Show newer

Solcu Entelektüeller ve Kürtler: Edward Said, Hamid Dabashi ve Tarık Ali Örnekleri, Barzoo Eliassi

Temmuz 2013

Sol görüşlü entelektüellerin söylemlerinin en belirgin özelliklerinden biri de Ortadoğu’daki birçok kötülüğün kaynağı olarak Batı güçlerini suçlamaktır. Bu kötülükler genellikle emperyalizm, siyonizm, sömürgecilik, neoliberalizm, işgâl, mezhepçiliğin körüklenmesi, savaş, ekonomik sömürü gibi kavramlarla ifade edilir.

Bu solcu duruş, Ortadoğu bağlamında daha belirgin hale gelir. Edward Said, Tarık Ali ve Hamid Dabashi gibi yazar ve akademisyenler, sıklıkla ve seçici bir şekilde Filistinlilerden yana tavır alırken ABD ve İsrail’e karşı dururlar. Ancak Ortadoğu’daki büyük Kürt nüfusunun maruz kaldığı etnik ayrımcılık, soykırım, dilkırım ve kültürel asimilasyon gibi siyasi mağduriyetleri nadiren işlerler.

Günümüzde Ortadoğu’nun sınırlarının keyfi olarak çizilmesinden esas olarak İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçler sorumlu olmasına rağmen, Kürtlerin egemen ötekilerinin İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar veya İsrailliler değildir; Kürtlerin egemen ötekileri Türk devleti, İran devleti, Suriye devleti ve yakın zamana kadar Irak devleti olduğunu belirtmek son derece önemlidir. Bu devletler Kürt nüfusunu kültürel, siyasi ve ekonomik olarak boyunduruk altına almıştır.

Sol entelektüellerin ve yazarların büyük bir kısmı Filistin hareketi gibi bazı ulusal hareketleri anti-emperyalist, ırkçılık karşıtı, sömürgecilik karşıtı bir hareket olarak mest edici kılmaya devam ederken kimileri de Ortadoğu’daki Kürt ulusal hareketlerini belirli devletlerin iç sorunları olarak marjinalleştirme ve susturma eğilimindedir. Onlar ki Kürt kimliğinin tarihsel dayatmalarla gerçekleşen parçalanmışlığını da görmezden geliyorlar.

Bu entelektüeller (örneğin Tarık Ali ve Hamid Dabashi) mevcut otoriter devletlerin egemenliğini sürdürmeyi (ki bunlar kendi başlarına emperyal ve sömürgeci yapılardır) desteklemekten ziyade onları değiştirmekten veya Kürtlerin ulusal haklarını savunmaktan yanadırlar daha çok.

Dahası, Kürt ulusal hareketleri sıklıkla Ortadoğu devletlerine karşı emperyalist ve Siyonist komploların vekilleri olarak görülüyor. Bu söylem İran, Irak, Suriye ve Türkiye tarafından Kürtlerin politik, ekonomik ve kültürel haklarına ilişkin taleplerini reddetmek için kullanılageldi.

Noam Chomsky, Harold Pinter ve Dario Fo gibi muteber solcu yazarlar ve entelektüeller, Ortadoğu’daki farklı ezilen grupların durumunu temsil ederken Tarıq Ali, Edward Said ve Dabashi’den çok daha tutarlı ve kapsayıcı oldular.

Aynı zamanda güçlü bir Filistin yanlısı ve merhum Said’in dostu olan Naom Chomsky, hem Kürtlere karşı uygulanan vahşi Türk siyasasını, hem de Türkiye ile yapılan Amerikan silah ticaretini mütemadiyen eleştirdi. Aynı şekilde Harold Pinter çok erken bir dönemde Apartheid Karşıtı hareketle ilişki kurdu ve 2003’te ABD liderliğindeki Irak işgâline karşı sert bir muhalif kesildi, lakin aynı zamanda Kürtlerin dil haklarını savundu ve bu da onu Türkiye’de istenmeyen bir adam (persona non grata) haline getirdi.

İtalyan tiyatrocu ve politik aktivist Dario Fo da Türk basınına şu şekilde seslenmişti: “Kürdistan yaşıyor. Kimliği çalınan; Türkiye, Irak ve Avrupa’da mülteci durumuna düşürülen 35 milyon insanın her birinin zihninde Kürdistan yanıyor. Newroz ateşinde ve 12 bin politik tutsağın tecrit hücrelerine gömüldüğü cezaevlerinde yanıyor ve yaşıyor. Kayıpların hatıralarında, kaybedilenlerin yara izlerinde ve işkence görenlerin yara izlerinde yaşıyor. Kürdistan, Batı dünyasının terörizm dediği halk direnişinin dağlarında yanıyor ve yaşıyor.”

Chomsky, Pinter ve Fo’nun aksine Edward Said sadece Arap egemenliğindeki iki devlet olan Irak ve Suriye’de yaşayan Kürt ulusal haklarını marjinalleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Saddam Hüseyin rejiminin 1980’lerde Irak’taki Kürtleri gazla öldürmesi (Halepçe Soykırımı) durumunda da apolojist (mazeret bulucu, bahane geliştirici) bir yaklaşım sergiledi. Said’in CIA tarafından yazılmış bir rapora güvendiği tek zaman, Saddam’ın Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığına dair haberlerin doğruluğu konusunda şüphe uyandırdığı ve bu vahşetten İran ordusunu sorumlu tuttuğu zamandı. Said, London Review of Books’ta “Irak’ın kendi vatandaşlarını gazla öldürdüğü iddiasının sık sık tekrarlandığını” belirtti. Said’e göre Kürtlerin Saddam Rejimi’nin kimyasal silahla öldürülüşü “en iyi ihtimalle bu belirsizdi.” Şaşırtıcı bir şekilde Said’in vardığı sonuç, Irak’taki Kürtlere ve Şiilere karşı işlenen vahşetlere dair uluslararası kamuoyunun susturulması konusunda Amerikan çıkarlarıyla örtüşüyordu. Said’in pozisyonunun evrenselliği, gayri-ihtiyarı veya kasten, şiddetli bir Arap kimliği savunucusu (Baasçı) olan Saddam Hüseyin’in otokratik rejiminin yanında yer almasından ötürü özel bir mahiyet teşkil ediyordu.

Post-kolonyalızm veya sömürge sonrası akademik çalışmalar Said’den büyük ölçüde etkilendiği için bu durum birçok sömürge sonrası düşünürü, Siyonizm’e karşı taraf olmak ve Filistin hareketini sol gündemin ve anti-emperyalizmin sembolü olarak yazmak için Said’in ayak izlerini takip etmeye yöneltti.

Benzer bir şekilde Hamid Dabashi, “Iran: A People Interrupted” (İran: Kesintiye Uğramış/Tamamlanmamış Bir Halk) adlı kitabında İran’ın son iki asrını akademik hayalperestlik ve kozmopolit bir İran umuduyla dolu olarak tanımlayan bir hikâye anlatır. Ancak aynı zamanda Fars ırkçılığına eleştirel bir yaklaşım sergilediğini iddia ederken tutarlı bir duruş sergilemez.

Dabashi’nin kitabında Fars ve İranlı terimleri birbirlerinin yerine geçecek şekilde kullanılır. Ayrıca Fars dilinin evrensel konumu, dayatılan kültürel asimilasyon ve sembolik şiddetin bir sonucu olarak sorgulanmaz.

İran tarihindeki Kürtlerin ahvali hakkında ise Dabashi, Kürtlerden bahseder ve 1970’lerin sonlarında İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından bu yana İran tarihinin siyasi sahnesine Kürtlerin sekiz defa nasıl izaha sığmaz bir şekilde girdiklerini ifade eder.

Dabashi’nin Kürtleri temsili de sorunludur, çünkü Dabashi’nin zihniyetinde Kürtlere siyasi şikâyetlerini dile getirme hakkı ya da alanı asla verilmez. Bunun yerine onlardan duygusuzca “özerklik için savaşan” (sayfa 165) veya “Kürtlerin ayrılıkçı hareketi” (166) ve sözde kozmopolit bir İran ulusunu İranlılar için bölücü ve yenilgiye uğratıcı sonuçlar doğuracak bir kabile oluşumuna indirgeyebilecek “ulus-altı”, “alt-ulus”, “aşağı ulus” (258) oluşturan bir grup olarak bahsedilir.

Dabashi, kozmopolit bir İran kültürünü hayal etmeye çalıştığında Kürtler ve İran hakkında tamamen anlaşılmaz ve herhangi bir eleştirel okuyucuyu şaşkına çevirebilecek ifadeler öne sürer: “Eğer Kürtler, İran, Türkiye, Irak ve Suriye’den toparlanır ve tamamen Kürt olan bir ülke kurarlarsa, etnik olarak temizlenmiş bir ulus-devlet kâbusu, şu anda İran’ı yöneten din adamlarına dayalı aşiretçilik modelini yalnızca daha da kötüleştirecektir,” ve “Bir ulus-devlet olarak İran, siyasi kurumlarının başarılı bir şekilde İslamlaştırılmasından çeyrek yüzyıl sonra bile bu kozmopolit siyasi kültürün mekânı olmaya devam ediyor.”

Dabashi, Kürtlerin ulus-devlet kurma iddialarını, iddiaya göre bir “kâbus” veya “etnik temizlik”e yol açacağı için retorik olarak da cezalandırıyor. İnanılmaz bir şekilde, Dabashi’nin anlatımında Kürtlerin siyasi egemenlik mücadelesi de İran’daki din adamlarının iktidarını sürdürmekle suçlanıyor. Bu yüzden Dabashi’nin Kürtlerden dolaylı olarak istediği şey, onların muhalefetini bastırmaları ve İran’daki Fars olmayan gruplara ayrımcılık yapan Fars yönetimine itiraz etmekten kaçınmalarıdır.

Dabashi, İran’dan kozmopolit bir siyasi kültür alanı olarak bahsediyor ve bu hatalı çıkarım, Fars kültür emperyalizminin Fars olmayan gruplara kültürel utanç aşıladığı ve Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim koymalarını veya anadillerinde eğitim almalarını yasakladığı İran toplumunun gerçekliğinden onun ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor.

Eğer bu eşitsizlikler İran’ın sözde kozmopolit siyasi kültürünün bir sonucuysa, o halde kozmopolitizm Fars egemenliğini gizlemek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değildir.

Açıkçası Dabashi için dünyanın çoğunluğunun ulusal haklardan yararlanması ve bu arada vatansız Kürtlerin yüzüne milliyetçilik hakkında yıkıcı ve suçlayıcı söylemler fırlatmak doğal görünüyor. Bu iğrenç çifte standart, alt grupların, madun halkarın milliyetçilikleri, uluslarını bayraklaştırdıklarında ve egemen ulusların elde ettiği ve tekeline aldığı şeyi başarmayı arzuladıklarında tamamen sorunlu hale getirildiğinde ve yapıbozuma uğratıldığında görünür hale geliyor.

Madun grupların milliyetçiliğinin ayrılıkçılık yarattığı varsayılırken egemen grupların milliyetçiliklerinin farklılıklar arasında sosyal uyum, kardeşlik ve birlik yarattığı savunulmakta, ancak gerçekte siyasi, kültürel ve ekonomik eşitsizlikler açısından büyük siyasi uçurumlar yaratmaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Tarık Ali, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın otoriter hükümetine karşı mücadele etme cesaretini gösteren ve tüm Avrupa kıtasında umutları ateşlediği varsayılan “Türkleri” destekleyen bir video yayınladı. Bu protestoları (Gezi Protestoları) küçümseyici bir tavırla İspanya, Portekiz ve Yunanistan’da yaşananlarla karşılaştırıyor ve tanınmış Avrupalıları normatif bir karşılaştırma noktası ve ölçüt haline getiriyor. Oysa Ali’nin pozisyonunu ciddi bir şekilde yeniden düşünmemiz gerekiyor. (Avrupa-merkezlilik eleştirisi yapılıyor burada.)

Ali’nin bahsettiği Türkiye’deki otoriter rejime karşı son on yılda binlerce Kürt genci, sivil toplum hareketleri ve gösteriler yoluyla direniş gösterdi. Bu gösteriler sırasında polis şiddeti ve hapis cezalarıyla acımasızca bastırıldı.

Peki Tarıq Ali neden o Kürtlerden hiçbir zaman cesur insanlar olarak bahsetme lüzumu görmedi!?

Kürtlerin direnişleri ve protestoları, Ali’nin sol, Filistin ve emperyalizmle ilgilenen makalelerinin, metinlerinin, kitaplarının satır aralarında küçücük de olsa bir yer bulabildi mi!? Tarıq Ali’nin Kürtlerin toplumsal mücadeleler tarihine bu ilgisizliğini neyle izah etmeli!?

Kürtler protesto ettiklerinde aşırılık yanlısı, terörist, ayrılıkçı, bölücü, bozguncu olarak görülüyor, çünkü protestolarının sadece Kürtlerin kolektif çıkarlarını yansıttığı iddia ediliyor. Hükümet karşıtı protestolara tam olarak katılmadıklarında yahut kısmen katıldıklarında ise mevcut rejime itaat ettikleri ya da uyum gösterdikleri düşünülüyor.

Ali, Dabashi ve Said’in entelektüel konumları, tarafsız veya kimlikçi olmadıklarını gösteriyor, ancak konumları etnik, kültürel, ideolojik ve politik olarak konumlandırılmış dünyayı görmenin belirli bir yolunu yansıtıyor. Konumları “evrensel bir evrenselcilik” iddia edemez, ancak belirli çıkarlara hizmet eden “belirli bir evrenselcilik” iddia edebilir.

Said’in sözümona eleştirel bilinci, Kürtlere karşı işlenen zulmü dile getirmekte başarısız olmakla kalmamış, aynı zamanda gerçekleri çarpıtmış ve baskıcı bir güce boyun eğmiştir. Paradoksal bir şekilde Said bir entelektüelin rolünü “iktidara karşı hakikati söylemek” olarak tanımlar. Said’in bu çarpıtması, Kürtlerin Ortadoğu’daki siyasi durumu hakkında yeterli bilgi ya da birikime sahip olmamasına bağlanarak temize çekilemez ve masumlaştırılamaz. Ne de olsa cehalet asla masum değildir, ancak dünyadaki eşitsizlikleri sürdüren iktidar yapılarıyla uyumlu olduğunda cehalet onaylanır.

Belki de Kürtlerin Tarıq Ali ve Dabaşi tarafından evrensel hakikatlerin ve değerlerin temsilcisi olarak büyülü hale getirilip kutlanması istiyorlarsa, “ABD ve İsrail’e ölüm” ve/veya “ Kahrolsun kapitalizm, neoliberalizm” diye bağırmaları gerekebilir; işte o zaman Ali’nin ve Dabaşi’nin nazarında Kürtler, cesaret ve gerçek direnişe dair sol söylem kulübünde hüsnü kabul görebilirler.

Not: Bu metin, Serdar Taş tarafından yapay zekâ tabanlı çeviri programı olan Deepl’ın editlenmesiyle Türkçeye kazandırılmıştır.

*Barzoo Eliassi kimdir?

Kendisini şöyle tanıtıyor:

“Sosyal hizmet alanında doktora derecesine sahibim (2010) ve Linnaeus Üniversitesi’nde doçent olarak lisans ve lisansüstü düzeyde dersler veriyorum. Araştırma alanım Orta Doğu ve Batı Avrupa toplumlarında etnik ilişkiler, sosyal politika, sosyal hizmet, Kürt ve Filistin diasporaları, vatandaşlık ve çok kültürlülük ile ilgilidir. Linnaeus Üniversitesi’ne katılmadan önce 2011-2013 yılları arasında Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak görev yaptım. 2014 yılında Oxford Üniversitesi Uluslararası Göç Enstitüsü’nde araştırmacı olarak çalıştım ve burada İsveç ve Birleşik Krallık’taki Kürt ve Filistin diasporaları arasında araştırmalar yürüttüm.

Lund Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları alanında iki yıllık uluslararası disiplinlerarası yüksek lisans programında ve Linnaeus Üniversitesi’nde sosyal hizmet programında lisans ve lisansüstü dersler verdim. 2019-2021 yılları arasında sosyal hizmet yüksek lisans programında program koordinatörü olarak çalıştım. 2015 yılında, York Üniversitesi tarafından Göç ve Hareketlilikler alanında liderlik etme potansiyeline sahip olduğu kabul edilen, yeni ortaya çıkan istisnai araştırmacılar için Kanada Araştırma Kürsüsü (Tier 2) olarak aday gösterilmem teklif edildi. Ağustos 2022’de Kanada York Üniversitesi’nde sosyal hizmet alanında tam profesörlüğe terfi ettim.

Öte yandan 27’den fazla uluslararası akademik dergi için hakemlik yaptım ve Routledge, Palgrave, Sage ve Ashgate için kitap önerilerini inceledim. Ayrıca aşağıdaki dergi ve kitap serilerinin yayın kurulu üyesiyim:

Journal of Qualitative Social Work

Education Sciences

International Editorial Advisory Board for Journal of Ethnic and Cultural Studies

The International Editorial Advisory Board for International Institute for The Study of Kurdish Societies (IISKS)
The International Advisory Book for the book series Postcolonial Matter/Materia Postcoloniale, UNIOR

vivalavida100.wordpress.com/20

“Demokratik Toplum” Bir Toplum Modeli
Olabilir mi?

Elias Nin

Bu sorunun cevabını doğru verebilmek için evvela “Toplum Modeli Nedir?” sorusunu cevaplamak gerekir. Toplum modeli, iktisadi yapı, üretim ve mülkiyet ilişkileri, bütün bunların sınıfsal karakteri gibi unsurların bütününü kapsar. Tarifi de bunlar üzerinden yapılır.
Mesela köleci, feodal, kapitalist, sosyalist toplum modelleri, önermeleri tarif edilirken, isimlendirilirken bu gerçeklikten hareket edilmiştir.
Demokrasi ve demokratik olmak ise bir toplum biçimi değil, bir yönetim, ilişki biçimidir. Toplum ya da topluluk içi ilişkileri, topluluğun, bireylerin devletle olan ilişkilerini ifade eder bir tür hukuktur.
Demokrasi bir üretim tarzı, iktisat modeli olmadığından, “Demokratik toplum” da tek başına bir toplum formasyonu değildir.
En genel anlamıyla demokrasi olarak bir yönetim biçimidir. Siyasal katılım: Temsil hakkı, eşit yurttaşlık, çoğulculuk, katılımcılık gibi prensipleri içerir. Siyasi bir kavramdır, siyasal rejim biçimidir.
Öcalan aracılığıyla Kürtlere yutturulmaya çalışılan “Demokratik Toplum” önermesi, bir toplum ya da uygarlık modeli değil, mevcut devletin yeniden yapılandırılması, ötekileştirerek düşmanlaştırdıklarını kendi bünyesine katması operasyonudur.
Kabaca verilen mesaj şudur: Türk, Kürt, Alevi, Ermeni, Rum, Süryani, Laz, işçi, patron benzeri ayrımları bir kenara bırakarak hep birlikte Türkiye olunmalıdır.
Bunun için önerilen çözüm de bütün aidiyetlerin TC’nin eşit yurttaşları olarak kabul edilmesidir.
İyi de bu önerilen eşyanın tabiatına aykırıdır. Şöyle ki; eşit yurttaşlık tam bir burjuva safsatadır zira emek ve kadın sömürüsünün olduğu, insanların eşit imkana sahip olmadığı, Türk’ün olduğu gibi, Kürt’ün de kendi devletini kurma hakkının olmadığı, konuşulan dillerin eğitim dili olmadığı, İslam’ın devletin resmi dini olarak kabul edildiği koşullarda eşit yurttaşlık sadece bir aldatmacadır.
Burjuva hukukunda eşit yurttaşlık, aynı ulusun mensuplarının yasalar karşısında eşitliği demektir ama bu da kısmen mümkün olmaktadır, büyük ölçüde aldatmacadır.
Elon Musk da Harlem'de yaşayan işçi ya da işsiz de ABD vatandaşıdır, bunların eşit yurttaş oldukları iddia edilebilir mi?
Cem Boyner de Erdoğan iftar sofrasına misafir olduğu gecekonduda oturan insanlar da Türk vatandaşıdırlar, bunların eşit yurttaşlar oldukları iddia edilebilir mi?
Kapitalist toplumda yurttaşlar eşit olmaz, kişi ne kadar şeye sahip ise o kadar hak sahibidir.
Bir başka husus ise şudur: Safsata da olsa eşit yurttaşlık, aynı ülkenin vatandaşları tarafından talep edilebilir ya da aynı ülkenin vatandaşlarına vaat edilebilir.
Mesela İstanbul’daki Kürtler eşit yurttaşlık talep edebilirler ama Kürdistan’daki Kürt eşit yurttaşlık talep edemez zira Kürdistan Türkiye değildir, dolayısıyla da oradaki Kürt de sömürgeci devletin eşit yurttaşı olmayı talep edemez. Bunu talep etmek, Kürdistan’ın ayrı bir ülke, TC’nin orada işgalci bir devlet olduğu gerçeğinden vazgeçmek, işgali meşrulaştırmak demektir.
Öcalan üzerinden dillendirilen “Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Toplum” benzeri önermelerin maksadı, 100 yıl boyunca zor yoluyla Türk cumhuriyetine entegre (asimile) edilemeyen Kürtleri sisteme eklemlemek, ulus olması bakımından Türklüğün tepesinde bir tehdit olarak duran Kürtlüğü tehdit olmaktan çıkarmak, en nihayetinde de sömürgeciliği meşrulaştırmaktır.
“Demokratik Toplum” önermesi, Kürtlüğün ebediyen tasfiyesidir, son 100 yılın en büyük tuzağıdır, bunun koşulsuz reddedilmesi ve teşhir edilmesi şarttır.

instagram.com/p/DVQon4eCPL7/?i

"Para mahremiyet, sessizlik satın alır. Ne kadar az paranız varsa, o kadar gürültülü olur; duvarlarnnız ne kadar inceyse, komşularınız o kadar yakındır. Zengin birinin evine veya dairesine girdiğinizde fark edeceğiniz ilk şey, ne kadar sessiz olduğudur."

—Fran Lebowitz

"Günümüzde insanlar artık sefalet tarafindan değil, tüketim tarafından kuşatılmıştır. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, bir başka bir biçimde de olsa, insanlar kendilerini gün boyu çalışmaya, fazla mesai yapmaya, işe bağlı kalmaya zorlayan (bir ev, mobilya... satın almışlarsa) bir borç sistemi için sürekli kapatılmışlardır."

Michel Foucault

Ama varoluşsal yargılar söz konusu olduğunda, insanlık genel olarak kendisi ve bu dünyadaki durumu hakkında sarsılmaz derecede olumlu bir kanaate sahiptir ve özbilinçli hiçlikler yığını olmadıkları konusunda da kararlı bir güven içindedir.

THOMAS LİGOTTİ

İrade, yaşam kitabından sonsuza dek silinmek ve varlığının en mahrem çekirdeğini tamamen kaybetmek ister...

Philipp Mainländer

Var olmamanın, süper-varlığa tercih edilmiş olması gerekir, aksi takdirde Tanrı kusursuz bilgeliğiyle bunu seçmezdi.

Philipp Mainländer

İnsan, kendinin bilincinde olan bir güçtür; bu yüzden gücün özü, anlaşılmak üzere o bilincin içinde bulunmalıdır.

Philipp Mainländer

Hayatın değersiz olduğu bilgisi, tüm bilgeliğin çiçeğidir.

Philipp Mainländer

Milliyetçilik Nedir? Milliyetçiler Neden "Saçma" Şeylerle Uğraşır? Cacık, Pastırma ve Kahve Savaşı

youtu.be/vptHsec9nQg?si=0QbYA2

Evrenin sırları için geri sayım: CERN’de kritik eşik aşıldı

CERN, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nı tarihte eşi görülmemiş bir seviyeye taşıyacak HiLumi LHC projesinde kritik bir eşiği aştı. Yeraltı sistemlerini birebir kopyalayan 95 metrelik test hattı, eksi 271 derecede ilk kez tam ölçekli olarak çalıştırıldı.

birgun.net/haber/evrenin-sirla

Yurdum İnsanının Ruh Halleri
Bir paylaşımda okudum; Vatandaş soy ve köken sorgulamasında büyük dedesine ulaşmış. Ulaşmış ama ulaştığına pişman. "Keşke bakmasaydım" diyormuş. Dedesinin ismi Ohannis'miş. Ona Ohannis'in Ermeni ismi olduğunu söylemişler.
"Keşke isim yerinde 'ismi belli değil' diye yazsaydı" diyormuş.
Baba ismi belli olmayana "piç" denir diye hatırlatmışlar. Olsun razıyım demiş.
Yurdum insanının haline bakar mısınız? Kökeni Ermeni olmasında ne olursa olsun.
Belli ki, soy ve kökeniyle ilgili kuşkusu vardı, sorgulama kuşkusunu giderememiş.
***
Geçen hafta yaşamını yitiren, ünlü dermatolog Kolsuz Apop'un ardından çok sayıda övgüler, paylaşımlar okuduk, işittik.
Bir vatandaş da şöyle yazmış: "Prof. Kolsuz Agop Ermeni de olsa değerli bir insandı. Bir anlamda istisnaydı."
Yani vatandaş şunu söylüyor: Aslında Ermeniler değerli insanlar değildir. Bazen aralarında iyisi olsa da onlar istisnadır, Ermenilerin değersiz olduğu genel kuralını bozmaz,
Belli ki, Kolsuz Agop bu vatandaşın derdine derman olmuş. O nedenle
Agop Hoca onun nazarında değerli Ermeni.
Ne diyelim? Bu tür söylemler, aslını inkar edenlerin ruh halinin, göstergesidir.
***
Bu ülkede azınlıklar, özellikle de Ermeniler, nefret söyleminin doğal muhatabıdır.
Kızsak da, üzülsek de, alıştık. Bunlarla yaşamayı da öğrendik.
Bu topraklarda önce bizler vardık. Bin yılı aşkın süre beraber yaşadık. Ortak değerler, ortak kültür oluşturduk. Aşımız da aynıydı, suyunu içtiğimiz dere de. Ermenice, Türkçe, Kürtçe olsa da türkülerimiz de aynıydı.
Osmanlının 'millet-i mahkum' tebaasıydık, Cumhuriyetin "azınlık vatandaşları" olduk. Ama eşit vatandaş olamadan 'azıcık' kaldık, yok olma sürecindeyiz.
Bir ülkede farklı insan topluluklarının yok olması, üç şekilde olur.
Birincisi: Asimilasyonla, karışarak.
İkincisi : Sürgünle, göçle.
Üçüncüsü : Öldürme ve ölmekle.
Bu topraklarda bunların hepsi de yaşandı.
Yine de biz atalarımızdan miras kalan, dağına, taşına, ovasına, deresine, köyüne , şehrine isimler verdiğimiz, binlerce kültür mirasımız olan bu toprakları seviyoruz.
Bizleri sevmeyenler olsa da sevenlerin de olduğunu biliyoruz.

Yervant Özuzun

Anatolian Armenians

Yazının İcadından Binlerce Yıl Önce Başka Bir Sistem Geliştirilmiş

Yaklaşık 40.000 yıl önce yaşayan avcı-toplayıcılar, yazı i̇cat edilmeden çok önce i̇şaretlerden oluşan bir sistem geliştirmiş.

arkeofili.com/yazinin-icadinda

"Yeryüzünde tek bir çocuk bile acı çekerek ölüyorsa ve Tanrı buna seyirci kalıyorsa ben böyle bir Tanrı'ya inanmıyorum."

F. Dostoyevski

Her otorite kendini kalıcılaştırma eğilimindedir: bu nedenle toplumsal devrim, yeni bír yönetici sınıfın doğmasını engellemelidir.

Antonio PELLICER PARAIRE

"Hepiniz yok oluşu bulacak ve kurtulacaksınız!"

Philipp Mainländer

'Şeytan, insanı uykusundan uyandıran, ona kendi özgürlüğünü ve insanlık onurunu kazandıran, onu kendi aklını kullanmaya zorlayan ilk varlıktır. '

Mikhail Bakunin

"Bir efendinin varlığı, benim köleliğimin ilanıdır. Gökyüzünde bir hükümdar varken, yeryüzünde hiçbir insan özgür doğamaz.

Mikhail Bakunin

İnsan, arzuladığı şeylere benzer. Ne ile besleniyorsa ona dönüşür; bu yüzden arzular, karakterin sessiz mimarlarıdır.

Platon

KAYBOLMADILAR… KAYBEDİLDİLER![*]

“Sonrası bir yangındır Kimvurduya ve mezartaşsız Sonrası bir yangındır hayatımızın Kitaplar yazmaz.” [1] Jean Cocteau’nun, “Ölül...

“Sonrası bir yangındır
Kimvurduya ve mezartaşsız
Sonrası bir yangındır hayatımızın
Kitaplar yazmaz.”[1]

Jean Cocteau’nun, “Ölülerin asıl mezarı, canlıların yüreğidir,” sözlerini doğrulayan bir haber: “Berfo Ana oğlunu andı”![2]
Bilmiyor olamazsınız: Berfo Ana 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır evinin kapısını açık tutup 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil Kırbayır’ın gelmesini bekliyor. 12 Eylül askeri cuntası tarafından işkenceyle öldürülen Cemil Kırbayır’ın öldürülüşünün ardından 31 yıl geçmesine rağmen, cesedinin nerede olduğu bilinmiyor. Kırbayır, 12 Eylül rejiminden geriye kalan 17 bin faili meçhulden sadece biri. 31 yıl geçmesine rağmen oğlu eve dönmeyen Berfo Ana ise darbecilerden hesap sorulmasını istiyor. Berfo Ana’nın acısı, 31 yıldır dinmiyor...
“Kan emiciler, oğlumu benden aldı. Mezarını görsem yeter. 31 yıldır evimin kapısını açık tutuyorum” diyor... “31 senedir evime badana sürdürmedim, gelince oğlum evini tanısın diye” diyor. Oğlunu her sabah, her gece bıkmadan usanmadan bekleyen bir ana... Bir anadan başka zaten kim bekler ki bir insanı bunca yıl umutla? Oğlundan kalan elbiseleri koklayarak kim uyur ki 31 yıl boyunca her gece? Uyku dediysem, o da lafın gelişi bölük pörçük, kâbuslarla geçen upuzun geceler sadece...
* * * * *
“Berfo Ana kaybedilen oğlunu andı”!
Sadece Berfo Ana mı?
Elbette değil, kaybedilenlerin coğrafyası Türkiye’de!
Mesela kesin sayısı bilinmese de bine yakın “kayıp” olduğu tahmin ediliyor. İnsan Hakları Derneği (İHD) raporları gösteriyor ki, 1992-1996 gözaltında kayıpların en yoğun yaşandığı yıllar. Öyle ki, 1994’te 328, 1995’te 220, 1996’da 194 “kayıp” olayı yaşandı.
İHD’nin “Toplu Mezar Rapor”u da durumun vahametini ortaya koyuyor. Türkiye’nin dağı taşı, zorla kaybedilenlerin mezarlarıyla dolu. Dolayısıyla “zorla kaybedilen”lerin rakamları da her geçen gün artıyor, yeni isimler katılıyor aralarına.
İHD’nin tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkâri’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazeleri bulundu.
* * * * *
Özetle her gün 30 Ağustos Türkiye’de…
Evet 30 Ağustos… Ama “Zafer Bayramı” değil sözünü ettiğim!
Zikrettiğim 30 Ağustos, Uluslararası Kayıplar Günü.
Bine yakın insanın kaybedildiği Türkiye için önemli bir tarih bu gün.
Hem de 15 yıldır Cumartesi Anneleri kaybedilen çocuklarını, eşlerini, anne-babalarını arıyorken…
Kaybedilenler… Onlar hakkında “Dünyada Toplu Mezarlar ve Hakikât Komisyonları”na ilişkin olarak ‘Yeni Özgür Politika’ gazetesinde çıkan yazı dizisinde şunları diyor Ali Ongan:[3]
“Ölüler konuşamaz. Başlarından neler geçtiğini anlatamazlar. Birilerinin çıkıp da nasıl öldüklerini, neden öldürüldüklerini, ne tür bir cinayete kurban gittiklerini araştırmasını beklerler. Çoğunlukla alelacele kazılmış, isimsiz bir çukura yığılır cesetleri. Yargısız masum sivilleri öldürenler, suç işlediklerini ve birer katil olduklarını bilme telaşıyla bir gece vakti cesetlerin üzerini örterler. Kimi zaman dozerlerle açılmış bir çukura üstüste yığılırlar, birer et parçası gibi. Kimi zaman bir asit kuyusuna atarlar; kimi zaman bir karakol bahçesine gömülürler kimi zaman da ayaklara bağlanan ağır taşlarla bir nehire atılırlar. Sonra mevsimler gelir geçer, o mezarların üstünde otlar biter. Yaşayanlar onların izini aramadığı sürece, sessizce beklerler çukurlarında ölüler. Çünkü ölüler konuşamaz, çığlık atamaz, başlarından neler geçtiğini ağlayarak anlatamaz. Ama yaşayanlar onların izini aradığı sürece beklerler sabırla... Ama ölüler bir yere gitmezler, yattıkları yerde yaşayanların onları bulmasını, acıklı öykülerini araştırmasını beklerler. Katiller evet katiller ise, ölülerden korkarlar yaşayanlardan korktukları kadar…”
30 Ağustos’un ‘Uluslararası Kayıplar Günü’ olduğunu ve Ali Ongan’ın uyarılarını unutmayın!
* * * * *
“Kayıplar”dan değil; kaybedilenlerden söz ediyorum…
Kaybedilme olgusu ağırlıklı olarak ‘90’lı yılların başında yakıcılığını hissettirdi ve çok hızlı bir şekilde kayıpların sayısında artışlar yaşandı. Türkiyeli insan hakları savunucuları da gelişmelerle ilgili kamuoyunun ve hükümet yetkililerinin dikkatlerini konuya çekmeye başladılar. İnsan Hakları Derneği ilk olarak 18 Aralık 1992’de “Kayıplar Bulunsun” sloganı ile bir kampanya başlattı. İHD kampanyasını bir basın açıklaması yaparak başlattı. İHD’nin basın açıklaması şöyleydi:
“KAYIPLAR BULUNSUN
Cuma, 18 Aralık 1992
Demokratik toplumlarda devlet tarafından bir insanın gözaltında “kaybedilmesi”ne rastlanmaz. Son bir buçuk yılda, Türkiye’de insan hakları ihlâllerine tipik olaylar eklendi.
Gözaltında kayıplar.
12 Eylül öncesinde Fehmi Gökçek, Ali Uygur ve Ali Kayahan; 12 Eylül döneminde Nurettin Yedigül, Hayrettin Eren, Maksut Tepeli, Hüseyin Morsümbül, Mahmut Kaya ve Mustafa Taş bilinen kayıplardı.
1991 yılından bugüne gözaltında kaybedilenlerin sayısı 16’ya ulaştı.
9 Mart 1991’de Yusuf Erişti, 27 Ekim 1991’de Hüseyin Toraman, 4 Mayıs 1992’de Soner Gül, 4 Mayıs 1992’de Hüsamettin Yaman, 20 Temmuz 1992’de Hasan Gülünay, 6 Ekim 1992’de Ayhan Efeoğlu, 9 Ekim 1992’de Tuğrul Özbek “kaybedildi.” Güneydoğu’da, 1992 yılı içerisinde Hisni Özer, İbrahim Gündem, Mahmut Ertak, Şahmuz Aydın, Şükrü Yılmaz, Süleyman Balıcı, Ahmet Balıcı, Ahmet Akman, Nezir Acar “kaybedildi.”
Sonrasında “Kirli Savaş”ın gayrı nizami yıkım ve vahşeti…
Örneğin Enes Ata 7 yaşındaydı. Diyarbakır’da 2006 senesinin mart ayında evinden 300 metre uzakta oturan teyzesine gitmek için çıktı, bir daha dönmedi. Bir gösterinin ortasında kalmıştı. Plastik mermiyle göğsünden vuruldu. Çok küçüktü, dayanamadı ve öldü. Öldürüldü.
Ramazan Dağ yaşasaydı 35 yaşında genç bir adam olacaktı. Ancak 1988 yılında Hakkâri’de ‘dur ihtarına uymadığı’ gerekçesiyle vuruldu. Öldüğünde 13 yaşındaydı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Ramazan’dan bu yana İnsan Hakları Derneği’ne göre 382, çocuk ölümlerine karşı kurulan ‘Bir Göz de Sen Ol’ hareketine göre ise 376 çocuk öldürüldü. Kimisi kurşunla kimisi mayına basarak kimisi panzerlerin altında kalarak.
Bazıları çocuk değil neredeyse bebekti. Mesela Rujiyan İdem. Ailesi boşaltıldıktan sonra tekrar yerleşime açılan köylerine yerleşti. Rujiyan abisiyle beraber oynarken buldukları bir el bombasının patlaması sonucu öldü. Sadece 4 yaşındaydı.
Abide Ekin, Şırnak’ın Ormaniçi Köyü’ndeki bir çatışmada bombayla öldürüldü. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’yi yaşam hakkını ihlâl etmekten mahkûm etti. Abide 6 yaşındaydı.
Uğur Kaymaz 12 yaşındaydı, 2004 senesinde 13 kurşunla öldürüldü.
Ceylan Önkol, iki sene önce koyun otlatırken bir patlama sonucu 14 yaşında öldürüldü.
Yüzlerce çocuğun böyle bir hikâyesi var. 4 yaşında 8 yaşında, 10 yaşında. Patlayarak, plastik ya da gerçek mermilerle vurularak öldürülen yüzlerce çocuk cesetlerini sırtımıza yüklemiş, bir cevap bekliyor.
Bunlar da “faili (belli) meçhul” denilen kaybedilenlerdi…
* * * * *
Devam edelim: İHD raporları gözaltında kayıp vakalarında 1992-1996 döneminin yoğunluk kazandığını ortaya koymaktadır. Aynı dönem silahlı çatışmalarda, faili meçhul siyasal cinayetlerde ve zorla yerinde etme uygulamalarında da yoğunluğun gözlendiği dönem olmaktadır. Söz gelimi İHD bilançolarında, 1994 yılında 328, 1995’te 220, 1996’da 194 kayıp savı yer almaktadır. Bu sav, 1997’de 66, 1998’de 29, 1999’da da 36 olarak yer almaktadır.
Kayıp bilançoları sayılar bakımından kesinlik taşımayan bilançolardır. Söz gelimi 2003’te İHD’nin yayınladığı “Kayıpları unutmadık” kitabında 834 sayısı verilmektedir. Bu konuda bazen 530 sayısı da telaffuz edilmektedir. Bu çelişkili durum özellikle OHAL bölgesindeki çatışmalı ortamda yaşanan yaşam hakkı ihlâllerinin çeşitliliği ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesinden kaynaklanmaktadır.
Söz gelimi İHD’nin ‘Toplu Mezar Raporu’nda tespit ve girişimleri sonucu, Siirt’te 15 mezarda 206, Bitlis’te 13 mezarda 251 kişi, Diyarbakır’da 19 mezarda 216 kişi, Van’da 9 mezarda 149 kişi, Batman’da 8 mezarda 102 kişi, Hakkari’de 6 mezarda 68 kişi, Bingöl’de 5 mezarda 57 kişi, Şırnak’ta 4 mezarda 80 kişi, Mardin’de 4 mezarda 35 kişi, Elazığ’da 1 mezarda 50 kişi, Ağrı’da 1 mezarda 41 kişi, Dersim’de 1 mezarda 19 kişi, Iğdır’da 1 mezarda 14 kişi, Gaziantep’te 1 mezarda 10 kişi olmak üzere toplamda 88 mezarda 1298 kişinin cenazelerinin bulunduğu rapor edilmektedir.
İHD aynı raporda ortaya çıkan toplu mezarların açılması sonucu 26 mezarda 171 kişinin cesedine ulaşıldığı bilgisine de yer vermektedir.[4]
Sadece bir örnek haber aktaralım: İHD Amed (Diyarbakır) Şube Sekreteri Raci Bilici, 253 toplu mezarda 3 bin 248 kişiye ait cenaze bulunduğunu söyledi!
Böylesi bir vahşetin orta yerinde Cumartesi Anneleri ölülerini arıyor. İnanılır gibi değil ama devlete Mutki’deki gibi toplu mezarları nasıl kazması gerektiğini de öğretiyor: Birleşmiş Milletler Otopsi Protokolü’ne uyulması, ilkel yöntemlerin bırakılması, toplu mezarların antropolog, arkeolog ve adli tıp uzmanları nezaretinde açılması talepler arasında. Aileler devlet sırrı ve zamanaşımının ileri sürülmesini engelleyecek yasal değişiklikler ve bu cinayetlere ilişkin devlet sırlarının açıklanmasını da talep ediyor. Bunun yanı sıra gözaltında kaybedilenlerin kimlik tespitine yarar genetik bilgilerin depolandığı, ücretsiz hizmet veren bağımsız bir merkez oluşturulması ve bu merkezin verilerinin resmî olarak kabul edilmesi de talepler listesinde. Yani aslında yapılması gerekeni istiyorlar.
Öyle bir memleket ki burası, yakınları gözaltında öldürülenler, devlete çocuklarını, kardeşlerini nasıl kazarak bulması gerektiğini anlatıyorlar…
* * * * *
Tam da bu tabloda Cumartesi Anneleri hepimize, herkese öğretiyorlar/ hatırlatıyorlar…[5]
Dilek Kurban’ın, “Biz ‘Cumartesi Anneleri’ni ne çabuk unuttuk. Son yıllarda, Kürt açılımı ve Ergenekon davası nedeniyle faili meçhulleri, gözaltında kayıpları, devletin bölgede işlediği akıl almaz suçları, JİTEM’i daha önce hiç olmadığı kadar konuşurken, bütün bu meselelerin sembolü olan bu hareketi konuşmuyoruz. Oysa, yakınları devlet eliyle kaybedilen bu aileler, 1990’larda Kürtlere karşı işlenen hak ihlâlleriyle Ergenekon davası arasındaki bağı daha en başında gördüler,” diye betimlediği Onlar “27 Mayıs 1995 Cumartesi günü ilk kez Galatasaray Meydanı’nda toplanmışlardı. Sayıları 30’u aşmıyordu. Sonra her cumartesi günü saat 12’de meydanda toplanıp oturma eylemi gerçekleştirdiler. Sayıları arttıkça arttı.
98 yılının ağustos ayından başlayarak düzenli olarak polis saldırılarına uğradılar. Coplarla, biber gazlarıyla hırpalandılar. Gözaltına alınıp dayak yediler. 13 Mart 1999 günü her hafta tekrarlanan oturma eylemlerine ara verdiklerini açıkladılar.
Ancak 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da oturma eylemleri yeniden başladı. Cumartesi insanları olmasa kayıpları; gözaltına alındığı bilinen, görülen ama yetkililerce reddedilen; nefretle parçalanmış bedenleri kim bilir hangi ırmak yatağına, hangi ormana, hangi çukura atılıvermiş olanları bize hatırlatacak kimse kalmayacak. Ellerinde oğullarının- kızlarının çoğunluk yoksul bir fotoğrafçı dükkânında çektirilmiş soluk vesikalıklarından büyütülmüş suretleriyle, binlerce yıl yaşlanmış analar, babalar, kardeşler, evlatlar oturuyor Galatasaray Meydanı’nda. Onlar, belki hâlâ rüyalarında, kayıp evlatlarının bir akşam vakti hiçbir şey olmamış gibi kapıyı çalıverdiğini görüyor. Sevdiğinin ölümünün yasını bile tutmasına izin verilmemiş, kimseden hesap soramayacağını bilerek hayatta kalanlar”dı…[6]
Aslında güçlü bir tarihsel geri planı var ‘Cumartesi Anneleri’nin… Mesela 1915’de, İstanbul’da sabah 04.00’te kapısı çalınan Ermeni aydınları, yazarları, gazetecileri, milletvekilleri gözaltına alındı. Ardından da, Haydarpaşa Garı’ında trenlere bindirilerek ülkenin başka bölgelerine gönderildiler. Sayıları 220 civarındaydı... Aralarında Zohrab, gibi Meclis-i Mebusan üyeleri vardı.
İçlerinden 81’i öldürüldü, 139 kişiden ise bir daha haber alınamadı. İstanbul tutuklamalarıyla başlayan süreçte Ermeni halkı kitleler hâlinde devlet güçlerinin elinde yok oldu.
Topraklarımızda İttihat ve Terakki döneminde başlayan, gözaltında insan kaybetme son bulmadı. Tersine, muhaliflere, farklı kimliklere mensup insanlara karşı bir devlet politikası hâline geldi.
Gözaltında kaybetme, 12 Eylül 1980 faşist askerî darbesi ile birlikte artarak devam ederken, 1990’lı yıllarda özellikle Kürt coğrafyasında hızlı bir tırmanış gösterdi.
Bu dönemde, gözaltına alındıktan sonra kaybedilen, Hasan Ocak’ın ardından Rıdvan Karakoç’un da işkence edilmiş bedenlerinin bulunması üzerine bir grup insan hakları savunucusu ve kayıp yakını 1995’in 27 Mayıs’ında Galatasaray Meydanı’nda “Gözaltında kaybedilenlerin akıbeti açıklansın, sorumluları yargılansın ve bu topraklarda bir daha hiç kimse kaybedilmesin” talebiyle sessiz oturma eylemini başlattı.
Giderek gelenekselleşen ‘oturma eylemleri’ sonunda, bu grup ‘Cumartesi Anneleri’ adıyla anıldı. Gerek ulusal, gerekse uluslararası alanda gözaltında kayıpları kamuoyunun gündemine taşıdı.
İHD’ye gelen resmî başvuranların sayısı 543 olsa da, resmî olmayan kayıp sayısının ise; 1000’nin üzerinde olduğu biliniyordu.
Sadece 1994’de kayıp sayısı 229’a ulaşırken, Cumartesi Anneleri’nin ve insan hakları savunucularının mücadeleleri sonucu 1998’de bu sayı azalmaya başlandı.
Kürt illerinde Olağanüstü Hâl uygulanması yıllarca sürdü ve varlığı herkes tarafından bilinmesine rağmen resmî olarak inkâr edilen JİTEM gibi devlet içindeki örgütlenmeler özellikle bu yıllarda bölgede dehşet saçtı. Yüzlerce insanın gözaltında kaybedilmesinde etkin rol oynadı.
Hukuk mücadelesinde ise; birçok sorunlarla karşılaşıldı. Suç duyuruları kayıp yakınlarının ya yüzlerine fırlatıldı ya da savcılığın tozlu raflarına terk edildi. Tanıkların ifadeleri ise kayda değer bulunmadı.
Kayıp yakınlarının, evlatlarının, sevdiklerinin kemiklerine ulaşma düşü ve umudu şimdiye dek İHD’ye başvurmamış ailelerin de başvurmalarını sağladı. Bu sayı 10 yıl önce 543 iken, yeni başvurularla 1.000’nin üzerine ulaştı.
Yeni bilgiler ve ifşaatlar gerçeklerin bir kısmını gün yüzüne çıkardı. Eski Kuzey Deniz Saha Komutanı Koramiral Atilla Kıyat, 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında failli meçhuller, gözaltında kayıplar “bir devlet politikasıydı” dedi. Bu itiraflar bile hükümetin tutumunu değiştirmedi.
Söz konusu tabloda Bandista’nın ‘Benim Annem Cumartesi’ şarkısında kayıp oğulların, kızların analarına seslendikleri gibi “Kör kuyularda bul beni/ Bul beni bir sahilde/ Çıplak bir işkence gemisinde elektrikle ayık bir kışlada kayıp/ Anne, bir sokak başında/ İsimsiz yüzsüz bir kimsesiz mezarında/ Kaybedenler kaybetti yazan mezar taşının altında bul beni” diye sesleniyordu belki de Berfo Ana’nın ‘biricik kuzusu’ Cemil Kırbayır... Cemil böyle seslenir de anasına, Berfo Ana aramaz mıydı oğlunu?
İlk kez, gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın işkence edilmiş ölü bedeninin kimsesizler mezarlığında bulunması üzerine, 27 Mayıs 1995’ten bugüne kadar Galatasaray Lisesi önünde yağmurda, karda, güneşin altında aynı saatte her Cumartesi buluşan anneler de arıyordu oğullarını, kızlarını... Sabah yeni uyanıp da çayı ocağa yeni koyduklarında, fırından yumurtalı ekmekleri yeni çıkardıklarında henüz kahvaltı sofrasına oturmamışken ‘bir sabah acılarını süpürmek için açtıklarında’ yıllardır tanısınlar diye badana bile sürmedikleri evlerinin kilitsiz kapılarını, belki gelirlerdi... Umutsuz yaşanmıyordu, annelerin ama en çok da cumartesi annelerinin umut etmekten başka çareleri yoktu... ‘Solgun bir halk çocukları ayaklanması’ sırasında ‘devlet dersinde öldürülen’ çocuklarını bir gün bulacaklardı... ‘Zorba Devlet Baba’nın karanlık dehlizlerinde kaybolan çocukları, ‘şefkatli’ annelerin aydınlık yüzleri bulacaktı... Elbet bir gün mutlaka şarkının sonunda da olduğu gibi “Anne biz geldik...” diyeceklerdi ve “Koyunlarında çiçekler içinde yeni bir ülke” getireceklerdi...[7]
* * * * *
Yerkürede olduğu üzere…
Hatırlayın Guatemala’da 36 yıllık iç savaşın toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
10 bin kişilik toplu mezarlarıyla Arjantin’in acılı kaderini Alen Gustavo’nun deyişiyle, “Plaza del Mayo anneleri değiştirdi”…
BM Mülteciler Yüksek Komiseryası (UNHCR), Kolombiya’nın merkezindeki bir mezarlıkta kimliği belirsiz 446 cesedin bulunduğunu açıkladı. Ekim 2002’de tespit edilen toplu mezarlar bir insan hakları ihlâli olmasından ziyade bir insanlık suçu olduğu ve suçluların derhâl yargılanması gerektiği kampanyalarda genişçe yer buldu.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiser Navi Pilay, gözaltında kayıplar olayına ilişkin olarak “uygulamanın kendisi o kadar sistematik ve yaygın ki insanlığa karşı işlenen suç derecesine ulaşmaktadır” açıklamasında bulundu…
Sri Lanka devletinin, Tamil halkının yaşadığı bölgelere yönelik 2 Ocak 2009’da başlattığı ve 25 Ocak 2009’da sona eren soykırım harekâtında, resmî rakamlara göre 12 bin kişi öldürüldü. Öldürülenlerin büyük bölümünü sivil halk oluştururken, bunların bilinmeyen yerlerde toplu mezarlara gömüldüğü BM yetkililerince açıklandı. Hâlâ toplu mezarların nerede olduğu açıklanmazken, soykırım operasyonları sonrasında yapılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşıldı…
Honduras’ta muhaliflerin toplu mezarları ortaya çıkarıldı…
Şili’de de benzeri oldu…
Peru’da 1987 yılında yerlilere karşı gerçekleştirilen Putis katliamı aydınlatıldı. 123 sivilin gömüldüğü toplu mezarı açıldı…
İspanya’da 90 bin kişinin Franco döneminde (1939-1975) kaybedilmesinin ardından 2004’te başlatılan çalışmalar korkunç bir gerçeği ortaya çıkardı: Toplu mezarları açıldı…
Özetle hakikâtleri araştırma komisyonları gerçekleri ortaya çıkardı…
Kimsenin şüphesi olmasın: Bizde de böyle olacak!
Bundan dostun da, düşmanın da kuşkusu olmasın…

13 Ekim 2011 10:00:16, Ankara.

N O T L A R
[*]Newroz, Yıl:5, No:191, 27 Ekim 2011…
[1]A. Hicri İzgören, Verilmiş Sözdür, Avesta Yay., 2011.
[2]“Berfo Ana Oğlunu Andı”, Radikal, 10 Ekim 2011, s.16.
[3]Ali Ongan, “Dünyanın Utancı Toplu Mezarlar – 1”, facebook.com/note.php?note_id=
[4]Hüsnü Öndül, “Türkiye’de Kaybedilme Olgusu”, Evrensel Pazar, 29 Mayıs 2011, s.12.
[5]Cumartesi Anneleri’nin eylemine katılan İnsan Hakları Komisyonu Başkanı AKP’li Zafer Üskül, ailelerin acılarını paylaştığını, iktidarları döneminde insan hakları konusunda büyük aşama kaydettiklerini savundu. Ancak kendilerine verilen sözlerin hiçbirinin tutulmadığını söyleyen aileler, artık söz değil icraat bekliyor. Yıllardır sesini duyurmaya çalışan bir kayıp yakını, Hanım Tosun, “Söyledikleri hiçbir şeye inanmıyoruz. Bizi kimse ciddiye almıyor. Kimse sözünü tutmuyor. Biz bu sözleri çok duyduk. Ben yıllar önce Meclis’e de gittim. O zaman da siyasiler bize hep şunu söylüyorlardı: ‘Elbette yardımcı oluruz, bu konuda duyarlıyız, acınızı biliyoruz, paylaşıyoruz.’ Ama biz o görüşmelerden döndükten sonra, o siyasilerin hiçbiri bu konuda kılını kıpırdatmıyordu” dedi. (Sevgim Denizaltı, “Bu Sözleri Çok Duyduk”, Birgün, 22 Mayıs 2010, s.7.)
[6]Yıldırım Türker, “Neredesiniz?”, Radikal, 26 Aralık 2010, s.14.
[7]M. Utku Şentürk, “Benim Annem Cumartesi”, Radikal, 2 Temmuz 2011, s.35.

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

temeldemirer.blogspot.com/2012

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.