Show newer

Eylemlerimiz bilgi ve zaman üzerine kurulu olduğu için, insan zamanın kölesidir. Düşünce sürekli sınırlıdır, bu nedenle biz çatışma ve mücadele içinde yaşarız. Psikolojik evrim yoktur...

Jiddu Krishnamurti

Benim inanmadığım bir dine inananları kâfir saymanın rahatlığı, beni de kendi dinimi sorgulamaya götürdü.

Mark Twain

Barış mı, güvenlikçi politika mı?

Türkiye’de her gerçek barış arayışı, çatışma ve çelişkilerle mayalanır. Barış, eğer bir gün gelecekse, işte böyle çetin bir yolda gelecektir.

Alattin Bilgiç

Türkiye’nin kronikleşmiş meselelerinden biri olan Kürt sorununda yeni bir dönemin eşiğindeyiz, ya da öyle zannedenlerdeniz. Her defasında hem umutlarımızı hem de endişelerimizi diri tutan, her adımda “Acaba bu defa mı?” dedirten bir barış ve güvenlik kısır döngüsünün içindeyiz. Ekim ayı boyunca yaşanan gelişmeler de bu döngünün karikatür gibi bir yansıması. Devlet Bahçeli’nin el uzatması, tokalaşması ve "barış" kelimesini ağzına alması, bir hafta bile sürmeden çelişkiler denizine yelken açtı.

BAHÇELİ'NİN TOKALAŞMASI VE BİR UMUT IŞIĞI
1 Ekim’de Meclis açılışında Türkiye garip bir manzaraya tanık oldu: Sert dili, milliyetçi söylemleri ve son 10 yılın karar mercii olarak bilinen Devlet Bahçeli, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın yanına giderek elini sıktı. O an herkesin gözleri “Bu bir işaret mi?” sorusuna kilitlendi. Bahçeli’nin, “Dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamamız lazım” sözüne toplumda bir anlam yüklemeye koyulduk. Nitekim Johan Galtung, “barışın olumlu bir güç olarak yalnızca çatışmanın sona ermesi değil, aynı zamanda sosyal adaletin sağlanması” anlamına geldiğini ifade eder. Ancak, bu tür jestlerin toplumsal barış adına gerçek bir adım olarak algılanması için yeterli olmadığını belirtmekte fayda var; ne de olsa Türkiye’de barış, çoğu zaman bir kalp atışı kadar yakın, fakat bir ömür kadar uzak.

BARIŞIN GÖLGESİNDEKİ TEHLİKELİ DENGELER
Tam “Bahçeli başka şeyler mi söylüyor?” diye umutlanmıştık ki, 22 Ekim’de yeni bir bomba patladı. Bahçeli, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın örgütü lağvetmesi koşuluyla “umut hakkına başvurabileceği” gibi bir söz etti. Bu cümle, toplumun barışa dair özlemlerini bir kez daha diriltse de anında karışık bir anlam yüklendi. Devletin yüksek sesle bu meseleye dâhil oluşu elbette şaşırtıcıydı. Bu durum, pek çok kesimde “Devlet cidden mi çözüm arıyor?” sorusunu akıllara getirdi. Ancak Michel Foucault, “devlet iktidar ilişkilerini sürdürmek için çoğu zaman barışı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırabilir,” sözü de aklımızdan çıkmıyor. Türkiye’nin tarihsel süreçleri incelendiğinde, devletin bu tür yaklaşımlarının bir strateji olarak da kullanılabileceği göz ardı edilmemelidir.

Üstelik bu açıklamanın hemen ardından gelen gelişmeler de bu defa sürecin pek de stabil gitmeyeceğinin işaretini veriyordu. Aynı gün, Ömer Öcalan İmralı’da Abdullah Öcalan ile bir görüşme yaptı ve dönüşte Abdullah Öcalan’ın “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.” mesajını aktardı. Antonio Gramsci’nin devlet ve sivil toplum arasındaki ilişkiyi açıkladığı hegemonya kavramı burada önem kazanıyor; zira Türkiye gibi çok katmanlı toplumsal yapılar barış söylemini halk arasında hegemonya kurmak için kullanırken barışı nihai bir inşa süreci olarak değil, iktidarın devamını sağlama aracı olarak görebilir. Bu bağlamda, Gramsci'nin “rıza ve baskı dengesi” üzerine teorisi, devletin milliyetçi refleksleri ile çözüm sürecini dengede tutma çabasına ışık tutar.

HUZUR MU, GÜVENLİK Mİ? İKİYÜZLÜ BİR TEZAHÜR
Ancak bu görüşmelerin arkasında, her zamanki gibi Türkiye'nin hassas dengeleri devreye giriyordu. Ülkenin kalbi Ankara'da, TUSAŞ’a düzenlenen saldırı ve PKK’nın saldırıyı üstlenip bunun süreçle bir ilgisi olmadığını açıklaması, toplumda yeni bir dalgalanmaya yol açtı. Barış süreci tartışmalarıyla aynı gün yaşanan bu olayın bir provokasyon olup olmadığı sorgulanmaya başlandı. Provokasyon muydu, değil miydi; sürece bir etkisi var mıydı derken toplum bir kez daha belirsizliğin içine itildi. Aynı gün devletin Rojava'ya düzenlediği hava saldırısı ise kafa karışıklığını iyice artırdı.

Bu olaylar, Edward Said'in “öteki” kavramını anımsatır nitelikte. Said’e göre devletler, çatışma anlarında “öteki” yaratarak kendi iç iktidarlarını meşrulaştırır ve toplumun dikkatini asıl meselelerden uzaklaştırır. Bu bağlamda, barış sürecinde ortaya çıkması muhtemel tüm aksaklıklar, “terör” veya “provokasyon” temalı bir söylemle perdelenmekte. Bu durumda olan bitenler tam anlamıyla bir ironi taşırken, Devlet Bahçeli bir kez daha karşımıza çıktı ve “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir” gibi barış kokan bir cümle sarf etti. Hannah Arendt, iktidarın gerçek anlamda kalıcı olabilmesi için barış dilini kullanmanın önemine değinir ve bu dili, kitleleri bir arada tutmanın bir yöntemi olarak tanımlar. Ancak bu söylemler her ne kadar olumlu gibi gözükse de, esas hedefin toplumsal bir birliktelikten ziyade kısa vadeli siyasi kazançlar olması mümkündür. Bu cümle, çok sayıda kişinin zihninde “Devlet çözümde ciddidir” yorumlarına yol açarken hemen ardından 28 Ekim’de Bahçeli’nin “Türkiye Cumhuriyeti'nin bir Kürt sorunu yoktur” açıklaması geliverdi. İşte orada umut, yeniden bir darbe aldı.

SORUNSUZ TOPLUM ALGISI VE 'TEKLİFLER'
Son gelişmelerin arasında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Bu Cumhuriyet Türk'ün de Kürt'ün de Cumhuriyetidir,” yine grup toplantısında “Sevgili Kürt kardeşim, imanına, İslamına, ezanına, vatanına, toprağına, kardeşlik hukukuna sahip çıkmanı istiyoruz. 'Gel Türkiye Yüzyılı'nı birlikte inşa edelim' diyoruz. 'Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında al bayrağımızın gölgesinde aydınlık, müreffeh, kardeşçe bir istikbali birlikte kuralım' diyoruz. Bundan 101 sene önce Cumhuriyet'i birlikte kurduk, bu Cumhuriyet benim olduğu kadar senin de Cumhuriyetin. 'Gel Cumhuriyet'i birlikte hepimiz için bir esenlik yurdu yapalım' diyoruz. 'Gel yumruklarını sıkanları aradan çıkartalım' diyoruz.” ifadesi ve önceden de Özgür Özel’in “Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum” söylemi, bir başka gerçeğe kapı aralıyor: Devletin toplumsal barışa dair algısında sorun ancak dile getirildiğinde var; dile getirilmediğinde ise sorun yoktur. Bu, “sorunun yoksa bu topraklar senindir, dillendirirsen bizzat sen sorun olursun!” gibi bir söylemi barındırmaz mı? Bu önerme, toplumun sorunları ve gerçekleriyle örtüşüyor mu?

Johan Galtung’a göre, toplumdaki eşitsizlikler barışın yüzeyde mi yoksa derinlikte mi kurulduğunu belirleyen unsurlardır ve barış, sorunların gerçek anlamda çözümü olmaksızın sağlanamaz. Türkiye özelinde de Kürtlerin siyasi, sosyal ve kültürel haklarının dile getirilmeyen bir sorun olarak kalması, güvenlikçi refleksle şekillenen bu yapı bu söylemlerin altında yatan çelişkiyi güçlendirmektedir. Kürt meselesini çözmek yerine onu kendi varlık sebebi hâline getirmiştir. “Birlik ve kardeşlik” söylemi, barış kılığına girmiş geçici bir sessizlik değilse nedir?

SÜRECİN GERÇEK MİMARİSİ: MASANIN BİRKAÇ KERE DAHA DEVRİLECEĞİ KESİN
Türkiye, baharın geleceği sanılan bir kış gibi. Bir yandan devletin barış diline yakın söylemleri, diğer yandan güvenlikçi hamleleri, toplumun huzur ve güvenlik ekseninde sürekli yalpalamasına yol açıyor. Barış dedikleri şey, aslında milliyetçi hassasiyetleri kontrol altında tutmanın bir aracı mı? Yoksa gerçekten çözüm masasına bir şans mı tanınıyor? Türkiye’nin güvenlik kaygılarını tatmin ederken barış masasına oturmak gibi çelişkili bir yolu tercih ettiği aşikâr.

Her seferinde kurulması ihtimali doğan ama bir türlü gerçekleşmeyen o masanın, bu süreçte de pek çok kez devrileceği açık. Belki de barış dedikleri şey, Türk siyasetinde ayakta kalmanın en iyi formülü olarak yeniden servis ediliyor. Ancak Herbert Marcuse’un belirttiği gibi, gerçek barış, yüzeysel bir düzen değil, bireylerin siyasi ve toplumsal haklarına dair bir özgürleşme gerektirir. Eğer barış zordur, uğrunda pek çok engel aşılsa bile bir erdemdir diyorsak, bu masaya inanmak, bir gün çözüme ulaşacağına dair umut taşımak gerekmekte. Ne de olsa Türkiye’de her gerçek barış arayışı, çatışma ve çelişkilerle mayalanır. Barış, eğer bir gün gelecekse, işte böyle çetin bir yolda gelecektir.

SON SÖZ
Türkiye’nin siyasi sahnesinde barış ve güvenlikçilik arasında gidip gelen bu ikilem, elbette kolay aşılacak bir yol değil. Fakat sormadan edemiyoruz: Bu ikili arasında savrulmaya devam ederken, barış gerçekten mümkün olabilir mi? Yoksa bu, yalnızca bir siyasi manevra mı? Belki de Türkiye, barış arzusunu bir umut olarak taşıyarak, kendi karmaşık doğasını en iyi hicivle açıklayabilecek bir toplumdur.
gazeteduvar.com.tr/baris-mi-gu

Türkiye’nin Türk, Kürt Burjuvazisinin Kara Tarihinden bir Yaprak: Malatya’da Ermeni Mallarını Kim Aldı?

Malatya hem Tarihi Ermenistan’ın çeperinde yer alması zengin bir Ermeni nüfusunun yanında Türklerin, Kürtlerin ve Kızılbaşların da nüfusun önemli bir parçası olması dolayısıyla ilginç Osmanlı sancaklarından biridir.

Malatya aynı zamanda 1915 Soykırım sürecinde ölüm yolculuğuna çıkarılan Ermeniler için de bir transit geçit ve toplanma bölgesidir. Ancak Malatya öyle sıradan bir geçiş yeri de değil, büyük sürgün kavşaklarının orta yerinde her istikametten gelenlerin önemli ölçüde eritildiği bir ana istasyon, bir nevi temerküz kampıdır. Esasen Malatya civarında bunlar ikilidir. Birincisi batıdan Fırat’a birleşen Tohma Çayı üzerindeki Kırkgöz isimli köprü ve çevresindeki açık alan. Burası Amasya’dan, Tokat’tan, Sivas’tan, Samsun, Trabzon ve Şebinkarahisar’dan, Erzincan, Eğin, Arapkir ve daha başka yerlerden getirilenlerin yığıldığı, kalan erkeklerin bitirildiği, kadın ve çocuklardan Suriye çöllerine doğru yeni kafilelerin oluşturulduğu bir dağıtım noktasıdır. Malatya’dan Harput’a doğru az ilerde, Fırıncılar denilen yol kenarı büyük düzlük ise ikinci kamp yeri olarak kullanılır. Yaz sıcağında, aç susuz bekletilen sürgünler hasta düşer, günde yüzlerce ölü götürülüp suya dökülür. Fırıncılar kamp yeri ayrıca genç kızların Türk ve Kürt ahali tarafından serbestçe kapışıldığı, bir kısım çocukların da yetimhaneye denerek ölüme götürüldüğü bir alandır. Orada iyice ufalandıktan sonra kalanlardan oluşturulan kafileler Beydağı yokuşuna dizilir ve daha ilerde Kahta gibi yeni katliam noktalarıyla eksilerek devam ederler. Başka bir yığın güzergâh ve nokta vardır, ama Furuncu adını bu taraflardan geçirilen bütün sürgünler anılarında büyük acı ve kederle anlatır, çokları evlatlarını burada yitirerek gitmişlerdir. Şimdi İnönü Üniversitesi kampüsünün oturduğu yer, yüz yıl önce yüzbinlerin kendi Golgota’larına doğru eziyet çektiği ve onbinlerin ölü yada kayıp edildiği bir açık hava mezarlığıdır.[i] Kısaca Malatya mezbaha vilayetlerden biridir.

saitcetinoglu.com/turkiyenin-t

Rejimin meşrulaştırılmasında azınlıkların araçsallaştırılması

Sait Çetinoğlu

Rejimin her sıkışmasında, kendini yeniden üretmede ve meşrulaştırmada, araçsallaştırarak en kolay kullanabileceği toplumsal grup azınlıklardır. Kısaca muktedir olmayanları araçsallaştırır. Geçtiğimiz günlerde İzmir Diriliş Kilisesi Rahibi Andrew Craig Brunson’un aylarca süren Türkiye’deki tutukluluğu dolayısıyla ABD ile yaşanan gerilim nedeniyle, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Dini Özgürlükler Panelinde bu tutukluluğa değinerek, Rahip Brunson’a verilen cezanın dinî olduğunu vurgulaması karşısında, Türkiye’deki azınlık cemaatleri vakıf ve dini temsilcileri “özgürüz” bildirisi yayınlamışlardır. Açıklamada, “İnancımızı özgürce yaşamakta ve geleneklerimize göre ibadetlerimizi özgürce yerine getirmekteyiz. Baskı olduğunu iddia eden ve/veya ima eden beyanlar tamamen asılsızdır ve maksadını aşmaktadır” denilmişti.

Bir yıl tutuklu kaldıktan sonra hiçbir açıklama yapılmadan serbest bırakılan Alman Die Welt gazetesi Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in rehin olarak algılandığı gibi, Rahip Brunson da rehin olarak algılanmış T. C., hem ABD kamuoyunda hem de Batı dünyasında büyük bir prestij kaybına uğramıştır. Erdoğan’ın Polis Akademisi mezuniyet törenindeki; “Ver papazı, al papazı“ söylemi durumu daha vahim bir boyuta taşımıştır. Baskın Oran bu durumu şu sözlerle özetler: “Bizden papaz istiyorlar, sizde de bir papaz var, verin yargılayalım diyorum” zihniyeti ve politikası, Türkiye’yi “Komşularla Sıfır Sorun” politikasından artık sistematik “Herkesle Sorun” ve hatta esir takası evresine getirdi.
Krizden Şark kurnazlığı kurtulmak ve yapılan haksızlığı meşrulaştırarak bu durumdan çıkabilmek için, Batı ile bağlarının bulunduğu ve etkisinin olabileceğini düşündüğü irili ufaklı tüm azınlıkların vakıf ve dini temsilcilerini bir araya getirerek yaptırdığı açıklama ile krizin kalıcılığını ve meşruluğunu sağlamak istemiştir.

Açıklamanın bir gün sonrasında Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, azınlık cemaatleri temsilcileri ile Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Ofisi’nde yaklaşık 4 saat süren yemekli “görüşme” yapmıştır. Yemeğin ardından, cemaatler adına Türkiye Hahambaşısı İsak Haleva’ya yeni bir açıklama yaptırılmıştır. Haleva, “Bu bildirinin Türkiye’mizin üç tarafındaki denizlerinin ılık dalgaları tüm dünyaya yayılsın. Dünyanın böyle bir manzaraya ihtiyacı vardır. Türkiye örnek devlet olabilir” sözleriyle bildiriye vurgu yaparak. Açıklama ihtiyacının “çatlak sesler”e yönelik olduğunu ekler.
Sözcü İbrahim Kalın, inisiyatifin azınlık temsilcilerinden gelmesinin memnuniyet verici olduğunu vurgulayarak, yurt dışında ülkemiz aleyhinde kullanılan bazı kampanyalarla dini azınlıkların dinini yaşayamadığı gibi iddialarına en güzel cevabı cemaat vakıfları kendileri kendi şahitlikleri ile ortak bildiri ile vermiş olduklarının altını çizer. Ancak bu kullanım yada araçsallaştırma, rejimi meşrulaştırmaya bir etkisinin olmamasının ve rejimi daha fazla teşhir etmesinin yanında, rejime destek niteliğindeki açıklamalar açıklamayı yapan grupları da küçük düşürmektedir.

Tarih bu konuda birbirleriyle yarışacak örneklerle doludur. Biz bunlardan Hamid rejiminin 1894-96 Ermeni Katliamları sırasında yayınlatılan bildiriyle meramımızı anlatmayı sürdüreceğiz; Dönemin Süryani cemaat temsilcilerince Hamidi istibdat rejimine destek mahiyetinde ve katliamları meşrulaştırıcı ortak bir teşekkürname imzalanmıştır. Sultan Abdülhamid’e Kızıl Sultan ünvanını kazandıracak olan ve döneminin en büyük kıyımlarından biri olan, 1894 yılındaki Sason Katliamları’ndan başlayarak 1895-96 yıllarında devam eden Katliamlar, Ermeni vilayetlerindeki 300 bin Ermeni’nin yok edilmesi, kadın ve çocukların Müslümanlaştırılarak Ermeni mallarına el konulması, kiliselerin camiye çevrilmesi, açlıktan ölümler, İhtiyatlı gözlemciler için dahi 1896 yazında, kitle katliamları sonrasından kalan on iki yaş altında en az elli bin yetim… gibi korkunç bir tablo ile sonuçlanmıştır.

Utancın ölümden beter olduğu bir süreç olarak tanımlanan Hamidi dönemin katliamları sürecinde aşağıdaki teşekkürname yayınlananmıştır:
[Süryani Ortodoks Patrikliği, rahipler ve eşraftan 1895 Katliamları –Seyfo – sonrasında Sultan II. Abdülhamid’e hitaben gönderilen] Teşekkür notu
“Bu duacı hizmetkarlar, islam hükümetinin ünlü fatihi Halife Ömer döneminden beri ve huzur içinde yaşamamız için gerekli himayeyi sağlayan ebedî Osmanlı [devletinin] kanatları altında geçen beş yüz yıl için şükran doludur.
Dinimiz, mezhebimiz, dilimiz, mal/mülkümüz ve emniyet ve onurumuz yüce hükümetin himayesi altında ve yurttaşlarımız ve sevgili komşularımız olarak bizi her türlü saldırı ve husumetten koruyan Bu vesileyle, devlet idaresi ve hükümdarlığına şükran duyduğumuz hilafetin [halifenin] şanlı sığınağının ihtişamı ve hayatın devamlılığı için imparatorluk hazretlerine duacıyız.
Son zamanlarda Diyarbakır’da ve civarımızda, Osmanlı devletinin bu sadık ve eski tebaaları olan biz hizmetkarlara karşı Ermeni huzur bozucuların yarattıkları her şeyin tamamen farkındayız.
Onlara katılmaya zorlandık ve tehdit edildik ve her ne kadar bizi, her zaman minnettar olduğumuz babalarımızdan ve dedelerimizden bize kalan en değerli mirasımız olan hizmet yolundan ayırmaya çalışsalar da bizler hizmet ve bağlılığımızı sürdürdük.
Cehaletten muzdarip olanlarımızı sadakat ihsanını takdir ettiğimiz Sultan Hazretlerinin bize bahşettiği sevginin farkındalığıyla velinimetimize karşı yanlıştan uzak tuttuk, engelledik ve uyardık.
Emniyeti tercih ederek her türlü tatsızlıktan kaçınıyor; fesatçıların niyetlerini reddediyor ve eski bağlılığımızın gereklerine itaat ve sadakatle bağlı olduğumuzu onaylıyor ve böyle de devam ettiğimizi size bildirmek istiyoruz.
[bizler] krallar kralı ekselanslarının rızkını ve isteğini bahtiyarlıkla kabul etmek suretiyla kulluğumuza devamı tercih ettiğimizi bildirmek istiyoruz.
Tahkikat komitesine sunulan bu teşekkür notuyla da sadakatimizi beyan ediyoruz.
19 Aralık 1895

Birinci sırada, sağdan sola imzacıların Osmanlıca harflerle adları:
1- Šammas [Diyakoz] H̱annuš; 2- Yaˁqub; 3- Quryaqos; 4- Quryaqos; 5- Tomas Ibn H̱anna; 6-Qas [Papaz] H̱anna ˁAbde; 7- Xuri [Başpapaz] Yusuf; 8- Ya raẖman, twaffëq umur ˁAbdulmasiẖ, baţëryark as-suryan [velinimetimiz efendimizin, süryanilerin patriki ˁAbdulmesiẖ’in çabalarını takdir etmesini dileriz].
Orta sırada, sağdan sola, Arapça ve klasik Süryanice:
1- Maqdisi Jirjis ˁAbde; 2- Yaˁqub Borakji (klasik süryanice yazım); 3- Yusuf (klasik süryanice yazım); 4- Fatẖalla; 5- Yaˁqub; 6- Naˁum; 7- H̱annuš; 8- Şaliba
Arapça ve klasik Süryanice mühürler:
1- Kadim Süryani [Ortodoks] Daniyal Manşuriye cemaati Ramzi Yusuf ; 2- Tuma (klasik süryani yazıyla); 3- H̱annuš; 4- Asya walad-i ˁAmaniyel; 5- Naˁum; 6- Ablaẖat; 7- Naˁum”
Alttaki satır, saǧdan sola doǧru, mühürlü imzacıların adları, Arapça ve Klasik Süryanice harflerle kazılı.1- Süryan kadim Daniyal Mansuriye cemaati
Ramzi Yusuf ; 2- Tuma (Klasik Süryanice harfle); 3- H̱annuš; 4- Asya walad-i ˁAmaniyel; 5- Naˁum; 6- Ablaẖat; 7- Naˁum
Meramımızı anlattığımızı düşündüğümüzden Teşekkürnameye dair herhangi bir yoruma gerek duymadan, Katliamları raporlayan Alman din adamı Johannes Lepsius’un sözleriyle bitiriyoruz: “Üzüntü ve korkudan çılgına dönmüş erkek, kadın ve çocuklar sürü sürü sığınak olarak kiliselere doluşurken orada kurban edilmeyeceklerini sanıyorlar. Başka da yapacak ne var ki zaten? Fakat yüzlerce kilise ve manastırın küle dönüştürülmesi ve bu Hristiyan gâvurluğunun kökü kazınmak isteniyorsa geriye kalanlar teferruattan ibarettir…”
saitcetinoglu.com/rejimin-mesr

"Devletlerin yönetimi namussuzların ve utanmazların eline bırakılırsa, bunlar iyilerin başına bela ve yıkım getirir."

—Platon

Politikacı, kötülüğe neden olan şeyi artırarak kötülüğü düzeltmeye çalışır: yasal yağma.

Frederic Bastiat

Unutulmuş Direniş

Yunanistan, Nazi Alman orduları tarafından işgal edildi (1941–1944). Yok edilemez gibi görünen Nazi işgal ordusuna karşı bir gerilla (partizan) savaşı başladı. Burada bu mücadeleyi anlatmayacağız. Yazıdaki asıl amacımız, Ermeni mültecilerin de Yunanistan için verilen bu kader mücadelesinde önemli bir rol oynadıklarını hatırlatmak ve vurgulamaktır.
medium.com/@PolitikART/unutulm

Van - Timar nahiyesi kilise ve manastırları

Yazar: Robert Tatoyan

Çeviren: Sevan Değirmenciyan

Timar Manastırları

Gıduts S. Garabed Manastırı (Çarpanak Manastırı)

Gıduts manastırı Van Gölünün aynı adlı adasındaydı. XIX. yy. sonu-XX. yy. başında manastır kompleksi S. Garabed kilisesinden, bir çok hücre-odadan ve adaya karşı, gölün güney kıyısında bulunan “dış ev” denen bir kısımdan oluşmaktaydı.

houshamadyan.org/tur/haritalar

İradesini yenemeyen, düşmanını da yenemez.

Hikmet Kıvılcımlı

"Kuşkusuz ki en büyük ön yargı; etrafımızdaki herkesi insan sanmamızdır."

Charles Bukowski

“Benim zevklerime sahip birini bulmak yerine, bana sevdiğimi bilmediğim şeyleri öğretecek birini bulmayı tercih ederim.”

—Friedrich Nietzsche

Bana vicdansız bir medya temin edin, size ahlâksız bir toplum sunayım.

Joseph Goebbels

Sence halkın ezici çoğunluğu hakikatin ne olduğuna aldırıyor mu ? Umurlarında bile değil. Sadece rahat bırakılmak ve hayal güçlerini besleyecek masallarla kandırılmak istiyorlar. Peki ya adalet ? Şahsi ihtiyaçları karşılandığı müddetçe, onlar için bu kavramın da zerre kadar ehemmiyeti yok.

Vladimir Bartol

Dürüstlükle en ufak alışverişi olan kişi, bugün bilmek zorundadır ki, bir Tanrı bilimci, bir rahip, bir papa, söylediği her tümceyle, yalnızca yanılıyor değil, yalan söylüyordur.

Friedrich Nietzsche

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.