan ise Karadeniz ile Kafkas ülkeleri arasında köprü ve Kafkasları kontrol açısından stratejik bir konumdadır. Bu özellikleriyle bölge, hem enerji kaynakları hem de Rusya’yı güneyden çevrelemek isteyen emperyalist ABD ve Primakov doktrinine göre, bölgeyi yumuşak karnı olarak gören Rusya için büyük önem taşımakta olup, alt emperyalist Türkiye’nin de hedefleri arasındadır. Bölgenin merkezî önemini kavrayan Rusya, gerek SSCB döneminde gerekse sonrasında, bölgenin üç devletinin desteğiyle, jeopolitik dengeyi büyük ölçüde kendi lehine çevirmişti. ABD tarafından güneyden kuşatıldığını hisseden Rusya’nın amacı, yakın çevresini, yani tüm Kafkasya’yı stratejik denetime alarak Çarlık Rusya’sından beri süre gelen jeopolitik gelenekleri sürdürebilmektir. ABD’nin jeopolitik çıkarı ise bölgeyi Rusya’nın etkisinden çıkarmak, enerji zengini Güney Kafkasya’yı emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn edip Orta Asya’ya ulaşabilmektir.
Son Ermeni-Azeri savaşına askerî olarak katılan Türkiye’de Turancılık, devletin resmî ideolojisi olarak, İttihat ve Terakki’den beri hep var oldu. Türkiye, ölümcül Turan fantezisi gereği, Azerbaycan yoluyla Hazar Denizi’ne, oradan da Orta Asya’daki Türkî cumhuriyetlerine ulaşmayı hedefliyor. Diğer yandan da Azerbaycan ve Orta Asya’dan gelip Batı’ya gidecek enerjinin terminal ülkesi olmayı hayal ediyor. Ermeni toprağı Zengezur koridoru, Türkiye’nin Orta Asya’ya ulaşmasını engellediğinden koridorun açılmasında ısrar ediyor. Türkiye, Ermenistan’ı Azerbaycan ile kontrol altına alma peşinde. Azerbaycan’ın 2020 ve 2023 senelerindeki saldırılarının asıl nedeni bu stratejik hedeftir. Bu nedenle Türkiye, Azerilerin haksız savaşını Azerbaycan ordusunu eğiterek ve fiilen son savaşa da katılarak destekledi.
Güney Kafkasya’da dengeler, Ermenistan’da Batı yanlısı Peşinyan’nın başbakan olması ile değişmeye başladı. Yukarı Karabağ’ın kaybıyla sonuçlanan 2023’deki savaşta Rusya’nın gerekli desteği vermemesi, Ermenistan’ın Rusya’dan yana stratejik pozisyonunu değiştirmesiyle sonuçlandı. Azerbaycan, Batı ile Rusya arasında denge politikası izlerken, ilişkiler 2024 senesinde Azerbaycan yolcu uçağının Kazakistan’da düşürülmesiyle bozulmaya başladı. Azerbaycan, Rusya kabul etmese de uçağın Rusya tarafından düşürüldüğünü iddia etti. Daha sonra Rus güvenlik güçlerinin iki Azerbaycan vatandaşını Moskova’da işkence ile katletmesi üzerine, 2025 senesinde taraflar medya ofislerinde operasyonlar yapıp kültürel faaliyetleri askıya alarak karşılıklı notalar verdiler. Bu arada Azerbaycan ile Ermenistan da yaptıkları görüşmeler sonucunda, Zengezur koridorunun açılması da dâhil, ihtilaflı konularda büyük oranda anlaşmaya vardılar. Peşinyan’ın Ankara’yı ziyareti de anlaşmayı perçinlemiş oldu.
Gelinen aşamada, bölgede Rusya lehine olan dengeler değişmiş olduğundan, Rusya-Ermenistan-İran ekseni dağılmış gibi görünüyor. Böylece Azerbaycan-Gürcistan-Ermenistan’dan oluşacak Güney Kafkasya zinciri ile Rusya’yı güneyden, İran’ı kuzeyden kuşatmak mümkün olacaktır.
Gerek Orta Doğu gerekse Kafkasya’daki gelişmeleri ve Rusya-Ukrayna savaşını, iki emperyalist devletin, ABD ve Çin’in arasında yapılacak “3. Paylaşım Savaşı”nın ayak sesleri olarak görmek gerekiyor. Hegemonyası gerilemekte olan ABD, bir yanda kendi cephe gerisini tahkim ederken, diğer yandan Çin’in stratejik ortakları Rusya ve İran’ı pasifize ediyor. ABD’nin tek süper güç olma pozisyonunu muhafazası ancak Orta Doğu ve Kafkasya’da petrol ve doğalgaz aktarımını kontrol etmesi, Pasifik’te ittifaklarını güçlendirmesiyle mümkün olabilecektir.
İsmi konmamış bu savaşta emperyalist Rusya ise Ukrayna savaşından başını kaldırdıktan sonra, yumuşak karnı Kafkasya’da dengeyi kendi lehine çevirebilmek için; karşıt unsurların bloke edilmesi, sosyo-politik ortamın destabilize edilmesi ve sert güç kullanmak da dâhil, her türlü enstrümanı kullanacaktır.
Ahmet Hulusi Kırım
https://www.sosyalizm.org/kafkaslarda-degisen-dengeler-12671
Bir Solculuğun İflası:
Ataol ve Anayasadaki “Türklük”
Mahmut Uzun
Kendine solcuyum diyen bir adam, arka arkaya üç anayasa maddesi paylaşmış. Hepsi aynı şeyi söylüyor:
“Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”
1924, 1961, 1982…
Yani cumhuriyetin her aşamasında; inkılapçısından darbecisine, Kemalistinden anayasa hukukçusuna kadar hepsi aynı nakaratı okumuş:
“Herkes Türktür.”
Bir insan bu cümleyi okur da hala yüzü kızarmaz mı?
Bir solcu, halkların varlığını reddeden bu faşizan yasa dilini övünçle paylaşır mı?
Oysa bir solcu, halkların sesine kulak verir, onları asimilasyona karşı korur, yanında durur.
Bir şair, resmi ideolojinin borazanı mı olur?
Hayır, sen solcu falan değilsin Ataol.
Sen sadece “devletin şiirini” yazan bir kalemsin.
Senin “solculuğun”, Kürt’ün, Ezidi’nin, Ermeni’nin, Rum’un, Süryani’nin inkarına sessiz kalan, hatta onu kutsayan bir çukurda tükenmiş.
“Eşit yurttaşlık” demek değil senin için; herkesin “Türk” olduğunu dayatmak.
Madem herkes Türk,
neden Kürtçe konuşmak hala okulda suç?
Neden Ermeni “Ermeni” olduğunu söyleyince hala hedef?
Neden Ezidi’yi hala dağ başında unutur gibi yapıyorsunuz?
Solculuk, halkların kardeşliğini ezberlemek değil, onların acısını sahiplenmektir.
Senin şiirin susarken, bir çocuğun dili susturuluyorsa,
Senin kalemin o an devletin copuna dönüşmüştür.
1924’te dayattılar.
1961’de tekrar ettiler.
1982’de askerin darbe anayasasına da yazdılar.
Şimdi sen de o sözleri büyük bir marifet gibi paylaşmışsın.
Ve biz biliyoruz:
Siz “herkes Türk’tür” dedikçe, herkes daha çok Kürt olur.
Daha çok Ermeni olur.
Daha çok kendi olur.
Çünkü insan, kimliğini inkar eden sisteme boyun
eğmez;
onun karşısında direnerek var olur.
O yüzden, sen ve senin gibiler…
Solculuğunuzu resmi törenlerde bırakın.
Gerçek solculuk, halkların özgürce kendisi olmasını savunmaktır.
Kimseye “sen de Türksün” demek değil,
herkese “sen olduğun gibi değerlisin” diyebilmektir.
Sen ve senin gibiler o ülkenin başına bela olmuş birer zavallı ve hep
böyleydiniz...
RAYMOND KEVORKİAN Ermeni Soykırımı
Raymond Kevorkian’ın Ermeni Soykırımı adlı eseri, bu alanda yazılmış en kapsamlı ve en sarsıcı çalışmalardan
biridir.
Sadece bir tarih kitabı değil; aynı zamanda yüz binlerce insanın sistemli biçimde nasıl yok edildiğini belgeleyen bir insanlık suçunun tanıklığıdır.
Baştan sona arşiv belgelerine, tanıklıklara ve resmi kayıtlara dayanarak kaleme alınan bu eser,
20. yüzyılın başında Anadolu topraklarında yaşanmış en karanlık dönemlerden birini gözler önüne seriyor.
Kevorkian, sadece bir tarih anlatmıyor; aynı zamanda bir vicdan çağrısında bulunuyor.
Bu kitap, milliyetçi ve ırkçı fanatizmin nasıl barbarlığa dönüştüğünün bir “başyapıtı”dır.
Bu başyapıt, bir halkın unutulmuş çığlığı, bastırılmış hafızanın yeniden dirilişi, utancımızın ve utancınızın kapkara aynasıdır.
Okunmalı.
Çünkü unutulmasın diye yazıldı. Çünkü inkarın karanlığını dağıtmanın ilk şartı, hakikatin sözcüklerine kulak vermektir.
Mahmut Uzun
https://www.instagram.com/p/DMqoQcTN296/
Friedrich Nietzsche’den 20 Değerli Söz
1. “Kolay yaşamak mı istiyorsun? Sürüde kal ve sürü sevgisi uğruna kendini unut.”
2. “İçinde en azından bir kere dans etmediğimiz her gün kayıptır.”
Hayat Dediğin Nedir ki? | Friedrich Nietzsche
3. “Açı doyuran kişi, kendi ruhunu sevindirir: Böyle der bilgelik.”
Böyle Buyurdu Zerdüşt | Friedrich Nietzsche
4. “En eski zamanlardan günümüze dek insanların kavramakta zorlandıkları kendileri ile ilgili bilgisizliklerdir!”
Friedrich Nietzsche | Tan Kızıllığı
5. “Kişi sevgi içindeyken, başka zamanlarda dayanabileceğinden çok daha fazlasına dayanır, her şeye katlanır.”
Friedrich Nietzsche | Deccal
6. “Sıradan, vasat toplumların ve insanların en belirgin özellikleri; bir an olsun menfaatsiz yapamamalarıdır.”
Friedrich Nietzsche | Şen Bilim
7. “Ve bir dost sana kötülük yaparsa ona şöyle de: Bana yaptığını sana bağışlıyorum. Fakat kendine yaptığını ben nasıl bağışlayayım.”
Friedrich Nietzsche | Böyle Buyurdu Zerdüşt
8. “Tanrı ne bir şeyi gizler, ne de bir şey bildirir, o yalnızca işaret eder. Size neyi işaret ediyor o tanrı?”
Friedrich Nietzsche | Tarihin Yaşam için Yararı ve Sakıncası
9. “Kendi yolunda giden biri, hiç kimseyle karşılaşmaz: 'Kendi yolunda yürümenin' yapısında vardır bu.”
Friedrich Nietzsche | Tan Kızıllığı
10. “Eylemler konusunda söz verilebilir ama duygular için söz verilemez.”
Friedrich Nietzsche | İnsanca Pek İnsanca
11. “Kendi zenginliğinizin düşmanını bir biçimde yenmek istiyorsanız, önce kendinizi yenmelisiniz.”
Friedrich Nietzsche | Karışık Kanılar ve Özdeyişler
12. “Şu öğüdü veriyorum sana:
başkasıyla gelen mutluluk, başkasıyla gidecektir!'”
Friedrich Nietzsche | Aforizmalar
13. “Kim, ne zaman yeni bir cennet yaratmaya girişmişse, gücü kendi cehenneminden almıştır.”
Nietzsche | Hayat Dediğin Nedir Ki?
14. “İnsan, göreceli olarak, en bozuk yapılı hayvan, en hastalıklı hayvandır.”
Friedrich Nietzsche | Deccal
15. “Yaşamak acı çekmektir; hayatta kalmak acıda bir anlam bulmaktır.”
Friedrich Nietzsche | Tragedyanın Doğuşu
16. "Sevmeyi öğrenmek gerekir,
iyi olmayı öğrenmek gerekir."
Friedrich Nietzsche | İnsanca, Pek İnsanca 1
17. “Karşılığında bana yoldaşlık sunmayan kişilerin
yalnızlığı çalmasından nefret ederim.”
Hayat Dediğin Nedir ki? | Friedrich Nietzsche
18. “İnsanın daima kendi hakkında konuşması, kendini gizleme yöntemi de olabilir.”
Hayat Dediğin Nedir ki? | Friedrich Nietzsche
19. “İnsanın görecek ya da kavrayacak şeyinin olmadığı yerde araştırıcak bir şeyi de kalmamıştır.”
İyinin ve Kötünün Ötesinde | Friedrich Nietzsche
20. “Tanrılar bile aptallık karşısında çaresiz kalırlar.”
Deccal | Friedrich Nietzsche
Siyonizm’in Uyuyan Hücreleri
30 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Britanya Dışişleri Bakanı David Lammy’yi Külliye’de kabul ettiği duyuruldu. Ne konuşulduğuna dair bir açıklama yapılmadı. O günün akşam saatlerinde, normalde 26 Haziran’da yayımlanmış olan ancak Ekşisözlük’te “scandsucker” rumuzlu, AKP trolü olduğu söylenen bir hesap üzerinden yayılan Leman dergisindeki karikatür, beklenen şekilde “uyuyan hücreleri” harekete geçirdi. Derginin İstiklâl Caddesi’ndeki bürosu önünde toplanıldı, arbede yaşandı, o ve devamındaki günlerde dergiye ait mekânlara da irili ufaklı saldırılar gerçekleşti.
İlk dakikalardan itibaren dergiye soruşturma açılmış, karikatürün çizeri de dâhil dört kişi yaka paça gözaltına alınmış, bu görüntüler resmî mercilerce servis edilmişti. Sonrasında tutuklama kararı da verildi. İstanbul Valisi Davut Gül’ün yaptığı açıklamada “oyuna gelmeme” vurgusu ağır basarken, Erdoğan’ın yaptığı ilk açıklamada ise, “Türkiye’nin iç cephesinde gedik açacak hiçbir eyleme tahammülümüz yok,” dendi. Provokasyonun hem Sivas Katliamı’nın yıldönümüne hem de Muharrem Ayı’na denk getirilmesi, kitle içerisinden “burası yanacak” minvalindeki söylemlere karşın, Gül ve Erdoğan nezdinde Devlet’in “Alevî canları” sahiplenmeye yönelik açıklamaları olayların arka plânı açısından fikir vericidir. Olağan durumlarda siyasal cepheleşme stratejisini ustalıkla kullanan Erdoğan’ın tansiyonu yükseltmesi, sokağı daha da köpürtmesi beklenirken bu kez yatıştırıcı bir pozisyon alması, iktidar tarafından “Terörsüz Türkiye” adıyla anılan konseptin yürürlükte olduğunu göstermektedir. Bu konsepte karşı hem içerideki hem de dışarıdaki eylemler için, “Kimsenin gözünün yaşına bakmayız, saldırganların başını tek tek ezeriz,” deniyor ikinci açıklamada. Bahçeli’nin sert tutumu bir yana, Mansur Yavaş ve İYİP tarafından yapılan açıklamalar da Devlet’in çizgisine uyum gösterirken, Özgür Özel’in alenen dergiyi sahiplenmesi de önemlidir, zira Akit gibi kanallar da meseleyi “CHP zihniyeti”ne bağlayarak tamamlayıcı rolünü oynuyor. Solcular ise, her zamanki gibi meseleyi “lâiklik” perdesinin ötesine taşıyamayacak kadar aciz hâldedirler.
Leman dergisi üzerinden yaşananlar; Suriye’deki yeni yönetim üzerinden Britanya ve ABD’nin hegemonya mücadelesi, İran’a saldıracak kadar azgınlaşan İsrail’in tökezlemesi, devletler nezdinde azalan desteği, daha önemlisi bölgede Türkiye ile karşı karşıya gelmesi ve PKK’nin silâh bırakma sürecine karşı giriştiği eylemlerin[1] bir halkasıdır. İsrail köşeye sıkıştıkça, Türkiye cephesindeki cevabı, iç karışıklık çıkarmak amacıyla sinir uçlarını kaşıyacak şekilde hareket etmektedir. Türkiye’de Devlet ve Devlet’in Yakındoğu’da gerçek stratejik ittifakı olan Britanya nezdinde “düşman” hâline gelen İsrail’in muhalefet cenahında giderek daha örgütlü hâle gelmesi anlaşılır bir durumdur; Siyonizm’in Türkiye’de networke sahip olduğu sır değildir; yakın zamanda İran, bu gibi networklerin eylem kapasitesini göstermesi açısından ciddi bir örnek teşkil etmiştir. CHP’den beslenen basın/medya kuruluşlarındaki anlatılar bunun delilidir. Leman’a bunu yaptıran el bellidir; Devlet de bu elin farkındadır ve bu yüzdendir ki dergiye yönelik ayrıca “yurt içi veya yurt dışından ya da yabancı kuruluşlardan malî destek alınıp alınmadığını” tespit etmek amacıyla malî soruşturma da açılmıştır.
Leman’dan önce köpürtülen Talat Paşa tartışması da bu yöndedir. Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın Türkiye’ye gelmesi, Erdoğan ve Fidan’la görüşmesinin hemen öncesinde, Sabahat Akkiraz’ın baş sazan olma şerefine nail olduğu bir tartışma başlatılmıştı. Talat Paşa, Osmanlı Ermenilerine yönelik faaliyetin baş icracılarındandır ve tehcirin arka plânında Saray’da egemen olan Ermenilerin Yahudi sermayesince tasfiyesi vardır. Bu parantez bir yana, İran’ın İsrail ile savaş pozisyonuna geçtiği koşullarda, Zengezur Koridoru’nun açılması ve Türk-Ermeni ilişkilerinin ekonomik/jeostratejik bir ortaklık düzeyine yükselmesi bağlamında, Erdoğan tarafından Türkiye’ye davet edilen Paşinyan’ın gelişi öncesi zeminin dinamitlenmesi dikkat çekicidir. Dikkat edilecek olursa, Talat Paşa tartışması patlatıldığında, Paşinyan’ın Türkiye’ye gelmekte olduğu kamuoyu tarafından bilinmiyordu. Talat Paşa tartışması istihbarat işidir.
Sürekli “Özgürlük, Kardeşlik” naraları atan CHP medyasında, özellikle Yılmaz Özdil gibi eline tutuşturulanları sokak ağzıyla geveleyen şovmen görevliler eliyle Ermenilere yönelik yoğun nefret propagandası, “Atatürkçülük” adı altındaki İbranîyeti göstermektedir. Bu, yüzlerce yıllık bir mazinin ihtiyaç hâsıl olduğunda yeniden köpürtülmesidir. Bugünlerde bilinçli olarak yayılan Alparslan Türkeş’e ait bir video kaydı vardır. Burada Türkeş, o dönem toprak kaybedilmesi üzerinden Talat Paşa’nın çok da muteber bir kişi olmadığını anlatıyordu. Bu hamle, MHP tabanını, Paşa’yı sahiplenen CHP kitlesiyle yan yana düşürmemek için yapılmış olsa gerek.
Azerbaycan ve İsrail, son Karabağ Savaşı’ndan bu yana bariz biçimde giderek “tek devlet-iki millet” görüntüsü vermektedir. Gazze soykırımı bu vaziyetin zirve noktalarından olmuştur. Paşinyan’ın Türkiye ziyaretini takip eden süreçte, Azerbaycan’ın Rusya ile ilk bakışta anlamsız görünen bilinçli gerilim politikası da bölgeye düşmanlık tohumları ekilmesiyle ilgilidir.[2] Gerilimdeki gariplik fikir vericidir. Paşinyan’ın gelişi Azerbaycan’ın Türkiye’ye ve Batı’ya doğrudan erişimiyle yakından ilgilidir.
Neticede Türk-Ermeni, mütedeyyin-seküler kavgası tarihsel kökleri olan ve sinir uçları bugün de açık bulunan meselelerdir. Siyonist devlet teorisine göre, Yakındoğu’da bulunan halk ve devletlerin sürekli kavga ve karmaşa içerisinde, zayıf bir biçimde bulunması gerekmektedir. İsrail’in güvenliği, İsrail dışındaki her unsurun güvensizliğine bağlıdır. İsrail’in İran karşısında aldığı ağır yenilgi, yanı sıra Siyonist devlet doktrini bölge halklarının düşmanlaştırılmasını ve iç huzursuzlukların kaşınmasını icap ettirmektedir. Aksine bölge devletleri arasında, elbette çıkar temelli ancak İsrail aleyhine diyaloglar gelişmektedir. Olaylara ve aktörlere bu çerçeveden bakınca manzara netleşmekte, ilk bakışta garip gelenler anlam kazanmaktadır.
Tahir Yılmaz
2 Temmuz 2025
Dipnotlar:
[1] Bunlardan en başarılısı ve gözden ırak tutulanı, sürecin yürütücüsü olan Sırrı Süreyya Önder suikastıdır. Bugün “komplo teorisi” olan bu eylemin arka plânı yıllar sonra ortaya çıkacaktır. Önder, Devlet erkânıyla uğurlanmıştır. Sürecin diğer yürütücüsü olan Pervin Buldan ise aynı tarihlerde İtalya’da geçirdiği “trafik kazası”ndan kurtulmayı başarmıştır…
[2] Bu gerilim basın organları üzerinden görünmekte; Sputnik Azerbaycan Direktörü ile Genel Yayın Yönetmeni yaka paça gözaltına alınarak tutuklanmış, Azerbaycan Kültür Bakanlığı ise Rusya’nın ülkedeki tüm kültürel etkinliklerinin iptal edildiğini duyurmuştur.
Nesli tükendi sanılıyordu, yeniden ortaya çıktı
Bu böceği çok uzun zamandır kimse görememişti. Herkes nesli tükendi sanırken bilim insanlarının onu yeniden bulması ise, doğanın güzel bir sürprizi olarak kayda geçti.
https://www.chip.com.tr/haber/nesli-tukendi-saniliyordu-yeniden-ortaya-cikti_171117.html