Radikal Demokratik Bir Siyasette Türklüğün Yeri*
Nazan Üstündağ
Kimlik kategorilerinin insanları sıkı sıkıya belirlediği bir dünyada yaşıyoruz. Kimlikler kime oy verdiğimizden, nasıl giyindiğimize, kimlerle arkadaşlık ettiğimizden, nelere onay verdiğimize, neyi sevip neden hoşlanmadığımıza kadar bir çok konuda bizi önceden verilmiş cevaplarla donatıyor. Üstelik bu cevaplar çoğu zaman bizim iktidar adına iş görmemizi sağlıyor. Kadınca, erkekçe, heteroseksüel, Türk veya Müslüman olarak davranarak, bu kimliklerin hazır cevaplarını üstlenerek ve kendimizin yaparak, kontrol edilebilir, hesaplanabilir ve öngörülebilir oluyoruz. Bu kimlikler ile iktidarın yanına, ötesine, karşısına çağrılıyor, kimlikler arası geçişkenlikler azaldıkça daha da bilinebilir ve yönetilebilir hale geliyoruz. Kimliklerimiz hem nelerden zevk aldığımızı, hem nelere bağlandığımızı, hem de iktidarla mesafemizi belirliyor. Gerektiği zamanlarda kimliklerimiz iktidar tarafından mobilize edilerek ya da atıl bırakılarak toplumsal ve siyasal hayattaki dolaşımımız biçime kavuşturuluyor ve düzenleniyor. https://demokratikmodernite.org/radikal-demokratik-bir-siyasette-turklugun-yeri/
Avrupa Birliği Çiftçi Protestoları Göründüğü Gibi Değil - Nupel https://www.nupel.tv/avrupa-birligi-ciftci-protestolari-gorundugu-gibi-degil-295395.html
Barış Ünlü: Türklük Sözleşmesi çürüme sözleşmesidir
Yaklaşık 10 yıldır aşırı-sağcı bir iktidar bloğundan bahsediyoruz. Bir ülkenin, 10 yıllık aşırı-sağcı bir iktidar döneminden sağ çıkması çok zordur. Nitekim bunu hayatın her alanında gözlemliyoruz: Ekonomide, siyasette, kültürde, akademide, adalette, sporda, etik alanında, iş dünyasında ve işçi katliamlarında, doğal felaketlerde… Türkiye total bir çöküş içinde.
Yeni Özgür Politika’dan Gülcan Dereli,Barış Ünlü ile ”Türklük Sözleşmesi’nin güncel halini, gizli imtiyazlarını ve emperyal heveslerini” konuştu.
Röportajın tamamı şöyle
Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabı, önemli bir referans noktası. Yeni pencereler açan bu çalışma, ülke tarihini anlamada olduğu kadar, yakın tarihi anlamada da zihin açıcı belirlemeler içeriyor. Üç şeyi merak ediyordum. Acaba Barış Ünlü, son on yıllık iktidar bloğunu da göz önüne alarak Türk-İslam sentezi üzerinden yeni bir okuma yapsa neler eklerdi; ikincisi şimdi yazsa acaba neleri değiştirir, hangi konuları daha çok irdelerdi; üçüncüsü hem zalim olup hem de kendini mağdur görmek nasıl mümkün olabiliyor? Barış Ünlü ile Türklük Sözleşmesi’nin güncel halini, gizli imtiyazlarını, emperyal heveslerini konuştuk.
Milliyetçiliğin Türklük sözleşmesi ile açık ve gizli bağlamları, bunun ürettiği bilinçli veya bilinçaltı imtiyazları konusunda kapsamlı bir çalışma yaptınız. Türklük sözleşmesinin İslamcılık bağlamındaki işleyişini merak ediyorum. İslamcılık bu sözleşmede açık veya gizli nasıl bir rol oynuyor?
Kitabımda, Türk milleti, Türk devleti ve Türk bireyinin tarihsel oluşumunu ve işleyişini sözleşme kavramını kullanarak anlamaya ve incelemeye çalışmıştım. Tarihe böyle bakmak, ideoloji kavramını ve gerçekliğini önemsizleştirmese de, ideolojiler-üstü bir birlikteliği, konsensüsü görmemize yardımcı olabiliyor diye düşündüm. Bu aynı zamanda, Türk milletinin ve Türk devletinin sadece yukarıdan aşağıya milliyetçi elitler tarafından yaratılmadıklarını; toplumun aşağısından kaynaklanan dinamikler, duygular, beklentiler ile yukarıdan kaynaklanan politikaların bir sentezi olarak ortaya çıktıklarını öne süren bir bakış açısı.
Sorunuza bu genel bağlamda cevap vermek istiyorum. İslamcılık bilindiği gibi II. Abdülhamid döneminde bir tür devlet ideolojisi haline gelmişti. Bu ideolojinin ve İslamcılık politikalarının temel amacı, İslamcı bir devlet yaratmaktan ziyade, Osmanlı Müslüman toplumunu Sünni İslam etrafında entegre ve asimile etmekti. Fakat bu devlet politikası, aynı zamanda Müslüman toplumunun genelinin özlemleriyle de örtüştü: Sadece Müslümanları koruyacak, sadece Müslümanların olacak bir ülke ve devlet özlemi. Bu ortaklığın ideolojiler-üstü olduğunu görmek önemli. Nitekim tam da bu nedenle, ülkeyi sadece Müslümanların ülkesi yapma projesinin en önemli ayağı olan Ermeni Soykırımı, Abdülhamid’in muhalifleri ve düşmanları olan İttihatçıların iktidarında yaşandı. Ve sadece Müslümanların olacak bir devleti ve ülkeyi kurmayı sonunda, eski İttihatçılar olan, sonradan Kemalist diyeceğimiz Mustafa Kemal ve arkadaşları başarmıştır. Atatürk’ün Türkler arasındaki muazzam prestijinin temel nedeni de bence bu başarı. Günümüz İslamcılarını Atatürk konusunda çaresiz bırakan da bu. Yani sadece Atatürk eleştirilemediği için değil, eleştiri tutmayacağı için de çaresizler demek istiyorum.
Sorunuzla ilgili asıl vurgulamak istediğim şey, başa dönersek, Türklük sözleşmesinin ideolojiler-üstü olduğu. Bunun da büyük ölçüde, onu önceleyen Müslümanlık Sözleşmesi’nin İttihatçı-Kemalist önderlik döneminde başarıya ulaşması, yani ülkenin gayrimüslimlerden arındırılarak, sadece Müslümanların yapılması ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu sonuç, Müslümanların ezici çoğunluğu tarafından benimsenmiştir (son on yıllarda Kürt halkının bu meseleye bakışında önemli değişiklikler oldu tabii). Fakat Kemalist önderliğin göremediği veya dönemin modernleşmeci siyasetlerine özgü bir öz-güven nedeniyle öngöremediği bir şey oldu. Kemalistler, o Müslüman tabandan seküler bir ülke yaratabileceklerine gerçekten inandılar. Bunu kısmen de başardılar, ama sadece kısmen. Müslüman milletin önemli bir bölümü, Türklük sözleşmesi içinde Batılı bir toplum yaratma projesine hep uzak kaldı. Ve sözleşme içindeki diğer bir büyük ideolojik hat olan İslamcılık, zamanla Kemalizmin önüne geçti.
Türk-İslam sentezini bugünkü iktidar bileşeni açısından (Türkçü MHP ile İslamcı AKP ittifakı) diğer dönemlerden ayıran yanları var mı? Bu sentez sanki ilk kez bu düzeyde maksimize oluyor. Bunun üzerinden yeni bir rejim inşa ediliyor ama bunun da temel ötekisi Kürtler. Burada farklılıkları ve aynılıkları sormak istiyorum.
1970’lerdeki Milliyetçi Cephe hükümetleriyle kıyaslanabilir tabii, ama o zaman MC’nin başında Atatürkçü merkezin sağında duran, yani sağda olsa da Atatürkçü merkezin bazı temel ideallerine sadık olan Adalet Partisi ve Süleyman Demirel vardı. Ayrıca MC hükümetleri çok kısa sürmüştü, yani çok büyük zarar veremeden sona erdiler. Tabii Türk-İslam sentezinin esas kurucusu 12 Eylül rejimidir. Abdülhamid’in İslamcılığına benzer bir biçimde, Türk-İslamcılık bir devlet ideolojisi haline geldi.
Türk-İslamcılık sivil siyasette ise 2015 sonrasında iktidara geldi. Bu, Türk-İslamcılığın tarihinde, devletin Türk bireylerini Türkleştirme ve Sünnileştirme politikasından farklı olarak, ilk defa o Türk ve Sünni tabanın içinden çıkmış insanların ve hareketlerin iktidara gelmesi anlamında bir dönüm noktası. 2015’te kurulan, bir kısım ulusalcıyı da içine alan bu iktidar bloğunu, Gezi’de gördüğümüz sol ve feminist uyanışa ve Kürt hareketinin yükselişine karşı bir reaksiyon, hatta bir darbe olarak görmek mümkün. Her halükarda, yaklaşık 10 yıldır hükümette olan aşırı-sağcı bir iktidar bloğundan bahsediyoruz. En büyük yenilik bu. Bir ülkenin, 10 yıllık aşırı-sağcı bir iktidar döneminden sağ çıkması çok zordur. Nitekim bunu hayatın her alanında gözlemliyoruz: Ekonomide, siyasette, kültürde, akademide, adalette, sporda, etik alanında, iş dünyasında ve işçi katliamlarında, doğal felaketlerde… Türkiye total bir çöküş içinde. Ama devletlerin zamanı, hele Türkiye gibi devletlerin çöküşü insan hayatının zamanıyla ölçülemiyor çoğu zaman. Osmanlı’nın gerilemesi meselesi, biliyorsunuz, tarihçilerin gözde konusuydu bir zamanlar. Üç yüzyıl süren bir gerilemeden bahsediyorlardı.
Çalışmasınız üzerinden belli bir zaman geçti, bunun doğruluğunu gündelik hayat, siyasi ve toplumsal gelişmeler kanıtladı. Özellikle 2017 sonrası hız kazanan siyasi, rejim inşası, fetih heveslerini de dikkate alırsak Türklük sözleşmesine neler eklerdiniz?
Kitabımın ana gövdesini, son iki yüzyılı ele alan tarihsel bir analiz oluşturuyor. Bu türden çalışmaların ana perspektifi, güncel siyasette olan bitenden çok fazla etkilenmez. Ama çalışmanın, anlamaya çalıştığı fenomenlerle ilgili olarak, birçok eksikliği ve zayıflığı var. Bunların hepsine şimdi değinemem. İleride daha kapsamlı bir yazı yazmayı düşünüyorum, yeterince zaman geçtikten sonra. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki, şimdi yazsaydım, Türklük sözleşmesinin cinsiyet ve mezhep dinamiklerine daha fazla eğilirdim. Bunlara değindim tabii, ama hak ettikleri ciddiyette değil. O yüzden yazılı ve sözlü olarak haklı eleştiriler de aldım. Örneğin, gündelik hayatta gayrimüslimlerin yaşadıkları deneyimlerin çok benzerlerinin Aleviler tarafından da yaşandığı, ama buna doğru dürüst eğilmediğim söylendi. Tabii sorun sadece ona da değinmek, buna da değinmek değil, anlamaya çalıştığımız şeyi yeterince iyi anlayamamak.
Erdoğan liderliğindeki yeni Türk devlet bileşenleri, hiç olmadığı kadar açık fetih hevesini dile getiriyor, yetinmiyor örneğin Rojava’da askeri harekatlara girişiyor, Irak’ta yeni adımlar atıyor, misak-ı milli daha sık vurgulanıyor. Türklük sözleşmesi ile emperyal hevesler arasındaki bağlamları merak ediyorum. Burada nasıl bir mekanizma var?
Her şeyi Türklük sözleşmesine bağlayabiliriz tabii, ki bu da aslında, akademik olarak baktığımızda, kitabın zayıflıklarından biri olarak görülebilir. Dolayısıyla, emperyal hevesler varsa eğer, bunu kendi içinde değerlendirmek daha doğru olabilir diye düşünüyorum. Emperyal heves dediğimiz şey, milattan önce dördüncü bin yıla, Akadlara kadar geri götürülebilinir. Yeterince gücü olan devletler ve onların belli dönemlerdeki liderleri emperyal heveslere kapılabilir. Devletin yeterince gücü varsa ve çevrenizdeki güçler yeterince güçsüzse, emperyal heveslerinizi gerçekleştirebilirsiniz. Bugün ne Türkiye o kadar güçlü, ne de çevresindeki ülkeler (Rusya, İran, ABD) o kadar güçsüz. Dolayısıyla, emperyal hevesler büyük ölçüde hamaset düzeyinde kalıyor, büyük yolsuzlukların üstünü örten bir kolektif narsisizm olarak da işlev görüyor. Bahsettiğiniz somut askeri harekatlar ve işgallerin temel motivasyonu ise, Kürt güçlenmesini ezmektir. Bölgedeki ulus-devletlerin son yüzyıldır ortaklaştıkları temel politika zaten bu: Dörde bölünmüş Kürdistan’ı siyasi ve kültürel olarak sona erdirmek. Son on yıllarda Irak ve Suriye ulus-devletleri bu kapasitelerini büyük ölçüde yitirdiler. Boşluğu Türkiye doldurmaya çalışıyor.
Türk sözleşmesini muadillerinden ayıran başlıca esaslar nedir? Örneğin beyaz adamın üstünlüğüne dayanan eğilimden farkları var mı? Varsa neler?
Modern ulus-devletlerin, belli bir ırk, etnisite veya din (çoğu zaman bunların farklı kombinasyonları) etrafında inşa edilen sözleşmelerle kurulduğunu düşünüyorum. Bu, ilgili devletin sadece belli özelliklere (ırkı, etnik, dini) sahip bireylere ait olduğu, onlar lehine çalışacağı ve o özelliklere sahip bireylerce yönetildiği anlamına geliyor. Halk egemenliği dediğimiz şey aslında ulus egemenliğidir, ve ulus egemenliği de fiili olarak bir ırkın, bir etnisitenin, bir dinin egemenliği anlamına gelir. Belli özelliklere sahipseniz, o devlet sizi haklarla, imtiyazlarla donatır. Karşılığında ise itaat ve sadakat bekler. Sözleşme fikri modern dünyadaki bu evrensel fenomeni anlatıyor. Bunu erken bir zamanda görenler de, Hobbes, Locke, Rousseau gibi büyük düşünürlerdi.
Böyle baktığımızda, ırk temelli sözleşmeler ve o sözleşmelerin işleyişi ile etnisite temelli sözleşmeler ve o sözleşmelerin işleyişleri arasında bazı temel benzerlikler var. Bu benzerlikler, devletlerin işleyişinde, kolektif psikolojide, bireylerin alışkanlıklarına dönüşmüş düşünce, duygu ve eylem hatlarında gözlemlenebilir. Ama ırk ve etnisite arasında çok büyük bir fark da var. Irk, tıpkı cinsiyet gibi, dışarıdan bakıldığında görülebilir, fark edilebilir. Yani görülen şeye, “bu, Siyah”, “bu, kadın” denebilir. Bu, birçok düşünürün vurguladığı gibi, önemsiz bir şey değil. “Kapanmayacak” fiziksel farklılıklar üzerine kurulmuş sözleşmeler, hem beyaz insanın hem de siyah insanın ruhlarında farklı türden yaralar açtı. Türk üstünlüğü ile beyaz üstünlüğü arasındaki bir diğer hayati fark, beyaz üstünlüğünün küresel bir üstünlük olması. Son beş yüzyıllık kapitalizm, kolonyalizm, kölelik, ırkçılık tarihi ile ilgili olan bu küresel üstünlükle, ulusal bir tahakküm olan Türklük arasında elbette büyük farklar var.
Bütün bunların ayrıntısına şimdi giremeyiz, ama şu kadarını söyleyebilirim ki, karşılaştırmalı çalışmalar benzerlikler kadar farklılıklara da eğilmeli. Benim çalışmam benzerlikler üzerinde durdu. Türkiye gibi bir ülkenin entelektüel hayatı için belki bu gerekliydi. Ama farklılıklar hakkında da düşünmeliyiz. Ki bu farklılıklar diyelim Kürtlerin yaşadıklarını önemsizleştirmez. Bazı açılardan Kürtlerin durumu daha da zor. Siyahlar hiç değilse yaşadıkları hakkında başkalarını ikna edebiliyor. Kürtler içinse bu çok daha zor, çünkü etnik zulümler inkara daha müsait. Şu söylendi hep: “Neyimiz farklı ki? Bizden hiçbir farkınız yok, hepimiz aynıyız.”
Kürt hareketine karşı savaşla toplumun önemli bir bölümü ve muhalefet, iktidar koalisyonunun arkasına dizilebiliyor. Böylece ekonomi ve yolsuzluk manipüle ediliyor; özgürlük talep olmaktan çıkıyor, hatta bastırılması dert edilmiyor. Bu durumun Türk toplumundaki ‘kutsal devlet’ retoriği, tarih anlatısı ve hafıza inşasıyla bağı nedir?
Bahsettiğiniz bu durum aslında evrensel bir fenomene işaret ediyor. Son yıllardaki yeni çalışmalarımda analiz etmeye çalıştığım bir ikili devlet ve egemenlik mantığı var, ki bu moderniteye has küresel bir ikilik. Bir yanda hakkın hukukun, adaletin, demokrasinin ve meritokrasinin az çok işlediği sözleşme milleti ve devleti vardır. Devlet, sözleşme milleti üzerinde neredeyse görünmez bir egemenlik kurar. Devlet ve egemenliği, bireyin içine yerleşmiştir. Öte yanda ise o sözleşme milletinin dışında kalmış halklar üzerinde şiddetle, baskıyla, olağanüstü hallerle egemenlik kuran bir sömürge mantığı işler. Bu iktidar tipinde egemenlik çıplaktır, şedittir, dolayısıyla kimsenin içine yerleşemez. Türkiye’ye baktığımızda, Türklük sözleşmesi inşa edilirken, 1925’ten itibaren Kürdistan’da sömürge mantığıyla yönetilmeye başlandı. Ama dediğim gibi bu neredeyse evrensel bir ikilik.
Sözleşme milletleri, sömürge milletlerine kıyasla her bakımdan daha iyi hayatlar yaşarlar ve kendilerini üstün görürler. Yani hem maddi hem de manevi avantajlar vardır. Ama bunun bedeli de çok. Sömürge devletinde yapılanları kimi zaman desteklemek, kimi zaman da görmezden gelmek, sözleşme milletini ve devletini de içten içe çürütür. Yolsuzluk ve en genel anlamıyla kurum ve karakter yozlaşması bütün bir topluma sirayet eder. En büyük sahtekarlıkların ve hırsızlıkların üstü kolayca örtülebilir. Etik açıdan en zayıf liderler, sözleşme toplumları tarafından el üstünde tutulabilir. Bunu hem geçmişte hem de bugün, dünyanın çok sayıda ülkesinde görebiliyoruz.
Şöyle tuhaf bir halet-i ruhiye egemen. Bir yandan baskıcı, inkarcı, bugün çok eleştirdiği İsrail’in Filistin’e yaptığını çekinmeden Kürtlere yapan bir devlet, iktidar ve toplum, bir yandan da kendini mazlum gören aynı yapı. Yani hem zalim hem mazlum aynı anda bir bünyede kendisini nasıl ikna ediyor ve üretiyor? Sizce bütün bunlar Türkiye toplumu üzerinde hangi kalıcı hasarları oluşturuyor?
Evet, Türk devletinin ve milletinin ortak bir psikolojik özelliği varsa, bu hep mazlum olduğuna inanmaktır diyebiliriz. Tabii mazlumluk ve mağdurluk söyleminin arkasında, güç istenci ve tahakküm arzusu da yatıyor. Yeterince uzun bir zaman, geçmişinizde yaptığınız her şeyi inkar ederseniz, asla zulüm yapmadığınızı düşünürseniz, başkalarının başına gelen her şeyi hak ettiklerine, kendi başınıza gelen hiçbir şeyi hak etmediğinize inanırsanız, hep haksızlığa uğradığınıza ve üzerinizde oyunlar oynandığına inanırsanız, bu tabii hem devletin, hem milletin, hem de bireylerin bir karakter özelliği haline gelir. Bunun politik, etik ve psikolojik hasarları sanırım ortada, daha önceki sorularda da kısmen değindim buna.
Bu durum tabii uluslararası sorunlarda da büyük bir engel Türkiye için. Örneğin Filistin meselesi. İktidar bloğu sürekli İsrail’i kınıyor, lanetliyor vs., ama kendisi ve seçmenleri dışında bunu dünyada ciddiye alan kimse yok. Fakat örneğin Güney Afrika’nın durumu bunun tam tersi. Güney Afrika devleti, kendine özgü tarihi nedeniyle, bu tip ırksal ve etnik zulümlerle, soykırımlarla vs. ile ilgili olarak devasa bir prestije ve güvenilirliğe sahip. O yüzden Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı dava İsrail’i bu kadar rahatsız etti, savunmaya itti. Aynı şekilde bu davayı Güney Afrika açtığı için dünyada bu kadar ses getirdi, etkide bulundu. Türkiye bu türden bir davayı açabilecek ne birikime ne de prestije sahip. İnkar konusunda çok birikimli bir devlet, o da sadece kendi milletini ikna edebilen bir birikim.
Bu noktada Almanya’ya da değinmek gerekiyor belki, mukayese sahamızı biraz genişletmek adına. İnkar söz konusu olduğunda, Almanya devleti Türkiye devletinin tam tersidir. Türkiye devleti ve milleti inkar üzerinden işliyorsa, Alman devleti ve milleti de Holokost’un kabulü ve özrü üzerinden işliyor. Örneğin, Almanya’daki ulusal günlerin, anma günlerinin vs. büyük çoğunluğu gurur ve mağduriyet günleri değil, utanç günleri. Bu açıdan Almanya gerçekten ilginç ve istisnai bir örnek. Ama son aylarda gördüğümüz gibi, bunun bir devlet ideolojisi ve söylemi haline gelmiş olması, Alman toplumunu bir bakıma düşünemez ve hissedemez hale getirmiş. Korkunç zulümleri bile haklı çıkarmaya, ya da görmezden gelmeye, hiç değilse bunlar üzerine düşünmemeye ve konuşmamaya çalışıyorlar. Ve kendi haklılıklarına dair inanılmaz bir güvenleri var. Yani soykırım yapmış bir devlet, bununla yüzleştiği için, şimdi herkese akıl ve etik öğretiyor, ama öte yandan da komik duruma düşüyor, çünkü tıpkı Türkiye gibi, kimse tarafından ciddiye alınmıyor artık. Demek istediğim, inkar kadar kabul de bir toplumu hasta edebilir, resmi devlet ideolojisinin bir uzantısı olduğu ölçüde. Bunun doğru yolu nasıl bulunur, şimdi insanlar bunun üzerine daha çok düşünmeye başlayacak. Ama şurası herhalde iyice aşikar hale geldi, Almanya’nın düştüğü bu son durumdan sonra: Geçmişle yüzleşme bir devlet ideolojisi ve söylemi asla olmamalı.
Türklük sözleşmesinin en zihin açıcı yanlarından biri, kendini hiç öyle görmeyen, gayet demokrat, solda gören, Kürtlere saygılı olduğunu düşünen kesimlerde bile farkında olunmadan bunun bir parçası olduğunu gösteren, imtiyazlarını ortaya koyan, ilk bakışta görünmeyen ‘gizli’ Türklük sözleşmesi. “Gizli” Türklük sözleşmesi, demokratik muhalefeti nasıl zehirliyor sizce?
İki şey söylemek istiyorum. Birincisi, hem adil hem de gerçekçi olmak adına, Türkiye’de Türklük sözleşmesine karşı gelmiş, sözleşmeyi idrak edebilmiş bireylerin ve grupların ezici çoğunluğu solcular arasından çıktı.
İkincisi, evet, bütün toplumu olduğu gibi tabii ki solu da zehirledi, zehirliyor. Bunu da daha önce bahsettiğim küresel çerçevede değerlendirirsek, sanırım daha iyi olacak. Sözleşme-sömürge ikiliği dünya solu açısından büyük zorluklar yaratıyor, yaklaşık yüz elli yıldır. Sözleşme içinde, yani egemen milletin içinde örgütlenmeye çalışan sol, o sözleşmenin ve milletin duyarlılıklarına, duygularına, fikirlerine, beklentilerine vs. kulak vermek zorunda. Bu onu sömürge durumuna karşı duyarsızlaştırıyor, körleştiriyor, düşüncesizleştiriyor. Böylece zamanla sağa kayıyor. Fakat eğer bir sol hareket bunu yapmazsa, yani sömürge durumuna eğilmeye ve bunun eleştirisini yapmaya başlarsa, bu defa da hain damgası yiyor ve sözleşme milletinden giderek uzaklaşıyor. Öte yandan sömürge halkı arasında da zaten o halkın kendi solcuları var, onlar örgütlenmiş durumda. Dolayısıyla bir tarafta hain damgası yerken, diğer tarafta da gerçek bir karşılığı olmuyor, sonunda da giderek yalnızlaşıyor, anlamsızlaşıyor. Bu ikilem dünya solunu, ulus-devletler dünyaya hakim olduğundan beri, veya benim tercih ettiğim şekilde söylersek, sözleşme/sömürge ikiliği dünyaya hakim olduğundan beri, büyük ve aşılması neredeyse imkansız sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Türkiye solunu, modernitenin bu yapısal ikiliği bağlamında analiz etmek bana daha doğru geliyor.
https://www.nupel.tv/baris-unlu-turkluk-sozlesmesi-curume-sozlesmesidir-295107.html
"Tüm biçimleriyle (doğal, ahlaki, siyasal) yasa, ikinci doğanın bir kuralıdır, her zaman muhafazası için gösterilen özene bağlıdır ve hakiki egemenliği haksız olarak elinde tutar. Çok iyi bilinen bir seçeneğe göre, yasanın, daha kuvvetli olanın dayattığı kuvvetin ifâdesi, ya da tersine, zayıfların korucuyu birliği olarak algılanmasının pek önemi yoktur. Zira bu efendilerle bu köleler, bu kuvvetlilerle bu zayıflar bütünüyle ikinci doğaya aittir; tiranı teşvik edip yaratan zayıfların birliğidir, olmak için bu birliğe ihtiyaç duyan ise tirandır." https://www.instagram.com/p/C3j3kwQMF90/
Devletin Hali, Özellikleri ve Türklerin Otoriterizmi
Musa Şanak
Carl G. Jung’a göre toplumda da bireyde olduğu gibi bir bilinçaltının var olduğudur. Türk ırkçılığı vakaları ile karşılaştığım zaman, kendime hep şu soruyu sormuşumdur: “Ne tür bilişsel ve bilinçaltı mekanizmaları ırkçılığı üretiyor?”
Mesela ırkçı Türkler İngiltere, Avrupa ve Amerikadan gelen bir turistle karşılaştıkları zaman, ayaklarına kapanırcasına hayranlıkla karşılıyorlar. Başka bir tarafta annesi ile telefonda Kürtçe konuşan bir Kürt genci ile karşılaştıklarında, insanlıktan çıkıp linç girişiminde bulunabiliyorlar.
Yıllar önce İstanbul’da Azad adında iki buçuk yaşındaki bir çocuk, annesi ile birlikte gözaltına alınmıştı. Gözaltında ikiside işkenceye maruz kalmıştı. Annesi tutuklanmak üzere Özel Gebze Hapishanesi’ne getirildi. Ve Azad’ı da annesinden ayırıp Şirinevler Çocuk Esirgeme Kurum’una teslim etmişlerdi. Azad bir aya yakın orda kaldı. Avukatların başvuru ve talepleri sonucu mahkeme kararı ile annesinin yanına getirildi. Azad burda günlerce insanlardan kaçtı. Kim adını sorarsa, korku içinde koşarak annesinin arkasına saklanırdı. Daha sonra öğrendik ki esirgeme kurumunda onu görenler ismini soruyorlarmış. “Benim adım Azad.” dediğinde herkes üstüne toplanıp dövüyorlarmış. Bundan dolayı uzun bir süre korkudan kimseye ismini söyleyemedi. Bir isme dahi beslenen bu kin ve nefret, mahsum bir çocuğa yapılan işkence ve zulüm ile son bulmayacaktı elbette. Bu bilinçaltı mekanizması nasıl salgılandı?
Her gün bu gibi olaylar ile karşılaşıyoruz. Son olarak orman yangınlarındaki süreçte, ırkçı Türkler Kürt avına çıktılar, otoban yollarını kestiler ve kimlik kontrolü yaptılar. Televizyon haberlerinde günlerce Muğla, Antalya, Adana, Hatay, Osmaniye gibi şehirlerde orman yangınlarının görüntüleri yayındaydı. Türkiye’nin birçok şehrinde yüzlerce yangın çıktığını ve bu şehirlerin arasında Dersim, Bingöl, Siirt ve Diyarbakır’ın da olduğunu söylüyorlardı. Akdeniz bölgesindeki ormanlarda çıkan yangını söndürmek için bir seferberlik başlatılmıştı. Helikopter, uçak, yangın söndürme timi ve binlerce orman çalışanı devreye sokulmuş, diğer taraftan da birçok gönüllü grup yardıma koşmuştu. Hükümet ve muhalefet bir olup bütün imkanlarını ortaya koymuşlardı. Bunları yayınlayan ulusal haber ajansları, Kürdistan’daki Orman yangınları ile ilgili haber yapmak şurda dursun, bir görüntü bile yayınlamadı. Çünkü Dersim, Bingöl ve Diyarbakır’daki orman yangınlarını çıkaranların kimler tarafından yapıldığının gayet iyi farkındaydılar. Kürdistan’da halkın yangına müdahale etme çabasına izin bile verilmiyordu. Bu ötekileştirme temelinde nasıl bir bilinçaltı ve bilişsel mekanizma işliyordu?
Türkiye’de kadınlar hergün erkekler tarafından katlediliyor. Bu katliamların temelinde nasıl bir bilinçaltı ve bilişsel mekanizma var?
Türklük, devlet ve otoriterizm egemen Türk sınıfın kültürüdür. Irkçılık ve muhafazakarlık da bu sınıfın ferasetidir. Bu sınıfın diğer durum ve özelliklerine değineceğiz. Tarih süresince Türklerin ezilen sınıfı olan Türkmenler de bu egemen sınıfın feraseti altında mağdur olmuşlardır. Çoğu zaman bu egemenliğe karşı baş kaldırmışlardır. Baba İlyas, Şeyh Bedreddin ve Celali isyanları gibi.
Türklüğün kolektif bilinçaltı mekanizması, nasıl bir şekilde bir renk geni gibi devletin ve otoriterizmin temel yapısı haline geliyor? Bu mekanizma nasıl bir bilincin yolunu açıyor?
Türklerde, devlet ve otoriterizm bir sistem gibi ne zaman işlemeye başladı? Hangi uygarlıkların etkisi altında gelişti? Zamanla nasıl değişti?
Aktarabildiğim kadarıyla, Türklerin devlet ve otoriterizminin başlıca birkaç özelliklerini sıralayacağım. Böylece yukarıdaki sorulara cevap niteliğinde genel bir bakış açısı oluşturmak istiyorum.
1)
Kolektif bilişsel/hafıza ve bilinçaltı mekanizması uzun süreli tarih süreci ile ortaya çıkar. Bu anlamda bir sistem olarak Türklerin devlet ve egemenliğinin tarihi de milattan birkaç Yüzyıl öncesine dayanmaktadır. Türkler kabileciliğin son evresinde hiyerarşik bir düzen kurmuşlardır. İlk emirliklikleri de bu temel üzerine inşa edilir. Bu dönemdeki Türk hükümdarları yetenekli totemlerini ve şamanizmin kavram ve figürlerini putlaştırmışlardı.
Çin medeniyetinin etkisi altında inşa edilmiş olan bu hiyerarşi ve emirlik, Türk devleti ve egemenliğinin başlangıcını ve temelini oluşturur. O tarihten bugüne değin İran, Hindistan, Abbasi, Roma, Mısır ve son olarak sömürgeci Avrupa devletleri etkisi altında varlığını sürdürmüştür. Herkesten bir şeyler almış ve kendini bir ulus-devlet biçimine çevirmiştir. İmparatorluk döneminde egemen sınıflar ve İmparatorluk sınırları içindeki diğer halklar gibi kültürel kimlikleri ile sistem içinde yer almışlardır. Ancak ulus-devletin inşası ile birlikte bu durum değişti ve bütün halklara Türklük dayatıldı. Tarih boyunca işler çoğunlukla dramatik bir şekilde değişti. Ancak doğası gereği kısalık, genişlik ve mükemmellik anlamında da bir gelişme olmuştur.
“Emirlik/Beylik egemenliğinde at, kadın ve silah en kutsal değerler olarak görülür, hatta hayatın tamamında yer alırlar. Hükümdarlığın en temel dokusu bu üç esas gen ile örülmüştür.“ A. Öcalan
Egemenlik sistemi bu üç stratejik sütun üzerinde kendini inşa eder. Bu esaslardan herhangi birinin hasar görmesi, bütün yapının temelden sarsılması anlamına gelmektedir. Irkçı Türklerin at ve bayrak sevgileri de bu başlangıç noktasına dayanmaktadır. Bu hastalığın kaynağı, şamanizmin kavram ve figürlerinin putlaştırmasıdır.
2)
Kadın, egemenliğin esas dokusunu oluşturan geni ve sistemin üzerinde kendisini inşa ettiği temel üç sütundan birisini ifade etmektedir. Açıkça görülmektedir ki: Türklerin egemenlik sistemi erkek egemen sistemidir. Bu sistemde kadın bir araçtır. Ancak ana ve stratejik bir araçtır. Yine de tek başına sarsılabilme ihtimali olan tek sütun da bu araçtır. Kadın özgür irade sahibi olur, kendini örgütleyip kendini araç halinden kurtarırsa, bu katil ve talancı sistemi yener ve temelden değişimler yaşanır.
Bir sistem olarak toplumsal cinsiyet, ekoloji ve demokrasi özgürlüğü paradigması kadının kendisini örgütleme, yaratıcılık ve özgürlüğünü kazanma yolunda güç sağlar.
Bu güç aynı zamanda Türk egemen sistemi karşısındaki en büyük tehdit edici güçtür. Sistem herşeyden önce özgür kadından korkar. Bundan dolayı kendisini özgür ve demokratik kadın hareketi karşısında bir düşman olarak gösterir. Eş başkanlığa karşı barbarca saldırıları, kadınların kazanımlarına ve kurumlarına karşı saldırıları bu düşmanlığın kanıtı niteliğindedir.
Kadın özgürlüğü ve eşitliği egemen sistem için ölüm kalım meselesi olarak kabul edilmektedir. Kadın cinayetlerinin her geçen gün daha fazla artış göstermesi bu durum ile ilişkilendirilebilir.
3)
“Din özellikle de İslâm dini egemen Türkler için sadece Otoriterizmin bir aracıdır. Onlar için İslam bunun ötesinde bir anlam taşımamaktadır.” A. Öcalan
Zamanla İslam, şamanizmin yerini aldı ve aşırılık yanlıları tarafından ulusal bir diktatörlük ve sömürge ideolojisi olarak kullanıldı. Özellikle hakim ve baskıcı Sunni yorumundan ilham alındı.
Türk emirlikleri eskiden askerlik hizmeti sıfatı ile Abbasilere katılırlardı. Zamanla güç kazandıkça bağımsızlıklarını ilan ettiler. 1517 yılında Mısır’ın fethi ile birlikte İslam hilâfetini ele geçirirler. Otorite ile Tanrı arasında gizli bir ittifak olarak ilişki kurdular. Devlet ve iktidara büyük anlam ve kutsallık yüklediler.
Her şeyi ganimet gibi görme ve yağmalama dürtüsünün özünde bu bilinç vardır. Bu bilinç bugün hala Batı(Rojava)’da ve Güney(Başur)’de, Suriye ve Libya’da, Afganistan’da ve dünyanın farklı yerlerinde iş başında ve aynı şekilde işliyor.
Efrîn, Serêkaniyê ve Girê Spî saldırıları sırasında doksan bin Camide hep birlikte fetih dualarını okumaya başladılar. Kars Belediye Başkanını görevden alıp valiyi kayyum atadıklarında da aynı durum gerçekleşti. Vali belediye binasının önünde önce fetih duasını okudu, daha sonra belediye binasına girdi. Bu durumların hepsi bahsettiğimiz bilincin yansımalarıdır.
4)
“Türklüğün içinde olmadığı bir Türklük tarihsel, ideolojik bir oluşumdur.” A. Öcalan
19.Yüzyılda geliştirilen bu Türklük tanımı da egemen sınıfın kolektif bilişsel ve bilinçaltı mekanizması ile salgılamıştır. Bu mekanizmanın amacı her zaman Türklerden çok hem Balkan ve Kafkaslardan gelen göçmenleri hem de bölgede olagelen kadim halkları din, mezhep ve kültür yönünden asimile etmek ve Türkleştirmek olmuştur.
İlk olarak İttihat Terakki Cemiyetinden doğma beyaz Türk faşizmi daha sonrasında bu cemiyetten kopma yeşil-siyah Türk faşizmi, oluşturulan bu Türklük tanımı doğrultusunda homojen bir toplum oluşturma çabasına girdi.
Bunun için barbarca her türlü yol ve yöntemler denendi. Halk terörize edildi. Egemen güç hala bu barbarlığını sürdürmektedir.
Bir zamanlar halkların ortak bahçeleri olarak bilinen Anadolu ve Mezopotamya coğrafyaları, Türklük tanımı gereğince devreye konulan toplum mühendisliği karşısında halkların mezarları hâline geldiler. Birçok dil ve kültürün yok olmasında Türklüğün rolü büyüktür.
Bu toplum mühendisliğinin İslamlaştırma-Sünnileştirme ve Türkleştirme ideolojisi, Türk-İslam sentezinin bir ürünüdür. Bu yapıya karşı çıkanlar ya katledildi ya da sürgüne gönderildi.
5)
Son derece işgalci, soykırımcı, talancı ve tahripkar bir egemenlik ile karşı karşıyayız. İnsanlık değerleri karşısında olabildiğince saygıdan yoksundur. Eğer bir eser işine gelir, kendi çıkarı doğrultusunda kullanabiliyorsa korur ve savunur. İnsanlığın kültür mirası olarak kabul edilen ve korunan ürün ve yapıların çoğu Roma dönemi ve sonrasına aittir. Bu yapı ve ürünlerin korunmasındaki amaç, tamamıyla turizmin gelişmesi ve ekonominin güçlenmesi ile açıklanabilir.
Bu bölgenin yerlileri olan ve şimdiye kadar hala az çok varlıklarını sürdüren, bu coğrafyayı kendi ülkesi gibi gören kadim halka ait tarihi bina ve yapılar, çoğunlukla yok edilmiştir. Hala ayakta kalan yapı ve binalar ise çürümeye terk edilmiştir. Tarihi bina ve yapılar, halkların kimlikleri ve varlık işaretleridir. Bu coğrafyanın veri ve hafızasıdır. Bu bina ve yapılar, en etkili ve eski tapu kayıtlarıdır. Bu bina ve yapıların yıkılması ve yok edilmesi, bu coğrafyanın kimliksizleştirilmesi ve hafızasızlaştırılmasıdır. Amaç bu etkili ve tarihi tapuların yok edilmesidir. Bu tapuların yok edilmesi ile Türklüğe ait yeni bir tapu ve hafıza oluşturmayı amaçlamaktadır.
Hasankeyf örneği ilginçtir. En az on ila on iki bin yıllık insanlığa ev sahipliği yapan ve bu bölge halklarının ve insanlığın kalıcı bir hatırasına sahip olan mağaralar sular altında bırakılmıştır. Ancak Selçuklu ve Artuklu dönemlerine ait bazı türbe ve camiler de kaldırılarak korunmuştur. Unesco tarafından insanlığın kültürel mirası olarak kabul edilen Diyarbakır Sur ilçesindeki Surlar ve Hevsel Bahçeleri de özyönetim ve demokrasi alanı haline geldiği için yıkılmıştır.
Roma ve Ermeni mezarlıkları yıkıldı. Ölülerin kalıntıları binaların altında kaldı. Şeyh Said, Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezarları da betona gömüldüğü söyleniyor. Mezarlıkların üzerine okullar, gökdelenler, apartmanlar ve askeri alayların inşa edilmesi Türk devletinin normu haline geldi. Şehit ve şehitlerin mezarlarına yapılan saldırılar da Kürt halkının maddi ve manevi değerlerine saygısızlığın bir göstergesidir. DNA testi için alındığı iddia edilen şehitlerin kemikleri yolların altına gömüldü. Bundan daha büyük saygısızlık olur mu?
6)
Baskıcı Türklük ikiyüzlüdür. Koyun postundaki kurt gibidir. Güçten düştüğünde yardıma ihtiyacı olduğunda, arkadaşça düşmanlığını gizleyerek size arkadaşça yaklaşır. Kendini toparladıktan sonra, yere değecek ayağa ve güce kavuştuktan sonra gerçek yüzünü de gösterir. Yok etmek veya teslim almak için bahaneler arar. Her türlü hileye başvurmaktan çekinmez. Sebepsiz yere dememişler: “Türkün vicdanı yoktur”. Osmanlı’da çok oyun vardır. Türklük bir savaş lordu ama kendini bir pasifist olarak gösteriyor. Onlara göre Suriye’deki vahşi çeteler özgürlük savaşçısı; Türkiye’de özgürlük ve demokrasi için mücadele eden, insan haklarını korumaya çalışanlar da “terörist”tir. Filistinli çocuk ve gençlerin İsrail güçlerinin saldırılarına karşı kendilerini taşlarla savunması bir direniş ve gurur göstergesidir. Ama kendilerini gaddarca saldırılara karşı taşla savunan Kürt çocukları da “terörist”tir ve öldürülmeyi hak etmektedir. Yüzlerce yüzleri ve maskeleri olduğu için kavram olarak ikiyüzlülük bu geniş ve bariz durumu açıklamaya yetmeyebilir. Onlar aldatıcıdır. Onları aldatıp maskelerini çıkarıp yüzlerini ifşa edenler onların ezeli düşmanları olur. Çok kindardırlar. İmralı’daki tecrit sistemi de bu kindarlığın bir göstergesidir.
7)
Hakim Türklük, daha büyük güçler karşısında başını eğer ancak kendisinden daha zayıf güçlere karşı da saldırgandır. Güçlüye karşı kedi, zayıfa karşı aslandır. Algıları şu şekilde: “Bükemediğin eli öp”.
8)
Hakim Türklük kibirlidir. Ona göre tek bir Türk bile dünyaya bedeldir. Kendisini herkesten üstün görse de durum aynı değil. Bugün bir dolar dokuz TL’den fazla, bir Euro onbir TL’den fazla. Günümüzde herkesin parası kadar değerli olduğunu unutmamak gerekir!
9)
Hâkim Türklük tarihten ders çıkarmak ve ilham almak yerine ondan yararlanmakta ve övünmekte. Tarih boyunca Türkler adına yapılan işgaller, fetihler, soykırımlar ve baskılardan gurur duyar. 1071 Malazgirt ve Konstantinopolis’in fethi vb. Hayal ürünü bir neşeyle bayram olarak kutlar. “Muhteşem Yüzyıl”, “Kuruluş”, “Diriliş” vb. Dizi ve filmlerle ırkçılığı şaha kaldırmak ve toplumu tasarlamak istiyor. Sanatın aynı zamanda toplum mühendisliğinin de etkili bir aracı haline geldiğini görebiliriz.
10)
Egemen Türklük kendisini devletin ve gücün tek sahibi olarak görmektedir. Ona göre halk ordudur. O kafa, insanlar bacaktır. Bu mükâfatı onlara bizzat Allah vermiştir. Emirlerine karşı gelen haindir ve halkından nefret eder. “Hainleri” ve “düşmanları” etkisiz hale getirmek için her türlü yola başvurur. Teslim alabilmek ve “itirafçı” diyebilmek ve kullanabilmek için; ya ortadan kaldırır ya da ülkeden çıkmaya zorlar. Güçlü, sivil ve demokratik bir topluma izin vermez.
Son yıllarda sistemin hakimiyeti bir şirket gibi yönetilmektedir. Yani emir himayeye devredildi ve ordu işçi ve köleliğe çevrildi. “Tipik Türk Başkanlık Sistemi” olarak da adlandırılmıştır. Sözüm ona yerli ve milli bir sistemdir! Adına yakışmadı da değil. Gerçek şu ki: Hükümet tüm sivil toplum örgütlerini ve derneklerini, tüm meslek örgütlerini ve sendikaları birleştirmek ve denetimi altına almak istiyor. Bu amaçla, seçilmiş yetkilileri görevden almak ve valileri atamak için yeni bir yasa çıkarılmıştır
11)
Egemen Türklük, kendisini anayasanın ve yasaların üzerinde görmektedir. Dolayısıyla bütün yüksek mahkeme kararları, yargıtay ve danıştay’ın tüm kararları hatta diğer mahkemelerin kararları hoşuna gitmediği takdirde kulak arkası yapabilir, görevini yerine getirmeyebilir. Mahkeme ve hakim onun ağzına bakar ve öyle karar verir. Anayasa ve kanun sadece halk için geçerlidir. Demokrasi, özgürlük, adalet ve eşitlik kağıt üzerindedir. Aynı zamanda uluslararası kamuoyunu aldatmak için bir kılıf olarak kullanılmaktadır.
12)
Türk egemen kültüründe diyalog ve barış kültürü, uzlaşma kültürü gelişmemiştir. Tarih boyunca tüm iç ve dış sorunlarını savaş yoluyla çözmeye çalışmıştır. Savaş ve işgal onların geçim kaynağı olmuştur. Savaştan başka bir yola başvurmadığı için bütün gücünü her zaman savaşta kullanmıştır. Sonuna kadar savaşmıştır. Ya başarısız olup ve teslim olmuştur ya da başarılı olmuştur. İsyan ve baskı bir kader gibi görülmüştür. Bu olumsuz diyalektik Kürdistan’da da 200 yıldır işliyor. Bu nedenle diyalog ve barış çağrıları bugün cevapsız kalmaktadır. Son yıllarda zaman zaman diyalog süreçleri geliştirse de tahakkümün amacının aldatmak olduğu ortaya çıkmıştır. Bu şekilde zaman kazanmak, bazı küçük avantajlar elde etmek ve daha da zorlu bir saldırıya hazırlanmak istediği açığa çıkmıştır.
13)
Egemen Türklük, kendisini insanlığın en kutsal değerlerinin temsilcisi olarak görmekte ve muhaliflerini en kötü suçlular ve günahkarlar olarak tanımlamaktadır. Yalan, manipülasyon ve sapkınlık ile toplumu bölmeye çalışır. Çıkarlarını halkın ve ulusun çıkarları olarak ifade ve empoze eder.
14)
Egemen Türklük doğayı da ganimet ve talan edilmesi gereken bir şey olarak görmekte ve onu her türlü araç ve yöntemle gasp etmektedir. Dağlar kör fareler gibi kazıldı, her nehirde birkaç baraj inşa edildi, hidroelektrik santrallerin inşası, ormansızlaşma, zehirli su ve kirli hava… Şehirler kanser gibi bakıma muhtaç hale geldi. Gittikçe artan bu doğal afetler, seller, yangınlar, o derin kuraklıklar, hepsi bu yıkımın sonucudur. Hükümdarlar herkesten çok doğayı soyuyor ve herkesten daha çok çevre propagandası yapıyorlar. Demagoji yapıyorlar.
Böyle giderse, onların cehaletleri ve açgözlülükleri insanlığa son vermek olacaktır. Elbette bunlara birkaç özellik daha eklenebilir. Örneğin: Hakim Türklük gençlerden korktuğu kadar özgür kadınlardan da korkuyor. Onları her zaman kontrol altında tutmak istiyor. Örneğin: Göçmenleri silah olarak kullanılıyor. Suriyeli göçmenleri yıllardır hem Avrupa ülkelerine hem de Suriye rejimine karşı, ek olarak da işçilere ve sendikalara karşı da ucuza çalıştırarak kullanıyor. Son olarak Afganistan’daki durumu da aynı şekilde kendi çıkarları için kullanmak istiyorlar. Hakimiyet darbe girişimini, kabus sürecini, doğal afetleri fırsat olarak görür ve kullanır.
Söylediği üzere; yedisinde neyse yetmişinde de odur. Aynı şey devlet ve hükümet için de geçerli. Sistem başlangıç olarak ne amaçla kurulduysa, yüz bin yıl sonra da aynı amaçla çalıştırılır. Bu nedenle devleti ve gücü değiştirmek çözüm değildir. Bu, gerçek sosyalizm çağında zaten test edilmiştir.
Kürtçeden Çeviren: Ferhat Bayhan
https://demokratikmodernite.org/devletin-hali-ozellikleri-ve-turklerin-otoriterizmi/
MediaAmerika’nın onayıyla Siyonist soykırım makinası “İsrail”, Gazze Şeridi’nde hüküm süren kıtlığın ortasında Filistin halkına yönelik çağdaş tarihin en kanlı ve en vahşi katliamlarından birini daha gerçekleştirdi.Siyonist İşgal ordusu, açlıktan ölmek üzere olan aileleri için un almaya çalışan Filistinlileri katletti. İşgal ordusu, Gazze Şeridi’nde un taşıyan yardım kamyonlarını bekleyen Filistinlilerin üzerine tanklar ve toplarla bombardıman gerçekleştirdi. 112 Filistinli katledildi, 750 kişi yaralandı.-“Kelimelerin ötesinde”Quds News Network’a konuşan bir görgü tanığı şunları söyledi:“Dünden beri bekliyorum. Bu sabah 4:30 sularında kamyonlar gelmeye başladı. Yardım kamyonlarına yaklaştığımızda, İsrail tankları ve savaş uçakları sanki bir tuzakmış gibi bize ateş etmeye başladı.Arap devletlerine diyorum ki, madem bizi öldürtmek istiyorsunuz, neden yardım gönderiyorsunuz? Böyle devam ederse hiçbir yardımın ulaşmasını istemiyoruz. Gelen her konvoy yeni bir katliam anlamına geliyor.”Eş-Şifa Hastanesi hemşireler bölümü başkanı Cadullah eş-Şafii “durumun kelimelerle ifade edilemeyecek kadar kötü olduğunu” belirterek “hastane onlarca ceset ve yüzlerce yaralı ile doldu” dedi.Cadullah eş-Şafii şöyle devam etti: “Kurbanların çoğu başlarından ve vücutlarının üst kısımlarından kurşun ve şarapnel parçalarıyla yaralanmış. Doğrudan topçu bombardımanı, insansız hava araçları ve silahlarla vuruldular.”Amerikan emperyalizminin destegi ve onayıyla Siyonist soykırım makinası açlığı bir silah olarak kullanıyor. Filistinlileri açlıkla vurmaya ve katletmeye devam ediyor. Karada Filistin direnişine yenilen siyonist işgal ordusu, “açlık silahıyla” kundaktaki bebekten, 7’den 70’e direnen Filistin halkına diz çöktürmeye çalışıyor.-Gazze’de 146 günde; 30.139 Filistinli katledildi, 71.217 kişi yaralandı En az 7 bin kişi enkaz altında (ölü) Ölenlerin 13.230’u çocuk, 8.860’ı kadın, 132’si gazeteci, 340’ı sağlık personeli 13 çocuk açlıktan ve sıvı kaybından öldü 17 bin çocuk ailesini ya da ailesinden birini kaybettiThe post Gazze’de Açlık ve Katliam appeared first on HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ.
via HALKIN DEVRİMCİ GÜÇLERİ https://ift.tt/tLRBKdh
Türkçüler-Kurtçular-Demirciler
Osman Özarslan
Türkçüler
İttifak-ı Hamiyet Cemiyeti (1865) ile başlayan, Fransız Devrimi’nin 100. yılı vesilesiyle 1889’da Askeri tıbbiye okulunda, İttihat ve Terakki’ye evrilen Osmanlı Jön Türk akımı, II. Meşrutiyeti takiben 1913’teki Bab-ı Ali baskınıyla birlikte giderek homojenleşti ve anasır ya da ümmet gibi heterojen ‘gömlekler’ çıkarılarak, günümüzün ‘beton cumhuriyeti’nin harcı millet/milliyet formunda karılmaya başlandı (Zürcher, 1995; Ahmed, 2014; Temo, 2013).
İttihatçılık içerisindeki çok kültürcü, liberal, İslami-feminist, sosyalist eğilimler bir vesile tasfiye edilip, Türkçülük, Osmanlı’yı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen paşaların elinde asıl siyasi doktrin olarak kalınca, tıpkı günümüz rabiasına benzer bir şekilde, dilde Türkleşme, dinde Türkleşme, iktisatta Türkleşme ve siyasette Türkleşme gibi tekçi-Türkçü akım güçlendi. Hal böyle olunca, gene günümüzde herkesin birbirini FETÖ’cü olmakla suçlamasına benzer bir şekilde, İttihat Terakki, Bab-ı Ali, Saray ve Ordu bürokrasisinin tepesindekiler birbirlerini Türk olmamakla ya da soyağacındaki Türk olmayanlardan dolayı ‘safkan’ olmamakla suçlamaya başladılar (Çalen, 2020)… Ki bu işlerin sonu, Cumhuriyetin, öjenizme (Mazhar Osman, 1935) battığı dönemlerde, Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkarılıp ölçülmesine ve sonra da (nedense) kaybedilmesine kadar vardı (Mülayim, 2018).
Mehmet Ziya, Ziya Gökalp, Babanzade Rıfat, Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Ağaoğlu Ahmed vs. birbirlerini, siyasi muarızlarını, bürokrasideki ve Bab-ı Ali’deki hasımlarını mütemadiyen Kürt, Arnavut ve Macar olmakla vb. suçladılar. Elbette bu iddiaları ispatlayacak, doğum yerleri, akrabalık ilişkileri, dünürler, soyağaçları bulundu, ifşa edildi (Çalen, 2020)… İkinci Meşrutiyet’in işte bu kavga kıyamet günlerinde Süleyman Nazif, durumu açıklamak için şöyle bir veciz söyledi: “(Ci, cı, cü, cı), Türkçede meslek edatlarıdır. Kahveci, arabacı, kömürcü, sabuncu gibi… Nasıl, Kahveci kahve, arabacı araba, kömürcü kömür, sabuncu da sabun demek değilse, Türkçülerin de çoğu Türk değildir.”
Öte yandan, bu yıllarda yapılan tartışma her ne kadar bir Türkçülük/milliyetçilik tartışması olsa da, İkinci Meşrutiyet sonrası Osmanlı münevverlerinin yaptığı bir tartışma olarak, kültürel bir bağlamda ilerliyordu, ki sonradan Mustafa Kemal’in “fikrimizin babası” diyeceği, Ziya Gökalp bu yıllarda, milleti, kültür/hars gibi mefkureler üzerinden tanımlayıp milletin kuturunu büyütmeye çalışıyordu.
1930’larda ise Türkçülük tartışmaları, dünyada esen ve biyolojik-tıbbi/öjenist faşizmden beslenen akımlardan ziyadesiyle etkilendi. Zaten 1927’de Mustafa Kemal’in kendi tek adamlığını kurması ve 1925-30 arası yoğun bir şekilde süren Kürt isyanları, rejimi, yalnızca Kürtlere karşı değil, Kürtçülük siyasetiyle yakın ilişkisi olan İslamcılık siyasetine ve çok uluslu bir yapı olan Osmanlı kültür/tarihine karşı da hassaslaştırmıştı. Avrupa’da Hitler Nazizm’i Alman ırkının mayasını Alman kırsalının romantik döneminde, İtalyan faşistleri de keza Latin ırkının ervah-ı ezelini Etrüsklerde araştırıyordu. Türkiye’de Reha Oğuz Türkkan, Nihal Atsız gibi ırkçıların başını çektiği, milleti kültür değil, kan ve soy nesebiyle arayan çevre, yalnızca İslam kültürüne batmış olan Osmanlı’yı değil, Fars kültürüyle iç içe olan Selçukluları, yerleşik hayata ve mani dinine geçip, Göktürk yazıtlarını dikte ettiren Bilge Tonyukuk’un sözünü dinlemeyen Uygurları, diğer kavimlerle ilişkiye geçen Türk boylarını hatta, Çin sarayından cariye, aşçı, uşak getiren Türk komutanlarının da üzerlerini kalınca çizdiler.
Atsız ve arkadaşlarına göre, Türk’ün mayası, tıpkı Göktürk yazıtlarında dendiği gibi Ötüken ormanındaki primitif ve savaşçı yaşamdı. Bu yüzden, 1930-40’ların primordialist, öjenik çevresi, 1930 ile M.S. 5. Yüzyıl arasındaki yaklaşık 14 Yüzyıllık dönemi hiç yaşanmamış sayıp tarihi, Göktürk yazıtlarının dikildiği zamandan, Türklerin Ön Asya’da Çinlilerle savaştığı döneme sabitlemeye çalıştılar (Atsız, 1950). Türkçülüğün mayasını, bu dönemin kültürü, dini inanışları, sosyal hayatı, ritüelleri, sembolleri, kelimeleri üzerine inşaa etmeye çalıştılar (Atsız, 1950). Öte yandan, erken dönem Türkçüler nasıl devşirme insanlardıysa, erken Türkçülüğün kavramları, sembolleri ve kelimeleri de aslında Orta Asya Türkünü ve kültürünü dışarıda bırakacak şekilde devşirilmiş, kavramsal dünya kolonizasyona tabii tutulduktan sonra 1930’ların mental dünyasına uygun ve o dönemin Türkçülüğünün ideolojik argümantasyonu için gerekli olan teçhizat ve mühimmatla yeniden doldurulmuştu. Türklüğün bu dolduruşa getirilme süreci tahmin edileceği üzere, tarihsel bir ayıklamayla bizzat tarihsel Türk’ün dışarıda bırakıldığı bir inşa süreciydi.
Kurtçular
19-20. Yüzyıllardaki pek çok milliyetçi akım gibi Türkçülük de kendisini aşkın bir zamanda, ervah-ı ezelde mayalamaya çalıştı. Bunun için de gene diğer milliyetçilik akımlarında olduğu gibi, Türkçülük için de bu aşkın zamanla ya da Hobbes’in deyişiyle “doğa durumundan yerleşiğe geçişe eşlik eden ulusun kurucu mitinde, ulusun öksüz çocuklarına (genellikle) -süt- annelik ya da doğurgan kadınlık etmiş olan bir hayvan vardır.” Türklerin ön Asya dönemi ile Anadolu’nun senkretik İslami arasındaki döneminde, kurucu hayvan figürlerine sıklıkla rastlanır. Ki başka türlüsü de zaten pek düşünülemez. Diğer animist, panteist konar göçer kabileler gibi Türkler de doğa merkezli bir kozmolojiye sahipti. İsmine büyük bir başlıkla Şamanizm denilen bu çoklu inanışlar, ritüeller ve tabular sisteminin altında kut-ata, kutsal-dağ/ağaç gibi animizmin pek çok formu mevcuttu (Bozkurt, 1999).
Latin kültüründe “axis mundi” (yaşam ağacı ya da göğün direği) denilen şey Ön Asya’dan Anadolu’ya kadar dünyanın direği olarak gelmişti ve kutsal dağların ya da (kayın, ardıç, sedir gibi) ulu ağaçların, göğün insanların üzerine çökmesini engellediğine inanılıyor, gene şaman ayinlerinde, kutsal alanlarda ya da kutsal ağaçların altında, göğe yükselmek için beyaz atlar kurban ediliyor ve şaman kendi sembolik aleminde önce yerin dibine iniyor, kayın ağacının köklerine varıyor, oradan da kötü ruhlarla savaşarak, kozmolojiyi kuran ve insanları koruyan ülgen’in yanına varmaya çalışıyordu (Ögel, 2020; Çoruhlu 2020).
Benzer ayinler, kutsal dağlar için de düzenleniyordu. Ya da bazen hem axis mundi olan ağaç hem de kutsal dağ aynı mekanda olabiliyordu. Kut-atalar yalnızca dağlar, ağaçlar, derelerle de sınırlı değildi, pek çok başka hayvan, aynı zamanda hem Türk kavimlerinin kült tabusu hem de kut-atasıydı (Ögel, 2020; Çoruhlu 2020). Örneğin, kartallar, şahinler ve dağ keçileri gibi evcil hayvanlar… Toynaklarının kayalara sürtmesiyle yıldırımları çağırdığına inanılan ve çakmak taşlı kayalardan geçerken, ayaklarına keçe bağlanan koyun sürüleri (Boratav, 2013).
Kafkaslara geldikçe, kutsallar listesine yeni hayvanlar eklendi. Bunların arasında geyik ya da marallar, Türkmen-Alevi senkretizmi içerisinde kutsallığını oldukça uzun süre korudu ve pek çok tahtacı köyünde, Alevi memleketinde geyikler, ceylanlar kutsal sayılır, merkeb-i evliya olarak ya da bizzat evliyanın kendisi olarak görülür, ki Abdal Musa’nın ceylan donunda yaralandığı kıssa, bu inanışı diri tutan en canlı anlatılardan birisidir hala.
Dolayısıyla Türkler arasında Türk kavimlerinin türeyişine ilişkin değişik coğrafyalarda ve tarihlerde, değişik kurucu ataların mitleri anlatılmıştır. Hatta 10.Yüzyılda, Hazar Türklerine İslamiyet’i tebliğ etmeye giden İbn-i Fadlan’a göre, Başkırt bölgesinde, insanlar fallus’a tapmakta, ağaçtan yaptıkları fallik nesneleri, yaratıcı/kutsal olarak yanlarında taşımaktadırlar.
Peki, nasıl ya da neden, 1930’larda Türk mitolojisi içerisinde, kut-ata ya da doğa durumundan medeniyete geçerken aracılık eden nesne, dağ, ağaç ya da hayvanlardan yalnızca birisi, yani kurt Türk milliyetçiliğinin sembolü olarak belirlendi? Daha da önemlisi örneğin, ceylanlar, kayın ağaçları, kutsal dağlar/dereler neden elimine edildi?
Bu sorunun yanıtı elbette zor değil, her milliyetçilikte eser miktarda militarizm olur ama Türk milliyetçiliği zaten İttihat ve Terakki mirası ve Almanya-İtalya-İspanya’dan esen faşizan rüzgarlarla hepten ajite olmuştu. O bakımdan, kurucu mitler içerisinde, kurt-ata miti, kurdun tek tabancalığı, evcilleştirilemeyişi, özellikle Nihal Atsız gibi primordialist, soy-kan ırkçılığı yapan, saldırgan bir yazar için uygundu; dahası, kurdun talancılığı, yerleşik hayata düşmanlığı, Ermeni tehciri, Rum mübadelesi, Şeyh Sait ve Ağrı isyanları, Trakya olayları gibi erken Türkiye tarihinin henüz küllenmemiş hatıraları içerisinde de Türk milliyetçilerine ilham veriyordu. 1930’ların sonunda pek çok Türkçü/ırkçı yayın organı çıkartıldı. Bunların hepsi bahsettiğimiz minvalde, Orta Asya Türklüğünü, paramiliter bir seyr-ü sefer etrafında tasnif etmeye dönük yayınlardı; düşman kavimler, muhannet komşular vb… Kurt sembolizmi yayınlarda sıkça kullanılmakla birlikte Reha Oğuz Türkkan’ın çıkarttığı Türkçü dergilerden ilkinin ismi “Ergenekon”, ikincisi “Bozkurt”, üçüncüsü ise “GökBörü” (yani öz Türkçe Bozkurt) idi.
Demirciler
Türkçüler, erken dönemde yalnızca kut-ataları değil, kurucu mitleri de, elimine etmiş görünüyorlar. Çünkü bozkurttun alamet-i farikası olan Ergenekon exodus’u [huruc ya da çıkış], ya da demir eritme hikayesi, Hindistan’dan antik Yunan’a kadar pek çok medeniyetin mitolojisinde şu ya da bu biçimde yer almış görünüyor. Daha doğrusu demir, demiri işleme, demiri kullanma ve demircilik, tarihin en eski dönemlerinden beri kutsallık halesiyle kaplı. Bunun böyle olmasının sebebi, ilk demirlerin metalürjik değil, meteorit olması (Eliade, 2003). Gökten düşen meteorit demirin, bir şekilde işlendikten sonra, ona sahip olana askeri ve tarımsal olarak büyük ayrıcalıklar getirdiği muhakkak. Bu yüzden Sümerlerde demir anlamına gelen sözcük an-bar (gök+ateş) bileşik bir kelime. Gene, antik dönemlerde meteorit demire sahip olduğu bilinen delphi (Latince vajina), oraya demirin düşmesinden kaynaklı olarak, gök ile yerin birleşim yeri olarak görülüyor. Türkçeye Orta Asya lehçelerinden gelmiş olan dem/damla(ma) etimolojik olarak t/dem(ir) ile yakın bir akrabalık içerisinde. Çünkü tıpkı yağmur gibi demirin de tanrı istedikçe gökten yağdığına inanılıyordu (Eliade)…
Bir şekilde demir cevheri keşfedilip işlenmeye başlandığında yani demir çağı başladığında ise, demir kutsallığını korumaya devam etti ve bu sefer de demirci ocakları ya da demir örsü yaratımın kökeni olarak görülen vajina/kadın ile eş anlamlı kullanılmaya başlandı, dahası günümüzde kullandığımız evren kelimesi, demirci ocağı demek olan evrenos kelimesi, dünyanın kuruluşuna ilişkin demirci ocağının kökenselliğini çağrıştıracak şekilde neredeyse eş anlamlı olarak kullanılmaya başlandı (Eliade).
Sonuç olarak, önce meteorit sonra metalürjik olarak demirin insanlığın ilk çağlarındaki önemi arttıkça, din, mitoloji, etimoloji ve kültürel yaşamda ağırlığı giderek arttı. Metalürjinin gelişmesiyle birlikte, mitoloji ve metalürjinin senkretik bir bileşimi olan simyacılık da gelişti (Eliade). Demir, gökyüzü, göksel güçler, simya ve dünyevi iktidar arasındaki ilişki giderek komplike hale geldi. Önce Sanskritçe sonra Hintçede, Asuman hem Asen hem gökyüzü hem de gökten gelen, ateş getiren… gibi anlamlara karşılık geldi (Eliade, 2003). Asuman kelimesinin, Arapçaya dönüşürken Osman haline geldiği biliniyor, aynı şekilde gökyüzü, gökten ateş getiren Asen’in, Türklerin Ergenekon’undaki dişi kurt, Gök-Börü Asena’ya evrilmiş olması muhtemel.
Sonuç
En başa dönersek; kömürcülerin kömür olmadığı gibi Türkçülerin de Türk olmadığı bir vakıa, dahası Türk’ü emzirip Ergenekon’dan çıkaran, demir dağlarını eriten kurt da meğerse etimolojik ve mitolojik olarak takip edildiğinde, Sanskrit ve Hint nesebine bağlanıyor. Gerçeklik dünyasında zaten imkansız olan bir soy kütüğü hikayesini, mitolojik fanteziler dünyasında da ARİ bir yere bağlayamıyor gibi görünüyoruz.
Dolayısıyla safkan bir kurucu hikaye, tıpkı safkan bir ırk gibi imkansız. Tıpkı insani kültürün ve milletlerin melez yapılar olduğu gibi, mitoloji de senkretik ve etkileşimseldir. Türkçüler, saf bir kurucu mitoloji kurmak için Türk ırkçılığı içerisinden, Türk kültürünü mümkün mertebe bilinçli bir eliminasyona tabi tutmuş olsalar da, zaman içinde karşılaştırmalı bilimler ve bilhassa antropoloji-arkeoloji ve etimoloji arasındaki ilişki derinleştikçe, ırkçılığın içe göçürüp kendi kanında boğmaya çalıştığı kültürler, yeniden çiçeklenip kökleniyorlar, hayat buluyorlar.
Yararlanılan Kaynaklar:
Ahmed, Feroz. (2014) İttihat ve Terakki 1908-1914. İstanbul: Kaynak Yayınları
Zürcher, Eric.J. (1995) Modernleşen Türkiye’nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları
Temo, İbrahim. (2014) İttihat ve Terakki Anılarım. İstanbul: Alfa Yayınları
Çalen, Mehmet Kaan. (2020) Milliyetçilik Araştırmaları Dergisi. “Ahmet Ağaoğlu’nda İslâm Ve Milliyetçilik İlişkisi”. Cilt: 2 Sayı: 2, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1132828
Mazhar Osman (1935) Öjenik, İğdiş, Kısır * Mülayim, Selçuk. (2018) Belleten Dergisi. “Mimar Sinan’ın Mezarında Teşhis-i Meyyit” Ağustos 2018, Cilt LXXXII – Sayı 294
Atsız, Nihal. (1950) Tarih Kültür Kahramanlar. “Türk Tarihinde Yabancı Kanlıların İhanet Serisi”.
https://www.otuken.com.tr/u/otuken/docs/Tarih KulturveKahramanlar.pdf
Bozkurt, Fuat. (1999) Türklerin Dini. Cem Yayınları
Ögel, Bahaeddin. (2020) Türk Mitolojisi 1-2. İstanbul: Altınordu Yayınevi
Çoruhlu, Yaşar. (2020) Türk Mitolojisinin Ana Hatları. İstanbul: Ötüken Yayınları
Boratav, Pertev Naili. (2013)100 Soruda Türk Halk Edebiyatı. İstanbul: Bilgesu Yayınları
İbn-i Fadlan. (2011) Seyahatname. Yayına Hazırlayan, Ramazan Şeşen. İstanbul: Yeditepe yayınları
https://demokratikmodernite.org/turkculer-kurtcular-demirciler/
Türk Ulusçuluğunun Aleviler Üzerindeki Etkileri
İbrahim Karakaya
Konuyu anlamak için bazı kavramların açıklanmasına ihtiyaç var. Ulus nedir? Ulus devlet ne anlama geliyor? Feodal Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türk devletine geçiş sürecini, bu geçiş süreci ve sonrasında ulus devletin Alevi Bektaşi toplumuyla kurduğu ilişkileri incelemek gerekiyor.
Kapitalizmin öngördüğü ulus tanımlaması “Belirli bir pazar ve devlet sınırları içinde yan yana gelmiş, kader birliği oluşmuş, dili ortak ve aynı tarihsel geleneğe sahip insanların meydana getirdiği geniş ölçekli bir aidiyet ve örgütlenme şeklinde ifade edilir”.[1]
Genellikle Türkiye’nin bir ulus devlet olduğu ifade edilmektedir. Ancak Türk devlet yapısına ve devlet ile toplum arasında kurulan ilişkinin niteliğine baktığımızda ulus devletten çok devlet ulusu modeliyle karşılaşmaktayız. Var olan devlet, bir ulusun kurduğu devlet değildir, ancak devlet kendisine ait yeni bir toplum kurmayı istemektedir. Türkiye’de bir ulus devleti inşa etmenin arkasında devletin kendi ulusunu yaratma arzusu vardır. Bütün toplumu her açıdan homojenleştirme düşüncesi, devlet toplumu anlayışının temelidir. Devlete ait homojen bir toplum projesi, ülkemizde var olan bütün dinî ve kültürel farklılıkları reddetme, bastırma ya da imha etme suretiyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Türkiye’nin son yüz yılda yaşadıkları, devletin toplum kuramayacağını ancak yapay toplama bir yığın meydana getirebileceğini ortaya koymaktadır. Devlet müdahaleleri ve toplum mühendisliği uygulamalarından dolayı Türkiye sahici anlamda bir toplum olmayı başaramamıştır. Türkiye’nin temel sorunu, sahici bir toplum olmamasıdır. Devletin ulusal birlikçi ideolojisi, Türkiye toplumunu homojen olarak kurgulamaktadır. Aslında devletin resmî çizgisinin yaptığı, Türkiye’nin sahici sosyal ve kültürel çoğulculuğunu inkâr ve imha etmekten başka bir şey değildir. Tasada ve kıvançta ortak duyguları paylaşan, sınıfsız imtiyazsız birbiriyle kaynaşmış bir toplum inşa etme iddiasıyla ortaya çıkan devlet ulusu projesi, toplumsal, kültürel, dinî, tarihî ve dilsel gibi her türlü farklılığı inkâr etmiş, onların yerine devletin çizgisinde etnik, dilsel ve kültürel açıdan homojen bir toplum inşa etmeye çalışmıştır. Alevîlik, devlet ulusu şeklinde ifade edilecek homojenleştirme projesinin en büyük kurbanlarındandır.[2]
Ulusun görevi; bir millet ve milletin sahip olduğu bir devlet yaratmaktır. “Millet yaratma fikirleri geçmişte de dile getirilmiştir. Örneğin İtalya’nın birliğini sağlayan İtalya Krallığı’nın ilk parlamentosunda, İtalyan politikacısı olan Massimod Azeglio’nün (1798-1866) ‘İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız’ biçimindeki ünlü deyişinin millet ve milliyetçilik konusunda yeni araştırmalara yol gösterdiği kesindir. Milliyetçiliğin özü, ulus ve devletin özdeşleşmesidir. Ulus-devletin özü, bu özdeşleşmedir.”[3]
Uluslaşma çalışmalarında, bütün “alt kimlikleri” içeren bir üst kimlik olarak “kültürel kimlik” gündeme gelmektedir. “Kimlik, her şeyden önce birey, din/mezhep, toplumsal sınıf, etnisite/ulus, yöre, meslek ve kültür gibi alanlarda bireyin öz bilinci temelinde ‘özü’ ‘başka’dan, ‘öteki’den ayırma uğraşı temelinde oluşturulur. Bu yönüyle kimlik bir tekleşme edimidir… mensubiyet duygusu arttıkça ‘özü’ ‘öteki’den ayırma ve soyutlama eğilimi de artar… bununla yetinilmez; daha da ileri gidilerek, ‘öteki’ ‘tehlikeli’ hatta ‘düşman’ olarak görülür ve gösterilir… Böyle durumlarda ‘ulusal çıkar’ araçsallaştırılır, çoğunlukla yanıltıcı bir örtü olarak kullanılır.”[4]
“Etnik, dinsel anlamda ‘özün’ gereğinde fazla vurgulanması, toplumsal-kültürel yaşam alanında kaçınılmaz olarak ayırıma, hatta ayrımcılığa dönüşebilir… bu türden ayırma ve ayrımcılık, Türkiye’de etnik olarak Kürtlere, inançsal olarak da Alevilere uygulanmaktadır.”[5]
Osmanlı-Alevi Bektaşi İlişkileri
Osmanlı İmparatorluğu, feodal bir imparatorluktu. Dolayısıyla feodal imparatorluğun hakimiyeti, üretim aracı olan toprak ve toprağı işleyen köylü üzerindeki mülkiyet hakkı, ideolojisi ise dindir. Yani toprağı genişletirken aynı zamanda ideolojisi olan dinin de hakimiyet alanını genişletmekteydi. Nitekim Roma İmparatorluğu, Almanya, Avusturya-Macaristan ve İngiliz imparatorlukları Hıristiyan imparatorluklarıydı. Haçlı Seferleri böyle bir ideolojik birlikteliğin ürünüydü. Osmanlı İmparatorluğu da bir İslam imparatorluğuydu. Yavuz Sultan Selim’in Hilafeti eline almasıyla bu yetkiyi pekiştirmiştir. Onun için Osmanlı’nın diğer halklarla olan ilişkisini etnik farklılık ve etnik mücadele olarak göstermek yanlış bir tanımlama olur. Selçuklulardan başlayarak, Osmanlı ve devralınan Cumhuriyet/ulus devlet dönemi Kızılbaş katliamlarıyla doludur. İslam dininin siyasallaşarak Emeviler tarafından devletleştirilmesiyle birlikte başlayan ayrışma, Kerbela Katliamı ile birlikte bir dönüşüm tarihi olmuş, devamında İslam’ın baskıcı ve yayılmacı tavrına karşılık geleneksel inançların mücadele dönemi başlamıştır. İslam dininin kesin değişmezliğe dayanan bu mutlakçı anlayışı, kaçınılmaz olarak dayatmacı ve baskıcı uygulamaları özendirmiştir. Farklı inançsal açılımları “zındıklık”, “sapkınlık” olarak kategorize edip etkisizleştirmeye yönelik yaptırımlar uygulamıştır. Günümüzde Alevi toplumunun hafızasında Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılan katliamların derin izleri bulunmaktadır. Alevi hafızası, Kerbela’dan günümüze yaşanan tüm katliamları diri tutmaktadır.
Anımsamak gerekirse; 1239 Baba-i Ayaklanması (Baba İlyas ve Baba İshak), 1420’de Şeyh Bedreddin, Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa’nın katledilmesi, 1511 Şah Kulu İsyanı, 1512 Nur Ali Halife İsyanı, 1514 Çaldıran Savaşı, 1519 Celali İsyanları, 1525 Süklün Koca, Baba Zünnun Bozok İsyanı, 1526 Kalender Çelebi İsyanı (Kalender Çelebi katledildikten sonra Hacı Bektaş Dergahı’na Kanuni Sultan Süleyman’ın kayınbiraderi olan Sersem Ali Baba’yı atamıştır), 1527 Zünnüoğlu Halil ve Hubyar Baba İsyanları, 1578 yılında Pir Sultan Abdal’ın katli, 1581 Köroğlu İsyanı, 1598 Karayazı İsyanı, 1603-1607 Tavil Ahmet, Canboladoğlu, Kalenderoğlu isyanları, 1606’da Kuyucu Murat Paşa’nın yaptığı Alevi katliamı, 1656-1661 Köprülü Mehmet Paşa’nın Celali ayaklanmalarını bastırmak için Alevi Türkmenleri ve Kızılbaşları katletmesi, 1826 Yeniçeri Ocağı üyelerinin katledilmesi.
1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kapatıp, Bektaşiliği yasaklayan II. Mahmut, çıkardığı 11 Ocak 1827 tarihli fermanla, “Anadolu’daki bütün Bektaşi tekkelerinin türbe mahalleri hariç bütün binalarının yıktırılmasını; eşya, emlak ve diğer gelirlerine el konulmasını” emretti. Birçok Bektaşi tekkesi camiye dönüştürülerek Nakşibendi tarikatına mensup şeyhlerin idaresine bırakıldı.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için Osmanlı sınırları içerisindeki Alevi Bektaşi dergâhlarının sayılarını vermekte yarar var. Anadolu: 275 dergâh, İstanbul: 23 dergâh, Trakya: 41 dergâh, Arnavutluk: 67 dergâh, Bulgaristan: 28 dergâh, Girit: 7 dergâh, Kıbrıs: 8 dergâh, Mısır: 6 dergâh, Suriye: 19 dergâh, Yogoslavya: 27 dergâh, Yunanistan: 52 dergâh, Macaristan: 1 dergâh.
Devletin Ulus Yaratma Projesi ve Aleviler
19. Yüzyıldan itibaren sömürgelerini tek tek kaybeden Osmanlı Devleti, sömürgelerini yeniden ele geçirmek için Batılı bir müttefik arıyordu. Yine 19. Yüzyılda iyice güçlenen Almanya da sömürge paylaşımında kendisini geri kalmış sayıyor, Ortadoğu ve Uzakdoğu’ya açılacak bir müttefik arıyordu. Alman militarizminin bu yaklaşımı, “Büyük Turan Devleti” kurmayı hedefleyen İttihat ve Terakki yönetiminin beklentileriyle çakışıyordu. Bu nedenle I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’na birlikte girmişlerdir.
Birinci Paylaşım Savaşı’nda yenilgiyle birlikte müttefik devletler tarafından Osmanlı’nın son bakiyesi olan Anadolu toprakları, İngiliz emperyalizminin desteği ile Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. Anadolu’ya geçen M.Kemal ve arkadaşları, Anadolu halklarına “birlikte kurtuluş, birlikte özgürleşme” öneriyorlardı. Bu kurtuluş ve özgürleşme bir ulus ve bu ulusun hakim olduğu bir ulusal devletin kurulmasını öngörüyordu. 1900’ların başı ulus devletlerin kurulma sürecidir. Balkanlar’dan başlayarak Osmanlı egemenliği altındaki halklar bağımsızlıklarını ilan etmektedir.
Osmanlı bakiyesi olarak kısmen işgal altında olan Anadolu topraklarında, hanedanın da onurunu kurtaracak ve aynı zamanda bir ulus yaratarak bağımsız bir devlet kurulacaktır. Çok farklı etnik kökenlere sahip bu halklar, “ırkı, dili, dini ne olursa olsun herkes Türk’tür” ideolojisiyle bir araya getirilmektedir. Bütün bu farklılıkları bir arada tutacak olan üst kültürel kimlik ise “Müslüman” olmalarıdır. Etnik olarak Türkmen, Çepni, Kürt olmalarına rağmen bu kültürel kimliğe uymayan kesim Alevilerdir. Onun için Alevilerin yok sayılmaları ve asimilasyonu “Türk ulusçuluğunun” önemli bir görevi olmaktadır. Osmanlıda fetvalarla katli vacip görülen ve katledilen Aleviler, yeni dönemde farklı politikaların hedefi olmaktadır. Türk tarih tezleriyle yeni ulusun ideolojik alt yapısı hazırlanırken, bu tezlerle uyumlu olarak Alevi araştırmaları da hızlandırılmıştır. Baha Said, İsmail Hakkı Pelister ve birçok araştırmacı bu konularda tezler hazırlamaya başladılar. Alevi tarihi, Orta Asya’ya kaydırıldı, Şamanizm ve Ahmet Yesevi üzerinden Anadolu’ya gelen Erenler, “Türklüğü yaymak” için Balkanlara kadar gitmişlerdir. Geçerlerken de yol üzerindeki Horasan da Türk yurdu olmuştur. Kadim hak inancı olan Alevilik “Türk İslami” olarak sunulmaktadır. Böylelikle 72 millete aynı nazarla bakan Alevilik, Türk ve İslam içerisinde eritilecektir. Kanunlar, kurumlar ve eğitim sistemi buna göre dizayn edilmektedir.
Bu kanunlar ve Aleviler üzerindeki etkilerine bakalım:
1- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması: 30 Kasım 1925 tarihinde kabul edilip 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı kanunu, Konya Milletvekili Refik Bey (Koraltan) ve beş arkadaşının önerisiyle Meclis’e sunulup kabul edilen Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; bütün tarikatlarla birlikte şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
30 Kasım 1925’te yürürlüğe giren Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu’yla Hacı Bektaş Veli Dergâhı ile tüm dergâh ve tekkeler kapatıldı. Dergâhlardaki tüm tarihi belgeler ve dokümanlara el konulur, eşyalar pazarlarda satışa çıkarılır. (Kapatılan Hacı Bektaş Veli dergâhı, 6 Ağustos 1964’te müze olarak yeniden ziyarete açıldı. Diğer dergâhlar Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredilmiştir. Bu dergâhlar da Alevilere kira sözleşmesi karşılığında verilmiştir. Şahkulu, Karaca Ahmet, Erikli Baba, Garip Dede ve bütün dergâhlar aynı statüdedir.)
Bektaşi Babası Salih Niyazi Baba yaşananlardan sonra kendilerinin bu makama layık olmadığını düşünüp dergâhı terk etmiştir. Ona göre dergâhların binaları kapatılabilirdi, ancak tasavvufun asıl yaşandığı yerler olan kalpler asla kapatılamayacaktı. Niyazi Baba yaptığı birtakım girişimler neticesinde tarikat faaliyetlerini serbestçe devam ettiremeyeceğini anlayınca diğer bazı babalarla birlikte Türkiye’den ayrılarak Tiran’a gitmiştir. Yukarıda ifade edildiği gibi sözü edilen yasadan dolayı bir kısım Bektaşi dedesi ülkeyi terk etmek zorunda kalırken, geri kalanları da yer altına çekilerek Alevilik-Bektaşilik meselesinde yeni belirsizliklerin oluşumuna yol açmıştır.
2- Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB): 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kurulan, İslam dininin inançları, ibadet ve ahlâk esaslarıyla ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurum. Mustafa Kemal’in emriyle 429 sayılı kanunla Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlı bir teşkilat olarak kurulmuştur. 9 Temmuz 2018’de Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına bağlanmıştır. Anayasa’nın 136. maddesinde, “Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışmayı ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir” hükmü yer almaktadır.
3- Zorunlu din dersleri: Türkiye Cumhuriyeti’nin tek partili döneminde -1920’lerin sonlarından 1948’e kadar- din dersi müfredatta bulunmamıştır. 1948’den sonra “Din Bilgisi” adı altında okullarda seçmeli din dersi dönemi başlamıştır. 1970’li yıllarda “Ahlak Bilgisi” dersi de müfredata konmuş, bu dönemde ilkokul, ortaokul ve lisede din dersi seçmeli, ahlak dersi ise zorunlu tutulmuştur.
12 Eylül döneminin ardından kabul edilen 1982 Anayasası kapsamında din dersi okullarda zorunlu hale getirilmiştir. Darbe sonrası getirilmiş Anayasa’nın 24. maddesi zorunlu din dersi konusunda şu hükmü vermiştir: “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.”
4- Alevi köylerine cami yapılması: Osmanlı döneminde birçok Alevi/Bektaşi dergâhı camiye dönüştürülerek, Nakşibendi tarikatına mensup şeyhlerin idaresine bırakıldı. Cumhuriyet döneminde Alevi köylerine hizmet götürmenin karşılığı köylerine cami yapılmasına razı olmalarıdır. 12 Eylül sonrasında neredeyse zorunlu hale gelen bu uygulama, Alevi asimilasyonuna hız kazandırmıştır.
5- Alevi katliamları: Cumhuriyetin kuruluş sürecinde Koçgiri bölgesinde yaşanan katliam, 1937-38 Dersim Katliamı, 2 Haziran 1966 Ortaca (Muğla) Saldırısı, 1968 Hekimhan (Malatya) Saldırısı, 11 Haziran 1967 Maraş/Elbistan Saldırısı (Mahsuni Şerif Konseri Sonrasında), 1 Mart 1971 Hatay/Kırıkhan Saldırısı, 18 Nisan 1978 Malatya Katliamı, 4 Eylül 1978 Sivas Katliamı, 19-24 Aralık 1978 Maraş Katliamı, 29 Mayıs-4 Temmuz 1980 Çorum Katliamı, 2 Temmuz 1993 Madımak/Sivas Katliamı, 12 Mart 1995 Gazi/İstanbul Katliamı, 14-15 Mart 1995 Ümraniye/İstanbul Katliamı…
Bu katliamlar sonucunda Aleviler ekonomik ve siyasal olarak büyük mağduriyetler yaşadılar. Büyük çoğunluğu yaşadığı yerleri terk ederek, zorunlu göçten dağıldılar. Sadece kendi köklerinden değil, aynı zamanda kültürlerinden ve inançlarından da uzaklaşmak zorunda kaldılar. Gittikleri yerlerde hakim kültür ve inançların baskıları sonucunda asimilasyona açık hale geldiler. Yüzyıla iki kala, bütün bu baskı ve asimilasyona rağmen devlet bir ulus yaratamadı. “Türk ulusu” tartışılan bir kimlik olarak durmaktadır. Kürtler Türkleşmedi, Aleviler Sünnileşmedi. Baskı, şiddet ve katliamlar “devletin ulusunu” bir arada tutmaya yeterli olmamaktadır. “Bölünme” korkusu genel siyaseti belirlemekte, toplumu bir arada tutabilmenin aracı haline gelmektedir. Bir arada yaşamanın çözümü, tekçiliği ilke edinen “ulus devlet” değil, çoğulculuğu savunan “demokratik ulus”tur.
[1]
Demokratik Ulus ve Siyaseti – Sayfa 69
[2]
V. Coşkun, Ulus-Devletin Dönüşümü ve Meşruluk Sorunu, Ankara: Liberte, 2009. 94 Bilal Sambur
[3]
Yener Orkunoğlu, Marksizm, Milliyetçilik ve Demokratik Ulus
[4]
Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Anadolu Aleviliği ve çok kültürlülük, Pir Sultan Abdal Dergisi/Sayı:59
[5]
Prof. Dr. Onur Bilge Kula, Anadolu Aleviliği ve çok kültürlülük, Pir Sultan Abdal Dergisi/Sayı:59
https://demokratikmodernite.org/turk-ulusculugunun-aleviler-uzerindeki-etkileri/
Gaziantep’te Bulunan Danae ve Diktys Mozaiği
Danae ve Diktys Mozaiği, 2004 yılında Zeugma Antik Kenti’ndeki Danae Evi’nin iç avlusunda bulundu. Günümüzde in situ olarak korunan eser, MS 3. yüzyıla tarihleniyor
https://arkeofili.com/gaziantepte-bulunan-danae-ve-diktys-mozaigi/
İngiltere’de 200 Milyon Yıllık Uçan Sürüngen Fosili Keşfedildi
Somerset’teki Mendip Tepeleri’nin antik timsah sakinleri arasında süzülen kanatlı sürüngenlerin de bulunduğu ortaya çıkarıldı
https://arkeofili.com/ingilterede-200-milyon-yillik-ucan-surungen-fosili-kesfedildi/
Kahramanmaraş’ta Bulunan Yaşam MozaiğiYazar:
2009 yılında Germanicia Antik Kenti’ndeki bir Roma villasında bulunan Yaşam Mozaiği, MS 4. ila 5. yüzyıllara tarihleniyor.
https://arkeofili.com/kahramanmarasta-bulunan-yasam-mozaigi/
Gaziantep’te Bulunan Theonoe MozaiğiYazar:
Theonoe Mozaiği, 2002 yılında Zeugma’daki bir Roma evinin triclinium’unda bulundu. MS 2.-3. yüzyıllara tarihlenen eser, Zeugma Mozaik Müzesi’nde sergileniyor
https://arkeofili.com/gaziantepte-bulunan-theonoe-mozaigi/
Bilim insanları yaşama elverişli olduğu düşünülen 85 gezegen buldu
Warwick Üniversitesi'nden bilim insanları, NASA uydu verilerini inceleyerek güneş sistemimizin dışında insan yaşamını desteklediği düşünülen 85 gezegen daha buldu. Bu gezegenler de Dünya gibi "yaşanabilir bölge" olarak bilinen, yaşamı sürdürebilecek sıcaklığa sahip olmak için enerji kaynağı yıldızlarından doğru uzaklıktalar.
Milliyetçilik, Kürt karşıtlığı ve sol
Fikret Soydan
Filistin direnişi, İsrail’in soykırımı saldırıları, bir yandan Ortadoğu’daki durumu bir bütün olarak, yeniden gündemin ön sıralarına çıkardı. Diğer yandan da, egemene karşı, bir halkın direnişini yeniden gündeme taşıdı.
Konu İsrail olunca, İsrail’i soykırım ile suçlamak, hemen bir medya kampanyası ile düşman ilan edilmek anlamına da geliyor. Ama bu arada İsrail basını, İsrail muhalefeti, tüm bunlara tezat olacak şekilde, tüm İsrail savunularını yerle bir edecek şekilde, durumu ortaya koyuyor.
Hamas’ın saldırısının daha ilk günü ya da ertesi günü, İsrail’in ünlü gazetesi Haaretz, tereddüt etmeden, Hamas’ın saldırılarının gerçek suçlusu Netanyahu hükümetidir anlamına gelen başlıklar attı.
Doğrusu, İsrail basınında Haaretz, sol basından sayılmaz. Komünistlerin ortaya koyduğu tutum gibi tutumları da almaz. Ama işte bu İsrail gazetesi, durumu ortaya koyarken, cesur davranabildi.
Dünya tekelci medya ağları, Hamas’ın kadınları çıplak hâle getirip teşhir ettiği, çocukları öldürdüğü, hatta 40 çocuğun boğazını kestiği görüntüleri yayınlıyordu. Ve İsrail gazetesi, tüm bunların yalan olduğunu ortaya koydu. Netanyahu’nun savaş naralarını beslemek için bu yalanların ortaya konduğunu ifade etti.
O zaman da biz sormuştuk: İçişleri Bakanlığına Kürt gerillalarca gerçekleştirilen saldırı, üstelik hiçbir sivil kaybı da yokken, mesela değil burjuva basın, “muhalif basın” tarafından bile, “bu saldırının gerçek suçlusu Kürtlere kimyasal silahlarla saldıranlardır” diyemediler. Oysa, bir burjuva demokrat bile, kimyasal silahlarla, kendi haklarını talep eden bir halka, bir grup ya da topluluğa saldırıyı lanetleyebilir. Bizim “muhalif basın” kendine şunu sormalıdır: Aslında bu İsrail basını Marksist değil, buna rağmen neden bu gerçeği açıklıyor? Bu soruya bulacakları yanıt, kendilerinin ne kadar “muhalif” olmaktan uzak olduklarını da ortaya koyacaktır.
AK Parti diktatörlüğü, tek adam diktatörlüğü, İslamo-faşizm, tek adam yönetimi, patrimonyal sultanlık vb. adlarla andıkları bugünkü devlet örgütlenmesinin her “kötü” uygulamasına karşı, gidip Atatürk’e sığınıyorlar. Oysa, bizzat kendilerinin fikirleri olmalı ve gerektiğinde bu fikirlerini, bir “dokunulmaz” isme başvurmadan savunabiliyor olmaları beklenirdi. Olması gereken budur.
Eminim, bu eleştiriyi, çok yersiz bulacaklardır. Bu nedenle, belirtmeliyim ki yalnız değiller. Mesela, Barolar Birliği, farklı baroların kurulmasını öngören yasalar hazırlanırken, Ankara’ya yürüme kararı aldılar. Ankara’ya vardıklarında, o da ne, “Anıtkabir”e yöneldiler. Saray Rejimi’ni, Atatürk’e şikâyet ettiler.
Bu, bizim “muhalif”lerimize özgüdür: Bir şey yapacaklarsa, mutlaka, Atatürk’ten destek istiyorlar. Ve emin olun, işler ters gidince de, hemen “bu halktan bir şey olmaz” diyorlar. Oysa, Mustafa Kemal’in daha samimi takipçileri olsalardı, mesela “bu halktan bir şey olmaz” diyerek kendi korkularını örtmeye çalışmazlardı.
Sanırım kabulü zor olmasa gerek: Bu ülkede burjuva demokrat anlamda bir ciddi muhalefet yoktur.
Demiş ya ozan; bilirim, yaranın ucu derinde.
Biz, İsrail katliamlarını onaylamayan İsrail basınının tavrını, neden bizim muhalif basınımızın göstermediğini merak ediyoruz.
Eğer devlet, mesela Roboski’ye saldırırsa, bu saldırıya karşı çıkan herkese, hep birlikte, “sen önce terörü kına” deniyor. İyi ama, devlet terörünü kınamayan bir kişi, bu soruyu saldırganca soruyor diye, biz, “TC devleti, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini mi sakız gibi çiğnemeliyiz? Bu mudur, o ünlü “insan hakları” savunusu, o ünlü “hümanizm”iniz?
Buyurun, İçişleri Bakanlığına bir saldırı var ve sivil ölümü de yok. Buyurun, sivil ölümleri olmadan ortaya konulan bu eylemi, hadi övmeyin, ama anlamaya, arkasında yatanı ortaya çıkartmaya çalışın.
TC devleti, 2015 yılından beri, eski savaş politikalarına dönerek, Kürt halkına karşı saldırı ve savaş politikalarını devreye soktu. Buna karşı çıkana, bizzat Saray Rejimi, sizin sözlerinizle, mesela tek adam diktatörlüğü, Erdoğan diktatörlüğü, İslamo-faşizm, “terörist” diyor. Diyor ki, siz barışı savunursanız, siz Kürtlerin haklarını savunursanız, demek ki teröristsiniz, demek ki ülkenin bölünmesini savunuyorsunuz. Bunu söyleyen, sizin “kötü” sözlerle anmak için kıvrandığınız Saray Rejimi’dir ve siz, onların ağzı ile, terörist ve bölücü demeyi sürdürmeyi daha güvenli buluyorsunuz.
Oysa Saray Rejimi, 2015’ten bu yana, savaşı kuralsız bir savaşa çevirmiştir ve tüm dünyada, en çok da sizin hayranlık duyduğunuz Avrupa’da, kimyasal silah kullanımına ilişkin o kadar çok belge ortaya konulmuştur ki, rahatlıkla siz de cesaretinizi toplayıp, buna karşı ses çıkartabilirsiniz. Ama nerede!
Kürtlerin haklarını savunmak için, Kürt olmanız gerekmez. Sadece insan olmanız, burjuva demokrat olmanız bile yeterlidir. İsrail’in saldırılarına nasıl karşı çıkabiliyorsanız, öyle yapmanız, en azından bir adım demektir.
Mesela sorabilirsiniz: 2019’da, 70 kişiye indiği devlet tarafından söylenen “terörist” sayısı, nasıl oluyor da, binlerce “terörist” daha öldüğü hâlde, hâlâ var olmaya devam ediyor? Bunu sorabilirsiniz. Sorabilirsiniz; bu savaş politikalarından yüksek kârlar edinenler var mı, kimlerdir bunlar? Sorabilirsiniz; neden “barış talebi” dile getirildiğinde, Saray Rejimi hemen kükrüyor?
Bunları söylerken, hayır sizin, PKK’yi eleştirmekten vazgeçmenizi istemiyoruz. İstediğiniz eleştirileri yapabilirsiniz. İyi ama, nasıl ki asgarî ücreti devletten bekliyorsunuz ve bu konuda onu eleştiriyorsunuz, nasıl ki bir gazeteci içeri alındığında haklı olarak eleştiriyorsunuz, işte bu da öyle, siz devleti bir “iyi” merkez olarak kabul ediyorsanız, buyurun ondan barış için adım atmasını talep edin.
2023 yılının son günlerinde, TC devleti, Saray Rejimi, 12 askerin öldüğünü açıkladı. Bu sayının doğru olup olmadığı elbette bir sorudur. Her alanda yalan söyleyen TC devleti, burada da yalan söylüyordur. Normalde, bir burjuva demokrat, lütfen dikkat edilsin solcu bile demiyoruz, bir burjuva demokrat, şu soruyu sorar: Neden sürekli askerler ölüyor? Biraz daha insan olan birisi, bu askerler ne için, kimin için ölüyor diye sorar. Oysa tekmili birden tüm partiler, tüm “muhalifler” -içlerine son dönemde UluSol da eklendi-, hep birlikte “terörü lanetleme” gösterisi yapıyorlar. Üstelik bu askerler, sınırların dışında ölüyor.
TC devleti, Saray Rejimi, Suriye sınırında ve Irak Kürdistanı’nda, PKK’ye karşı operasyonlar yaptığını, bunlara çeşitli adlar vererek ilan ediyor. Bu bir aylık bir iş de değildir. Irak toprağı olarak TC tarafından resmî olarak tanınan topraklarda, Saray Rejimi, NATO desteği ile, sayıları 50’den fazla olan karakol-üs organize etmektedir. Ve bu yıl, bu bölgelerden kış aylarında da çekilmeyeceklerini ilan etmişlerdir.
Mesela gelen cenazelerin ardından, hiçbir “muhalif”in, kalkıp da bu gerçekleri ortaya koymaması ilginç değil mi?
Tüm bu noktalarda, kendileri için “kötü”, “fena” ilan edilmiş olan AK Parti yönetimini, Erdoğan diktatörlüğünü vb. eleştirmezler. Mesela RTÜK kararları nedeni ile “Türkiye laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini tekrarlıyorlar. Mesela bir imam aracılığı ile dinî bir saldırı ortaya koyduklarında, “Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” tekerlemesini tekrarlıyorlar. Ve bu tarz muhalefeti devreye soktuklarında, hemen Atatürk’e sığınıyorlar. Oysa, ne “laik”liği savunmak için, ne “demokrasi”yi savunmak için, ne “insan haklarını” savunmak için buna ihtiyaç yoktur.
İşte devletin de kullandığı budur. Devletin, yani Saray Rejimi’nin.
Saray Rejimi, bizzat devletin olağanüstü örgütlenmesidir. Devletler, bir gün “İslamo-faşizm”, bir gün “patrimonyal sultanlık”, bir gün “tek adam diktatörlüğü” olmazlar. Hayır, devlet, olağan yöntemlerle yönetemediği zaman, olağanüstü devlet örgütlenmesini devreye sokarlar. Bu nedenle Saray Rejimi, TC devletinin olağanüstü örgütlenmesidir.
İşte bu devlet, Kürt devrimine karşı, bir milliyetçi duvar örgütleyip, bölücülük propagandası ile devletin beka meselesini gündeme getiriyor. Bu yolla, tüm burjuva “muhalefeti”, kendi yanlarında tutum almaya, bu yolla da, halkları milliyetçilikle zehirlemeye devam etmek istiyorlar.
Egemenler, kendi aralarında ne denli çatışma olursa olsun, mesele Kürt meselesi olunca, hemen bir “birlik” havası yaratmaya çalışıyorlar. “Milletin birliği” dedikleri yerde, bir yoksul ailenin genci yaşamını yitirirken, bir zengin ailenin çocuğu da “pudra” şekeri çekmektedir. Bir aile varını yoğunu kaybederken, bir başkası da parasına para katıyor. Bir annenin gözyaşları sel olurken, bir başka yerde “anne”, yüz binlerce liralık çantalar almaya çalışıyor. Bir aile cenazede gözyaşı dökerken, bir başkası camide tekbir diye bağırarak “vatanın birliği”ni sloganlara döküyor.
Ve bizim Kemalist solcularımız, devlete karşı “Türkiye demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” diyerek imanlarını tazeliyorlar.
Sartre, Cezayir savaşı sırasında, kendi devletine karşı tutum alırken, bir halkı sömürgeleştiren, ezen bir başka halkın özgür olamayacağı ilkesini dile getirmekten geri durmuyordu.
Aradan yıllar geçti. Zamanın bu konuda olumlu tutumu yaygınlaştırması gerekirken, konu Türkiye olunca, tersi ortaya çıkıyor.
Konu Kürt halkının direnişi olunca, nasıl ki egemenler hemen “boğa görmüş” gibi birleşiyorsa, aynı şekilde burjuva “muhalifler”, hemen onlara katılıyorlar. Devletin hiçbir saldırısını kınamak konusunda bir hamle yapmak için kollarını kıpırdatmayanlar, karşıdan gelen her saldırı karşısında, “terörü” lanetleme ayinine katılıyorlar. Oysa İsrail basını, tekrar söyleyelim değil Marksist, solcu bile değildir, bu konuda farklı bir duyarlılık gösterebiliyor.
Bir solcunun, kendine has bir tutumu vardır ve Kürt hareketini eleştirmekten geri durmayabilir. Ama bu konudaki hassasiyetinin, devlete karşı tutum almakta da ortaya çıkması gerekmez mi?
Bu politika, kimseyi demokrat, kimseyi anti-emperyalist, kimseyi insan hakları savunucusu, kimseyi solcu yapmaz. Yapmaz çünkü, Kürtlere karşı sürdürülen bu savaş, TC devletinin, Saray Rejimi’nin, içeride ve dışarıda savaş politikasının bir parçasıdır. Suriye’deki işgalci tutumun nedeni budur. Libya’da askerî operasyonlara ABD adına katılmak, bu tutumun gereğidir. Bu tutum, Kafkaslarda alınan tutumun kendisidir. Bu tutum, soykırım ve katliam politikalarının kendisidir. Ankara Garı’nda patlayan bombalar, bu tutumun sonucudur. Suruç katliamı, bu sürecin bir parçasıdır. Tıpkı dün, Roboski, dün Sivas, dün Maraş, dün Çorum, dün 1 Mayıs katliamlarında olduğu gibi. TC devleti budur.
15-16 Haziran ve Gezi Direnişi, tam da bu devletin karşısındadır. İşçi sınıfının, emekçilerin, kadınların ve gençlerin direnişi, TC devletine karşı bir direniştir. Ve bu aslında iki sınıfın, hem ülkemizde hem de dünyadaki çatışmasının bir parçasıdır. Bu iki karşıt uçtan birinde yer almak mümkündür. Yani, her iki tarafta birden yer almak mümkün değildir. Egemene karşı Filistin direnişinden yana olmak ne demek ise, dünyanın her yerinde, bizim ülkemizde de egemene karşı tutum almak budur.
Savaşa karşı tutum almak, egemene karşı tutum almaktır. Savaşa karşı tutum almak adına, vatan millet edebiyatı çerçevesinde milliyetçiliğe destek vermek, adı ne olursa olsun, sonuçta egemeni desteklemektir. Kemalizme sarılarak bugünkü rejimle, bugünkü devletle mücadeleye tutuşmak mümkün değildir. Emperyalist savaşa ve işgale karşı, savaşın ateşleri içinde gelişen ve hem işgalciye hem de Saray’a karşı anti-işgalci karakterde başlayan direnişten öğrenecek çok şey vardır. En başta da, burjuvazinin gelişmiş sınıf bilincinin, bu anti-işgalci hareketi nasıl kontrol altına aldığını öğrenmek gerekir. Orada da sınıf savaşımını görmezden gelmek, solun büyük hatasıdır.
Saray Rejimi, son seçimlerden bu yana, kendini daha da sağlamlaştırmak istemektedir. Güçlendirilmiş Saray Rejimi hedefi için ortaya konmuş olan saldırı, hem dinci hem de milliyetçi tarzda, yani Türk-İslam sentezinin yeni yoğrulmuş hâli ile bir ideolojik yenilenme içerisindedir. Bu yeni milliyetçilik için, egemen, yeni bir alan açmak istemektedir. Bu milliyetçilik ile UluSol yaratılmak istenmektedir. Bu yolla, Saray Rejimi, tüm işçi ve emekçi muhalefetini kontrol altına almaya çalışmaktadır.
Laiklik konusundaki pratikler, solun hiçbir zaman laik olmamış devleti savunması için bir yol hâline getirilmek istenmektedir. Hiçbir zaman demokratik olmamış bir devleti savunmak için zemin hazırlanmaktadır. Para babalarını daha da zenginleştiren uygulamalarla, hiçbir zaman var olmayan “sosyal devleti” savunma hattı yapmak istemektedir. Böylece, AK Parti öncesini savunmak, büyük bir hedef hâline getirilmektedir. Ve elbette, barikatı buraya kurmak, aslında devletin oyun alanına girmekten başka sonuç vermez. Kürt karşıtlığı ise, solun oldum olası içine düştüğü bir tuzaktır. Ya da buraya düşmekte o kadar gönüllüdür ki sol, adeta kendini kaybetmektedir.
Devletin saldırıları, Saray Rejimi’nin saldırıları tam da bu amaca dönüktür. İşçi ve emekçilerin, barikatı en geriye kurmak diye bir seçeneği yoktur. Seçim öncesinde, “evde kal”, “sokaklar karışmasın”, “provokasyona gelmeyin” teraneleri, tam da bu amaca hizmet etmiştir.
Saray Rejimi’nin, devlet değil de, gelip geçici bir iktidar, bir Erdoğan diktatörlüğü olduğunu düşünmek, devletin bu olmadığını sanmak, büyük ölçüde hamlıktır. Bu nedenle, seçimlerle ya da sadece ve sadece seçimlerle, iktidarın düşeceğini sanmak, bu hamlığın ürünüdür, yanılsamadır.
Dün, burjuva muhalefet, Saray Rejimi’nin bir parçası olarak, Saray Rejimi ile birlikte bir müsamere ortaya koymuştur. Böylece toplumsal muhalefeti, burjuva partilerin, en çok da CHP’nin kuyruğuna takarak devlete bağlamıştır.
Bugün, sol, yeni bir tarz milliyetçilik ile, aynı yolda yürümektedir.
Bugün, hemen herkes diyor ki “iktidarı taklit ederek muhalefet yapılmaz.” Onların bir muhalefet olma hedefleri bile yoktu. Ama bunu bir yana bırakalım. Öyle ise, bunu daha da ileriye götürelim, devletin milliyetçiliğinin içinde bir “olumlu”, “Kemalist” milliyetçilik arayarak, bir sol tutum alınamaz. Olsa olsa bu yolla, işçi sınıfının iktidar mücadelesine, toplumsal kurtuluş mücadelesine ihanet edilebilir, engel olunabilir.
İki sınıfın, burjuvazi ve işçi sınıfının tarihsel çarpışmasıdır bu. Bunu egemen hangi örtü ile örtmek isterse istesin, gerçek budur. Burada, işçi sınıfının devrim ve sosyalizm cephesinde, net bir tutumla yer almadan, işçi sınıfından yana, egemene karşı olunamaz.
Transfer Milliyetçilikten Etnik Irkçılığa Modernite
Erkan Kurukavak
Kabil’in ikinci defa düştüğü, Taliban’ın iktidarını ilan ettiği günlerde, Afgan politikacısı ve İslam feministi Shukria Barakzai bir TV söyleşisinde, “Mücahitler(Taliban) bir ulusun hayallerini yıktı” ifadelerini kullandı.
ABD tarafından silahlandırılan Mücahitlerin anti-komünizm perspektifiyle Sovyetler Birliği’ne saldırısıyla başlayan Afganistan’daki savaş ve kargaşanın, El Kaide ve Taliban aşamalarını da geçip, 40 yıl sonra Kabil’in düşmesiyle sonuçlanması tabi ki çok önemli bir süreç ve sonuç. Bu metnin konusu ama her şeyden önce Afganistan’ın 40 yıllık politik tarihi değil, Shukria Barakzai’nin dikkat çektiği “bir ulusun hayallerinin” ne olabileceği ve varsa böyle bir ulusal imge, bunun nasıl bir tarihsel sürecin ürünü olabileceğinin tartışmasıdır.
Hiçbir milli topluluk yoktur ki, milli değerler denilen meziyet ve marifetlerini, etik ve ahlakını, moral ve eposunu, tarih ve tarihsel misyonunu diğer milletlerin üstünde tutmasın. Hatta bu hususta öyle ileri gidilir ki, bu kadar meziyet ve marifetin, sürekli horlanan, hiçlenmiş ve kaderine terk edilmiş toplumun gerçek bireylerinin karşısında bir millet ile nasıl bütünleştirildiğine şaşırıp kalmamak elde değildir.
Topu topu 150-200 yıl kadar bir kariyer basamağı olan ulusçuluk bunu nasıl bir atraksiyona borçlu, onu bu kadar çekici yapan büyü nedir?
Milliyetçilerin, belli belirsiz, bazen otantik ama daha çok fantastik, hiç zaman gerçeği yansıtmayan hayal gücü ve milliyetçiliğin değişken (variabel), geçişken (transactive) karakteri ona sonsuz olanaklar, sınırsız kaynaklar sunuyor. Hayal gücünüz ne kadar zenginse, ulus tanımınız da o kadar fantastik olabiliyor.
Hayal ettiğimiz şeyleri değişik aşamalardan geçirerek kurgularız. Eğer milli topluluk bir hayal ürünü ise onun bir kurgulama süreci de olması gerekir. Yani yoktan yaratılmış, bir çocukluk, gençlik ve olgunluk aşamaları olması gerekir. Ama her şeyden önce de insan soyunun Afrika’da türeyip Avrupa-Asya, oralardan da Amerika, Avusturalya ve birazdan konumuz olacak Japonya’ya kadar yayılması gibi milliyetçiliğin de ilk türediği ve oradan tüm dünyaya yayıldığı bir serüveni olması gerekiyor.
Benedict Anderson bu tarihi 18. yüzyılın ortaları olarak veriyor ve bu zamanlamada, dini düşüncelerin alacakaranlığıyla ulusçuluğun şafağı arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor. Ona göre, rasyonel sekülerizmin; aydınlanmanın dini düşünceyi ötelemesiyle birlikte dinin kendisine göre bir çare olarak bulduğu cefa modern toplumla birlikte kaybolmuyor, bunu tazmin edecek yeni bir inanç sistemi gerekiyordu. Evet, herkes bu dünyada misafir, gideceğimiz yer cennet veya cehennem arasında bir yer olabilirdi ama herkesi sürekli bir varoluşa, ebedi bir geleceğe bağlayan yeni bir fikir olmalıydı: Bu görevi millet düşüncesinden başka ne yerine getirebilirdi?[1]
Biz geçici olabilirdik ama derin bir geçmişten gelen kutsal milletimiz (milli devletimiz) sınırsız bir gelecekte ilelebet yaşayacaktı. “Tesadüfü mucizeye çevirmek milliyetçiliğin bir mucizesidir. Debray’la söyleyecek olursak: ‘Tesadüfen Fransa’da doğdum ama Fransa sonsuzdur.”[2] “Lalay lalay la lay la lay, lalay lalay la lay ilelebet Cumhuriyet!..”[3]
Milliyetçilik modern toplumun bireylerinin acılarının, kaygı ve tasalarının unutturulduğu, hayatın tüm tatsız yanlarının ulusal bir coşkuya çevrildiği, milletin yeni dinidir. Evet, hayat zor, yaşamak bir eziyetti ama milletin geleceği “herkes” için kendisini feda edecek kadar anlamlı ve kutsaldı. Eski dinlerde kendisini tanrıya adayan can sıkıcı müminler, bundan böyle milletin coşkulu kitlelerine dönüşecekti.
Lakin tüm ışıltılı dünyasına; milli bayramlarda gösterdiği bütün haşmetine rağmen milliyetçilik, hiçbir zaman dinin gösterdiği evrenselliği, “toplumsal birlik” duygusunu gösterememiştir. Kuran’ın Arapça okunması gerektiği savı gibi Hıristiyanlığın Latince yayılması onlara muazzam bir evrensellik olanağı sağlamıştır. Hüküm sürdükleri her yerde, Latince konuşan seçkin din kurumu ve sultası (seçkinleri), ikonografi (dini resimler ve heykeller) ve ideografi; harf ve kelimelerden değil Arapça ve Çin harfleri gibi ortak şekil ve kavramlardan oluşan (Arapça yazıda Elhamdülillah, maşallah, inşallah vb.) ortak kavramlar ve değerler aracılığıyla, Marokko’dan Sulu-Archipel’e (İslam), Paraguay’dan Japonya’ya (Hıristiyanlık), Sri Lanka’dan Kore Yarımadası’na kadar (Budizm), bugünkü tüm milli sınırları aşarak yayılabilmiştir.
“Sonuç olarak yazılı Latin, Pali, Arap ve Çin dilleri teorik olarak sınırsızdılar. (Bir dil ne kadar “ölüyse”- konuşmadan uzaksa- o kadar iyidir: İşaretlerin saf dünyası prensipte herkese açıktı.)”[4]
İktidar olduğu yüzyıllar içerisinde bir baskı ve zulüm rejimine dönüşen din devletinin kaçınılmaz sonu, Marx’ın deyimiyle, “Ortaçağın serfleri arasından ilk kentlerin kasaba eşrafı (Pfahlbürger) olarak doğan burjuva sınıfının”[5] söken şafağıyla birlikte gelip çatmıştı. Üstünlük sırası evrensel olana karşı yerel olana gelmiş, Katolik kilisesinin despotik, boğucu evrenselliğinin ölüm çanları çalmaya başlamıştı.
Evet, kısa bir sürede tüm dünyayı sarsan ve etkisi altına alan Reformasyon (Martin Luther), Rönesans, Aydınlanma ve bunun bir finali olarak Fransız Devrimi ardı ardına gerçekleşmişti ama bu gelişmelerin merkezinde millet ve milliyetçilik henüz bir iktidar ve baskı aracı değil, gelişen burjuvazinin eski dini söyleme karşı coşkulu yeni politik retoriğiydi. Aydınlanmacıların asıl amacı, insanların üzerindeki korkuyu almak yerine özgürlükler getirmekken, Fransız Devrimi’nin sloganı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” anlamına gelen “Liberté, Égalité, Fraternité”ydi.
Milliyetçilik, burjuvazinin kendi siyasi iktidarını kurduğu Fransız Devrimi’nin de bir hedefi değildi önce. Fransız Devrimi’nin merkezinde henüz ulusçuluk değil, kralın, dolayısıyla kilisenin iktidarına son verilmesi ve eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ilkelerinin hayata geçirilmesi vardı. Ulus ve ulusçuluk Fransız Devrimi’nin sebebi değil, sonucu olmuştur daha çok. Fransa için kullanılan Grand Nation (Büyük Ulus) kavramı Fransız Devrimi’ne kadar olan süreci değil, 1790-1800 yıllarına ait dönemi anlatıyor mesela. Fransız Devrimi’nin tarihi ise 1789-1790’dur. 1907 tarihli Brockhaus ansiklopedisi “Grand Nation” kavramını Napolyon’un İtalya seferine (1797) kadar geri getirebiliyor ancak. Fransız ve Amerikan devrimlerinde millet kavramının batıl (dini) bir inanç olmadan öteye politik bir anlamı vardı:
“Politik anlam, Amerikan ve Fransız devrimlerinde olduğu gibi ‘millet’i ‘halk’la ve devletle eşitleyen (…) ABD’nin erken dönemindeki politik söyleminde, ‘millet’ teriminin federe eyaletlerin halkları karşısında merkeziyetçi ve üniter çağrışımlar uyandırmasından kaçınmak amacıyla, ‘halk’, ‘birlik’, ‘konfederasyon’, ‘ortak ülkemiz’, ‘kamu refahı’ ya da ‘topluluk’ gibi deyişler tercih edilmekteydi. Çünkü Fransızların değişiyle ‘millet’in tek ve bölünmez olması gereken devrimler çağında, millet kavramının bir özelliği buydu ya da çok geçmeden öyle olacaktı. Düşünüldüğü biçiminde ‘millet’ kollektif egemenlikleri kendilerinin politik ifadesi olan bir devlette somutlaşan, bir yurttaşlar topluluğuydu.”[6]
Görüldüğü gibi, aydınlanma çağının bir aşaması olarak görülebilecek millet fikrinin asıl amacı, ayrı diller konuşun değişik toplumları da Katolik kilisesini despotik iktidarına karşı birleştirmek, onları devrim saflarına çekmekti. Ulus, devrim sürecine katılan herkesi kapsıyordu ve kimin hangi dili konuştuğu önce önemli değildi. Ulusal birlik için Fransa’da bir dil ortaklığı aramak Fransızcanın çok az konuşulduğu Fransa’da zaten gerçekçi değildi. Bu durum aynı sorundan muzdarip İtalya’da da farklı değildi. İtalya’da milli birliğin sağlandığı sırada İtalyanca konuşanların oranı tahminen sadece yüzde 2,5’ti.[7]
“ (…) bir insanı Fransız yapan şeyin kurumsal olarak Fransızcanın anadil olması değil (devrim bizzat, Fransa’da fiilen Fransızca konuşanların sayısının ne kadar az olduğunu kanıtlamaya büyük çaba harcarken, böyle bir şey nasıl düşünülebilirdi?) özgür Fransa halkının diğer özgürlük, yasa ve ortak karakterisliklerinin yanında bu dili de öğrenmeye istekli oluşuydu. Bir anlamıyla Fransızca bilmek, İngilizce bilmenin Amerikan vatandaşlığındaki önemi gibi, tam Fransız yurttaşlığına (ve dolayısıyla milliyetine) üye olmanın koşullarından birisiydi.”[8]
19.Yüzyıl dil milliyetçilerinin dile dayalı bir millet yaratma çabalarının tersine Paris’te Fransızca, Londra’da İngilizce konuşulmasının daha çok Orta Çağ efendilerinin konuştuğu Latinceye karşı politik bir fonksiyonu vardı ve yine bir kurgu olan Hıristiyanlığın batışına hizmet ediyordu.[9]Martin Luther’in Almancaya çevrilmiş 95 tezini 1517 yılında Wittenberg Kilisesi’nin kapısına büyük bir öfke ve heyecanla çivilediğinde de bu böyleydi. Latincenin, dolayısıyla Katolik kilisenin despotik iktidarına karşı gelişmiş bu hareketler bir anda yerel dillerin devrimci bir muhalefetine, oradan da bir reformasyon hareketine, son duruşmada Katoliklerle Protestanların birbirilerini boğazladığı, milyonlarca insanın hayatına mal olan, 30 yıl süren köylü savaşlarına dönüşmüştü.
Martin Luther’in Almanca dilinde yazıp kilisenin kapısına çivilediği 95 teziyle birlikte Almanca dilinde basılan kitapların 20 yıl içerisinde (1520-1540) 1/3 katında patlama yapması bu gelişmenin çarpıcı bir örneğidir.[10]
Burada bahse konu edilen milliyetçilik ve onun önemli bir unsuru olarak gösterilen milli dil; 19. ve 20. yüzyılın gerici milliyetçilerinin derebeyi kurgularıyla şekillenen şoven, baskıcı, iktidar aracı dil milliyetçiliği değil, dil unsurunun aslında pek öneminin olmadığı, olsa da bunun etkili bir muhalefet aracından başka bir şey olmadığı, her şeyden önemlisi devrim çağının halkçı, devrimci milliyetçiliğiydi.
Fransız Devrimi’nden sonra devrimin kendi çocuklarını yemesiyle[11]; Bonapartizmin yayılmacı ve istilacı seferleriyle birlikte devrimin bir karşı devrime dönüşmesiyle, 19. yüzyıldan itibaren durum tamamen değişmiştir. Önce Avrupa kıtasında sonra tüm dünyada, gerici, baskıcı ve vülger milli devletler çağı başlamış, 19. ve 20. yüzyıllar çılgın bir millet oluşturma ve onun “esaslarını” keşfetmeye dönüşmüştür:
“Hollanda bir milletken, Hanover ve Büyük Parma Dükalığı niçin değildir?”[12] “Belçika’nın ve Portekiz’in bağımsız milletler olması, 1843’teki Garnier Pages’in Dictionnaire politique’inde neden gülünç karşılanıyordu?”[13] “Milliyet ilkesinin havarisi olan Mazzini’nin İrlanda’ya bağımsızlık öngörmemesinin kıstasları nelerdi?” Bu ve bunlar gibi ahretlik sorular 19. yüzyıl milliyetçilerinin en temel sorunuydu: Millet hangi esaslara göre tanımlanacak ve bunu gerçekten hangileri hak ediyor veya üzerine konuşmaya değmiyordu?
Kuşkusuz bu unsurların en yaygın biçimde bilinenleri, coğrafi bütünlük, ortak etnisite, din ve dil birliği, ortak tarih, ortak kader ve gelecek imgesi, kültür vb. akla gelebilecek onlarca millet kurgusu sayılabilir. Ama biz bunu, konuyu gereğinden fazla dağıtmamak için bunların en ilginci olan ortak dil kısmıyla sınırlandıralım.
Daha önce belirttiğimiz gibi ortak bir dil beklentisi burjuvazinin devrimler çağında, devrimin akıbeti açısından önemli bir aksiyomdu ve Fransızcanın çok az konuşulduğu Fransa’da bu dili konuşma hevesi devrimin ve yeni siyasi hareketin heyecanıyla oldukça yaygındı.
Burjuva devriminin karşı devrime uğrayıp, kendi zıddına dönüşmesiyle (anti özgürlük, anti eşitlik, anti kardeşlik) Fransız Devrimi’nden tam 138 yıl sonra Türkiye’de bu dil sorunu, 13 Ocak 1928’de hukuk öğrencilerinin başlattığı, 1930’lar boyunca devam eden ve azınlıkların kendi dillerini konuşmalarını engellemeyi amaçlayan hükümet destekli baskıcı ve ırkçı kampanyayla “Vatandaş Türkçe konuş”a dönüşecekti.
19.Yüzyılın son çeyreğinde ve 20. yüzyılın ilk yarısında kurgulanmış Türk milliyetçiliği, Avrupa ve Amerika’da kurgulanmış milliyetçiliğin en gerici ve vülger olanını seçmişti kendisine. İmparatorluğun dağılışıyla eş zamanlı kurgulanmış Türk milliyetçiliği, Fransa’da olduğunun tersine bir burjuva devriminden yoksun olarak, Osmanlı’nın elit kesimlerinin imparatorluğun kaderini belirleyen bir tartışmasından ibaretti. Ortada devrim mevrim yoktu, imparatorluğun nasıl kurtulacağı sorusu vardı. Hedef çürümüş hilafeti yıkmak değil, onu yeniden kullanır hale getirmekti. Bunu Türk milliyetçiliğinin kurucularından sayılan Ziya Gökalp şöyle itiraf ediyor:
“Bu sırada Tıbbiye’de şekillenen gizil bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Panislamizm ideallerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avrupa’daki ve Mısır’daki Genç Türklere de yayılarak, kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri de Pan-Ottomanizm idealini kabul etmişlerdi. O zaman Mısır’da çıkan Türk gazetesinde Ali Kemal Osmanlı Birliği fikrini öne sürerken Akçura- oğlu Yusuf Bey’le Ferit Bey Türk Birliği politikasını öneriyorlardı.”[14]
Bu satırlardan anlaşılacağı gibi Pan-Türkistlerin amacı da, can çekişen çökkün Osmanlı’ya son öldürücü darbeyi vurmak değil, onu millet suretinde yeniden yaratmaktı. Ziya Gökalp’ın kitabının daha girişinde yine itiraf ettiği gibi Türkçülüğün ortaya çıktığı ilk hareket Avrupa’dır. İkincisi de…
“Avrupa’da ortaya çıkan ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da, Danimarka’da, Fransa’da, İngiltere’de, birçok bilim adamları eski Türklere, Hunlara ve Moğollara ait tarihi ve Arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar.”[15]
Ziya Gökalp, Türkçülüğe ve Türk milliyetçiliğine katkısı bulunan Ahmed Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Rusya’dan İstanbul’a gelen Hüseyinzade Ali Bey, Necip Asım Bey gibi paşa ve beyleri de ardı ardına saysa da Türk milliyetçiliğinin ve Türkçülüğün esaslarının Avrupa menşeili olduğu apaçık ortadır. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar adı sanı olmayan Türk milleti Osmanlı’nın elit paşa ve beyleri tarafından yaratılmıştır adeta. Bu bakımdan daha Benedict Anderson’a dayanarak değindiğimiz milliyet kurgusu Türk milleti için de geçerlidir ve bunu yine en iyi itiraf eden, onun kurucularından olan Ziya Gökalp’tir. Fransa örneğinin tersine bırakın sosyalist devrimi, ortada bir burjuva devrimi bile olmaksızın, imparatorluğun çöküşüyle birlikte bir millet inşa edilmiştir.
Ziya Gökalp, bu millet inşası sürecine katılan herkese methiyeler düzmektedir: “Yakup Kadri, Yahya Kemal, Falik Rıfkı, Refik Halit, Reşat Nuri Beyler gibi yazarlar ve Orhan Seyfi, Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Hikmet Nazım, Vala Nurettin beyler gibi şairler yeni Türkçe’yi güzelleştirdiler. Müfide Ferit Hanım da gerek değerli kitaplarıyla, gerek Paris’teki yüksek konferansları ile Türkçülüğün yükselmesine büyük emekler harcadı.”[16]
Milletin ve milliyetçiliğin geçmişten geleceğe uzanan, mutlak, olmazsa olmaz bir şey olmadığını bize bir millet tasarımcısı Ziya Gökalp’ten başka kim daha iyi anlatabilirdi? Uçsuz bucaksız, kutsal milletin 19. yüzyılın son çeyreğine kadar bırakın kutsallığını, bilinmediğini bile anlatmıyor mu bize Ziya Gökalp?
Tüm bu safça itiraflar kendisini milliyetçilerin büyük çabaları sonucu nihayet “güzelleştirilen Türkçe”de de gösteriyor. Bir milletin “kaçınılmaz” olarak bir milli dili olması gerektiği fikri de bunun tartışma aşamalarında tam bir kâbusa dönüşüyor. Bu konuda yine Ziya Gökalp:
“Fakat ikdam gazetesi etrafında toplanan bu Türkçülerden özellikle Fuat Raif Bey’in Türkçe’yi sadeleştirmek konusunda yanlış bir teoriyi izlemesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine neden oldu. Bu yanlış tasfiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi. “Arı Türkçecilik” dilimizden Arap, acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri, veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimeleri yerleştirmek demekti. Bu teorinin uygulamasını göstermek için yayınlanan bazı makaleler ve mektuplar, zefk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeye başladı. Halk diline yerleşmiş olan Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe’den çıkarmak bu dilin en canlı kelimelerden, dini, ahlaki, felsefi kavramlardan yoksun kılacaktı. Türkçe köklerden yeni yapılan kelimeler gramer esaslarını altüst edeceğinden başka, halk için yabancı kelimelerden daha yabancı, daha bilinmezdi”[17]
Ziya Gökalp Türkçenin arılaştırıldığında (saflaştırıldığında) bunu Türklerin katiyen anlamayacağını öne sürüyor ki haklı. Demek ki gerçek Türkçeyi bilmeyen veya konuşamayan Türklerle karşı karşıyayız ki, bu milli ortak değerle açısından ciddi bir problem. Türkçe bilmeyen, konuştuğu dili Türkçe sanan ama buna rağmen “Vatandaş Türkçe Konuş!” diye başka dilde konuşanlara gerçekte saf Türkçe olmayan dillerini konuşmaları için baskı yapan, gerçekte tam olarak Türk de olmayan Türkleri şimdilik bir kenara bırakalım, dil konusunda daha ilginç bir evrim göstermiş Japonya’ya gidelim, konuyu oradan anlamaya çalışalım.
“Arm ve Reich” kitabının yazarı ünlü tarihçi Jared Diamond, kitabının son bölümünü hem dil hem de “millet” bakımından Japonya’nın geçirdiği evrime ayırmış, gerçek konusu ve hedefi bu olmadığı halde milletlerin sorunlu, çelişkili varlıklarına temas etmiş, millet kurgusunun tüm çelişkilerini gözler önüne sermiştir.
Diamond’a göre, Japon adasında arkeolojik kazılarda bulunan taştan yapılmış ilk araçlardan anlaşıldığı gibi adaya gelen ilk insanlar, bundan 30.000 yıl önce, son buzullar çağında, doğal bir buz kütlesini köprü olarak kullanıp Rusya’dan Japonya’nın Hokkaido adasına, oradan da Japonya’ya geçiyorlar.
Buzların bundan 13.000 yıl önce erimesi ve geriye çekilmesiyle adada “mahsur” kalan ve bundan sonraki 10.000 yıl içerisinde istilalar ve sürgünler sonucu bugün varlıklarını 30.000 yıl önce buzul köprü olarak kullandıkları Hokkaido adasında izole bir biçimde sürdürebilen Aynu halkı Japonya’nın en eski sahipleri olarak kabul edilseler de hala Japon olarak görülmüyorlar. “Japonlar 1869 yılında Hokkaido adasını işgal ettiklerinde Japon öğretmenler Aynu dilini ve kültürünü yok etmek için büyük çaba sarf etmişlerdi.”[18]
Japonların yok etmeye çalıştıkları Aynu dili gerçekte Japonya’nın en eski dili, belki de en orjinal haliyle kendi dilleriydi. Hâlbuki Diamond’un, Japonları hür, bağımsız, egemen ve tek olarak öven “millet” teorilerine karşı öne sürdüğü kendi alternatif teorisine göre, Japonların bugün konuştukları dil Japonca bile değildi. Bu teoride daha da çarpıcı olan, Japonların Japonca sandığı dil aslında bugün Kore’de de konuşulmayan, yok olmuş bir Kore hanedanın diliydi. “Benim tahminime göre, M.Ö 400 yıllarında Japonya’ya geçen ve burada modern Japoncayı geliştiren Kore dili, modern Korecenin yükseldiği Silla Hanedanı’nın diliyle aynı değildi.”[19]
Kore’nin birliğinin sağlandığı M.S. 676 yılından önce Kore’de her hanedanın kendi dilini konuştuğu biliniyordu. Silla Hanedanı’nın, dolayısıyla Silla dilinin diğerleri karşısında kazandığı “zafer”, Japonları ve Korelileri, Japon dilinin menşei körelmiş bir Kore hanedanın dili olduğu halde, birbirlerine yabancı kılıyor, onları birbirlerine düşman iki ayrı millet yapıyordu.
Hâlbuki Kore’nin birliğinden önce, oralarda henüz birçok dil konuşulurken, Japonya’nın güney adası Kuyushu üzerinden Japonya’yla Kore’nin güney bölgeleri arasında yoğun bir ticaret ve kültürel etkileşim binlerce yıldır çoktan kurulmuştu bile. Çin üzerinden neolitik devrimini hızla tamamlamış, tarımsal sulama teknikleriyle prinç üretimi üzerinden muazzam ekonomik ve kültürel üstünlükler sağlamış olan “Koreliler”, M.Ö. 400 yıllarına kadar 10.000 yıl boyunca ciddi bir değişiklik yaşamayan, evrimin avcı (balıkçı) ve toplayıcı durağında yerinde sayan, Paleolitik dönemde (taş devri) kalmış Japon adasını ekonomik ve kültürel olarak mutlak bir şekilde belirliyordu. Aynı tornadan çıktıkları halde Koreliler ve Japonlar kendilerinin çok ayrı olduklarını düşünüyorlar ve kendilerine milli ayrıcalıklar yaratıyorlardı. Diamond’a göre, Japon ve Kore halkları birbirinin ikizidir.[20] Ama onların anası-babası sayılan Aynu halkı Japonlara göre bugün hala hiçbir şey değildir.
Aslında Türkçe konuşmayan Türklerin başka dillerde konuşanlara “Vatandaş Türkçe Konuş!” baskısı yaparak onları gerçekte Türkçe olmayan bir dilde konuşmaya zorlamaları gibi Japonlar da Aynuları Japonca olmayan (ki Japoncanın körelmiş bir Kore dili olduğunu söyledik) bir dili konuşmaya zorlayarak, belki de gerçekte en orijinal Japonca olan Aynu dilini yasaklıyorlardı. Demek ki millet tanımının önemli unsurlarından bir olan (coğrafya) “eskilik” esasına göre en gerçek Japonlar, artık Kore’de bile konuşulmayan bir Kore dilini konuşan Japonlar değil, Japoncayı Korelileşmiş Japonlardan kurtarabilmiş Aynulardır. Japon olduklarını sanan Japonların dili bile Japonca değildir. Japonca olmayan Japon dili Aynu halkı üzerinde iktidar kurmanın bir aracıdır. Demek ki dil bir milli değer değil, standartlaştırılmış bir “milli” dilin dışında kalmış farklı dillerde konuşanların üzerinde hakimiyet, zor ve şiddet kurmanın bir aracıdır.
Milliyetçiliğin bütün absürtlüğü de zaten burada yatıyor: Siyaseti, bir dil, bir etnik grup, bir din, bir kültür gibi oldukça geçişken ve değişken faktörleri, homojen ve değişmez kılıp, onları politikanın ifadesi olan devletle çakıştırıyor.
Milliyetçilerin millet kurguları absürdlüğe varan derin çelişkilerle doludur. Ziya Gökalp’ın Türkçe diliyle Osmanlıcayı karşılaştırmasında da bu açıkça görülmektedir. Bir yandan yukarda belirttiğimiz gibi halk diline yerleşmiş olan Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçeden çıkarmak bu dilin en canlı kelimelerden, dini, ahlaki, felsefi kavramlardan yoksun kılıyor, zevk sahibi olan okuyucuları tiksindirmeye başlıyordu, ama öbür yandan her şeye rağmen asıl doğal ve gerçek dilimiz Türkçeydi. “İkincisi [Türkçe], yalnız halk arasında konuşulmak zorunda kalmış gibiydi. Buna da, küçümseyerek, Türkçe adı veriliyordu ve aşağı tabakaya özel bir argo sayılıyordu.”[21]
Bir millet kurmak için tarihsel olarak Türklerin Osmanlı’ya karşı gösterdikleri tüm bağlılıklarına rağmen Gökalp, Türklerle Osmanlı’yı her bakımdan mutlak bir şekilde ayırmayı göze alıyor: “Yurdumuzda iki dil gibi, iki ayrı ölçü de (lirik olarak) yan yana yaşıyordu. (…) Yurdumuzda bunlardan başka, yan yana yaşayan iki müzik vardır. Bunlardan biri halk arasında kendi kendine doğmuş olan Türk müzüği, diğeri Farabi tarafından Bizans’tan çevirme ve aktarma yoluyla alınan Osmanlı müziğidir. (…) Osmanlı sınıfı kendini hakim millet biçiminde görür, yönettiği Türklere mahkum millet gözüyle bakardı. Osmanlı sürekli Türk’e (eşek Türk) derdi. Türk köylerine resmi bir kişi geldiği zaman, Osmanlı geliyor diye herkes kaçardı.”[22]
Bunları yazan Türkçülüğün esaslarını belirlemeye çalışan Ziya Gökalp… Anadolu’da bazen yan yana, bazen iç içe yaşayan sadece iki ayrı dil, iki ayrı ölçü, iki ayrı müzik miydi? Tabi ki hayır. Barbar gelenek göreneklerde devletin bile olmadığını, imparatorluğun nereden çıkarılacağını soran Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Bizans’ın mirasına konup ona “halef” olduğunu belirterek, Gökalp’ın horladığı Osmanlı’nın Bizans’la ilişkisini şöyle anlatıyor:
“(Osmanlı’nın) Önünde, bin yılları özetlemiş, yüzyıllar görmüş Bizans uygarlığı, Bizans kültürü, Bizans teşkilat prensipleri yığılıydı. Osmanlı, bütün o kendinden önce sınanmış ekonomik, sosyal ve politik prensipleri ortada buldu. Gerek maddecil, gerek manevi hazineleri, hem de gizli, alttan alta işlettiği barış yollarıyla, örselemeden, aşırı sarsıp yıkmadan hazırca ele geçirmişti. Bunlardan yararlanmayacak mıydı?“[23] Yararlanacaktı ve hatta “Yukarı barbarlık kentinden”[24] çıkagelmiş Osmanoğulları onu tepe tepe kullanmaya dünden hazırdı.
Eleştirel Kuram’ın (Frankfurt Okulu) düşünürlerinden “Kültürel Zenginlik” denen şeyin bir savaş ganimeti olduğunu belirten Walter Benjamin ise, tarihsel maddeci bir açıdan bu kültür devşirmesini şöyle izah ediyor:
“Hükmedenlerin hepsi de, kendilerinden önce galip gelmiş olanların mirasçısıdır. O halde galiple duygudaşlık, daima hükmedenlerin işine yarar. Tarihsel maddeci için bunun anlamı yeterince açıktır. Bu ana kadar hep galip gelenler, bugün hükmedenlerin altta kalanları çiğneyerek ilerlediği zafer alayında yerlerini alırlar. Her zamanki gibi ganimetler de alayla birlikte taşınır. Kültürel zenginlik denir bunlara.”[25]
Sıra bir millet inşasına gelince sanattan siyasete, edebiyattan felsefeye, tarihten bilime yüzyıllarca karşılıklı etkileşim içerisinde olunmuş, toplumların kültür hayatına önemli etkilerde bulunmuş Acem, Arap ve Bizans medeniyetleri -hadi biz buna Bizans’a gençlik aşısı yaparak onu tekrar dirilten Osmanlı’yı da ekleyelim- yok sayılarak, onun yerine toplumun hiçbir gerçekliğine uymayan bir millet tasavvur edildi. Aslında yapılmakta olan, bir kültür yağması yoluyla (cultural appropriation) kendisinden önce yaratılmış tüm kültürel değerleri kendi zimmetine geçiren ve bunun doğal bir sonucu olarak onu yaratanları mutlak bir şekilde inkar eden bir millet dininin yaratılmasıydı.
Toplumun kendi gerçeğine uzak bu millet tasavvurunun temel amacı, Ziya Gökalp’ın da göstermeye çalıştığı Bizans-Osmanlı bedeninde çürüyen imparatorluğun yerine geçecek batı icadı “modern” devleti, devlet=millet=halk denklemiyle gerçekleştirmek, hayal gücünün erdemiyle kurgulanmış milleti o çerçeveye girmeyenlerden soyutlamak ve onlar üzerinde egemen kılmaktı. Millet bir iktidar ve tahakküm aracıydı ve tanımlandığı andan itibaren, o tanım içinde olmayanlara karşı bir şiddete dönüşecekti.
1940’lara kadar milliyetçi şiddetin tüm boyutlarının caniyane bir şekilde ortaya çıkmasını Hobsbawm şöyle açıklıyor: “Kalın çizgilerle her birinde etnik köken ve dil itibariyle ayrı bir homejen halkın yaşadığı, kendi içinde uyumlu teritoryal devletlere bölünmüşm bir kıta yaratma çalışmasının mantıksal sonucu, azınlıkların kitle halinde kovulması ya da imha edilmesiydi. (…) Türklerin 1915’te Ermenileri kitle halinde yok etmeye koyulmaları, ve 1922 Yunan-Türk Savaşı’ndan sonra 1.3- 1.5 milyon Rumun Homeros devrinden beri yaşadıkları Küçük Asya’dan kovulmalarıyla görülmeye başlamıştı.”[26]
Sonrası malum. Alman ırkının her şeyin üstünde olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış, milyonlarca insanın hayatına mal olmuş sapık Alman milliyetçiliği… Alman milliyetçiliği vurgusunu özellikle yapıyorum ki, liberal kapitalizme ait olmayan bir tür sapık ırkçılık gibi gösterilmeye çalışılan Hitlerizmin modern toplumun dışında değil, içinde bir olgu olduğu dikkatlerden kaçmasın. Modern topluma ait değilmiş gibi gösterilmeye çalışılan milliyetçiliğin ırkçılık boyutu milliyetçilerin bir çarpıtmasıdır. Milliyetçilik olmadan ırkçılık olmaz, birisi diğerinin varlığının ön koşuludur.
19. ve 20. yüzyılda baş göstermiş tüm katliamlar ve sürgünlerin arkasında politik birimin bu devlet=millet=halk denklemi yer almaktadır. Millet ve milliyetçilik konularında birçok kitap ve makale yazmış Demir Küçükaydın da milliyetçiliği “modern toplumun dini” olarak tanımlıyor ve onu ayrıca dinin özel alana atıldığı, özel olanla politik olanın ayrılmasının dini olduğuna dikkat çekiyor. Küçükaydın’a göre, kapitalizm öncesi toplumda politik ve özel ayrımı diye bir şey yoktu: “İnsanın en mahrem yaşamından, örneğin ne zaman ve nasıl sevişeceğinden, neyi yiyip yemeyeceğine, ne zaman ve nasıl yiyeceğine, diğer insanlarla tüm ilişkilerine, nasıl selamlaşacağına, devlet ilişkilerine, ölümünden sonra ne olacağına, mezarda nasıl yatacağına, adına, giyimine kadar her şeyi, tüm toplumsal yaşamı, özel-politik gibi bir ayrım yapmadan dinler örgütlüyorlardı. (…) Modern toplumun dini (üstyapısı), bizzat bu özel-politik ayrımının ta kendisidir, kendi yaptığı tanıma göre de kendisinin din olmadığının kabulüdür.”[27]
Küçükaydın’a göre, kendisini bir din olarak adlandırmamış modern toplumun dini ulus ve ulusçuluk (Küçükaydın millet ve milliyetçilik yerine ulus ve ulusçuluk kavramlarını kullanıyor), Aydınlanma’nın devrimci döneminin bir ifadesi olan “Vatanım yeryüzü, milletim insanlık” formülünün tersine, özel-politik ayrımına dayanan dinin, politik olanı ulusla tanımlayan gerici biçimidir.
Gerici milliyetçiliğin farklı derecelerde gericiliklerine dikkat çeken Küçükaydın, milleti bir toprak parçasıyla tanımlayan ama dil, din, etnik, soy farklarını politika dışında tutan “demokratik” millet ile milleti bir dil, din, etnik, tarih veya soy ile tanımlayan gerici biçimlerine dikkat çekerek, modern toplumun ilk doğuşunda dine yaptığını, onu politik alanın dışına, özel alana kapamasının, bugün, dini, soyu, sopu, ırkı ne olursa olsun, bütün insanlar eşittir diyerek, uluslara yapılmasını, yani onların politik alanın dışına, bir inanç gibi özele atılmasını öneriyor.[28]
Bir hayal ürünü olan, toplumun gerçek kimliğini gizleyen, onu o yapan kendinden öncekileri mutlak bir şekilde inkar eden, bunun yerine kendisine ayarsız bir mevki sunan millet, Türkiye örneğinde olduğu gibi, “Ne mutlu Türküm diyene”, “Türküm çalışkanım doğruyum”, “Demir gibi kollu, tunçtan ayaklı, Türk hiç yılar mı?”, “Hamdolsun Müslümanım, kitabım Kuran!” vb. milli ve dini retoriğiyle, kendisinden saymadığı Ermeni’yi, Rum’u, Arap’ı, Kürt’ü, Yahudi’yi (ki Adem ve Havva’dan Hz. Muhammed’e aynı yaradılış hikayesine inanırlar) şeytanlaştırıyor, nefret söylemiyle onların üzerinde ırkçı tahakküm kuruyordu.
Birazcık daha dikkatli baksa, müziğinden edebiyatına, bahçesinden mutfağına, tarihinden felsefesine, sanatından inancına, Ermeni’de, Rum’da, Arap’ta, Kürt’te, Yahudi’de kendisini görecek ama milliyetçilerin verdiği coşkuyla kendi gerçeğine yabancılaşmış hayal ürünü bir olgudur artık: “Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan bir topluluktur.”[29]
Başında değindiğimiz Afgan politikacısı ve İslam feministi Shukria Barakzai’nin “Afgan ulusu” hayaline de millet kurgusunun bu çelişkili ve kendi içinde çok sorunlu niteliğinden baktığımızda, Afgan toplumun yüzde 42’sini oluşturan Peştunlar, yüzde 27’sini oluşturan Tacikler, yüzde 9’unu Özbekler, yüzde 9’unu Hazaralar, yüzde 4’ünü Aymaklar, yüzde 3’ünü Türkmenler, yüzde 2’sini oluşturan Beluçlarla ortak bir ulus hayalinin nasıl bir kâbusa dönüşebileceğini tahmin etmek zor olmamalı.
Taliban’ın şeriat devletinin Afgan birliğini sağlayacağı savı da Türkiye’nin dışında kimse tarafından benimsenmedi, kötü not aldı. Taliban hükümetinin AKP yönetimindeki Türkiye’ye yakınlığı, iktidar olduğu ülkesindeki tarikat ve etnik gruplara yakınlığından daha olasıdır. Afganistan’ın bundan sonra da şeriat devleti kurmak isteyen eski dinin taraftarlarıyla modern millet kurmak isteyen yeni dinin taraftarlarının veya eski dinin değişik tarikatlarının (IŞİD-Taliban), veya yeni dinin etnik gruplarının (Özbekler-Peştunlar veya diğerleri) kanlı savaşlarına daha on yıllarca sahne olacağını bilmek için mucit olmak gerekmiyor.
Kıssadan hisse, mademki milliyetçilik modern toplumun dinidir ve bir tahakküm aracıdır, eşit ve özgür bir dünyada insanlığın yaşayabilmesi için gerçek laikliğin dini özel alanda tanımlaması ve politik alanın dışına atması gibi, gerçek demokrasinin de “milleti” politik olandan dışlaması, onu özel alana atması gerekir. Burada kaybedecek olan tek sınıf, milleti ve milliyetçiliği yaratan ve onu sınıf egemenliği için tepe tepe kullanan burjuvazidir. Politikanın ifadesi olan devlet, sadece ve sadece insanların eşitliği, özgürlüğü, demokratik hakları ve onların birbirlerine ve doğaya karşı sorumluluklarıyla ilgilenmelidir. Din gibi, millet ve milliyetçilik de oraya ait değildir. Millet ve milliyetçiliğin olduğu yerde özgürlük, eşitlik ve demokrasiden söz edilemez. Bunlar birbirlerini dışlayan zıt (antonym) kavramlardır, bir arada bulunamazlar.
[1]
Bkz. Benedict Anderson, Die Erfindung der Nation, s. 20.
[2]
İbid. S.20.
[3]
Türkçe dilde bir çocuk şarkısı
[4]
Bkz. Benedickt Anderson, Die Erfindung der Nation, s.21
[5]
Bkz. Komünist manifesto, Karl Marx-Friedrich Engels, çeviri Nail Satlıgan, s. 39.
[6]
E. J. Hobsbawn, Milletler ve Milliyetçilik, s.35.
[7]
İbid. s. 38 ve 56.
[8]
E. J. Hobsbawn, Milletler ve Milliyetçilik, s.38.
[9]
Bkz. Benedict Anderson, Die Erfindung der Nation, s. 49.
[10]
İbid. s.46
[11]
1789 Fransız Devrimi’nin önemli simalarından biri olan Danton‘un, devrimin ardından yaşadığı fikir ayrılıkları nedeniyle daha önce omuz omuza mücadele içinde yer aldığı arkadaşları tarafından yargılanmasına ve idam edilmesine atfen Karl Georg Büchner tarafından 1835 yılında „Danto’nun ölümü“ adlı eserde “İhtilal Satürn gibidir, kendi evlatlarını yer” diye ifade edilmiştir bu cümle.
[12]
E.J.Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, s. 40.
[13]
Bkz. İbid. s. 47.
[14]
Ziya Gökalp, Türkçülüğün esasları, s. 9.
[15]
İbid. s. 5.
[16]
İbid, s. 10-11.
[17]
İbid. s. 8.
[18]
Jared Diamond, Arm und Reich, “Japonlar Kimdir”, s. 529-560.
[19]
Jared Dıamond, Arm und Reich, s. 559.
[20]
Bkz. Diamond, Arm und Reich, s. 560.
[21]
Ziya Gökalp, Türkçülüğün esasları, s. 20.
[22]
İbid, s. 23-24.
[23]
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı Tarihinin Maddesi, 1. Cild, s. 26.
[24]
Kıvılcımlı insanlık tarihinin bu durağını yazılı tarihin başı, medeniyetin başlangıcı olarak gösteriyor. Osmanlı, yukarı barbarlık Kentinden çıkagelsin, Bizans ve ondan önceki Medeniyetler bu aşamaya binlerce yıldır çoktan geçmişler, çoğu çürüyüp yok olmuşlar, Bizans da can çekişiyordu. Yani Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un kapılarına dayandığında Bizans can çekişmekteydi.
[25]
Walter Benjamin, Illuminationen, Augewählte Schriften, Suhrkamp, s. 254 veya, Son Bakışta Aşk, s. 42.
[26]
E. J. Hobsbawm, Milletler ve Milliyetçilik, s. 160.
[27]
Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi, s. 148-149.
[28]
Bkz. Demir Küçükaydın, Marksizmin Marksist Eleştirisi, s. 320.
[29]
Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 15.
https://demokratikmodernite.org/transfer-milliyetcilikten-etnik-irkciliga-modernite/
Afganistan'da onlarca arkeolojik alan buldozerle yıkılarak yağmaya açıldı
https://www.bbc.com/turkce/articles/c0d7njwrxe8o