Gizemli Antik Roma Objesinden Bir Tane Daha
Kuzeybatı Avrupa’da şu ana kadar 100’den fazla on iki yüzlü obje bulundu, ancak arkeologlar hâlâ bunların ne için kullanıldığını bilmiyor
https://arkeofili.com/gizemli-antik-roma-objesinden-bir-tane-daha-bulundu/
Osmanlı’nın Son Yüzyılı
Cafer Tar
Giriş
Bireyler ve toplumlar sürekli bir değişim süreci içerisindedirler, devletler de bu değişim sürecinin dışında kalamazlar. Bu bağlamda hiçbir devlet “ilelebet payidar kalmamıştır!” Kimi devletler ortaya çıkan yeni problemleri çağın gereklerini önceden tespit ederek çözüm yolları bulurlar, kimileri ise aksine geçmişte ısrar ederek dağılma parçalanma sürecine girerler.
İbn-i Haldun “Mukaddime”sinde devletlerin de insanlar gibi doğal bir ömrünün olduğunu ve medeniyetlerin doğrusal bir çizgiden ziyade döngüsel bir yol izlediklerini belirtir. İbn-i Haldun’a göre, herhangi bir medeniyet doğar, büyür ve ölür. Dolayısıyla hiçbir devlet payidar kalamaz; onlar da tıpkı insanlar gibi ölümlüdür.
Osmanlı İmparatorluğu’nda bozulma aslında çok daha önce başlamıştı; ancak 19. Yüzyılda dağılma ve parçalanma hız kazandı ve neredeyse kaçınılmaz hale geldi. Devleti yöneten çevreler son üç Yüzyılda bu değişimin zorunlu olduğunu görmüştü, fakat buna rağmen bir türlü istenilen noktaya gelinemiyordu.
17.Yüzyıla gelindiğinde devlet problemlerin teşhisi ve giderilmesine kayıtsız kalamayacağını görür ve bu noktada çabalar yoğunlaştırılır. İlk dönem daha çok Batı’dan geri kalma endişesiyle yapılan reformlar, 19. Yüzyılda yerini dünyadaki değişimleri anlamaya dönük faaliyetlere bırakır. Devletin bütün çabalarına rağmen imparatorluk içinde yenileşmeyi teşvik edecek bağımsız aydın kesiminin yeterince olmayışı, reform hareketlerinin toplum içinde karşılık bulma sürecini yavaşlatır; hatta söz konusu reform çabaları bırakın toplumda, resmi kurumlarda bile yeterince etkili olmaz. Bunun en önemli sebebi, zaman içerisinde bütün dinamizmini yitirmiş ve çalışanlarına menfaat edinme kapısına dönüşmüş Osmanlı kurumlarında değişimin mukavemetle karşılanmasıdır.
19. Yüzyılda reform yanlısı kişilerin çoğu ya Tercüme Odası’nda ya da büyükelçiliklerde çalışmış kişilerdi. Bu insanlar Batı toplumlarını çok iyi tanıyor ve reformların kaçınılmaz olduğunu bizzat yaşayarak görüyorlardı. Fakat bütün bu reform çabalarının zaafı aşağıdan yukarıya bir talebe dönüşmemiş olmalarıydı; aksine bunlar yukarıdan aşağıya doğru gerçekleştirilen ve gündelik hayatın tamamının yeniden düzenlenmesini ön gören çabalardı.
Askerlikten vergi toplanmasına, eğitimden sağlığa, devlet bürokrasisinden gündelik hayatın düzenlenmesine kadar pek çok alan yeniden düzenlenmek isteniyordu. Bu değişim çabası kendiliğinden bütün toplum kesimlerini etkiliyordu; öncelerini İstanbul’dan başlayan bu değişim süreci zamanla bütün diğer illere yayılır.
Osmanlı’da devlet modernleşme çabalarına devam ederken toplumun üst sınıfları gelenekten koparak tamamen Batılılar gibi yaşamaya başlarlar. Evlerde, konaklarda tamamen Batı yaşam tarzını yansıtan eşyalar kullanılmaya başlanır. Batılı yaşam tarzını benimserken kendi halk gerçekliğinden kopan Osmanlı elitleri, zaman içerisinde “alafranga” olarak anılan halktan kopuk yeni bir yaşam biçimini geliştirirler. Geleneksel Osmanlı toplumunda büyük bir tepkiye neden olan bu yeni insan tipi, o yıllardan günümüze kadar gelen halk ile aydın arasındaki kopuşun da nedenlerinden birisidir. Aydınlar halka yukardan bakmış, onları küçümsemiş; halk da aydınları kendinden olmayan, hatta kendi yaşam biçimine düşman birileri olarak görmüştür.
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu 19. Yüzyılda cihan imparatorluğu kibrinin artık hiç karşılığı olmadığını anlamış, birçok alanda Batı’nın gerisinde kaldığını kabul ederek, batılılaşma hamlelerini başlatmak zorunda kalmıştı. Çok önceden başlamış ıslahatlar bu Yüzyılda daha sistemli ve kapsamlı ele alınarak devam ettirilmek istenmiştir.
Osmanlı’nın 19. Yüzyılda Batı’yla İlişkileri
Osmanlı Devleti özellikle kuruluş ve yükseliş yıllarında Batılı devletlerle bir süreklilikte, karşılıklı ilişkilere girmemiştir. Sadece padişahlar; cülus, savaş ilanı, barış yapılması ve ittifak teklifleri gibi konularda diğer devletlerin hükümdarlarına elçiler göndermişlerdir. Fakat bu elçiler görevlerini bitirdikten sonra geri dönerlerdi. Bu elçiler gittikleri ülkelerde kaldıkları süre boyunca edindikleri izlenimleri sefaretnameler şeklinde kaleme alarak İstanbul’a/Padişah’a gönderirlerdi. Osmanlı Devleti ülke dışında yaşanan gelişmeleri sadece bu geçici elçilerden değil sınır boylarındaki valilerden de alırdı.
Doğuda sınır eyalet valileri, kuzeyde Kırım hanları, batıda Eflak ve Boğdan voyvodaları, Dubrovnik Cumhuriyeti ve Erdel Krallığı Osmanlı Devleti’ne düzenli ülke dışında yaşanan gelişmelerle ilgili bilgi verirlerdi. Ayrıca Osmanlı Devleti’nde sürekli temsilci bulunduran devletlerin elçilerinden de dış gelişmeler üzerine bilgi alınırdı.
Osmanlı’nın Batılı devletlerde neden sürekli elçi bulundurmadığının iyi anlaşılması gerekir. Her şeyden önce Osmanlı bir İslam imparatorluğuydu ve Hıristiyan olmayan Avrupa devletleri İslam hukukunda Müslüman devletlerle eşit sayılamazlardı, ayrıca bu devletlerin toprakları Dar-ül Cihad olarak görülüyordu. Bu yaklaşım Batılı devletlerle kalıcı barış yapılmasını olanaksız kılıyordu. Diyar-ı küfr olarak adlandırılan bu devletlerle uzun süre barış içinde olmak bile uygun görülmezdi.
Bir İslam devleti olmanın yanı sıra Osmanlı Devleti uzun bir süre sahip olduğu askeri güç nedeniyle diğer ülkeleri küçümsemiş ve onlarla düzenli diplomatik ilişiler kurma gereği duymamıştı. İmparatorluğun gölgesi altında padişah ve sadrazamlar çoğu kez yabancı elçileri küçümser bir tavır içinde olmuşlardır. Ancak imparatorluğun gerilemesiyle birlikte dış ilişkiler İslam hukukuna rağmen değiştirilmek zorunda kalmıştır.
Dolayısıyla Osmanlı Devleti çok uzun bir süre dünyanın geri kalanıyla ilişki kurmayarak potansiyel bir tehdit olarak var olmuş; bu devletleri sürekli Osmanlı Devleti’ne karşı tedbir almak zorunda bırakmıştır. Diğer yandan da Batılı ülkelerde düzenli elçiler bulundurulmayarak, bu ülkelerde yaşanan gelişmelerden bihaber kalmış, kendi içinde zamanında ve yeterince güçlü bir biçimde reform yapma olanağını yitirmiştir.
Kendi kabuğunu kıramayan Osmanlı İmparatorluğu dünya Sanayi Devrimi sonrasında muazzam bir değişim sürecine girmişken başka ülkelere ilgisizliği nedeniyle bu gelişmeleri takip edememiş; fark ettiğinde ise iş işten geçmişti.
Devleti eski gücüne kavuşturmak için başlatılan Batıcı reformlar ilk olarak askeri alanda uygulanmaya başlanır ve zamanla diğer alanlarda da etkisini gösterir. Bu durum karşısında toplumda aydın olarak bilinen çevreler farklı tutumlar takınırlar. Sürekli baş aşağı giden devleti kurtarma meselesi aydınların temel konusu haline gelir ve bu konuda farklı yaklaşımlar ortaya çıkar.
Kimi aydınlar İslami esaslardan ayrılmanın devleti yıkılma noktasına getirdiğini, bundan kurtulmanın tek çaresinin İslami esaslara yeniden dönmek olduğunu söylerler. Ayrıca bazıları ise İslami esasları Batı medeniyetiyle bağdaştırmak ve yeniden yorumlamak gerektiğini belirtirler. Bazıları ise uç noktada İslam’ın geri kalmaya neden olduğunu bu nedenle de İslami esasların toplum hayatından tamamen çıkarılması gerektiğini ileri sürerler.
Hem geçmişin daha iyi anlaşılması hem de günümüzde hız kesmeden devam eden politik tartışmaları ve iktidar mücadelelerini daha iyi anlayabilmek için; Batıcılık, İslamcılık ve milliyetçilik kavramlarına o dönemin koşullarında bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Günümüzde bu kavramlara yüklenen manalar her ne kadar büyük bir değişim geçirmiş olsa da, o dönemin koşullarında insanların bu kavramlara nasıl baktığını bilmek hem geçmişi anlamamıza hem de günümüzde yaşananları daha isabetli yorumlamamıza yardım eder.
Batıcılık
Batıcılık, bir ülkenin Batı’nın sistemini benimseyerek kurtuluşa ve refaha ulaşacağını, yükseleceğini öne süren fikir akımı olarak tarif edilmektedir. Batılılaşma sürecine girmiş toplumlar geleneksel inanç, düşünce ve kurumlarından vazgeçerek, egemen uygarlık olan Batı uygarlığının öne çıkardığı düşünce ve kurumları benimseyip yerleştirme eğilimine girerler. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bunu “Muhasır Medeniyet” olarak tanımlar ve ulaşılması gereken bir hedef olarak belirler.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma Tanzimat Fermanı’yla hukuki bir şekil almıştır. Fakat aslında İmparatorluk çok öncesinde askeri, idari ve eğitim kurumlarını Batılılaştırma çabalarına başlamıştı.
Başta Reşit Paşa olmak üzere Tanzimat Fermanı’nın mimarı olan diğer Batıcı aydınlar, devletin gidişatının iyi olmadığını ve bu nedenle bir yenilik hareketinin şart olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu çevreler Batı’nın ilimde, teknolojide, siyasi ve idari organizasyon konularında çok ilerlediğini tespit etmişler ve ülkeyi onların seviyesine çıkarabilmek için onların kurumlarını aynen almaktan başka çare olmadığını düşünmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin 19. Yüzyılın başlarından itibaren yapmaya çalıştığı reformların askeri, idari, yasal ve kurumsal alanla sınırlı kaldığı; toplumsal ve iktisadi alanlara etkisinin çok yavaş seyrettiği düşünülmektedir. Bu gelişme yönetici sınıfla halk arasındaki mesafeyi her geçen gün daha da açmış, bu ilişki bir süre sonra neredeyse kopma noktasına gelmiştir. İnsanlar aynı ülkede paralel hayatlar sürdürmeye başlamışlardır.
Osmanlı’nın son döneminde yavaşlama eğilimine giren Batılılaşma hareketleri Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yeniden büyük bir hız kazanmıştır. Bu dönem; siyasi, hukuki ve eğitim alanlarında köklü reformlar yapılmıştır. Cumhuriyeti kuranlar bu reformlarla hem gelenekçiliği ortadan kaldırmak, hem de ortadan kaldırılan gelenekçiliğin yerine toplum hayatına uygun kuralları ve kurumları yerleştirmek istemişlerdir.
Batıcılığı belli bir sistem halinde savunan birkaç Batıcı aydından söz etmek mümkündür. Bunlar; Abdullah Cevdet, Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı ve Ali Kami’dir. Bu yazarlar İçtihat dergisini çıkarmışlardır.
İslamcılık
Bilinen anlamda İslamcılık 19. Yüzyılda ortaya çıkmış; 20. Yüzyılda şimdiki halini almıştır. Bu yaklaşım İslam’ı bir bütün olarak; inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset ve eğitim alanlarında yeniden hayata hakim kılmak, Müslümanları, Batı sömürüsünden, kötü yöneticilerin esaretinden kurtarmak, bütün Müslümanları bir çatı altında birleştirmek ve kalkındırmak iddiasıyla ortaya çıkmış bir harekettir.
Osmanlı Devleti 19. Yüzyıla kadar yapılmış olan kanunlarda ve kurumlarda İslami esasları referans almıştır. Fakat 19. Yüzyıldan sonra bu yaklaşım terk edilmeye başlanmış ve yeni kanunların yapımı ve yeni kurumların oluşturulması sürecinde Avrupalı kurumların işleyiş esasları ve Avrupalı ülkelerin kanunları da dikkate alınmaya başlanmıştır.
Avrupa’da milliyetçilik hareketlerinin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan azınlıklar da bağımsızlık arayışına girmişlerdir. Bunun üzerine devlet içinde bir grup azınlığı bir çatı altında birleştirebilmenin arayışına girişmiştir. Osmanlıcılık düşüncesi işte bu arayışların sonunda ortaya çıkmıştır. Osmanlıcılık siyaseti Osmanlı’daki bütün insanları; ırk, dil ve din ayrımı yapmadan birleştirmeyi amaçlayan bir düşünce olarak ortaya çıkmıştır.
Fakat bu düşünce Osmanlı devlet yöneticileri tarafından yeterince inanılarak hayata geçirilmemiştir. Ayrıca Müslüman nüfus Hristiyanlarla eşitlenme fikrine olumlu bakmamış; Hristiyan nüfus da bu durumda bağımsızlık fikrinden vazgeçmek istememiştir. Bunun üzerine Osmanlı yöneticileri en azından Müslümanları birleştirmenin mümkün olduğunu düşünmüşler ve İslamcılık fikrinin toplum içinde yaygınlaşması için çaba sarf etmişlerdir, böylece bir süre sonra İslamcılık bir ideoloji halini almıştır.
Devlet kendi birliğini ve sınırlarını güvenceye alabilmek için bütün Müslümanların kendilerini İslam milletinden saymaları için yoğun bir çaba harcamıştır. II. Abdülhamid özellikle bu politikanın kurucularından birisidir. Ona göre, İslam kardeşliği düşüncesi Müslümanların birleşmesini sağlayacaktı. Kendi ırkını üstün görme anlayışının İslam’a tamamen ters olması bu anlayışın bir dönem Osmanlı Devleti içinde taraftar toplamasına yardımcı olmuştur. II. Abdülhamid Hilafet Kurumu üzerinden Osmanlı Devleti sınırları dışında bulunan Müslüman toplulukların da desteğinin alınması için yoğun çaba harcamıştır.
İslam birliği fikri etkili olmuş ve Osmanlı Devleti dışındaki topluluklarda o günün koşullarında bir karşılık yaratmıştır. Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı sonrasında birçok ülkedeki Müslümanlar, Osmanlı Devleti ile dayanışma içerisinde olmuşlardır. Osmanlı Devleti’nin sınırları dışında yaşayan Müslüman halkların Osmanlı Devleti ile dayanışma göstermesi Batılı devletleri ürkütmüştür; bu endişe Hilafeti Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Kemalistler ile Batılılar arasında önemli pazarlık konusu haline getirmiştir.İslamcılık akımının belli başlı temsilcileri; Said Halim Paşa, Mehmet Akif (Ersoy), M. Şemsettin (Günaltay), Abdülhak Bağdadî ve Ahmed Naim’dir. Yayınları ise; Sırat-ı Müstakim (daha sonra ismi Sebilürreşad olmuştur), Beyanü’l Hak, Mahfel, Livai İslam, Mekatip ve Medaris, Ceride-i İlmiye, İslam, Sada-yı Hak, Volkan dergileridir.
Milliyetçilik
Avrupa’da milliyetçilik fikri ortaya çıkmadan önce Osmanlı aydınları arasında böyle bir düşüncenin izine bile rastlanmaz. Türk aydınları arasında milliyetçilik düşüncesinin sistemli bir şekilde savunulması 1910’lu yıllardan sonra başlamıştır. Bu tarihten sonra ilk olarak “Türk Yurdu” dergisi yayınlanmaya başlanmış, daha sonra ise “Türk Ocakları” kurulmuştur.
19.Yüzyılda giderek artan milliyetçilik hareketlerini önlemek için imparatorluklar baskı yoluna başvurmuşlar ve bu fikirle mücadele edebilmek için imparatorluk ideolojileri geliştirmeye çalışmışlardır. Bu yolla farklı etnik kökenden gelen unsurları bir arada tutmaya çalışmışlardır. Fakat buna rağmen bunu yaparken hakim olan etnik unsurun milliyetçiliğine dayanmadan edememişlerdir. Bunun dışında milliyetçilik ideolojisi bazen de dine dayanılarak savunulmuştur. Rusya Slav birliğini savunurken Ortodoks kilisesini, Avusturya İmparatorluğu Katolik Kilisesi’ni, Osmanlı İmparatorluğu ise Sünni İslam’ı yardıma çağırmıştır.
Batı’dan etkilenerek kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan Osmanlı aydınları Batı gibi seküler bir çizgi benimsememişlerdir. Onlar da Batı tipi milletçiliğin Osmanlı’da toplumsal tabanının zayıf olduğunu bildikleri için seküler bir yaklaşım benimsememiş; dini, siyasi, kültürel ve dil gibi değerlere dayanmışlardır. Türk milliyetçiliğinin kurucularından en önemlisi olarak bilinen Ziya Gökalp de bir dönem Osmanlıcılık fikrine sıcak bakmıştır; ancak daha sonra Gökalp, “Çok uluslu imparatorlukların artık tarihe karıştığı, bir devletin varlığını bir millete dayandırmadan sürdüremeyeceği” noktasına gelmiştir.
Ona göre bir devletin kurulmasında etkin rol oynayan millet dışında kalan diğer milletler, o devlete gereken saygıyı göstermeyebilirler; bundan kurtulmanın yegane çözümü “milli devlettir.” Ziya Gökalp Türk milliyetçiliğini ülkenin birliği ve dil esasına dayandırır. Gökalp devletin hızla Türkçüleşmesini tavsiye eder. Konuşma ve yazı dilinde İstanbul Türkçesinin esas alınmasını ister. Ekonomik gelişmeden endüstrileşmeyi, din Türkçülükten ise din kitaplarının ve hutbelerdeki vaazın Türkçe okunmasını, Mevlid ve Türkçe ilahilerin yaygınlaşmasını anlar.
Günümüz Türkçülüğünün fikir babası olarak kabul edilen Gökalp, “Turan” adı verilen ülkelerde yaşayan Türklerin siyasi bir birlik altında toplanmalarını istemiştir. Ziya Gökalp’e göre Türk’ün üç aşaması vardır. Bu aşamalar; 1. Bugünkü gerçek: Türkiyecilik, 2. Yakın bir gerçek: Oğuz Türkçülüğü, 3. Pek uzak bir hayale yöneliş: Turancılık. Ona göre Turan ülkesi Türkçe konuşulan yerlerin tamamıdır.
Türkçülük akımının belli başlı temsilcileri; Ziya Gökalp, Ahmet Ağaoğlu, Tekin Alp, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi, Kazım Duru ve İsmail Hakkı Baltıcıoğlu’dur. Yayınları ise; Genç Kalemler, Türk Yurdu ve Küçük Mecmua gibi dergilerdir.
19.Yüzyılda Osmanlı Ekonomisi
Osmanlı Devleti’nin son döneminde onu Batı’ya yakınlaştıran ve Batı’nın etkisine açık hale getiren gelişmelerin başında 19. Yüzyılda yaşanan hızlı ekonomik gelişmeler gelir. Bu Yüzyılda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler çok hızlı toplumsal dönüşümlere neden olmuştur. Üretim eskiye nazaran bir hayli artmış, bütün bu gelişmeler tüketim alışkanlıklarının değişmesine neden olmuştur. Bu dönem teknoloji ve sanayi üretiminde ortaya çıkan bu gelişmeler Batılı ülkelerin günümüze kadar devam eden hegemonyalarının önünü açmıştır.
19. Yüzyılda da Osmanlı ekonomisi geleneksel yapısını korumaktaydı; ekonomik yaşamda himayeci politikalar belirleyiciydi. İç ve dış ticaret devletin gözetimi altında sürdürülüyor, üretim ve tüketim ise esnaf locaları aracılığıyla denetleniyordu. Bütün çabalara rağmen dış ticarette kaçakçılık bir türlü önlenemiyor, her geçen gün artıyordu. Yasal yollarla yapılan dış ticaret ise bilgi ve denetim yetersizliği nedeniyle yeterince etkili olamıyordu.
Çeşitli Avrupa devletlerine tanınan ticaret kolaylıkları ise dış ticaret dengesini Osmanlı Devleti aleyhine bozmuştu. Bütün bu gelişmeler 19. Yüzyılın ortalarına doğru klasik Osmanlı ekonomik zihniyetini yavaş yavaş değiştirmeye başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu Yüzyılda geçirdiği değişimin yönünü önemli ölçüde 19. Yüzyılda sanayide ve ticarette ortaya çıkan gelişmeler belirlemiştir.
Bu Yüzyılda Avrupa devletleri ve ABD başta olmak üzere bütün dünya ekonomisi büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Kol gücü yerine buhar gücü kullanılmaya başlanmış ve teknolojik gelişmeler sonucunda üretimde büyük artışlar sağlanmıştır. Sadece bununla da kalınmamış tarım ve hayvancılıkta da teknolojiden yararlanılmaya başlanmıştır.
Avrupalı devletler Osmanlı pazarlarından daha fazla pay alabilmek için Osmanlı Devleti’nden sürekli ticaret kolaylıkları ve ayrıcalıklar talep etmişlerdir. Bütün bu dönem boyunca zaten ayakta durmakta zorlanan Osmanlı Devleti bu baskılara çok fazla direnememiş ve Osmanlı toprakları bu ülkelerin açık pazarına dönüşmüştür. Böylece Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde el emeğine dayalı olarak üretim yapan zanaat işletmeleri yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır. Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan fabrikasyon üretim elbette İstanbul, İzmir ve Selanik gibi büyük şehirlerde de etkili olmaya başlamıştı, fakat bu işletmeler Avrupa’dakilerle karşılaştırıldığında oldukça küçük kalıyordu. Bu işletmelerin Avrupa’daki rakipleriyle rekabet etmeleri bu halleriyle elbette mümkün değildi.
Bunun yanı sıra Osmanlı topraklarında yaşayan Gayrimüslimler ticarette ve sanayi üretiminde öne çıkıyorlardı. Gayrimüslim kesimler zamanla Batılı tüccarların Osmanlı topraklarındaki ticari muhatapları haline gelmişlerdi. Zamanla ticaret yoluyla Gayrimüslimlerin elinde biriken sermaye Müslüman tebaada alttan alta tepkisel bir birikime neden oluyordu. Bütün bu ekonomik gelişmeler dış politikayı önemli ölçüde etkilemiş; sanayileşmiş Batılı ülkelerin Osmanlı üzerindeki planlarını gözden geçirmelerine neden olmuştur. Hem Fransız Devrimi sonrası ortaya çıkan ulusçuluk akımları hem de ekonomik gelişmelerin hızla toplum hayatında etkili olması, Batılı devletlerin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü konusunda o zamana kadar ortaya koydukları tutumlarını değiştirmelerine neden olmuştur. Özellikle İngiltere 1791 yılından 1878’e kadar Rusya’nın Avrupa’nın en büyük devleti olmasını engellemek için bütün bu dönem boyunca Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikası izlemiştir. Fakat 1878 yılından sonra Osmanlı’nın iyice zayıflamasıyla birlikte İngiltere bu politikasını değiştirmiş ve kendi eliyle Osmanlı Devleti’ni yıkıp, onun toprakları üzerinde kendine daha yakın ve İngiltere’nin çıkarlarına bağlı kalacak küçük devletler kurma siyaseti sürdürmeye başlamıştır.
19. Yüzyılın sonuna doğru siyasi birliğini tamamlamış ve Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirmiş Almanya’nın ortaya çıkması Osmanlı yöneticilerine İngiltere’nin boşalttığı alanın Almanya tarafından doldurulması olanağı vermiştir. Dönemin Osmanlı yöneticilerinde Almanya’nın Osmanlı çıkarlarına daha fazla hizmet edebileceğine dair bir inanç oluşmuştu. Zaman içinde Almanya hariç diğer Batılı devletlerle yaşanmış olan gerilimler, bu devletlerin Balkanlarda bağımsızlığını kazanmış devletleri tanıması Osmanlı Devleti’ni Almanlara yakınlaştırmıştır. İlişkiler başlangıçta ordunun modernizasyonu odaklı gelişse de bir süre sonra bu yakınlaşma ekonomik ilişkilere de yansımış ve en sonunda siyasi bir içerik kazanmıştır.
O yıllarda sanayisi için hammadde ve yeni pazarlara gereksinim duyan Almanya da Osmanlı Devleti ile ilişkilere özel önem veriyordu. Alman İmparatoru II. Wilhelm, 1889 yılında Şam’a yaptığı gezi sırasında “Sultan ve dünyanın her tarafına yayılmış olan 300 milyon Müslüman bilsin ki, Almanya İmparatoru kendilerinin dostudur!” diyerek, iki ülkenin müttefik olarak bir araya gelmesini kolaylaştırmak istemiştir.
19.Yüzyılın sonunda Padişah olan II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti görünürde Panislamist ama arka planda gizli Pantürkist bir politika izlemiştir. Panislamist politikalar yoluyla Hilafet üzerinden bütün Müslümanlar Osmanlı halifesi etrafında birleştirilecek ve bir Osmanlı milleti oluşturulacak, en sonunda da bu milletin başına Türkler geçecekti. Bu yaklaşım özellikle Balkan Savaşları sırasında zirve yapmış ve devleti I. Dünya Savaşı’na sürükleyen İttihat Terakki Partisi’nin temel yaklaşımı haline gelmişti. Savaş sonrası Enver Paşa’nın Turancılığa yönelmesi bir anda olmuş bir şey değildir, onu bu noktaya getiren şey bu yaklaşımın kendisidir. Her ne kadar Osmanlıcılıkta Müslümanların birliği savunulmuşsa da Türklük her zaman ön planda tutulmuştur.
Osmanlı Devleti ve Almanya arasında geliştirilen en önemli projelerden birisi de Bağdat Demiryolu Projesi’dir. Almanya sömürge edinme yarışında başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa devletlerinden geri kaldığından, açığı kapatmak için büyük bir çaba içerisine girmiş ve bu rekabet Avrupa’nın diğer devletleri ve Almanya arasında ciddi bir düşmanlığa neden olmuştu. Bu durum sömürge ve hammadde rekabeti nedeniyle devletler arasında bir savaşın başlama olasılığını oldukça yüksek bir ihtimal haline getiriyordu.
Fakat olası bir savaş durumunda Almanya’nın özellikle İngiltere ile tek başına mücadele etmesi mümkün gözükmüyordu. Bu nedenle Almanya ilk elden İngiltere’nin sömürgelerle olan bağlantısını koparmalıydı. Bu amacına ulaşabilmek için ise Osmanlı topraklarına ihtiyacı vardı. Bağdat Demiryolu Projesi bu yönüyle sadece ekonomik bir proje değil, olası bir savaş durumunda stratejik bir yaklaşım olarak Almanlar tarafından çok önemseniyordu. Projeye İngiltere de büyük bir endişeyle yaklaşıyordu. Zira İngilizlere göre, Almanların Ortadoğu’da üstünlük kazanması zamanla İngiltere’nin Hindistan’daki sömürgelerine giden yolu tehdit eden bir karakter kazanacaktı.
Bağdat Demiryolu Projesi, ekonomik anlamda da Almanlara büyük katkılar sağlayacaktı. Çünkü bölge tahıl, pamuk, taşkömürü ve petrol açısından son derece zengindi. Ayrıca bu anlaşma sonucunda Deutsche Bank bölgede petrol arama ve çıkarma hakkını da elde etmişti.
Osmanlı Devleti’nin çıkarlarının İtilaf devletlerinin çıkarlarıyla aynı olmaması, ayrıca Osmanlı topraklarının pazar olma potansiyeli ve hammadde arayışı için çok elverişli olması, yine bunun yanı sıra sömürgelere giden yolların Osmanlı topraklarından geçmesi, Osmanlı Devleti ile İtilaf devletlerini karşı karşıya getiriyordu. Bu durum Osmanlı Devleti’ni Almanlara mecbur ediyordu. Osmanlı yöneticileri arasında özellikle İngiltere ve Fransa’nın devleti parçalamak istediği fikri gün geçtikçe yaygınlaşıyordu.
Üstelik Almanlarla kurulacak bir ittifakın sadece parçalanmayı durdurmakla kalmayacağı, aynı zamanda Balkanlarda kaybedilen toprakların da geri alınabileceği hesaplanıyordu. Almanların aktif desteğiyle artan Rus saldırılarından kurtulabilir ve kapitülasyonlar da kaldırılabilirdi. Ayrıca İttihat Terakki Cemiyeti’nin önde gelen isimlerinden olan Enver Paşa olası bir savaşta Almanların galip geleceğine inanıyordu. Bu anlayış diğer İttihatçılar tarafından da paylaşılınca 2 Ağustos 1914 yılında dönemin Osmanlı hükümeti, Alman hükümetiyle ittifak anlaşması imzalamıştır.
Sonuç
Osmanlı Devleti 19. Yüzyıl boyunca Batı’yı anlama, onların seviyesine ulaşmaya çalışmış; bu çaba beraberinde birçok soruyu da akla getirmiştir. “Batı’nın bir bütün olarak mı alınacağı, yoksa kısmen mi alınacağı” sorusu o dönemde başlayan ve günümüze kadar gelen bir tartışma olmaya devam ediyor. Dönemin devlet adamları Osmanlı Devleti’nin tekrar eski gücüne kavuşması için öncelikle askeri sahada güçlenmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Bundan dolayı önce askeri alanda başlayan reform çabaları daha sonra birçok alana yayılmıştı. Fakat bu reformlara toplumun çeşitli kesimlerinden tepkiler de gecikmemişti. Bu tepkiler zaman içinde bir ideolojiye dönüşmüş ve günümüze kadar gelmiştir.
Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu 19. Yüzyılda tarımsal bir ekonomiye sahipti; bu haliyle Almanya, Fransa ve İngiltere gibi büyük ekonomilere sahip sanayi ülkeleri karşısında varlığını korumakta zorlanıyordu. Askeri harcamalar ve borç ödemeleri bütçeden ciddi oranda pay alıyordu. Osmanlı tarım ekonomisi büyük oranda geçimlik küçük üreticiliğe dayanan bir yapıya sahipti. Bu durumda köylünün kendi ihtiyaçları dışında artı değer üretmesi neredeyse imkansızdı. Devletin temel gelir kalemleri söz konusu tarım ekonomisinin vergilendirilmesine bağlıydı. 1840 yılından 1910’a kadar geçen sürede devlet vergi gelirlerini bu kesimlere baskı yaparak beş kat artırmış; bu gelişme Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki huzursuzlukları büsbütün açığa çıkarmıştır.
Sürekli reform vaadinde bulunan Osmanlı Devleti, bu vaatlerini bir türlü yerine getirememiştir. Bu konu Türk devlet geleneğinde günümüze kadar geçerliliğini koruyan bir tartışma olmaya devam etmektedir. Osmanlı Devleti’nde bürokrasi, taşra eşrafı, mülk ve toprak sahibi kesimlerden oluşan imtiyazlı bir zümre vardı. Bu kesim asalak bir biçimde Osmanlı köylüsünün sırtından geçiniyor, hiçbir toplumsal sorumluluğunu yerine getirmiyordu. Devlet toplumun yoksul kesimlerinden fedakarlık beklerken, bu çevreler insanların gözüne batırırcasına refah içerisinde yaşıyordu. Osmanlı toplumu sosyal adaleti bir türlü sağlayamadığı gibi bu konuda bir adım da atmıyordu. Bu da Osmanlı içerisinde yaşayan halklarda ayrıca bir öfkeye neden oluyordu.
Benzer sorunlar günümüzde de devam etmekte, iktidara gelen çevreler yerel uzantılarıyla birlikte devlete çökmekte ve iktidarı zenginleşmenin bir aracına dönüştürmektedir. Bütün bunlar toplumun gözü önünde olmakta ve toplumun geniş kesimlerinde büyük bir tepkiye neden olmaktadır. Sözüm ona bu yozlaşmaya tepki olarak iktidara gelen çevreler bir süre sonra şiddetle eleştirdikleri şeyleri kendileri yapmakta ve benzer bir yolla iktidarı kaybetmektedirler. Türkiye’yi yönetenlerin birkaç istisna hariç neredeyse tamamı yolsuzluk şaibesiyle iktidarı bırakıp gitmişlerdir. Türkiye’de devlet, İslamcılar, Batıcılar ve milliyetçiler için bir rant kapısıydı ve hala öyle olmaya devam ediyor.
Ayrıca devleti yönetenler, kendi ayıplarını kapatmak için tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi dünyanın geri kalanıyla güç dengesi siyasetini sürdürmeye devam ediyor. Dönemin Avrupa devletleri Osmanlı’nın siyasi olarak çökmesinden korkuyorlardı; çünkü onun yerini Çarlık Rusya’sı dolduracaktı. Şimdi ise Türkiye’nin dağılması halinde ortaya çıkacak muhtemel göç dalgası Avrupa’yı fena halde korkutuyor ve gönülsüz Türk devletine destek oluyorlar. Ayrıca tıpkı Osmanlı’nın son döneminde olduğu gibi Batılı devletlerin Türkiye’de ciddi yatırımları var ve bunların riske etmek istemiyorlar.
Osmanlı’dan günümüze devlet geleneği varlığını olduğu gibi sürdürüyor. Günümüz koşullarını Osmanlı’nın son dönemine benzetirsek sanırım çok fazla abartmış olmayız. Devleti yönetenler sürekli reform yapmaktan bahsediyorlar, Türkiye’de sürekli bir anayasa tartışması var; fakat bu reformlar bir türlü hayata geçirilemiyor. Devlet farklılıkları bir türlü bir harmonide bir arada tutamıyor; inkarcılıktan bir türlü vazgeçemiyor. En sonunda tıpkı II. Abdülhamid gibi İslamcılık üzerinden devletin birliğini sağlamaya çalıştılar, fakat buna da nefesleri yetmedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan şimdilerde MHP’ye taş çıkartacak kadar milliyetçilik yapmaktadır.
Osmanlı’dan beri olmayan şey şudur; devlet bir türlü demokratlaşamıyor, toplumsal sorumlulukları eşit dağıtamıyor, kendini toplumun en yoksul kesimleri üzerindeki baskıyı artırarak finanse etmeye çalışıyor. Ulusal sorunun çözümünde neredeyse aradan üç Yüzyıl geçmiş olmasına rağmen hala bir adım öteye gidebilmiş değil. Hâlbuki bu siyaset ona Balkanları ve Ortadoğu’yu kaybettirdi. Fakat hala devlet etnik Türkçülükten vazgeçemiyor. Kürt sorunu bizzat devletin bu etnik Türkçülük takıntısından kaynaklanmaktadır ve devlet bu noktada hala korkularını aşmamıştır. Osmanlı’nın son dönemi sadece devletin parçalanması değil, devleti yönetenlerin beceriksizliği ve aç gözlülüğü yüzünden milyonlarca insanın ölümü ve acı çekmesi pahasına gerçekleşmişti. Umalım Türkiye Cumhuriyeti de benzer bir akıbeti yaşamaz. Böyle bir felaketi bir daha yaşamamak için hep birlikte çaba sarf etmeliyiz. Demokratik bir dönüşüme uğramış, etnisiteler karşısında tarafsız kalmış ve herkesin devletine dönüşmüş bir Demokratik Cumhuriyet sadece birikmiş sorunları çözmekle kalmaz, ayrıca hepimizi onurlandırır.
Yararlanılan Kaynaklar:
Fahir Armaoğlu, (2004), “20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995)”, İstanbul, Alkım Yayınevi
Ergün Aybars, (2000), “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1”, İzmir, Ercan Kitabevi
Niyazi Berkes, (2004), “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları
Mehmet Beşirli, “II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Ordusunda Alman Silahları” EÜSBE Dergisi, Sayı: 16, Yıl: 2004/1 ss. 121-139
Edward Mead Earle, (1972), “Bağdat Demiryolu Savaşı”, Çev.: Kasım Yargıcı, İstanbul
Cemil Meriç, (2004), “Umrandan Uygarlığa”, İstanbul, İletişim Yayınları
Bernard Lewis, (2014), “Modern Türkiye’nin Doğuşu”, Ankara, Arkadaş Yayınevi
İlber Ortaylı, (2004), “Gelenekten Geleceğe”, İstanbul, Ufuk Kitapları
İlber Ortaylı, (2006), “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”, İstanbul, Alkım Yayınevi
İlber Ortaylı, (2006), “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu”, İstanbul, Alkım Yayınevi
İlber Ortaylı, (2000), “Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri 1840-1880”, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi
Nadir Özbek, (2000), “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet”, İstanbul, İletişim Yayıncılık
Şevket Pamuk, (2003), “19. Yüzyılda Osmanlı Dış Ticareti”, Ankara, Devlet İstatistik Enstitüsü
Şevket Pamuk, (1984), “Osmanlı Ekonomisi ve Dünya Kapitalizmi 1820-1913”, Ankara, Yurt Yayınevi
Taner Timur, (1998), “Osmanlı Çalışmaları İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine”, Ankara, İmge Kitabevi
Hayat dikkat ister!..
Çünkü bir kere yaşanır .
“Deneme-yanılma” metodu uygulama
şansınız yoktur.
Iskaladığınız anları geriye dönüp yeniden yaşayamazsınız.
Tekrar tekrar başlayamazsınız..
Bu bakımdan her an, son an kadar değerlidir..
Yalnızca bir kez yaşıyorsun !
Fakat doğru yaşarsan, sadece bir kez
yaşamak yeterli..
Mae West
İsrail'i En İyi Besleyen Devlet: Türkiye
İsrail Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre Gazze'de soykırım suçu işlemeye devam eden İsrail'e en çok sebze ve meyve ihraç eden ülkeler sıralamasında Türkiye ilk sırada.
Bir Anti-Emperyalizm Karikatürü: Türk Solunun Anti-Amerikanizmi
Veysi Sarısözen
“Anti-emperyalizm” kavramının Türk siyasi tarihindeki evrimi ilginçtir. Bugün Türk solunun “klasik” kesiminde kazandığı anlam ise berbattır.
Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda yıkıldı. Bu savaştan önce 2. Enternasyonalde devrimci kanat, yaklaşan savaşın emperyalist karakter taşıdığını saptamış ve buna karşı sosyalistlerin tutumunu da, “kendi emperyalizmine karşı iç savaş” olarak belirlemişti. Osmanlı’nın “teslim” olmasından az önce, “kendi emperyalizmine karşı” ihtilal yapan Lenin’in partisi, İngiliz, Fransız ve Rus emperyalizminin Osmanlı topraklarını paylaşma amaçlı gizli anlaşmalarını açıklamış ve sosyalist Rusya’nın bu anlaşmaları tanımadığını ilan etmişti. Bu anlaşmalar aynı zamanda Kürdistan’ın da paylaşımını kapsıyordu.
Rus devrimcileri “gizli diplomasiye” karşı bu tutumu aldığı sırada yıkılma aşamasındaki Osmanlı devleti Alman emperyalizmiyle birlikte Sovyetlere karşı büyük bir taarruz yapmıştı. Almanlar Ukrayna’yı zapt etmiş, Moskova’ya dayanmıştı. Lenin o nedenle Almanya ile kendisinin “Tilsit Anlaşması” dediği, eşitsiz ve haksız Brest Litovsk Anlaşması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Bu anlaşmada, Sovyetlerin karşısında Almanların yanında Osmanlı devleti de vardı. Osmanlılar devrimin zor anından yararlanmışlardı. Ve daha sonra TC-Sovyetler arasında krize yol açacak olan Kars ve Ardahan da işte o anlaşma nedeniyle Rusya’dan alınıp Osmanlı’ya verilmişti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin’in Boğazlarda “kontrol” talebi yanında İsmet İnönü hükümetinden Kars ve Ardahan’ı da istemesi işte bu “haksız anlaşmayı” Sovyetlerin kısa bir zaman içinde geçersiz ilan etme kararına dayanıyordu.
Kemalist rejim bir yandan Osmanlı’nın Alman emperyalizmi ile birlikte izlediği politikayı devam ettirirken, bir yandan da “emperyalizme karşı” Sovyetlerle “ittifak” politikasını da izliyordu. Britanya ile yapılan gizli diplomaside “Bizi desteklemezseniz icabında komünist de oluruz ha” şeklindeki (bugün başka bir bağlamda devam eden) şantajların adı o sırada “anti-emperyalizmdi”. Gerçekte ise bu politika emperyalist dünyayla “anlaşmak” anlamına geliyordu. Sevr Antlaşması bilindiği gibi Osmanlı ordusunu dağıtmıştı. Ne var ki Kazım Karabekir’in başında bulunduğu 3. Ordu varlığını korumuştu. Korumuştu ama bu ordu İstiklal Savaşı’na “katılmadı”. Kemalistler bu orduyu Sovyet sınırında tuttular. Demek ki Kemalizmin tarihindeki “anti-emperyalizm” anti-emperyalizm değilmiş.
Türk devletinin “anti-emperyalizmi” İkinci Dünya Savaşı’nda da yeni bir sınavdan geçti. Birinci Dünya Savaşı “iki emperyalist blok arasındaki bir savaştı”. İkinci Dünya Savaşı ise Nazi Almanyasının Sovyetlere saldırmasıyla farklı bir karakter kazanmıştı. Bir tarafta ABD-Britanya ve Sovyetler Birliği, diğer tarafta ise Almanya ve müttefikleri arasındaki bu savaş “antifaşist” karakterdeydi.
İnönü hükümetinin bu savaştaki tutumu Kemalist “solculara” karşı çok övülür. Oysa Türk devletinin bu savaştaki “tarafsızlığı” objektif bakımdan Nazilerden yana bir politikaydı. Çünkü TC “tarafsız” olduğu sırada Naziler İngiltere hariç tüm Avrupa’yı İtalya ile birlikte işgal etmişti. Nazi ordusu Bulgaristan-Türkiye sınırına dayanmış, Sovyetlere saldırmış, Moskova önlerine kadar gelmiş, oradan Bakü petrollerini ele geçirmek amacıyla Stalingrad’a saldırmıştı. Kaldı ki İnönü hükümeti sübjektif olarak da “tarafsız” değildi. Emekli General Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet o sırada Nazi işgali altındaki Kırım’a gidiyor, Nazilerle gizli anlaşmalar yapıyordu. Hitler Türkiye’ye Sovyetleri işgal ettikten sonra “Türki Cumhuriyetleri ikram etme” sözleri veriyordu. Türk Genelkurmay Başkanı ve heyeti Hitleri “sığınağında” ziyaret ediyor ve İnönü hükümeti Nazilere pamuk ve krom gibi stratejik ürünler satıyor, Alman U-Botlarına Boğazlardan gizli geçiş imkanı hazırlıyordu.
Bir başka “anti-emperyalist” iddia da, “Kürt feodallerinin ayaklanmalarında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu” iddiasıydı. Bu iddia İkinci Dünya Savaşı’ndan bir yıl önce de piyasaya sürüldü. Dersim soykırımı böyle bir “anti-emperyalist, anti-feodal” politika şalıyla örtüldü. Oysa bu soykırım İkinci Dünya Savaşı’na hazırlığın bir parçası olarak gerçekleştirildi. İktidar savaşta Nazilerin Balkanlardan Trakya’yı işgal ettiği durumda, Sovyetlerin de Kafkaslardan Kürdistan’ı işgal edeceğini hesaplamıştı.
Planları şöyleydi: Nazilerin işgaline karşı koyma konusunda hiçbir önlem almadılar. Tam tersine böyle bir işgal durumunda Almanya ile ittifak kuracak bir “alternatif” hükümet hazırlığı yaptılar. “Turancı faşistler” işgal durumunda İnönü’nün başkanlığında hükümete geçecek, böylece Almanların Türkiye girişi “işgal” olmaktan çıkıp, Türkiye ile ittifak haline dönüşecekti. (Bu politika Stalingrad savaşında Nazilerin yenilmesine kadar geçerli oldu. Naziler yenilince aralarında Alpaslan Türkeş’in de bulunduğu sivil ve asker faşistler tutuklandı, bu da Kemalistlerin “antifaşist” defterine sahte bir not olarak eklendi.)
Buna karşılık Sovyetlerin Almanları Anadolu’da durdurmak amacıyla Kürdistan’ı işgal planına karşı kanlı bir önlem alındı. Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeniler nasıl Rusların müttefiki olarak görülüp jenositle yok edildiyse, Dersim Alevi Kürtlüğü de böyle bir işgal durumunda “Kızılbaşların Kızıl Ordu’yu destekleyeceği” öngörüsüyle yok edildi. Kemalist tarihte bu da “emperyalizmle işbirliği yapan Kürt feodallerine” karşı “anti-emperyalist, anti-feodal” bir politika olarak yazıldı. Demek oluyor ki Kemalist “solun” İkinci Dünya Savaşı dönemindeki tutumu da ne anti-emperyalistti ne de antifaşist. Ortada üstü örtülmüş “faşizmle, Alman emperyalizmiyle, anti Sovyet işbirliği” söz konusuydu.
Derken Türk milliyetçilerinin anti-emperyalizmi en büyük sınavını Kıbrıs’ta verdi. Kıbrıs macerası Adnan Menderes hükümeti döneminde başladı. Bülent Ecevit dönemiyle en yüksek aşamasına ulaştı. Bugün Kuzey Kıbrıs’ın “ilhak” edilme hazırlıklarını yaşıyoruz. Kıbrıs hadiseleri 1960’larda Başbakan İsmet İnönü’ye ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson’un mektubuyla birden “anti-emperyalist, anti-Amerikan” bir sözde “karakter” kazandı. ABD “Kıbrıs’a müdahale edersen, silah ambargosu yaparım” demişti. İnönü de “anti-emperyalist” bir “devrimci” olarak, Johnson’a karşı “Yeni bir dünya kurulur Türkiye’de orada yerini alır” diye kafa tutmuştu.
Oysa Türk devletinin NATO üyesi bir devlet olarak Kıbrıs meselesindeki politikası, özellikle 1960’larla birlikte Kıbrıs’ın “ikinci bir Küba” olma ihtimalini önlemek üzere, Kıbrıslı Rumların İngiliz sömürgeciliğine karşı başlattığı silahlı mücadeleyi bastırma ve Kıbrıs’ta özellikle III. Makarios (Mihail Hristodulu Muskos) ve Kıbrıs Komünist Partisi’nin ardılı Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) etkisini kırmak amacını güdüyordu. Rumlar İngilizlerle savaşırken, Türk devleti Kıbrıslı Türklerin İngiliz hakimiyetindeki Kıbrıs polis teşkilatına katılmasını ve İngiliz sömürgecileriyle birlikte anti-emperyalist Rumlara karşı savaşmalarını örgütlemişti.
Kıbrıs olayları 1960’ların başında Türk gençliğinin saflarında “sahte” bir anti-emperyalizme yol açtı. “Kıbrıs’ı işgal” anti-emperyalist bir hedef olarak savunuldu. Öyle ki 60’ların yükselen anti-emperyalizminin başlangıç noktası işte bu “Kıbrıs” nümayişleri ve Johnson’un mektubuna karşı anti-Amerikan gösterileri oldu. İşte bu tarihsel arka plan, Türk solunun Kemalizm ile olan “yakın akrabalığı”nın “anti-emperyalist” sahte içeriğini bize anlatır.
1960’dan 12 Mart 1971 Darbesi’ne kadar geçen dönem boyunca “anti-emperyalist” iddialı sol politikalar sürekli CHP ve Kemalistlerle ittifak politikalarına temel oluşturdu. Cuntacı eğilimleri körükledi. Kemalizm ile “proleter devrimcilik” arasında “Çin Seddi” olmadığına dair Türk solunun iddiası işte bu “sahte anti-emperyalizm, anti-feodalizm tarih tezine” dayanır. Başka yönleri de vardır. Özellikle aktüel gerçeklikle ilgili Türk solunun “anti-emperyalizmi” Türk egemen burjuvaziyle doğrudan ya da zımni işbirliği politikası olarak günümüzde çok yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır.
Türk solu, “anti-emperyalist ve anti feodal” çizgisini Kemalistlerle işbirliği politikasının stratejik temeli haline getirmek için Türkiye’nin iki dönemiyle ilgili şu çarpıtmayı yaptılar: Birincisi, Türk Kemalist kurtuluş mücadelesini ve Atatürk dönemini “anti-emperyalist ve anti-feodal” bir dönem olarak tanımladılar. Böylece “milli demokratik devrimin” bu iki hedefi bakımından Kemalistlerle ittifak politikasını formüle ettiler. İkinci olarak ise, CHP sonrası dönemde kapitalizmin büyük bir hızla gelişmesini göremediler. Oysa Lenin, “emperyalist sermaye ihracının aynı zamanda sömürgelerde kapitalist ilişkileri geliştirdiğini” yazmıştı. Türk solu ise “Emperyalizm Türk kapitalizmini geri bıraktırıyor” diyerek, emperyalizme karşı mücadeleyi kapitalizme karşı mücadeleden ayırmışlardı.
Sonuç şudur: Türk kapitalizmi Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte gelişmeye başladı. Devlet kapitalizmi olarak hayata gözlerini açtı. Ve başlıca büyük sanayi kuruluşları işin başında “tekelci” karakter taşıyordu. Türk kapitalizmi Avrupa gibi “serbest rekabetçi kapitalizm” dönemini yaşamadı. Kurulan her büyük fabrika milli pazarda tekel oluşturdu. Devlet tekellerinin öncülüğündeki bu kapitalizmin gelişmesi, üretimin yeniden genişletilmiş üretime dönüşmesi şu engelle karşı karşıyaydı: Milli Pazar yoksulluk nedeniyle ve yol, enerji, ham madde, teknoloji vs. gibi gerilikler nedeniyle dardı. Tekeller bu dar pazarda büyüme zorluğu içindeydi. Potansiyel büyüktü, ancak iç pazar dardı. Tıpkı dar bir ayakkabıdan ayak tırnağının ete batması gibi kapitalizm acı çekiyordu. Bu ayakkabıyı fırlatıp atmak gerekiyordu.
Bu ayakkabı 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle atıldı. Cuntanın adamı Turgut Özal’ın “Dışa açılma” sloganı Türk tekelci kapitalizminin “bölgesel emperyalist” aşamaya adım atışının stratejik adımıydı. Bu adım 1980 ortasında atıldı ve 80 sonunda reel sosyalizm yıkılınca atılan adımın önündeki engeller de yıkıldı. O zamana kadar dünya pazarlarının paylaşımı tamamlanmıştı. Reel sosyalizm yıkılınca hem bu ülkeler, hem de onların dünyadaki nüfuz alanları yeniden paylaşılacak pazarlar haline geldi. Ve şu anda yaşanan savaşlar bu yeni paylaşım döneminin sonucu oldu. Türk tekelci kapitalizmi “bölgesel emperyalist” aşamaya bu dönemde yükseldi.
Türk solunun klasik unsurları geçmişteki programlarını korumak ve Kemalistlerle dirsek temasını kaybetmemek için Türk kapitalizminin tekelci karakterine rağmen “emperyalist” olduğu gerçeğini inkar ediyorlar. Böylece onlar emekçi sınıfların karşısında tekellerin, finans kapitalin, mali oligarşinin, endüstriyel askeri kompleksin değil de “dış güçlerin”, Amerikan emperyalizminin vs. durduğunu söylemeyi sürdürüyorlar. Bu politikanın en ağır sonucu “anti-emperyalizm” kılıfı içinde “Türk milliyetçiliğinin, şovenizmin ve giderek ırkçılığın” sürdürülmesidir. Türk solunun klasik unsurlarının Kürt sorunundaki “devlet yanlısı” tutumu Türk kapitalizmi ve devletinin emperyalist karakterini reddetmeleriyle yakından ilgilidir.
Hiç kuşkusuz Türkiye sosyalist hareketinin tarihine ilgi duyan genç insanlar özellikle 60’lı yıllardaki anti-emperyalist mücadelelerden bugün de esinleniyorlar. Ancak o günlerden bu yana dünya durumu değişti. O zamanlar dünya da “farklı iki dünya sistemi” arasında büyük bir mücadele vardı. Dünya sosyalist sistemiyle emperyalist sistem dışındaki “sömürge, yarı sömürge, bağımlı, yarı bağımlı” ülkeler dünya devrimci sürecinin parçalarıydı ve o nedenle “çağımız sosyalist devrimler ve milli kurtuluş savaşları çağıdır” saptaması bütün devrimci partilerin programlarının başlangıç noktasını oluşturuyordu.
Nitekim iki karşı sistemin savaşımı boyunca emperyalizmin sömürge sistemi çöktü. (Kürdistan ve Filistin gibi istisnai sömürgeler dışında, sömürgeler biçimsel bağımsızlığa kavuştu ve giderek ezici çoğunluğu kapitalizm yolunu seçti, bir kısmı ise “kapitalist olmayan yol” adı altında, örneğin BAAS’çı rejimler oluşturdu ve bunlar da devlet kapitalizmi yoluna koyuldu.) Dünya devrimci sürecinde böylece büyük bir değişim oldu; “ulusal kurtuluş savaşları” dönemi kapandı, eski sömürgelerin önünde “kesintisiz bir süreç” boyunca demokratik halk devrimlerinden sosyalizme geçiş” aşaması ortaya çıktı. Ama daha önemlisi dünya devrimci sürecinin merkezi çöktü, reel sosyalizm yıkıldı. Eski sosyalist ülkeler kapitalist ülkeler haline geldi. O halde “eski programlar” geçerliliğini kaybetti.
Tartışmalı konulara burada girmenin fazla bir anlamı yok. Biz Türkiye’ye ve Türk soluna bakalım. Bugün Türkiye’nin “emperyalizm tarafından sömürülen, geri bıraktırılan bir ülke” olduğunu söylemenin biricik anlamı, kendisi dünyanın 17’nci büyük ekonomisi haline gelmiş, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Balkanlarda nüfuz bölgeleri elde etmiş, Avrupa dahil bölge ülkelerine milyarlarca dolarlık sermaye ihracı yapmış Türk tekelci kapitalizmini, yani bölgesel Türk emperyalizmini, öteki emperyalistlerle rekabet sürecinde desteklemektir.
Şimdi Türkiye sosyalistlerinin önünde kendi emperyalizmine karşı savaş aşaması var. Gerçek anti-emperyalizm Türk bölgesel emperyalizmini yıkmaktır. Bu İran için de, Irak için de, İsrail için de, Pakistan ve Hindistan için de geçerlidir. “Sahte anti-emperyalizm”, emperyalizmi “dış olgu” saymaktır. Vaktiyle “sömürgeler” açısından doğru olan bu saptama, bırakalım bugünü, 1960’ların Türkiyesi için bile doğru değildi. O nedenle Türkiye sosyalist hareketinde “anti-emperyalist” olduğundan şüphe edilemeyecek olan Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP) lideri Mahir Çayan “Emperyalizm Türkiye’de iç olgudur” diye yazmıştı.
Kemalist ideologlar günümüzde “anti-emperyalizm” kavramını Türk devletinin Kürt sorununu inkar politikasına destek vermek amacıyla istismar ediyorlar. Bunlar “dış güçlerin”, özellikle ABD emperyalizminin Türkiye’yi bölmek istediğini öne sürüyor ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni de “emperyalizmin” destekçisi olarak karalıyorlar. O nedenle bu çevreler Türkiye kapitalizminin “tekelci” yani emperyalist kapitalizm olduğunu kabul edemezler. Çünkü böyle bir kabul durumunda “bir emperyalist devletin öteki emperyalist devleti zayıflatması ya da bölmeye çalışması” gibi bir olgudan kendi ülkelerinin emperyalizmini destekleme sonucu çıkartmak yerine, “Türk ve Amerikan” emperyalizmleri arasındaki bu çelişkiden, kendi Türk emperyalizmlerini yıkmak için yararlanma sonucu çıkartmaları gerekir.
“Bizim emperyalizmimiz zayıf, ABD’nin ya da AB’nin emperyalizmi güçlü, biz zayıfı destekleyelim” gibi bir saçmalık sosyalizm tarihinde icat edilmemiştir. Marksist teoriden biraz haberli bir sosyalist, dünya emperyalist sistemi içinde devrim imkanını, “emperyalizmin en zayıf halkasında” görür. İlk muzaffer devrim “en güçlü emperyalist ülkede” değil, “emperyalizmin en zayıf halkası” olan Rusya’da gerçekleşti. Şu anda Türk bölgesel emperyalizminin içine girdiği savaşta yenilgisi ve faşist rejimin devrilmesi, Türkiye’de demokratik halk devriminin zaferi, tüm dünya emperyalist sistemine büyük bir darbe indirir. Böyle bir durumda Kürdistan’ın bütün parçaları özgürleşir, devrimci sürecin etkisi Irak, Suriye, İran, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Mısır ve Mağrip ülkelerine yayılır. Bölgedeki devletlerin Konfederal birliği ABD, AB, Rus ve Çin hegemonyacılarının nüfuz alanlarını daraltır, bunların bölgedeki bölgesel emperyalist devletler arasındaki kavgadan yararlanma stratejileri çöker. Dünya devrimine yönelik “bölgesel devrimler süreci” başlar.
Günümüzde emperyalist zincirin zayıf halkası Kürdistan parçalarıdır. Kürdistan’ın parçalara ayrıldığı ve içinde Türkiye’nin de bulunduğu tüm devletler, sosyo-ekonomik kriz içindedirler, birbirleriyle nüfuz kavgası yapmaktadırlar, hepsi bölgesel güç merkezi olmak istemektedir. Bu nedenle silahlanmaktadırlar. Hepsi bölgesel emperyalist güç merkezi olmak için bölgesel savaşları tetiklemektedirler. Birbirlerinin pazarlarına el koymak için hepsi imkan bulabildikleri küresel emperyalist devletlerle birbirlerine karşı ittifak peşinde koşmaktadırlar.
Türkiye bölgesel emperyalist bir ülkedir. Bölgesel savaşların en tehlikeli etkenidir. Bu analizden “pasif bir barışçılık” çıkmaz. Bölgesel emperyalizm demek, bölgesel savaşlar demektir, bölgesel savaşlar ise bölgesel devrimin şafağıdır. Bu cümleyi şu amaçla yazdım. “Emperyalizm” kavramı elbette çok karmaşık bir ekonomik, sosyolojik süreçle ilgilidir. Emperyalizmin içeriğini bilimsel analizi bilim insanlarının işidir. Lenin bile “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserini yazarken, konuya akademik yaklaşımdan çok, politik yaklaşım göstermiş ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce yazdığı bu eserde, “Emperyalist savaşlar, devrimlerin şafağıdır” demiştir.
Emperyalizmle savaş ve savaşla devrim arasındaki bu diyalektik ilişki Kürt Özgürlük Hareketi’ne yaklaşımda pusula rolü oynar. Küresel emperyalist güçler kendi aralarındaki uzlaşmaz çıkar kavgasını dünya savaşlarıyla iki defa çözdüler. Ama artık bunu yapamazlar. Sebebi yalnız sermayenin küreselleşmesi, iç içe geçmesi değildir. Sebep bu devletlerin arasındaki nükleer “dehşet dengesidir.” Buna karşılık küresel güçler aralarındaki çelişkileri bölgesel emperyalist devletler arasındaki pazar kavgalarından yararlanarak çözme yolunu seçmişlerdir. Suriye’ye sıkışmış Üçüncü Dünya Savaşı bu gerçeği gözler önüne sermiştir. Önümüzdeki dönemde de bu tür çatışmalar sürecektir.
Bu savaş durumuna ancak bölgesel devrim son verebilir. Bu devrimin objektif şartları Ortadoğu’da olgunlaşmıştır, aynı zamanda devrimin sübjektif şartları da olgunlaşmıştır. Ortadoğu’nun kalbini oluşturan Kürdistan’ın bütün parçalarında devrimin öncü güçleri, tarihte eşine rastlanmayan bir nitelikte ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar gelen devrim tarihi, bütün devrimlerin “yarım insanlık” devrimleri olduğunu gösterir. O “yarım insanlık” devrimleri zafere ulaşınca elbette kadınların desteğini kazanmıştır, ama hiçbiri “kadınların da öncü güç” olarak yer aldığı “bütünsel insanlık devrimleri” olamamıştır. Ortadoğu bölgesel devrim sürecinin sübjektif faktörü “bütünsel insanlık öncülüğüdür.”
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu bölgesel ve dünya çapındaki misyonunu kavramak, onun dört parçada yıkmaya çalıştığı “ulus devletlerin” gerçekte birer “bölgesel emperyalist devlet” olduğunu anlamaktan geçer. Bunu kavrayamayan sol, Kürdistan renginde başlayan devrimci sürecin, her geçen gün bölgesel ve evrensel devrimci süreç haline dönüştüğünü de kavrayamaz. Kavrayamayınca da kendi milli emperyalizminin elinde zavallı bir oyuncak olur.
Milliyetçi Türk solunun enternasyonalist ve devrimci Türkiye soluna dönüşmesi, yaşadığı ülke hakkında açık seçik bir kavrayışa sahip olmasına ve buna uygun bir programa ve stratejiye sahip olmasına bağlıdır. Kimisi o zaman da milliyetçi olan Türk solu, 60’lı yıllarda “anti-emperyalizm” kavramını devrimci amaçlarla kullanıyordu. Böylece bu kuşak, o yıllarda sosyalist sistemle ve ulusal kurtuluş mücadeleleriyle ittifaka giriyor ve Türk kapitalizmini bir sosyalist devrimle yıkmak yerine, onu emperyalist sistemden kopartmak yoluyla dünya devrimci sürecine stratejik bir katkı yapmaya çalışıyordu. Bugün böyle bir çizgi “anti-emperyalizmin karikatürü” olur.
https://demokratikmodernite.org/bir-anti-emperyalizm-karikaturu-turk-solunun-anti-amerikanizmi/
Utanç Abideleri
Güngör Şenkal
1844 yılının ekim ayında, Viyana’nın Wieden semtinde, müze hademesi bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Adı, Karl Lueger olan bu çocuk, ileride, zekası ve çalışkanlığı sayesinde hukuk doktoru olur. Zekasının konu açısından önemi, okuyup meslek edinmenin ötesinde, dönemin sosyal duyarlılıklarını iyi analiz ederek uzun vadeli pratik malzemeye dönüştürebilmesindedir. Bu söylediklerimiz, kişiyi olumlamak anlamında değil, bir yaşanmışlığı doğru değerlendirebilme çabası olarak anlaşılmalıdır.
Lueger, 1890 yılında, zamanının bazı Hristiyan sosyal politik hareketlerini birleştirerek, Hristiyan Sosyal Parti’yi kurar. Bu parti, küçük burjuva ve muhafazakâr dinci (Hristiyan) kesimler arasında kendisine hızla taban kazanır. Muhafazakâr tarım köylü kitleleri ile tüccar, esnaf, zanaatkâr ve memurlardan oluşan şehir küçük burjuvazisi, partinin örgütlenmedeki hedef kitlesidir.
Parti, doğal olarak, hedef kitlesine uygun politika ve söylemler üretiyordu. Bireysel özgürlüklere önem verdiğini bildiği liberalizme karşı antiliberal, esnaf ve zanaatkârları zor durumda bıraktığını gördüğü kapitalizme karşı antikapitalist, büyük sermayenin ve basının önemli bir kısmını elinde tuttuğuna inandığı Yahudilere karşı antisemit, İmparatorluğun daha zengin kesimini oluşturduğunu düşündüğü Macarlara karşı antimacar vb. argümanlar geliştiriyordu. Bu sayede, Lueger de kendi popülaritesini artırıyordu. 1850-1910 yılları arasında, Viyana nüfusunun gelen göçlerle dörde katlaması (550 binden 2 milyona) sonucu oluşan nicel değişiminin sosyal ve demografik yapıyı dönüştürmesi, Lueger ve partisinin muhafazakâr dinci ve milliyetçi görüşlerine geniş bir argüman paleti sunuyordu.
Söylemleri arasında onun başını en fazla ağrıtacaklar, hiç şüphesiz ki antisemit ve yabancı karşıtı olanlarıydı. Lueger, antisemit düşüncelerini 1887’den itibaren alenen dillendirmeye başlamıştı. Onun gözünde göçmenler [özellikle Rusya pogromundan (1881-1884) kaçan Yahudiler], ʹdilenci Yahudilerʹ (Betteljuden), muhalif gazeteciler ise ʹmürekkep Yahudileriʹ (Tintenjuden) idiler. Yahudiler, ona göre, ʹinsan kılığındaki yırtıcı hayvanlarʹdı (Raubtiere in Menschengestalt). Katolik kilisesini ise ʹʹTanrı’yı öldüren halkʹʹa (yani, Yahudilere) karşı iyi niyetli davranmakla suçluyordu.
Bir konuşmasında: ʹBiz Viyana’da antisemitleriz, ancak şüphesiz ki biz -bile isteye, kasıtlı- cinayet (Mord) ve -duygusal/tepkisel- öldürme (Todesschlag) vasıflarıyla yaratılmadık. Ancak Yahudiler anavatanımızı tehdit ederse, o zaman bizim de affımız yoktur.ʹ (Bu yazının okurları, Türkiye’de bazı politikacıların aba altından sopa gösteren benzer konuşmalarını yakından bilir.)
Lueger, 1895’te yapılan seçimlerde Viyana belediye başkanlığına aday olur ve kazanır. Ancak başkanlığının Kayser tarafından onaylanması gerekmektedir. Zaten, 1867 tarihli İkili Monarşi ve Temel Haklar Kararı ile İmparatorluk (Avusturya-Macaristan) vatandaşları arasında eşitlik ilkesini kabul etmiş bir Kayser’in, toplumu alenen ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı; toplumun bazı kesimlerini düşmanlaştırıcı konuşmalar yapan bir kişiyi hoş karşılaması düşünülemezdi. Kayser Franz Josef Karl, Lueger’i belediye başkanı olarak kabul etmedi. Ancak tekrarlanan seçimleri kazanması ve Papa XIII. Leo’nun baskısı neticesi, Kayser geri adım atarak, ilk seçilmesinden yaklaşık 1,5 yıl http://ozguruniversite.org/2024/02/19/utanc-abideleri/
GSYİH neyi gizler
Prabhat PATNAIK
Gayri safi yurtiçi hasıla kavramı ve ölçümüyle ilgili bilinen sorunlar var. Adam Smith’in, hizmetler sektörünün GSYİH’ya dahil edilmesine, bu sektörde çalışan kişilerin “üretken olmayan işçiler” oluşturduğu gerekçesiyle karşı çıktığı söyleniyor. Eski Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’nın sosyalist ülkelerinde, ilgili ölçü kesinlikle GSYİH değil, hizmet sektörü hariç gayri safi maddi hasıladır.
Hizmetler sektörü GSYİH’ye dahil edilse bile, çıktısının ölçülmesi kavramsal bir sorun teşkil etmektedir, çünkü bir hizmet sunumunu neyin oluşturduğunu basit bir transfer ödemesinden ayırmak zordur: Sonuçta, bir transfer ödemesinden tam olarak aynı şekilde tatmin elde edilebilir. insan bir müzisyenin performansından tatmin olur; o zaman GSYİH çerçevesine birini değil diğerini nasıl dahil edebiliriz? Ancak bu kavramsal sorunlara ek olarak, GSYİH’nın ölçümüyle ilgili sorunlar da var; özellikle güvenilir, düzenli ve güncel verilere sahip olmadığımız büyük küçük üretim sektöründen kaynaklanan sorunlar. Örneğin Hindistan’da birçok ekonomist, farklı nedenlerle de olsa, GSYİH büyüme oranı ölçüsünün fazla tahmin edildiğini öne sürdü.
GSYİH’nın ulusal refahın bir endeksi olmadığı da açıktır; Bunun en belirgin nedeni GSYİH dağılımının son derece eşitsiz olabilmesidir. Ancak emperyalizmin işleyişi, bir üçüncü dünya ülkesinde, GSYİH’yi ekonomik ilerlemeyi ölçmek için tamamen uygunsuz hale getiren özel bir tür ikilem yaratıyor; Aslında GSYİH, zamanla daha da belirgin hale gelen bu ikilemi kamufle etmeye hizmet ediyor.
Emperyalizmin çağdaş Üçüncü Dünya ekonomisi üzerinde iki farklı etkisi vardır. Bu ekonomi genellikle tropik bölgede yer aldığından, sanayileşmiş ülkeler ondan yalnızca tropik kara kütlesinin üretebileceği veya dünyanın ılıman ve soğuk bölgelerinin sıcak olduğu dönemde üretebileceği bir dizi tarım ürünü (minerallerden bahsetmeye bile gerek yok) talep ediyor.
https://ozguruniversite.org/2024/02/17/gsyih-neyi-gizler/
İliç’te yaşananlar bir “toplumsal cinayet”tir http://ozguruniversite.org/?p=7875
Poor Things: Klasizmle karışık fütürist bir eser
https://t24.com.tr/yazarlar/alex-akimoglu/poor-things-klasizmle-karisik-futurist-bir-eser,43573
Kaza mı, Cinayet mi, Yıkım mı, Kırım mı? İliç’e Bak Anlarsın…
Fikret Başkaya
“onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
akar suyun
meyve çağında ağacın
serpilip gelişen hayatın düşmanı
…….
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına”
Nazım Hikmet
“ Çünkü insanoğlunun hiçbir icadı para kadar kötülük saçıcı değildir. Ülkeleri harap ve yerle bir eden odur; dessaslığı öğreterek mertliği bozar ve böylece asil ruhları fenalığın iğrenç yoluna saptırır. İnsanları her türlü hileye başvurdurur ve onlara her günahı işletir”.
Sofokles (Antigone)
[Yabancı] Kapitalistler yüzyıllar boyu azgelişmiş dünya’da suç işlemekten başka iş yapmadılar”.
Frantz Fanon
Büyüme, kalkınma, ilerleme adına doğa utanmazca yağmalanıyor, talan ediliyor. Su, toprak, hava kirleniyor, insanlar canlı canlı toprağa gömülüyor. Havanın, suyun ve toprağın kirlendiği bir dünya ne demektir? Dinci iktidar etik değerlere külliyen yabancılaşmış, iktidar medyası yalanın ve yok saymanın hizmetinde, medyadan başka her şeye benziyor… Oysa gazeteci namussuz olamaz, namussuzsa gazeteci değildir…
İyi de bütün bu saçmalığın ve kepazeliğin gerisinde ne var? Lânet olası kapitalizm var ama onu ağzına alan pek yok… Kapitalizm ‘insanlığın normal hali’ sayıldığı için… Kapitalizm etik değerlere külliyen yabancılaşmış bir sistemdir… Kapitalist işçiyi ‘insan olarak görmez’ ve öyle muamele etmez… Onu üretim sürecine dahil olan makine, hammadde, ara malı, enerji gibi üretim girdilerinden biri sayar… Gerekli gördüğünde kullanır, gereksiz saydığında işine son verir… İşçi (proleter) üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum edilmiş durumdadır. Emeğini kapitalistlere satmadığı zaman aç ve çaresizdir… Aslında işçiler tüm kapitalistlerin ortak kölesidir… Bu, işçinin Klasik Dönemin kölesinden farkını oluşturur… Klasik dönemde köle sahibi efendi, kölenin âkibetine kayıtsız kalamaz, açlıktan ölmesine izin vermez, Aksi halde para verip yenisini satın almak zorundadır… Kapitalistler için o tür kaygılar söz konusu değildir… Zira her an emeğini satmaya hazır milyonlar sırada beklemektedir…
Şimdilerde Türkiye tam bir ‘savaş artığı’ manzarası
https://ozguruniversite.org/2024/02/17/kaza-mi-cinayet-mi-yikim-mi-kirim-mi-ilice-bak-anlarsin/
İliç’te köylüler evinde akan sudan tedirgin: Kuşlar öldü o kadar…
“Korku içindeyiz. Bizim köye çok yakın. Suya karışma ihtimali çok yüksek. Orada siyanür patlamış ondan dolayı çok tedirginiz çok korkuyoruz.”…
https://yesilgazete.org/ilicte-koyluler-evinde-akan-sudan-tedirgin-kuslar-oldu-o-kadar/