Show newer

James Webb Uzay Teleskobu başka bir galakside ilk kez “yaşamın temel taşlarını” buldu

Büyük Macellan Bulutu’nda yer alan ST6 adlı genç yıldızın çevresinde beş farklı karbon bazlı bileşik tespit edildi.

ntv.com.tr/teknoloji/james-web

407 Milyon Yıllık Fosil, Doğanın En Ünlü Matematik Kuralını Bozdu

Bilim insanları, İskoçya’da bulunan 407 milyon yıllık bitki fosilinin yaprak düzeninin Fibonacci dizisini izlemediğini keşfetti.
kayiprihtim.com/haber/407-mily

Seks karşılığında yardım: Suriyeli kadınlar, Ankara'daki hayır mağazası sahibini cinsel tacizle suçladı
bbc.com/turkce/articles/cvgdwr

Trump'tan Hamas'a gözdağı: Ateşkesi ihlal ederse bölge ülkeleri müdahaleye hazır

ABD Başkanı Donald Trump, Hamas’ın ateşkes anlaşmasını ihlal etmeyi sürdürmesi halinde Gazze’ye yönelik askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğu uyarısında bulundu.
birgun.net/haber/trump-tan-ham

Trump'tan Hamas'a gözdağı: Ateşkesi ihlal ederse bölge ülkeleri müdahaleye hazır

ABD Başkanı Donald Trump, Hamas’ın ateşkes anlaşmasını ihlal etmeyi sürdürmesi halinde Gazze’ye yönelik askeri müdahalenin kaçınılmaz olduğu uyarısında bulundu.
birgun.net/haber/trump-tan-ham

Yıldızlararası ziyaretçinin yeni rotası: Fizik kurallarına meydan okuyor

Yıldızlararası ziyaretçi 3I/ATLAS, fizik kurallarını altüst etti. Normalde kuyruklu yıldızların kuyrukları Güneş’ten uzaklaşırken, gizemli nesnenin tam tersi davranış gösterdiği ortaya çıktı.

ntv.com.tr/teknoloji/yildizlar

Bu devrimciler, çıplak boyunlu politikacılar, yakalarının izini, köleliğin ahlaki lekesini, despotizmin dik boynunu korudular.

—Joseph Dejacque

Oy vermek, sahip olduğumuz gerçek etki gücünün eksikliğini maskelemek için tasarlanmış anlamsız seçeneklerden ibaret olmadığını düşünseniz bile, bu denklemin diğer tarafında muazzam miktarda para, güç ve etki vardır. Bu yüzden sadece oy vermekle veya dilekçe vermekle yetinmeyin.
-- Moxie Marlinspike

Bir Babıali komodorunun ardından

İrem Barutçu

Babıâli’nin önde gelen komodorlarındandı. Hürriyet müessesesi içinden yetişen ilk genel yayın müdürüydü, Necati Zincirkıran… Erol Simavi’nin, “Bana bak, gazetenin başına geliyorsun!” müjdesini takiben, 1 Eylül 1960 tarihli künye değişikliği ile artık sadece kendi teknesinin değil, “Amiral Gemisi”nin de kaptanı olduğu tüm Türkiye’ye duyurulacaktı. Hürriyet, “1 Milyon” tirajı ilk kez onun genel yayın müdürlüğü döneminde alacak ve rakiplerine fark atacaktı.

mesele121.org/bir-babiali-komo

Şeyh amca...

Çocukluk yıllarımı, ilk gençlik yıllarımı anımsıyorum... İzmir’de oturduğumuz Hatay semtinde birbiri peşi sıra ‘apartman’ denilen çok katlı binalar yükselmişti. Apartmanımızın yanında köşesinde, neresinde bir bahçeli, tek katlı ya da iki katlı ev varsa İzmir’in yeni gözde semti Hatay’da hemen müteahhitlerce yıkılıyor yerine bir apartman dikiliyordu. Gel zaman git zaman Hatay Caddesi’ne açılan sokağımız apartmanlarla doldu. Bizim oturduğumuz apartmanın tam karşısında, fıskiyeli havuzlu, yemyeşil çiçekler ve ağaçlarla kaplı, içinde büyük camekanlı bir kulübe olan bahçe ise; tek istisnayı oluşturuyordu. Yemyeşil, şırıl şırıl fıskiyesinden havuza sular akan o bahçe öylece kaldıkça umutlanan annemle babam, sürekli “keşke şu bahçeyi müteahhite vermeseler de, karşımızda bir soluk alma mekanı kalsa” deyip durdular...

sesonline1.blogspot.com/2023/1

"Kendimizi anladığımız zaman dünyayı da anlayacağız, çünkü biz ve o birbirimizin ayrılmaz parçalarıyız."

- Novalis

Ağaç bu yüksek dağda yalnız duruyor. Boyu, insan ve hayvanı aşmıştır. Eğer konuşmak isteseydi onu anlayacak kimse bulunmazdı. O, o kadar boylanmıştır. -Şimdi bekliyor ama-Neyi bekliyor? O, bulutlara yakın bulunuyor; galiba ilk yıldırımı bekliyor.

Friedrich Nietzsche

Özgürlük diye böğürmeyi seversiniz hepiniz en çok; oysa ben, çevresinde çokça böğürme ve duman bulunan büyük olaylara inanmayı unuttum.inan bana dostum cehennem gürültüsü! En büyük olaylar, en şamatalı saatlerimiz değil, en sessiz saatlerimizdir.

Friedrich Nietzsche

TC “Ulus”unu Nasıl Oluşturdu?

Selim Fuat

1923 mübadelesinde Karadenizli Rumlar
Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, gerek öncesinde gerekse de hemen sonrasında yaşanan gelişmelerle birlikte, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları gibi değişik etnik köken ve kültürlerden gelen toplulukları bünyesinde barındıran devletlerin dağılmasına neden oldu. Dağılan bu imparatorluk devletlerinde yüzyıllarca birlikte yaşamış, iç içe geçmiş halklar, yeni kurulan ulus-devletlerin 1919 Paris ve 1923 Lozan Antlaşmaları ile belirlenen sınırlarında inşa edilmeye çalışılan ulusların birer unsuru haline gelmeye başladılar.

Ulus-devletlerde egemen sınıf olan burjuvazi, toplum üzerinde ideolojik hegemonyasını ancak milliyetçi düşüncelerin yaygın olarak kabul görmesiyle sağlayabilir. Ne var ki, söz konusu yeni ulus-devletlerin sınırları içerisinde, milliyetçi tasavvura denk düşen bir homojenlik söz konusu değildi. Eski imparatorlukların dil, etnik köken, din ve benzeri hususlardaki karmaşıklıkları, çizilen devlet sınırları içerisinde birden bire buharlaşmıyor, kaçınılmaz olarak yeni devletlerin içerisinde ulusal azınlıklar oluşuyordu.

Azınlıklar da egemenler nezdinde, yeni devletin birliğinin sağlanmasının önünde bir engel, daha da ötesi bir tehdit olarak algılanıyorlardı. Yeni ulus-devletlerin istikrarını bozacakları, hayatta kalma şansını azaltacakları düşünülen bu unsurlar, bu yüzden, özellikle Avrupa’nın pek çok bölgesinde, soykırım, tehcir, zorunlu göç, iskân ve mübadele gibi uygulamalar yoluyla etnik temizliğin gazabına maruz bırakıldılar. Bilhassa halkların yüzyıllarca iç içe yaşadıkları Balkanlar ve Anadolu, burjuva devletlerin ayakta durabilmeleri uğruna, bu kıyımlardan nasibini fazlasıyla aldı.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna önderlik eden Kemalist siyasal kadrolar da, 1912-1923 arasında Anadolu’nun Rum-Ortodoks nüfusuna yönelik iskân politikaları uygulayan, dahası 1915-1916 yıllarında yüz binlerce Ermeninin hayatına mal olacak korkunç kırımı gerçekleştiren İttihatçı seleflerinden farklı davranmadılar. Bunlar da derhal, etnik ve kültürel homojenliği sağlayacak adımları atmaya giriştiler. Kemalistler yeni kurulan devletin bekasının ancak gayrimüslim nüfusun Anadolu’dan gönderilmesi ve değişik etnik kökenden Müslüman unsurların da farklılıklarının Türk kimliği altında bastırılıp asimile edilmesiyle sağlanabileceğine kanaat getirmişti. Bunu da haliyle devletin temel politikası olarak hayata geçirmek için çaba gösterdiler.

1922’nin Eylülünde Yunanistan savaşı kaybederek Anadolu’dan çekildi. Başlayan kıyım ve baskı nedeniyle yüz binlerce Rum, başta İzmir olmak üzere Ege ve Karadeniz’den Yunanistan’a göç etmeye başladı. Yunanistan ve Girit’tense Müslümanlar Türkiye’ye doğru akın ediyorlardı. Resmi mübadele anlaşması ise bu metazori göç dalgasını takiben geldi. İlk adım 30 Ocak 1923’te Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi antlaşmasıyla atıldı. Bu antlaşmaya göre 1 Mayıs 1923’ten itibaren Türkiye’deki Rum-Ortodoks dinine mensup vatandaşlar ile Yunanistan’daki Müslümanlar mübadele edilecekti. Bu durumdan sadece İstanbul’da yaşayan Rumlar ve Gümülcine çevresinde yaşayan Müslümanlar muaf olacaktı. Savaştan yeni çıkmış TC egemenlerinin, daha hayati ölçekte bir sermaye çıkışına tahammülleri olmadığı için, gidişleri yıkıcı bir etkiye yol açacak İstanbullu Rum sermaye sahiplerinin kalmasına “şimdilik” razı oldukları anlaşılıyordu. Bunda elbette İstanbul’un özel konumunu ve uluslararası basıncı da dikkate almak zorunda kalmışlardı.

Böylece kısa süre içerisinde, Rumların yanı sıra anadili Türkçe olan yüz binlerce Karamanlı Hıristiyan zorla Yunanistan’a, pek çoğunun Türkçe bilmediği yine onbinlerce Yunanistanlı Müslüman da Türkiye’ye zorla göç ettirildi. Binlercesinin yollarda hastalıktan ve açlıktan öldüğü mübadiller, köklerinden zorla koparılıp yeni “devletlerinin”, bilmedikleri, alışık olmadıkları topraklarına yerleştirildiler. Bir yabancı olarak geldikleri ve gidecek başka yerlerinin olmadığının kavratıldığı yeni devletlerinde ayakta kalabilmek için de kuşaklar boyunca süren bir adaptasyon çabası içerisine girdiler ve asimile edildiler.

1920’li ve 1930’lu yıllar boyunca Türkiye’de de asimilasyon programları planlandı ve pek çok alanda hayata geçirildi. Bir yanda gayrimüslimleri dışlayan, diğer yanda Müslüman unsurları Türk diye tanımlanan kimliğin bir parçası olması için baskı altına alan bu politikalar büyük bir gayretle uygulandı. Sermayenin kademe kademe el değiştirmesi için gayrimüslim sermayedarlara devlet destekli baskılar uygulandı. “Milli Türk Ticaret Birliği” türünden milletvekili ve bürokratlardan oluşan birlikler oluşturulup, korkutulan Rumların şirketlerine ve mallarına “cazip koşullarda” el kondu. Sadece Kasım 1922 ile Mart 1923 tarihleri arasında bile İstanbul’da önemli 110 Rum ve 21 Ermeni firmasının kapandığı biliniyor.

Baskı altına alınanlar şirket sahibi gayrimüslimlerden ibaret değildi. Şirketlerde çalışan gayrimüslimlerin de işlerinden olması için baskılar yapıldı. Yabancı ortaklı şirketlerin tüm idarecilerinin ve çalışanlarının Müslüman olması için hükümet bu şirketlere baskı uyguladı. Hükümet çalışanların en az %75’inin “Türk” olması için şirketlere telkinlerde bulunuyordu. Demiryollarında çalışan tüm gayrimüslimler işten çıkarıldı. Gayrimüslimlerin ehliyetleri yenilenmeyerek şoförlük yapmaları engellendi. 1926 yılına kadar bu şirketlerde işten çıkarılan Rumların sayısı 5 bini geçti.

26 Şubat 1925’te çıkarılan bir yasayla İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlerin yapacağı her seyahat özel bir izinle gerçekleştirilebilir hale getirildi. Bu durum özellikle serbest meslek erbabını ve küçük esnafı etkiledi. Pek çoğu zamanla iş yapamaz hale geldi. Sadece 1922 ve 1923 yıllarında 188 bini aşkın Rum ve 150 bin diğer gayrimüslim azınlık mensubu İstanbul’u terk etmek zorunda kaldı.

Tarih, dil ve eğitim alanlarında da asimilasyoncu uygulamalar yaygınlık kazandı. Ulusal bilincin oluşması için uydurma teoriler icat ediliyor, Milli Eğitim sistemi aracılığıyla da genç kuşaklara zerk ediliyordu. Lozan Anlaşmasıyla güvence altına alınan azınlık okulları da bu basıncın dışında kalamıyor, bilâkis özenle üzerlerine gidiliyordu. Bütün bunların üstüne 1928 yılında başlatılan “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasıyla da hem gayrimüslimler hem de Türk olmayan Müslüman unsurların anadillerini konuşmaları baskılanmaya çalışıldı. Kamuya açık lokanta, tiyatro, sinema gibi yerlerde asılan tabelâlarla Türkçe dışında bir dilin kullanılmaması herkese “tavsiye” ediliyordu. Valiliklere gönderilen emirlerle ismi Türkçe olmayan yerlerin isimlerinin değiştirilmesi, Türkçe dışında bir dil konuşanlardan oluşan toplulukların yerleşim yerlerinin belde, ilçe vs. haline gelmesinin engellenmesi, varsa bileşiminin farklılaştırılması isteniyordu. Ayrıca yatılı okullar vs. aracılığıyla kızların Türkçe öğrenmesinin sağlanması, başka diller konuşan erkeklerin Türkçe konuşan kadınlarla evlendirilmesinin tavsiye edilmesi öneriliyordu.

Bütün bunlarla birlikte iskân politikaları da asimilasyonun sağlanabilmesi için etkin olarak kullanıldı. Bu politikalar, özellikle de Müslüman unsurlar arasında asimilasyon politikalarının en az etkili olduğu kesim olan Kürtlere, Şark Islahat Planı çerçevesinde tüm diğer baskılarla birlikte uygulandı. 1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile Kürt ve kimi Arap nüfusun yoğunluklu olduğu bölgelere başka ülkelerden getirilen “Türk” göçmenler yerleştirildi. Özellikle isyanlara katılan Kürt aileler batı illerine zorunlu olarak göç ettirildi.

Zorunlu iskâna tâbi tutulanlar sadece Kürtler değildi. İç Anadolu’daki Ermeniler ve Trakya’daki Yahudiler de İstanbul’a sürüldüler. İskân Kanunun çıkarılmasından hemen sonra Kırklareli, Tekirdağ, Çanakkale, Edirne ve civarındaki yerleşim yerlerinde yaşayan Yahudilerin evlerine ve işyerlerine saldırıldı, kadınlara tecavüz edildi. Çoğu evlerini ve işyerlerini karşılıksız bırakarak ya da çok ucuza satarak İstanbul’a kaçmak zorunda kaldılar. Bölgedeki 13 bin Yahudiden 10 bine yakını İstanbul’a göç etti. 1929 ve 1930 yıllarında baskılar sonucu 10 bine yakın Ermeni, Anadolu illerinden Suriye’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Kalan Ermeniler de İskân Kanununun ardından İstanbul’a yerleşmek zorunda kaldılar.

İskân Kanununu takiben, İkinci Emperyalist Savaş döneminde çıkarılan, zorunlu olarak askere alınma ve Varlık Vergisi uygulamaları da gayrimüslimlerin oldukça etkili biçimde baskı altına alınmalarını ve bezdirilmelerini sağladı. Varlık Vergisi uygulaması ile gayrimüslimlerin iktisadi alanda oynadıkları baskın role son verilmiş oldu. Zaten yasanın Meclis’e getirilmesi sırasında konuşan Başbakan Saraçoğlu açık açık “Piyasaya hâkim olan yabancıları eleyip, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz” diyerek niyetlerini ortaya koymuştu. Nitekim verginin kaldırıldığı 1944 yılına kadar toplanan 315 milyon liranın 280 milyon lirası gayrimüslimlerden tahsil edilmişti. Tamamen keyfi kriterlerle belirlenen ve çoğunlukla eldeki varlıklarının çok daha üstündeki meblağları ödemek zorunda bırakılan gayrimüslimler, servetlerini büyük ölçüde ellerinden çıkarmak zorunda kalmışlardı.

Vergiyi ödemek için satılan gayrimenkullerin yüzde 39’u Yahudiler, yüzde 29’u Ermeniler, yüz­de 12’si Rumlar, yüzde 10’u sahibi gayrimüslim olan firmalar, yüzde 5’i yabancılar, yüzde 2,3’ü diğer azınlıklar, yüzde 0,9’u ise Müslümanlar tarafından elden çıkarılmıştır. Satışa çıkarılan ve büyük oran­da İstanbul’daki en değerli binalardan olan bu gayrimenkuller, yüzde 67,7 ora­nında Müslüman Türkler ve yüzde 30 oranında da devlet ya da devlet kontro­lünde olan Sümerbank, Toprak Mahsulleri Ofisi gibi KİT’ler, milli bankalar, sigorta şirketleri ve İstanbul Belediyesi tarafından satın alınmıştır.[1] Türk burjuvazisinin lehine bir servet transferinin gerçekleştirildiği rakamlarla ortadadır. Bir şeyi daha belirtmek gerekir ki, bu vergiyi ödeyenler sadece burjuvalar değildir. Örneğin Üsküdar’daki Amerikan Kız Lisesi’nde çalışan beş kadından, Ermeni olana, maaşı 100 TL olmasına rağmen 750 TL; Rum olana ise maaşı 28 TL iken 500 TL tutarında vergi yükümlülüğü getirilmiş, okulun Müslüman olan ve aynı şekilde 28 TL maaş alan diğer çalışanları vergiden muaf tutulmuştu. Gay­rimüslim çalışanlardan asgari 500 TL vergi alınması yaygın bir uygulamaydı.[2]

Bu uygulamayı da elbette büyük bir göç dalgası izledi. Özellikle İsrail devletinin kurulmasıyla birlikte yaklaşık 30 bin Yahudi İsrail’e göç etti. Böylelikle TC kuruluşundan bu yana sistematik olarak uyguladığı politikalarla önemli sayıda gayrimüslimin Anadolu’dan göç etmesine yol açmış, kalanların da neredeyse tamamının İstanbul’a yerleşmesini sağlamıştı. Kesin verilerin olduğu 1927 yılından itibaren bakıldığında bile bu baskıcı ve yıldırıcı politikaların sonuç verdiği görülüyordu. 1927 yılında ülke nüfusunun 13,2 milyonu Müslüman, 379 bini gayrimüslimken, 1955 yılında 23,8 milyonu Müslüman, 264 bini gayrimüslim olmuştur. Yalnızca 1922’yi takip eden bir yıl içinde 1 milyon 200 bin Rum tehcire maruz kalmıştır. 1915’teki 1,5 milyona yakın Ermeni’nin kırıma uğratılması ve sürülmesini de hesaba kattığımızda, daha Cumhuriyet’in kuruluşunun başında yaklaşık 3 milyon gayrimüslimin bu topraklardan sökülüp atıldığını görürüz.

TC’nin gayrimüslimleri yıldırmak için örgütleyip hayata geçirdiği en etkili darbe ise 1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde gerçekleşmiştir. Selanik’te Atatürk’ün evine bomba konulduğu haberinin radyodan verilmesi ve İstanbul Ekspress gazetesi ile duyurulması ile hazırda bekleyen “kitleler” görevlerini yerine getirmişlerdir. Kontrgerillanın bu “başarılı” organizasyonuyla harekete geçen “kitle”lerin iki gün boyunca gerçekleştirildiği pogromda binlerce işyeri ve ev talan edilmiş, onlarca kadına tecavüz edilmiş, 15 kişi öldürülmüştür. Hükümet tarafından olayın sorumlusu olarak komünistler gösterilmiş ve bilinen solcular bu işle hiçbir ilgileri olmadığı açık olmasına rağmen tutuklanmış ve yargılanmışlardır. Ancak bugün ortaya çıkan bilgilerle bu pogromun bir kontrgerilla işi olduğu ayan beyan ortaya çıkmış, Özel Harp Dairesinin bir dönem başında bulunan komutan tarafından da açıkça ilan edilmiştir.[3]

6-7 Eylül olayları da daha önce hayata geçirilen asimilasyona ve ülkedeki gayrimüslim unsurların yok edilmesine dönük sistematik devlet politikasının bir halkasıdır. Nitekim 6-7 Eylül olaylarının ardından gayrimüslimlerin kalan kesimleri de süreç içerisinde ülkeyi terk etmiş, sayıları sembolik düzeylere inmiştir. 1980 faşist darbesinden sonra 1 milyona yakın Süryani de ağır baskılar nedeniyle kitleler halinde Avrupa ülkelerine göçe zorlanmış ve ulus-devletin Türk ve İslam temeli biraz daha güçlendirilmiştir.

Zulümle karılan “ulus” harcı
Bütün tepeden burjuva devrimlerinde olduğu gibi TC devleti de gecikmenin yarattığı sancılarla doğmuştur. Kendi egemenliğini ifade eden bir ulus-devleti ve onun ulusunu yaratma sorunuyla yüz yüze kalan burjuvazi, bunu büyük yıkımlar pahasına gerçekleştirmiştir. TC devletinin harcı, işçi sınıfının ödediği büyük bedellerle birlikte, egemen sınıfın halklara reva gördüğü zulümlerle karılmıştır. Burjuva devlet bugün de yine aynı bedelleri ödeterek, benzer zulümleri yaşatarak ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Türk burjuvazisi uluslaşma sürecinde öngördüğü gibi gayrimüslimleri bu topraklardan atmış, onların servetlerinin önemli bir kısmına el koymuş, özellikle Anadolu’ya başka topraklardan gelen Müslüman toplulukları asimile etmeyi de başarmıştır. Ne var ki bütün bu “başarı”larına rağmen öngördüğü ulus-devletin en önemli gereklerinden başlıcasını yerine getirememiş; Kürt halkını asimile etmeyi başaramamıştır. Yıllar boyunca yaptığı zulümlerle ne kadar bastırmaya çalışsa da Kürt sorununun karşısına yeniden ve yeniden çıkmasına mani olamamıştır. Kürtlere karşı sürdürdüğü inkâr ve imha politikaları boşa çıkmıştır. Ancak her şeye rağmen Türk burjuvazisi, imhacı geleneğinin tarihteki başarılarının onda yarattığı güven duygusuyla olsa gerek, Kürt halkının haklarını kabul etmemeye ve bunlar için mücadele edenleri cebir yoluyla sindirmeye çalışmaya devam etmektedir.

Bugüne kadar bu topraklarda yaşananlar, burjuvazinin yıkım ve gözyaşından beslendiğini göstermektedir. Burjuvazi toplumun her hücresine zerk ettiği milliyetçilik zehriyle halklar arasında düşmanlıklar yaratmış, halkları birbirine düşürmüştür. Halkların kardeşliğini sağlayacak yegâne program işçi sınıfının devrimci programıdır. Halkların birbirine düştükleri bir dünya istemeyen herkes de, bu yüzden bütün gücüyle bu programı hayat geçirmek için mücadele etmelidir.

[1] Ayhan Aktar, Varlık Vergisi ve “Türkleştirme” Politikaları, İletişim Yay., s.204

[2] Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, İletişim Yay., s.113

[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. Selim Fuat, Burjuvazinin İmhacı Geleneğini Unutma!, MT, Aralık 2007

marksist.net/selim-fuat/tc-ulu

Ama yurt bulamadım hiçbir yerde: Bütün kentlerde tedirginim ben, ve bütün kapılarda ayrılış. Son zamanlarda yüreğimin beni yönelttiği bugünün kişileri, yabancı ve alay gibi geliyor bana; bense sürülmüşüm ana yurtlarıyla baba yurtlarından.
Friedrich Nietzsche

Birer esirdir onlar, damgalanmışlardır. Kurtarıcı sandıkları onları esir etmiştir: Uydurmaca değerlerin, yalan sözlerin zincirine esir etmiştir! Ne olurdu biri çıkıp kurtarsa onları kurtarıcılardan!

Friedrich Nietzsche

Şöyle söylemişti şeytanın biri bana: “Tanrının insana olan sevgisi, cehennemidir.” Sonra şöyle dediğini duydum: “Tanrıyı, o zavallı insanlara duyduğu merhamet öldürdü.”

Friedrich Nietzsche

Uzaktakine ve gelecektekine duyulan sevgi daha yücedir yakındakine duyulan sevgiden; davalara ve hayaletlere duyulan sevgi daha yücedir insanlara duyulan sevgiden.

Friedrich Nietzsche

Millî Mücadele ve Cumhuriyet: Efsaneler ve Gerçekler /2

Oktay Baran

Anadolu’da devrimci filizlenmeler ve bunların boğuluşu

1920’nin son ayları ve 1921’in başlarında yaşananlar, Millî Mücadele’nin ulusal bağımsızlık perspektifiyle sınırlı burjuva içeriğinin somutlaşması bakımından önemlidir. Bu dönem aynı zamanda Kemalist önderliğin nasıl oportünist, baskıcı, despotik ve emekçi düşmanı bir çizgi izlediğini sergilemesi bakımından da çarpıcıdır. Ancak Kemalist çizginin netleşip İstanbul ve İzmir’in cılız yerli burjuvazisinin, Anadolu eşrafının ve emperyalist burjuvazinin güvenini ve onayını kazanması için, kafalarda soru işareti oluşturan birbiriyle bağlantılı iki sorunun yanıtlanması gerekiyordu: Birincisi, Sovyet hükümetiyle ilişkilerin boyutu ve içeriği, ikincisi, Anadolu’da Sovyet sempatisi taşıyan kıpırdanışın başını çeken ya da çekebilecek olan sol örgütlere ilişkin tutum. Birinci sorunun yanıtı bu söylemlerin diplomatik manevralardan ibaret olduğunun süreç içerisinde berraklaşmasıyla verildi. İkinci sorun ise, Meclisin kendini bir parça daha güvende ve güçlü hissetmesiyle askeri çizmeler aracılığıyla “çözüme” kavuşacaktı.

I. Dünya Savaşının yıkımla sonuçlanmasının doğurduğu ortamda, Anadolu’da artık Osmanlı yönetimi yönetemez hale gelmişti. Ekonomik yıkım, muazzam can kayıpları, salgın hastalıklar, açlık ve sefaletin büyümesinin yanı sıra doğan siyasal kaos da bu tabloyu tamamlıyordu. Anadolu’nun iktisadi geriliğini, işçi sınıfının cılızlığını, örgütsüzlüğünü ve bilinçsizliğini unutmamak ve abartılı kavramamak kaydıyla şunu söyleyebiliriz ki, Ekim Devriminin yankıları böylesi bir ortamda beklendiğinden de büyük oldu. Yalnızca bunalımdan bir çıkış yolu arayan genç aydınları değil, Anadolu’nun politik gelişmelerden bir ölçüde haberdar olabilen yoksul emekçi kesimleri de Ekim Devrimini ilgiyle takip ediyorlardı. Doğu Anadolu’nun Rus sınırında bulunması, o dönemde Kafkasya’da yaşanan altüst oluşlar dolayısıyla bu etki o bölgede daha güçlü hissediliyordu. Yıllar boyu Osmanlı ile Çarlık arasındaki bitip tükenmez savaşların Çarlığı yıktığı bilinen devrimci bir hükümet tarafından (Sovyet hükümeti) artık sona erdiğinin ve tazminatsız-ilhaksız bir barış istendiğinin açıklanması, Sovyet köylüsünün toprak sorununun çözüme kavuşması, bunları duyabilen yoksul Anadolu emekçileri arasında bir sempati ve merakla karşılanmıştı.

Böyle bir ortamda, bir yandan İstanbul’da komünistler ve sosyalistler işçi sınıfı içerisinde bağlar kurarken, diğer tarafta da Anadolu’daki komünistler birkaç büyük kentte ilk örgütlenme adımlarını atmaya, işçi sınıfıyla bağlar kurmaya ve gelişen yoksul köylü hareketleriyle ilişki içerisine girmeye başlamışlardı. 10 Eylül 1920’de tam da bu yeşerişin bir ifadesi olarak Türkiye Komünist Partisi kuruluyor ve böylelikle İstanbul ve Anadolu’daki komünist faaliyetin merkezileşmesinin sağlanmasına dönük önemli bir adım atılmış oluyordu. Bu kongreden hemen önce Bakü’de toplanmış olan I. Doğu Halkları Kurultayına Ankara hükümetinin temsilcileri de katılmış, orada anti-emperyalizm ve anti-kapitalizm üzerine bolca laf edip kendilerini kızıla boyamalarına rağmen belli bir ihtiyatla karşılanmışlardı. Bu kurultaya Enver Paşa da sözde “Fas, Tunus, Cezayir ve Trablusgarp devrimcilerini” temsilen katılmıştı. Komintern yönetimi, kendisine iletilen raporlara dayanarak, Avrupa’da ve Kuzey Afrika’da güçlü ilişkilere sahip olduğunu düşündüğü Enver’in bu kurultaya katılmasına göz yummuştu. Enver gibi sınıfı ve siyasi meşrebi belli bir adamın böyle bir kurultaya katılarak bildiri sunması doğal olarak TKP delegasyonu tarafından açıkça protesto edilmişti. Burada Enver için bir parantez açalım. İttihat Terakki ülkede iktidarı kaybetmiş ve en önde gelen lideri olan Enver yurtdışına kaçmış olsa da, her ikisinin de gücü ve etkisi ortadan kalkmamıştı; tersine daha önce de ifade ettiğimiz gibi, MHC’leri kuran, yöneten ve yönlendiren de İttihatçılardı. Enver, Bolşeviklerin desteğini kazanmak için çeşitli manevralar yapıyor, Anadolu’daki hareketin başına geçmek için çabalıyordu.[9] O kadar ki, İngiliz düşmanlığı nedeniyle İngiltere’nin dikkatini yoğunlaştırdığı odaklardan biri olan Enver için, İngiliz istihbarat raporlarında, Bolşeviklerin bu yönde bir planları olduğu dahi dillendiriliyordu. Anadolu’da ve Meclis içerisinde de onun etkisinde olan çok sayıda insan bulunuyordu.

Ne kadar cılız olsa da mülksüz yoksul yığınlar arasında ortaya çıkan ve üstelik denetimleri dışında olan bu gelişmeler Ankara hükümetini tedirgin ediyordu. Zira kapitalizmin geriliğine ve cılız işçi sınıfının yolun çok başında oluşuna rağmen, tehdidin büyüğü olan Sovyet Devleti kapı komşusuydu. Etkisi de yabana atılacak gibi değildi. Anadolu’da sosyalizan arayışlar sadece komünistlerle sınırlı değildi. İçine düşülen müşkül durumdan tek çıkış yolunun Bolşeviklerle işbirliği yapmak ve hatta “Bolşevik prensipleri kabullenmek” olduğu düşüncesi hayli yaygındı. Böyle düşünen, Bolşeviklere sempati duyan (bazıları da öyle gözüken) bir kısım mebus Meclis’te Halk Zümresi adlı bir grup kurmuştu. Üçü bakan olmak üzere 14 milletvekilinden oluşan bu grubun üyeleri, aslında Millî Mücadele kadrolarının çoğunluğu gibi İttihatçılıktan geliyorlardı. Onun sol kanadı sayılabilirdiler.[10] Bu grup, Yeşil Ordu Cemiyetinin Meclisteki uzantısı niteliğinde idi. 1920 Eylülünde grubun başını çeken Nâzım Bey, Meclis’teki oylamada M. Kemal’in adayı karşısında ezici bir farkla üstün gelerek İçişleri Bakanı olarak seçilebilmiş, ancak M. Kemal’in kabul etmemesi ve baskıları üzerine istifa etmişti. Yeşil Ordu Cemiyeti, Ankara ve Anadolu’daki komünistlerle ilişki içindeydi. Sovyetler’le gelişen ilişkiler neticesinde Bolşeviklik sempatisi yaygınlaşırken, Çerkez Ethem de (kendi siyasi ikbal hesapları doğrultusunda Bolşeviklerin desteğini kazanmak için) 1920’nin yaz aylarında bu cemiyetle güçlerini birleştirmişti.[11] Çerkez Ethem Batı Anadolu’da direnişin simgesi durumundaydı ve 1920 yılı boyunca süren gerici ayaklanmaların biri hariç hepsini bastıran bir kahraman olarak anılıyordu. Henüz TBMM güçleri Yunan ordusuyla tek bir çatışma içine dahi girmemişken, Yunan ordularının ilerleyişini durduran, Çerkez Ethem’in Kuvayı Seyyare (Gezgin Kuvvetler) adındaki gerilla birlikleriydi. Yoksul köylülüğün isyancı kesimlerini barındıran bu birliklerin içerisinde bir de Bolşevik Taburu adıyla anılan, başında TKP üyesi bir yüzbaşının bulunduğu 700 piyadelik[12] bir birlik vardı. Bu güçler, başta Eskişehir ve Ankara’dakiler olmak üzere Anadolu’daki komünistlerle birlikte Aralık 1920’de Türkiye Halk İştirakiyun Fırkasını (THİF) yasal bir parti olarak kuracaklardı.

Emekçi halkın seferberliği fikrinden hiçbir şekilde haz etmeyen devletlûlar (M. Kemal ve ekibi) açısından bu güçler potansiyel bir tehdit anlamına geliyordu. Siyaset ve örgütlülük halkın değil, seçkin sivil-asker bürokratların ve onlarla aynı kafada olan aydınların işi olmalıydı. Halk, onların gözünde hep bir tebaa idi ve halkın kendi içerisinden çıkaracağı güçler mutlak surette denetim ve tahakküm altına alınmalı, merkezi bürokratik kurumların içerisinde eritilmeli, bunu kabul etmeyenler imha edilmeliydi. Uzun yıllar sonra, “bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyenler, daha burjuva cumhuriyetini kurmadan önce bile bu seçkinci despotik kafada olduklarını kanıtladılar. 10 Eylülde gerçek TKP’nin kurulmasının ardından, Mustafa Kemal ekibindekiler önce kendilerini solda gösterebilmek için bir Halkçılık Programı ilan edip, radikal devrimci unsurları kendilerine çekmeye çalıştılar. Ardından Meclis adına “Türkiye halkını emperyalizm ve kapitalizmin tahakküm ve zulmünden kurtararak irade ve hâkimiyetinin sahibi kılmak” ifadelerini taşıyan bildiriler yayınladılar. 18 Ekimde de kendilerine bağlı sahte bir Türkiye Komünist Fırkası (TKF) kurdular.

Ama bu manevralarla yetinmeyip, devrimci unsurların, solun ve komünistlerin üzerine gitmeye başladılar. 1920 yazında Çerkez Ethem’in güçlerini Yeşil Orduyla birleştirmesi, M. Kemal açısından alarm ziliydi. Çünkü bu adım halk içinde büyük itibar kazanan, Mecliste bağlantıları olan, elinin altında büyük bir askeri güç bulunduran bir milis komutanının Sovyetler’le resmen ilişkilenmesi anlamına geliyordu. M. Kemal, özetle, “memleket elden gidiyor, onu muhafaza etmeli, anarşi ve inkılâbın ve dahi Rus tabiiyetinin önüne geçmeliyiz” diyerek en güçlü rakibi durumundaki Çerkez Ethem’i ve müttefiklerini tasfiye için düğmeye bastı. Önce Yeşil Ordu Cemiyeti yasaklandı, yayınları kapatıldı. Ardından Kasım ayında silahlı halk milislerinin, yani Çerkez Ethem’in Kuvayı Seyyare birliklerinin tasfiye edilerek, milislerin kurulacak düzenli orduya katılması hükümet kararı olarak ilan edildi. Bu karara uymayan Çerkez Ethem vatan haini ilan edildi ve üzerine askeri birliklerle gidildi. Çerkez Ethem karara uymamasına rağmen, Meclise bağlı askeri güçlerle çatışmak istemeyip ya da çatışmayı göze alamayıp 5 Ocak 1921’de geri çekildi, birliklerini dağıttı, kısa bir süre sonra da ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böylelikle yalnızca muhtemel bir dişli rakibin silahlı gücünün unsurları tasfiye edilmekle kalmayacak, bu olay bahane edilerek birkaç hafta içinde toplumsal bir devrimden yana olan tüm gruplar fiilen tasfiye edileceklerdi. Nitekim bu bahaneyle Meclisteki THİF üyesi olan Halk Zümresi milletvekilleri tutuklanıp vatan hainliğiyle yargılandılar ve parti kapatıldı. Kemal ve kurmaylarının kurduğu sahte komünist fırka da bu temizliklerden sonra kapatıldı.

Ardından Türkiye komünist hareketine, etkilerini çok uzun yıllar hissettirecek ağır bir darbe vuruldu. Türkiye Komünist Partisinin 15 kişilik yönetici ekibi, çalışmaları yürütmek, komünistlerin varılan kongre birliğini hayata geçirmek ve “Anadolu devrimini ilerletmek” üzere Bakü’den Ankara’ya gelmek için yola çıkmışlar, ancak Ankara hükümetinin gazabı ile karşılaşmışlardı. Ankara’dan gelen direktiflerle Erzurum’da kente sokulmayan TKP heyeti zorla Trabzon’a götürüldü. Oradan da geri gönderiliyorsunuz denilerek 28 Ocak 1921 gecesi tekneye bindirilip, Karadeniz açıklarında tabancayla, bıçak ve süngülerle katledilip, denize atıldı. En başta Mustafa Suphi olmak üzere TKP merkezinin yok edilmesi, Anadolu devriminin geleceğine büyük ve ezici bir darbeydi. Türkiye komünist hareketine karşı girişilen baskı ve zulmün en kanlı ve birinci perdesi idi bu, arkası da ilerleyen yıllar içerisinde gelecekti.

Maalesef bu katliam, hem Sovyet Dışişleri tarafından hem de Komintern tarafından geçiştirildi. İlerleyen yıllarda farklı ülkelerde çok daha acı sonuçlara da yol açacak bir tutumun ilk örneklerindendi bu: Sovyet devletinin kesimsel çıkarlarının ifadesi olan Sovyet diplomasisi, bütünsel çıkarların ifadesi olması gereken Komintern’in politikasının önüne geçirilmiş oluyordu. “Türkiye sorununun Komintern’de açıkça tartışma konusu yapılmayıp, bir oldu-bitti gibi üstünün örtülmesinin haklı çıkartılabilecek bir yanı yoktu. Bu hatalı tutum nedeniyle, Türkiye’deki milli mücadelenin ve M. Kemal önderliğinin niteliği konusunda pek çok yanılsama doğdu; istismara açık boşluklar yaratıldı. Bu durum, daha sonra Stalinizmin egemenliği altında Türkiye komünist hareketine empoze edilecek sınıf uzlaşmacı çizginin de sorgulanmadan kabul edilmesine zemin oluşturacaktı. Bu ortamda Stalinizm, mevcut zaafları fırsat bilecek ve böylece Türkiye komünist hareketine uzun yıllar boyunca, Kemalizm kuyrukçuluğu, ezen ulus milliyetçiliği, «kendi» burjuvazisiyle sarmaş dolaş bir garip «cephe» ya da «anti-emperyalizm» anlayışı egemen olacaktı.”[13]

1921-1922

Bu tasfiye ve katliamlarla Anadolu’da yürüyen direniş hareketini Sovyet çizgisine çekme çabasındaki tüm siyasi muhalefet odakları dağıtılmış oluyordu. Sonrasında TBMM’de kabul edilen 1921 Anayasası, elbette ki çok önemli bir adımı temsil ediyordu. Ülkede zaten bir Anayasa vardı, 1876’da kabul edilen Kanun-i Esasi, iki yıl sonra II. Abdülhamid tarafından feshedilmişse de 1908’den sonra tekrar yürürlüğe konmuştu ve halen geçerliydi. Dolayısıyla şimdi yeni bir hükümetten sonra yeni bir Anayasa da varlık kazanıyordu. Bu adımla Ankara hükümeti, devlet benim demiş oluyordu, ama utangaçça! Zira daha Meclis açılırken, onun üstünde hiçbir güç yoktur denilmişti, bu İstanbul hükümetinin artık tanınmayacağı demekti. Şimdi de, Anayasa’nın 1. maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millette olduğu ve bunu da milletin bizzat ve bilfiil Meclis aracılığıyla yürüteceği belirtiliyordu. Bu Fransız devriminin ilkesiydi, cumhuriyetin anlamıydı ve bunun saltanatla bağdaşmadığı apaçıktı. Kişi egemenliğinin yerine (güya) halkın egemenliği getirilerek cumhuriyet ima ediliyordu ama bu kavram asla anılmıyordu.[14] Yani hâlâ Saltanatla yüzleşmeye cesaret edilemiyordu. Tabana, kitlelere dayanan köklü devrimci dönüşümler çizgisini değil de tepede uzlaşmalarla yol alacağı bir kontrollü dönüşüm ve ıslahat çizgisini benimseyenlerin tipik tutumudur bu.

TBMM, Anadolu’da henüz yolun başındaki Bolşevik oluşumları ezip yok eden bir güç olarak, gerek İstanbul burjuvazisinin, gerek Anadolu eşrafının, gerekse de emperyalist devletlerin tam onayını almasa bile güvenini kazanıyordu. Onların gözünde, TBMM artık hiç de zayıf bir önderlik değildi, tersine uzlaşılması, ilişkiye geçilmesi ve işbirliği yapılması mümkün ve gerekli bir önderlik haline gelmişti.

Emperyalist devletlerin Sevr Antlaşmasındaki uzlaşması istikrarlı gözükmüyordu. Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki çekişmelerin ardı arkası kesilmiyordu. Gerçekte emperyalistler arasındaki bu rekabetten, bizzat emperyalist ülkelerdeki siyasal çalkantılardan, hükümet değişikliklerinden, işçi hareketinin yükselişinden vb. kaynaklı olarak hiçbir emperyalist güç, Anadolu’da doğrudan bir savaşa girişmedi. Fransızlara karşı Antep’te yürütülen gerilla mücadelesi bir yana bırakılırsa, 1919’dan 1923’e dek, bu emperyalist güçlerle TBMM hükümetinin ordusu arasında doğrudan tek bir savaş bile olmamıştı! Türk ordusunun savaştığı güçler, Batı’da 1921’e kadar İngiliz hükümetinin desteğini alan Yunan ordusu, Doğu’da da Ermeni güçleri olacaktı. Üstelik Yunanlılara doğrudan İngiliz desteği bile aktardığımız gelişmeler üzerine 1921’de kesilecekti!

Sevr Antlaşmasından sonra da bu antlaşmanın gözden geçirilmesi için bir dizi uluslararası konferans yapıldı. Ve artık bu konferanslara, emperyalist-kapitalizmin gözünde rüştünü ispat eden TBMM de davetli idi! Üstelik Fransa ve İtalya, Yunanlıları değil Ankara hükümetini destekliyordu artık. Anadolu solunun ezilmesinin hemen ardından Şubat 1921’de yapılan Londra Konferansında, TBMM temsilcileri emperyalistlerle ayrı ayrı imtiyaz anlaşmaları imzalamaktan geri kalmadılar. Ankara hükümeti Misak-ı Milliden ciddi geri adımlar atmış, buna mukabil İngilizler ve Fransızlar da işgali sonlandırmayı ve asgariye indirmeyi kabul etmişlerdi. Ama Yunan tarafı bu yeni uzlaşmayı kabullenmedi, geri çekilmeyi reddetti.

1921 Temmuzunda, Anadolu’daki bu belirsizlik durumuna son verip Sevr Antlaşmasıyla edindiği kazanımları somutlamak, İngilizlerin desteğini tekrar kazanmak ve yürüttüğü savaşı sonuçlandırmak üzere Yunan ordusu güçlü bir saldırıya geçti. Türk ordusu geri çekilerek Ankara’ya 70-80 km uzaklıkta mevzilendi. TBMM açısından durum hiç de parlak gözükmüyordu. Meclis tüm yetkilerini Mustafa Kemal’e devrederek onu başkomutan ilan etti. 23 Ağustos-13 Eylül 1921 arasında yirmi iki gün süren Sakarya savaşı, Türk ordusunun zaferiyle sonuçlandı. Bu zaferle birlikte TBMM Anadolu’daki hâkimiyetini pekiştirecekti. Askeri açıdan da rüştünü ispatlayan Meclis, artık yeni bir dost daha kazanmıştı: Fransa. Ekim 1921’de Fransa ile Ankara Antlaşması imzalandı. Fransa’nın Suriye’deki egemenliği tanınıyor, buna karşılık Fransa da Ankara hükümetini resmen tanıyor ve Anadolu’daki tüm birliklerini geri çekiyordu. Üstelik tıpkı daha önce İtalyanların yaptığı gibi, İngiltere ile süren rekabetinden dolayı Fransa, silahlarını geride bırakmayı da ihmal etmedi! Ne de olsa bunun karşılığını zaten tanınan ekonomik ayrıcalıklarla fazlasıyla alacaktı!

1922 baharında çıkarılan af kanunuyla, Anadolu TKP’si olarak değerlendirilen THİF’nin yönetici ve üyeleri de hapisten çıktılar. Mart 1922’den itibaren yeniden örgütlenmeye başlayan THİF’nin 1. kongresini toplaması Ankara hükümetince engellenmeye çalışıldı. Komintern delegesinin katılması yasadışı addedilerek iptal edilmeye çalışılan bu kongrenin toplanacağı sinema salonu yakıldı. THİF kongresi ancak Ağustos 1922’de gizli olarak toplanabildi. Kongreden hemen sonra ise THİF bir kez daha yasadışı ilan edilip kapatıldı. Yönetici ve üyeleri bir kez daha devlete karşı suç işlemekten ve Sovyet hükümeti adına casusluk yapmaktan yargılandı. Anadolu’nun çeşitli illerinde 200’den fazla kişi tutuklanıp hapse tıkılmıştı.

Bu gelişmelerin ardından İngiltere ile Ankara hükümeti arasındaki müzakereler daha da hızlandı. İngilizler kimi tavizler vermeye başlamışlardı. Ancak İngiliz emperyalizmi ile nihai bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için Yunan ordusuna karşı TBMM’nin rüştünü tam olarak ispatlaması gerekiyordu. Bir yıl süren hazırlıklardan sonra 26 Ağustos 1922’de Yunan ordusuna karşı saldırıya geçildi. Dumlupınar’da uğradıkları yenilgiden sonra iki hafta içerisinde Yunan birlikleri Anadolu’dan tümüyle çekilecekler ve böylelikle TBMM amacına ulaşmış olacaktı. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Yunan birlikleri Trakya’yı da boşaltarak Meriç ırmağının batısına çekilecekler, Boğazlar ise barış antlaşması imzalanana kadar İngilizlerin denetiminde kalacaktı. Böylelikle aslında Millî Mücadele sona ermiş, askeri zafer kazanılmış oluyordu.

“Kuvayı Milliye Destanı”

1919-1923 döneminde emperyalistlerle doğrudan tek bir savaş yaşanmamış, İngilizlerin desteğini kaybeden Yunan ordusuyla ise bir yıl arayla önce bir savunma (Sakarya) ardından da bir taarruz savaşı (Dumlupınar) olmak üzere toplam iki meydan savaşı gerçekleşmiştir. Yunan ordusunun ilerlemesini durduran ya da yavaşlatan irili ufaklı kimi çatışmaları (ki bunlar esas olarak Kuvayı Milliye milisleri tarafından gerçekleştirilmiştir) bir tarafa bırakacak olursak, anlı şanlı “Kurtuluş Savaşı”nın askeri tarihi bundan ibarettir! M. Kemal efsanesini yaratmak üzere abartılıp, hakkında övgüler, destanlar yazılan bu iki savaşta ve hatta Yunan ordusuyla Kuvayı Milliye güçlerinin düzensiz çatışmalarında toplam kaç kişinin öldüğüne tarih derslerinde pek değinilmez. Sakarya nehrinin kızıla boyandığı söylenir de, Sakarya savaşında 90 bin kişilik Türk ordusunun yalnızca 3300 civarında bir kayıp verdiğinden pek bahsedilmez.[15] Ama sadece bu savaşta cepheden kaçan Türk askeri sayısı 31 bindir! Aynı şekilde, tüm 1919-23 döneminde verilen toplam kayıp, kimi kaynaklara göre 9 bin[16], kimilerine göre ise 13 bin civarındadır. Günümüz faşistlerinin dile getirdiği en abartılı rakam bile 30 bin civarındadır. Oysa daha Dumlupınar savaşı gerçekleşmeden önce cepheden kaçan askerlerin sayısı 48 bine ulaşmıştı, yani ordu mevcudunun yaklaşık yarısı![17] İstiklal Mahkemelerinde ölüme mahkûm edilen asker kaçaklarının sayısı, Mustafa Kemal’e Gazi unvanını kazandıran Sakarya savaşında ölen asker sayısından fazladır, 3881 kişi!

Yalnızca 1915 Çanakkale savaşında 250 bin askerin öldüğü söylenir. Oysa 4 yıllık bir “kurtuluş” savaşında toplamda 10 bin civarında asker yaşamını yitirmişti. Ama bunun yaklaşık beş katı, yani batı ordusunun neredeyse yarısı firar etmişti. Firarlar o kadar yaygındı ki önlemek için Vatana İhanet Kanunu çıkarılmıştı. Buna göre firar edenler eğer teslim olmazlarsa yakalandıklarında idam edilecekler, “malları ellerinden alınacak, evleri yakılacak, karı ve çocukları sürgüne gönderilecek”ti. Tüm bu olgular, Anadolu’nun yoksul halkının bu “savaş”a büyük fedakârlıklarla ve koşa koşa katıldığını ve savaşın halkın kahramanca mücadelesiyle kazanıldığını mı gösteriyor?

Bu iki savaşta M. Kemal’in askeri dehası bolca övülüp efsaneleştirilmiştir. “Kurtuluş Savaşı” efsanesinin bir parçası olarak cefakâr Türk kadınının top mermilerini sırtında cepheye taşıdığı söylenip durulur da, o top mermilerinin, topların, tüfeklerin vb en az yarısını sağlayanın Sovyet hükümeti olduğuna pek değinilmez. Yani sırf Yunan ordusunun arkasındaki İngiliz desteği nedeniyle kendisini emperyalizme karşı savaşım vermiş olarak gösteren Kemalist önderlik, kazandığı zaferdeki Sovyet yardımının payını özenle saklamıştır. Gerçekten de Sovyetler’in yaptığı yardım çok büyük boyutlardaydı. Sovyet hükümeti askeri mühimmattan ve mali yardımdan oluşan desteği iki parti halinde vermişti. Bunlardan ilki Sakarya savaşından, ikincisi ise Dumlupınar savaşından önce yapıldı. Toplam mali yardım 17,5 milyon altın ruble ve 100 bin altın Osmanlı lirası idi. Bu mali yardım, o dönemki TBMM’nin iki yıllık savunma bütçesinden fazlaydı! Askeri mühimmata gelince: 45 bin tüfek, 53 bin kutu tüfek mermisi, 96 top, 167 bin top mermisi, 327 makineli tüfek, 4000 el bombası, 2 avcı botu ve diğer mühimmatlar. Bir ölçü olsun diye söyleyelim. Sakarya Savaşında Türk ordusunun elindeki 55 bin tüfeğin 30 bini, kullanılan mermilerin yarısı, ağır makineli tüfeklerin dörtte biri, topların üçte biri Sovyet hükümetinden gelmişti![18]

Cumhuriyetin ilanı

Askeri “zafer” kazanılmıştı ve ilk TBMM görevini yerine getirmişti. Şimdi Meclis içerisinde Kemalist ekibin nihai iktidarını kurmak, askeri zaferin siyasi meyvelerini Meclis içerisinde de toplamak gerekiyordu. Sakarya savaşının öncesinde Meclisin tüm yetkilerini üzerine alarak üç aylığına olağanüstü diktatörlük yetkileriyle donanan ve zaferden sonra Gazi sıfatını alan Mustafa Kemal, bu konumunu kaybetmeye hiç de niyetli olmadığını, sözkonusu yetkileri resmen üçer aylığına üç kez uzattırarak göstermişti.

Nihayet Yunan işgalinin sona ermesiyle birlikte, zaferi kazanan TBMM içerisinde de o güne dek, “Devlet-i Âli Osmani”nin yani saltanatın ve hilafetin kurtarılması, ulusal bağımsızlığın sağlanması hedefleriyle işbirliği yapan kesimlerden hangisinin yeniden kurulacak devlette söz sahibi olacağının kararının verileceği günler gelmişti. Mecliste eski rejimin devamından yana olanlarla oportünist bir temelde uzlaşan, onların desteğini adım adım kazanan ve artık onlara ihtiyacı kalmadığı ortaya çıkınca safları netleştirmeye girişen Kemalist önderlik, kazandığı prestijle birlikte saldırıya geçti. Mecliste, Mustafa Kemal’in “kişisel diktatörlüğü” ve saltanat sorunu hususunda yükselen tartışmalar Mustafa Kemal’in “bazı kafaların kesilme ihtimali”nden bahsetmesiyle son buldu. 1 Kasım 1922’de “Hilafet, Hanedan-ı Âli Osman’a ait” kalmak üzere saltanattan ayrıldı ve saltanat kaldırıldı. İşin ilginç tarafı, saltanatın ilga edilmesiyle padişahlık (yani Batı’daki muadiliyle monarşi) ortadan kaldırılmış oluyor ama yerine devletin yönetim şekli olarak bir şey tanımlanmıyordu. Devlet artık ne monarşik bir devletti ne de cumhuriyet! Bu şekilde (birkaç gün eksiğiyle) tam bir yıl geçti cumhuriyetin ilan edilmesi için! Saltanatı kaldırdığını ilan eden ama cumhuriyet ilan edemeyen bir burjuva “devrim”! Sadece bu bile Türk burjuva devriminin, halk katmanlarının hareketine ve seferberliğine dayalı olmayan, tabandan, aşağıdan değil, tepeden bir devrim olduğunun çıplak bir göstergesidir.

Ardından kesintilerle de olsa sekiz ay sürecek olan Lozan barış görüşmeleri başladı. Artık TBMM, emperyalist devletlerce resmen tanınan bir hükümeti temsil ediyordu. Bu hükümetin baskı, yasaklama, kapatma ve tutuklama dalgası İstanbul’a da uzanmıştı. 1 Mayıs 1923 gösterileri bahane edilerek İstanbul’da da komünistlerin denetiminde olsun olmasın tüm sendikal birlikler kapatılıyordu. Ankara hükümetinin İstanbul işçi hareketini denetim altına almak için kendi eliyle kurduğu Umum Amele Birliği bile bu baskılardan kurtulamadı ve kapatıldı. Sol örgütlenmelere ve kuşkusuz en başta da komünist çevrelere dönük ezme harekâtı bir kez daha yoğunlaştı. İstanbul’da TKP’nin önderleri ve kadroları tutuklanıp, “işçi iktidarını açıkça savunmak ve işçilerin hükümete karşı gösteriler yapmasına çalışmak”tan yargılandılar.

Kemalist önderlik, cumhuriyete doğru giderken, kuracağı rejimin sınırları ve burjuva doğasını böylece net bir şekilde çizmiş oluyordu. Kapitalist üretim ilişkilerinin hızla yaygınlaşmasını ve egemen kılınmasını hedefliyorlardı. Mart 1923 İzmir İktisat Kongresi de bu gerçeğin teyidi anlamına geliyordu. Siyasal iktidarı fiilen elinde tutan milliyetçi askeri bürokrasiyi, İstanbul ve İzmir’in Müslüman-Türk burjuva çevrelerini, Anadolu eşrafını ve büyük toprak sahiplerini bir araya getiren bu kongre Lozan’da görüşmelerin sürdürüldüğü emperyalistlere de, kurulacak yeni rejimin kapitalist sisteme ve Batı’ya bağlı kalacağının, hedefinin kapitalizmi geliştirmek olduğunun mesajını veriyordu. Amaç milli bir burjuvazinin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi idi, bu ise Batı ile ticari ve sınai işbirliğini gerektiriyordu. Kesintiye uğrayan Lozan görüşmeleri, emperyalistlere verilen bu güvencelerle Nisan 1923’te tekrar başlayacaktı.

Bu arada, Mecliste iç temizlik de devam etti. Lozan görüşmelerinin sonuçlarının değerlendirilmesindeki farklılıklarla bir kez daha alevlenen Meclis içi saflaşma, Mustafa Kemal’in Müdafaa-i Hukuk Grubuna (1. Grup) karşı kurulmuş olan 2. Grup önderlerinden Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’in muhafızları tarafından öldürülmesi üzerine had safhaya ulaştı. Bu durumu fırsat bilen Mustafa Kemal, bu ilk Meclise son vererek, kendi belirlediği adaylardan oluşan yeni bir Meclis için seçimlere gidilmesini karara bağlatmıştı. 11 Ağustosta üçü hariç tümü Mustafa Kemal’in bizzat belirlediği mebuslardan oluşan 2. Meclis açıldı.

23 Ağustosta Lozan Antlaşması Meclis tarafından onaylandı. Ve ardından, 1921 Anayasasının değiştirilmesiyle devletin yönetim şeklinin cumhuriyet olacağı saptandı. Böylelikle 29 Ekim 1923’te cumhuriyet ilan edilmiş oldu. Mecliste tek bir parti vardı; muhalefet şeklen tasfiye edilmiş, demokratik olmayan, tek partili bir cumhuriyet kurulmuştu. Dolayısıyla, siyasi farklılıklar da bu parti içerisinde şekillendi. Yeni Meclisteki ve Halk Fırkası içindeki tartışmalar, saflaşmalar, entrikalar ve tasfiyeler devam etti. 1925’teki Takrir-i Sükûnla estirilen devlet teröründen yalnızca Kürtler, komünistler, mücadeleci işçiler değil, yeni muktedirlere az ya da çok ses çıkaran herkes nasibine düşeni aldı. İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla M. Kemal’in kişisel hegemonyasıyla somutlanan bir yönetim kuruldu. Ortada bir Meclis olmasına ve zaman zaman seçimler yapılacak olmasına rağmen bu yapı hiçbir şekilde demokratik bir cumhuriyet değildi. Tasfiyelerin ardından Kemalist rejim siyasal istikrara kavuştuğunda, yaratılan şeyin, bir tek parti-tek adam diktatörlüğü, olağanüstü bir burjuva rejimi olduğu daha belirgin şekilde ortaya çıktı.

“TC’nin kuruluşuyla sonuçlanan 1923 burjuva devriminin, halk kitlelerinin katılmadığı tepeden bir devrim olduğu açıktır. Bu tür tepeden devrimlerin özelliği, demokratik burjuva devrimlerden farklı olarak geniş emekçi kitlelerin demokratik istemlerine yer vermemesi, onların aktif desteğini peşine takmamasıdır. Tersine kitleleri dışlayarak ve baskılayarak, tepeden bazı zorunlu dönüşümleri gerçekleştirip kapitalist gelişmenin önünü açmaya çalışırlar. Toprak reformu gibi geniş emekçi kitlelerin çıkarına olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirme kapasitesine sahip değildirler. Nitekim TC örneği tamamen bu tespitleri doğrular.”[19]

Mehmet Sinan da şunları söylüyor: “Millî Mücadele’ye önderlik eden ve cumhuriyetin kuruluşundan sonra da siyasal iktidar tekelini elinden bırakmayan bu burjuvalaşmış bürokrat kadrolar, iktidarlarını hiçbir dönemde halka dayandırma yanlısı olmamışlardır. Bunlar gerçek anlamda halk devrimcisi değil, çökmüş bir imparatorluğun devlet aygıtından gelen ve tıpkı kendi öncelleri gibi «Batılılaşma, modernleşme» özlemi içinde olan birer burjuva reformisttiler yalnızca. Dolayısıyla bunlar, Osmanlı’dan miras kalan kurum ve yapıları köklü bir halk devrimiyle ortadan kaldırmak yerine, bu yapıların pek çoğunu yeni kurulan cumhuriyet rejimine uyarlayarak muhafaza etme yolunu tutmuşlardı. (…) cumhuriyet rejimi gelişiminin hiçbir evresinde, pre-kapitalist unsurlara karşı gerçek anlamda ilerici-devrimci bir rol üstlenememiş ve bu bakımdan, burjuva anlamda bile demokratik bir rejim olamamıştır.”[20]

TC’nin kuruluşundan sonra, Kürt halkına, komünistlere, işçi sınıfına ve emekçilere dönük baskılar, katliamlar ve tutuklamaların ardı arkası kesilmedi. Yüzyılın başında Anadolu’nun nüfusunun dörtte biri gayrimüslimler (Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler) iken Millî Mücadele’nin sonucunda bu oran yüzde bire inmişti. Birinci Dünya Savaşında başlayan zulüm, Millî Mücadele sırasında da azalarak sürmüş, ardından kurulan Cumhuriyet döneminde de devam etmişti. Halklar katledildiler, sürüldüler, mallarına çöküldü. Millî Mücadele’nin sonucu, devlete tapınan “akbaba ruhlu” bir burjuvazinin oluşumuydu. TC, Anadolu’nun yoksul emekçi halklarına, barış, huzur ve refah getirmek şöyle dursun, onların emeğinin dizginsiz ve sınırsız bir sömürüsü üzerinden yerli bir burjuva sınıfın oluşumuna kaynak aktarmaktan başka bir şey yapmadı. Kürt halkı yıllar boyunca olduğu gibi bugün de asimilasyon ve devlet terörüyle karşı karşıyadır. TC’nin sözde laikliği, yıllar boyunca gerçekleşen onlarca Kürt ayaklanmasının, gericiliktir, şeriatçılıktır vb. söylemleriyle bastırılmasının kisvesi oldu. Gerçekleşen Kürt ayaklanmalarında öldürülenlerin sayısı en iyimser rakamlarla kurtuluş savaşında ölen asker sayısının 20-30 katına yaklaşmakta, zorunlu göçe tabi tutulanların sayısı yarım milyonu geçmektedir. Komünistler on yıllar boyunca kovuşturmalara, tutuklamalara, işkencelere maruz kalmaktan, hapislerde ömür tüketmekten ve idam sehpalarında can vermekten kurtulamadılar. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren işçi sınıfı, bir iş yasası için 12 yıl (ki o da zamanın faşist İtalya’sından alındı), bir sendika yasası için 23 yıl, grev hakkının sınırlı da olsa elde etmek için ise tam 40 yıl beklemek zorunda kaldı. 1 Mayıs kutlamaları 50 yıldan fazla bir süre boyunca yasak idi.

Bu cumhuriyet, gerek kuruluş sürecinde önderliğini üstlenen siyasal güçlerin gösterdiği üzere gerekse de kuruluşunun ardından emekçi kitlelere, ezilen Kürt halkına ve kalan gayrimüslim unsurlara dönük izlediği politikalarla işçi sınıfının da ezilen halkların da cumhuriyeti olmadığını on yıllar boyunca defalarca kanıtlamıştır. Komünistlerin görevi, Anadolu’daki emekçilere sömürüden kurtuluşun yolunu, ezilen halklara da gerçek özgürlüğün yolunu gösterecek ve dünya devriminin kıvılcımını çakacak bir proleter devrimin gerçekleştirilmesinde işçi sınıfına ve yoksul emekçi kesimlere önderlik etmektir. Kuruluşunu şenliklerle, bayram coşkusuyla kutlayacağımız cumhuriyet, ancak böylesi bir emek cumhuriyeti olacaktır!

[9]   Ama onun ufku ve hırsı bununla sınırlı değildi; İngiliz sömürgeciliğinin boyunduruğu altında Müslüman halkları kendi liderliği altında birleştirme hayalini sürdürüyordu. Bu kez müttefik olarak kendisine İngiliz emperyalizmiyle ölümüne bir savaş içerisindeki Sovyet devletini seçmişti. Sovyet devleti, hem İngiliz emperyalizmini sömürgelerde sıkıştırabilmek hem de İngilizlerle rahatça uzlaşabileceğini düşündüğü M. Kemal’e karşı bir denge/baskı unsuru ya da gerektiğinde alternatif olarak Enver’i de desteklemiştir.

[10] Öyle ki, İngiliz istihbarat raporlarında Bolşevik sempatizanları İttihatçılar olarak anılıyor, karşılarında Halide Edip gibilerin başını çektiği Bolşevik düşmanlarının olduğu söyleniyor, M. Kemal’in de iki grubu dengeleyip idare etmeye çalıştığı belirtiliyordu.

[11] Çerkez Ethem’in kendisini Bolşevizm taraftarı olarak göstermesinin Sovyet hükümetine inandırıcı gelmediği biliniyor. Sovyet Devletinin Ankara’yla ilişkilerini yürütenlerden Frunze, anılarında şöyle diyor: “Ulusal devrim hareketi sırasında ortaya çıkan, köylü toplumunun sınıfsal içgüdüsü ve ihtiyaçlarının sömürüsüyle ün kazanan, oysa aslına bakılırsa su katılmamış bir demagog ve maceracıdan başka bir şey olmayan adamın kaderi bu.” (Türkiye Anıları, Cem Yayınevi, İstanbul 1978, s.101)

[12] Çerkez Ethem anılarında 700 piyade diyor. Yeşil Ordu Ankara hükümeti karşısında yenildiğinde, yüzbaşı İsmail Hakkı, Çerkez Ethem gibi Yunan güçlerine sığınmayıp Ankara hükümetine teslim oldu. Verdiği ifadede taburun 5 subay ve 261 erden ibaret olduğunu söyledi. Ardından da idam edildi!

[13] Elif Çağlı, Kolonyalizmden Emperyalizme, Tarih Bilinci Yay., s.103-104

[14] Bir yıl sonra cumhuriyet ilan edildiğinde, Meclis kürsüsünden şunları söylüyordu Abdürrahman Şeref Bey: “Eşkâli hükümetin taâdadına lüzum yok. Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir; dedikten sonra kime sorarsanız sorunuz, bu, cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama, bu ad, bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.” Madem bu kadar açıktı, o zaman neden beklendi?

[15] İstiklal Harbi Sıhhi Raporu, Türkiye Cumhuriyeti Müdafaa-i Milliye Vekâleti Sıhhiye Dairesi, 4. Şube, 31 Ekim 1340, s.37. Daha sonra eklenen sayılarla (muhtemelen kayıp ve kaçakların bir kısmının daha şehit sayılmasıyla) bu sayı günümüzde Genelkurmay tarafından 5700 civarında verilmektedir.

[16] İstiklal Harbi Sıhhi Raporu, s.37

[17] Doğu Ergil, Millî Mücadele’nin Sosyal Tarihi, Turhan Kitabevi, 1981, s.238

[18] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, c.2, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu – Atatürk Araştırmaları Merkezi, 1990, s.522-23

[19] Elif Çağlı, Bonapartizmden Faşizme, Tarih Bilinci Yay., s.222-223

[20] Mehmet Sinan, Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar, Ocak 2008, marksist.net/node/1701

marksist.net/oktay-baran/milli

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.