Karedeniz'de binlerce yıllık Helen geleneği: Kalandar
TRABZON - Trabzon ve Gümüşhane'de halen kutlanılan “Kalandar”ın binlerce yıllık bir Helen geleneği olduğunu kaydeden Pontoslu Yazar Tamer Çilingir, Kalandar gecesi yapılan ritüellerin, klasik bir yeni yılı kutlamanın çok ötesinde bir toplumsal dayanışma olduğunun altını çizdi.
Binlerce yıldır Trabzon, Rize, Ordu, Gümüşhane, Samsun, hatta Qers gibi kentlerde Müslümanlık ve Hristiyanlıktan çok daha önce kutlanan “Kalandar” antik çağlardan günümüze kadar ulaşan nadir geleneklerden biri. 13 Ocak'ı 14 Ocak'a bağlayan gece kutlanan ve günümüzde de Trabzon ve Gümüşhane’de varlığını korumaya devam eden Kalandar, yine bir Helen geleneği olarak Pontosluların göçmek zorunda kaldığı Yunanistan, Gürcistan, Ermenistan ve Ukrayna gibi ülkelerde de kutlanmaya devam ediyor. Rumi takvime göre yeni yılın ilk ayının adı olan ‘Kalandar’ın ilk gününde, yöre halkı çeşitli etkinlikler düzenliyor. Rumi takvim yılının ilk gecesinde bazı evlerde karalahana sarması, mısır ve patates haşlaması, kabak dilimi, fındık, ceviz, elma, armut, ayva gibi özel yiyecekler hazırlanıyor.
Yine bu gece Momoyeros denilen oyunlar oynanıyor. Kalandar gecesi gençler ve çocuklar, yüzlerini boyayarak veya maskeler takarak kemençe eşliğinde oyunlar oynar ve ev ev gezerler. Gençler kapıyı çalıp içeriye ucu uzun bir ipe bağlı boş bir torba atar. Evlerden de torbanın içine koliva (haşlanmış mısır), fındık, ceviz, meyve bir de Kalandar çöreği konulur. Evlerin önüne gelenler yine köyden köye değişen ama ana teması benzer tekerlemeler söyler. Grup akşama kadar temsillerini oynar, horon eder ve tereyağı, peynir, bulgur, çörek, kavurma ve para toplarlar. Toplanan yiyecek ve para ihtiyacı olan köylüler arasında paylaştırılır.
Pontoslu Yazar Tamer Çilingir, Kalandar kutlamalarının bölge açısından kültürel önemi ve yerine dair değerlendirmelerde bulundu.
ANTİK YUNAN TİYATROLARI
Kalandar'da sergilenen Momoyerosların geleneksel Helen halk tiyatrosunun en eski ve en saf biçimi olduğunu belirten Çilingir, Pontos Halk Tiyatrosu’nu oluşturan Momoyerosların bilinen 55 temsil çeşidi olduğunu söyledi. Momoyeroslar Milattan Önce 6'ıncı yüzyılda kurulan Antik Helen Tiyatrosu’na dair taşıdığı izlere değinen Çilingir, "Arkaik dönemlerde Momoyeroslar 'Kış boyunca doğanın hareketsizliğini ve ilkbaharda da canlanışını sembolize eden kırsal kutlamalar’ olarak tanımlanırken, Nicolas Politis’e göre Momoyeroslar 'Güneşin kış dönüşümlerine göre, çeşitli kılıklara girmiş olan maskeli kişilerin yaptıkları kötü ruhların def edilmesi' gösterileridir. Bu konuda varılan ortak noktaya göre Momoyerosların, Dionisos inanışı ve şenlikleri ile aynı olduğudur. Momoyeros temsillerinin sonunda yeni yıl için dileklerde bulundukları ya da yeni yıl için ilahiler okunduğu da görülür. Hayvan derilerinden yapılmış maskelerden keçi postlarına, tilki ve belirli kişilerin giydikleri tavşan kuyruklarına kadar giysileri ve ayrıca grup liderinin giydiği ‘Alepon’ (tilki) ya da La(g)on (tavşan) denilen şeytanın başındaki boynuzlar da Dionisos bağlantılarını gösterir" dedi.
MÜZİK VE HORONUN YERİ
Müzik ve horonun genel olarak, halk sanatının gelişmemiş, geleneksel aynı zamanda süregelmiş öğelerini oluşturduğunu söyleyen Çilingir, "Momoyerosların çoğu horonla başlanıp horonla bitirilir. Horon ve müzikle baş kahramanın ölümüne ya da (yeni dönem temsillerde) hastalanmasına duydukları hüznü ifade ederler ve yine horonla dirilmesine ya da iyileşmesine sevinçlerini gösterirler. 55 Momeyeros örneğinin 49’unda var olan gelin tiplemesinin kaçırılışı karşısında duydukları endişeyi bağırışlarla gösterirler ve bulunmasını da kutlarlar. Yine 55 temsil çeşidinin 30’unda başlıca motif ölü kişinin dirilmesidir. Bu da Helenizm’in geleneksel sembollerinden biridir. Dionisos ölen ve yeniden doğan bir tanrıdır. İlk dönemdeki Momoyeroslarda kahramanın kendi başına dirilmesi gerektir. Momoyerosların Kilise tarafından yapılan bazı kutlamalarla eş zamanlı ya da paralel yapılması, Bizans’ın içinde Pontos’taki arkaik büyü törenlerinin yaşadığı döneminin kalıntısıdır. Hristiyan Bizans’ın etkisiyle bu dönemde Momoyerosların yasallaştırılması için oyuncuların ilahiler söylediği Hristiyan yeni yıl kutlamalarına da katılmaları gerekecekti. Momoyerosların oynandığı yerler bazen bir meydan bazen bir ev odası, avlu, evin büyük bir odası gibi serbest olarak seçilir. Yerin serbestçe seçilmesi arkaik döneme göre izine bağlı olması gerekmeyecektir" diye belirtti.
'BASKILARA KARŞI AYAKTA KALDI'
Kalandar’ın bugüne ulaşmasındaki en dikkat çekici unsurun, halkın politik ve kültürel baskılara rağmen bu geleneği yaşatma konusundaki direnci olduğunu vurgulayan Çilingir, şöyle devam etti: "Antik Helen inanışlarının uygulandığı bu kutlamalar, Hristiyan kutlamalarında yeni yıla başka bir tarihte girilmesi nedeniyle, baskı altına alınmak, kısıtlanmak, asimile edilmek istendi. Fakat sonraları yitip gitmelerindeki boşluğu görerek bunlara göz yumma ve daha sonraları da bunları himayesi altına alma ihtiyacı duyar. Böylelikle arkaik halk tiyatrosu, bu Hristiyan bayramlarıyla korunmuş olur. Bizans döneminde kilise Kalandar’ı kabul eder ancak Momoyeroslara Kral, Kralın yaveri, Papaz hatta Bizans savaşçılarına benzer kıyafetler giyen bazı yeni karakterler eklenir. Osmanlı döneminde de Momoyeros oyunlarında bu defa da kadı, derebeyi, atlı gibi bazı yeni karakterler görülür. Momoyerosların tiyatrolaştırılması ve toplumsallaştırılmasında 1650’den itibaren Osmanlı’nın sadece Helenlere değil Müslümanlara ve kendisini Türk olarak tanımlayanlara karşı yaptığı baskı ve zulümlerin etkisi çok önemlidir. Rumlar, Momoyeroslar aracılığıyla yereldeki yöneticilerin halk üzerindeki baskı ve zulmünü, keyfiliklerini, yozlaşmalarını, işkence ve şiddeti tiyatrolaştırarak anlatmayı göze almışlardır. Zulüm edenleri yerme, alaya alma ve rezil etme, zulüm görenlerin tepki ve savunma araçlarından biri olduğu bilinir. Bu dönemde Momoyerosların eski, basit motifleri geliştirilir, toplumsallaştırılır ve yöneticilerin aleyhinde keskin eleştiriler taşıyan diyaloglarla zenginleştirilir."
'DİNİ VE KÜLTÜREL ANLAMDAN SIYRILDI'
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ulus-devlet inşası sürecinde bölgenin çok kültürlü yapısının büyük ölçüde homojenleştirilmek istendiğini söyleyen Çilingir, "Pontos Rumlarının mübadeleyle bölgeden zorla göç ettirilmesi ve yerel kültür unsurlarının bastırılması, Kalandar gibi geleneklerin de tehlike altına girmesine yol açtı. Bu baskılara rağmen, Kalandar halkın kolektif hafızasında bir direnç alanı yarattı. İsimler ve içerikler değişse bile, kökleri halkın gündelik yaşamına derinden işlemiş olan bu gelenek, dini ve kültürel anlamlarından sıyrılarak 'yerel bir eğlence' şeklinde devam ettirildi" ifadelerini kullandı.
DAYANIŞMA GELENEĞİ
Kalandar gecesi yapılan ritüellerin, klasik bir yeni yılı kutlamanın çok ötesinde bir dayanışma örneği olduğunu kaydeden Çilingir, Kalandar ayı kışın en sert geçtiği ay olduğunu ve halkın bu ayda daha fazla yiyecek ve yakacağa ihtiyaç duyduğunu belirtti. Zorda kalanların varlıklı komşularının kapısını çaldığını belirten Çilingir, "Momoyeroslar sonunda bahşiş toplama Bizans döneminde başlamıştır. Daha önceki dönemde dinsel ve büyü amaçlı etkinliklerde böyle bir şey yoktur. Toplanan paralar, fakir Pontoslular yararına okul ve kilise kasasına teslim edilir ya da buradan fakir ailelerin gıda harcamaları karşılanırdı. Bu, zorlu kış koşullarında komşular arasındaki dayanışmayı güçlendirir. Kapitalist birikim sisteminin günümüz insanlığına dayattığı bireysel kurtuluş fikriyatı, köylerde geçimin imkansız hale gelmesi nedeniyle metropollere yaşanan göçlerin yarattığı kültürel erozyonlar, günümüzde Kalandar gibi dayanışmanın öne çıktığı gelenekleri unutturmaya çalışıyor. Fakat sadece insanlığın değil tüm yaşamın kurtuluşunun anahtarı olan ortak yaşam ve dayanışma kültürü Pontos’tan tüm dünyaya yaşatılması ve örgütlenmesi gereken bir alışkanlık. Ürünümüzü hasat ederken başvurduğumuz imece, Kalandarda ekmeğimizi paylaşmamız, bu topraklarda her ne kadar unutturulmak istense de antik çağlardan beri bir dayanışma kültürü olduğunu gösteriyor" diye konuştu.
Tolga Güney
https://mezopotamyaajansi43.com/tum-haberler/content/view/297282
Emperyalizm işbirlikçiliğinden, ‘garantör’lüğe Kıbrıs’ta Türkiye
TOLGA GÜNEY yazdı:
Gelinen aşamada Türkiye'nin yanı sıra birçok ülkenin mafya, kara para ve kumar "cenneti"ne dönen Adada, Kıbrıs halkı en basit seçim hakkından bile mahrum şekilde yaşamaya devam ediyor. Yerleşimci nüfusun 4'te biri konumuna düşen Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfus, garantör Türkiye'nin bir kozu olarak kalmaya devam ediyor.
51 yıldır işgal altında yaşanan Kıbrıs’ta hayatın gerçekliği kara para, mafya, kumar ve kaçakçılık olurken; Kıbrıslılar ise selfdeterminasyondan yana bir gerçekliği dayatmak için çaba harcıyor. İşgal sonrası Adanın kuzeyine yerleştirilen on binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, daha sonradan sadece Türkiye tarafından tanınan de-facto Türk yönetiminin vatandaşı yapılarak, Adanın gerçek sahiplerinin kaderlerini tayin hakkı bile ellerinden alındı. Bu yerleşimcilere 1974 sonrası Adanın güneyine sürülen 160 bin Rum’un topraklarının tapusu verildi, oy hakkı sağlandı ve nüfusları sözde korumaya gelinen Adanın Türkçe konuşan nüfusunun 4 katına kadar çıkarıldı.
Peki, Türkiye bu hakkı nereden aldı? Bu askeri operasyonu neye dayanarak yaptı? En önemli dayanağı şüphesiz 16 Ağustos 1960’ta yürürlüğe giren Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık arasında imzalanan Garanti Antlaşması’ydı.(*) Bu anlaşma ile Yunanistan ile birlikte Türkiye’ye de adada söz hakkı tanındı ve anlaşmanın 4’üncü Maddesi (**) ile askeri müdahale hakkı doğdu. Anlaşma bir yandan Kıbrıs’ın bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü garanti altına alırken bir yandan da garantör güçlere Kıbrıs’ta mevcut durumu tesis etmesi için harekete geçme hakkı tanıyordu. Türkiye bu yetkiyi 20 Temmuz 1974’te kullanarak Adanın kuzeyini Kıbrıs Cumhuriyeti’nden kopardı ve anlaşmanın 2’nci maddesini (***) ihlal etti.
Garantörlüğün arka planına bakılacak olursa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923’ten 1955’e kadar Kıbrıs gibi bir gündemi olmayan Türkiye bir anda nasıl Kıbrıs’ta garantör oldu. Buna hep birlikte göz atalım. Binlerce yıllık Helen varlığının bulunduğu Ada, Osmanlı İmparatorluğu ve Birleşik Krallık tarafından 4 Haziran 1878 yılında imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi ile, 92.799 sterlin karşılığında Birleşik Krallık’a kiralandı. Birinci Paylaşım Savaşının başlamasının ardından Osmanlı’nın İttifak Devletleri tarafında yer almasıyla birlikte Birleşik Krallık 5 Kasım 1914’de adayı ilhak ettiğini açıkladı.
Rumlar bağımsızlık için eyleme geçti
İngiltere’nin ilhak açıklamasının ertesi günü Kıbrıslı Türk liderliği, İngiliz Yüksek Komiserliği’ni ziyaret ederek, Ada’nın statüsünde meydana gelen değişikliği kabul ettiklerini bildirdiler. Ayrıca Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ve Müslüman halka verdiği yardım ve sempatiye karşı, Osmanlı hükümetinin çok az bir şükran belirttiğini ve İttifak devletlerinin yanında savaşa katılması kararından utanç duyduklarını belirtirler.1 Kıbrıslı Türkler bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’de Müttefik ülkeleriyle imzaladığı Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesinde Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanıdı, Kıbrıs üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Buna karşı Kıbrıslı Rumlar, İngiliz Kolonisini temsil eden Kavanin Meclisi’nin boykot eder, Enosis talebi ile toplanan imzaları İngiliz Yüksek Komiseri’ne teslim edip, Sömürgeler Bakanlığı’na onlarca muhtıra gönderir. Ancak bunların tamamı İngiltere tarafından reddedilir.2 Yine Sömürge Yönetimi tarafından uygulanmak istenen ağır vergi politikalarına karşı 21 Ekim 1931’de protesto gösterileri başladı, Kıbrıs Komünist Partisi, halkı bağımsızlık talep etmek için eylemlere çağırdı. Eylemlerde İngiliz valisinin konağı yakılırken, eylemler sonrasında yüzlerce kişi tutuklandı.3
Kıbrıslı Rumlar arasında Enosis fikrinin giderek yayılması ve bu talepte eylemlerin artmasıyla birlikte sömürge yönetimi harekete geçti. Adada o güne kadar hiç gündeme gelmeyen bir ayrılığı ortaya atarak, Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfusu yanına almaya çabalayan Birleşik Krallık iki halkı karşı karşıya getirmek için çalışmalara başladı. Sömürge yöneticileri tarafından bunu doğrulayan bir çok açıklama yapılırken, dönemin Kıbrıs Valisi Herbert Richmond Palmer, Londra’ya gönderdiği 23 Ekim 1936 tarihli bir raporda şunları yazdı: “Bizim Kıbrıs’ta gelecekte de bir siyasal rahatlığımız olabilmesi için Adanın yönetimi, istisnalara da yer verecek şekilde, bölgeler temeli üzerinde sürdürülmelidir. Böylece Kıbrıs ulusçuluğu kavramı -ki Enosis aşınmış bir değer durumuna geldiğinde bu yeni kavramın yükselişi kaçınılmaz olacaktır- mümkün olduğunca uzak bir geleceğe itilip karanlıkta bırakılabilecektir.”4
Türkler İngilizlerle birlikte
Rumların, İngiltere’ye karşı her direniş ve ayaklanmalarında, Türk cemaatinin liderleri İngiltere’ye bağlılıklarını belirtti ve işgalin devamı için ellerinden geleni yaptı. Bunu en güzel yine Vali Palmer’ın 1935 yılındaki “Yarım yüzyıllık bir süre boyunca, anayasayı uygulayabilmemiz, Türklerin bize olan sadakati ile mümkün olmuştur” sözleri özetledi.5 İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından “Sir” ünvanı verilen Evkaf Dairesi Başkanı Münir Bey bu çabaların en başında yer alan isim oldu. Enosis’e karşı Türkleri bir araya getiren Münir Bey öncülüğünde 18 Nisan 1943’de Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. İngiliz Sömürge Yönetimi işbirlikçi Türkleri bu örgüt altında toplarken, Türklük adına örgüt kurmak bir Sir’e düştü.6
Adada İngiltere’ye karşı gelişen tepkinin artması ve İngiltere’nin Ada dışındaki sömürgelerinde de ulusal kurtuluş mücadelelerinin başlamasıyla İngiltere adada ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu tarihlerde Yunanistan’ın Sovyet etkisi altına girmesinden korkan ABD, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni ilan eti. İngiltere’nin 2’inci Paylaşım Savaşı’na kadar dünya siyasetindeki rolünü ABD devralırken, Yunanistan ile Türkiye anti-komünist cepheye kazanıldı. Bu gelişmeyle birlikte Kıbrıs üzerindeki hakimiyette ABD de etkili olmaya başladı. Fakat İngiltere adadan tamamen çekilmedi ve Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)’nın eylemlerine karşı çoğunluğu Kıbrıslı Türklerden oluşan Özel Polis Güçleri’ni kurdu. Ayrıca sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan Mobile Reserve adlı paramiliter bir birim kuruldu. 1956’da polis gücünün yüzde 70’ini Kıbrıslı Türkler, yüzde 15’ini Kıbrıslı Rumlar oluşturuyordu.7 Yine Rumların parti, dernek gibi kurumlar kurmasına Britanya Krallığı tarafından izin verilmezken, 1955’de Dr. Fazıl Küçük ve Hikmet Bil tarafından “Kıbrıs Milli Türk Partisi” gibi etnik bir isimle siyasi parti kurulmasına izin verildi.8
İngiltere böylece kendisine karşı başlayan antikolonyalist hareketi, iki toplum arasında bir çatışmaya dönüştürmeyi planladı. Öte yandan soruna Türkiye ve Yunanistan’ı da dâhil etme arayışına giren sömürge yönetimi topladığı Londra Konferansı ile sorunu İngiltere karşıtlığından Türk-Yunan sorununa dönüştürmeyi başardı. 1 Nisan 1954’de dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu olmadığını9 söylemesine rağmen, 29 Ağustos 1955’te toplanan Londra Konferansı ile Türkiye Kıbrıs sorununa yeniden resmen taraf oldu. Bu taraf olmanın bir sonucu olarak özellikle İstanbul’da Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül Pogromu gerçekleştirildi. Burada da İngiltere’nin parmağının olduğunu aslında 1954 Ağustos ayında Atina’daki İngiliz Büyükelçisinin şu öngörüsünden anlıyoruz: “Zannediyorum ki Türkler durumdan endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda yakın bir arkadaşım da olan Türk meslektaşımı dün akşam gördüğümde, olayların gidişatından kaygı duyduğunu açıkladı. Mesajımda da belirttiğim gibi ilişkiler şu anda pek de iyi değil ve görünürdeki Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter”.10 Bu sözlerin ardından ise Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ile İstanbul’da Rumlara karşı büyük bir pogrom başlatıldı.
İngiliz karşıtlığı toplumsal çatışmaya dönüştürüldü
Sömürge yönetiminin bu böl-yönet politikası karşılık bulmaya başladı ve EOKA tarafından Kıbrıslı Türk polislerin öldürülmesi sonrasında Kıbrıslı Rumlara dönük saldırılar başladı. Bu dönem Kıbrıslı Türkler tarafından Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu ve Rumlara karşı saldırılara girişti. Kurulan bu örgütün liderlerinden birisi de Sömürge Yönetiminin Kraliyet Savcılığı görevinden istifa eden Rauf Denktaş olurken, bu örgütün de Türkiye Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde ABD’nin gizli servisi CIA ve NATO işbirliği ile kurulduğu ileri sürüldü.11 Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na bağlı kurulan Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) finansmanı ve silâh dâhil tüm teçhizatı Amerika tarafından, CIA ve yardım kuruluşları aracılığı ile sağlanırken12, TMT kadroları, Amerika’da eğitim alan Türk subayları tarafından eğitildi ve ABD’nin ÖHD’ye verdiği silâhlar gizlice adaya getirilerek TMT silahlandırıldı.13
Tüm bunların sonucu İngiltere, topladığı Lozan Konferansı ile daha önce kendisinden çıkararak, uluslararası boyuta getirmek istediği Kıbrıs sorununda Türkiye ve Yunanistan’ı garantör ülkeler konumuna getirdi. Bunun neticesinde Kıbrıs Cumhuriyeti NATO denetiminde “bağımsızlık” ve işlerliği olmayan bir anayasa temelinde 16 Ağustos 1960 yılında ilan edildi. Cumhuriyet ile birlikte TMT’nin kurucularından Rauf Raif Denktaş, Kıbrıs Türk Cemaat Meclisi Başkanı, Dr. Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı vekili oldu. Fakat bunlar hiçbir zaman taksim iddialarından vazgeçmedi. Denktaş, Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası görüşmelerinde Türk tarafını temsil eden Nihat Erim’e, “Bu devlet nasıl olsa yürümeyecek ona göre davranalım” demişti.14 TMT de faaliyetlerine devam ederken, TMT kurucularından Albay İsmail Tansu o dönemi anlatırken, “Kıbrıs’ta Türk-Rum ortak Cumhuriyeti’nin kurulması kararı bizim hızımızı kesmemişti. TC Hükümeti’nin izlediği Kıbrıs politikası hangi yönde gelişirse gelişsin bizim şaşmaz hedefimiz, 340 yıl üzerinde bayrağımızı dalgalandırarak Türk vatanının bir parçası yaptığımız Kıbrıs Adası’nı kurtarmaktı. Buna şartlar elvermediği takdirde, hiç olmazsa Ada’nın yarısında Türk hâkimiyetini tesis edecek ve Kıbrıslı soydaşlarımızın sahibi bulundukları toprak üzerinde özgür ve bağımsız Türk devletinin kurulması sağlanacaktı” sözleri her şeyi anlatıyor.15
Karşılıklı çatışmaların devam ettiği dönemde 25 Mart 1962’de, Lefkoşa surları içindeki Bayraktar ve Ömerge Camilerinde patlayan bombalar çatışmaları daha şiddetli bir boyuta taşıdı. Türkler, bombalama olaylarından dolayı Kıbrıslı Rumları suçladı. Ancak Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu, 25 Eylül 2010’da Habertürk TV’ye yaptığı açıklamada, her şeyi itiraf ediyordu. Yirmibeşoğlu şu açıklamayı yaptı: “Halkın mukavemetini artırmak için, düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Mesela bir camii yakılır. Bunu Kıbrıs’ta yaptık.”16
Çatışmaların büyümesi üzerine 28 Aralık 1963’te Kıbrıs’a gelen İngiliz Sömürgeler Bakanı Duncan Sandys, “normalleşmek” için bir komite oluşturdu. Yapılan müzakerelerin ardından 30 Aralık’ta imzalanan memorandumla Lefkoşa’nın Rum ve Türk kesimlerini ayıran tarafsız bölgenin ve İngilizlerin kontrol edeceği ara bölgenin sınırları belirlendi. “Yeşil Hat” adını alan bu bölgenin varlığı ile birlikte ada fiilen 1963’de bölünmüş hale geldi. Bu fiili bölünme sonrasında Kıbrıs Türk liderliği taksim planını yürürlüğe koyarak, Hükümet’ten ve Meclis’ten istifa etti ve ayrı birimleri olan ve yasama yetkisine sahip ayrı bir meclis kurdu. Karma köylerde yaşayan Kıbrıslı Türklerin geri dönüşüne izin vermeyen TMT, onları Türk nüfusun bulunduğu bölgelerde oluşturduğu ayrı yerleşim merkezlerine yerleştirdi. Toplam 25.000 Kıbrıslı Türk ya kendilerine yönelik saldırı korkusu, ya da TMT’nin baskısıyla evlerini terk etmek zorunda kaldı ve kötü koşullarda yaşama mahkûm edildiler.17
Bu anlaşma da çatışmalara engel olmazken 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenlenen askeri darbeyi fırsat bilen Türkiye, 20 Temmuz’da başlayan ve 16 Ağustos ateşkes anlaşmasına kadar süren askeri müdahale ile adanın yüzde 37’sini işgal etti ve ada ikiye bölündü. Bu işgal sonrasında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürütülen görüşmeler sirk havasında ilerlerken, çözümden uzak bir hal alarak bugüne kadar geldi. Gelinen noktada ilk olarak Adada federal bir devleti çözüm olarak sunan Türkiye daha sonra iki ayrı devletten söz etmeye başladı. Garanti Anlaşması ile adanın kuzeyini işgal eden Türkiye bu anlaşmayı 51 yıldır BM masasında işgalin üzerini örtmek, diplomasi masasında koz olarak yararlanmak ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin egemenliğini bloke etmek için kullandı. Adadaki üslerini koruyan Birleşik Krallık ise kendisine karşı gelişen tepkiyi uluslararası boyuta taşıyarak sorumluluğu üzerinden attı. 19 Ekim’de işgal bölgesinde yapılan seçimi federasyon yanlısı Tufan Erhürman’ın kazanması sonrasında ise MHP Başkanı Devlet Bahçeli’nin yaptığı ilhak çağrısı ise Türkiye’nin Ada halkının selfdeterminasyon hakkını hiçbir zaman tanımadığı ve tanımayacağının göstergesi oldu. Bu açıklama aynı zamanda Kıbrıslı Türkçe konuşan Müslümanları hala Osmanlı tebaası olarak gören zihniyetin göstergesidir.
Sömürgeye karşı birleşik işçi mücadelesi
Peki, İngiliz sömürge yönetiminin kışkırtmaları ile çatışma yaşayan Kıbrıslı Türk ve Rumlar her zaman anlaşmazlık içinde mi yer aldı? Buna kesinlikle hayır diye cevap verebilmemiz mümkün. Buna verilebilecek en önemli örnek sömürge yönetimine karşı ortak mücadele yürüten Rum ve Türk işçilerin pratikleri verilebilir. Birlikte yaşadıkları her yerde, ortak sorunlarla baş etmek zorunda kalan işçiler, zorlu ve aşırı çalışma saatleri, düşük maaşlar, hastalık, iş kazası veya yaşlılık durumlarında kendileri ve ailelerinin durumu gibi sorunlara karşı ortak bir mücadele yürüttü. Sömürge yönetiminin “böl ve yönet” siyasetine rağmen, Tüm Kıbrıs İşçi Federasyonu’na (PEO) bağlı sendikalarda 2000 Kıbrıslı Türk üye (ki bu sayı diğer tüm Kıbrıslı Türk sendikalara üye olanlara eşitti) kayıtlıydı.18 İki halkın birlikte mücadelesinin sonucu olan Kıbrıs işçi sınıfı tarihi, birçok direnişe de tanıklık etti.
31 Ağustos 1936’da Mavrovuni ocağında 2 bini aşkın Kıbrıslı Rum ve Türk işçi, keyfî bir kararla maaşlarında kesinti yapılmasına karşı greve başladı. Grev komitesinde Rum ve Türk işçiler birlikte bulunduğu grevde, yövmiyelere zam, iş saatlerinin azaltılması ve şirketin işçilere kiraladığı evlerin kiralarının düşürülmesi ve hastalık gibi durumlarda işçilere prim gibi talepler yer aldı. Yine 1941’de Linini ocağında, 1 Temmuz 1941’de Demiryolu Yönetimi atölyelerinde, 3 Mart 1948’de Amerikan Madencilik şirketinde, 8 Ekim 1952’de Limasol limanında Kıbrıslı Rum ve Türk işçiler birlikte greve gittiler. Bu grevlerde onlarca Rum ve Türk işçi tutuklandı, birçok işçi İngiliz sömürge polisleri tarafından katledildi. 1947’de ortak kutlanan 1 Mayıs gösterilerinde, tüm tehditlere rağmen madenlere tek bir işçi bile inmedi.19
TMT’den Türk sendikacılara suikastler
İngilizlerin zorlaması ve Türk liderlerin araya girmesi ile birlikte adada Kıbrıs Türk Sendikaları kuruldu. Fakat iki sendikanın ortak mücadelesi her zaman devam etti. PEO ve Türk sendikası arasında imzalanan “İşbirliği Protokolü” ile ortak mücadele kararı alındı. Bu protokolün 6’ncı Maddesinde ise ile işçi sınıfının parçalanmasını ve böylece ekonomik sömürü ve sosyal baskı altında kalmasını amaçlayan sömürücülerin elinde bir koz olan, her türlü ırkçı nefret ve ırkçı ayrımın protesto edilmesi yer alıyordu. İki sendikanın 13 Ocak 1948’de maden ocaklarında ilan ettiği grev, 16 Mayıs’a kadar sürdü ve her iki sendika tarafindan ortaklaşa yürütüldü. Aynı mücadelede 76 grevci ve grevci eşi 2 yıla kadar varan hapis cezalarına çarptırıldılar.20
Ortak mücadelenin gelişmesiyle PEO bünyesinde bir Türk Bürosu oluştururken, bu büro TMT başta olmak üzere şovenist grupların hedefi oldu. POE üyesi Türk işçiler şovenist Türk unsurların cinayete varan tehditlerine rağmen POE’den ayrılmadı. Bu saldırılardan birisi de PEO Türk Bürosu’nun sorumlusu sendikacı Ahmet Sadi’ye yönelik 22 Mayıs 1958’de gerçekleşen suikast girişimiydi. Yine TMT tarafından birçok Kıbrıslı Türk sendikacı cinayet girişimine maruz bırakıldı. 11 Mart 1964’te Larnaka’ya giderken Kıbrıslı Rum Kostas Mişaulis ile birlikte Türk sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu da TMT tarafından katledildi.21 TMT bunu yapacağını zaten 29 Kasım 1957’de yayınladığı ilk bildirisinde Kıbrıslı Türklere “TMT talimatlarına mutlaka itaat etmesi” emri verirken, “… bu mücadelede aramızda hainler olacağına inanmak istemiyoruz. Ama böyle kişilerin olması halinde ezmek kaçınılmaz bir görev olacaktır” tehdidi ile ortaya koymuştu.22
İşçilerin birliği sürüyor
Rum ve Türk işçiler arasındaki ilişkiler 1974 işgali sonrasında da sürerken, 18 Ekim 1978’de Dünya Sendika Federasyonu Yönetim Kurulu, özel bir oturumunda Kıbrıs sorununu görüştü. Toplantıya Rum tarafından Andreas Jartidis başkanlığında PEO yönetim kurulu, Türk tarafından ise Hasan Sarıca’nın başkanlığındaki DEV-İŞ heyeti katıldı. Toplantıya ayrıca, Türkiye’den MADEN-İŞ Sendikası, Yunanistan’dan İnşaat İşçileri Federasyonu ve Kumaş-İplik Sanayii Çalışanları Federasyonu heyetleri de katıldı. Dünya Sendika Federasyonu’nun bu özel oturumunda kabul edilen kararda “Dünya Sendikal Hareketinin, Kıbrıs Halkının Kıbrıs’ın bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve egemenliği için yürüttüğü mücadeleye tam desteği” ifade edildi.23 (23) Bu tarih sonrasında da sıklıkla bir araya gelen sendika heyetleri adada birleşik mücadele zeminlerini aramaya devam ediyor.
Garantörlük kalkmadan çözüm mümkün değil
Tüm bunların ışığında Kıbrıs halkının selfdeterminasyon hakkı, İngilizler tarafından Türkiye’nin garantörlüğü ile pratikte kullanılmaz hale getirilirken, adada sorunlar çözülmek bir yana daha karmaşık bir hal aldı. Garantörlük “hakkını” kullanan Türkiye 1974’te adanın kuzeyini işgal etti, bölgede yaşayan 160 bin Rum’u sürgün etti, onlardan kalan topraklara Türkiye’den getirdiği yerleşimcileri yerleştirdi ve onlara tapu verdi. Gelinen aşamada Türkiye’nin yanı sıra birçok ülkenin mafya, kara para ve kumar “cenneti”ne dönen Adada, Kıbrıs halkı en basit seçim hakkından bile mahrum şekilde yaşamaya devam ediyor. Yerleşimci nüfusun 4’te biri konumuna düşen Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfus, garantör Türkiye’nin bir kozu olarak kalmaya devam ediyor. Adada yaşam hakkını bulamayan bu nüfus 2004’te Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Avrupa Birliği’ne girmesi ve kendilerine Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği verilmesi ile birlikte Adanın dışında Avrupa ülkelerinde yaşam kurmaya çalışıyor. Garanti Anlaşması gereği korumak için geldiği Adada nüfusun yurtlarını terk etmesine neden olan politikalar izleyen Türkiye Adadan askerlerini çekmediği sürece de Adanın 1974 öncesi sahiplerinin adadaki varlığı sona erecek, Ada tamamen Türkiye’den getirilen nüfusa kalacak. Bunun için önce bu işgalin sonlanması, Türkiye’nin garantörlüğünün sona ermesi ve Kıbrıs’ın selfdeterminasyon hakkının tanınması gerekiyor.
Dipnotlar:
(*) file:///C:/Users/Hp/AppData/Local/Microsoft/Windows/INetCache/IE/6148VA4F/cy20gr20tr600816treaty20of20guarantee[1].pdf
(**) Madde 4: Bu Antlaşma hükümlerinin herhangi birinin ihlali (çiğnenmesi) halinde Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere saygıyı sağlamak için gerekli girişimlerin yapılması ve önlemlerin alınması maksadıyla aralarında danışmalarda bulunmayı üstlenirler.
Üç garantör devletten biri, birlikte veya birbirlerine danışarak (işbirliği halinde) hareket etmek olanağı bulunmadığı taktirde, bu antlaşmanın oluşturduğu durumu (state of affairs) münhasıran yeniden oluşturmak gayesi ile hareket etmek hakkını korumaktadırlar.
(***) Madde 2: Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1’nci maddede belirtilen taahhütlerini kaydederek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü, güvenliğini ve anayasanın temel maddeleri ile oluşan durumu (state of affairs) tanırlar ve garanti ederler.
Yunanistan, İngiltere ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin diğer herhangi bir devlet ile gerek birleşmesini. gerekse Ada’nın taksimini doğrudan doğruya, veya dolaylı olarak gerçekleştirmeye yardım ve teşvik edici bir amacı olan tüm hareketleri kendi yetki ve ilgileri oranında önlemeyi üstlenirler.
Ahmet An, Kıbrıs Nereye Gidiyor? Everest Yayınları, 2002, Ankara, s.2. ↩︎
A. Heinz. Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.28. ↩︎
Thomas Adams, AKEL: The Communist Party of Cyprus, Hoover Institution Press, California, 1971, s.17. ↩︎
Ahmet An, Kıbrıs Türk Toplumunda Kıbrıslılık: Engeller ve Gerekli Koşullar, 2005, s.5. ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.39. ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.45. ↩︎
A. Heinz Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.56. ↩︎
Christopher Hitchens – Hostage to History Cyprus from the Ottomans to Kissinger-Collins (1989), sf.45 ↩︎
Fahri Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara, 1963, s.51. ↩︎
Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, İstanbul, s.202. ↩︎
İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Yayınları, Ankara, 2001, s.9 ↩︎
Ecevit Kılıç, Özle Harp Dairesi, Güncel Yayınları, 2008, İstanbul, s.45. 106 ↩︎
Ecevit Kılıç, Özle Harp Dairesi, Güncel Yayınları, 2008, İstanbul, s.99. ↩︎
Nihat Erim, Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçerisinde Kıbrıs, Ajans Türk Yayınları, Ankara, 1975, s.140. ↩︎
İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Mirpa Yayınları, Ankara, 2001, s.244. ↩︎
http://www.haberturk.com/gundem/haber/555169-hem-turkiye-hem-kktc-karisti ↩︎
Niyazi Kızılyürek, Kıbrıslı Rum Solcular, Kıbrıs’ı Nasıl Düşündüler? Heterotopia Yayınları, Limasol, 2015, s.120 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 5 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 7,8,12 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 16 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 20 ↩︎
Ahmet An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar 1942-1962, Galeri Kültür Yayınları, Lefkoşa, sf. 98 ↩︎
Pantelis Varnava, Kıbrıslı Rum ve Türklerin Ortak İşçi Mücadeleleri, sf. 23 ↩︎
https://siyasihaber10.org/emperyalizm-isbirlikciliginden-garantorluge-kibrista-turkiye/
Salih Müslim: 'Suriye'de yaşananlar Kürtlere karşı komplo, ülke Afganistan'a dönüşüyor'
https://www.bbc.com/turkce/articles/cjw1pvq1p09o
Şam ile Rojava Anlaştı mı?
Elias Nin
Apocu Medya tarafından haber şu başlıkla duyuruldu:
“Şam ile DSG Anlaştı: Askeri Entegrasyon ve Kürt Hakları İçin Yeni Dönem…”
Birincisi; eğer bir taraf diğer tarafa entegre olmayı kabul ediyorsa bunun adı anlaşma olmaz, egemen olan güce şartlı dahil olmaktır. “Anlaşma” adı verilen metnin içeriği de bunu söylüyor.
Özeti şudur: YPG/DSG savaşçılar bundan böyle Suriye savunma bakanlığına/Genel Kurmay Başkanlığı’na bağlı olacak. Ayı tümen orak varlık sürdürmeleri bir şey ifade etmez, en nihayetinde emir komuta gereği yetki Colani’de olacak.
En nihayetinde YPG savaşçıları emirlere itaat etmeyebilirler, o vakit de başlanan noktaya geri dönülür.
İkincisi, Rojava Özerk Yönetimi çalışanları artık resmi Suriye devleti memurları olacaklar.
Kurumlar da Şam yönetimine bağlanacak, entegrasyon dedikleri budur.
Özeti şudur: Düne kadar işgal ordusu olarak Rojava’ya sokulmayan Arap sömürgeciler, yarın resmi görevli olarak törenle karşılanacak.
Peki, Kürtlerin kazancı ne? Tek kazanç var o da belki soykırım (şimdilik) durdurulmuş oldu ve ne yazık ki bir buna da sevinmek zorunda bırakıldık.
Tabii ki işgalciler ile de günü gelince el sıkışılır ama bunun olabilmesi için savaşa neden olan koşulların Kürtlerin lehine değişmiş olması gerekir.
Mesela işgalciler koşulsuz işgal topraklarından geri çekilir ve Kürtlerin de Araplar kadar kendi devletlerini kurma, kendi kendilerini yönetme hakkını kabul ederlerse.
Eğer bu olmuyor da “devlet içinde devlet olmaz, ya Suriye Arap devletine tabi olacaksınız ya da öleceksiniz” seçeneği sunuluyor ve siz ölmemek adına bunu kabul ediyorsanız, bunu adı “anlaşma” değil, şartı ricattır.
Bu sonuç Kürt ulusu açısından yenilgidir ama savaş bir mevziden ibaret değildir, devam ediyor, yani enseyi karartmamak lazım.
Bu yıkımın Kürt ulusçuluğu açısından hayırlı bir yanı da oldu: Kürtlerin damarlarına 50 yıldır enjekte edilen Apoculuk zehri artık etkisini yitirmiş, Kürtlerin bünyesi bu zehrin panzerini yatarmış, Apoculuk Rojava topraklarına gömülmüştür.
Levon Ekmekçiyan’ın Anısına
Elias Nin
Levon Ekmekçiyan, Ermeni soykırımından kurtulan bir ailenin çocuğudur, Lübnan’da büyür. Soykırımın dinmeyen yaralarıyla büyür. Yaraya katlanabilmenin yolunun, yaraya sebep olanı yok etmekten geçtiğini bilerek büyür. Erken yaşta mücadeleye, ASALA’ya katılır.
Tarih 7 Ağustos 1982, Ankara Esenboğa Havalimanı’nda silah sesleri duyulur, hedefte olan, Türk Başbakanı Bülent Ulusoy’dur. Eylemciler, Levon Ekmekçiyan ve Zohrab Sarkisyan’dır.
Eylem başarısız olur ve devlet güçleri katliam için harekete geçerler. Bu sırada Sarkisyan, salonda bulunan yolculara şöyle seslenir:
“Biz, Ermenistan’ın kurtuluşu için savaşan ASALA üyeleriyiz, hedefimiz devlettir. Bu topraklarda yaşayan milletlere karşı bir düşmanlığımız yoktur. Devlet saldırıya geçince kendi vatandaşı olan sizlere de acımadan kıyacaktır, herkes burayı terk etsin.”
Çatışma bittiğinde bilanço ağırdır: 8 ölü, 72 yaralı. Levon Ekmekçiyan da yaralıdır.
Zohrab Sarkisyan, kurşunlarla delik deşik edilerek öldürülmüştür. Yaralı ele geçirilen Ekmekçiyan, 3 ay boyunca ağır işkencelerden geçirilir.
6 ay zarfında mahkeme edilir ve idam edildiği tarih olan 29 Ocak’a kadar Mamak Askeri Cezaevi’nde tecrit edilir.
Levon Ekmekçiyan, devlet tarafından tecrit edilerek diri diri mezara gömülürken, Türkiye solu da adeta karar almış gibi onu yok saymayı yeğler.
Buna gerekçe olarak ise Levon Ekmekçiyan’ın “itirafçı olduğu” yalanı bahane edilir. Oysa örgütünün bu yönlü hiçbir açıklaması yoktur.
Öyle olsa bile onun bedeninde idam edilmek istenen Ermeni ulusu ve direnen herkesti, bunun ayrımında olmak gerekirdi.
Türk Solu, Kemalizm ve Türklükle olan tarihsel bağının utancını, Levon’u “itirafçı” ilan ederek saklamaya çalışır. Levon, idam edildikten sonra da hiç yaşamış gibi kabul edilir, öyle ki eski Türk solcuları tarafından kurulan 78’liler Vakfı’nın 12 Eylül dönemine dair hazırladığı “Utanç Müzesi”nde bir tek Levon Ekmekçiyan yer almaz.
Levon da 1915’de Beyazıt Meydanı’nda idam edilen 20 Ermeni devrimci gibi yok sayılır.
Levon Ekmekçiyan artık yok, miras olarak bıraktığı yara ise kanamaya devam ediyor.
BİR DAHA ASLA!
27 Ocak Uluslararası Holokost Anma Günü'nde, başta Auschwitz olmak üzere toplama kamplarında hayatını kaybedenleri saygıyla anıyoruz.
"Üstün ırk" hayallerinizi daha önce tarihe gömdük, yine gömeceğiz.
NAZIS RAUS!
Taliban’dan barbarlık yasası: Kölelik ve kast sistemi geliyor
Yeni ceza muhakemesi kanunuyla Taliban, toplumu sınıflara ayıran, köleliği hukuki statüye dönüştüren ve şiddeti meşru kılan ilkel bir düzeni resmileştirdi.
https://haber.sol.org.tr/haber/talibandan-barbarlik-yasasi-kolelik-ve-kast-sistemi-geliyor-405816
New York’ta Rojava için yüzlerce kişi sokaktaydı
Soğuğa rağmen New York’ta yüzlerce kişi Birleşmiş Milletler önünde Rojava ve Rojhilat’la dayanışma için bir araya gelerek saldırılara karşı dayanışma çağrısında bulundu.
https://ozgurgelecek55.net/new-yorkta-rojava-icin-yuzlerce-kisi-sokaktaydi/
Bernard-Henri Lévy: Kürtlerin ihanete uğratılması ahlaki bir çöküştür
Fransız düşünür Bernard-Henri Lévy, Suriye’de artan çatışmalar ortasında Batı’nın Kürtlere sırt çevirdiğini belirterek bunu “zamanımızın en rahatsız edici ihanetlerinden biri” olarak niteledi. Kobani çevresinde çatışmalar sürerken, Rakka’daki Aqtan Hapishanesi’nde su kesintisi yaşanıyor.
Fransız filozof ve kamuoyunun yakından tanıdığı entelektüel Bernard-Henri Lévy, Suriye’nin kuzeydoğusunda hızla kötüleşen güvenlik durumuna karşı uluslararası toplumun sessizliğini sert sözlerle eleştirdi.
20 Ocak 2026 tarihinde X (eski Twitter) platformunda yayımladığı mesajda Lévy, “Batı’nın Kürtleri terk etmesini zamanımızın en sarsıcı ahlaki sapmalarından biri” olarak tanımladı. Lévy, Kürt güçlerinin IŞİD’in yenilgiye uğratılmasındaki kritik rolünün unutulmaması gerektiğini vurguladı.
“General Mazlum’un kahraman savaşçılarının, dünya için tehdit oluşturan IŞİD’i yendiğini asla unutmayın,” diyen Lévy, Suriye Demokratik Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi’ye atıfta bulundu. Lévy ayrıca Kürt yönetiminin, “dünyanın en tehlikeli teröristlerinin tutulduğu hapishaneleri korumaya devam ettiğini” hatırlattı.
Lévy’nin çıkışı, eski ABD’li diplomat Peter Galbraith’in eleştirileriyle de örtüşüyor. Galbraith K24 haber ajansına verdiği demeçte, DSG ile Şam yönetimi arasında imzalanan entegrasyon anlaşmasını “teslimiyet” ve “ABD’nin kolaylaştırdığı bir ihanet” olarak tanımladı.
Galbraith, DSG’nin özerk yapısının feshedilerek Suriye ordusuna dahil edilmesinin, Kürtleri azınlıklara yönelik şiddet geçmişi olan bir rejime karşı savunmasız bıraktığını savundu. ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı da eleştiren Galbraith, merkeziyetçi yönetim modelinin bölgeye tarihsel olarak “acı ve baskı” getirdiğini söyledi
https://nerinaazad2.com/tr/bernard-henri-levy-kurtlerin-ihanete-ugratilmasi-ahlaki-bir-coekustur