"Bir toprak parçasının etrafını çitle cevirip 'Bu bana aittir demeyi akıl eden ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk kişi, uygar toplumun gerek kurucusu oldu.Oysa biri çıkıp kazıkları sökse, hendeği doldursa ve insanlara şöyle seslenseydi: Bu sahtekâra kulak verneyin! Meyvelerin herkesin, toprağın ise hiç kimsenin olduğunu unutursanız mahvolursunuz!" — insanlik ne çok suçtan, savaştan, cinayetten; ne çok sefalet ve dehsetten kurtulmuş
olurdu."
Jean Jacques Rousseau
Kemalizm’in Gölgesinde
Solculuk.
Mahmut Uzun
Türkiye’de sol, uzun yıllar boyunca yalnızca iktidarla değil, kendi zihinsel mirasıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Ama çoğu zaman bu ikinci mücadeleyi ya erteledi ya da görmezden geldi. Bu yüzden bu topraklarda sol, kendi yolunu açmak isterken sık sık resmi ideolojinin sınırlarına çarptı.
Kendine devrimci diyen pek çok hareket, çıkış noktasını Mustafa Kemal’in “bağımsızlıkçı” mirasında aradı. Anti-emperyalizm, güçlü bir referans olarak benimsendi. Ancak bu söylemin ardında yatan devletçi refleksler, tekçi anlayış ve halkların inkarına dayanan tarih yeterince sorgulanmadı. Böylece ortaya çelişkili bir tablo çıktı: Halk adına konuşan ama halkın bütününü görmeyen bir sol.
1968’de Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Samsun’dan Ankara’ya yürüyüşüne verdikleri isim bu çelişkinin sembolüydü: “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü.” Bu, yalnızca bir slogan değildi; aynı zamanda bir yönelimdi. O gençlerin samimiyeti, cesareti ve fedakarlığı tartışılmaz. Kendi dönemlerinin siyasal atmosferi içinde, ellerindeki sınırlı bilgi ve tarih anlatısıyla bir çıkış yolu arıyorlardı. Kemalizmi ilerici bir zemin olarak görmeleri, o dönemin koşulları içinde anlaşılabilir.
Ama burada durmak gerekir:
Anlamak başka şeydir, sürdürmek başka.
Asıl mesele, sonraki kuşakların ne yaptığıdır.
1971’e gelindiğinde, bu zihinsel bağımlılık daha açık bir biçim aldı. Dev-Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün şu sözleri, yalnızca bir taktik tartışması değil, solun içine düştüğü yönelim krizinin açık bir ifadesiydi:
“Eğer toprak reformu yapılır, dış ticaret devletleştirilir, Amerika ile ilişkiler yeniden gözden geçirilirse, bütün gücümüzle Silahlı Kuvvetlerin yanında olacağız.”
Bu sözler, tarihe sadece bir cümle olarak değil, bir zihniyetin dışavurumu olarak geçti. Çünkü burada yapılan şey, devrimi halkın örgütlü gücüne değil, ordunun müdahalesine bağlamaktı. Yani sol, kendi öznesini halktan alıp devlete teslim ediyordu.
Bu, basit bir hata değildi.
Bu, yönünü şaşırmış bir siyasetin itirafıydı.
O günden sonra bu yaklaşım, farklı biçimlerde tekrarlandı. Sol, zaman zaman devleti eleştirirken bile onun kurucu kodlarını sorgulamaktan kaçındı. Kemalizm, bir yandan eleştirilir gibi yapıldı, ama diğer yandan “ilerici” bir referans olarak elde tutuldu. Bu ikili durum, solun kendi içinde derin bir tutarsızlık üretmesine neden oldu.
Oysa gerçek daha açıktı:
Bir ideoloji, eğer halkların kimliğini inkar ediyorsa,
eğer farklılıkları bastırıyorsa,
eğer devleti kutsayıp toplumu onun gölgesine mahküm ediyorsa,
orada özgürlükten söz etmek mümkün değildir.
Kürt’ün, Ermeni’nin, Alevi’nin ve bu ülkenin tüm ötekilerinin hikayesi uzun süre ya yok sayıldı ya bastırıldı. Sol ise çoğu zaman bu gerçeği görmekte gecikti. Bazen de görmemeyi tercih etti. Çünkü görmek, yüzleşmeyi gerektiriyordu; yüzleşmek ise alışılmış bütün doğruları sorgulamak demekti.
Ben de bir zamanlar bu “sol” anlatının içinde yer aldım. İnandım, sahiplendim, bedeller ödedim. Mapuslar, sürgünler, yalnızlıklar… Ama zamanla şunu fark ettim: Eğer bir mücadele hakikatin tamamını savunmuyorsa, aslında kendi kendini eksiltiyor demektir.
Bu yüzden koptum.
Çünkü gerçek bir sol,
sadece emperyalizme karşı değil, içerideki zulme karşı da durmak zorundadır.
Çünkü gerçek bir sol,
devleti değil insanı merkeze almak zorundadır.
Çünkü gerçek bir sol,
tek tip bir kimliği değil, çoğulluğu savunmak zorundadır.
Bugün hala aynı sorunun etrafında dönüyoruz:
Kemalizm’le gerçek bir hesaplaşma olmadan,
onun sol üzerindeki görünmez etkisi kırılmadan,
bu ülkede sahici bir sol mümkün mü?
Belki de artık mesele geçmişi yargılamak değil, ondan öğrenmektir.
Denizlerin cesaretini anlamak,
ama onların tarihsel sınırlarını da görmek…
Ertuğrul Kürkçü’nün sözlerinde açığa çıkan yönelim krizini unutmamak…
Devleti değil halkı,
dogmayı değil hakikati,
tekliği değil çoğulluğu savunan bir çizgi kurmak…
İşte umut tam da burada başlıyor.
Çünkü bu topraklarda hala,
kendi tarihini sorgulayan,
yanılgılarıyla yüzleşebilen
ve buna rağmen daha adil bir gelecek kurmak isteyen insanlar var.
Gerçek sol,
belki de ilk kez şimdi mümkün.
Türkiye’de cumhuriyetin sınıfsal kökeni
Kerem Yıldırım & Sinan Köksal
İki bölümden oluşacak bu yazı dizisinde proleter devrimler çağının başlarında ortaya çıkan Kemalizm’i burjuva devrimci ve karşı devrimci niteliği açısından değerlendireceğiz. Kemalizm’in günceli etkileyen kurucu reflekslerini ve siyasal pratikle ilişkisini sınıfsal-ideolojik kodları üzerinden ele alacağız. Bugün, ülkedeki siyaseti okuma, anlama sürecinde Kemalizm’in tarihsel eleştirisinin yapılmasının, birçok pratik hamlede siyasi berraklaşma sağlayacağı, ittifak meselelerinin ise daha sağlıklı bir biçimde ele alınmasına yol açacağı açıktır. Bu bağlamda, özellikle CHP özelinde cisimleşen tartışmanın sosyalist sol siyasete ne şekilde etki ettiği, tartışmanın başlıklarından biridir.
Az sonra okuyacağınız birinci bölümde Kemalizm’in tarihsel-ideolojik arka planını, temsil ettiği sınıfları, emperyalizmle ilişkilerini, anti-komünist niteliğini ve milliyetler sorununa yaklaşımını açıklamaya çalışacağız.
İkinci yazımızda ise asıl olarak Komintern’in Kemalizm değerlendirmelerini işleyeceğiz ve kısaca Kemalizm-faşizm ilişkisine dair yorumları tartışacağız. Sonunda ise Kemalizm’in tarihselliği ile güncelliği arasında özet bir kritik yapacağız.
Proleter devrimler çağında burjuva devrimlerinin niteliği
“En demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına köle olmak düşer.” – V.I. Lenin
Marksizm açısından devrim; eskimiş siyasal yapıyı kırmak ve yıkmaktır. Bu üst yapı ile yeni üretim ilişkileri arasındaki çelişki, belirli bir anda üstyapının yıkılmasına yol açmaktadır1.
Yukarıdaki tanıma bağlı kalarak, genel bir burjuva devrimi tanımı yapacak olursak; burjuva devrimi, burjuva sınıfı tarafından monarşinin ya da sultanlığın ve ona ait devlet aygıtının yıkıldığı, feodal iktisadi ve siyasal ilişkilerin ortadan kaldırıldığı, ulusal pazar ve sınırlar içerisinde ulusal kimlik inşa ettiği, ulusu oluşturan toplumsal sınıfları burjuva yasallaşma düzleminde “eşitlediği/özgürleştirdiği” bir siyasal eylemdir. Kemalizm’i, ortaya çıkışı ve gelişimi açısından, burjuva devriminin genel kalıpları içerisinde değerlendirmek, onun devrimci ve karşı devrimci niteliğini ortaya sermek açısından belirleyici olacaktır.
Burjuva devrimi, tanım gereği burjuvazinin siyasi ve pratik önderliğini yaptığı devrimlerdir. Temelleri 1640’lı yıllarda İngiltere’de atılmıştır. İlerleyen aşamada, İngiltere’de burjuvazinin iktidarının ilerlemesi, demir ve kömürün asıl enerji ve hammadde kaynağı olduğu bir makineleşme sürecinin siyasal çıktısı olmuştur. Burjuva devrimler çağı, burjuva devrimlerinin Avrupa’nın birçok bölgesine yayıldığı; üretim araçlarını, üretim ilişkilerini ve buna bağlı olarak toplumsal düzeni etkileyen bir tarihsel kesittir.
Devrime liderlik eden burjuvazinin aristokrasiye karşı verdiği mücadelenin temel olarak siyasi başlıkları milliyetçilik, laiklik, demokrasi gibi kavramlardır. Özü gereği, önceki dönemin üretim ilişkilerini alaşağı eden bu model, iktidarı almasıyla beraber çok hızlı bir şekilde evrilerek, başta uğruna mücadele ettiği “devrimci” ilkeleri işçi sınıfına karşı silah olarak kullanmıştır. Başından bu yana bütün burjuva devrimlerinde, burjuvazinin, sahip olduğu bu ilkeleri halk yığınları ve özellikle işçi sınıfına karşı kullandığı görülmekte, bu olgu süreklilik kazanmaktadır.
Proleter devrimler çağında ortaya çıkan bütün burjuva devrimlerinin ortak özelliği, 18. yüzyılda gerçekleşen burjuva devrimlerinden çok belirgin bir şekilde ayrılarak, hiçbir surette devrimci nitelik taşımamalarıdır. Bunun nedenleri aşağıda açıklanmaktadır. Bu sebeple “çağına göre devrimciydi” tasavvuru, “ne derece” ve “kimin için” sorularıyla birlikte sorulmalıdır. Bu sorular sorulmadan ele alınan bir burjuva devrimleri süreci, “Muhammed de devrimciydi” gibi bir akıl tutulması içeren çıkarımları ve bu absürt çıkarımların sahiplenilmesini de beraberinde getirmektedir. Komünistler için esas mesele, devrime ideolojik-pratik olarak önderlik yapan kitlenin sınıfsal tavrı ve halk kitlelerine yaklaşım sorunudur.
Cumhuriyet’in öncülü olarak İttihat ve Terakki iktidarı
Kemalizm’in ideolojik-siyasal kaynağı; öncelikle 1908 Jön Türk hareketi içinde şekillenen İttihat ve Terakki’ye, ardından ise Türk Ocakları’na dayanır. Öncelikle bu meseleyi açalım.
1908’deki ayaklanmayı kategorik biçimde devrim olarak nitelemek doğru değildir. Çünkü hareketin amacı 1876’da kabul ettirilmiş bir anayasayı geri getirmek ve bu yoldan devleti kurtarmaktı2. Özetle I. Meşrutiyetçi Genç Osmanlılarla İttihatçılar arasında temelde bir siyasal yönelim farkı yoktu. Jön Türkler, anayasal monarşiyi savunma çizgisini sürdürüyordu.
Hareketin devrimci yönü, daha sonraları, uygulanan siyasetin sonucu girişilen ıslahat (yasal alanda modernleşme hamleleri, kapitülasyonlara karşı mücadele, toprak reformu çabaları ve azınlık milliyetlerin hakları, basın özgürlüğü) ve ıslahatın yol açtığı toplumsal değişiklikle ortaya çıktı.
Lenin, Devlet ve Devrim isimli eserinde, 1908’in burjuva devrimi olarak kabul edilmesi gerektiğini vurguluyor, ancak bu devrimin “halk devrimi” olmadığını belirtiyordu. Çünkü Lenin’e göre, bu devrimde, halk kitleleri, halkın büyük çoğunluğu, etkin biçimde, bağımsız olarak, kendi iktisadi ve siyasi talepleriyle ortaya çıkmadı3.
Osmanlıcılığın siyasal pratikte işlevsiz olması hareketi kaçınılmaz olarak ulusçuluğa yöneltti. Osmanlı büyük sermayesinin Rum ve Ermeni burjuvazisinin elinde toplanması da İttihatçıların Türk milliyetçisi bir ideolojik hatta girmelerini hızlandırdı. Türk burjuvazisinin ekonomik temelinin zayıflığının yanı sıra, halkın örgütsüz olması da 1908’i padişah ve tekelci kapitalizm karşısında ılımlı bir burjuva devrimi hâline getirdi. İttihatçılar, hareketlerinin ideolojik yönelimi ve sınıfsal aidiyetleri gereği, iktidarın alınmasının hemen ertesinde halk sınıflarına karşı savaş açtılar. İttihatçı iktidar, daha baştan feodal-tekelci burjuva sınıflarla uzlaştı. Bunun sonucu olarak, halk yığınlarının demokratik mücadelesini bastırmaya yöneldi.
Tarihsel TKP’nin liderlerinden Şefik Hüsnü, İttihat ve Terakki’nin iktidara gelişinden sonraki gelişmesini şöyle anlatıyor:
“Partinin kaderine hakim olan hırslı ve tecrübesiz elebaşları, yerli ve yabancı kapitalistlerin kucağına atılmakta gecikmediler. Uluslararası kapitalizm, yeni Türk yöneticilerinin yardım ve himayesini elde etmek için onları işlerine ortak etmenin ve milleti birlikte sömürmenin en emin yol olduğunu görmüştü. İttihat ileri gelenleri, az zamanda mali ve iktisadi çevrelere karıştılar. (…) Bu andan itibaren parti yöneticileri takımı içinden geldiği güçlerden -yani toplamsal durumu orta halli üyeler kitlesinden- ayrılmış oluyorlardı. Artık onlar kendi partilerinin üyelerini ve içinden çıktıkları sınıfı değil, daha Abdülhamit zamanından beri Türkiye’de mevcut kozmopolit unsurlardan oluşan şehirli sermayedar sınıfını temsil ediyor ve o sınıfın çıkarlarını savunuyorlardı.” (Aydınlık, Sayı 22, 1 Haziran 1922)
Tekelci burjuvazinin yönetimi altına giren İttihat ve Terakki; işçileri, köylüleri ve çeşitli azınlık milliyetleri ezen, gerici bir burjuva diktatörlüğü kurdu. Turancılık ideolojisiyle, Alman emperyalistlerinin Asya’daki yayılma siyasetine hizmet etti. Bütün ülkeyi saran grev dalgası karşısında İttihatçı iktidar telaşlandı. 1908’in üzerinden daha bir yıl geçmemişken, Alman emperyalistlerinin baskısıyla Adliye Vekâleti’nde danışmanlık yapan Kont Ostrog’un hazırladığı Tatil-i Eşgal Kanunu’nu çıkarttı. Bu kanunla greve çıkmayı ve sendika kurmayı yasakladı. 1908 Devrimi’yle kazanılan hakları gasp etti.
31 Mart Ayaklanması’nı fırsat bilen hükümet, ilan ettiği sıkıyönetimle bütün halk ve işçi sınıfı üzerindeki baskısını ağırlaştırdı. Patronlar, işçilerin mücadelelerle elde ettikleri hakları yok etmeye çalıştılar. Birçok işçi kuruluşu kapatıldı ve İttihat ve Terakki hükümeti, 1913 yılında devrimci kurumlara ve işçi sendikalarına karşı azgın bir saldırıya geçti. Bunun sonucunda bu kurumların bütün teşkilatları dağıtıldı, ilerici gazeteler kapatıldı, sendikaları yasaklandı.
İttihatçılar, toprak ağaları ve tefecilerle birleşerek geniş köylü kitlelerini de baskı altına aldılar. Gelirleri emperyalist tekellere ayrılmış olan ağır vergilerle köylüleri sömürdüler. Bir yandan toprak ağalarının mülkiyetini sağlamlaştırırken, diğer yandan da iç pazarı emperyalizme daha fazla açmak ve emperyalizmin geniş halk yığınları üzerindeki sömürüsünü artırmak için kanunlar çıkarttılar. Tekelci burjuva-feodal diktatörlük, ulusal azınlıklar üzerinde de baskı ve katliam politikası uyguladı. Bu politikalar sonucunda, 1915’te yüz binlerce Ermeni katledildi, geriye kalanlar da yurtlarından sürüldü; Arap ve Kürt uluslarına çeşitli baskılar uygulandı.
1911 yılına kadar İngiliz ve Fransız emperyalistlerine dayanan tekelci burjuva-feodal iktidar, 1911’den sonra hızla Alman emperyalistleriyle iş birliğini geliştirdi. Talat, Enver ve Cemal Paşa troykası yönetimindeki tekelci burjuva-feodal İttihat ve Terakki diktatörlüğü, 1915’te Alman emperyalistleriyle birlikte ülkeyi Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’na soktu.
Erken Cumhuriyet’in siyasal iktisadı
Buraya kadarki bölümde, Kemalizm’e de ideolojik karakterini veren 1908-1918 arasında gelişen Türk burjuva siyasetinin kurucu reflekslerini ve pratiğini değerlendirdik.
Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği isimli eserinde, “Burjuva devriminde burjuvazinin tutarsızlığı burjuvazinin çıkarınadır” diyor4. Kemalistlerin burjuva devrimindeki tutarsızlıkları, Lenin’in bu saptamasının sağlaması niteliğindedir.
Her siyaset, ideolojik bir zeminde can bulur. Egemen ideoloji, egemen olan sınıfların bütün reflekslerinin; kültürünün, iktisadının ve siyasetinin toplamıdır. Kemalizm de tekelci burjuva ve feodal sınıflarla uzlaşan, padişahı deviremeyen, feodal ilişkileri siyasal ve iktisadi anlamda tasfiye edemeyen, modernleşme dinamiklerini halktan esirgeyen, işçilerin her türlü örgütlenme girişimini engelleyen ve milliyetler sorununu kanla bastıran bir ideolojik hattın heybesinden çıkarak siyaseten can bulmuştur. İttihatçılar ve Kemalizm arasında siyasal farklılıklar vardır ama ideolojik olarak sapma değil, süreklilik söz konusudur.
Kemalizm, İttihatçılıktan farklı olarak millî kurtuluş savaşına önderlik etti, saltanatı yıkıp burjuva cumhuriyetini kurdu, fiiliyatta Türk-kentli burjuva sınıfları kapsayan aydınlanmacı-modernist yasalar koydu. Ancak Kemalizm’i genel olarak olumlayan tarihçi Feroz Ahmad’a göre bile, Kemalistlerin 1923’te kurdukları rejim, sözcüğün kabul edilmiş hiçbir anlamıyla demokratik değildi5.
Bir yönetim sisteminin demokratik niteliğinin olabilmesi için çeşitli alt başlıklara haiz olması gerekmektedir. Bunlar; toprak sorununa demokratik çözüm, adil yargılanma hakkı, işçi sınıfı hareketine yaklaşım, milletler sorununun çözümü gibi belirli alt başlıklarda toplanabilir. Kurulan meclisin toprak ağalarıyla doldurulması, cumhuriyetin kurulmasından itibaren gelişen tüm halk hareketlerinin çok despot bir şekilde kanla bastırılması, komünistlerin ve işçi önderlerinin sürekli tutuklatılması vb. örnekler, cumhuriyet kurulmadan öncesinde de sonrasında da tekrar etmiştir.
Fransız Devrimi’nden bu yana burjuva devrimlerinin en temel karakteristik özelliği, ulusun yasal düzlemde eşitlenmesi ve özgürleşmesidir. Bu yasal eşitlenmenin siyasal-hukuksal pratik karşılığı ise seçme ve seçilme hakkının yanı sıra adil yargılanma hakkıdır. Kemalist iktidar, bu konuda dahi anti-demokratik bir faaliyet yürüttü. Kemalist iktidarın getirdiği iki kademeli seçim sistemi, halk kitlelerinin siyasete katılımının yasal olanaklarını engelledi. Bu engel, Kuzey Kürdistan’da ise sistematik ve sabit bir hâle bürünmüştü. Yani, Kemalist iktidar Kuzey Kürdistan’da kendi koyduğu yasaları dahi uygulamadı.
Kemalistler iktidarı alır almaz, tekelci burjuvazinin ihtiyaçları doğrultusunda serbest piyasacı bir ekonomik yönelime girdiler. Kemalistler, İttihatçılardan farklı olarak, bir yandan emperyalizmle kurulan ilişkilerde siyasal pazarlık hakkı ve bütün imtiyazı emperyalistlere kaptırmama refleksi gösteriyordu, diğer yandan ise Sovyetler Birliği’nden gelecek yardımlardan da mahrum kalmak istemiyordu.
Bu bağlamda, Kemalistler, Sovyetler Birliği ile sadece “ulusal” çıkarlar temelinde bir yakınlaşma içine girdi. İlerleyen süreçte ise Türk komprador burjuva sınıfının palazlanmasını sağlamak ve fabrika kurulumu vb. yardımları almak için Sovyetlerle pragmatik bir ilişki kuruldu. Ancak içeride komünistler tutuklanmakta ya da katledilmekte, işçi sınıfı hareketinin engellenmesi için bütün ceberut devlet gücü kullanılmaktaydı.
Bekir Sami’nin millî mücadele sırasında İngiliz ve Fransız emperyalizmine verdiği imtiyazlar, Kemalistler tarafından görevden alınmasına neden olmuştu. Kemalistler, bütün imtiyazların emperyalistlerde olduğu bir ilişkiyi değil, emperyalistlerle pazarlık yapabilecekleri bir ilişki kurmayı tercih ettiler. Bu yaklaşımın bir benzeri de İzmir İktisat Kongresi için değerlendirilebilir. Çünkü İktisat Kongresi de esas olarak emperyalistlere verilecek mutlak imtiyaza karşı tedbirler içeriyordu.
Bu süreçte İngiliz, Fransız, ABD’li ve Alman tekelleri Türkiye pazarındaki ekonomik faaliyetlerini sürdürdüler. Kemalist iktidar, emperyalist tekellerle kurulan ilişkide doğrudan yabancı yatırımlara, ortak girişimlere, yap-işlet-devret düzenlemelerine olanak sağladı. Bu dönemde emperyalist tekeller (Ford, H.A. Brassert, Siemens) fabrikalar ve tesisler kurmaya devam etti6.
Emperyalist tekeller, Türkiye pazarındaki hacimlerini genişletirken, Kemalistler diğer yandan Sovyetler Birliği’nden yardımlar aldılar. 1934 yılında Sovyetler Birliği, Kayseri ve Nazilli’ye tekstil fabrikası açılması için sekiz milyon dolar kredi verdi7. Görüldüğü üzere, Kemalist iktidar hem emperyalist tekellerle iş birliği yapan hem de Sovyet yardımlarına göz diken bir ekonomik perspektife sahipti.
Bu arada belirtmeden geçmeyelim, Kemalist iktidarın devletçilik politikası tamamen gelişen Türk tekelci burjuvazisinin, tefeci ticaret burjuvazinin çıkarlarına uygundu.
1929 dünya kapitalist buhranı sonrası Kemalist iktidar, burjuva sınıfını güvence altına almak için devlet eliyle tedbirler aldı. Bu safhada da İngiliz ve Alman emperyalizmi Türkiye pazarından pay kapma yarışını sürdürdü. Çarpıcı bir örnek olması açsından; 1938 yılında, Berlin’de yapılan ekonomik görüşmeler sırasında Alman emperyalizmi, Kemalist iktidarla maden cevheri ve yiyecek maddeleri alımında İngiliz emperyalizminden daha geri durumda bırakılmamaları konusunda sözleşti8. Bu örnekler daha da çeşitlendirilebilir. Ancak verdiğimiz örnekler, Kemalistlerin siyaseten tekelci burjuva sınıfını temsil ettiğini, tekelci burjuva sınıfın çıkarlarına uygun siyasetler belirlediğini göstermektedir.
Kemalistler 1923’ten sonra değil, CHP’nin öncülü olan Müdafa-i Hukuk Cemiyeti örgütlenmesi yıllarında da Türk ticaret burjuvazisine ve toprak ağaları sınıfına dayanıyordu. CHP iktidarıyla birlikte Türk ticaret burjuvazisi palazlanarak tekelci burjuvazi konumuna geldi. Kemalist iktidarın temsil ettiği diğer sınıf toprak ağalarıydı. Kemalistler, henüz millî mücadele yıllarında toprak ağası sınıfla uzlaşmıştı. Bu hakikati “sol” -Kemalist yazar Doğan Avcıoğlu ve Kemalizm’i olumlayan tarihçi Feroz Ahmad- da itiraf eder9.
Burjuva devrimi, bir bakıma toprak devrimidir. Ancak Kemalist iktidarın iki sınıfsal dayanağından birinin toprak ağalığı olması nedeniyle Kemalizm, burjuva devriminin en temel görevini de yadsıdı. Kemalist iktidar, aşar vergisinin kaldırılmasından sonra toprak ağalarının çıkarlarına dokunan hiçbir girişimde bulunmadı. 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, toprak reformunu da içeriyordu. Bu kanunun toprak ağalarıyla dolu bir meclisten geçmesinin nedeni İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında yaşanan ekonomik bunalımın yarattığı koşullardı. Kanun, üretimi arttırma ortak motivasyonuyla çıkarıldı. Bu süreçte yalnızca ağalık düzeninin temel çıkarları savunulmadı, feodal sistemin siyasi temsilcisi olan toprak ağaları, Meclis’te siyasi temsiliyet de sağladı.
Ayrıca; kanunun koyduğu birçok maddeyle sınıf mücadelesinin de önleneceği sanılmıştı. Pratik, bu öngörüyü yanlışladığında atılan adımdan geri dönülmüş, kanuna karşı çıkan bir toprak ağası tarım bakanı yapılarak kanun baltalanmış ve toprak reformunu içeren madde de kaldırılmıştı10.
Cumhuriyet’in sosyal politikası: Türkleştirme ve antikomünizm
Kemalizm; 1923’te iktidarı ele almasıyla birlikte İttihatçılarla başlayan Türkleştirme siyasetini, tekelci burjuva ve feodal sınıflarla uzlaşmayı ve onların siyasal temsilcisi olmayı sürdürdü.
1909’un Tatil-i Eşgal’i daha şiddetli bir biçimde 1925’te karşımıza Takrir-i Sükûn olarak çıkıyor. Komünizme karşı mücadele daha işgale karşı savaş sürerken, Onbeşler katliamıyla ve Ankara’daki komünist faaliyetin felç edilmesiyle başladı; Takrir-i Sükûn’la birlikte sistemli ve kesintisiz bir devlet terörüne dönüştü.
Tarihsel TKP’ye yönelen Kemalist terör, Takrir-i Sükûn’la sistematikleşirken (siyasi yasaklar ve İstiklal Mahkemeleri, 1927’den 1951’e uzanan tevkifatlar) 1950’li yıllara uzanan süreç içinde de artarak sürdü. Örneğin; 1946’da başlayan çok partili burjuva düzende, her türlü burjuva partisine özgürlük sağlansa da tarihsel TKP’ye özgürlük yoktu.
Şefik Hüsnü önderliğinde, 20 Haziran 1946’da Türkiye Sosyalist Emekçi Partisi kuruldu. Parti, Cemiyetler Kanunu’nun bir maddesinin değiştirilmesinden yararlanarak sendikal örgütlenmeye girişti11. Parti ve partiye bağlı sendikal çalışma hızla büyüdü. Ancak partinin kurulmasının üstünden altı ay bile geçmemişken, komünist çalışmanın yasa dışı olması gerekçe gösterilerek devlet tarafından 16 Aralık 1946’da kapatıldı.
Türk tekelci burjuvazisinin ilkel birikim sürecinin siyasal-iktisadı olan Türkleştirme siyaseti, Kemalist iktidarla birlikte daha da kurumsallaştı. 1915’te Ermeni Soykırımı’yla başlayan, ezilen milliyetlere karşı uygulanan terör; 1921’de Koçgiri’yle, 1925’te Şeyh Said İsyanı’yla, 1930’da Ağrı İsyanı’yla ve Zilan Deresi Katliamı’yla, 1938’de Dersim’le, 1934 Trakya pogromuyla, 1942 Varlık Vergisi yağmasıyla, 1955’te 6-7 Eylül pogromuyla sürdü. Günümüzde bu siyaset, ezilen Kürt ulusuna karşı Türk burjuva devletinin bütün olanakları kullanılarak sürmektedir.
İktidarın ilk on yılında, Kemalistlerin Türkleştirme siyaseti çerçevesinde binlerce Kürt yurtlarından edilerek Batı’ya yerleştirildi. Bunun yanında Kemalist burjuvazi, aynı perspektifle bazı Türkleri Kuzey Kürdistan’ın muhtelif bölgelerine yerleştirdi12. Kemalist iktidarlarla birlikte kurumsallaşan Türkleştirme siyaseti; Müslüman olmayan milliyetleri yok etme, Müslüman olan milliyetleri zorla asimile etme ve asimilasyona direnen milliyetleri ise ezme eylemlerine dönüştü.
Örneğin günümüzde, AKP-MHP iktidarı eliyle Kuzey Kürdistan’da sürdürülen kayyum siyasetinin ve işgal “hukukunun” kurucusu Kemalist iktidardır. Kemalist iktidar, Ağrı İsyanı sonrasında yeni bir belediyeler kanunu çıkarmış ve Kuzey Kürdistan’da, Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle yerel yönetimler lafta kalmıştır13. Kuzey Kürdistan’da her şey, Kemalist iktidar tarafından militarist ve terörist yöntemler de kullanılarak en zorbaca şekilde baskıya ve yasaklamalara tabi tutuldu. Kemalist iktidarların yarattığı bu gelenek, bugün de AKP-MHP iktidarıyla sürdürülüyor.
Kemalist diktatörlüğün ezilen Kürt ulusuna yaptığı sistematik baskıyla birlikte, Lozan Antlaşması sırasında Kemalistlerin de desteğiyle ve İngiliz emperyalizminin hamiliğinde, Kürdistan coğrafyası İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında bölündü14.
Burjuva devrimlerinin en temel özelliğinin toprak sorununu çözmek olduğundan söz etmiştik. Kemalist iktidarın Batı’da temsil ettiği iki egemen sınıftan birinin toprak ağalığı sınıfı olmasının yanı sıra, Kuzey Kürdistan’da da Kemalistlerin müttefiki toprak ağalarıydı. Kemalist diktatörlük, Kürdistan’ı toprak ağalarıyla kurduğu ilişki üzerinden sömürgeleştiriyordu.
Kemalistlerle toprak ağalarının ilişkileri o denli yoğundu ki, Erzincanlı toprak ağası Mustafa Ağa, Kemalist devlet aygıtının temel direği olan İsmet İnönü’yü oğluna kirve yapmıştı. Hikmet Kıvılcımlı, Kemalistlerin Kuzey Kürdistan siyasetini şöyle özetliyordu:
“Kürdistan’da köylü devriminin elifini bile ağzına alamayan, Şark’a demokratik burjuva devrimini büsbütün yasak eden, buna karşılık Kürt ağalığıyla el ele vererek Kürdistan’ı iktisaden ve siyaseten sömürgeleştiren cumhuriyet burjuvazisi elbette Şark isyanlarındaki mevkiini kendisi herkesten daha iyi bilir. Bu isyanları yapanlar belli olabilir, fakat bu isyanı kışkırtan Kemalizm’dir. Çünkü Kemalizm’in iktidar mevkiinden önce, Kürdistan’da böyle kapsamlı isyanlar yoktu. Ve Kemalist sistemin kuruluşundan onlarca yıl geçtikten sonradır ki, Kürdistan Şark’ın Balkan’ı ve isyan mıntıkası, ateş ülkesi hâline geldi.”15
Bu arada belirtmekte fayda var; Kemalizm’in milliyetler soruna yaklaşımının genel olarak gözden kaçırılan en “ilginç” sonucu, 12 Eylül faşist darbesiyle resmî ideoloji hâline gelen Türk-İslamcılıktır. Evet, Türk-İslamcılık Kemalizm’in Türkleştirme siyasetinin öz çocuğudur. Kemalist iktidarların, özellikle Müslüman olmayan azınlık milliyetleri ülke dışına sürmesiyle, geriye çoğunluğu oluşturan Türk-Sünni kitle kalmıştır. Kemalizm, ulus nosyonunu homojenleşmiş ve devletin “öz tebaası” olan, devletle ulusal kimlik ve inanç krizi yaşamayan, Türk-Sünni kitle üzerine inşa etmiştir. Bu nedenle günümüz Türk burjuva devletinin resmî ideolojisi olan Türk-İslamcılık, belirleyici bir biçimde Türkleştirme siyasetinin sonucudur.
Bu anlamda; Kemalizm’in fiiliyatta yalnızca kentli burjuva kesimlere taşımayı seçtiği ve yasayla “güvence” altına aldığı laiklik, yine bizzat Kemalizm’in Türkleştirme siyaseti eliyle fiilen tasfiye edilmiştir.
Solda Kemalizm tartışmaları ve İbrahim Kaypakkaya’nın rolü
Kemalizm’in temsil ettiği sınıflar ve ideolojik tercihleri değerlendirildiğinde; emperyalizme göbekten bağlı Türk tekelci burjuvazisinin ve toprak ağalarının; işçi, köylü kitleler ve azınlık milliyetler üzerinde baskı kurduğu, gerici bir burjuva diktatörlüğü olduğu açıkça görülecektir.
Ulaştığımız Kemalizm tanımı, İbrahim Kaypakkaya’nın yaptığı tanımla oldukça benzerdir16. Ancak Kaypakkaya, Kemalist diktatörlüğü sözde demokratik, gerçekte askerî faşist diktatörlük olarak tanımlamıştı. Kaypakkaya’nın bütün yazılarını incelediğimizde özel olarak yapılmış bir faşizm tahliline rastlamıyoruz. Bu nedenle Kemalizm’in faşizm olduğu iddiasının özel olarak değerlendirilmeye ihtiyacı vardır.
Biz bu yazının sınırlarının dışına çıkmamak adına özel bir faşizm tahliline girişmeyeceğiz. Ancak yazının bütünlüklü bir hâle dönüşmesi açısından, ikinci bölümde Komintern ve Sovyetler Birliği’nin Kemalizm tahlillerinden de söz edeceğiz. Çünkü Kaypakkaya’nın devrimci kopuş yaşadığı geleneksel sol çizginin ideolojik referansı, Komintern’in resmî Kemalizm tezleridir.
Her ne kadar sosyo-ekonomik tahlilleri geçersiz ve “Kemalizm faşizmdir” belirlemesi de tartışmaya açık olsa da, Kaypakkaya’nın ideolojik-pratik açıdan egemen sınıfların kurucu ideolojisi olan Kemalizm’i dost olmayan (halk sınıflarını hiçbir şekilde temsil etmeyen), düşman olan (komprador burjuvazi ve toprak ağalarının siyasal temsilcisi) ideolojik-siyasal güç olarak belirlemesi, oldukça değerli ve ufuk açıcıdır. Kaypakkaya’nın özellikle sultanlık/islamcılık-cumhuriyet/laiklik gerilimini komprador burjuva klikler arasında suni bir karşıtlık olarak tanımlayıp, asıl karşıtlığın komprador-feodal sınıflarla işçi sınıfı ve halk sınıfları arasında olduğu belirtmesi, bugünkü mücadelenin ideolojik sağlamlığı açısından da oldukça önemlidir17.
Kafa karışıklığına yol açmamak adına belirtelim: Kaypakkaya’nın bu tutumundaki ideolojik sağlamlığın nedeni, gerçek siyasal karşıtlığın egemen sınıflarla ezilen sınıflar arasında olduğunu vurgulamasıdır. Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu Kemalizm belirlemesiyle, Türkiye komünist hareketinde ilk kez Marksist-Leninist anlamda, berrak bir ulusal sorun çözümlemesi yapılmıştır. Kaypakkaya, bu anlamda bir başlangıcı ve ilki temsil ettiği için Kemalizm tahlili yapılırken Kaypakkaya’nın tezleri referans niteliğindedir. Kaypakkaya, Kemalizm belirlemesiyle Türk burjuva siyasetinin bütün fraksiyonlarını hedef alan, proleter devrimciliğin bağımsız bir hatta gelişmesine kanal açan, ideolojik-teorik-eylemci bir çizgiyi yakalamıştır18.
Kaypakkaya’nın Kemalizm konusunda devrimci bir kopuş yaşadığı geleneksel sol çizgi, Kemalizm’i millî burjuvazinin sol kanadı olarak görüyordu. Bu görüş, siyasal ve pratik açıdan tarihsel TKP’nin hiçleşmesine, özellikle de Kürt halk kitleleriyle bağ kuramamasına ve hatta sosyal-şoven bir çizgiye savrulmasına yol açmıştır.
Bu nedenle, günümüzde sosyal-şovenizm için referans olarak kullanılan tarihsel TKP’nin Kemalizm tahlilini, yazımızın ikinci bölümünde detaylı olarak değerlendireceğiz.
Bu değerlendirmeyi yapmak hem meselenin tarihsel arka planını açıklamak hem de güncel etkilerini anlamak açısından belirleyici önemdedir.
Bu yazıyı tamamlayacak olan ikinci bölümde, Komintern ve Sovyetler Birliği’nin tezleriyle birlikte Türkiye’de sosyalistlerin Kemalizm ve Cumhuriyet’le kurdukları ilişkiyi tartışacağız.
Referanslar
Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Lenin, Ç: Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 105, Ankara, 1977 ↩︎
İttihat ve Terakki, Feroz Ahmad, Ç: Nuran Yavuz, Kaynak yayınları, sy. 33, 7.Basım, İstanbul, 2007 ↩︎
Devlet ve Devrim, Lenin, Ç: M. Halim Spatar-Celal Üster, Yordam Kitap, sy. 57, 4. Basım, İstanbul, 2021 ↩︎
Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, Lenin, Ç: Arif Bilgin, Temel yayınları, sy. 37, Ankara, 1977 ↩︎
İttihatçılıktan Kemalizme, Feroz Ahmad, Ç: Fatmagül Berktay, Kaynak yayınları, sy. 160, 4.Basım, İstanbul, 1999 ↩︎
Komünizm Gözünden Kemalizm, Vahram Ter-Matevosyan, Ç: Gözde Yılmaz, İletişim yayınları, sy. 161, 1.Basım, İstanbul, 2023 ↩︎
Age, sy. 160 ↩︎
Türkiye’de Faşist Alman Propagandası, Johannes Glasneck, Ç: Arif Gelen, Onur yayınları, 1. Basım, Ankara ↩︎
İttihatçılıktan Kemalizme, Feroz Ahmad, Ç: Fatmagül Berktay, Kaynak yayınları, sy. 187, 4. Basım, İstanbul, 1999 ↩︎
Türk Devrimi ve Sonrası, Taner Timur, İmge kitabevi, sy.227, 8.Basım, Ankara, 2018 ↩︎
Doktor Şefik Hüsnü Değimer, Rasih Nuri İleri’nin Aydınlık Sosyalist Dergi’nin 1969 tarihli 7. sayısı ↩︎
İhtiyat Kuvvet: Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy. 75, İstanbul, 1979 ↩︎
Age, sy. 154 ↩︎
İbrahim Kaypakkaya – Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy. 241, İstanbul, 2018 ↩︎
İhtiyat Kuvvet: Milliyet(Şark), Hikmet Kıvılcımlı, Yol yayınları, sy. 148, İstanbul, 1979 ↩︎
İbrahim Kaypakkaya – Bütün Yazıları, Umut yayımcılık, sy. 405, İstanbul, 2018 ↩︎
Age, sy. 366 ↩︎
Age, sy. 536 ↩︎
Dersim Harekatına katılan bir askerin günlüğüne yazdığı notlar
“18 Ağustos
Sabah saat yedi buçukta Zara’nın nahiyesinden hareket ettik. Pülür’e, sonra Cevizli köyüne geldik. Yol boyunca olan bütün köyleri yaktık. Dağ içinde bir kulübeye girdik. 100 keçi bulduk. Ve meşum bir vaziyet karşısında kaldık. Bir Kürt kadını kendisini iple asmış. Bir (okunamadı) çökelek süt de bırakmış. Gece saat 21’de Karaoğlan’a geldik. Geceyi burada geçirdik.”
“3 Eylül
Cevizli ilerisindeyiz.
Gece saat 12de çadırlarımızı sökerek Pertek’ten hareket ettik. Sabaha kadar yol yürüdük. Nihayet saat 7de bir su kenarında konakladık. Fakat derenin içi insan leşleriyle dolu olduğundan, susuzluktan öldük. O kadar yürümüşüz ki ayakta duracak kuvvetim yok. Ya Rab sen kurtar bizi buralardan...”
“10 Eylül
Bugün dağlar ormanlar tarandı. Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi. Bizim bölükte Ruşen isminde er var. Bütün kafaları o kesiyor.
Buralarda çok sefil kaldık...”
“12 Eylül
Bu sabah erkenden kalktık. Yine dağlarda tarama harekâtı yapıyoruz. Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz…..
yan yazı: Bugün arkadaşlar yağ bulmuşlar, pirinç aldık, güzel bir pilav yapıp arkadaşlarla yedik.”
2. yan yazı: Artık insanlıktan çıktık, çok perişan olduk.”
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23286/dersim-soykirimi-ve-kotulugun-siradanligi
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Hrant Dink'ten alıntı yaptı: "İki yakın halk, iki uzak komşu"
Ermenistan'da devam eden Yerevan Diyaloğu'nun açılış toplantısında konuşan Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuelle Macron, konuşmasında gazetemizin kurucusu Hrant Dink'i hatırlattı ve Dink'in "iki yakın halk, iki uzak komşu" sözlerine atıfta bulundu.
"İnsan zihni, ne kadar iyi eğitilmiş olursa olsun, evreni kavrayamaz. Bizler, duvarları tavana kadar birçok farklı dilde yazılmış kitaplarla kaplı devasa bir kütüphaneye giren küçük bir çocuğun durumundayız. Çocuk, bu kitapları birilerinin yazmış olması gerektiğini bilir. Ancak kim tarafından ve nasıl yazıldıklarını bilmez. Yazıldıkları dilleri de anlamaz.
Çocuk, kitapların dizilişinde belirli bir planı, kavrayamadığı fakat yalnızca belirsiz biçimde sezebildiği gizemli bir düzeni fark eder. Bana öyle geliyor ki, insan zihninin, en büyük ve en kültürlü olanının bile Tanrı karşısındaki tutumu tam olarak budur. Biz, belirli yasalara itaat eden ve hayranlık uyandırıcı biçimde düzenlenmiş bir evren görürüz; fakat bu yasaları ancak silik bir biçimde anlayabiliriz. Sınırlı zihinlerimiz, yıldız takımlarını yönlendiren o gizemli gücü kavrayamaz."
Albert Einstein
1920’li yıllarda Yedikule Ermeni
Hastanesi’nde barınan yetimlere dair tarihi
bir belge. Kayıtlar, bitlenmemeleri için
saçları kökünden kesilmiş, o yüzden de
başları örtülü bu çocukların bir süre
buradaki atölyelerde eğitim gördükten
sonra Korfu’ya gönderildiklerini söylüyor.
Fotoğraf, 29 Temmuz 2005’te Erzincan İliçli
Akabi Sinanyan tarafından Agos’a hediye
edildi.
Domuz bağcı Hizbullah yöneticileri 'terör listesi'nden çıkarıldı, yakalama kararları kaldırıldı
İçişleri Bakanlığı 90’lı yıllarda domuz bağlı vahşete ve çok sayıda cinayete imza atan Hizbullah’ın üst düzey iki yöneticisini “terör listesi”nden çıkardı. Hizbullah’ın kurucularından Edip Gümüş ve Cemal Tutar hakkında yakalama kararı kaldırıldı, haklarındaki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası durduruldu.
Mali’den Kıbrıs’a acayip ortaklıklar: Darbeler, İslamcılar, seküler ayrılıkçılar, Ukraynalılar ve Fransızlar
Fehim Taştekin
Sahel’de ‘terörle mücadele’ adına maceraya çıkan Fransız askerleri sömürgeci nostaljinin büyüsünde savaşıyorlardı.
2013-2014’te Mali’de Serval operasyonu ‘başarılı’ bulunmuş, ardından Barkhane operasyonuyla Moritanya, Burkina Faso, Nijer ve Çad da Fransız operasyonlarının kapsamı altına alınmıştı.
Gazeteci Remi Carayol bu operasyonları yöneten Fransız subaylarının kaleme aldığı üç anı kitabından hareketle askerlerin zar zor bastırılmış bir sömürgeci bilinçaltıyla hareket ettiklerini anlatıyor. Fransızlar Sahel’de kötüleri kovalayan iyilerdi! Afrika’nın sert güneşi altında uzak köylerin savunmasına yardım ediyorlardı! Onlar için bu Afrika’nın yeniden fethedilmesiydi!
Carayol asker günlüklerinde fark ettiği tınıyı şöyle tanımlıyor: “Sömürgelerin kutsanmış zamanları çoktan geçmiş olsa da bu askerlerin hafızasında hâlâ güçlü şekilde yer etmektedir. Referanslar sömürge fetihleri dönemine uzanıyor.”
Léré, Niafounké, Goundam gibi yer adları, askerleri 1894’teki Fransız seferine götürüyor. Bir asker dedesinin anlattığı sömürge hikayelerinin izini sürüyor. Çocukken hayal ettiği manzaraları bulur: Hoggar Dağları, Adrarlar, Ifoghas, Aïr… Askerler “Kıtaya medeniyet getiren” ve “Kuzey Afrikalıları Arap köle tüccarlarının baskısından kurtaran” dedelerinin sömürgeci anlatılarının etkisiyle yaşıyor! Sömürgeci kontrolün devamlılığını sağlayan CFA frangını görmek onlara haz veriyor!
Sahel halkları da meselenin farkındaydı; Fransız tavrında gördükleri şey bir ‘sömürge rüyası’ idi. Halk rahatsızdı, artık 19’uncu yüzyılda da değillerdi. ‘Terörle savaş’ kuşkulu bir gerekçeydi. “İyiler” ve “kötüler” bağlamı kısa sürede çürüdü. O yüzden Serval’daki iyimser hava Barkhane’de ters döndü; operasyon fiyaskolarla sonuçlandı. Terör saldırıları birdi, 20 oldu.
Dışarıdan müdahaleler hem Tuareklerin bağımsızlıkçı gündemini şişirdi hem de el Kaide çizgisindeki İslamcı hareketin taban bulmasını kolaylaştırdı.
Sömürgeci rüyasına tepki olarak Sahel’de genç subaylardan askeri darbeler geldi. Assimi Goïta 2020’de Mali’de, İbrahim Traoré 2022’de Burkina Faso’da ve Abdurahamane Tchiani 2023’te Nijer’de iktidarı ele geçirdi.
Bu eski darbe kuşağından farklı bir siyasal kültür ve sosyolojiye dayanıyordu. Darbeler popülerdi. Darbeci yönetimler Fransız askerlerinin kapı dışı edilmesi gibi riskli kararlarda kitlesel gösterilerden güç aldılar. Bu Fransız güneşinin bir kez daha sönüşüydü.
Yeni gelenler hikayeyi ters yüz ettiler. Onlara göre darbeler sömürge kalıntılarını temizleyen ve ulusal egemenliği pekiştiren bir hareketti. Terör saldırılarının arkasında da yabancı güçler vardı.
Mali’de Fransızları gönderip Rus Wagner güçlerine alan açmak ‘bağımsızlıkçı’ duruşu biraz bozsa da Bamako’nun yüzleştiği tehdit kendi askeri kapasitelerini aşıyordu.
Afrika Kolordusu’nun (eski Wagner) desteğiyle Mali ordusunun 2023’te Kidal’ı geri alması Rusya’nın müttefiklik imajını pekiştirdi.
Bu arada Burkina Faso, Mali ve Nijer’de nevzuhur darbeciler Sahel Devletleri İttifakını kurarken neosömürgeciliğe ve başarısız Batı güvenlik stratejilerine karşı bölgede egemenliğin tesisinin altını çizdiler. Aralarında ortak askeri tatbikatlar başladı; tek pasaport, ortak vergi fonu ve ortak para birimi gibi hedefler belirlendi.
Bu süreçte Fransa’ya karşı Rusya nüfuzu konuşuluyor olsa da Türkiye de Afrika açılımını ‘sömürge karşıtı’ bir anlatıya büründürdüğü için bir Fransız-Türk karşıtlığı algısı da yayıldı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Mali’deki darbenin hemen ardından dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nu Bamako’ya göndermişti. Bu, darbeye peşinen meşruiyet atfıydı. Aynı zamanda devrik yönetimle geliştirilmiş iyi ilişkileri yenilerle birlikte korumaya dönük ‘fırsatçı’ bir hamleydi. Erdoğan 2021'de Geçiş Dönemi Devlet Başkanı Assimi Goïta ile telefonda görüştükten sonra askeri alanda iş birliğinin müjdesini vermişti. Çok geçmeden TB2 SİHA’lar Bamako’ya ulaşmıştı. Erdoğan eski sömürgeci güçlerin yediği darbeyi kâr sayıyordu.
Söylemler heyecan verici ama altı yılda Mali’de parlak bir gelecek yaratılamadı; kronik sorunlar çözülemedi; ayrılıkçı ve İslamcı muhalefet cepheleri geriletilemedi.
Biriken fırtına 24 Nisan’da Tuareklerin ‘seküler’ Azavad Ulusal Kurtuluş Hareketi (MNLA) ile el Kaide’nin Sahel kolu İslam ve Müslümanlara Destek Grubu (JNIM) büyük bir saldırı dalgasıyla geri döndü.
Silahlı gruplar Kati, Konna, Mopti ve Gao ve Kidal’ın yanı sıra Bamako’nun çevresinde stratejik noktaları hedef aldı. Kuzeydeki Kidal şehrini yeniden ele geçirmeyi başardılar. Garnizon şehri Kati’de Savunma Bakanı Sadio Camara’yı konutunda bombalı araçla öldürdüler. Camara askeri konseyin etkili isimlerinden biriydi. Müstakbel devlet başkanı olarak görülüyordu. Ayrıca Fransızların kovulması ve Ruslarla geliştirilen ittifakın mimarıydı. Sanki bir intikam alındı!
İslamcıların en büyük motivasyonu askeri konseyi devirmek, Rus güçlerini ülkeden göndermek ve İslami bir rejim kurmak.
Azavad ise Tuareglerin yaşadığı kuzeyin bağımsızlığını hedefliyor. Tuaregler Mali dışında Nijer, Cezayir, Libya ve Burkina Faso’da göçebe halinde yaşıyor.
Siyasi çizgileri uyuşmayan Azavad ve Mağrib el Kaidesi arasındaki ilişkiler aslında gergindi. Hatta yer yer çatışmalar da oldu.
İki hareket 2025’te el sıkıştı. Ortaklık anlaşması, Tuareglerin şeriat uygulanmasını kabul etmesini, hakimlerin iki tarafın onayıyla atanmasını ve askeri tecrübenin paylaşılmasını öngörüyor. Anlaşmaya göre şehir merkezlerinde yönetim Azavad’a bırakılacak, kırsal alanları el Kaide kontrol edecek. Bu yakınlaşma Azavad’ın İslamcı militanları ‘kuzen’ olarak nitelemesiyle yeni bir renk kazanmıştı.
Azavad Batılı karar vericileri etkilemek için kullandığı laik hareket imajını terk etti. Yani diplomatik sermayesini el Kaide sayesinde askeri üstünlük kazanmak için gözden çıkardı.
Bu iki hareket de NATO’nun Libya’yı yok ettiği süreçte güçlenmişti. 2013’te Kidal’ı Fransız güçler kontrol ediyordu. Libya’da yaratılan boşlukla çok sayıda silah ele geçiren gruplar Kidal’ı ele geçirip 10 yıl boyunca burada kaldılar. Fransızların Kidal’ı neden Mali ordusuna bırakmadığı hep sorgulanageldi.
Askeri konseyi destekleyenlere göre konu Azavad ve el Kaide ile sınırlı değil. İsyancılar bölgesel ve uluslararası güçlerden eğitim, planlama, finansman, silahlandırma ve istihbarat desteği alıyor. Amaçları askeri konseyi, Sahel Devletleri Birliğini ve Rus müttefiklerini cezalandırmak; jeopolitik haritayı yeniden çizmek ve sömürge karşıtı yeni dengeleri tersine çevirmek.
Sahel Devletleri Birliği de egemenlik mücadelesi adına Mali’ye destek vereceklerini duyurdu. Kuzeyde bazı hava operasyonlarıyla da bu desteği sundular. Ama bu katkının etkisi meçhul.
Burada sürpriz aktör, Ruslarla hesaplaşma coğrafyasını genişleten Ukrayna.
Kiev yönetimi, 2024’ten beri Tuareglere ve İslamcı harekete destek veriyor. 2024’de Cezayir sınırında Malili askerler ve Wagner üyelerinin öldürüldüğü saldırının ardından Ukrayna Askeri İstihbarat Sözcüsü Andriy Yusov isyancılara istihbarat desteği sağladıklarını açıklamıştı. Ukrayna’nın Dakar Büyükelçisi de uydu görüntüleri ve hassas haritaların temin edildiğini itiraf etmişti. Bu gelişmeler üzerine Bamako Ukrayna ile diplomatik ilişkileri kesti.
Le Monde’a göre Ukrayna askeri istihbaratı silahlı gruplara SİHA sağladı ve bunların kullanımı için eğitim verdi. Bu SİHA’lar 2024’de Timbuktu’ta 9 Wagner üyesinin öldüğü saldırıda da kullanıldı.
Fakat Malili yetkililer, Ukrayna’nın bu kadar etkili bir şekilde devreye girebilmesini başta Fransa olmak üzere Avrupalı devletlere bağlıyor. Bir anlamda Ukrayna’da Ruslarla ortak hesaplaşma Sahel’e sıçrıyor.
Hatta Malili yetkililerin iddiasına göre Kidal ve Gao çevresinde Ukraynalı ve Avrupalı paralı askerler, taşınabilir Stinger ve Mistral füzelerle saldırılara katıldı.
Mali Dışişleri Bakanı Abdulaye Diop, Fransız ordusunun ülke hava sahasında keşif uçuşları yaptığını ve terör gruplarına silah bıraktığını gösteren kanıtlara sahip olduklarını belirterek BM Güvenlik Konseyinden acil toplantı talep etti. Ancak talebi kabul edilmedi. Diop “Biz sadece terörist gruplarla karşı karşıya değiliz. Hayır, bu bir vekalet savaşıdır” diye çattı. Burkina Faso ve Nijer de benzer suçlamalarla Fransız birliklerini sınır dışı etmişti.
Şimdi Kidal’in düşmesiyle Rusya’nın itibarı yara aldı. Durum tersine çevrilmezse Rusya’ya bel bağlayan diğer müttefiklerde güven kaybı başlayabilir. Mali’de olası bir çöküş Nijer ve Burkina Faso’yu da etkileyebilir; ‘neosömürge karşıtı’ Sahel Devletleri İttifakı kadük kalabilir. Batılı medya “Rusya kilit müttefiklerini koruyamıyor” yargılarıyla sufle vermeye başladığına göre beklentiler o yönde demektir. İslamcılara da akıl veriyorlar. Radikal söylemlerden kaçının, Suriye’deki HTŞ’nin izinden gidin, kırmızı halılarda yürümeniz yakındır!
Yeni kuşak devletler, Türkiye ile bağları güçlendirmeyi de bir seçenek olarak görüyorlar. Türkiye’nin tedarik ettiği SİHA’lar Kidal’in geri alınmasında kilit rol oynamıştı.
Mali’de kurulan karşıtlığın otomatik olarak Kıbrıs’ta Türk-Fransız kapışmasına tahvil edilmesi de şaşırtıcı değil. Fransızların Afrika’nın intikamını Güney Kıbrıs’la askeri ortaklık kurarak aldığı yönünde kestirmeden çıkarımlar yapılıyor. Fransız motivasyonunu sadece Türk karşıtlığına indirgemek dar bir çerçeve olur. İngilizlerin çıkışından sonra Fransa’nın AB’de yegane nükleer güç olarak kalması, Ukrayna’da Amerikan çarkı ve NATO’daki pörsüme nedeniyle Paris oluşan güç boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Ukrayna’ya asker gönderecekmiş gibi yapıyor. Müttefiklere nükleer şemsiyeyi açıyor gibi yapıyor. Yunanistan’la askeri ortaklığa gidiyor. Kıbrıs’ta AB’den beklentileri karşılayacak güç olarak öne çıkıyor. Fakat sanırım Kıbrıs hamlesiyle Doğu Akdeniz’de İsrail’i de dengelemeye çalışıyor. İsrail, Levant’ta Fransız sömürgeciliğinden miras siyasi yapıların kalbine vururken Kıbrıs’ı da bir sıçrama tahtasına ve lojistik hatta dönüştürdü. Lübnan’a saldırılar Fransa ile İsrail arasındaki yol ayrımına işaret ediyor. AB’nin Helenik-Rum üyelerinin Doğu Akdeniz’deki güç mimarisini İsrail’le birlikte kurmaları Fransa’nın De Gaulle’cü kanatlarına ters. Stratejik bağımsızlık meseleleri gündeme gelince ölmüş generalin ruhu Élysée Sarayı ve Quai d’Orsay’ı yokluyor.
https://www.evrensel.net/yazi/99197/mali-den-kibris-a-acayip-ortakliklar-darbeler-islamcilar-sekuler-ayrilikcilar-ukraynalilar-ve-fransizlar
Her Dersimlinin bir kırım hikayesi mutlaka vardır
Dersimli her çocuğun, gencin, yetişkinin ve yaşlının hafızasında 1938 Dersim’ine ilişkin bir hikâye mutlaka vardır.
O yılları yaşamış olsun olmasın 1938, her Dersimlinin hafızasında değişmez ve keskin acıyı tarif eder. Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür. Çünkü emin olun, hiç kimse böyle bir hafıza ile birlikte bir ömür boyunca yan yana yürümeyi istemez.
Ben de çocukluğumdan beri dinlediğim onlarca kırım hikâyesinden hafızamda en keskin izler bırakmış olanını o yılları birer genç olarak yaşamış olan babamdan ve annemden kendi dilimizde, Zazaca dinlemiştim:
Düzgün Baba dağı eteğindeki köyümüzde geçen ve en son, şimdilerde 90 yaşına yaklaşmış olan annemden dinlediğim bu hikâyenin Türkçeleştirilen hali şöyle:
“1938 yılının Temmuz ayıydı. Dersim’de Temmuz ayı bir hayli sıcak geçer. Kavurucu güneş altında her şey sararır, erir ve adeta buharlaşıp kaybolur. Her şey buharlaşıp kaybolsa da bazılarının bıraktığı izi kuşaklar boyunca silmek mümkün olmaz.
O günlerde, köyümüzde yediden yetmişe her kes büyük bir korku içinde başlarına gelebilecek felaketi gözler gibi çaresiz bir şekilde bekliyordu. Askeri birliklerin hareketi, köy yakınlarından geçen askeri müfrezeler ve milisler, zaman zaman duyulan silah sesleri herkeste bir korkuya yol açıyordu. Çünkü nelerin yaşandığını herkes biliyordu ve bilinenler de korkmak için yeterliydi.
Dersim’in Kuzeyindeki dağ köylerinde yaşayan Haydaran aşireti, 1938’de en fazla kayıp yaşayan aşiretlerdendi.
1938’de Temmuz ayının sıcak günlerinden birinde askeri birlikler, Haydaran aşiretinden 30-40 kadar köylüyle birlikte köyümüze geldiler. Askeri birliğin gözetimindeki köylülerin tamamı çocuk ve kadınlardan oluşuyordu. Aralarında yetişkin erkek yoktu. Askerler, Haydaran köylülerini her eve belli sayıda olmak üzere zimmetle teslim ettiler. Bu köylülerin teslim ettikleri evde bir süre kalacağını ve sonra onları teslim almaya geleceklerini söylediler. Her eve teslim edilen köylülerden sayıca eksilen olursa, eksik olanları tamamlayacak sayıdaki insanı ev sahiplerinden alarak sayıyı tamamlayacaklarını söylediler. Askeri birliğin büyük bölümü bir süreliğine gitmişti, ancak köyümüzün etrafındaki güvenlik önlemleri sürüyordu.
Bu süre içinde köyümüzdeki zorunlu konuklarımızla sohbet ediyorduk. Köyün erkeklerinin askerler tarafından daha önce toplanıp götürüldüklerini söylediler. Askeri yetkililerin onlara “erkeklerinizi götürdük, yeni köyünüze yerleştirdik, sizin için de uygun koşullar oluşunca sizi de onların yanına, yeni köyünüze götüreceğiz” dediklerini anlatıyorlardı. Ancak Haydaranlı köylüler buna inanmamıştı. Erkeklerinin götürülüp katledildiklerini, sıranın kendilerine geldiğini biliyorlardı. Ölüme gideceklerini bilen Haydaranlı köylüler, değerli buldukları eşyalarını ve kutsal saydıkları emanetlerini (teberik-jar) zorunlu konuk oldukları ev sahiplerine teslim ediyor, kendilerinden geri dönebilen olursa onlara teslim etmelerini, olmazsa o eşyaları korumalarını istiyorlardı.
Yaklaşık bir hafta sonra askerler, Haydaran köylülerini almaya gelmişlerdi. Kafileyi toparlayıp yolculuğa başlayacakları sırada bir genç kadın ile bir asker arasında çıkan tartışmada, genç kadının gösterdiği ataklığa ve cesarete herkes hayran kalmıştı. Bu tartışmanın sonucunda genç kadın dipçikle dövülmüştü.
Kafileyi köyden çıkarıp aşağıya doğru yöneldiler. Köyümüzün 4-5 km aşağısındaki dereye (Dere Gundiş) indiklerinde gözden kayboldular. Hepimiz merakla dere yatağından çıkmalarını ve karşı yamaçlarda görünmelerini bekliyorduk.
Ne Haydaran köylüleri, ne de askerler dere yatağından çıkmadılar. Bir süre sonra dağlardan ve derelerden yankılanan ve adeta gökyüzünü çatlatırcasına duyulan makineli tüfek sesleri, neden kimsenin dere yatağından çıkmadığını anlatmaya fazlasıyla yetti.
Silah seslerinin ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum. Makineli tüfek sesleriyle birlikte gökyüzüne yayılan toz-toprak arasında uçuşan rengârenk parçalar, köylülerin parçalanan bedenleri ve dağılan giysileriydi. Biz bütün bunları korkarak izliyorduk. Bir süre sonra silah sesleri kesildi, gökyüzüne yükselen tozlar ve duman dağıldı, her yeri derin ve korkunç bir sessizlik kapladı. Bu olaydan sonra birkaç gün boyunca kimse korkudan evinden dışarı çıkamadı.
Yaklaşık bir hafta sonra dere yatağına gitmek isteyen gruba ben de katıldım. Hem göreceklerimden korkuyordum hem de merak ediyordum. Oraya gittiğimizde, kızgın Temmuz güneşi altında bırakılan kadın ve çocuk cesetleri kararmaya başlamış, her yeri dayanılmaz derecede ağır bir koku sarmıştı. Sıcak güneş altında bırakılan insan cesetlerinden sızan sıvılar yerlerde kurumuş, izler bırakmıştı. Hiç aklımdan çıkmayan bir görüntü ise, bir yerde cansız yatan ve hamile olduğu anlaşılan bir kadının parçalanmış karnından dışarı çıkan doğmamış bir bebeğin cansız eliydi. Gördüklerime daha fazla dayanamadım ve ağlayarak köye geri döndüm. Bu gördüklerimi hayatım boyunca unutamam”
Bu hafıza insanoğlunun taşıyamayacağı derecede ağır bir yüktür derken işte bunları kastetmiştim.
03.05.2013
Zeynel Özgün
http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/her-dersimlinin-bir-kirim-hikayesi-mutlaka-vardir-21306
Dersim Soykırımı: Dersim neyi, Tunçeli neyi anlatır?
İbrahim Güçlü
Resmi kayıtlara göre Dersim’de 13 bin Kürt katledildi. Gayriresmi, yerel kaynaklara göre 70 bin katledildi. Doğru olan da budur.
Tarihteki Dersim, bugünkü sınırlar kapsamındaki bir Kürdistan şehri değildir. Tarihi Dersim, bir eyalet yapısındadır. Bingöl, Elazığ, Erzincan, Malatya, Koçgiri, Sivas’ın önemli bölgelerini kapsamına alıyordu. Dolayısıyla Dersim’le ilgili geçmiş tarihe ilişkin yorumlar ve analizler yapılırken, bu kapsamda görülmesi gerekir.
Dersim Kürt soykırımı, Türk devleti tarafından, “Dersim Tenkil Kararları” sonucu 4 Mayıs 1937 yılında gerçekleşti. Bu soykırım hareketi, o güne kadar Kürdistan’ın değişik bölgelerinde 1919-1920 (Koçgiri), 1925 (Diyarbakır ve yöresinde), Sason’da, Zilan’da gerçekleşen Kürt soykırım hareketlerinin bir devamıdır.
Resmi kayıtlara göre Dersim’de 13 bin Kürt katledildi. Gayriresmi, yerel kaynaklara göre 70 bin katledildi. Doğru olan da budur. Munzur’da su yerine kan aktı. Dersim’de Kürt halkına yapılanları kelimelerle anlatmak olanaklı değildir. Dersim’de gebe kadınların karınları deşildi. Kürt kızları alınıp batıya götürülüp bürokrat ailelerine hizmetçi verildi. Onların kadınlıkları istismar edildi. Büyük bir kayıplar nesli ortaya çıktı. Toplu sürgünde feci bir durumda ölenler oldu, perişanlık diz boyu oldu. Sürgüne gönderilenler gittikleri yerlerde mutsuz oldular, ayrımcı politikalarla karşılaştılar.
Dersim’in ve Kürdistan’ın lideri Seyit Rıza 15 Kasım 1937 yılından yaşlı olmasına rağmen, yaşı küçültülerek idam edildi. Oğlunun yaşı küçük olduğu halde, yaşı büyültülerek idam edildi. Bunların yanından birçok Dersimli lider ve savaşçı idam edildiler, katledildiler.
DERSİM’DEKİ SOYKIRIMIN NEDENİ, VAR OLAN VE GERÇEKLEŞEN BİR AYAKLANMA İLE İLGİLİ DEĞİLDİR
Dersim sorunu Türk devletinin kuruluşu ile başlayan bir sorundur. Dersim’in Türk devleti tarafından teslim alınamamasıdır. Bu nedenledir ki, 1926’lerden sonra Dersim’in teslim alınması için raporlar hazırlanmıştır. Raporlarda en çok üzerinde durulan noktalar ise aşiret yapıları, aşiretlerin birbiriyle olan ilişkileri, hangi aşiretin hangi dili ve Kürtçe lehçesini konuştuğu, hangi mezhebe ait oldukları, Dersimlilerin gelenek ve görenekleri, aşiretlerin coğrafi sınırları ve nüfuzları, Dersim'in stratejik noktalarıdır. Bunlar üzerine raporlar sunulmuştur ve başarılı bir Dersim Harekâtı için gereken önlemler bu raporlarda tespit edilmiştir. Bu raporlardan bazılarına göz atalım.
Özellikle Hamdi Bey'in 2 Şubat 1926 tarihli raporu, oldukça önemlidir. O raporda deniliyor ki: "Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükûmeti Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir."
İsmet İnönü’nün hazırladığı “Doğu raporları”nda deniliyor ki: "Erzincan beyleri Dersimlileri maraba adıyla çalıştırıyorlar. Bu bir nevi Erzincan beylerinin Kürt himayesine sığınmasıdır."
General Fevzi Çakmak açıkça diyor ki: “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar. Dersimliler okşanmakla kazanılamaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesinin Dersimliye daha çok etki edecektir.”
Bu raporlar, Dersim soykırımını hazırlayan arka plandır.
Daha 4 Ocak 1936’da 2884 sayılı Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkından Kanun çıkarıldı. Dersim Vilayetinin adı Tunçeli Vilayeti oldu. Yani Dersim ismi değiştirildiği zaman, herhangi bir isyan ve direniş söz konusu değildir.
Bu da Dersim soykırımının önceden planlı bir şekilde hazırlandığını gösteriyor.
Yasanın uygulanmaya başlamasıyla 1937 başlarında provokatif olaylar gerçekleştirildi. Bölgede güvenlik sağlanamadığı ve hükûmet otoritesinin kurulamadığı algısı yaratıldı. Provokatif olaylar, sonuçta Kürtlerin soykırımına ulaştı.
Atatürk'ün Dersim'deki olaylarla ilgisi bir tartışma konusudur. Oysa ölümünden kısa bir süre önce 1 Kasım 1938'deki TBMM’deki açılış toplantısı için hazırladığı metinde, Dersim soykırımıyla ilgili kararı kendisinin verdiğini, soykırım hareketinin sonucunu yorumlarken gösteriyor.
Ayrıca Atatürk’ün manevi kızı Dersim’i bombalamıştı.
Atatürk hazırladığı konuşma metninde diyor ki: "Uzun yıllardan beri süregelen ve zaman zaman gergin bir şekil alan Tunceli'ndeki toplu haydutluk olayları belli bir program içindeki çalışmalar sonucu kısa bir sürede ortadan kaldırılmış, bölgede bu gibi olaylar bir daha tekrarlanmamak üzere tarihe aktarılmıştır."
Konuşma metni rahatsızlığı sebebiyle dönemin başbakanı Celal Bayar tarafından Meclis’te okunmuştur.
Dersim’in kanunla isminin değişmesi, ilk planda Dersim ve Tunçeli’ne farklı bir anlam kazandırmadı. Ama soykırımdan sonra Dersim ve Tunçeli farklı iki şehir, farklı, iki kimlik, farklı iki yapısal durum olarak tarih sahnesine çıktılar. Çünkü Kemalist Türk devleti, Jack London’un “Demir Okçesi” gibi militarist tunç elleriyle Dersimlileri soykırıma tabi tutunca, Dersim üzerinde özel bir çalışma ve programlar uyguladılar. Zaman içinde de bu konuda başarılı oldular.
Dersim, doğal Kürdistan şehriydi. Sadeydi. Her haliyle şirindi. Öğreticiydi. Aristokrattı. Özgün bir coğrafi, ulusal, kültürel kimlik sahibiydi. Kürt tarihiydi. Kürt kültürüydü. Kürt Alevi ve Sünnilerin şehriydi. Kürt’üm diyenlerin şehriydi. Yiğit, mert, cesur insanların şehriydi. Direnişi temsil ediyordu. Seyid Rıza’nın şehriydi. Seyit Rıza ve dava arkadaşlarının, Kürdistan özgürlükçülerin ve bağımsızlıklarının şehriydi. Dersimliler, bütün Kürdistanlı kardeşleriyle birleşmek için can atıyorlardı.
Tunçeli, Dersim soykırımından sonra tam anlamıyla kimlik değiştiren bir şehir oldu. Kültürel ve psikolojik değişime uğrayan şehir konumundadır. Yeni bir tarihe, Kemalistlerin tarihine sahip oldu. Kürtlükten uzaklaştı, iğdişleşti. Kürt direniş merkezinden başka renksiz ve kimliksiz direnişin olduğu ve çarpık egemen ulus solculuğun şehri oldu. Kemalistliği, kendi kimliğinin önüne koydu. Seyit Rıza’nın gerçek niyet ve amacını, yaptıklarını çarpıtan şehir oldu. Kürt kültüründen uzaklaştı. Kendisiyle Kürdistan’daki diğer Kürt kardeşleri arasına sınır çekti. Stockholm sendromuna tutuldu. Katiline âşık oldu.
PWK: Dersim Soykırımı’nın Resmi Başlangıç Tarihi 4 Mayıs 1937’dir
Kürdistan Yurtseverler Partisi (PWK), Dersim olaylarının yıl dönümünde yaptığı açıklamada 4 Mayıs 1937 tarihine dikkat çekti.
Kürdistan Yurtseverler Partisi (PWK) Basın Bürosu, 4 Mayıs 1937 tarihinin Dersim’de başlatılan askeri harekâtın resmi başlangıcı olduğunu belirterek yazılı bir açıklama yayımladı.
PWK açıklamasında, “89 yıl önce, 4 Mayıs 1937 günü, M. K. Atatürk ile F. Çakmak’ın onayıyla çıkarılan bir kararnameyle, Dersim’de, Kürt milletini yok etmeyi amaçlayan askeri harekâtın resmen başlatılmasına karar verildi.” ifadelerine yer verildi.
Açıklamada ayrıca, “Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür....” ifadeleri aktarıldı.
Açıklamada, “89 Yıl önce, 4 Mayıs 1937 günü, M. K. Atatürk ile F. Çakmak’ın onayıyla çıkarılan bir kararnameyle, Dersim’de, Kürt milletini yok etmeyi amaçlayan askeri harekâtın resmen başlatılmasına karar verildi.
4 Mayıs 1937’de çıkarılan ‘Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu Kararı’na dayanılarak 12 Mayıs 1937’de TC askeri kuvvetleri, Dersim’i kuşatıp bir baştan öbür başa, deyim yerindeyse, taş üstünde taş bırakmadılar.
Kararnamede belirtildiği üzere ‘(...) mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacak’tı. ‘Ve bu toplama ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem bu suretle elde edilenler nakledilecek’ti.
Yine kararnamede belirtildiği gibi ‘Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür....’
Bu, açıkça, bir halkın inancı ve milli, etnik kimliğinden ötürü resmen yok edilmesi demekti.
Türkiye Devleti, evvela silah toplamakla işe başladı. Ardından sözde askere alma gerekçesiyle nüfusun önemli bir kısmını askere aldı, ardından da halka önderlik yapabilecek, sözü dinlenen itibarlı kişileri aileleriyle birlikte sürgün edilmek üzere topladı. Ve Türkiye’nin farklı illerine, bir daha birbirlerini görmeyecek şekilde iskana mecbur tuttu. Bundan sonradır ki tam bir yok etme harekatı başlatıldı. Hiçbir ayırım yapılmaksızın Dersim halkı kırımdan geçirildi.
Dönemin Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil’in itiraf etmiş olduğu gibi, bu zulümden kaçarak mağaralara sığınan kadın ve çocuklar, mağaralarda ‘fare zehiri ile’ katledildiler.
Desim’in kadınları ve kızları, bu vahşi güruhun esaretine girmemek için yüksek kayalardan Munzur’a atlayarak intihar ettiler. Tarihte örneğine rastlanmayacak şekilde çocuklar askeri kişilere, yeniden ama bir başka ‘millet’ olarak yetiştirilmek üzere verildiler.
Dersim kırımı, Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının toplu kırımlarla yok edilmesi stratejisinin son halkasıdır. 1921 Koçgiri direnişinin bastırılmasıyla açılan yok etme planı, 1937-38 Dersim kırımıyla tamamlandı. Kararnamede belirtildiği gibi Kürdistan halkının bütün direniş noktaları jenosidlerle tek tek söndürülmeye çalışıldı.
Özel olarak Dersim’de, genel olarak Kürt ulusuna karşı işlenen suçlardan ötürü yapılacak ilk şey, Türkiye Devleti’nin açıkça özür dilemesi ve bunun gereklerini yerine getirmesidir.
Türkiye Devleti, Dersim ve Şeyh Sait isyanında katledilen fakat mezar yerleri dahi bilinmeyen Seyid Rıza, Şeyh Said ve diğer Kürt önderlerin, Saidi Nursi’nin mezar yerlerini açıklamakla işe başlayabilir.
Dersim soykırımının 89. yılında Kürdistan halkına karşı işlenmiş bu soykırım suçunu nefretle kınıyoruz. Bütün şehitlerimizin anıları önünde saygıyla eğiliyoruz..” denildi.
Kaynak: PWK: Dersim Soykırımı’nın Başlangıç Tarihi 4 Mayıs 1937’dir
https://www.rupelanu.org/pwk-dersim-soykiriminin-resmi-baslangic-tarihi-4-mayis-1937dir-35005h.htm
Bir Bahar Rüzgârından Üşüyüp Yok Olan Ermenilerin Masalı
Bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı, adına Ermenistan denen bir coğrafya varmış.
2925 yerleşim birimine dağılmışlar. Sayıları milyonlarla ifade ediliyormuş.
Bunların beş bin yıldır o bölgede yaşadıkları biliniyormuş.
Son bin yıldır da Müslümanlarla yaşamışlar. Köyleri ve mahalleleri yan yanaymış.
İyi günleri olmuş sevinmişler, kötü günleri olmuş üzülmüşler.
Ama isimler verdikleri yerlerinden yurtlarından ayrılmamışlar.
Dağları, taşları, ovası, deresi hep onların verdiği isimle anılırmış. Az zaman mı? En az beş bin yıl.
HÜKÜMETTEN GELEN TELGRAF DAVETİYLE PİKNİĞE GÖNDERİLMİŞLER
Yıllardan 1915’e gelindiğinde, Ermenilerin evlerini jandarmalar teker teker ziyarete başlamış.
“Hükümet’teki paşalarımızın selamı var sizleri bu hafta pikniğe davet ediyor” demişler.
“Sizler, Osmanlının sadık milletisiniz, hükümetteki paşalarımızın sevgisini kazanmışsınız. Osmanlıya çok hizmetiniz olmuş. Her işin ehli siz olduğunuz için camilerden, köprülere, üzerimizdeki elbiselerden, ayağımızdaki yemeniye kadar her şeyde sizin emeğiniz var” demişler. “Yiyecek ve içeceğinizi de biz vereceğiz. Teşkilattan arkadaşlar çıkınlarınızı sizlere yetiştirecek. Ayrıca sizlere iyi bir haberimiz daha var” diyerek devam etmişler.
“Dâhiliye Nazırı Paşamızdan yeni bir emir geldi; kızlar, çocuklar için ayrı bir eğlence tertip edilmiş. Onları, diğer köyün kız ve çocuklarıyla oraya götüreceğiz. Yanlarına genç analar da gelse iyi olur, sizlere yardımcı olacak, koruyacak arkadaşlarımız da olacak” deyip ayrılmışlar.
Piknik alanları, bulundukları yere göre ya karşı dağın ardı ya da ilerdeki nehrin kenarıymış. Zaten oralar onlar için bildik yerlermiş. Sevinmişler tabii.
Aylardan Hıdrellez zamanıymış. Günlük, güneşlik güzel bir bahar sabahı.
Yola koyulmuşlar. Az gitmişler, uz gitmişler yolda eğlenerek, dinlenerek, şen, şakrak yol almışlar.
Kimi dağın ardındaki, kimi nehir kenarındaki piknik yerlerine varmışlar.
Orda güzel bir sürprizle karşılaşmışlar. “Teşkilat” denen görevliler, ağaç altlarına hasırlar sermişler, üzerlerine yiyecek ve içeceklerini bırakmışlar, onları bekliyorlarmış.
Kundaktaki ve küçük çocukları için de ağaçlar arasına salıncak kurmayı ihmal etmemişler.
Hısım, akraba yan yana yerlerine yerleşmişler.
BAHAR SABAHININ BUZ KESEN SOĞUĞU ONLARI HASTA ETMİŞ
Çıkınları açıp yemeklerini hazırlayıp, günün tadını çıkartmaya hazırlanırken hava bozmaya başlamış. Çok geçmeden bahar sabahında bir soğuk başlamış, bir rüzgâr, bir fırtına bildiğiniz gibi değil.
Hepsi de üşütmüş, hastalanmış. Köylerine evlerine dönmek istemişler ama o güç, o kuvvet yokmuş.
Önce yaşlılar sonra diğerleri birer birer yıkılıp yerlere serilmişler. Kundaktaki, salıncaktaki bebeler savrulmuş. Çok geçmeden hepsinin yaşamı orada son bulmuş.
Bir süre sonra ölenlerin kokuları civardaki Müslüman köylere kadar yayılmaya başlamış. Böylelikle öğrenmişler komşu köylerdeki Ermenilerin başlarına gelenleri.
Üzülmüşler tabii. Hep beraber seferber olup, sevaptır diyerek kokan ölülerin üzerini toprakla kapatmışlar. Başka ne yapsınlar?
Ölenlere dua etmesi için kiliselerden bir görevli de aramışlar ama bulamamışlar.
Nehir kenarındakiler ise ayaz kesen fırtınanın etkisiyle azgın sulara savrulmuşlar. Kimini sular hemen yutmuş. Kimi savrulurken nehir kenarındaki ağaçlara, çalılıklara takılmış, tutunmuşlar.
Güçleri tükendiğinde onları da azgın sular almış. Bu bedenler nerelere gitti hiç öğrenilmemiş.
Felakete dönüşen bu afet, Ermenilerin yaşadığı her yerde aynı şekilde yaşanmış.
Yaşanmış da ne hikmetse jandarmalara da teşkilattan görevlilere de hiçbir şeycik olmamış.
Ama haklarını da yememek lazımmış. Kurtarmak için çırpınmışlar, ama ellerinden bir şey gelmemiş.
Afet bu elden ne gelir?
GERİDE BIRAKTIKLARINA NE OLMUŞ?
Güzelim insanlar bir bahar sabahında, bir bahar rüzgârından üşüyüp yok oluvermişler.
Nehirler kızıla boyanmış, topraklar kanla yoğrulmuş. Nergis, çiğdem kokan dağların isimleri o tarihten sonra “Gavur Dağlarına” dönüşmüş.
Geride bıraktıkları evlerine, eşyalarına, iş yerlerine, tarla, tapanlarına komşu köylüler el sürmemiş.
Onlardan boşalan köylere bir tek kimse yerleştirilmemiş. Kiliseleri, okulları yıllar yılı öyle korunmuş. Devlet daha ne yapsın?
Neyse ki, çoluk çocuk, genç kız ve kadınlar ayrı yerlere gitmiş de onlar bu afetten kurtulmuşlar.
Genç kadınlar ve kızlar Müslüman ailelere dağıtılmış. Nasıl olsa onlar yetim. Ailelerinin başına bir felaket gelmiş, sahiplenmek sevaptır.
Onlara çok iyi bakmışlar. İsimlerini dinlerini değiştirmemişler. Namuslarına gölge düşmemiş. Öz çocukları gibi sahiplenmişler…
Erkek çocuklar mı? Onları da çok iyi yetiştirmişler. Köylülerin yanında çiftçilik öğrenen de olmuş, askeri okullarda okuyanlar da.
Bunda bir kötülük yokmuş. Yüz yıllarca Hıristiyanların erkek çocukları ailelerinden alınıp, Müslümanlaştırılıp, “yeniçeri” ocağında, Osmanlı için savaştan savaşa koşarlarmış.
Bunlardan nice paşa, nice sadrazam, nice sanatkâr ve usta yetişmiş. Koca mimarlar bile yetişmiş.
Bu çocuklardan da, memlekete yararlı büyük adamlar yetişmiş. Ama onları kimse bilememiş.
Başlarına gelen bu afetten sonra, oralarda Ermeni kalmamış. Soyları kırılmış. Ağıtlarla anılır olmuşlar.
Buna sebep olanların vicdanlarını sızlatırcasına, gök kubbede şu ağıt hep yankılanır olmuş:
Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur / Başım Erciyes dağı yaz günleri kış olur
Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu / Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur
Hangi coğrafyada, nerede olursa olsun tüm soykırım kurbanlarını bu ağıtı Zeki Müren’den dinleyerek saygıyla anıyorum. İnternet ortamında “kara bahtım kem talihim” yazarak siz de anabilirsiniz.
Yervant Özuzun
https://www.demokrathaber.org/bir-bahar-ruzgarindan-usuyup-yok-olan-ermenilerin-masali
Ben Elazığ’da tabur komutanlığı yapıyordum.
1938 Dersim isyanının sebep olduğu facia hadisesi neticelenmek üzere idi. Bizi de Dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur ettiler.
İsyan dedikleri şey de bazı dağ köylerinin o yıl vergi vermeme meselesi idi. Aslında hadise basitti. Fakat onu büyüttüler ve umumileştirdiler.
Bize verilen emir, ‘Dersim ahalisini külliyen (tamamı) imha’ emriydi. Canlı tek bir insan bırakılmayacak, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz, çoluk çocuk, kadın erkek, ne varsa hepsini imha edilecekti.
Hatta bitkiler ve hayvanlar dâhildi, ‘Hayvan bitkiyi yer, insan da hayvanı yer’ şeklinde idi.
O tarz muamele ve emir nasıl bir uygulama şekli idi bilemiyorum.”
— Emekli Albay Hulusi Yahyagil (Dönemin Tabur Komutanı)
https://www.instagram.com/p/DX0o2KPDq77/
Belki de en güzel fikir, özgürlük ile determinizmin barış içinde bir arada var olabileceğidir: Eğer beyinlerimiz doğru bir şekilde nedensel olarak belirlenmişse, eğer bizi ahlaki kaygılara ve rasyonel argümanlara karşı duyarlı hale getiriyorsa, o zaman tam da bu gerçek bizi özgür kılar. Determinizm ve özgür irade birbiriyle uyumludur.
Thomas Metzinger
Dini inanç, hayatınıza daha derin bir anlam katma ve onu olumlu bir meta-bağlam içine yerleştirme çabasıdır; nihayetinde kendini evinde hissetmeye yönelik, son derece insani bir çabadır. Bu, hedonik koşu bandını alt etmenin bir stratejisidir. Bireysel düzeyde, istikrarlı bir duruma ulaşmanın en başarılı yollarından biri gibi görünmektedir; bugüne kadar keşfedilmiş herhangi bir uyuşturucu kadar iyi, hatta onlardan daha iyidir. Şimdi ise bilim tüm bunları bizden alıp götürüyor gibi görünüyor. Ortaya çıkan bu boşluk, seküler toplumlarda bile dini köktenciliğin şu anda yükselişinin bir nedeni olabilir. Evet,
Thomas Metzinger
Daha önce de belirtildiği gibi, Ego, şu anda PSM’nizin [Fenomenal Benlik Modeli] içeriğinden ibarettir (bedensel duyumlarınız, duygusal durumunuz, algılarınız, anılarınız, irade eylemleriniz, düşünceleriniz). Ancak, tüm bunların sadece beyninizdeki bir simülasyonun içeriği olduğunu fark edemediğiniz için Ego haline gelebilir. Bu, gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin bir görüntüsüdür – ve gerçekten de çok özel bir görüntüdür. Ego şeffaf bir zihinsel imgedir: Siz - fiziksel kişi olarak bir bütün - onun içinden bakarsınız. Onu görmezsiniz. Onunla görürsünüz. Ego, davranışınızı kontrol etmek ve planlamak ve başkalarının davranışlarını anlamak için bir araçtır.
Thomas Metzinger
Daha önce de belirtildiği gibi, Ego, şu anda PSM’nizin [Fenomenal Benlik Modeli] içeriğinden ibarettir (bedensel duyumlarınız, duygusal durumunuz, algılarınız, anılarınız, irade eylemleriniz, düşünceleriniz). Ancak, tüm bunların sadece beyninizdeki bir simülasyonun içeriği olduğunu fark edemediğiniz için Ego haline gelebilir. Bu, gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin bir görüntüsüdür – ve gerçekten de çok özel bir görüntüdür. Ego şeffaf bir zihinsel imgedir: Siz - fiziksel kişi olarak bir bütün - onun içinden bakarsınız. Onu görmezsiniz. Onunla görürsünüz. Ego, davranışınızı kontrol etmek ve planlamak ve başkalarının davranışlarını anlamak için bir araçtır.
Thomas Metzinger