KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*]
“Sonrası bir yangındır Kimvurduya ve mezartaşsız Sonrası bir yangındır hayatımızın Kitaplar yazmaz.” [1] Jean Cocteau’nun, “Ölül...
“Sonrası bir yangındır
Kimvurduya ve mezartaşsız
Sonrası bir yangındır hayatımızın
Kitaplar yazmaz.”[1]
Jean Cocteau’nun, “Ölülerin asıl mezarı, canlıların yüreğidir,” sözlerini doğrulayan bir haber: “Berfo Ana oğlunu andı”![2]
Bilmiyor olamazsınız: Berfo Ana 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır evinin kapısını açık tutup 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil Kırbayır’ın gelmesini bekliyor. 12 Eylül askeri cuntası tarafından işkenceyle öldürülen Cemil Kırbayır’ın öldürülüşünün ardından 31 yıl geçmesine rağmen, cesedinin nerede olduğu bilinmiyor. Kırbayır, 12 Eylül rejiminden geriye kalan 17 bin faili meçhulden sadece biri. 31 yıl geçmesine rağmen oğlu eve dönmeyen Berfo Ana ise darbecilerden hesap sorulmasını istiyor. Berfo Ana’nın acısı, 31 yıldır dinmiyor...
“Kan emiciler, oğlumu benden aldı. Mezarını görsem yeter. 31 yıldır evimin kapısını açık tutuyorum” diyor... “31 senedir evime badana sürdürmedim, gelince oğlum evini tanısın diye” diyor. Oğlunu her sabah, her gece bıkmadan usanmadan bekleyen bir ana... Bir anadan başka zaten kim bekler ki bir insanı bunca yıl umutla? Oğlundan kalan elbiseleri koklayarak kim uyur ki 31 yıl boyunca her gece? Uyku dediysem, o da lafın gelişi bölük pörçük, kâbuslarla geçen upuzun geceler sadece...
* * * * *
“Berfo Ana kaybedilen oğlunu andı”!
Sadece Berfo Ana mı?
Elbette değil, kaybedilenlerin coğrafyası Türkiye’de!
Mesela kesin sayısı bilinmese de bine yakın “kayıp” olduğu tahmin ediliyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) raporları gösteriyor ki, 1992-1996 gözaltında kayıpların en yoğun yaşandığı yıllar. Öyle ki, 1994’te 328, 1995’te 220, 1996’da 194 “kayıp” olayı yaşandı.
İHD’nin “Toplu Mezar Rapor”u da durumun vahametini ortaya koyuyor. Türkiye’nin dağı taşı, zorla kaybedilenlerin mezarlarıyla dolu. Dolayısıyla “zorla kaybedilen”lerin rakamları da her geçen gün artıyor, yeni isimler katılıyor aralarına.
İHD’nin tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkâri’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazeleri bulundu.
* * * * *
Özetle her gün 30 Ağustos Türkiye’de…
Evet 30 Ağustos… Ama “Zafer Bayramı” değil sözünü ettiğim!
Zikrettiğim 30 Ağustos, Uluslararası Kayıplar Günü.
Bine yakın insanın kaybedildiği Türkiye için önemli bir tarih bu gün.
Hem de 15 yıldır Cumartesi Anneleri kaybedilen çocuklarını, eşlerini, anne-babalarını arıyorken…
Kaybedilenler… Onlar hakkında “Dünyada Toplu Mezarlar ve Hakikât Komisyonları”na ilişkin olarak ‘Yeni Özgür Politika’ gazetesinde çıkan yazı dizisinde şunları diyor Ali Ongan:[3]
“Ölüler konuşamaz. Başlarından neler geçtiğini anlatamazlar. Birilerinin çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldürüldüklerini, ne tür bir cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler. Çoğunlukla alelacele kazılmış, isimsiz bir çukura yığılır cesetleri. Yargısız masum sivilleri öldürenler, suç işlediklerini ve birer katil olduklarını bilme telaşıyla bir gece vakti cesetlerin üzerini örterler. Kimi zaman dozerlerle açılmış bir çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi. Kimi zaman bir asit kuyusuna atarlar; kimi zaman bir karakol bahçesine gömülürler kimi zaman da ayaklara bağlanan ağır taşlarla bir nehire atılırlar. Sonra mevsimler gelir geçer, o mezarların üstünde otlar biter. Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla... Ama ölüler bir yere gitmezler, yattıkları yerde yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler. Katiller evet katiller ise, ölülerden korkarlar yaşayanlardan korktukları kadar…”
30 Ağustos’un ‘Uluslararası Kayıplar Günü’ olduğunu ve Ali Ongan’ın uyarılarını unutmayın!
* * * * *
“Kayıplar”dan değil; kaybedilenlerden söz ediyorum…
Kaybedilme olgusu ağırlıklı olarak ‘90’lı yılların başında yakıcılığını hissettirdi ve çok hızlı bir şekilde kayıpların sayısında artışlar yaşandı. Türkiyeli insan hakları savunucuları da gelişmelerle ilgili kamuoyunun ve hükümet yetkililerinin dikkatlerini konuya çekmeye başladılar. İnsan Hakları Derneği ilk olarak 18 Aralık 1992’de “Kayıplar Bulunsun” sloganı ile bir kampanya başlattı. İHD kampanyasını bir basın açıklaması yaparak başlattı. İHD’nin basın açıklaması şöyleydi:
“KAYIPLAR BULUNSUN
Cuma, 18 Aralık 1992
Demokratik toplumlarda devlet tarafından bir insanın gözaltında “kaybedilmesi”ne rastlanmaz. Son bir buçuk yılda, Türkiye’de insan hakları ihlâllerine tipik olaylar eklendi.
Gözaltında kayıplar.
12 Eylül öncesinde Fehmi Gökçek, Ali Uygur ve Ali Kayahan; 12 Eylül döneminde Nurettin Yedigül, Hayrettin Eren, Maksut Tepeli, Hüseyin Morsümbül, Mahmut Kaya ve Mustafa Taş bilinen kayıplardı.
1991 yılından bugüne gözaltında kaybedilenlerin sayısı 16’ya ulaştı.
9 Mart 1991’de Yusuf Erişti, 27 Ekim 1991’de Hüseyin Toraman, 4 Mayıs 1992’de Soner Gül, 4 Mayıs 1992’de Hüsamettin Yaman, 20 Temmuz 1992’de Hasan Gülünay, 6 Ekim 1992’de Ayhan Efeoğlu, 9 Ekim 1992’de Tuğrul Özbek “kaybedildi.” Güneydoğu’da, 1992 yılı içerisinde Hisni Özer, İbrahim Gündem, Mahmut Ertak, Şahmuz Aydın, Şükrü Yılmaz, Süleyman Balıcı, Ahmet Balıcı, Ahmet Akman, Nezir Acar “kaybedildi.”
Sonrasında “Kirli Savaş”ın gayrı nizami yıkım ve vahşeti…
Örneğin Enes Ata 7 yaşındaydı. Diyarbakır’da 2006 senesinin mart ayında evinden 300 metre uzakta oturan teyzesine gitmek için çıktı, bir daha dönmedi. Bir gösterinin ortasında kalmıştı. Plastik mermiyle göğsünden vuruldu. Çok küçüktü, dayanamadı ve öldü. Öldürüldü.
Ramazan Dağ yaşasaydı 35 yaşında genç bir adam olacaktı. Ancak 1988 yılında Hakkâri’de ‘dur ihtarına uymadığı’ gerekçesiyle vuruldu. Öldüğünde 13 yaşındaydı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ramazan’dan bu yana İnsan Hakları Derneği’ne göre 382, çocuk ölümlerine karşı kurulan ‘Bir Göz de Sen Ol’ hareketine göre ise 376 çocuk öldürüldü. Kimisi kurşunla kimisi mayına basarak kimisi panzerlerin altında kalarak.
Bazıları çocuk değil neredeyse bebekti. Mesela Rujiyan İdem. Ailesi boşaltıldıktan sonra tekrar yerleşime açılan köylerine yerleşti. Rujiyan abisiyle beraber oynarken buldukları bir el bombasının patlaması sonucu öldü. Sadece 4 yaşındaydı.
Abide Ekin, Şırnak’ın Ormaniçi Köyü’ndeki bir çatışmada bombayla öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi yaşam hakkını ihlâl etmekten mahkûm etti. Abide 6 yaşındaydı.
Uğur Kaymaz 12 yaşındaydı, 2004 senesinde 13 kurşunla öldürüldü.
Ceylan Önkol, iki sene önce koyun otlatırken bir patlama sonucu 14 yaşında öldürüldü.
Yüzlerce çocuğun böyle bir hikâyesi var. 4 yaşında 8 yaşında, 10 yaşında. Patlayarak, plastik ya da gerçek mermilerle vurularak öldürülen yüzlerce çocuk cesetlerini sırtımıza yüklemiş, bir cevap bekliyor.
Bunlar da “faili (belli) meçhul” denilen kaybedilenlerdi…
* * * * *
Devam edelim: İHD raporları gözaltında kayıp vakalarında 1992-1996 döneminin yoğunluk kazandığını ortaya koymaktadır. Aynı dönem silahlı çatışmalarda, faili meçhul siyasal cinayetlerde ve zorla yerinde etme uygulamalarında da yoğunluğun gözlendiği dönem olmaktadır. Söz gelimi İHD bilançolarında, 1994 yılında 328, 1995’te 220, 1996’da 194 kayıp savı yer almaktadır. Bu sav, 1997’de 66, 1998’de 29, 1999’da da 36 olarak yer almaktadır.
Kayıp bilançoları sayılar bakımından kesinlik taşımayan bilançolardır. Söz gelimi 2003’te İHD’nin yayınladığı “Kayıpları unutmadık” kitabında 834 sayısı verilmektedir. Bu konuda bazen 530 sayısı da telaffuz edilmektedir. Bu çelişkili durum özellikle OHAL bölgesindeki çatışmalı ortamda yaşanan yaşam hakkı ihlâllerinin çeşitliliği ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesinden kaynaklanmaktadır.
Söz gelimi İHD’nin ‘Toplu Mezar Raporu’nda tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkari’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazelerinin bulunduğu rapor edilmektedir.
İHD aynı raporda ortaya çıkan toplu mezarların açılması sonucu 26 mezarda 171 kişinin cesedine ulaşıldığı bilgisine de yer vermektedir.[4]
Sadece bir örnek haber aktaralım: İHD Amed (Diyarbakır) Şube Sekreteri Raci Bilici, 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişiye ait cenaze bulunduğunu söyledi!
Böylesi bir vahşetin orta yerinde Cumartesi Anneleri ölülerini arıyor. İnanılır gibi değil ama devlete Mutki’deki gibi toplu mezarları nasıl kazması gerektiğini de öğretiyor: Birleşmiş Milletler Otopsi Protokolü’ne uyulması, ilkel yöntemlerin bırakılması, toplu mezarların antropolog, arkeolog ve adli tıp uzmanları nezaretinde açılması talepler arasında. Aileler devlet sırrı ve zamanaşımının ileri sürülmesini engelleyecek yasal değişiklikler ve bu cinayetlere ilişkin devlet sırlarının açıklanmasını da talep ediyor. Bunun yanı sıra gözaltında kaybedilenlerin kimlik tespitine yarar genetik bilgilerin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir merkez oluşturulması ve bu merkezin verilerinin resmî olarak kabul edilmesi de talepler listesinde. Yani aslında yapılması gerekeni istiyorlar.
Öyle bir memleket ki burası, yakınları gözaltında öldürülenler, devlete çocuklarını, kardeşlerini nasıl kazarak bulması gerektiğini anlatıyorlar…
* * * * *
Tam da bu tabloda Cumartesi Anneleri hepimize, herkese öğretiyorlar/ hatırlatıyorlar…[5]
Dilek Kurban’ın, “Biz ‘Cumartesi Anneleri’ni ne çabuk unuttuk. Son yıllarda, Kürt açılımı ve Ergenekon davası nedeniyle faili meçhulleri, gözaltında kayıpları, devletin bölgede işlediği akıl almaz suçları, JİTEM’i daha önce hiç olmadığı kadar konuşurken, bütün bu meselelerin sembolü olan bu hareketi konuşmuyoruz. Oysa, yakınları devlet eliyle kaybedilen bu aileler, 1990’larda Kürtlere karşı işlenen hak ihlâlleriyle Ergenekon davası arasındaki bağı daha en başında gördüler,” diye betimlediği Onlar “27 Mayıs 1995 Cumartesi günü ilk kez Galatasaray Meydanı’nda toplanmışlardı. Sayıları 30’u aşmıyordu. Sonra her cumartesi günü saat 12’de meydanda toplanıp oturma eylemi gerçekleştirdiler. Sayıları arttıkça arttı.
98 yılının ağustos ayından başlayarak düzenli olarak polis saldırılarına uğradılar. Coplarla, biber gazlarıyla hırpalandılar. Gözaltına alınıp dayak yediler. 13 Mart 1999 günü her hafta tekrarlanan oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar.
Ancak 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da oturma eylemleri yeniden başladı. Cumartesi insanları olmasa kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmayacak. Ellerinde oğullarının- kızlarının çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkânında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar, kardeşler, evlatlar oturuyor Galatasaray Meydanı’nda. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar”dı…[6]
Aslında güçlü bir tarihsel geri planı var ‘Cumartesi Anneleri’nin… Mesela 1915’de, İstanbul’da sabah 04.00’te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındı. Ardından da, Haydarpaşa Garı’ında trenlere bindirilerek ülkenin başka bölgelerine gönderildiler. Sayıları 220 civarındaydı... Aralarında Zohrab, gibi Meclis-i Mebusan üyeleri vardı.
İçlerinden 81’i öldürüldü, 139 kişiden ise bir daha haber alınamadı. İstanbul tutuklamalarıyla başlayan süreçte Ermeni halkı kitleler hâlinde devlet güçlerinin elinde yok oldu.
Topraklarımızda İttihat ve Terakki döneminde başlayan, gözaltında insan kaybetme son bulmadı. Tersine, muhaliflere, farklı kimliklere mensup insanlara karşı bir devlet politikası hâline geldi.
Gözaltında kaybetme, 12 Eylül 1980 faşist askerî darbesi ile birlikte artarak devam ederken, 1990’lı yıllarda özellikle Kürt coğrafyasında hızlı bir tırmanış gösterdi.
Bu dönemde, gözaltına alındıktan sonra kaybedilen, Hasan Ocak’ın ardından Rıdvan Karakoç’un da işkence edilmiş bedenlerinin bulunması üzerine bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakını 1995’in 27 Mayıs’ında Galatasaray Meydanı’nda “Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle sessiz oturma eylemini başlattı.
Giderek gelenekselleşen ‘oturma eylemleri’ sonunda, bu grup ‘Cumartesi Anneleri’ adıyla anıldı. Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda gözaltında kayıpları kamuoyunun gündemine taşıdı.
İHD’ye gelen resmî başvuranların sayısı 543 olsa da, resmî olmayan kayıp sayısının ise; 1000’nin üzerinde olduğu biliniyordu.
Sadece 1994’de kayıp sayısı 229’a ulaşırken, Cumartesi Anneleri’nin ve insan hakları savunucularının mücadeleleri sonucu 1998’de bu sayı azalmaya başlandı.
Kürt illerinde Olağanüstü Hâl uygulanması yıllarca sürdü ve varlığı herkes tarafından bilinmesine rağmen resmî olarak inkâr edilen JİTEM gibi devlet içindeki örgütlenmeler özellikle bu yıllarda bölgede dehşet saçtı. Yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinde etkin rol oynadı.
Hukuk mücadelesinde ise; birçok sorunlarla karşılaşıldı. Suç duyuruları kayıp yakınlarının ya yüzlerine fırlatıldı ya da savcılığın tozlu raflarına terk edildi. Tanıkların ifadeleri ise kayda değer bulunmadı.
Kayıp yakınlarının, evlatlarının, sevdiklerinin kemiklerine ulaşma düşü ve umudu şimdiye dek İHD’ye başvurmamış ailelerin de başvurmalarını sağladı. Bu sayı 10 yıl önce 543 iken, yeni başvurularla 1.000’nin üzerine ulaştı.
Yeni bilgiler ve ifşaatlar gerçeklerin bir kısmını gün yüzüne çıkardı. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Atilla Kıyat, 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında failli meçhuller, gözaltında kayıplar “bir devlet politikasıydı” dedi. Bu itiraflar bile hükümetin tutumunu değiştirmedi.
Söz konusu tabloda Bandista’nın ‘Benim Annem Cumartesi’ şarkısında kayıp oğulların, kızların analarına seslendikleri gibi “Kör kuyularda bul beni/ Bul beni bir sahilde/ Çıplak bir işkence gemisinde elektrikle ayık bir kışlada kayıp/ Anne, bir sokak başında/ İsimsiz yüzsüz bir kimsesiz mezarında/ Kaybedenler kaybetti yazan mezar taşının altında bul beni” diye sesleniyordu belki de Berfo Ana’nın ‘biricik kuzusu’ Cemil Kırbayır... Cemil böyle seslenir de anasına, Berfo Ana aramaz mıydı oğlunu?
İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine, 27 Mayıs 1995’ten bugüne kadar Galatasaray Lisesi önünde yağmurda, karda, güneşin altında aynı saatte her Cumartesi buluşan anneler de arıyordu oğullarını, kızlarını... Sabah yeni uyanıp da çayı ocağa yeni koyduklarında, fırından yumurtalı ekmekleri yeni çıkardıklarında henüz kahvaltı sofrasına oturmamışken ‘bir sabah acılarını süpürmek için açtıklarında’ yıllardır tanısınlar diye badana bile sürmedikleri evlerinin kilitsiz kapılarını, belki gelirlerdi... Umutsuz yaşanmıyordu, annelerin ama en çok da cumartesi annelerinin umut etmekten başka çareleri yoktu... ‘Solgun bir halk çocukları ayaklanması’ sırasında ‘devlet dersinde öldürülen’ çocuklarını bir gün bulacaklardı... ‘Zorba Devlet Baba’nın karanlık dehlizlerinde kaybolan çocukları, ‘şefkatli’ annelerin aydınlık yüzleri bulacaktı... Elbet bir gün mutlaka şarkının sonunda da olduğu gibi “Anne biz geldik...” diyeceklerdi ve “Koyunlarında çiçekler içinde yeni bir ülke” getireceklerdi...[7]
* * * * *
Yerkürede olduğu üzere…
Hatırlayın Guatemala’da 36 yıllık iç savaşın toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
10 bin kişilik toplu mezarlarıyla Arjantin’in acılı kaderini Alen Gustavo’nun deyişiyle, “Plaza del Mayo anneleri değiştirdi”…
BM Mülteciler Yüksek Komiseryası (UNHCR), Kolombiya’nın merkezindeki bir mezarlıkta kimliği belirsiz 446 cesedin bulunduğunu açıkladı. Ekim 2002’de tespit edilen toplu mezarlar bir insan hakları ihlâli olmasından ziyade bir insanlık suçu olduğu ve suçluların derhâl yargılanması gerektiği kampanyalarda genişçe yer buldu.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiser Navi Pilay, gözaltında kayıplar olayına ilişkin olarak “uygulamanın kendisi o kadar sistematik ve yaygın ki insanlığa karşı işlenen suç derecesine ulaşmaktadır” açıklamasında bulundu…
Sri Lanka devletinin, Tamil halkının yaşadığı bölgelere yönelik 2 Ocak 2009’da başlattığı ve 25 Ocak 2009’da sona eren soykırım harekâtında, resmî rakamlara göre 12 bin kişi öldürüldü. Öldürülenlerin büyük bölümünü sivil halk oluştururken, bunların bilinmeyen yerlerde toplu mezarlara gömüldüğü BM yetkililerince açıklandı. Hâlâ toplu mezarların nerede olduğu açıklanmazken, soykırım operasyonları sonrasında yapılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşıldı…
Honduras’ta muhaliflerin toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
Şili’de de benzeri oldu…
Peru’da 1987 yılında yerlilere karşı gerçekleştirilen Putis katliamı aydınlatıldı. 123 sivilin gömüldüğü toplu mezarı açıldı…
İspanya’da 90 bin kişinin Franco döneminde (1939-1975) kaybedilmesinin ardından 2004’te başlatılan çalışmalar korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: Toplu mezarları açıldı…
Özetle hakikâtleri araştırma komisyonları gerçekleri ortaya çıkardı…
Kimsenin şüphesi olmasın: Bizde de böyle olacak!
Bundan dostun da, düşmanın da kuşkusu olmasın…
13 Ekim 2011 10:00:16, Ankara.
N O T L A R
[*]Newroz, Yıl:5, No:191, 27 Ekim 2011…
[1]A. Hicri İzgören, Verilmiş Sözdür, Avesta Yay., 2011.
[2]“Berfo Ana Oğlunu Andı”, Radikal, 10 Ekim 2011, s.16.
[3]Ali Ongan, “Dünyanın Utancı Toplu Mezarlar – 1”, http://www.facebook.com/note.php?note_id=202902043065129
[4]Hüsnü Öndül, “Türkiye’de Kaybedilme Olgusu”, Evrensel Pazar, 29 Mayıs 2011, s.12.
[5]Cumartesi Anneleri’nin eylemine katılan İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP’li Zafer Üskül, ailelerin acılarını paylaştığını, iktidarları döneminde insan hakları konusunda büyük aşama kaydettiklerini savundu. Ancak kendilerine verilen sözlerin hiçbirinin tutulmadığını söyleyen aileler, artık söz değil icraat bekliyor. Yıllardır sesini duyurmaya çalışan bir kayıp yakını, Hanım Tosun, “Söyledikleri hiçbir şeye inanmıyoruz. Bizi kimse ciddiye almıyor. Kimse sözünü tutmuyor. Biz bu sözleri çok duyduk. Ben yıllar önce Meclis’e de gittim. O zaman da siyasiler bize hep şunu söylüyorlardı: ‘Elbette yardımcı oluruz, bu konuda duyarlıyız, acınızı biliyoruz, paylaşıyoruz.’ Ama biz o görüşmelerden döndükten sonra, o siyasilerin hiçbiri bu konuda kılını kıpırdatmıyordu” dedi. (Sevgim Denizaltı, “Bu Sözleri Çok Duyduk”, Birgün, 22 Mayıs 2010, s.7.)
[6]Yıldırım Türker, “Neredesiniz?”, Radikal, 26 Aralık 2010, s.14.
[7]M. Utku Şentürk, “Benim Annem Cumartesi”, Radikal, 2 Temmuz 2011, s.35.
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
https://temeldemirer.blogspot.com/2012/04/kaybolmadilar-kaybedildiler.html
Türkiye’deki Ulusal Sorun
Bu içerik “Ulusal Sorunda Komünist Tutum” adlı kitaptan alınmıştır
Yaşadığımız topraklarda, devrimci demokrat akımların çoğunun çizgisine 1960’lı yıllardan beri damga vuran ortak sloganların başında «Bağımsız Türkiye!» gelir. Hala soldaki pek çok akımın benimsediği bir slogandır bu. Ama bazan «yarı bağımlılık» yahut «gizli işgal esprisi» gibi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin «aslında tam bağımsız olmadığı» anlamına gelen izahlarla açıklanmaya çalışılan bu sloganın ardındaki bakış açısının ifade ettiğinin aksine Türkiye’nin bir ulusal kurtuluş sorunu yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin mirasçısı ve devamı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nun da yoktu. Zaten Osmanlı devleti adı üzerinde bir imparatorluktu ve birinci emperyalist paylaşım savaşının asli taraflarından biriydi.
«İttifak devletleri» diye de anılan bu taraf savaşı kaybetti «Antant yahut İtilaf devletleri» diye anılan taraf kazandı. Osmanlı ile aynı tarafta yer alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tamamen parçalanıp dağıldı. Aynı tarafta yer alan Alman İmparatorluğu ise deniz aşırı sömürgelerinin tamamını ve devasa donanmasını kaybettiği halde Ekim Devrimi’nin savaşa son vermesiyle Avrupa karasındaki topraklarının sadece bir kısmını kaybetmiş olmakla kaldı.
Nazi Partisi tam da rakip emperyalistlerin (Versay Anlaşmasına dayanarak) Alman topraklarının batıdaki bir kısmında hak iddia etmesine karşı çıkarak yola çıktı. Bu gelişme Avrupa solunun bir kısmında da «Almanya’nın egemenlik haklarına bir saldırı» olarak yorumlanmıştı.
Böylece bu saptama emperyalist paylaşım kavgalarında şu ya da bu biçimde yer alan kimi küçük yahut büyük «ulusal devletlerin» de bir ulusal kurtuluş sorunu ve hakkı olacağı konusunda hala sürmekte olan istifhamlar yaratmıştır. Bunun yakın örneklerinden biri gerici BAAS diktatörlüğünün egemenliği altındaki Irak devletinin ABD emperyalizmi karşısında bir «ulusal kurtuluş hakkı» olduğu hakkındaki yaygın yaklaşımda kendini gösterdi. Benzer bir istifham Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanıp yıkılması hakkında da vardır ve hala sürmektedir.
Örneğin açık seçik emperyalist paylaşım savaşının epizodlarından biri olmaktan başka bir anlamı olmayan Çanakkale Savaşı resmi ve hakim ideolojide emperyalist paylaşım savaşının bir muharebesi olarak değil adeta bir «ulusal kurtuluş efsanesi» olarak tarif edilip sunulur. Osmanlı devleti sanki emperyalist orduların işgaline uğramış gibi yorumlanır. Solda Çanakkale hakkında açıkça böyle şoven bir savunu o kadar yaygın olmasa da, bundan esasen çok farklı olmayan «Kurtuluş Savaşı» hakkında böyle bir kavrayış ve istifhamlar daha yaygındır.
Doğrusu birinci emperyalist paylaşım savaşının bir devamı olduğu açık olan bu sürecin «meşru bir ulusal kurtuluş mücadelesi» olarak anılması solun büyük kesiminde açık ya da örtük biçimde paylaşılmaktadır. Oysa öyle olmadığı bir yana bir de yenik düşen (ve Batıda zaten öteden beri Türkiye olarak anılan) Osmanlı İmparatorluğunun artığı ve mirasçısı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kuzey Kürdistan, Batı Ermenistan’ın bir kısmı ve Pontus’u ilhak ederek kurulması da bir tür ulusal kurtuluş süreci olarak anılır. Şovenizmin sol hareket saflarına sızmasını sağlayan ve sosyal şovenizmin üzerinde yükseldiği belli başlı dayanaklardan biri bu süreçle ilgilidir.
Türkiye’nin Bir Ulusal Kurtuluş Sorunu Yoktur.
Türkiye Cumhuriyeti devleti elbette emperyalizme bağımlı, ama ayrı bir ulusal burjuva diktatörlüğüdür. Bu itibarla bu topraklarda komünistler açısından tek ulusal sorun Kürtlerin kendi kaderini tayin etme sorunu olarak somutlanmalı ve bu sorun öne çıkarılmalıdır.
Bunun dışında Lazlar, Abhazlar, Gürcüler, Çerkesler vb. açısından bir ulusal sorun tarif edilemez. Bunlar esas itibariyle ana vatan toprağından şu ya da bu nedenle kopmuş mülteci azınlık topluluklarıdır ve onlar bakımından asıl ulusal sorun kendi anavatanlarına dair ve orada yürütülmesi gereken bir mücadelenin konusu olmalıdır.
Bunlardan ayrı olmakla birlikte örneğin Misakı Milli sınırları içinde kalan Ermeniler bakımından da bir ulusal sorun tarif etmek en azından yakın geçmiş ve günümüz koşullarında bahis konusu değildir. Zira Ermenilerin Batıda yaşayan kesiminin çoğunluğu büyük bir kırımdan geçmiş olmanın yanısıra, sürgün ve/veya gönüllü hicret sonucunda ana vatanlarını terk ederek ya halihazır Ermenistan’a daha çoğu ise kimi Avrupa ülkelerine, Kanada yahut Avustralya’ya vb. göçmüş ve orada bir diaspora haline gelmiştir. Geri kalanların bir azınlık olarak mütalaa edilmesi yanlış olmaz. Bir «Batı Ermenistan ulusal kurtuluş hareketi» ortaya çıkana kadar da böyle yaklaşılmalıdır.
Keza Pontuslular için de aynı ölçülerle yaklaşmak gerekir. Bu bakımdan Misakı Milli dahilinde Ermeni ve Rum ulusal sorunları yoktur. Bunlar azınlık hakları çerçevesinde demokratik hareketlerin konusu olur.
«Bağımsız Türkiye» Şiarı Yersiz ve Temelsizdir
Bu şartlarda solun önemli bir kesiminin benimsediği ve 60’yıllardan beri benimsenen «Bağımsız Türkiye» şiarında somutlanan siyasal tutum hem emperyalizm çağının ve finans kapital egemenliğinin yanlış kavranışını; mekanik evrimci bir tarih anlayışından kaynaklanan bir aşamalı devrim/sosyalizm stratejisini ifade eder; hem de güncel durumda somut bir ulusal sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu»nun üzerini bilinçli/bilinçsiz örten, geriye atan bir siyasal tutumu ifade eder.
Buna karşılık komünist devrimciler bakımından bağımsız Türkiye şiarının yanısıra bütününden ayrılmış ve sadece kuzey parçasını ifade eden bir «Bağımsız Kürdistan» yaklaşımı da sakattır. Zira bahis konusu olması gereken ulusal kurtuluş mücadelesi ancak bağımsız birleşik bir Kürdistan biçiminde somutlanan bir siyasal mücadele olabilir. Böyle bir perspektifin meşruluğu kayıtsız şartsız kabul edilip desteklenebilir, desteklenmelidir. Ama komünist devrimcilerin asıl kendilerine özgü yaklaşımı daima ve her iki tutuma karşı «Özgür Kürdistan-Özgür Türkiye» hedefinin bağımsız sovyet cumhuriyetlerinin birliği olarak somutlayıp, savunmak olmalıdır.
Komünistler ulusların kendi kaderini tayin hakkının pasif taraftarları değillerdir; bu hakkı ezilen ulusların ayrı devlet kurma hakkı olarak algılarlar. Ezen ulus içinde şovenizme ve ezen ulus milliyetçiliğine karşı ideolojik mücadeleyle yetinmeyip, bu mücadeleyi burjuva diktatörlüğünün parçalanması için mücadeleye bağlarlar. Ezilen ulus içinde de ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlayan ve hedeflenen devletin bir sovyet cumhuriyeti olması yönündeki mücadeleleri kışkırtır ve bu mücadeleye önderlik etmek için savaşırlar.
Bu nedenle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını içtenlikle savunan birçoklarının yaptığı gibi, Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkının kullanılmasını «demokratik koşullarda birlikte yaşama, federasyon veya ayrı devlet kurma» gibi seçenekler olarak sunmak komünistlerin tutumu olamaz. Bu seçenekli tutum son tahlilde ulusal kurtuluş mücadelesinin önüne dikilecek bir barikat olur. Nitekim hali hazırda Güney Kürdistan’daki federe devlet de (bu perspektiften kopuk bir olgu olduğu müddetçe) esasen «bağımsız birleşik Kürdistan» mücadelesi yolunda aşılması gereken bir engel teşkil eder.
Komünistler Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkının savunusunun her zaman Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkı olarak anlaşılması gereğini vurgulayarak öne çıkarırlar. Hiçbir zaman Kürtlerin bir burjuva diktatörlüğü altında Türklerle ya da başkalarıyla birlikte yaşamalarından yana oldukları anlamına gelecek bir tutum sergilemezler.
Bu bakış açısıyla, Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi konusunda komünistler, insan hakları dağıtıcısı, yahut edilgen bir hakem konumunda değillerdir. Kürtlerin kendi kaderini tayin etmelerinin nasıl ve hangi yoldan mümkün olduğu konusunda komünistlerin tutumu belirsiz ve muğlak olamaz.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı konusunda komünistleri burjuva ve küçük burjuva siyasetlerinden ayırt eden bu tutum sadece bu mücadelenin siyasal hedefi bakımından bir farkı ifade etmekle kalmamalı, mücadele yöntemleri ve mücadelenin toplumsal zemini bakımından bir farklılığı da ortaya koymalıdır. Yani hem mücadele yöntemi bakımından serhildan yani ayaklanma vurgusu önemlidir hem de Özgür Kürdistan hedefi bağımsızlıktan öte bir hedeftir. Sovyet cumhuriyetlerinin özgür birliği hedefine bağlanmalıdır.
Hem Ezen Ulusun Komünistleri
Hem de Ezilen Ulusun Komünistleri
Aynı Enternasyonalist Tutumu Savunmalıdır
Komünist devrimciler Lenin’in komünist bir dünya partisinin olmadığı koşullarda, Komünist Enternasyonal öncesinde söylediği «ezen ulusun devrimcileri ayrılıktan yana; ezilen ulusunkiler birlikten yana tutum almalıdır» biçimindeki sözlerine açıklık getirmekle de yükümlüdürler.
Bu anlamda hem Türkiyeli komünistler hem de Kürdistanlı komünistler, Türklerle Kürtlerin bir burjuva diktatörlüğü altında birlikte yaşamaya mecbur bırakılmalarına karşı ortak bir tutumu paylaşmalıdır. Yani ayrılıktan yana ortak bir tutum sergilenmelidir.
Ama aynı zamanda da Türkiyeli ve Kürdistanlı komünistler Türklerle Kürtlerin bir sovyet cumhuriyetleri birliği altında birlikte yaşamaları hedefini hiçbir ikircime düşmeden bir ağızdan savunmalıdırlar. Bunun somut anlamı her iki tarafta da T.C. devletinin parçalanması hedefinin olmasıdır.
Şovenlerin dediği gibi bu Kürtlerin ayrılması ve T.C.nin parçalanmasını içerse de bundan ibaret değildir. Zira bir sovyet cumhuriyetleri birliği çatısı altında birleşme yönünde ortak ve tek bir siyaseti ifade eder. Doğrusu aynı tutumu dünyanın herhangi bir başka köşesinde bulunan ve aynı referanslara aynı amaç ve ilkelere bağlı olan komünistlerin de hep bir ağızdan savunmaları gerekir.
Komünistlerin proletarya enternasyonalizmi kavrayışı açısından bu tutum demokratik merkeziyetçi bir dünya partisinin disiplininin gereğidir. Bu disipline bağlı komünistlerin hepsinin böyle bir merkezi çizginin benimsemesini gerektirir.
Zaten eğer bahis konusu olan bir komünist enternasyonal olsaydı bu enternasyonalin Türkiye ve Kürdistan seksiyonları enternasyonalin tek ve ortak tutumunu birlikte savunmakla yükümlü olurdu. Bu tutum başka ülkelerin komünistleri için de geçerli olurdu.
Bu tutum bir yanda komünistleri Türk milliyetçiliğinden ve sosyal şoven politikalardan ayırt eder. Öte yandan da komünistlerin Kürt ulusal devrimciliğinden ve bunun kuyrukçuluğunu yapan siyasetlerden ayırt edilmesini sağlar.
Komünist devrimcilerin bu bakış açısı, aynı zamanda Kürt ve Türk devrimcilerinin örgütlenmesine ilişkin tutumlarına da yansır, yansımalıdır.
Bu çerçevede yaşadığımız topraklarda hangi temelde olduğu belirtik olmayan ortak-ayrı örgütlenme; yahut kimin kime tabi olacağının belirsiz olduğu «seksiyon örgütlenmesi» gibi türlü muğlaklıklar yaygındır. Komünistler sadece Kürtlerle Türklerin değil, tüm ulusların devrimcilerinin aynı amaç ve ilkeler için savaşan tek bir örgüt (bir komünist dünya partisi) çatısı altında demokratik merkeziyetçi bir tarzda birlikte örgütlenmesini savunurlar. Ama bu teke tek ilişkileri anlatmaz aynı uluslararası örgütlenme içinde buluşmayı da anlatır. Bu bakış açısıyla, hem Türkiyeli komünistlerin hem de Kürdistanlı komünistlerin örgütlerinin böyle bir enternasyonalin seksiyonları olmaları gereği öne çıkarılmalıdır.
Bu aynı zamanda nicel durumlarından, güç ve önemlerinden bağımsız olarak her iki coğrafyadaki komünistlerin eşit koşullarda bir arada bulunacağı ve kendi aralarında ulusal temele dayalı bir hiyerarşik ilişkide olmadıkları (bir tür ağabey-kardeş parti ilişkisinden açıkça farklı) bir örgüte işaret eder. Bu örgütün niteliği her zaman ve her koşulda enternasyonal olmak zorundadır.
Bir dünya partisinin mevcut olmadığı ve dünyadaki tüm siyasal gelişmelerin bir ölçüde bu eksiklik tarafından belirlendiği koşullarda, elbette hem Türkiyeli hem Kürdistanlı komünistlerin ödevi, tüm dünyadaki komünistleri için olduğu gibi, Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna damga vuran çizgide bir dünya partisinin yaratılması yolunda birlikte mücadele etmektir.
Enternasyonal kavramı komünistler için bir fetişi, yahut mükemmeliyetçi bir ütopyayı değil, somut bir mücadele aracını tarif eder. Bir enternasyonali ancak dört başı mamur komünist örgütlerin biraraya gelmesiyle kurulacak bir federasyon gibi görenlerle, leninist bir dünya partisini yukarıdan aşağı inşa etmeyi ödev sayan komünistler arasında fark vardır. Birincilerin bu hedefe varması mümkün değildir.
Bu fark, şu noktada somutlaşır: iki ayrı ulustan komünistlerin bir çatı altında birleşmeleri, ileride kurulacak bir enternasyonale ertelenemez. Bir enternasyonalin mevcut olmayışını bahane ederek eşit bileşenler arasında bir ilişki çerçevesinde şekillenmelidir[2]
Böyle bir ortak çatı en mütevazi olduğu aşamada da en gelişkin olduğu halde benimseyeceği esaslara uygun olmalıdır. Bu ortak çatı, şu ya da bu ulusal örgütün çatısı da olamaz. Bu bakımdan iki ayrı ülkedeki komünistlerin eşit unsurlar olarak bir uluslarüstü çatı altında buluşması her zaman ve ertelenmeksizin sağlanabilir. Bunun yolu da derhal, her iki örgütten ayrı ve enternasyonal nitelikte bir üst örgütün (örneğin eşit bileşenlerden oluşan bir uluslararası komitenin) altında birleşmek olmalıdır.
Bununla birlikte bu biçimde birleşecek örgütlenmeler ulus temelinde tanımlanmış örgütler olamaz. Komünist yani proleter enternasyonalizmine sadık örgütler olmalıdır.
Komünist devrimci örgütler ulus özelliklerine göre değil somut coğrafi mücadele alanına ve somut bir devlete karşı mücadele temelinde kurulmalıdır. Ayrı örgütlenmelerin maddi temeli, mücadelenin biçimsel zemini, temposu yöntem ve araçları bakımından saptanmalıdır.
Öte yandan bu yaklaşımın Kürdistan’ın özgül ve karmaşık gerçekliğine uygun bir biçimde ele alınması gerekir. Aynı saptamayı bir bahane olarak kullananlar Kürdistan’ın her parçasında ayrı ayrı partiler kurmak şeklinde algılama eğilimindedir. Bu takdirde de taktik gereklilikler uyarınca her parçadaki «Kürt partileri» ezen ulus örgütleri ve o parçadaki başka Kürt örgütleriyle farklı öncelik ve ölçülere göre ilişkilenmeye yönelebilir. Oradaki ezen ulus devletine karşı her birinin farklı bir mücadele çizgisi benimsemesi makul ve kaçınılmaz hale gelir. Makul gibi görünen bu tutumun sonucu tek bir siyasi hedef için mücadele eden bir örgüt hedefinin ufuktan kaybolması olur.
Aksine aynı gerçeklikten hareketle somutlamak gerekirse dört parçadaki örgütlerin tek bir federasyon gibi örgütlenmesi seçeneği daima vardır. Bu yönde dünya tarihinden örnekler de eksik değildir.
Öte yandan Türkiyeli komünistler elbette öncelikle T.C. devletine karşı ve bu çerçevede bir mücadele yürütmekle yükümlüdür. Keza bu Irak’taki, Suriye’deki ve İran’daki komünist partiler için de geçerlidir. Buna karşılık Kürdistan komünistleri Kürdistan’ın ulusal kurtuluşu için hem T.C. devletiyle hem Suriye’deki BAAS diktatörlüğü ile, hem Irak’taki federal cumhuriyetle hem de İran’daki gerici Şii cumhuriyetiyle mücadele etmekle yükümlüdür. Sadece bu durum bile Kürdistan komünistleriyle söz konusu ülkelerdeki komünistlerin ayrı örgütlenmeleri için yeterli bir gerekçedir.
Her halükarda bu mücadelede Kürdistanlı komünistlerin örgütsel birliği şarttır. Kürdistan komünistleri Türkiyeli, İranlı Suriyeli ve Iraklı komünistlerle enternasyonal bir örgütsel birlik içinde olmalı, diğer ezen ulus devletlerine karşı mücadele eden devrimci akımlarla da ittifak ilişkisi içine girmenin yollarını aramalıdır.
Enternasyonalizm
Önce Kendi Ülkesindeki Devrimin
Sorumluluğunu Kuşanmayı Gerektirir
Enternasyonalizm konusu vaktiyle sosyalizm hakkında olduğu gibi, oldum olası adeta hoş bir ütopya olarak algılanır. Bu itibarla daima romantik bir yorumu yaygın kabul görmüştür. Böylece enternasyonalizm konusu sık sık ve yaygın olarak somut bir örgütlenme fikrinden koparılarak ele alınır oldu.
Her ne kadar Komünistler Birliği ve Birinci Enternasyonal tartışmasız biçimde somut ve merkeziyetçi bir örgüt yapısının üzerinde yükselmiş olsa da bunu takip eden ve uzun yıllar hüküm süren İkinci Enternasyonal başka bir «enternasyonal» algısının yaygınlaşmasına hizmet etti.
Doğrusu İkinci Enternasyonal esas itibariyle bağlı olduğunu beyan eden ve öyle kabul edilen sendikal ve siyasal örgütlerin az çok peryodik biçimde toplanan kongre/konferanslarına indirgenebilecek olan bir yapıya sahipti. Merkeziyetçi bir yapısı ve merkezi bir disiplinle bunu sağlayacak olan yaptırımları yoktu. Nitekim Rusya’da ayrı örgütler halinde iş gören Menşeviklerle Bolşevikler bu çatı altında buluşuyorlardı.
Bu nedenle İkinci Enternasyonal somut bir uluslararası örgütten ziyade az çok peryodik biçimde toplanan ve farklı nitelikteki örgütlerin (sendikal, politik, reformist devrimci vb.) uluslararası toplantılarıyla anılır oldu.
Daha sonra gecikerek de olsa kurulan ve pek çabuk yozlaşıp büsbütün tasfiye edilen Komünist Enternasyonal demokratik merkeziyetçi bir dünya partisi yapısına sahipti. Ama bu dünya partisinin bu niteliğiyle sürekliliği sağlanamadı.
Bu boşluğu doldurmak üzere icat edilen ve İkinci Enternasyonal’in karikatürü bile olmayan ve adı üzerinde bir bilgi alış verişi merkezi olarak tasarlanan Kominform da kısa zamanda işlevsiz varlığına son verdi. Bu taklit «enternasyonalizmin» akıbeti olacağına vardı: SBKP’ye bağlı ve SSCB’nin dış politikasının çıkar ve ihtiyaçlarına tabi bir ilişki enternasyonalizmin yerini aldı. Bu da ÇKP’nin yeni bir odak haline gelmesiyle son bulmuş oldu.
Ama dünya devriminin dinamikleri durmaksızın bir enternasyonal ihtiyacını dayatıyordu. 60’lı 70’li yıllarda bu ihtiyaç -haklı olarak- Che Guevara’nın girişimleriyle yeni bir tür enternasyonalizm kavrayışına yer açtı. Ama kimi somut girişimlere rağmen bu dalgadan da bir dünya partisi olan bir enternasyonal çıkmadı. Bunun yerine enternasyonalist devrimcilerin devrim ateşinin harlandığı ülkelere göçerek orada «enternasyonalist devrimcilik» yapması rağbet ve itibar gören bir tür «enternasyonalizm» oldu.
Bu romantik ve büyük ölçüde bireysel ve keyfi tercihlerle şekillenen anlayışın odaklarından biri bir dönem boyunca Filistin oldu. Ama Filistin bu tür «enternasyonalistlerin» bir idman üssü olarak kaldı. Bir süre varlık gösterdikten sonra «zamanın ruhuna koşut olarak gerici ve şeriatçı «islam enternasyonalizmine» ev sahipliği yapar oldu. Filistin’deki kimi devrimci bazan marksizmden esinlenen akımların yerini de gerici/şeriatçı bir Hamas aldı. Filistin kurtuluş hareketi etrafında gelişen hareketin yerini de yakın zamanda kah IŞİD, kah İhvan (Müslüman Kardeşler) gibi gerici hareketler kah İran merkezli başka bir gerici mezhebin uluslararası faaliyetleri doldurdu.
Rojava Deneyiminin Gösterdikleri
Ama dünya dinamiklerinin baskısı enternasyonal arayışını körükledikçe bunu ikame edecek eğilimlerin peş peşe zuhur etmesi sona ermedi. En son «Rojava Devrimi» vesilesiyle epeyidir unutulmuş bir başka «enternasyonalizm» türü tekrar itibar görmeye başladı.
Bu sefer enternasyonalizm adına «Rojava’da enternasyonalist devrimcilik yapma» eğilimi Avrupa ve dünyanın başka yerlerinden «enternasyonalist dürtüleri olan» devrimciler arasında rağbet görmeye başladı. Bu eğilim en çok yaşadığımız topraklarda karşılık gördü. Dünyanın değişik köşelerinden bireysel (bazan da az çok örgütlü kolektif) katkı ve katılımlarla da bilfiil desteklenen bir gelişme kendini gösterdi. Bu tabir caizse «Rojava enternasyonalizmi»nin ömrü (hala sürmekte olan mücadeleye ve direnişe rağmen) uzun olmadı.
Ama (Batı Kürdistan demek olan) «Rojava» vurgusunun da ömrü uzun olmadı. ABD emperyalizminin Rusya ve Suriye’deki gerici BAAS diktatörlüğüyle de az çok mutabakat içinde girişimleriyle Rojava birden bire «Kuzey ve Doğu Suriye» oldu. Bu arada kurucu kantonlarından birini de (Afrin’i) terk etmiş oldu. Fiilen T.C.’nin açık veya örtük işgali altında da olsa Afrin’in tekrar Şam’ın tam egemenliği altına girmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Tabii eğer birleşik bir Kürdistan’ın kurucu parçası olamadığı takdirde.
Hiç kuşkusuz gayet halisane ve meşru enternasyonalist duygularla şekillenen «Rojava devrimine destek» eğiliminin ve bu doğrultudaki somut girişimlerin ne yazık ki bir dünya partisi komutasında gerçek proleter enternasyonalizmine yaklaşması mümkün değildir. Zira baştan yanlış iliklenen düğmeler gibi gelişmiş ve gelişmektedir bu eğilimin tetiklediği yönelim.
Bu durumun temel nedeni de Leninist proleter enternasyonalizmiyle ve bunun somut ifadesi olan Komünist Enternasyonal ile ilişkisi olmayan ve asla o doruğa erişmesi mümkün olmayan bir yönelim olmasıdır.
Bu tutum ve yönelim bir başka yanlış kavrayışın bir türevidir: «her devrimci önce kendi yaşadığı topraklardaki devrimin zaferinden sorumludur.»
Özünde doğru bir kalkış noktası olan bu yaklaşım kılavuzsuz yahut yanlış kılavuzla girişilen bir serencamın yolunu döşer. Bu yönelimin vardığı noktalardan biri her devrimci kendi ülkesindeki devrim için uğraşır ve daha sonra «kendi devrimlerini yapmış başka ülkelerle» birleşerek enternasyonalist ilişkiler geliştirir biçimindedir.
Bu açıktır ki federalist bir anlayıştır ve merkeziyetçi bir dünya partisi önderliğinde gelişen bir devrim ve sosyalizm hedefiyle buluşması mümkün değildir. Nitekim bütün tarihsel deneyim böyle olduğuna tanıklık eder.
Doğrusu «Rojava Devrimi» ile tetiklenen yanlış enternasyonalizm anlayışı tastamam bu yaklaşımın bir türevidir. Kendi ülkesinde devrim olasılığının zayıf ve uzakta olduğu kanaatine varan pek çok samimi devrimci başarılı olma ihtimali görece yüksek görünen ve/veya «enternasyonalist dayanışmaya» ihtiyaç duyan odaklara heves ve cesaretle yönelme eğilimine kolaylıkla kapılabilir. Oysa bu halisane yaklaşımın kusuru dünya devrimi kavrayışından yoksunluğu anlatır.
Bu yoksunluğun bir örneği de uzun zaman Türkiye solunda hakim olan «birleşik devrim» anlayışında görülür. Uzun zaman boyunca Türkiye solunun neredeyse tamamı Kürdistan sorununu Türkiye merkezli bir devrime tabi olarak ele aldı. Oysa bu bağlamda söz konusu olan olsa olsa Kuzey Kürdistan’ın kaderinin Türkiye devriminin kaderine tabi olmasıydı. Bu yaklaşımla diğer parçaların da oralardaki devrime tabi olması fikri haliyle ortaya çıkar. Bu bakımdan Kürdistan devrimi de ortadan kalkmış olur.
Nitekim uzun süre böyle olmuştur. 70’li yıllardan itibaren Kuzeyli Kürt örgütlerinin ayrılmaya başlaması ve Başur Kürdistan’da 1991 dönemecinden itibaren baş gösteren gelişmelerin yanısıra PKK’nin 1984 çıkışıyla birlikte Kuzey Kürdistan’daki akımların Türkiyeli örgütlere tabi olması hayal oldu. Ama tersine bir eğilim baş gösterdi bu sefer Türkiyeli siyasetlerin Kuzey Kürdistan’daki harekete tabi olarak (hiç değilse bu alandaki gelişmelerin basıncıyla) şekillendiği bir süreç baş gösterdi.
Özellikle Rojava’nın yani Batı Kürdistan’ın «Kuzey ve Doğu Suriye» olarak anılmaya başlamasına koşut olarak bu birleşik devrim perspektifi özünü kaybetmeden biçimsel bir değişime uğradı. Bu sefer birleşik devrim fikrinde ağırlık merkezi Kürdistan cephesine kaymış oldu.
Ama bu birleşik devrim ne Türkiye’de bir proleter devrim perspektifini ifade eder ne de Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi anlamına gelir. Bu çerçevede icat edilip kurulan Halkların Birleşik Devrim mücadelesi ve Halkların Birleşik Devrim Hareketiyle kastedilenin hangi devrim olduğu muğlaklaşmış durumdadır. Kesin olan şudur ki bu suretle asıl gündemden düşmüş olan bağımsız birleşik Kürdistan hedefidir.
Bu gelişmelerin ardındaki temel ve belirleyici etken komünist bir dünya partisinin mevcut olmadığı koşullarda bunu ikame etme yönündeki muhtelif iğreti az çok geçici ve yetersiz girişimlerden oluşudur. O bakımdan bugün gerek Türkiye ve Kürdistanlı komünistler gerekse de genel olarak Orta Doğu’daki komünistler bakımından öncelikli ve acil ödev bütün dünyayı kapsayan bir komünist enternasyonalin kurulmasını bekleme bahanesine sarılmadan kendi aralarında bir enternasyonal ve enternasyonalist örgütlenmeye hazırlanmak ve girişmektir.
Türkiye ve Kürdistanlı Komünistlerin
Şimdiden Bir Enternasyonal Komite
Oluşturmalarının Gereği ve Koşulları Vardır
Kürdistan somutunda böyle bir ayrı örgütlenmenin maddi zemini mevcuttur. Kürdistanlı komünistler Kürt oldukları için değil, Kürdistan devrimine önderlik etmekle yükümlü oldukları için ayrı örgütlenmelidir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’deki komünist örgütlerle enternasyonal bir örgüt çatısı altında buluşmalıdır. Hangi ulusa mensup olursa olsun ve nerede mücadele ediyor olursa olsun, bütün komünistler, sorunu bu biçimde kavramak ve bu doğrultuda mücadele etmekle yükümlüdür.
Buna karşılık, komünist devrimciler öncelikli amaçları içinde bir komünist dünya partisi yaratma hedefi bulunmayan hiçbir örgütte yer almamalıdır. Ufukları ulusal sınırları aşmayan siyasal mücadelelere önderlik etmekle kendini sınırlayan örgütlerden, devrimci bir enternasyonali yaratma hedefiyle kopmalıdır.
Bu tutumun alternatifi ya sosyal-şovenizmin, yahut ulusal-devrimciliğin kuyruğuna takılmaktır. Şovenizm ezen ulus devletinin yani düşmanın ideolojisi olduğuna göre, elbette diğer alternatifle bir kefeye konamaz. Bununla birlikte bağımsız bir komünist siyasetin eksikliği koşullarında ve ulusal-devrimciliğin kuyruğunda şovenizme karşı mücadelenin işçi sınıfı eksenine oturması mümkün olmayacak, ulusal kurtuluş mücadelesi toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlanamayacaktır.
Ulusal devrimciliğin damgası altında gelişecek bir mücadele Kürt işçilerinin de ulusal temelde Türk işçilerden ayrılmasına, yani işçi hareketinin bölünmesine yol açacağı için, bu durum ulusal kurtuluş hareketinin de devrimci bir temel üzerinde güçlenmesine engel olan bir durumdur.
Bu çerçeve netleştirildikten sonra açıkça söylenmelidir: Türkiye’deki Kürdistan’dan gelen komünistler elbette komünist bir dünya kurma kavgasına Türk kökenli olmayan başkalarıyla birlikte, bu zemindeki mücadeleye önderlik etme amacıyla kurulmuş olan örgütün çatısı altında katılmalıdır. İşçi sınıfı içindeki azımsanmayacak bir büyüklüğü ifade eden ve bu sınıfın en devrimci unsurları arasında yer alan Kürt işçilerin de bu örgütün önderliği altında örgütlenmeleri ve mücadele etmeleri sağlanmalıdır.
Öte yandan hangi milliyetten olurlarsa olsunlar Kürdistan topraklarında yaşayan komünistlerin öncelikli hedefi de ulusal kurtuluş mücadelesine bağımsız bir siyaset ve örgütlenmeyle katılacak Kürdistanlı komünistlerin devrimci örgütünün yaratılması olmalıdır. Böyle bir örgütün stratejik hedefi ise, ulusal kurtuluş mücadelesini toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlayacak önderlik konumuna yükselmek olmalıdır.
Bunun aksi, yani Kürt işçilerin ve devrimcilerin nerede olurlarsa olsun Kürt örgütleri altında örgütlenmeleri; yahut Türklerin de aynı şeyleri yapmaları enternasyonalist bir tutum değildir. Bu tutum bolşevik mücadele geleneği içinde «Bundculuk» olarak adlandırılmış ve reddedilmiştir.
Komünist devrimciler ulusal ayrım yapmaksızın tüm Kürdistan’daki işçilerin bu zemindeki komünist örgütün önderliği altında örgütlenip, mücadele etmeleri için çalışmalıdır. Kürt ulusal hareketinin ulusal-devrimci çizginin açmazlarından kurtarılması ve özgür bir Kürdistan hedefine yönelmesinin temel koşulu böyle bir önderliktir.
Kürdistan’da ve Sürgünde Mücadelenin
Yöntem ve Araçları Farklıdır
Ama böyle bir örgütün özgür Kürdistan’ın yaratılması mücadelesinde bilfiil yer alması aynı zamanda bir başka şeyin de koşuludur: Kürdistan dışındaki komünistlerin Kürt ulusal hareketine somut ve fiili bir destek verebilmesi için de böyle bir örgütün varlığı gerekir.
Komünistler sadece metropollerde işçi sınıfını mücadeleye çekerek, ulusal kurtuluş mücadelesine destek vermekle yetinemezler. Kürdistan’da bu mücadelenin içinde yer almakla yükümlüdürler. Bir başka deyişle, komünistlerin Kürt ulusal hareketine yapacakları asıl ve en önemli katkı Kürdistan’da komünist devrimci bir örgütün yaratılması olmalıdır.
Ama komünistlerin iki ayrı zeminde ayrı örgütlerle mücadele etme gereği aynı zamanda bu iki ayrı zemindeki mücadelenin somut adımlarının ve temposunun farklı oluşuyla da ilgilidir.
Örneğin, İstanbul’da «Kürt Sorunu» ve Türk milliyetçiliğine karşı mücadele, Kürtlerin demokratik hakları için ve ulusal ayrımcılığa, baskıya karşı bir mücadeledir. Bu Berlin’de ve Sydney’de de böyledir. Bu mücadelenin demokrat müttefikleri elbette olabilir ve olacaktır. Örneğin Kürtçe TV, okul, sendikalarda Kürtçe eğitim ve yayın vb. talepler bu çerçevede meşru ve anlamlıdır.
Buna karşılık Kürdistan’da asıl ve öncelikli sorun iktidar sorunudur Burada «işgalci ordular dışarı», «TV’mizin hangi dilde yayın yapacağına, okullarda nasıl eğitim yapacağımıza biz karar vermek istiyoruz!» anlamında bir egemenlik talebi öne çıkmak zorundadır. Bu durumda da bir taraftaki müttefikler, öte tarafta düşman saflarına düşebilir.
Gerçekte, toprağından ve siyasal hedeflerinden kopartılmış bir «Kürt sorunu», bir demokratik muhalefet hareketine indirgenir, burjuva demokrasisinin sınırlarına doğru çekilir; nitekim böyle olmaktadır da. Yahut tersine «Kürt sorunu»nu bir siyasal mücadele olarak kendi toprakları dışına taşırma eğilimi, bu kez bundculuk eğiliminin bir ifadesi olacaktır; nitekim bir çok somut örnekte böyle olduğu da görülmektedir.
Her iki durumda da ortak bir sonuç vardır: bu şekilde hareketin hem Kürdistan’da hem de Kürdistan dışında siyasal bir akımdan kültürel bir akıma doğru sürüklenmesi ve özellikle de sınıf ekseninden uzaklaşarak burjuva demokratlığı çerçevesine yönelmesi.
«Kürt Sorunu» ile özgür Kürdistan mücadelesi birbirlerinden ayırt edildiğinde görülecektir ki, Kürdistan’da sorun Kürtlerin sorunundan ibaret değildir ve Kürdistan dışında bile sorun burjuva demokrasisinin sınırlarına sığmamaktadır. Öte yandan «proletarya ilkin kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır» belgisi Kürdistan’da ve Kürdistan’ın farklı parçaları üzerinde egemenlik sürdüren devletler çerçevesinde aynı anlama gelmez. Kürt hareketinin en ciddi sorunu da bu noktada belirmektedir.
Dört parçaya bölünmüş durumdaki Kürdistan’ın her parçasında somut siyasal hedef farklıdır. Ulusal-devrimciler için her zaman bu anlama gelmese de, komünistler açısından Kürdistan’ın ayrı ayrı parçalarındaki mücadelenin asgari hedefi buralardaki burjuva diktatörlüklerinin parçalanmasıdır.
Türkiye’li komünistlerin görevi proletarya önderliğinde bir emekçi ayaklanmasıyla bir sovyet cumhuriyetinin kurulmasına önderlik etmektir. Kürdistanlı, Irak, Suriye veya İranlı komünistlerin ödevi de kendi coğrafyalarında aynı hedef için mücadele etmek olmalıdır. Ne var ki bir burjuva Kürdistan devleti somut olarak mevcut olmadığına göre, bir siyasal mücadelenin hedefi olarak tek bir burjuva devleti komünist Kürtlerin önünde mevcut değildir. Aksine Kürdistanlı komünistlerin önüne her zaman dört ayrı düşman, ayrı ayrı ya da birlikte dikilmektedir. Yahut daha kötüsü olmaktadır: ayrı ayrı parçalardaki ulusal-devrimci, ulusal-demokratik akımlar ezen ulus devletleri arasındaki çatışmalardan yararlanma dürtüsüyle bu devletlerden birine karşı, diğeriyle yakınlaşma hatasına sık sık düşebilmektedir. Bu hataya düşülmediği zaman da, ezen ulus devletlerine karşı Kürt sömürücü kesimleriyle yakınlaşma tuzağına düşülmektedir.
Bu nedenle de özgür bir Kürdistan mücadelesinin doğal olarak bölgedeki işçi sınıfından destek alması güçleşmekte, sınırlanmakta yahut imkansız hale gelmektedir. Bunun için de, hem Kürdistan’da hem de ezen ulus devletleri çerçevesinde enternasyonalist komünist örgütlerin yaratılması acil ve mücadelenin kaderini tayin edici bir önem taşımaktadır.
Kürdistan Komünistlerinin
Ayrı Örgütlenmesi Yetmez
Ayrı Kitle Örgütlerinin Yaratılması da Şarttır
Her ne kadar Ekim devriminin etkisi ilkin Kürdistan’da yankı bulduysa da Dersim mevzisinin ve onun ardından Mahabad’dakinin de ezilmesinin ardından, bilhassa Molla Mustafa Barzani’nin Behdinan’a dönüşüyle ağırlık merkezi Başur Kürdistan’a geçmişti. Bunun etkisi çabuk Kuzey’e de yansıdı. 27 Mayıs darbesinin ilk işi bu etkinin kırılmasına yönelik oldu.
Ama 1961 Anayasası’nın yarattığı açılımla Türk Solu ve işçi hareketi canlanırken Kuzey Kürdistan’da da bunun yankısı geri kalmadı. Kürt hareketini Türk soluna bağlama gayretleri işe yaramadı. TİP ile birlikte Türkiye’de bir KDP kurulması yönündeki girişimler de hemen baş gösterdi.
Ne Faik Bucak’ın ve Sait Elçi ile yoldaşlarının ardından da Sait Kırmızıtoprak’ın (Dr. Şıvan) karanlık komplolarla katledilmeleri bu gelişmenin önünü kesemedi. Ne var ki Kürtler Türk Solunun içinde erimeye karşı koymakta ısrar ettilerse de ayrı parçalardaki Kürt örgütleri kendi aralarında birleşmeyi başaramadılar.
Bu bakımdan her ne kadar 70’li yıllarda bir kısım militanların ayrı örgütlenme hedefiyle hareketlenmesi yakın döneme damga vursa da doğrusu tam tersidir. Devletin ve şoven ve sosyal şovenlerin Kürt hareketini Türk Solu içinde eritme çabaları etkili olmamıştır. En sonunda tam tersi olmuş Türk solu neredeyse ana bölüğüyle HDP ile doruğa çıkmak üzere «Türkiyelileşen» Kürt hareketi içinde erimeye başlamıştır dense yeridir.
Bu bakımdan her ne kadar sık sık söylense de Kuzey Kürdistan’da Kürtlerin ayrı örgütlenmesi fikri yeni bir gelişme değil adeta olağan durum olarak görülse yanlış olmaz. Yine de «ayrı örgütlenme» fikri adeta bir zaruret olarak bilhassa 70’li yıllardan itibaren vurgulanmaya başlamıştır. Sonuçta varolan muhtelif Kürt parti ve hareketlerinin neredeyse tamamı bu süreçte şekillenmiştir.
Ne var ki bu ayrı örgütlenme akımı daha ziyade Türk örgütlerinin içindeki Kürt militanların ayrılarak örgütlenmesi doğrultusunda olagelmiştir. Kimi örgütlerin seksiyon örgütlenmesi vb. eğilimleri de bu gidişe çare olamamıştır.
Öyle ki halihazırda Kürdistanlı devrimcilerin ayrı örgütlenmesi gayet tabii bir yenilik gibi genel kabul görmektedir. Ne var ki bu gelişme özellikle enternasyonal ve enternasyonalist bir örgütlenme kavrayışının olmayışı nedeniyle esas itibariyle Kürdistanlı devrimcilerin Türk devrimcilerden ayrılması biçiminde somutlanmaktadır. Bir dönem ağabey-kardeş ilişkisi biçiminde şekillenen bu gelişme ise bilhassa Kürdistan’daki dinamikler nedeniyle son zamanlarda tersine dönmüş ve ağabey ile kardeş yer değiştirmiş durumdadır. Ne var ki yine temel sorun hala enternasyonalist ve enternasyonal bir örgütlenme şekillenebilmiş olmamasıdır.
Bu nedenle Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimcileri birbirlerinden kopartan yahut güç dengelerine göre birbirlerine mecbur bırakan bir durum hüküm sürmektedir. Bu nedenle yani devrimciler bakımından yegane çare bir enternasyonal örgütlenmenin önünün açılmasıdır. Kaldı ki bu aynı zamanda Iraklı, Suriyeli, İranlı hatta Kıbrıslı devrimcilerle de bir enternasyonal çatı altında buluşmanın önünü açacaktır.
Bu konu bir yana mevcut durumun yarattığı bir başka sorun da kitle örgütleri düzeyinde kendini göstermektedir. Siyasi örgütlenme temelinde ayrı örgütlenen Kürtler sendikal ve mesleki düzeyde yani kitlelere hitap eden doğrultuda aynı eğilimde değillerdir. Kitle ve meslek örgütleri çerçevesinde bir ayrı örgütlenme fikri ve girişimi nadiren akla gelmektedir.
Hiç kuşkusuz «Türkiyelileşme» perspektifini benimseyenler bakımından bu gayet olağan hatta tercih edilen bir durumdur. Ama bağımsız Kürdistan fikrini savunanlar açısından kabul edilebilir bir şey olmasa gerektir. Üstelik meslek örgütleri kitle örgütleri vb. bakımından böyle bir ayrı örgütlenmeyi açık ya da örtük olarak teşkil etmenin önünde herhangi bir yasal engel de yoktur. Öte yandan bu kitle örgütlerinin diğer parçalardaki muadil kitle örgütleriyle resmi yahut gayrı resmi bir birlik kurmalarının önündeki engeller de aşılamayacak engeller değildir.
Kaldı ki Kürdistan’daki dinamikler nedeniyle muhtelif sendikal veyahut meslek örgütlerinin tabanında en dinamik unsurların daha ziyade Kürtlerden oluştuğu da sır değildir. Bu durum Kürt kitleleri Türkiyeli kitle örgütlerinde kalıp oralarda neredeyse çoğunluk oldukları halde kendi dillerinde ve kendi siyasi hedefleri doğrultusunda yer almasına engel olduğu gibi Türkiyeli sol örgütlerin bu alanda görece zayıf ve aykırı konumda kalmasına yol açmaktadır. Bu karmaşık ve aykırı durumun sonucu elbette Türk solunun da görece zayıf kalmasıyla sonuçlanmaktadır.
Demek ki bağımsız birleşik bir Kürdistan hedefini güdenler bakımından bu durumu aşmak üzere yegane çözüm devrimcilerin/komünistlerin enternasyonal bir çatı altında buluşması kitlelerin de kendi kitle örgütlerini ulusal temelde tasavvur etmeye başlamasıdır. Bu seçenek hem komünistlerin enternasyonal örgütlenmesinin önünü açar hem de kitle örgütlerinin biri diğerine baskın ve dengesiz biçimde şekillenmesinin önünü keser.
Hiç kuşkusuz bu bakış açısı ancak enternasyonalist komünistlerin benimseyip arkasında durabileceği bir çözümü işaret eder ama somut durumda aynı zamanda Kürdistan’ın dört parçasında kitlelerin kaynaşması suretiyle Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı doğrultusunda bir dinamik yaratacaktır.
Kürdistan’da Siyasal Mücadelenin Tarihi
Emperyalizm Çağından İtibaren Ele Alınmalıdır
«Kürt sorunu» Türkiyeli devrimcilerin ve kamu oyunun gündemine en çok son yıllarda girmişse de, bu sorunun evveliyatı olduğu açıktır. Ama bu evveliyatın ne olduğu konusu o kadar açık değildir.
Kimi bakış açılarına göre «Kürt sorununu» Ahmede Hani’den, Yezdan Şer ayaklanmasından, Kawa’nın mücadelesinden vb. itibaren incelemek mümkündür. Ancak bu bakış açısı, sorunu ulusal/kültürel bir sorun olarak görmekle maluldür.
Kimileri de bu sorunun asıl anlamını 1984’teki çıkış ile, yahut PKK’nin tarihi ile kazandığı kanısındadır. Bu bakış açısı da, sorunu Misak-ı Milli sınırları içinde görmekten dolayı yanlıştır. Her iki bakış açısının buluştuğu veya birbirini desteklediği durumlar da, birinci ya da ikinci yanlışın düzeltilmesi anlamına gelmez.
Çağdaş ve siyasal bir sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu» tarihsel bakımdan «emperyalizm ve ulusal kurtuluş mücadeleleri çağı» içinde tarif edilmelidir. Bu çerçevede bir siyasal sorun olarak «Kürt/Kürdistan sorunu», Ekim Devrimi’nin ve birinci emperyalist paylaşım savaşının ardından belirmiştir.
Bunun bir ayağı Kürdistan’ın «kirli emperyalist barış» sayesinde dörde bölünmesidir. Bir diğer ayağı da, Şeyh Mahmud-u Berzenci’nin İngiliz emperyalizmine karşı ve SSCB’den de destek talebiyle başlattığı harekette bulunabilir. Bir diğeri aynı süreçte ve benzer perspektiflerle Rojhilat’ta Simko önderliğinde başlayan harekette görülebilir.
Oysa bu arada Ortadoğu’nun emperyalistler tarafından parçalanılıp paylaşılması sürecinde daha önce Osmanlı ve Pers imparatorlukları arasında parçalanıp paylaşılmış olan Kürdistan iki ayrı devletin sınırları içinde bir daha parçalanarak dörde bölünmüştü.
Komünist Enternasyonal belgelerinde ise Kürtler sadece bir kere, dördüncü kongre belgelerinde «Bedirhaniler»[4] vurgusuyla ve aşağılanıp desteklenmeyecek bir hareket olarak geçer.
Öte yandan İngiliz emperyalizmi Kürdistan’ın bir parçası üzerine Fransız emperyalizmi bir diğer parçası üzerine çökmüş ve buralarda kendilerine tabi hükümetlerin kurulması için çabalamaktayken İngiliz ve Fransız komünistlerinin gündemlerine bu konunun girdiğine dair bir belirti yoktur. Güney Kürdistan’da (Başur) Mahmut Berzenci önderliğinde veya Doğu Kürdistan’daki (Rojhilat) Simko önderliğinde, Kuzey Kürdistan’da önce Azadi sonra Hoybun önderliğinde gelişen hareketler ne Komünist Enternasyonal’in ne de üye partilerin (TKP dahil) gündemine gelmiş değil. Bu konularda da Komünist Enternasyonal ve üyesi partilerin herhangi bir değerlendirmesi olmadı.
Bu konuda açıkça söylemek gerekir ki Kürt hareketi bu süreçte Komünist Enternasyonal tarafından denetlenmeyen SSCB’nin dış politikasına tabi olarak ele alınmıştır. Bu bakımdan Komünist Enternasyonal’in kurucularından olan TKP’nin de herhangi bir katkı yahut müdahalesi yoktur.
Daha önemlisi yaşadığımız topraklarda Kuzey Kürdistan ve Batı Ermenistan’ın Osmanlının mirası üzerinde emperyalistler tarafından tahkim edilen gerici T.C. devletine ilhak ediliş sürecindeki belli başlı başkaldırılarda da (Erzincan Şurası, Koçgiri, Azadi hareketi, Xoybun ve Ağrı Kürt Cumhuriyeti, Dersim, nihayet 1984 çıkışı ve sonrası) bunun izi sürülebilir.
Bu örnekler, Kürt tarihinin zaman zaman anılan başka örneklerinden (Bedirhan hareketi, Yezdan Şer, Şeyh Ubeydullah vb.) farklı olarak, kültürel değil, siyasal bir damarı oluşturmaktadır. Bununla birlikte Kürdistan’ın başka parçalarıyla ilgili gelişmeler de Komünist Enternasyonal’in ve uluslararası komünist hareketin gündemine girmemiştir.
Ne var ki bu gelişmeler karşısında ne TKP’nin ne de Komünist Enternasyonal’in somut bir desteği olmadığı gibi aksine bunları görmezden gelen bir yaklaşımı vardır. Bu konuda da sorumluluğu bolşeviklere atma eğilimi yaygındır. Oysa bu konuda enternasyonali bilgilendirmek herhalde evvela Türkiye’li komünistlerin partisine düşerdi. Orta Doğu’da aktif olarak iş gören emperyalist devletlerdeki komünistlerin de herhalde büyük sorumlulukları vardır.
Bunun yanısıra elbette Kürdistan sorunu sadece Türkiye’yle ilgili değildir. İngiliz emperyalistlerini epeyi meşgul eden Berzenci hareketi ve onunla bir biçimde bağlantılı olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, sonrasında Irak’taki direnişler, Aynı zamanda hareketin aşiret önderliklerinin elinden çıkmasına bir örnek olan PKK hareketinin anlamı ve önemi de bu çerçevede anlaşılmalıdır.
Şah’ın devrilmesini izleyen İran’daki direnişler ve bugün Güney Kürdistan’daki hareket nihayet Rojava devrimiyle başlayan süreç de, bu tarihin önemli dönemeç noktalarını oluşturmaktadır.
Ancak bugün gelinen noktada PKK hareketi Kürdistan sorununun bir uluslararası ilgiye mazhar olmasına yol açmış durumdadır. Ama bu bugüne kadarki hareketler içinde en çok dikkate alınması gereken hareketin PKK hareketi olmasından ileri gelmekte değildir. Bunun başlıca nedeni esasen PKK’nin diğerlerine kıyasla çok daha modern ve etkili bir siyasi örgütlenmeyi ve bu sayede yürüttüğü propaganda faaliyetlerinin etkili olmasıdır.
PKK hareketi ilk kuruluşuyla değilse de, 1984’ten sonraki süreçte Kürdistan’daki siyasal mücadelenin yeniden Kuzey Kürdistan eksenine oturmasında önemli bir dinamik oluşturmuştur. PKK hareketi bütün bir tarihsel süreç içerisinde Kürdistan’ın dört parçasında da etkili bir varlık gösteren ilk büyük hareket olması itibariyle önem taşır.
Bu gelişmenin tam da Orta Doğu’da iki emperyalist savaş sırasında sağlanan düzenlemelerin yeniden düzenlenmesi doğrultusunda çatışma ve çekişmelerin olduğu bir döneme denk düşmesi bu önemi daha da arttırmaktadır. PKK’nin konumu ve Kürdistan’daki halihazır ulusal dinamikler kendisine rağmen bu hareketi bir «oyun bozucu etken» haline getirmektedir. PKK’nin bu paradoksal konumu ile Kürdistan toprağında nesnel bakımdan gelişen ulusal devrimci dinamikler başlı başına ele alınmayı gerektiren bir konudur.
Ama asıl vurgulanması gereken nokta Kürdistan’ın ilk emperyalist paylaşım savaşının ardından olduğu gibi yeni bir paylaşım kavgasının çekişmeleri çerçevesinde en önemli uluslararası odaklardan biri oluşudur. Bu yüzden Kürdistan daima belli başlı emperyalist güçlerin gündemindedir.
Uluslararası planda devrimci akımlar da emperyalistler kadar olmasa da Kürdistan’daki gelişmelere her zamankinden daha fazla ilgilidir. Öte yandan Kürtlerin bölgede olduğu kadar büyük, siyasallaşmış ve yerli akımlarla boy ölçüşebilecek çapta bir diaspora vasıtasıyla uluslararası çapta bir etki yarattıkları da aşikardır. Ama bu etkinin uluslararası çapta bir devrimci dinamiğe hayat vermesi için bir dünya devrimi perspektifine ve bu perspektif doğrultusunda plan yapıp siyasal etkinlik gösteren bir harekete ihtiyaç vardır. Bu çapı ne olursa olsun bir başına Kürt hareketinin içinden çıkacak değildir. Evvela bir dünya devrimi perspektifine ve enternasyonalist devrimcileri bünyesinde örgütleyecek bir dünya partisine gerek vardır.
Bu itibarla evvela bir dünya partisinin maddi temeli olan dünya devrimi fikrinin ne zaman ve nasıl ortadan kalktığını hatırlatmaya gerek var.
[1] PKK’nin değerlendirilmesi bu kitap içerisinde geçiştirilecek bir konu değildir. Ama hiç söz etmeden geçmek de olmazdı. Gecikmeden bunu başlı başına ele alan bir broşürü hazırlamaktayız.
[2] Bu konuda Marx ve Engels’in İrlandalı devrimcilerle İngiliz devrimcileri arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği hakkındaki bu kitabın eklerinde de yer alan görüşlerine bakınız.
[3] Bu «ayrı örgütlenme» konusu 1970’li yıllarda Türkiye ve kuzey Kürdistan’da epeyi ele alındıysa da konunun oldukça uzun bir geçmişi var. İlkin İrlandalıların İngilizlerden ayrı örgütlenmesi bağlamında gündeme gelmiş ve Birinci Enternasyonal’e giden süreçte önemli bir konu oluşturuştu. Bunun için bu kitabın eklerindeki ilgili belgelere bakınız.
[4] Osmanlı döneminde birkaç kez gelişen ayaklanmalara önderlik eden bu Kürt aşireti savaş sırasında Osmanlı’ya karşı bilfiil Rus ordusunda yer almıştı. Bu nedenle bilhassa bolşevikler nezdinde (muhtemelen Taşnakların da etkisiyle) Kürtlerin mücadeleleri hep olumsuz bir biçimde değerlendirildi. Bir başka bakış açısı bu tutumun ardında Kürtlerin aşiret yapısı ve dini kurumlarla ilişkileri de etkiliydi. Ama bu bir mazeret olamaz. Zira Sovyet hükümeti söz konusu Kürt aşiretlerine kıyasla hiç de daha «ilerici» olmayan Afgan emiri ile ilişki kurup desteklemekte tereddüt etmemişti.
https://referansbelge.com/2022/12/25/turkiyedeki-ulusal-sorun/
PKK'NİN MUSA ANTER'DEN VERGİ İSTEDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Ayşe Hür
İki gündür sosyal medyada aşağıdaki görseller yayımlanıyor. Altında da yorumlar. "Sahte" diyenler, "sahte değil, haklıydılar vergi istemekte" diyenler...
Görsellerin sahihliğini bilemem, ama Yapay Zeka öncesi dönemden beri internette olduklarını biliyorum. Örneğin 25 Aralık 2012 tarihli haberdeki gibi. (Linkini aşağıya ekledim.)
Ben bu belgelere değil ama aşağıda aktaracağım 1992 tarihli ifadeye dayanarak 22 Eylül 2013 tarihli Radikal'deki köşemde Öfkesiz Kürt Ape Musa başlıklı yazımda şunları yazmıştım:
"PKK’nin silahlı mücadeleyi başlattığı ve yaygınlaştırdığı 1984-1989 arasında Musa Anter hâlâ Nusaybin’de yaşıyordu ve PKK’den uzak duruyordu. PKK’nin buna tepkisi kendisine ‘vergi’ tahakkuk ettirmek oldu. Anter, kendi deyimiyle bu ‘haracı’ ödemeyi reddetti ve çareyi İstanbul’a yerleşmekte buldu. Doğu Perinçek’le bu dönemde ilişki kurdu. Musa Anter, PKK’nin strateji değişikliğine gittiği 1992 yılında PKK hareketi ile barıştı. Bu tarihten kısa süre sonra, 20 Eylül 1992’de de Diyarbakır’da JİTEM ajanları tarafından tuzağa düşürüldü ve kurşunlanarak öldürüldü. Öldürüldüğünde 74 yaşındaydı. Yanında, yeğeni Orhan Miroğlu da vardı. O gece yaşananları ilk olarak, olaydan yaralı olarak kurtulan Miroğlu’ndan duyduk. Yıllar sonra Musa Anter’in kızı, İsveç’te, babasının katillerinden biri olan eski PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan’la görüştü ve cinayetin ayrıntılarını, arkasındaki güçleri daha iyi öğrendik.
Öğrendik ama sonuç ne oldu derseniz, Aygan’ın sözünü ettiği JİTEM’cilerden Veli Küçük, Levent Ersöz, Arif Doğan ve Atilla Uğur, Ergenekon davasından ceza aldı. Ancak devlet bugüne dek JİTEM’in varlığını kabul etmediği gibi aynen Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi Musa Anter’le ilgili iddiaları duymazdan geldi. Kürt Meselesi’nin çözümünün önündeki engellerden biri de devletin Fırat’ın doğusundaki derin cinayetlere devletin gösterdiği kayıtsızlık… Musa Anter’in 21. ölüm yıldönümünde bu tablonun değişmiş olmasını ummak istiyorum…" (Radikal arşivi Doğan Medya tarafından kaldırıldığı için Yazının Sendika.org'daki linkini aşağıya ekledim.)
O günlerde kimse de bana itiraz etmemişti. PKK'nin vergi istediğini yazmamda bana cesaret veren, Musa Anter'in evlatlığı Süphan Mete’nin 20 Eylül 1992 günü işlenen cinayetten hemen sonra emniyette verdiği şu ifade idi:
“Ben Mardin Akarsu nahiyesinde doğdum. Orada yaşarken okulu bıraktığım için aileme yardım ediyordum. 14 yaşıma geldiğimde uzak akrabam olan Musa Anter’e evlatlık verildim. Benden evvel dayımın oğlu ondan sonra da abim Musa Anter’in evlatlığıydı. Musa Anter’in ailesi İsveç’te yaşıyordu. Eşi Hale Anter ile arası iyi değildi. Dindarlık ve temizlik konusunda anlaşamıyorlardı. Musa Anter’in Akarsu nahiyesinde 1500 dönüm arazisi vardı. Köyde bir düşmanı yoktu. PKK Musa Anter’den 5 milyon vergi istedi. Vermeyi kabul etmeyince 20 milyon ceza kestiler. Yaşlı bir kadını göndermişlerdi. Elinde not getirmişti. Musa Anter notu açmadan küfür edip kadını geri gönderdi. PKK Musa Anter’i ‘TC işbirlikçisi’ olarak ilan etti. Bir bildiri dağıttılar. Musa Anter bölge valisi Hayri Kozakoğlu ile birlikte içki içiyormuş dediler. Musa Anter hakkında ölüm kararı verilmişti. PKK pusula göndermişti. ‘ARGK tarafından mal ve can varlığına el konuldu’ yazıyordu. Bundan dolayı İstanbul’a kaçtık. Ayda 1 milyon karşılığında Yeni Ülke gazetesine yazıyordu. Ben 90 yılında askere gittim. Sonra döndüm. Olay zamanı Diyarbakır’da Kültür Festivaline davet ettiler. Musa Amca Beni Diyarbakır’a gönderdi. Orada karşıla beni dedi. Fakat Diyarbakır’da iken korkuyordu. Dışarı çıkmıyordu. Sadece bir kere Gazi Köşkü’ne imzaya gitmişti. Olaydan üç gün önce Büyük Otel’de saat 14-16 saatleri arasında bir telefon geldi. Normal bir Türkçe ile Dijwar isimli biri konuştu. Musa Anter onunla konuştuktan sonra morali bozuldu. Sordum. ‘Yine onlardı, PKK’lilerdi. Yarın Çınar’a gideceğiz. Kimse gelmesin şoförsüz araç iste, PKK’liler beni oraya istediler dedi.’ Ertesi gün sabah 11-12 arası beni uyandırdı, lobiye indik. Telefon geldi. Dijwar’dı. Bu kez Kürtçe konuştu. Musa Amca konuştuktan sonra ‘Oğlum gitmemize gerek kalmadı. Onlar gelecek dedi.’ Biz otelde iken belediyeden gelenler oldu. Oturduk, yemek yedik. Yine telefon geldi. Aynı kişiydi. Musa Amca telefondakine kızdı. ‘Niye geç kaldınız?’ dedi. Yanımıza geldiğinde ise ‘Bizi alacaklar siz yemeğinizi yiyin. Bu gece gelemeyeceğim Orhan’a gidiyorum.’ dedi. Biz Samet ile lokantaya gittik. Otele döndüğümüzde Nevin Hanım gelmişti ve bize haberi verdi. Morga gittik. Gazeteciler fotoğraf çekmek istediler. Ben sadece Hürriyet ve Milliyet’e izin verdim. Çocuklarına haber verdim. Belediye zabıta verdi. Sabaha karşı işlemler bitti. Mardin’e götürdük. Bir süre sonra PKK beni kaçırdı, 18 gün işkence etti. Musa Anter’in ölümünü sen üstleneceksin dediler bana.”
Bu ifadeyi içeren 24 Haziran 2020 tarihli duruşma haberinin linkini de aşağı ekledim.
Hani yukarda "Musa Anter'i JİTEM'cilerin öldürdüğünü öğrendik de ne oldu?" diye sormuştum ya. Son dönemde, PKK hakkında öğrendiğimiz şeylerin de akibetinin aynı olmasından endişe ediyorum. Galiba hakim sınıflarımızın en başarılı oldukları konu toplumsal belleğimizin en fazla bir kaç günlük bilgileri kaydedecek kadar sığ olmasını sağlamaları...
xxx
Not: Twitter'da bu yazıyı paylaştığımda Samuel Sem takma adlı bir arkadaş (fotoğrafının kendisine ait olduğunu söyledi) şunları yazdı. (İmlasını düzelterek aktarıyorum):
"1990 yılı idi. (Musa Anter'le) İstanbul'da bir toplantıda tanışmıştık. Kartal'daki evine davet etmişti. PKK adına ben kendisiyle konuştum. O beni ben onu sevdim. İki kasetlik bir röportaj da yapmıştım. Kasetleri Cemil Hoca adında bir dostuma bırakmıştım. İstanbul'dan ayrıldım. Keske o kasetleri bulabilsem.
'Vergi konusunda ne biliyorsunuz?" sorum üzerine:
"O kağıtta yazılanların ve sizin de eklediklerinizin hepsi doğru. Musa Anter benimle yeniden PKK aracılığıyla bağ kurdu. Telkinlerim sonucu kendisinden para alınmadı. Kasetleri bıraktığım dostum Cemil Hoca ile (tabi yaşıyorsa, Arkadaş adında bir oğlu vardı) ilişki kurarım."
"Cemil Hoca kimdir?" sorum üzerine:
"Mardinli ama İstanbul'da öğretmenlik yapıyordu. Sanat ve entelektüel birikimi hayli yüksekti. Çok severdim ve değer verirdim. 1990'lardan sonra bağım koptu. Oğlunun ismini (Arkadaş diye) hatırlıyorum. Soyadını hatırlamıyorum. Eğer yaşıyorsa 75 yaş civarı olacak tahminimce."
Bu bilgiler aranızda birilerinde çağrışım yapıyorsa, Musa Anter'le yapılmış bu iki kasetlik röportajın peşine düşerseniz çok iyi olur.
İçler acısı Ohannes Kılıçdağı
Ne okullarımızı iyileştirip öğrenci sayılarını arttırabiliyoruz ne fakirimize, yaşlımıza bakabiliyoruz ne mülklerimizi idare edebiliyoruz, bir de üstüne birbirimizi yiyoruz. İçler acısı…Doğrusu bu manzara insanda ortamdan hızla uzaklaşma, kaçma isteği uyandırıyor. Zaten toplumun sosyal ve eğitim kurumlarıyla bağı olan kişi sayısının azlığı da bu halet-i ruhiyeyi doğruluyor. Gelgelelim, artık klişeleşmiş sözün dediği gibi konuşsam faydası yok sussam gönül razı değil misali gördüklerimizi söylemek de bizim işimiz, hatta borcumuz.
Muhalefet Şerhi
Bu köşede zaman zaman dile getirdiğim gibi bu kadar küçülmüş Ermeni toplumunun bir kaos, karmaşa, beceriksizlik ve çatışma girdabı içinde debelenerek kronik ve hayati sorunlarını bir türlü çözememesi, çok üzücü, tüketici, umut kırıcı. Ne okullarımızı iyileştirip öğrenci sayılarını arttırabiliyoruz ne fakirimize, yaşlımıza bakabiliyoruz ne mülklerimizi idare edebiliyoruz, bir de üstüne birbirimizi yiyoruz. İçler acısı…Doğrusu bu manzara insanda ortamdan hızla uzaklaşma, kaçma isteği uyandırıyor. Zaten toplumun sosyal ve eğitim kurumlarıyla bağı olan kişi sayısının azlığı da bu halet-i ruhiyeyi doğruluyor. Gelgelelim, artık klişeleşmiş sözün dediği gibi konuşsam faydası yok sussam gönül razı değil misali gördüklerimizi söylemek de bizim işimiz, hatta borcumuz.
Üzerinde durmak istediğim birinci konu, Kumkapı Meryem Ana Kilisesi Vakfı’nın Papazevleri davası olarak bilinen davası. Doğrusu, bu davanın önemine nazaran Ermeni toplumundan görmesi gereken ilgiliyi gördüğünü düşünmüyorum (Gerçi, Ermeni toplumu neye ilgi gösteriyor, neye tepki veriyor ki buna ilgi gösterip tepki versin?) Agos’tan haberleri takip edenler zaten biliyorlardır ama bilmeyenler için bir-iki cümlelik arka plan vermek gerekirse söz konusu olan, vakfın mülkünün restorasyonu ve otele çevrilmesi için Norayr İşler’le yapılan bir anlaşmanın davalık olması, vakfın davayı istinafta ve Yargıtay’da kaybetmesi neticesinde ortaya faiziyle birlikte vakfın ödemesi gereken yaklaşık 100 milyon liralık bir fatura çıkması. Vakıf, davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Oradan ne sonuç çıkar, çıkan sonuç neyi ne ölçüde değiştirir bilemiyoruz fakat vakfın dolayısıyla Ermeni toplumunun ciddi bir kayba uğraması artık ihtimalin de ötesinde. Toplum olarak ciddi bir kaynak ve kaynak idaresi sorunu yaşadığımız göz önüne alınacak olursa bu durum skandal tabirinden daha azını hak etmiyor. Ziyan olacak olan hepimizin parası, onun için bu meseleye daha fazla ilgi göstermek gerekiyor.
Hukukçu değiliz ama hukuk da zaten hayatın dışında ilerleyen bir şey değil, bilakis onunla uyumlu olması gereken bir süreç olduğuna göre hayatın akış mantığı içinde bazı sorular sorabiliriz. Söylendiğine göre taraflar arasında imzalanan sözleşmenin 3. maddesi uyarınca vakıf, 30 yıllık kira sözleşmesini herhangi bir nedenden dolayı vaktinden önce sonlandırırsa kiracının onarım ve değişiklikler için yaptığı harcamaları ödemeyi taahhüt etmiş. “Herhangi bir nedenden dolayı” gibi belirsiz, külli ve kapsayıcı bir ifade altına nasıl imza atılabilir? Böyle yapılarak bir sorun çıkması halinde vakfın bütün tasarruf ve manevra kabiliyetinden vazgeçilmiş olunmuyor mu? Nitekim mahkemeler de bu yönde karar vermiş. Geldiğimiz noktada vakfın, Anayasa Mahkemesi’nden beklentisi tam olarak nedir? AYM’nin vakfı tamamen haklı bularak bütün olası maliyeti sıfırlama imkanı ve ihtimali var mı? Başka bir deyişle, bu dava hiç yaşanmamış gibi olabilir mi? Ayrıca, AYM süreci haciz işlemlerini durdurabilecek mi, yoksa vakfın dolayısıyla Ermeni toplumunun malları bugün yarın haczedilebilir mi? Hepsinin üstüne aklımı kurcalayan bir başka soru da şu: yasal mevzuat bu konuda ne diyor bilmiyorum ama bir vakfı bu kadar büyük bir zarara uğratan yöneticiler hiçbir şey olmamış gibi arkalarını dönüp gidebilir mi? Yöneticilik, sorumsuz yetkili bir pozisyon mu? Bu kadar büyük zarar, olduğu gibi bu toplumun üzerine mi kalacak? (Bu sorular sorulduğunda en başta alacağınız cevap, yöneticiliğin zaten gönüllü, insanların kendi iş ve şahsi hayatlarından fedakarlıkta bulunarak yaptıkları bir iş olduğu olacaktır. Böylece, senelerdir hep anlatmaya çalıştığım gibi gönüllülük esasının doğru bir temel olmadığını da bir kere daha görmüş oluyoruz.)
Vakıf yönetiminin kamuoyuna, süreci anlatan, yukarıdakilerin ve gelebilecek başka soruların cevaplarını da içeren doyurucu bir açıklama yapması gerekiyor ama bu, vakıf başkanı Hrant Moskofyan’ın dediği gibi, “isteyen Salı günleri toplantımıza gelsin bilgi alsın” demesi gibi hiç de profesyonelce olmayan bir şekilde, ahbap-çavuş ilişkisi biçiminde olmamalı. Vakıf yönetiminin, bir sunum hatta belki bir kitapçık veya broşür hazırlayarak basın temsilcilerinin katılacağı bir toplantı yaparak toplumu bilgilendirmesi gerekiyor.
Geçen haftaki Agos’ta söz konusu dava haberinin hemen altında başka bir kronik sorunumuzla ilgili bir haber daha doğrusu Bedros Şirinoğlu’nun açıklamaları vardı. Açıklamaların temel konusu toplum üyelerinin Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nden meccanen sağlık hizmeti alabilmeleri için gerekli şartların neler olduğuydu. Şirinoğlu, bu tür yardımlar için Çalışma Bakanlığı’nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün ve Sosyal Hizmetler’in detaylı bilgi ve belgeler istediğini söylüyor ama belirttiği belgelerin hangisini bu kurumlar hangisini Supr Pırgiç istiyor o anlaşılmıyor. Böyle bir yardım alacak kişinin maddi durumuyla ilgili bilgi istenmesi bir yere kadar anlaşılabilir ama Şirinoğlu’nun belirttiği kimi bilgi ve belgeleri istemek yanlış hatta tuhaf. Örneğin, daha evvel de söylediğim gibi, ihtiyaç sahibi bir kimsenin çocuklarının mali durumu bir kıstas olamaz. Bizim işimiz kimsenin ailevi geçmişini ve çocuklarıyla ilişkilerini yargılamak değil, kurumlarımızın ihtiyaç sahibi bir kimseye, “sana çocukların baksın” demeye hakkı yok. Şirinoğlu’nun belirttiği şartlar içinde daha garip olanı ise adli sicil kaydı istenmesi. Ben böyle bir şeyi şahsen ilk defa duyuyorum. Ülkenin genelinde dahi sosyal haklar, sağlık hakları, emeklilik için temiz sicil kaydı istenmiyorken bu şart nereden çıktı? Bunu, Şirinoğlu’nun belirttiği devlet kurumları mı yoksa Surp Pırgiç yönetimi mi talep ediyor? Belli suçlar mı yoksa bütün suçlar mı kişiyi haktan mahrum ediyor? Geriye doğru bir zaman sınırlaması var mı yoksa misal 70 yaşındaki birinin 20 yaşında işlediği suç da onu sağlık hizmetinden mahrum bırakıyor mu? Tuhaf tuhaf işler… Ayrıca, Şirinoğlu’nun Surp Pırgiç Hastanesi için çizdiği vizyon ve kimlik kanımca yanlış ama bu başlı başına başka bir yazı konusu.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/icler-acisi-39525
Ezan ve Ramazan Davulu Üstüne…
Elias Nin
“Çoğunluk” olan, devlet gücünü arkasına alanlar için “on iki ayın sultanı” iken, çoğunluğun ve onun aidiyet bağı kurduğu devletin belirlediği sınırlar içerisinde nefes alma hakkı olan “azınlık” açısından “ızdırap ayı” olan Ramazan başladı.
Eğer bu coğrafyada yalnızca Müslümanlar yaşıyor olsaydı ve herkes ezan ve ramazan davulu dolayısıyla bir sıkıntı yaşamıyor olsaydı, o vakit sorun olmazdı. Lakin bu coğrafyada yaşayan her dört insandan biri Müslüman değil, Müslüman olanların ise yarısından fazlası namaz kılmaz, oruç tutmaz.
Bundan dolayıdır ki gece yarısı davul sesiyle, sabahın beşinde ezan sesiyle herkesi uyandırmak terörden başka bir şey değildir.
Herkesin evinde saat varken, herkes ne zaman sahura kalkacağını ne zaman namaz için uyanacağını biliyorken, sokaklarda davul çaldırmanın, hoparlörden yüksek sesle ezan okutmanın maksadı nedir?
Bir de derler ki, “İslam’da zor ve zorlama yoktur.” Bunun, istiklal marşı okunurken yoldan geçen herkesin olduğu yerde tıp diye durmak zorunda bırakılmasından ne farkı var ki?
Eğer ki bir din kendi ritüellerini başkalarına da dayatıyor ya da kendi gereklerinin sonuçlarına başkalarını da katlanmak zorunda bırakıyorsa, bu bir inanç olmaktan çok, bir hegemonyaya tekabül eder.
Ötekileştirdiği, “azınlık” ve “sığıntı” olarak gördüğü gayrimüslimler, Aleviler, ateistler gibi İslam dışı toplulukların mutsuzluğundan kendisi için “mübarek” bir mutluluk edinen bir topluluğun, sonra da kalkıp “İslam, hoşgörü dinidir” deyip, barıştan, kardeşlikten, laiklikten, birlikte yaşamdan söz etmesi garip gelse de onun ahlakını resmeder.
Tabii bir de hayvanlara uygulanan terör var. Dikkat edilecek olursa özellikle sabah ezanı köpeklerde hep bir huzursuzluğa neden olur, saldırı algısına yol açar. Ramazan’da bir de buna davul sesi eklenince bu durum katbekat artmaktadır. Ramazan ayı boyunca özellikle kent sokaklarında yaşayan hayvanların psikolojileri ciddi oranda bozulmaktadır; bunu da ayrıca konuşmak lazım.
ELAZlĞ ' DA İPEK FABRİKASl SAHİBİ BEŞKARDEŞLER " MİNAS , GARBİS , ŞARON , DİKRAN , GARABET İPEKÇİAN " FABRİKATÖRYAN " LARlN AKİBETİ . EL KONULAN FABRİKA VE MALARA NE OLDU ? Krikor İpekçian 19 yüzyılda Elazığ ' ın Mezire İlçesinde bir fabrika kurmuş . İpekçian ' ın ürtetiği kumaş o kadar ünlü imiş ki , Uluslararası alanda bilinir olmuş . İpekçian ' ın girişimini takdir eden dönemin Padişahı soyadlarını Fabrikatörian olarak değiştirtmiş . Krikor Fabrikatöryan 1902 ' de vefat edince 5 oğlu şirketin başına geçmiş ve işi daha da büyüterek 2 fabrika kurmuşlar . Fabrikatörian Kardeşler fabrikalarının hemen yanında " Resimde görülüyor , Beş Kardeşler Konağı olarak da anılan " 5 konak inşa etmişler . Fabrikatörian Kardeşler yan yana bulunan bu konaklarda aileleriyle birlikte yaşarlardı Fabrikatörian Kardeşlerin konakları , fabrikaları kadar da meşhur idi . 1895 - 1896 yılarında Hamidiye Katliamları ile Ermeniler üzerinde yoğunlaşan ve birçok insanın hayatını kaybetmesiyle neticelenen hadiselerde Elazığ Ermeni toplumu da nasibini almıştır . Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen İpekçian Ailesi ticari faliyetlerini aksatmamış , aksine devlet yetkilileriyle ilişkilerini koparmamıştır I ' ci Dünya Savaşı başladığında fabrikalarını devletin hizmetine vermişlerdir . Askerlerin elbiselerin ünüformaların üretilmesine imkan sağlamışlardır . Fakat Osmanlı Devleti tarafından verilen madalya taktirnameler , Şehrin kalkınmasna hizmet etmiş 60 yıllık üretimin bedeli , ülkeye girişi sağlanan döviz ve altınlara rağmen , Osmanlı ' yı yöneten İtihat ve Terakki Hükümeti 1915 ' te Ermeni halkını ölüme mahkum etmiştir . Elazığ ' da atölyeler açmış Avrupa ' dan makineler getirmiş , istihdam ortamı oluşturmuş birçok Ermeni işverenleri Boğos Caferyan , Zarifyan , Saarafyan , Kazancıyan , Gürciyan vs . aileleriyle birlikte yaklaşık 3 000 kişi ile birlikte 2 Temmuz 1915 ' te Derzor Çöllerine ölüm yolculuğuna çıkarırlar . Fabrikatörian Ailesinden hiç kimse Derzor Çöllerine ulaşamadı , 5 kardeşler ve aileleri hemen Malatya ' ın girişinde katledildiler sadece bu geniş aileden birkaç çocuk tesadüfen kurtulabildi . 1915 Soykırım sonrası belgelere yansıyan ifadelere bakıldığında , sürgüne gönderilenler sadece Ermeni eşrafı , okumuşu , zanatkarı , işini bilen becerikli köylüsü olmadığı , ekonomik canlılığı kültürel zenginliğin de yitip gittiğini görmekteyiz . Bilhassa elinden iş gelen orta sınıfın çökmesiyle Elazığ yıllarca baş edemediği yokluklar ve zorluklar içerisinde kalarak ticaret ve tarım da çıkmaza girecekti . 1915 Ermeni Soykırımı sonrası 5 Kardeşler ' in " Fabrikatorian " ticari mirasları fiilen sona erdi . Fabrikatorian Kardeşlerin tüm mal varlıklarına " Emal - i Matruke " kapsamında el konuldu
Dönemin Elazığ Valisi Sabit fabrikaları çalıştırmayı denediyse de , üretim yapabilme kapasitesinde kişilerin bulunmaması yüzünden muhafak olamadı . 1860 ' lardan beri hiç ara vemeden üretim yapan Fabrikatorian ' ların fabrikası böylece çürümeye terkedildi . 1930 ' a gelindiğinde fabrikaarın kurulu olduğu geniş alan üzerinde Belediye , elektrik jeneratörü tesisi kurdu ve trafo kurdu . Fabrikalar 1935 yılında yıktırılarak yerine bir bölümünde 1960 ' da Çay bahçesi , şehrin illeri gelenlerin düğün , nışan sünnet , baloların düzenlendiği Özbil Gazinosu kuruldu . Fabrika arazisinin bir bölümünde 1980 ' de GİMA mağazası bir bölümünde de Kırım Tatar ' ları lideri Mustafa Cemilloğlu adına bir park kuruldu Sonuç olarak 1860 ' lardan itibaren köylüye " ipek böcekçiliği " üretim , şehirlisine iş imkanı sağlayan Elazığ ' ın en seçkin ve kaliteli dokumaları imal eden yegane uluslarası fabrikasının , hatıraları söz çalgı , çengi , jeneratör gürültüleri arasında kayboldu gitti .
Hagop Sekayan
Sungur Savran’ın “Devrimi” ve T.C. Hakikati
Fuat Önen; Ne Yapmalı? Kış dizisinde yer alan “Sungur Savran’ın “Devrimi” ve T.C. Hakikati” başlıklı yazısını kendi sayfasında yayınladı. Biz de kendi mesajı ile birlikte sitemizde yayınlıyoruz.
TC 100 yılını geride bıraktı. Kürdistan’da sürdürdüğü zamana yayılmış jenosidi ise devam ediyor. 100. yıl kutlamaları devam ediyor. Her soydan ve boydan egemen Türk siyaset aktörleri yalana dayalı tarih tezlerini tekrarlayıp duruyorlar. Bu konuda alanı boş saydıkları için yalanda sınır tanımıyorlar. Egemen Türk siyaseti her zaman jenosidkâr olmuştur, egemen ideoloji de buna göre şekillenmiştir. Bu karakterlerinin gereğidir, şaşırmıyor, mücadeleye devam ediyoruz. Bu kampanyaya sol, sosyalist maske ile katılanlara ise sözümüz var, teşhir ediyoruz. Sungur Savran’ın “Bir İhtilal Olarak Milli Mücadele” adlı kitabı buna bir örnektir. Ne yapmalı Kitap dizisinin 4. sayısında yayınlanan röportajın ilk bölümünde bu kitabı değerlendirdik. Ne yapmalı kitap dizisine teşekkürlerimle, eleştirel ilginize sunuyorum.
Sungur Savran’ın “Devrimi” ve T.C. Hakikati
Ne Yapmalı? : Mamoste Fuat, öncelikle röportaj isteğimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Türkiye solunun, cumhuriyetin 100. yılı vesilesi ile T.C.’yi orasından burasından tutarak, yarışırcasına, ilericilik rolü biçen kitaplar çıkması, söylemlerde bulunulması hakkında ne düşünüyorsunuz? Aslında bu sadece Türkiye soluna özgü değil: “1921 Anayasası’na dönmek istiyoruz. ”diyen, Kürt siyasi çevreleri de mevcut. Bu konuyu nasıl açıklarsınız?
Fuat Önen: 1921 Anayasası’ndan başlayalım. Aslında bana göre: “Böyle bir anayasa yok.” 1921 Ocak ya da Şubat’ında olmalı. Millet Meclisi’nde kabul edilen bir doküman var; bu doküman, 23 maddeden oluşuyor, bir de gizli maddesi 24. maddeden oluşuyor.
Bunun 13 maddesi; belediyelerle, yerel yönetimlerle ilgilidir. Bazı Kürt siyasetçilerin övgüsüne mazhar olmasının nedeni budur. Örneğin, bu metinde, yargıyla ilgili bir düzenleme yoktur. O boşluğu İstiklal Mahkemeleri ile doldurmuşlardır. Bu metnin kabul edilmesinin zamanlaması önemlidir.
1920’in Temmuz ayında, Koçgiri’de de bir hareketlilik başlar. Koçgiri’de ciddi bir ayaklanma olacağı bekleniliyor. Bunun önünü almak için o metin hazırlanmıştır. Esas olarak bu metnin hazırlanmasının ve yarısından fazlasının yerel yönetimler ve özerklikle ilgili olmasının nedeni budur. Koçgiri ayaklanmasının önderlerine, örneğin; Alîşan Bey’e milletvekilliği teklif edilmiştir. Önce kabul etse de daha sonra Alîşêr ve Nurî Dersimî ile konuştuktan sonra, bundan vazgeçmiştir, milletvekili olmamıştır. Dolayısıyla, bu 21 Anayasası denilen metin, daha çok Kürtleri yanına çekmeye dönük ve Koçgiri’deki Kürt ayaklanmasını engellemeye matuf bir metindir. Bu bir anayasa değildir. Zaten, 1924’te bu tasfiye edilip, yerine 24 Anayasası kabul edilmiştir.
Kürt hareketi içinde bu metnin yeniden gündem edilme nedenine gelince; Kürt siyasi hareketinde, özellikle egemen siyasi hareketinde, devrim heyecanı ve coşkusunun yitirilmiş olunması ve ulusal bağımsızlık hedefinden vazgeçilmiş olunmasıdır. Yani başka bir deyişle; Kürdistan’da egemen siyaset tarzı, Türk devletini Kuzeybatı Kürdistan’da kalıcı olarak görmeye başladı. Mademki bu devlet hep burada olacak, bari bir takım yerel özerklikler alalım demektedirler. Esas nedeni budur.
Türkiye solunun, yüzyıl sonra yeniden 1918-23 dönemini hatırlaması, bunun bir devrim olduğunun önerilmeye başlanması da Türkiye sosyalist hareketine egemen olan siyaset sınıfının da devrim heyecanı ve umudunu yitirmiş olmalarıyla ilgilidir. Onlar da artık kapitalizmin devam edeceğine; kapitalizmin hiç olmazsa orta ve yakın vadede ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını düşündükleri için Türkiye’yi demokratikleştirmek gerektiğini düşünüyorlar. Bunu yaparken de esas kurucu zihniyete saldırmamayı doğru buluyorlar.
Temel sloganları şudur: “Cumhuriyet bir devrim sonrası kurulmuştur. Bu cumhuriyete asla karşı değiliz ama bunu demokrasi ile taçlandırmak lazım.” Bu siyaset tarzını temellendirmek için yüz yıl sonra yeniden Kemalizm keşfedildi. Aslında zaten, Kemalizm’in yığınlar arasında kök salması da 1960 sonrası ve daha çok Türkiye’deki sol gruplar eliyle sağlanmıştır. Evet, egemen sınıflar, yönetici sınıf, bir Mustafa Kemal övgüsüne sahipti. Ama bunun yığınlara iletilmesi ve yığınlar arasında kök salması, 1960’lı yıllardan sonra ve büyük ölçüde sol görünümlü hareketler eliyle gerçekleşmiştir.
Ne Yapmalı? : Önce Sungur Savran’ın kitabına dair genel değerlendirmenizi almak istiyorum. Sonra da bu kitapta yer alan görüşlere dair ayrıntılara gireceğim.
Fuat Önen: 1918-23 dönemini doğru değerlendirmenin ilk şartı; bunu, emperyalistler arası paylaşım savaşının devamı olarak görmekten geçer. Sungur Savran, 1918-23’ü Birinci Dünya Savaşı’nın devamı olarak değerlendirmiyor. Savran’a göre Birinci Dünya Savaşı, 1918’de bitmiştir. Mondros Mütarekesi’ni esas alarak değerlendiriyor. Birinci Dünya Savaşı 1918’de şu anlamda bitmiştir: Avrupalı devletler artık birbirleriyle savaşmıyorlar. Ama bu savaş devam ediyor.”
Osmanlı-Türkiye açısından baktığımız zaman, bu savaş 1939’a kadar devam ediyor. Örneğin; Musul meselesi denilen Güney Kürdistan meselesi, ancak 1926 Ankara antlaşmasıyla çözülmüştür. İskenderun Livası ya da Hatay meselesi 1939’da çözülmüştür. Oysa 1921’de Fransa’yla Ankara hükümeti arasında imzalanan antlaşmada Hatay çoğunluğu Arap olan ve bir sancak olarak Halep devletine bağlı bir bölgedir. Hatta o anlaşmada orada bir Türk azınlığının da olduğu, onların da dil, kültür gibi demokratik haklarının kabul edildiği söylenir. 1939’da Türkiye tarafından sahte bir hükümet ve referandumla Araplardan alınmıştır Hatay. Dolayısıyla bunu görmeden yapılan her değerlendirme yanlıştır.
Sungur Savran’ın “Milli Mücadele” diye kodladığı dönemi emperyalistler arası savaşın devamı olarak değerlendirdiğimizde, 1918-1923 savaşında her iki tarafın da emperyalist olduğunu söylememiz gerekir. Emperyalist olan sadece Antant tarafı değildir.
Sungur Savran bir kelime oyunu yapıyor. Emperyalizmin iki anlamını da verip; zaman zaman birbirinin yerine kullanıyor. Hangi bölümde, hangi anlamda kullandığını anlamak güç. Yani emperyalizmin bir Lenin öncesi anlamı var. Bu daha çok yayılmacılık anlamındadır. Ama 15-16. yüzyıldan sonra kolonyalizm kavramı ayırt edildiği için emperyalizm bu anlamda az kullanılır olmuştur. Lenin’den sonra da Marksist-Leninistler tarafından emperyalizm artık “kapitalizmin son evresi; tekelci kapitalizm” anlamında kullanılagelmektedir.
Emperyalizmin ilk anlamını esas aldığımız zaman Osmanlı İmparatorluğu da onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti de emperyalisttir. Bunu böyle almamalarının esas nedeni şudur: 1918-23 savaşından bir anti-emperyalist mücadele çıkarma ihtiyacındadırlar.
Yani bu kitap bir tarih araştırması değil. Bu gibi kitaplar aslında, siyasal metinlerdir. Gerek Sungur Savran’ın, gerek Taner Akçam’ın kitapları, tarih araştırması olmaktan çok siyasal metinlerdir. Belli siyasal hedeflere argümanlar oluşturmak için yazılmış yazılardır. Oysa 1918-23 savaşının anti-emperyalist olmakla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Emperyalizm çağının başlıca alametlerinden olan, emperyalistler arası paylaşım kavgasının ifadesidir.
Aslında “Kurtuluş Savaşı” dedikleri savaş hakkında, birçok Türk tarihçisi de bu savaşın Antant ülkelerine karşı değil, Ermenilerle Rumlara karşı bir savaş olduğunu söylerler. Kilikya (Çukurova) bölgesini örnek alırsak; İngilizler, Kilikya’yı işgal ettikleri zaman, orada herhangi bir sorun yok. Hatta yörenin ileri gelenleriyle İngilizler arasında, ciddi bir yakınlık var. Fakat ne zaman ki Kilikya, Fransızlara devredilir; devredildikten sonra da Fransızlara karşı da ciddi bir reaksiyon yok, ama Fransız ordusu bir Ermeni tümeni oluşturduktan sonra, orada bir karşıtlık gelişmeye başlar. Dolayısıyla ne bu savaşın önderleri, ne de halk yığınları arasında anti-emperyalist diyebileceğimiz bir duruş, söz konusu değildir.
Mesela Doğan Avcıoğlu şöyle yazıyor: “Karşı koyuş, doğrudan doğruya İngiltere ve Antant devletlerine karşı değildi. Ermeni ve Rum hükümetlerinin kurulmasına karşıydı.” Fikret Başkaya ise: “Milli mücadele sırasında anti-emperyalist ideoloji ve böyle bir bilinç söz konusu bile değildir. Bunun için ne teorik, ne de pratik bir imkân vardı. Silahlı savaşa neden olan Ermenilerin, Fransızlar tarafından ele geçirilen Kilikya’ya geri gelişleriyle; Yunanlıların, İzmir’e çıkarma yapması ve Rum tehcirlerinin geri dönüş şartlarının doğmasıydı.” diye yazar. Baskın oran: “Milli kurtuluş hareketindeki ideoloji, mücadeleye katılanların sosyal yapısı ve Kemalistlere destek vermelerinin nedenini tahlil ederken, bu hareketin işgalcilere karşı yürütülmeyip, milli azınlıklara karşı olduğu için ulusal kurtuluşçu bir yanının olmadığı sonucuna varır.”
Dolayısıyla, o dönemi ciddi olarak araştıran tüm tarihçiler aslında 1918-23 savaşının, İngiltere ve Antant devletlerine karşı değil, Ermenilere ve Rumlara karşı verilen bir savaş olduğunu bilir.
Şimdi burada karmakarışık hale getirilen bir diğer kavram da “millilik” meselesidir.
Arapçada, “millet”; aslında, dini çerçeveli bir kavramdır. Türkçe ‘de ümmet olarak karşılanıyor. Savran da bazen millinin o anlamını, bazen de ulus anlamını kullanmaktadır. Israrla millet olarak söylediği, Türkler ve diğer Müslüman halklardır.
Buradan da bir Müslüman millet algısı olduğu ortaya çıkıyor. Oysa Türkler ve diğer Müslüman halklar aynı milletten değildirler, yani aynı ulustan değildir. Bu, başta önüne koyduğu 1918-23’ü, “bir devrim” olarak tanımlayabilmek için böyle teorik ahlakla bağdaşmayan yollara başvurmaktadır. Sonuç olarak; “kuruluş hareketi” denilen 1918-23 hareketi, bir devrim değil, bir hükümet darbesidir.
Bu hükümet darbesi, 1920 de Meclis-i Mebûsan’ın temelli kapatılmasından sonra, Ankara’da kurulan “Büyük Millet Meclisi” eliyle yapılmıştır ve bu ancak Lozan antlaşmasıyla tamamlanmıştır. Lozan antlaşmasından Kemalistlerin elde ettiği esas sonuç; bu hükümet darbesinin, batılılarca meşru görülmesidir. Bu hükümet darbesine devrim demek için ortada ciddi bir veri yoktur. Devrim, eski devlet aygıtının parçalanmasını ifade eder, bir rejim değişikliğinden ibaret değildir. Ama söz konusu olan adı üzerinde bir “devleti kurtarma”, “devletin parçalanmasını önleme” harekâtıdır. Üstelik Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın taraflardan biri olan bir imparatorluğun kurtarılması bahis konusudur. Meşruti monarşiden Cumhuriyete geçilse de devlet aynı devlettir ve şimdi devletin temel kurumlarından biri kabul edilmesi gereken polis teşkilatının 179. yılı anılmaya hazırlanılıyor.
Zaten Sungur Savran, 1908-1909’da bir özgürlük devrimi gerçekleştiğini söylemektedir. 1908’le 1918 arasındaki 10 yılda iktidarda olan parti İttihat Terakki’dir. Daha sonra Kemalist olacaklar da dâhildir bu iktidara. 1918 Mondros Mütarekesinden sonra, Osmanlı -yani saltanat tarafı- İngilizlerle doğrudan anlaşma yolunu seçmişlerdir. Bu bir siyasi tercihtir. İttihatçılar ise zaten panik halindedirler. Birinci savaş sırasında işledikleri suçların sorgulanması için Osmanlı tarafından kurulan mahkemeler vardır.
Ve İttihatçı paşalar, can güvenliklerini sağlamak için doğuya kaçmaya başlamışlardır. Bunlardan bir devrimci alternatif çıkarmak insan aklını zorlamaktır.
Her iki taraf da gerek Osmanlı, gerek İttihatçılar ve Mustafa Kemal, esas olarak emperyalistlerle uzlaşmayı, daha makul şartlarda anlaşmayı hedefleyen taraflardır. Bunlar arasındaki çatışmalardan da ne ilericilik çıkar, ne de devrim çıkar.
Ne Yapmalı? : Sungur Savran: “Pontus soykırımı, bugünkü verilere göre yaşanmadı.” diyor. Sungur Savran böyle dese bile; Rumlara baskı, zulüm-katliam uygulayan bir harekete ilericilik rolü biçmek, devrimci siyasette neye denk düşer?
Fuat Önen: Bir komünist, imparatorluğun parçalanmasına, küçük devletlere bölünmesine niye karşı olur?
Sungur Savran, oradaki çatışmaları tarif ederken, bir çeteler savaşından söz ediyor: “Bir tarafta Rum çeteleri, öbür tarafta da Müslüman çeteler” diyor. Sungur Savran, kendi “devrim teorisini” bu çetelere dayandırıyor. Çünkü 1920’nin sonuna kadar, düzenli ordu henüz toparlanabilmiş değil.
Savaş, esas itibariyle, bu çeteler üzerinden sürdürülüyor. Bu çetelerle ilgili araştırma yapan tarihçilerin çoğu, bu çetelerin esas itibariyle; asker kaçaklarından, haydutlardan, yağmacılardan oluştuğunu söyler. Bu çeteleri örgütleyenler de Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol örgütleridir.
Bunlar ittihatçı örgütlerdir. İttihat Terakki, 1918 Mondros Mütarekesi’nden sonra, kendini fesih eder. Ülke içinde yeniden örgütlenmek için bu iki teşkilatı kurmuşlardır. Ve sözü edilen Müslüman ya da Türk denilen çeteler, büyük ölçüde bu iki teşkilatın örgütledikleri çeteleridir. Aslında Trabzon yani Pontus’un oralarda esas saldırgan olanlar, Sungur Savran’ın “devrimci” çeteleridir.
Bunlara karşı Rumlar da örgütleniyorlar, onlar da çatışıyorlar. Çünkü bu Türki çeteler; oradaki gayrimüslimlere saldırıp, onların evlerine, mallarına, mülklerine el koyup, aslında bir tür sermaye birikimi sağlıyorlar. Dolayısıyla bu çatışmada Türk tarafını ilerici görmek aymazlıktır. Sungur Savran, bu çetelerin ilericiliğini, Rum örgütlerinin Yunanistan’dan destek almalarına dayandırıyor. Ve diğerleri de Ankara hükümetinden, İttihat Terakki’den destek alıyorlar.
Pontuslu Rumlar, o yörenin kadim halklarındandır. Müslüman halklar dedikleri de çoğunlukla Kafkas göçmenleridir. Büyük çoğunluğunu da Çerkezler oluşturur. Kafkasya’dan 1860’larda Osmanlı imparatoruyla Rus çarının anlaşarak göç ettirdikleri 2 milyona yakın Çerkez var. Osmanlı; bunları, Müslüman nüfusu arttırmak için kullanıyor ve daha çok gayrimüslim olanların bulunduğu yerlere yerleştiriyor.
İttihat Terakki ile Kemalistler de bunlardan Türk ulusu yaratmak için yararlanmaya çalışıyorlar. İttihat Terakki ve Kemalistlerin önündeki proje bir jenosidal projedir. Çünkü 1918’de bu coğrafyada bir Türk milleti yoktur. Osmanlı dinastisi (hanedanı) ile Türk milletini birbirine karıştırmamak lazım.
Hatta Osmanlı dinastisi; Türkmenleri, Türkleri aşağılamaktadır. 1870 ile 1918 arasındaki dönemde, yani 50 yıllık dönemde. 5 milyon göçmen gelmiştir. Bunların büyük çoğunluğu Müslüman Balkan ve Kafkas göçmenidir. Balkan göçmenleri, Osmanlı’nın Balkan yenilgisinden sonra gelmişlerdir. Kafkaslardan ise 1860’tan itibaren gelmişlerdir. Yani o dönem Türkiye’nin, şimdi Türkiye denilen yerin nüfusu, 13 milyondur. Ve bunun 5 milyonu, son 50 yılda gelenlerden oluşmaktadır. Diğer kadim halkların nüfusunu da yani; Kürtleri, Ermenileri, Rumları da çıkarırsak, geriye bir buçuk milyon civarında Türkmen kalır.
Şimdi buradan bir ulus çıkarmak mümkün değildir. Zaten eğer ortada bir ulus olsaydı; İngiliz, Fransız, İtalyan işgaline karşı bu ulustan bir reaksiyon, bir tepki gelirdi. Oysa Yunanlılar ilk İzmir’e geldiği zaman, İzmir Belediye Başkanı tarafından çiçeklerle karşılanmıştır.
Bir bütün olarak bu coğrafyada, savaştan yorgun-bitap düşmüş ve açlık sınırına gelmiş halk, aslında Mondros Mütarekesi’ni bir zafer olarak karşılamıştır. Bir araştırmacının söylemine göre, o dönem: “300 bine yakın asker kaçağı vardır.” Şimdi bu tablonun üzerinden atlayarak, orada muhayyel bir Türk ulusu görmek ve bu ulus üzerinden bir ulusal kurtuluş ya da bir devrim tahayyül etmek, gerçekleri çarpıtmaktır. Ortada bir devlet var. Bu devletin ulusu yok. Ama İttihat Terakki döneminden başlayarak bir ulus inşa projeleri var. Ulusu inşa etmek için bu ulustan olmayanların fiziken ya da ulusal aidiyet bakımından ortadan kaldırılması lazım. Dolayısıyla, Türklerle ya da işte Müslüman nüfusla Rumlar arasındaki çatışmada, etnik temizliği hedefleyen taraf daha gericidir. Yani varsayalım ki Rumlar ilerici değil, iyi de o bölgede bir etnik temizlik yapmaya çalışan bir devlet projesi var. Ve savaşın bu taraftaki amacı, böyle bir jenosidal amaçtır. Dolayısıyla bunlar gerçeklerin tepe taklak edilmeleridir.
Sungur Savran ısrarla: “Türkler, Anadolu’da küçük bir devlet kurmaya mahkûm ediliyorlardı.” diyor. Şimdi bir komünist, İmparatorluğun parçalanması, küçük devletlere bölünmesine niye karşı olur? Yani Türkiye denilen coğrafyada bir devlet yerine 4 tane devlet olsaydı, bunun yüce komünizm davası bakımından, ne tür bir mahzuru olacaktı? Ve üstelik bunun alternatifi diğer milletleri elimine ederek bir ulus inşa etmektir. Yani jenosidal bir amaçtır. Çok uluslu, çok ülkeli bir coğrafyada bir ulus inşa etmek için diğer halkların, ulus-ülke aidiyetlerini ortadan kaldırmak lazım. Bunun da yani komünist olmak-olmamak bir tarafa, ilerici bir insanın bile destekleyebileceği bir proje olmadığını düşünüyorum.
Ne Yapmalı? : Sungur Savran ve başka yazarlar, Anadolu kavramını kullanıyorlar. Kürdistan da Anadolu’nun içine giriyor. Sungur Savran kitabında: “Kürtler ve Türkler, emperyalizme karşı birlikte mücadele ettiler.” diyor. Bunları söylerken de kitap boyunca, Kürdistan meselesinden ve de Koçgiri ayaklanmasından bahsetmiyor. Bunlar hakkında ne söylemek istersiniz?
Fuat Önen: Kürtlerle Türklerin, emperyalizme karşı mücadele ettiği doğru değildir.
“Anadolu” kavramı, Türkiye ve Kemalist düşüncenin temel kavramlarından biridir. Gerçek kullanım anlamından farklılaştırılarak kullanılmıştır. Aslında Anadolu; Bizans’ın, İstanbul’un doğusundaki toprakları anlamına gelir. Ama Kemalist hareket; özellikle, 1941 coğrafya Kongresi’nden sonra, daha sonra da 60 sonrası Kemalizm’in yeniden yükseliş döneminde, Anadolu’yu, Kürdistan’ı, Lazika’yı, Pontus’u, Kilikya’yı içine alacak kadar genişletip kullanıyorlar. Sungur Savran da böyle kullanıyor. Böyle kullanılmasının temel nedeni, bir ulus inşa projesidir ve diğer halkların ulus ülke hakikatini ortadan kaldırma hedefidir. Böyle olduğu için de Kürdistan, Lazika, Pontus, Kilikya, Batı Ermenistan olarak nitelenmiş bütün teritoryaları, Anadolu kavramının içine alıyorlar ve içinde hiçleştiriyorlar. Bu başlı başına jenosidal bir düşünce tarzıdır. Anadolu kavramını bu tarzda kullanmak, hiç olmazsa komünistlik iddiasında olanların işi olmamalıdır.
Sungur Savran’ın söz ettiği Anadolu’daki örgütler, daha önce söylediğim gibi çoğunluğu Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol (Kara Vasıf ve Kara Kemal adlarından esinlenerek kurulan gizli örgüt) örgütlerinin oluşturduğu çetelerdir.
Bir müddet sonra, önce İttihat ve Terakki, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini kurmaya başladılar. Bu cemiyetler de Teşkilat-ı Mahsusa mahsulü cemiyetlerdir. Onların dışında Çerkez Ethem’in Kuvâ-yi Seyyâreleri var. Yine, Manisa, Aydın, Konya taraflarında, çoğunluğunu; Çerkezlerin oluşturduğu örgütler var. Bunlardan biri, Çerkez İttihat ve Teavün Cemiyeti’dir. Bir diğeri de Kuzey Kafkasya Teşkilatı Siyasiyesi’dir. Bunlardan hiçbiri anti-emperyalist örgütler değildir.
Kürtlerle Türklerin, emperyalizme karşı mücadele ettiği doğru değildir.
Birincisi yani; Maraş, Antep, Urfa’da Fransızlara karşı halk direnişleri olmuştur. Buralarda Kürtler savaşmıştır ama orada bir Kürt-Türk birliği yoktur. Güney Kürdistan’da ya da dönemin tanımlamasıyla Musul vilayetinde, Şeyh Mahmut Berzenci, İngilizlerle savaşmıştır. Orada da bir Kürt-Türk birliği yoktur. 1918-23 hem çeşitli vaatlerle hem de bazı tehditlerle Kemalistlerle ittifak yapmış olan bazı Kürt çevreleri vardır. Ama bu Kürt çevreleri üzerinde bir Kürt-Türk birliği çıkarmak mümkün değildir. Örneğin, 1921’de Koçgiri başkaldırısı vardır. Bu başkaldırıyı katliamlarla bitiren isimlerden biri de Savran’ın ilerici çete başı Topal Osman’dır. Burada binlerce Kürt’ü katletmişlerdir. Sungur Savran, Kürdistan üzerinden ve Koçgiri başkaldırısı üzerinden atlamak zorundadır. Çünkü bunlara girdiği zaman bütün kurgusu çökecektir.
Kurgusunun çökmemesi için Kürdistan’dan söz etmemeli, Kürt milletinden söz etmemeli. “Türkler ve diğer Müslüman halklar” gibi bir ucube milletten söz etmesi gerekmiştir. Dolayısıyla başta dediğim gibi bu bir tarih araştırması değil, bir politik metindir. Ve politik hedeflerine argümanlar arama çabasıdır. Ama kayda değer hiçbir argüman bulamadığını da söylemek lazım.
Yani, “anti-emperyalizm” diyor. Kilikya bölgesinde; Kürtler, Fransızlarla çatıştıktan sonra geri çekildiler. Ve de Lozan’dan önce, 20 Ekim 1921’de, Fransa ile Ankara hükümeti arasında bir anlaşma imzalandı. Şimdiki Suriye-Türkiye devlet sınırları o anlaşmaya dayanıyor.
Mustafa Kemal’in; İtalyanlarla, İngilizlerle, Fransızlarla oldukça iyi ilişkileri vardır. Ve bunları Sovyetlere karşı kullanır. Beri taraftan Sovyetler ile ilişkisini de İngiltere’ye karşı kullanmaya çalışır.
Siyasi amaçlarına ulaşmak için her şeyi mubah gören bir zihniyetten, devrim çıkarmak zordur.
Ne Yapmalı? : Daha önceki yazılarınızda yahut konuşmalarınızda, Türkiye’yi bir “tampon bölge” olarak nitelemiştiniz. Bu görüşünüzü açar mısınız?
Fuat Önen: Türkiye Cumhuriyeti bir tarihi tesadüftür. Birbirleriyle savaşan iki büyük gücün; Rusya Federasyonu’yla İngiltere’nin her ikisinin de bu coğrafyayı ötekine karşı tampon olarak kullanmak isteğinin sonucudur.
İngiltere, özellikle 1922’den sonra, Ekim Devrimi’nin artık bir gerçeklik olduğunu kavradıktan sonra, Sovyetler‘in yayılmasını önlemek için Türkiye’nin uygun bir tampon olacağı sonucuna ulaşmıştır. Sovyetler Birliği ise, daha doğrusu Rusya Federasyonu ise 1918’den itibaren, buralardaki hareketliliği, İngiltere’ye karşı kullanmak çabasına girişmiştir. Böyle gördüğü için de bir taraftan Enver Paşa’yı ağırlamış, Doğu Halkları Kurultayı’na davet etmiştir. Kemalistleri de davet etmiştir Doğu Halkları Kurultayı’na. Öbür yandan da Türkiye Komünist Fırkası da Mustafa Suphiler de oradadır. Hatta ilginç bir şey söyleyeyim: “Bu deminden beri Karakol dediğimiz örgütlenme, Ankara hükümetinden bağımsız olarak, Sovyetler Birliği ile ilişki geliştirmeye çalıştığı için yanılmıyorsam, 1920 Nisan’ında, Mustafa Kemal tarafından kapatılmıştır.”
Dolayısıyla, bu çatışmayı anlamanın yolu: “Bunu, Birinci Dünya Savaşı’nın devamı olarak anlamaktan geçer. Savaş devam etmektedir. Ancak savaşan taraflar değişmiştir.”
Çarlık Rusya’sı Britanya’nın müttefikidir. Ama artık Sovyet devleti var ve bu Britanya’nın düşmanıdır.
İtalyanlar Sykes-Picot sırasında -daha doğrusu- 1915’te savaşa katıldıklarında, kendilerine vaat edilen toprakları, Britanya vermediği için Britanya’ya karşı mücadele etmektedir. Yine Fransa, Sykes-Picot’a göre kendisine verilmiş olan topraklara, İngiltere çöktüğü için İngiltere ile mesafelidir. Yani, savaş devam ediyor ama savaşın tarafları, savaştaki aktörlerin pozisyonları değişmektedir. Mustafa Kemal bütün bunlar arasında politik cambazlık yaparak sonuç alabilmiştir.
Dolayısıyla her iki taraf da Türkiye Cumhuriyeti’ni, ötekine karşı tampon olarak değerlendirmeye çalışmışlardır. Sonuca baktığımız zaman; Sovyet politikasının başarısız olduğu, İngiliz politikasının başarılı olduğunu görüyoruz. Mustafa Kemal söz konusu olunca Sovyetlerin kazanması mümkün olmazdı zaten.
Şimdi Sungur Savran, 1918-23’ü Milli devrim ya da “kurtuluş savaşı” olarak değerlendirmeyenlere yönelirken: “Hadi biz yanıldık, Lenin de Komintern de Sovyetler birliği de mi Kemalist’ti?” diye absürt bir soru soruyor.
O dönemin Sovyet politikasını eleştirmek; Sovyetlere, Kemalist demek değildir. Komintern’in politikalarını eleştirmek de Komintern’e Kemalist’tir demek değildir. Ama yanlış ata oynamışlar; hedefledikleri sonuçlara da ulaşamamışlardır. Dolayısıyla: “Sovyetler Birliği’nin-Komintern’in, Kemalist harekete yaklaşımını yanlış buluyorum. Bu onları Kemalist görmek anlamına gelmez.”
Ama Sungur Savran’ın 100 yıl sonra, 1918-23 çatışmalarından ki bu çatışmanın esası bir ulus inşa projesidir ve Jenosidal bir projedir. Buradan ilericilik ya da devrim çıkarmak, kelimenin net anlamıyla Kemalizm’e olumlu yaklaşımı yansıtan bir davranıştır.
Ne Yapmalı? ; Sungur Savran diyor ki: “Avrupa’nın doğusundan Bering Boğazı’na kadar uzanan, devasa bir coğrafyada kurulmakta olan tarihteki ilk büyük ölçekli devletin ayakta kalması bir sorun olarak neden hiç akla gelmiyor? Osmanlının yıkılmaması gerekiyordu diyor.” Yani Osmanlı’nın dağılmasını kendine dert ediyor. Bir Yandan da: “Türkiye’yi, Osmanlı’nın devamı olarak görmek körlük” diyor. İki söylem üzerine ne söylemek istersiniz?
Fuat Önen: Osmanlı Pre-modern bir imparatorluktur ve Yakın Doğu’nun, Orta Doğu’nun hatta Balkanlar’ın başına bela olmuş bir imparatorluktur. Balkanlar, Yakın Doğu ve Orta Doğu halkları, bu imparatorluğun çökmesine ve parçalanmasına ancak sevinirler. Bir devrimcinin, bu imparatorluğun birliğini savunması, akla ziyan bir meseledir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türkler dışında; özellikle, 19. ve 20. yüzyılın başında, birçok millet gerçekliği var, olmayan bir tek Türk millet gerçekliğidir. Bunun parçalanmasına ya da çökmesine üzülmesinin nedeni de odur. Sungur Savran diyor ki: “Anadolu’da bir küçük devlet olarak yaşayacaktık.” Bunun, dünyaya komünist hareketine ne zararı olurdu? Anadolu’daki küçük bir Türk devleti, bu coğrafyada verili Türk nüfusa uygun bir Türk devletinin kurulması, niye kötü bir şey olsun?
Sungur Savran’ın bütün derdi; verili Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak çabasıdır. Bunun dışında makul mantıklı bir gerekçesi yoktur.
Sungur Savran, birçok yerde spekülatif sorular soruyor; Eğer Kemalistler başarılı olmasaydı, belki Ekim devrimi de başarısız olurdu gibi. Tarihe böyle spekülatif sorularla yaklaşılmaz.
Ama yani şöyle bir spekülasyon yapıldığı zaman; şimdiki Türkiye Cumhuriyeti yerine, bir Kürdistan devleti, bir Pontus devleti, bir Lazistan devleti, onun yanında küçük bir Türk devleti, şimdiki siyasi coğrafyadan çok daha ilerici olmaz mıydı?
Ne Yapmalı?: Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı mıdır, değil midir?
Fuat Önen: Yani, Türkiye Cumhuriyeti tabii ki Osmanlı’nın devamıdır. Ama Osmanlı’nın kendisi değildir. Bir darbe ile değiştirilerek devam etmiştir. Hem bir kesinti vardır, hem bir devamlılık vardır.
Kesintiyi görmemek, 1918-23 iktidar değişikliğini anlamamaktır. Devamı olduğunu görmemek de körlüktür. Bu değişikliği sağlayanların tamamına yakını Osmanlı paşasıdır. Mondros Mütarekesi’ne kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten kadrolardır. Bu kadrolar kendilerine alternatif olabilecek bütün güçleri, 1918 -23 arasında tasfiye etmiştir.
Yani Çerkez Ethem’in Kuvâ-yi Seyyârelerini tasfiye etmiştir. Bu güçler 1919-1921 arası kullandığı güçleridir. Çerkez Ethem’den oldukça yararlanmıştır Mustafa Kemal. Ama düzenli ordu toparlandıktan sonra, bunun düzenli orduya alternatif olabileceğini düşünüp, Kuvâ-yi Seyyâreleri tasfiye etmişlerdir. Çerkez Ethem’i Yunan tarafına geçmek zorunda bırakmışlardır.
Bir diğer alternatif TKF’dir. Bu Türkiye Komünist Fırkası’nın gücünden dolayı değil; Sovyetlerle ve Komintern ile olan ilişkilerinden dolayı Türkiye Komünist Fırkası da muhtemel alternatiflerden biridir. Ocak 21’de, Çerkez Ethem’in yeşil ordusuyla beraber, Türkiye Komünist Partisi’ni de büyük ölçüde tasfiye etmiştir. Mustafa Suphi ve arkadaşlarını Karadeniz’de boğdurmuşlardır.
Mustafa Suphileri Kim Öldürttü?
“Yahya Kâhya, İttihat Terakki’den mi aldı emri, Mustafa Kemal’den mi aldı?” tartışması boş bir tartışmadır. Çünkü Kars’tan Trabzon’a kadar, Mustafa Suphi’yi ve arkadaşlarını yuhalatan, hakaretler ettiren Kemalistlerdir, bu bellidir. Denize açıldıktan sonra, onları denizde boğma emrinin, Kemalistlerden ya da İttihat Terakki’den gelmesi, işin esasını değiştirmez. İttihatçılar ve Kemalistler de o zaman henüz ayrı değildirler. Bu görüşleri, Yahya Kâhya’nın mektubunu kendisi(S. Savran) araştırarak bulduğunu iddia ediyor. Oysa bunlara ilişkin bu mektubu, Ekim 1971 de HİKMET BAYUR, Belleten Dergisi’nde bir makalesinde yayınlamıştı.
Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol kuvvetlerine, Mustafa Kemal’i birinci başkomutan yapın ve etrafında birleşin diyen ittihatçı Talat Paşa’dır. Enver Paşa, Mustafa Kemal’in önemsiz biri olduğunu söyler. Geçici bir dönem liderlik yapsa da Enver Paşa Anadolu’ya geldikten sonra liderliği alacağını düşünür. Dolayısıyla o dönemde ittihatçılarla Kemalistler arasında net bir ayrım da yoktur.
Yani komünist alternatifi eledi, Çerkez Ethem’i ve Yeşil Ordu’yu da eledi. 21’de, Koçgiri başkaldırısını da katliamlarla bastırdı. Sonrasında, Enver ve Talat’ın öldürülmesiyle, Mustafa Kemal artık liderliğini sağlamlaştırdı. Arta kalanlarla da 1926’da hesaplaştı. Ondan önce de aranan ittihatçılar, Kemalist harekete katılmışlardı. Yani 1921-22’ye kadar İttihat Terakki ile Kemalistler arasında ciddi bir kopuş yoktur.
Hareketi başından sonuna kadar sürdürenler, Osmanlı paşaları ise; ve bu Osmanlı paşaları, Osmanlılardan farklı bir programa sahip olan bütün güçleri de tasfiye ederek, Cumhuriyet’i kurmuşlarsa, bu elbette ki Osmanlı’nın değişen tarzda bir devamıdır. Yepyeni bir sayfa açmak mümkün değildir.
Sungur Savran, bunun niye böyle söylüyor? Çünkü bir devrim yaptıracak Kemalistlere. Devrim yaptırınca da bir kopuş olması lazım. Bunun için nesnel gerçeklikleri tahrif ediyor. Yani bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamdır. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın bütün borçlarını devralmıştır. 25 Mayıs 1954’e kadar da bu borçları ödemiştir. Yani devamı değilse, bu borçlar niye onun borçları olmuştur?
Düyûn-ı Umûmiye ve kapitülasyonları kaldırmak gibi böyle çok önemli şeyler başardığını söylüyor Savran, oysa aynı anda Lozan anlaşması döneminde; hem ABD’ye, hem İngiltere’ye, Fransa’ya, İtalya’ya çok ciddi maddi kolaylıklar sağlamıştır. Kapitülasyon dediğimiz şey de zaten böyle imtiyazlar vermektir emperyal devletlere.
Ne Yapmalı? : Sungur Savran kitabın 47 sayfasında şöyle diyor: “Devrimler böyle karmaşık süreçlerdir. Bir şeyin tam karşısına dönüşmesine de tanık olabiliriz, diyalektik gelişmenin yasalarına uygun olarak. Devrim, sadece bir anda, bir sınıfın ayaklanmasının zafere ulaşmasını indirgemek, siyasi süreçte sonsuz çeşitliliğini ve karmaşıklığını anlayamamak demektir.” Sizce neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmiş?
Fuat Önen: Söylemek istediği; Kemalistlerin, süreçte koşullara göre altüst oluşlar yaşadıklarına dairdir. Oysa Kemalistler sonradan karşı devrimci olmuş değillerdir. Konjonktüre göre siyaset belirleyen bir burjuva politikacısıdır Mustafa Kemal. 1918-23 arasında, özellikle 1921’den sonra; düzenli ordunun artık vaziyete hâkim olduğu dönemden sonra, her tarafta komünizme karşı ve Sovyetlere karşı, girişimlerde bulunmuştur. Deyim yerindeyse; Sovyetler Birliği’ni, İngiltere’yle uzlaşmak için sahaya sürmüştür.
Mustafa Kemal, 1923’ten sonra değişmiş değildir. Kemalist harekette bir devamlılık var. Adım adım amaçlarına ulaşmak var. Onu devrim sürecinin karmaşıklığıyla falan izah etmek anlamsızdır. Sungur Savran, bir kere devrim dedi, ondan sonra o dediğini kanıtlamak için akla gelmeyen cümleler sarf ediyor.
Hatta 1919 Mayıs-Temmuz arasında, o bir buçuk aylık bir havza dönemi var. O dönemde, Sovyetlerden, komünizmden etkilendiğini falan da söylüyor Sungur Savran. Bunlar doğru şeyler değil.
Yani ittihatçı ve Kemalist kadrolar bakımından Sovyetler Birliği, İngiltere’ye karşı kullanılması gereken bir kozdur. Kozu kullandıktan sonra da dünya siyasetindeki yerini, Emperyalist kamp olarak belirlemişlerdir. Dolayısıyla burada devrimin, karşı devrime dönüşmesi gibi abukluklar yok. Doğrusu aynı şey dönüp yine işte Komintern’e ve Rusya Federasyonu’nun ilişkilerine geliyor. Çünkü onlar da Enver’den bir devrimci çıkarmaya çalıştılar.
Fakat sonunda, Enver Paşa beyaz ordulara karışıp, Kızıl orduyla savaşırken öldürüldü. Enver Paşa; şimdi, 1918-1921 arasında devrimciydi de sonra mı karşı devrimci oldu? Enver paşa, İngilizlerden kaçıyor. Kendisine korunak olarak da Sovyetler birliğini görüp oraya gidiyor. Nasıl ki Enver Paşa’da böyle bir devrimci altüst oluş olmadıysa, Mustafa Kemal’de de olmadı öyle bir şey.
Ne Yapmalı? : Sungur Savran kitabın sonunda yer alan 12 Tez’in 4.sünde “Trabzon’dan Diyarbakır’a bu yöre tam anlamıyla mozaiktir.” diyor. “Halklar iç içe yaşamaktadır ve hatta TKP’nin programında (7. maddede yer alıyor) bu bölgenin sorunu, federasyon yöntemiyle çözülebilirdi” deniyor.
Fuat Önen: Neden Trabzon’dan, Diyarbakır’a kadar o coğrafyanın hepsi bir mozaiktir de, Trabzon’dan İstanbul’a kadarki coğrafya bir mozaik değildir?
Şunu yapmaya çalışıyor; Trakya, Ege bunlar zaten Türk çoğunluğunundur. Orada bir Türk ulusu var. Bu tarafta da ne Kürt ulusu var ne Laz ulusu var, ne Rum ulusu var, ne Ermeni ulusu var. Bu tarafların hepsi mozaiktir. Oysa oradaki demografik yapıya bakarsanız, Trabzon’dan İstanbul’a, İzmir’e, Antalya’ya kadar olan coğrafya, en az bu taraf kadar mozaiktir. Hatta bu taraftan daha fazla mozaiktir. Yani bu tarafta ülke hakikatleri var. Kürdistan bir ülke hakikatidir. Ve o dönemde Osmanlı imparatorluğu da buranın Kürdistan olduğunu kabul eder, söyler. Şemsettin Sami’nin Kâmûsü’l A’lâm’ında Kürdistan tanımı var. Şemsettin Sami diyor ki: “Anadolu’nun doğusu Kürdistan’dır.” Bu tarafta ülke hakikatleri varken, öbür tarafta; Batı’da, bir Türk ülkesi hakikati yoktur. İzmir’in çoğunluğu Türk değildir, İstanbul’un çoğunluğu Türk değildir.
Gerçek durum bu olduğu halde, oraya bir millet deyip, buradaki ülke hakikatlerini reddedip, burayı mozaiktir demek, en fazla neo-Kemalizm’dir. Dolayısıyla mesele şudur: “Bir kez hakikaten koptuğunuz zaman (hatta şöyle bir söz var, yalan dünyanın en velûd şeyidir diye. Bir kere yalan söylediğiniz zaman, o yalanı doğrulamak için sayısız yalanlar söylemek durumundasınız.) maalesef Sungur Savran gibi birikimli, yıllardır komünist teoriye çalışan birinin, böyle bir yalanlar manzumesine sığınması hüzün vericidir.”
TKF’nin programına gelince; TKF ne tür bir federasyon savunduğunu programda belirtmemiş. Sadece bir idari yönetim biçimi olarak federal bir yapının daha gerçekçi olduğunu söylemiş ama TKF’nin federasyon önerisinin içeriği nedir? Orada diyelim ki Kürdistan var mı, Lazistan var mı, Pontus var mı, Ermenistan var mı? Bunu bilmiyoruz. Yani sadece dostlar alışverişte görsün misali, bir program maddesi koymuşlar; işte, “Federasyon gerçekçi çözümüdür.” diye.
Bunu, Bolşevik Partinin programı ve uygulamaları ile kıyaslamak da doğru değildir. Çünkü orada, Lenin ısrarla: “Önce ulusların ayrılma hakkının savunulması gerektiğini…” söylüyor. Uluslar ayrıldıktan sonra gönüllü bir federasyona devrimden sonra ikna olmuştur Lenin. Devrimden önce Lenin, federasyona karşıdır. Onun hem teorik tarafı var, hem de pratik pragmatik tarafı var. Çünkü Ekim Devrimi devasa Rusya coğrafyasında, üç ilde gerçekleşmiş bir devrimdir ve eğer Çarlık Rusya’sının ezilen ulusları devrime kazanılmazsa, o devrimi ayakta tutmak da mümkün değildir.
TKF’de böyle bir yaklaşım görülmüş değil. Daha sonraki pratiklerine de baktığımız zaman, TKF’nin daha sonrasında; TKP’nin, Bolşevik geleneğin, “ulusal sorun konusundaki çözümlemelerine” uzak olduğunu görüyoruz.
Aynı şey şurada da görüyoruz. Sungur Savran da söylüyor: “Yunanistan Komünist Partisi, Yunan tarafının haksız olduğu söyleyip, savaşa karşı propaganda yapıyor ve bu Yunanlıların yenilmesinden önemli bir faktör oluyor. Yunan komünistlerinin birçoğu da bu nedenden dolayı yargılanıp cezalandırılıyorlar.” Ama TKF’nin böyle bir tutumu yoktur. Çünkü TKF de Sungur Savran gibi Kemalistleri haklı bir savaş sürdüren taraf olarak görüp, bu savaşa katılmak üzere geliyor Mustafa Suphi ve arkadaşları.
Oysa esas Bolşevik tutumu sürdüren, Yunan Komünist Partisi’dir. Türkiye Komünist Partisi, Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Leninist tutumun gerisindedir.
Dolayısıyla TKP programını çözüm olarak referans almak da bence doğru değildir.
Ne Yapmalı? : Savran diyor ki: “Hem Rumlar, hem de Ermeniler, Anadolu toprakları üzerinde, emperyalizmin uzantısı durumuna düşmüşlerdir.” Devamla: “Anadolu Rumlarının örgütlü kesimleri, hem Anadolu’nun batısında, hem Pontus’ta, Yunanistan’ın beşinci kolu rolünü oynamaya başlamışlardır.” Ermeniler için ise: “Onların 1915-16 soykırımı dolayısıyla kazandığı tarihi haklılık, Cihan Harbi’nin sonlarında ve ertesinde, iki nedenle ortadan kalkmıştır. Çünkü emperyalistlerin, yani Fransa’nın uzantısı olmuşlardır.” diyor. Bu görüşlere dair ne söylemek istersiniz?
Fuat Önen: Yani Rumların ve Ermenilerin, milliyetçi hareketler olarak; birinin İngiltere’ye, öbürünün Fransa’ya yaslandığı doğrudur. Ama karşılarında zaten Türk emperyalizmi var.
Yani Rumlarla Ermeniler, Britanya ve Fransa ile ilişki kurdular. Niye kurdular? İşte ulusal hedeflerini gerçekleştirmek için ilişki kurdular. İyi de kimle savaşıyorlar? Yani sosyalizmle savaşmıyorlar ki bunlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun sürdürücüleri olan jenosidal bir iktidarla savaşıyorlar.
Ama Sungur Savran, bu tarafı devrimci gördüğü için otomatikman diğerlerine karşı devrimci diyebiliyor.
Gerçek öyle değil. Şimdi bu Birinci Dünya Savaşı’nda; Rusların, Osmanlı İmparatorluğu içindeki alternatifleri, yani Osmanlı imparatorluğuna karşı kullanabilecekleri topluluk, Ermeni toplumudur. İngilizlerin de Rumlardır. Osmanlılar da bunlara karşı diyelim ki Kuzey Kafkasyalıları, Güney Kafkasyaları, Pakistanlıları, Hindistanlıları kullanmaya çalışmıştır. Her ikisi de emperyalisttir. Yani örneğin Kemalistlerin Kafkasya’dan göç ettirdikleri Çerkezleri; Rumlara karşı, Ermenilere karşı kullanmaları, emperyalist değildir diyeceksin. Türkiye’deki Ermeniler, Fransa’ya yaslanmak durumundalar. Bu her ulusal harekette görülebilen milliyetçi pragmatizmdir. Rumlar için de aynı şeyi söylemek mümkün.
Ama bunların savaştığı güç, devrimci bir güç değil. Ulus inşası gibi jenosidal bir projeyi gerçekleştirmeye çalışan emperyal bir güçtür. Yani değerlendirilecekse karşılıklı olarak değerlendirilmelidir. Yani Kilikya’da Ermeniler, Fransız ordusunun içinde, Fransız üniforması giydirilmiş bir Ermeni tümeni oluşturdular. Bunların da yerel halka karşı, Ermeni soykırımı geçmişinden ötürü, birçok zulüm yaptıklarını tasavvur etmek zor değil. Oradaki halk, esas itibariyle bu nedenle, Fransız birliklerine karşı ayaklandı.
Ama bir sene sonra Türkiye, Fransa ile anlaşma imzaladı. Hatay’ı Fransa’ya bıraktı. Ve Türkiye ile Suriye arasındaki devlet sınırını çizdi. (aslında Kuzey Batı Kürdistan ile Güneybatı Kürdistan’ı ayırdı.). Şimdi bu niye Kemalistlerin emperyalizmle iş birliği sayılmıyor da Ermenilerinki emperyalizmin uzantısı olmuş oluyor?
Dolayısıyla ilk düğmeyi yanlış iliklersen, ondan sonraki bütün düğmeler yanlış iliklenir. Sungur Savran’ın düştüğü durum bence budur.
Ne Yapmalı? : Yine kitabın sonunda 12 tez başlığı altında; tezlerin 4.sünde şu başlık açılmış: “Sevr ilerici mi, gerici mi?” diye soru var. Siz Sevr anlaşması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Fuat Önen: Yani Sevr, emperyalist bir anlaşmadır, antlaşma değildir. Ve savaş sonrası, savaşın galiplerinin ki bunlar emperyalist güçlerdir, savaşın mağluplarına dayattığı bir emperyalist anlaşmadır. Versay antlaşması gibi Avusturya’yla imzaladıkları anlaşma gibi Sevr de, böyle emperyalist bir anlaşmadır.
Ama Sevr ve Lozan’ı da birlikte tartışmak lazım. Lozan da emperyalist bir antlaşmadır. Sungur Savran, sözüm ona devrim dediği sonucun garantisi olan, Lozan antlaşmasının emperyalist karakteri hakkında, bir şey söylemeden, Sevr’in emperyalist bir anlaşma olduğunu söylüyor. İkisi de emperyalist anlaşmalardır. Sevr’in bölge için önerdiği siyasi proje de emperyalist bir projedir. Yürürlüğe girmemiştir, girmesi imkân dahilinde değildir.
Ayrıca sadece Kemalistler değil, Kürdistan’daki Kürt ulusal hareketleri de Sevr’e karşı çıkmışlardır.
Dolayısıyla Sevr’in ilerici olduğunu söyleyen, yani benim bildiğim kimse yok. Sungur Savran kimi kastediyor bilmiyorum. Ama Sevr’e gerici deyip Lozan’ı devrimin zaferi olarak tasarlamak da her halde devrimcilerin işi değildir.
Aslında Sevr anlaşması ve 1915 Ermeni jenosidi, 1918-23’te Kemalistlerin işine yarayan ve sonuna kadar kullandıkları iki önemli olaydır. Kürtlerle ilişkilendikleri zaman iki şey söylüyorlar: En önemlisi, “Kürdistan, Ermenistan olacak, bunu kabul edecek misiniz?” diyerek elini öpmediği Kürt şeyhi, Kürt ağası kalmadı Mustafa Kemal’in. Bir diğeri de, “İngilizler, buraya hâkim olursa, 1915 olaylarından sizi sorumlu tutacak.” diyorlar.
Aynı şeyi, Çerkezler için de kullanıyorlar, çünkü 1915 jenosidinde esas rol alanlar Çerkezlerdir. Çerkezler, hem devlet kademelerinde çok örgütlüdür, hem de zaten buraya göç ettirilmelerinin nedeni; işte, Müslüman nüfus çoğunluğunu oluşturmaktır. Çerkez ileri gelenleri, mecliste-devlet dairelerinde güçlüdürler, birçoğu validir, paşadır Osmanlı ordusunda. Onları da bununla korkutup örgütlemişlerdir. Çünkü bildiğim kadarıyla Çerkezler aslında, kendi içinde ikiye bölünmüştür: “Bir kesimi saltanat yanlısıdır, padişah yanlısıdır, bir kesimi padişah karşıtıdır, hatta padişah yanlıları Gebze’de falan ayaklandıkları zaman bunu Çerkez Ethem’e bastırtıyorlar.”
Dolayısıyla Sevr, Mustafa Kemal’in işine yaramıştır, 1915 jenosidi de işine yaramıştır.
Sonradan Lozan’ı göklere çıkarırken de Sevr’i kullanmıştır; işte:” Sevr’de vatan elden gitmişti, Lozan’da kurtardım.” demiştir. Yani gerici bir anlaşma, gericiler tarafından kullanılabilir, onların işine yarar.
Ne Yapmalı? : Sungur Savran, 1918-1923 arasına “politik devrim” diyor. “Burjuva devrimi” diyor yani, 1924-1930’lara kadar olan sürece de “sosyal devrim” diyor. Bu iddialara karşı ne söylemek istersiniz?
Fuat Önen: Savran’ın çok iddialı olarak devrim teorisinden söz etmesi: “Devrimi bir tek ben bilirim, diğerleri devrimin nasıl bir şey olduğunu anlamıyorlar.” iddiasının ötesinde, Sungur Savran, “devrim” kavramını da çarpıtmıştır.
Yani Lenin’den aldığı alıntı işte: “Kelimenin pratik-politik anlamıyla da iktidarın bir sınıftan başka bir sınıfa geçmesi devrimdir.” alıntısını alır. Ancak hoşuna gittiği her iktidar değişikliğine “devrim” demektedir. İran devriminden de söz eder. İran, Irak savaşında İran’ın tarafını tutmak gerektiğini söyler. Çünkü ona göre o dönem o savaşta devrimi İranlı Mollalar temsil ediyor. Mısır devriminden söz eder. Mısır’da iktidar hangi sınıftan öbürüne geçti de ona “devrim” diyor belli değil.
Türk devrimi için de şöyle bir cümlesi var: “Türkiye, 1918-23 arasında, bir politik devrim yaşadıktan sonra, 1920’li ve 1930’lu yıllarda da bir sosyal devrim yaşamıştır.”
Şimdi buradaki sosyal devrim kavramına dikkat etmek lazım:
Birincisi Savran, 18-23 devrimine “kitlesiz devrim” diyor. Yani kitlelerin devrime katılmadığını, Osmanlı paşalarının kitleleri katmadıklarını söylüyor. Aslında Osmanlı paşalarının katmamasından çok o dönem, 1918-23 savaşına katılmaya niyetli kitleler de yok ortada. Bu kitlesiz devrimden sonra; yani “kitlesiz politik devrimden” sonra, yirmili otuzlu yıllarda da yine “kitlesiz bir sosyal devrim” yaşamış Türkiye.
Peki, 1920 ve 1930’lu yıllarda ne olmuş?
Birincisi; Türkiye’de komünistlerin nefes almasına izin vermemişler. İkincisi; Emekçi sınıflar-işçi sınıfı ve köylülük, sefil bir durumda yaşamış. Üçüncüsü; Gayrimüslim sermayelerine el koyarak, yeni bir burjuva sınıfı yaratmaya çalışmışlar. Dördüncüsü; Kuzeybatı Kürdistan’ı boydan boya kana bulamışlar yirmili otuzlu yıllarda.
Gerçek bu iken, buna “sosyal devrim” diyebilmektedir. Şimdi bu, yani artık bu, buna söylenecek fazla bir söz de bulamıyorum doğrusu. “Politik devrimi” boş bir iddia iken, 20’li 30’lu yılları “sosyal devrimle” tanımlamak açıkça karşı devrimciliktir.
Yani yirmili otuzlu yıllarda, gerek emekçi sınıflara, gerek ezilen uluslarla komünist harekete karşı, çok güçlü bir saldırı dönemidir. Bundan “sosyal devrim” çıkarmak ancak Sungur Savran gibilerin işi olabilirdi.
Ne Yapmalı? : Komintern’in 2. Kongresinde, ulusal hareketleri destekleme şartları var. Bu şartlara göre değerlendirildiğinde, Kemalist hareketin desteklenmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?
Fuat Önen: Birincisi, 1918-23 savaşı, devrimci-ulusal bir hareket değildir. Bu bakımdan, Komintern’in İkinci Kongresindeki kararlara göre desteklenmesi gereken bir hareket değildir.
İkincisi de Kemalist hareket, komünistlerin örgütlenme ve propaganda haklarına saygılı değildir. Bu nedenle de Komintern’in İkinci Kongresini referans alıp desteklenecek bir hareket değildir.
Üçüncü olarak, 1919-23 savaşı, etnik temizlik ve jenosidal hedefli ve pratikli bir savaştır. Bu nedenle devrimci değil, gerici bir harekettir. Komintern’in İkinci Kongresini referans alan komünistler, İttihatçı-Kemalist önderlikle savaşmalıydılar.
https://referansbelge.com/2024/01/28/sungur-savranin-devrimi-ve-t-c-hakikati/
İnsanın tek umudu, "irade ve varoluşun ıstırabından, varolmamak ve irade etmemek gibi acısız bir duruma nihai kurtuluş"ta yatmaktadır. Hiçbir ölümlü yaşam görevinden vazgeçemez, ancak her biri, insan ırkının büyük bir kısmında bilinçsizliğin faaliyetlerinin zeka tarafından yönetileceği zamanı hızlandırmak için üzerine düşeni yapmalıdır. Bu aşamaya ulaşıldığında, birçok kişinin eşzamanlı eylemiyle irade kendi devam etmemesine karar verecek ve böylece fikir ve irade bir kez daha Mutlak'ta birleşecektir.
Karl Robert Eduard von Hartmann
Hiç duymamayı ya da önce beş dakika boyunca uyumsuz sesler, ardından beş dakika boyunca güzel bir müzik dinlemeyi seçme şansım varsa; hiç koku almamayı ya da önce kötü bir koku, sonra güzel bir koku almayı seçme şansım varsa; tat almamayı ya da önce hoş olmayan bir şey, sonra hoş bir şey tatmayı seçme şansım varsa, her durumda duymamayı, koklamamayı ve tatmamayı seçeceğim.
Karl Robert Eduard von Hartmann
Erkekler gizlice kendi anlayışlarına güvenmeme eğilimindedirler ve bir kez benimsedikleri görüşleri inatla savunurlar. Bu nedenle, herhangi bir kişiyi tümdengelimle ikna etmek son derece zordur, çünkü o kişi, belirli bir itirazı olmasa bile, bu yönteme her zaman güvensizdir; oysa tümevarımda, o kadar yoğun ve kesin düşünmesine gerek kalmaz, sanki görme ve doğrudan algılama yoluyla gerçeğe dokunabilir.
Karl Robert Eduard von Hartmann
"Toplumbilim ya da hukukla ilgili herhangi bir kitabı açtığınızda, hükümetin, onun örgütleri ve eylemlerinin son derece önemli bir yer kapladığını göreceksiniz, öylesine ki, bu kitapları okuyan öğrenciler yavaş yavaş, hükümet, devlet ve devlet adamları dışında dünyada hiçbir şeyin olmadiğını düşünmeye başlarlar."
PYOTR KROPOTKİN