BM: Libya açıklarında mülteci teknesi alabora oldu, 53 kişi kayıp
Libya açıklarında mültecileri taşıyan bir teknenin 6 Şubat'ta alabora olduğu ve teknedeki 53 kişinin hayatını kaybettiği veya kaybolduğu bildirildi.
Epstein Rixos’un SPA’sında kendisini ‘tanımadığını’ iddia eden Fettah Tamince ile olduğunu yazmış
Jeffrey Epstein'in “Sahibiyle birlikteyim” dediği yer Fettah Tamince'nin oteli çıktı. Belgelerde Epstein’in Antalya Rixos’un SPA’sına övgüler yağdırırken “otelin sahibiyle beraberim” dediği görülüyor. Oysa Tamince Epstein'i tanımadığını iddia etmişti.
Ermeni dostlarına kucak açan bir Kızılbaş Kürt piri: Qêrlî Mahmut Dede
HÜSNÜ GÜRBEY-AGOS
Yazı İçeriği
Kadername
Büyük Mahmut Dede’nin Çabaları
Azadi Hareketi
Şeyh Said Ayaklanması
Qêrlî Mahmut Dede hakkında yazacaklarımın büyük çoğunluğu, tek evladı olan babaannem Elif’in anlattıklarından ibarettir. Dede hakkındaki tek yazılı kaynak Ermeni kaynaklarıdır; Alişêr Efendi’nin Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) aracılığıyla Paris barış görüşmelerine gönderdiği telgraf da tali bir kaynaktır. Bununla birlikte belki de çok sayıda belge gün yüzüne çıkmayı bekliyor.
Bu makaleyi yazan ben, Qêrlî Mahmut Dede’nin torununun oğlu olduğumdan, belki yanlı yazacağım düşünülebilir, ama ben mümkün olduğu kadar tarafsız kalmaya, tarihsel gerçekleri olduğu gibi aktarmaya çalışacağım.
Qêrlî Mahmut Dede hakkında yazacaklarımın büyük çoğunluğu, tek evladı olan babaannem Elif’in anlattıklarından ibarettir. Dede hakkındaki tek yazılı kaynak Ermeni kaynaklarıdır; Alişêr Efendi’nin Kürdistan Teali Cemiyeti (KTC) aracılığıyla Paris barış görüşmelerine gönderdiği telgraf da tali bir kaynaktır. Bununla birlikte belki de çok sayıda belge gün yüzüne çıkmayı bekliyor ve bu makaleyi okuyan kimi araştırmacıları konu hakkında araştırmaya yöneltebilirse, amacına ulaşmış olur.
Mahmut Dede, Sultan Hamid döneminde, Erzincan’da hâkimdir. 1909’da İttihat Terakki Partisi’nin, kendinden olmayanları devlet görevinden ayrılmaya zorlaması, Dede’nin görevinden ayrılıp Qêr’e bağlı Dede Mezrası’na yerleşmesi ve babası Himmet Dede’nin yerine Pirlik makamına geçmesiyle, hayatının yeni dönemi başlar.
Günümüzün Qêrli dedelerine soracak olursanız, kendilerini Oxri/Dep -günümüzde Karakoçan- bölgesindeki Delıqan bölgesinde ikamet eden Seyit Cemal Abdal Ocağı’na, Cemal Abdal’ı da Hünkâr Hacıbektaş’a bağlayarak, soylarını Horasan’dan gelen yol erenlerine bağlarlar. Bunun böyle olmadığı yazar Erdoğan Yalgın tarafından yazılan “Cemal Abdal Ocağı ve Efsaneler” adlı makalede bütün detaylarıyla ortaya konmaktadır. (Yalgın,2011, Dersim gazetesi) Qêrli dedelerinin en azından bir kısmının Kelkit’te Şıxdede mezrasından geldiklerini, bizzat babam anlatırdı. Yine 1950’li yıllarda tek varis olarak babam Halil kendisine Şıxdede mezrasından miras geldiğini, ama dönen dolaplardan nefret ettiği için bu mirası almadığını söylüyordu. Ayrıca Qêr-Dede mezrasının dedelerden önce de kutsal bir Ermeni mekânı, ondan önce de paganların kutsal mekânı olduğunu sözlü tarihten, bölgede çıkan kalıntılardan ve aşağıdaki Ermeni kaynağından (‘Kedername’) öğreniyoruz.
Qêrlî Mahmut Dede, 1915 tarihinin bahar-yaz aylarında Ermeni katliamına karşı durmuştur. Yine anne tarafından akrabam olan Gımêkli İsmail Ağa ile birlikte, çok sayıda Ermeni’yi Dersim üzerinden Erzincan’a geçirmeyi başarmışlardır. Bu bilgiyi, öldürülen ve kurtulan Ermenileri tespit etmek ve Kiğı bölgesindeki Ermeni köyleri hakkında bilgi toplamak amacıyla 1916 yılının yaz aylarında Kiğı’ya gelen ve Dede’ye de misafir olan öğretmen Nazaret Postoyan’dan öğreniyoruz.
Nazaret Postoyan, 1880-1886 yılları arasında Kudüs’te ruhban okulunda eğitim görmüştür ve dini bir payeye sahiptir. Onun dinsel bir aidiyet kazanması, halkla iletişim kurmasında kolaylık sağlayacaktır. Toplattığı bilgiler daha sonra ‘Kedername’ adlı kitapta yayınlanacaktır.
1916 yılında Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF-Taşnaktsutyun) Bakü Komitesi’nin girişimiyle, Batı Ermenistan’daki Ermeni nüfusa yönelik katliamlarla ilgili, “Viştapatum” (Kedername) adı altında, Transkafkasya’nın farklı yerlerine sığınma imkânı bulan Ermeni mültecilerden veri toplanmasına girişilir. Bu çalışmanın hedefi şöyle tarif edilir: “Türkiye’deki Ermeniler arasında, son savaş nedeniyle hayatını kaybetmiş olanların sayısı, maddi kayıplarının miktarı ve kültürel zararın çapını tespit etmek ve Ermenilerin maruz kaldığı dehşet ve eziyetlerin gerçek resmini yalın bir halde çizebilmektir” (Kedername, 2014; 9)
Kadername
Bu çalışmada yer alan Moskova Ermeni Komitesi’nin başöğretmeni Nazaret Postoyan da 1916 yılının yaz aylarında Kiğı’ya gelir ve Mahmut Dede’ye misafir olur. Kendisi Dede’de kaç gün misafir kaldığını yazmaz, ancak kızı Elif, öğretmenin –o ‘mivan’ derdi—bir haftaya yakın evlerinde misafir kaldığını söyler. Nazaret Postoyan evinde misafir kaldığı Büyük Mahmut Dede hakkında şunları yazar:
“Khır’da (Qêr) hâlâ, eski bir Ermeni manastırının yerinde, Mahmut Dede’nin evleri vardır. Binaların üzerinde Ermenice çiviyazıları ve yazıtlar ile yer yer haçlar bulunmaktadır. Sözü edilen Mahmut Dede, ‘Atalarımızın bize anlattığına göre, bizim soyumuz Ermeni rahiplere dayanmaktadır’, diye anlatmaktadır. Onların oturup kalkması, hal ve hareketleri dahi atalarının Ermeni olduğunu göstermektedir. Aynı şey, [Gımêkli] İsmail Ağa’nın ataları hakkında da anlatılmaktadır. Bunlar, 1915’in feci olayları esnasında Herdiflilere (1) çok destek olmuş ve çok sayıda Ermeni’yi kurtarmışlardır. Kurtulanlar şimdi Erzurum’dadır ve bir kısmı hâlâ Gımegli [Gımêkli H.G)] İsmail Ağa’nın evinde saklanmaktadır.” (Kedername, 2014; 358)
2022 yılının yaz aylarında Qêr-Dede mezrasına gittim ve Postoyan’ın tarif ettiği yıkık duvardaki süslü haçlı taş ve diğer haçlı taşların fotoğrafını çektim. Yine evin bitişiğinde sunak taşı ile taştan yapılmış bir koltuk bulunmaktadır, koltuğun kime ait olduğunu, ne amaçla kullanıldığını bilmiyorum; sunak taşının ise büyük bir bölümü toprağa gömülüdür: sunak taşı hariç, resmini çektiklerimi ilişikte sunuyorum.
Büyük Mahmut Dede’nin Çabaları
Büyük Mahmut Dede, her türlü tehlikeyi göze alarak (2), sadece Ermenileri saklamıyor, örgütleyip Dersim üzerinden kaçmalarını sağlıyor. Bir yandan da, Çarlık Rusya’nın Kafkas ordularının Komutanı General Yudeniç ile de Çermê’de görüşen heyetin içinde yer alıyor. Dediğim gibi, elimizde belge yok, tek verimiz, kızı Elif’in anlattıklarıdır. Buna göre, Büyük Mahmut Dede, Şah Hüseyin beylerden Pülümür Kaymakamı Mustafa Bey ve Koçgiri aşiretlerini temsilen Alişêr Efendi’den oluşan heyet, Fem’de (Çerme/Yedisu) Rus Genarali Nikolai Yudeniç’le bir anlaşmaya varıyorlar. Buna göre Ruslar, Pülümür’ün güneydoğusuna düşen Kutsal Bağır Dağı’nda doğan ve Qêr’ın altından geçerek Kiğı’nın güneydoğusunda Pêrî suyuna karışan, yerel dilde Cemê Qêrê’yi (Küçük Su) geçmeyeceklerine dair söz verirler; buna karşın Dersimliler de Ruslara saldırmayacaklardır. Mahmut Dede bu anlaşmayı halkına anlatır; köylülerin Ruslardan korkmamasını ve köylerini terk edip göç etmemelerini tavsiye eder. (3) Gerçekten de Ruslar anlaşma hükümlerine uyarlar ve Çemê Qêre’yi geçmezler. Bu anlaşmadan dolayı bölge insanı kendisine Mezın /Büyük anlamına gelen “Mamûd Dede-î Mezın” yani Büyük Mahmut Dede diyecektir. Ancak Kürtler, verilen sözlere uymayacak, zaman zaman gerilla taktikleriyle Ruslara saldıracaklardır, bunun üzerine Ruslar bir kış kaldıkları Bılêce’den çekilerek doğuda daha güvenlikli buldukları bölgede mevzileneceklerdir.
Taştan yapılmış koltuk
Taştan yapılmış koltuk
Doğu Dersim önderlerinin Çarlık Rus Ordularının komutanlarıyla görüştüklerini dair elimizde bir belge var. Bir grup Kürt aşiret liderinin Kürdistan Teali Cemiyeti aracılığıyla 7 Mart 1920’de Sevr’deki “Sulh-i Umumi Hey’et-i Murahhasası Reisi Şerif Paşa Hazretlerine” hitaben yazdıkları mektup, yukarıda adı geçen yerde Ruslarla bir görüşmenin yapıldığını teyit etmektedir. Mektupta; Alişêr Efendi’nin 11 Kürt aşiret lideriyle birlikte, 11.11.1916 tarihinde Erzincan’a geçtiği ve Ruslarla bir anlaşmaya vardıkları yazılmaktadır. (4)
Doğu Dersim önderlerinin Ruslarla görüştüklerini Türk tarihçileri de yazar. Erzurum merkezli 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir de bu konuya değinir, fakat Karabekir Paşa somut bir belge sunamaz. Sadece elimizde, Çarlık Ordularının Kafkas Cephesi Başkomutanı Grandük Nikolay Nikolayeviç’in bir kısım Doğu Dersim kanaat önderleriyle Erzincan’da birlikte çektikleri resimler var. Bu resimdekilerin kimler olduğunu bilmiyoruz; Büyük Mahmut Dede’nin bunlardan biri olması ihtimal dâhilindedir.
Azadi Hareketi
Büyük Mahmut Dede’nin Mondros Mütarekesi’nden sonra, Kürt sorunuyla yakından ilgilendiğini biliyoruz; ama Kürdistan Teali Cemiyeti’yle (KTC) ilişkisinin düzeyini bilmiyoruz, sadece Cemiyet’in yayın organı Kürdistan Dergisi’nin kendisine ulaştığını kızı Elif anlatır. Fakat Mahmut Dede’nin, 1920 veya 1921’de Erzurum’da kurulan ve Kürt özgürlük mücadelesi vermeyi amaçlayan Azadi örgütüne üye olduğunu biliyoruz. Azadi örgütünün Erzurum’da yapmış olduğu gizli toplantıya Doğu Dersim’i temsilen katılır, aynı toplantıya Êzidi Kürt aşiretlerinden Heverkan aşiret reisi Haco Ağa da katılır; Haco Ağa buradan da bir iki günlüğüne mezrasında Mahmut Dede’ye misafir kalır, muhtemelen, birlikte neler yapacaklarını, nasıl bir strateji izleyeceklerini konuşurlar.(5) Ancak 20 Aralık 1924 tarihinde Miralay Cibranlı Halid Bey’in tutuklanması ve hareketin başına Şeyh Said’in geçmesi, hareketin ulusal nitelik yerine dinsel bir nitelik kazanmasına neden olur ki, yeni durumu ne Mahmut Dede ne de Haco Ağa kabullenir. (6) İki taraf da harekete mesafeli durur; hatta Haco Ağa, Kemalistlerin baskısı sonucu isteksiz de olsa yer yer Kürt güçlerine karşı saldırıda da bulunur, (Aydınkaya, 2022;30) ayaklanmanın bastırılmasından sonra, artan baskıdan etkileneceğini bildiği için Suriye’ye geçer ve orada seküler Kürt aydınlarının Ermeni Taşnak (Taşnaktsutyun) partisinden aldıkları destekle 1927 yılında Lübnan’da kurdukları Hoybûn örgütüne katılır: Ağrı Kürt direnişinin örgütlenmesinde aktif rol oynar. (Alakom,2011;80-81)
Haco Ağa, Heverkân Aşireti lideri
Haco Ağa, Heverkân Aşireti lideri
Şeyh Said Ayaklanması
Şeyh Said ayaklanmasının bastırılmasından sonra, hükümet, Kürdistan’da çok geniş bir tutuklama başlatır; tutuklananlar arasında Büyük Mahmut Dede de var. Eniştesi Kiğı’da Kaymakamla ilişki kurar. Kaymakam da ona bir dilekçe yazdırarak Dede’ye vermesini; Dede’nin bu dilekçeyi gizlilik içinde kendi el yazısıyla yazıp, sevkiyat esnasında kendisine vermesini ister. Ancak Dede verilen dilekçeyi kendi el yazısıyla hem kendi, hem de diğer tutuklular adına yazar ve sevkiyat esnasında herkes dilekçeyi Kaymakam’a uzatınca, kaymakam korkudan hiçbirini almaz. Kaymakam eniştesi İbrahim’e “Sen başımı mı yakmak istiyorsun, ben gizlilik içinde bu işin halledilmesini söylemedim mi?” sert bir çıkış yapar. Dede, Elazığ’a götürülür ve Elazığ Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılanır, kürek cezasına çarpıtılır ve oradan Adapazarı’na gönderilir. Korkudan kimsenin sahip çıkmadığı bu yaşlı yiğit insan orada ölür, mezarı meçhuldür.
Geride kalan evlatlarını daha acı bir akıbet bekleyecektir. Dede mezrasındaki akrabaları, Dede’yi hafızalardan silmeye çalışmışlar; ama uğraşları nafile, tarih, her şeyi bir gün mutlaka tüm açıklığıyla ortaya çıkaracaktır; o gün çok uzak olmazsa gerek…
Notlar
(1) Herdif köyü: Sılbus/Surp Luys (Kutsal Işık) dağının eteğinde kurulmuş, verimli müthiş bir ovaya sahiptir. Kedernameye göre, eski çağlarda şehir olmuştur. 1500 kişilik 150 haneye sahip Ermeni nüfusuyla, bir kilisesi ve güzel okulu vardır.
(2) Dönemin III. Ordu Kumandanı Mahmut Kâmil Paşa, Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgraf, tüyler ürperticidir. 24 Temmuz 1915 tarihli telgrafta: “Ahalisi dâhile sevk olunan köy ve kasabaların bazılarında Müslümanların Ermenileri gizledikleri anlaşılmaktadır. Hükümetin kararlarına aykırı olarak Ermenileri evlerinde saklayıp koruyan hane sahiplerinin, evleri önünde idamları ile evlerinin yakılması gerekmektedir.”
(3) İttihatçılar, Rus işgalini bahane ederek Kürt göçünü teşvik ediyorlar, Kürdistan’ı, Ermenilerden arındırdıkları gibi Kürtlerden de arındırmayı amaçlıyorlar ve oldukça da başarılı oluyorlar.
(4) Malmisanij, 2020,72-73
(5) Azadi örgütünün, gerek merkezdeki toplantılarında gerekse ilişkilerinde gizlilik esastır; örgüt geriye çok az belge bırakmıştır.
(6) Miralay Cibranlı Halid Bey, asker olduğu için, Bitlis’te Harp Divanı’nda (Askeri Mahkeme), örgütün lider kadrosunda bulunan eski Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey ise İstiklal Mahkemesinde yargılanır, yargılama sonucu ikisine de idam cezası verilir.
Kaynakça
Alakom, Rohat; ‘Hoybûn Örgütü’, Avesta Yayınları, İstanbul, 2011
Aydınkaya, Fırat; ‘Şeyh Said İsyanı ve Haco Ağa’nın Ölümcül Tereddüdü’ Kürt Tarihi Dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2022. Sayı: 47
‘Kedername’, Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Soykırımı 1915: Çev: Diran Lokmagözyan, Belge Yayınları, İstanbul, 2014
Malmîsanij, M.; ‘1925’ten Önce Ayrılma Taraftarı Kürt Örgütleri’ Vate Yayınları, İstanbul, 2020
Yalgın, Erdoğan; ‘Cemal Abdal Ocağı’, Dersim Gazetesi: 2011
https://gazetepan.com/ermeni-dostlarina-kucak-acan-bir-kizilbas-kurt-piri-qerli-mahmut-dede/
WHO’dan küresel sağlık uyarısı: Cinsel organlara yerleşen parazit yeni ülkelere yayılabilir
Dünya Sağlık Örgütü, şistozomiyaz hastalığına yol açan parazitlerin iklim krizi ve küresel hareketlilikle Afrika dışına yayılma riskinin arttığını açıkladı.
Chomsky Epstein ile Dostluğunu Nasıl Savundu?
Hiçbir dostluğundan pişman olmadığını ifade eden Chomsky, Epstein’le dostluğunu şöyle savunmuştu: “Epstein cezasını çekti ve temiz bir sayfa açtı.” Cinsel şiddeti görmezden gelen Chomsky’nin tutumu, sol ve “ilerici” siyasete dair çok şey söylüyor.
https://corpusdergi.com/2026/chomsky-epstein-ile-dostlugunu-nasil-savundu/
Epstein, Bill Gates'e "Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?" diye sormuş
Kamuoyuna açıklanan yeni Jeffrey Epstein belgelerinde, milyarderin Microsoft’un kurucusu Bill Gates’le yaptığı yazışmalara ilişkin dikkat çekici ifadeler yer aldı. Epstein, Bill Gates'e "Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?" diye sorduğu ortaya çıktı.
ABD'de çocuklara yönelik cinsel istismar ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanırken hapiste ölü bulunan milyarder Jeffrey Epstein'le ilgili kamuoyuyla paylaşılan belgelerde yer alan ünlü isimlerle yazışmalar, dosyaya ilişkin yeni detayları ortaya çıkarıyor.
ABD Adalet Bakanlığının Epstein ile ilgili soruşturma dosyalarının bir kısmını kamuoyuyla paylaşması, tartışmaları yeniden alevlendirdi.
Dosyalar arasında yer alan, Epstein'in Fransız diplomat Olivier Colom'a 2013'te gönderdiği e-postada, "Karayipler'deki adamdayım, kızlarla dolu bir akvaryumla birlikte" ifadeleri bulunuyor.
Kadınların farklı "deniz canlılarına" benzetildiği görüşmede, Epstein'den gönderilen başka bir e-postada, "Hayır, bazıları karides gibidir, kafasını atarsın ve gövdesini saklarsın" mesajına yer veriliyor.
İngiliz girişimci Nicole Junkermann da ismi soruşturma dosyalarında yer alanlar arasında. Junkermann tarafından Epstein'e 2010'da gönderilen bir e-postada, "Benden bir çocuk sahibi olur musun? Bunu yapmak için en iyi yer neresi?" ifadeleri yer alıyor. Epstein'e yönelik soruşturma kapsamında kamuoyuyla paylaşılan 3 milyondan fazla yeni dosya, özellikle sosyal medya kullanıcılarının hedef tahtası haline gelmiş durumda.
BİLL GATES'E "FAKİR İNSANLARDAN KURTULMA" SORUSU
Dosyalarda yer alan Şubat 2011 tarihli bir yazışma da Epstein'in Microsoft'un kurucu ortağı ve eski Üst Yöneticisi (CEO) Bill Gates ile bağlantılarına yönelik soru işaretlerini artırdı.
İsmi gizlenen bir göndericinin, Epstein'e yolladığı e-postada, "Bill Gates'e sorduğun 'Fakir insanlardan tamamen nasıl kurtuluruz?' sorusu üzerinde çok düşündüm ve bu konuda bir cevabım/yorumum var" yazdığı görülüyor.
Göndericinin, bunu telefonda tartışmak istemesi üzerine Epstein, "Her zaman arayabilirsin" yanıtını veriyor. Epstein, yazışmanın devamında, "Ayrıca martta benim için bir günlüğüne geri gelecek, yani ona daha fazla soru sorabilirsin" ifadesini kullanıyor.
Gates, dün yaptığı açıklamada, Epstein ile geçirdiği vakti "aptallık" şeklinde nitelendirmiş ve onu tanıdığı için pişmanlık duyduğunu söylemişti. Dosyalarda yer alan bazı e-postalarda, Gates'in "Rus kızlarla" yaşadığı ilişkilerin ardından cinsel yolla bulaşan bir hastalığı o dönemki eşi Melinda Gates'ten gizlemeye çalıştığı iddialarına yer verilmişti.
Epstein belgelerinde adı geçen Bill Gates: Bu bir çıkmaz sokaktı
Epstein belgelerinde adı geçen Bill Gates: Bu bir çıkmaz sokaktı
BELGELERDE ADI GEÇEN YAZAR CHOPRA'DAN AÇIKLAMA
Hindistan asıllı yazar Deepak Chopra, sosyal medya platformu X'ten yaptığı açıklamada, hakkında medyada yer alan haberlerle ilgili üzüntü duyduğunu bildirdi.
Chopra, yaptığı açıklamada, "Şunu açıkça belirtmek istiyorum, Hiçbir zaman suç teşkil eden veya istismara yönelik herhangi bir eyleme karışmadım, bunlara katılmadım. Kurduğum tüm temaslar sınırlıydı ve istismar faaliyetleriyle ilgisi yoktu" ifadesini kullandı.
Dosyalar arasında yer alan, Chopra'nın 8 Mart 2017'de Epstein'e gönderdiği bir e-posta sosyal medyada dikkati çekmişti. Söz konusu e-postada Chopra'nın, "Tanrı bir kurgudur. Tatlı kızlar gerçektir" ifadelerini kullandığı görülmüştü.
"ZEKİ İNSANLAR YAHUDİ"
Epstein’a Masha Drakova isimli birinden atılan mailde ise, "Zeki insanları bulmak için kriterler buldum. Ne kadar Yahudi olursan o kadar akıllı olursun. Sen yüzde 98 Yahudi olduğunu söyledin, çok akıllısın. Eski patronum yüzde 78 Yahudi. O da çok akıllı, ama senden daha az akıllı" ifadeleri kullanıldı.
Drakova, "yüzde 99,3 Yahudi olan" yakın bir arkadaşı ve iş ortağı olduğunu belirterek, onun "inanılmaz zeki" olduğunu iddia ediyor. "Daha fazla Yahudi bulunmasında kaynak bulma işleminin" akrabalar aracılığıyla yapılabileceğini vurgulayan Drakova, bu kişilere DNA testi yaptırılmasını öneriyor. Drakova, "yüzde 98 Yahudi olan" herkes için bir etkinlik düzenlenmesini ima ederek, bunların hiçbirinin dindar olmadığını kaydediyor.
JEFFREY EPSTEİN OLAYI
Çocuklara yönelik cinsel istismar ağı oluşturmak suçlamasıyla yargılanan Epstein, tutuklu olduğu New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesindeki hücresinde 10 Ağustos 2019'da ölü bulunmuştu.
Açıklanan Epstein dava dosyalarında ABD Başkanı Donald Trump, eski ABD Başkanı Bill Clinton, eski İsrail Başbakanı Ehud Barak, eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, aktör Kevin Spacey, şarkıcı Michael Jackson, illüzyonist David Copperfield, avukat Alan Dershowitz ve eski New Mexico Valisi Bill Richardson gibi ünlü isimler yer almıştı.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI) da ABD Adalet Bakanlığı ile yaptığı inceleme sonucunda, ünlü isimlerden oluşan "müşteri listesi"nin tutulduğuna dair herhangi bir kanıta ulaşılamadığını, aralarında hükümet yetkilileri, ünlüler ve iş insanlarının da bulunduğu kişilerin suçuna ortak olduğu gerekçesiyle örtbas amacıyla öldürüldüğü öne sürülen Epstein'ın ise aslında hücresinde intihar ettiği sonucuna varıldığını açıklamıştı.
Tutuklu Hüseyin Özen cezaevinde 50 kiloya düştü
Kuyu tipi cezaevlerindeki tecrit koşullarına karşı açlık grevinde olan siyasi tutuklu Hüseyin Özen’in sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaşıyor.
Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutulan HÜseyin Özen, 173 gündür sürdürdüğü açlık grevi nedeniyle yaklaşık 50 kiloya düştü. Eklem ağrıları artan, vücudunda ödem oluşmaya başlayan Özen’in kız kardeşi Telman Özen Boran, “Kardeşim yavaş yavaş ölüme sürükleniyor” dedi.
Kuyu tipi hapishanelerde uygulanan ağır tecrit koşullarına karşı Türkiye’nin birçok cezaevinde başlayan protestolar sürerken, Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde tutulan Hüseyin Özen’in açlık grevi 173. gününe girdi. 36 yıl hapis cezası bulunan ve 28 yıldır cezaevinde olan siyasi mahpus Özen’in sağlık durumunun kritik aşamaya geldiği bildiriliyor.
Kuyu tipi cezaevlerindeki tecrit koşullarına karşı açlık grevinde olan siyasi tutuklu Hüseyin Özen’in sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Özen’in kız kardeşi Telman Özen Boran, kardeşinin artık hayati risk altında olduğunu belirterek, “Kilosu 50 kiloya kadar düştü. Eklem ağrıları dayanılmaz hale geldi, vücudunda ödem oluşmaya başladı. Buna rağmen talepleri karşılanmadığı için açlık grevini sürdürmek zorunda bırakılıyor” dedi.
‘Hücreler yaşanmaz halde’
56 yaşında olan Hüseyin Özen, 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık 28 yıldır cezaevinde bulunan Özen, şu anda Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevinde üç kişilik bir hücrede tutuluyor. Ancak üç kişilik olarak tanımlanan hücrede; üç yatak, üç elbise dolabı, masa, sandalyeler, mutfak bölümü ve lavabo bulunması nedeniyle hareket edilebilecek alanın neredeyse kalmadığı belirtiliyor.
Telman Özen Boran, “Bu hücreler insan yaşamına uygun değil. Adı üç kişilik ama fiilen nefes alacak alan yok. Sürekli daracık bir alanda yaşamak zorunda bırakılıyorlar” diye konuştu.
Hava ve ışık yok
Hücrelerde yalnızca küçük bir pencere bulunduğunu aktaran Boran, pencerenin dışının sık demir mazgallarla kaplı olduğunu belirterek, “Demirler o kadar sık ki bir kalem bile geçmez. Ne güneş giriyor ne hava. Hücreler sürekli loş ve havasız” dedi.
Ayrıca hücre kapılarında megafon bulunduğunu ifade eden Boran, “Gardiyanlarla bile yüz yüze temas yok. Konuşmalar megafon aracılığıyla yapılıyor. Kardeşim aylarca bir insan yüzü görmeden yaşıyor. Gardiyanı bile görmüyorlar” dedi.
7/24 kamera, mahremiyet yok
Kuyu tipi cezaevlerinde 7 gün 24 saat kamera ile izleme yapıldığını belirten Boran, mahremiyetin tamamen ortadan kaldırıldığını vurguladı. Boran, “Üstünü değiştirirken kamerayı kapattığında disiplin cezası veriliyor. İnsan olmanın en temel hakkı bile ceza konusu” diye konuştu.
Havalandırma bir cezaya dönüşüyor
Tutukluların günde yalnızca bir saat havalandırmaya çıkarıldığını aktaran Boran, bu sürenin de fiilen bir cezaya dönüştüğünü söyledi. “Havalandırmaya çıktıklarında kapılar kilitleniyor. Bir saat boyunca çıkmak isteseler de çıkamıyorlar. Kışın yağmur, kar, rüzgar altında; yazın ise kavurucu sıcağın altında beklemek zorundalar” dedi.
Cezaevinde hasta tutsakların da bulunduğunu belirten Boran, “Lavaboya gitme ihtiyaçları bile çoğu zaman karşılanmıyor. Bu nedenle havalandırmaya çıkmamayı tercih edenler oluyor. Çıkmadıklarında ise ceza veriliyor” diye konuştu.
Talepler insani
Hüseyin Özen’in açlık grevinin temel talebinin insani yaşam koşulları olduğunu vurgulayan Boran, “Kardeşim ve diğer tutsaklar, kuyu tipi olmayan, tecridin uygulanmadığı, arkadaşlarıyla birlikte kalabilecekleri ve ailelerine yakın bir cezaevine sevk edilmek istiyor. Talepler çok net ve insani” dedi.
Yetkililere çağrıda bulunan Boran, “Bir insanın ölmesini mi bekliyorsunuz? Kardeşim 173 gündür açlık grevinde. Talepleri net ve basit. Artık duyun” diye konuştu.
https://www.evrensel.net/haber/5969047/tutuklu-huseyin-ozen-cezaevinde-50-kiloya-dustu
Epstein adası canavarın şarj durağı
Nuray Sancar
Trump’tan Ehud Barrack’a, geçmiş çağların artığı kraliyet mensuplarından, finans kapitalin tatminsiz asalaklarına kadar uzanan dünya çapındaki bir şebekenin üyelerinin, reşit olmayan kız ve erkek çocuklarıyla cinsel ilişki kurmak için akın ettikleri Epstein adası sendeleten bir tokatla dünyayı sarsarak suya gömülüyor. Olamaz denilenin olduğu, yapılamaz denilenin yapıldığı o yerde patlayan foseptikte karnı deşilen çocukların ince bağırsak kalıntılarını kemiren jet sosyetenin salyası da var. Kutsal kitaplardaki anlatılara, halk direniş efsanelerine göre insanlığın artık kurtulduğunu sandığı, çocuk kurbanıyla ilgili anıların ve ritüellerin gizlice devam ettiği bir dünyaya uyanmak; Moloch’un, Dehhak’ın, ‘cahiliye devri’ne atfedilen kız çocuğunu kurban etme hikayelerinin çok uzak geçmişte kalmamış olduğunu anlamak ağır bir şok etkisi yaratıyor ister istemez.
Deprem bölgesinden kaçırılan çocuklarla ilgili haberler, adada Türk kızlarının da tecavüze uğradığına ilişkin söylentiler ve çığlık atan çocukların arasında bir sesin ‘anneciğim’ diye bağırdığını duyan kulaklar sayesinde hemen yanı başımızda belirdiği anlaşılan canavar-Hydra’nın bedenlenmiş hali olan Epstein figürünün bugünkü dünyanın etrafında döndüğü yegane eksen olduğu artık açığa çıkmış durumda. Çocuk tecavüzcüsü olarak faş olan isimler arasında insanlığın kaderine yön veren devlet adamları, bürokratlar, finans kapitalin asları, prensler, diplomatlar, diktatörler, tüccarlar, dünya güvenlik mimarisinin kolonları, mafya liderleri, medya patronları ne ararsanız var.
Bu tuzu kuru adamlar ve iş birlikçisi olan kadınlar topluluğu işinde gücünde, sıradan insanlara bir dizi yasa, kural, kaide koyarken kendileri için bunların hiçbir hükmünün olmadığı bir sınıf kardeşliği evrenini denizin ortasında kurdular. Kural ve kaideye, yasaya ve belli bir idrak kalıbına bağlı dünya yoksulları anlam veremedikleri, bir istisna hali gibi görünen adanın varoluşuna, zaman içinde yapılanmış akla yatkın açıklama getiremedikleri ölçüde ezoterik yorumlar, Yahudi mistisizmi, satanizm, Rotchild sülalesi efsanesinden neşet eden korkunç kurgular zihne hücum ediyor ve Epstein adlı korkunç sfenks dehşet salarak büyüdükçe büyüyor.
Çocukların göbek kordonundan veya hipofiz bezinden çekilip alınan enzimi kendilerine gençlik aşısı olarak enjekte ettiren ‘ünlü’lerin adrenokromlu suratlarında görülen yansımadan zenginlerin ölümsüzlük arayışı ile sömürgeleştirme pratiği arasındaki illiyet Hydra’nın bedeninde buluşamıyor.
Kucağına aldığı kız çocuklarıyla fotoğrafları yayımlanan Trump’ın tam da ‘Amerika’yı yeniden büyük yapalım’ dediği sıralarda patlayan lağımın, onun malum uzvuyla sağa sola fırlatmaya hazır füzeleri arasında dolayımsız bir ilişki var. Onun da müdavimi olduğu adada kurulan yüzük kardeşliği, dünya pazarlarından alenen satın alınabilen ‘şey’lerle kişisel tatmin sınırları zorlananları ve artık bu sınırları küçük çocuk bedenlerinde aşındırmanın hazzında ortaklaşanları içermiyor sadece.
Bu güruh Gazze halkına soykırım yapılırken sanki Fransız Riverası’ndaki kumar masasındaymış gibi kazanma zevki yaşayanların, ABD İran’ı kuşatırken müstakbel petrol gelirinin önünde secde edenlerin, biraz daha geçmişe gidersek Yugoslavya parçalanırken Bosnalı kadınlara tecavüz eden sıradan Sırp askerlerinin arkasından NATO bayrakları sallayarak tezahürat yapanların, IŞİD pazarında birer köle gibi kafesler içinde satışa çıkarılan kadınların arkasında duran güç kadrosunun tıpatıp aynısı. Venezuela Devlet Başkanını yatağından kaçıran Trump’ın komutasındaki Delta Force ekibinin hamlesiyle Epstein adasındaki korkunç cüreti birbirine bağlayan bir bağ kurulamadığı sürece zihnin fanteziler üretmesi normaldir. Mali sermayenin doğasındaki saldırgan siyaset ile ve ahlakı arasındaki ilişki hiç bu kadar açık olmamıştı halbuki.
Reşit olmayan kız çocuklarının, daha da küçük çocukların bedenlerine musallat olmayı mümkün kılan şart, sömürgeleştirmeyi daha önce norm ve yasaya, şişkin borç senetlerine, yapısal reform dayatmalarına, yalan dolana bağlama gereğini duyan hukuki prosedürün artık hükümsüz kalmasıdır. Üzerinde hegemonya kurulamamış bakir alanların, ticaret yollarının ve daha önemlisi dünya halklarına bir mazeretle sunulan işgal ve saldırıların makul bir gerekçeyle sunulmasına ihtiyaç duyulmadığı bir barbarlık çağında dünya. Trump petrol, ülke, maden, altın, hegemonya, nüfuz istiyorum diye bas bas bağırırken adanın müdavimleri de uyuşturucu, pedofili ve yamyamlıkla esriyorlar.
Dünya emekçilerinin emeğine el koyanlar, bir yandan şantaj ve ödüllerle önlerinde diz çöktürdükleri ülkelerin sokaklarından topladıkları taze bedenlere aynı hakimiyet duygusuyla çöküyorlar. Bu güruhun zihninde coğrafyaların yeniden sömürgeleştirilme pratiğiyle bedensel boşalma işlevi ve hazdan esrime sıradan halkın anlayışını zorlayacak biçimde birleşmiştir.
Sonuç olarak Epstein adası, sadece, faş olan listede isimleri olan bir kısım ‘uluslararası’ burjuvanın suç işlediği bir sapkınlık coğrafyası değildir. O sessizleştirilmiş, susturulmuş, güçsüzleştirilmiş dünya emekçilerinin güncel halini, her türlü pisliğin icrası için güvence ve güvenlik koşulu olarak gören emperyalist kazananların kirli bedenlerini yeniden ürettikleri şarj durağıdır.
https://www.evrensel.net/yazi/98623/epstein-adasi-canavarin-sarj-duragi
Sonunda Bahçeli Kılıcını Çekti…
Elias Nin
Peki, neden 1 ay önce değil de şimdi? Bunun nedeni, Rojava idi. Rojava, hem devlet hem de onun Kürtler içindeki ayağı olan Apoculuk için tam bir laboratuvardır.
“Devletsiz Kürtlük” projesi ilk orada uygulandı, 12 yılı aşkın bir süre boyunca Rojava Kürtlerine ulus devletin ne derece büyük bir kötülük olduğu propaganda edildi, Kürtler Kürt bağımsızlığına düşman hale getirildi.
“Demokratik Özerklik “adı altında, sanki yeni bir şeymiş gibi, bildiğimiz özerk belediyecilik ulusal bağımsızlığın alternatifi olarak sunuldu.
Burada amaç, Kürtleri ulus devlete düşman etmek ve ne pahasına olursa olsun Lozan’da oluşan devlet sınırlarını korumaktı. Apocu sözcüler hiçbir zaman bu niyeti saklamadılar.
PKK, bunu ilk Güney Kürdistan’da denemek istedi.
ABD ve müttefiklerinin 1990 yılında Irak’a savaş açmasıyla Başur Kürtleri için bağımsızlık imkânı oluştu ve PKK bunu önlemek adına 1992 yılında KDP ve YNK güçlerine savaş açtı, neyse ki başarılı olamadı.
Benzer bir fırsat, IŞİD saldırıları ve Suriye içlerinde ayaklanmalar başladığında 2012 yılında Esad’ın Rojava topraklarından çekilme kararı almak zorunda kalmasıyla oluştu.
Apocular neredeyse bütün güçlerini Rojava’ya yığdılar, orada adı konmamış bir örgüt devleti, yarı açık kamp inşa ettiler ve 2026 yılının Ocak ayına kadar bu örgüt kampını muhafaza ettiler, Kürtlerin devletleşmeye yönelmelerini engellediler, en nihayetinde de Suriye'nin toprak bütünlüğüne sadakat sözlerine bağlı kalarak Rojava’yı Suriye’nin yeni sahibi olan IŞİD kadrolarına teslim ettiler.
Apoculuk, Başur’daki devletleşme fikrini boğamadı zira hem ABD devrede idi hem de orada 100 yılı aşkın bir geçmişi olan uluslaşma fikri, mücadelesi mevcuttu.
Rojava zor olmadı zira Öcalan’ın Suriye’de korunduğu yıllarda Rojava Apoculuğun kalesi haline getirilmişti.
Rojhilat’a giriş yapmak istediler ama PKK’nin İran ile olan üstü örtülü ilişkileri dolayısıyla güçler geri çekildi.
Sırada Kürdistan’ın hem toprak hem de nüfus olarak en büyük parçası Bakur var.
Aslında Bakur en kolay lokmadır zira hafızası PKK yalanları ile iğdiş edilmiştir.
Bakur’da PKK dışında hiçbir örgütlü gücün ortaya çıkmasına izin verilmemiş, PKK tarihi, Kürt tarihinin başlangıcı olarak propaganda edilmiş, devletçi olmayan her dört Kürt’ten üçü bu yalanı gerçek kabul eder hale getirilmiştir.
Bu algı son yıllarda değişmeye başlamış olsa da PKK-Devlet ortak projesi olan Hendek katliamına kadar büyük ölçüde etkili olmuştur.
Peki, Bakur Kürtlerinin ezici çoğunluğu 2013 itibari ile Türkiyelileşme kıvamına getirildiği halde neden adım atılmadı?
Bu sorunun cevabı, Rojava’dır. Rojava Kürtlerinin ezici çoğunluğu Apoculuğun etkisinde olsa da Öcalan aracılığıyla istendiği gibi dizayn edilemezdi.
ABD, İsrail gibi güçler onaylamadığı sürece İmralı dehlizlerinde hazırlanan Kürdistan düşmanı hiçbir planın tutma şansı yoktu.
Rojava tuzağa çekilmeden Bakur Kürtlüğünü tasfiye planının hayata geçirilmesi mümkün değildi zira Rojava’da patlayacak silahlar bu planı boşa çıkarmaya yeterdi.
ABD ve müttefikleri Türk planına onay verince 2 hafta içinde Rojava Özerk Yönetimi de masal oldu.
Bahçeli’nin kılıcını çekerek, “Öcalan için "umut hakkı", tutuklu HDP eski eş-başkanı Selahattin Demirtaş için ise özgürlük” demesi tam da bunun bir sonucudur.
Evet, Bahçeli’nin duyurduğu budur: Zamanı gelmiştir! Bir yandan kayyum atanan kimi belediyeler Apoculara geri verilerek ortaya çıkan ulusalcı hatta bir kırılma yaratılacak, diğer yandan Demirtaş figürü sahaya sürülerek Öcalan’ın kaybettiği irtifa geri kazanılmak istenecek.
Bu plan tutar mı? Maalesef tutar zira bu oyunu bozacak bir Kürt siyasal liderliği mevcut değildir.
Bu tür bir girişim de kısa sürede bir başarı elde edemez zira PKK orijinli olup da halen dağda olmayanların başlatacağı hiçbir girişim Kürtlerde karşılık bulmaz; zira kimsenin Kürtlerin hafızasında bir karşılığı mevcut değildir.
Olur da PKK içinde “devrimci” bir bölünme, darbe olursa, o zaman çarşı karışabilir, en azından İmralı planı işlevsiz kalabilir, aksi takdirde uzun soluklu olmak gerekecek.
https://www.instagram.com/p/DUTXt9jiGK9/?igsh=MThhbGltMDZvd2xqMQ%3D%3D
YUNANCA VE TÜRKÇE AKADEMİK ARAŞTIRMALARDA TRABZON VE KALANDAR
Tamer Çilingir
Kalandar Nedir? (Türkçe kaynaklar)
Doğu Karadeniz’de (Pontos) “Kalandar”, yerel halk takviminde yılbaşı eşiği olarak görülen döneme verilen addır ve yaygın biçimde 13 Ocak gecesi / 13’ünü 14’üne bağlayan gece ile ilişkilendirilir. Birçok çalışma Kalandar’ı Rumi takvime göre yılın sonu-yeni yıl başlangıcı bağlamında, “yerel yılbaşı gecesi” olarak tanımlar.
“Kalandar” adlandırması, literatürde çoğunlukla Latin “Kalendae” (ayın ilk günü) → Bizans/Ortodoks kültür havzası → Karadeniz’e uzanan bir aktarım hattıyla açıklanır.
Pontos Rumları açısından bu gelenek, bölgenin tarihsel kültür dokusu içinde kış mevsiminin eşiğinde, yeni yılın “uğur-bereket” beklentileriyle örülen bir takvim ritüeli olarak konumlanır.
Trabzon, Maçka, Tonya, Sürmene, Of ve çevresinde yaşayan Pontos Rumları bu geleneği yüzyıllar boyunca yaşatmıştır.
Mekân ve yayılım: Trabzon ve çevresinde nasıl yaşar?
Akademik çalışmalar Kalandar’ı Trabzon ili ve ilçeleri (ör. Maçka başta olmak üzere) ile genel olarak Pontos kültür çevresi içinde ele alır. Bazı yerleşimlerde, belirli köylerde festivalleşme eğilimleri (ör. Maçka Yazlık/Livera gibi) ayrıca incelenmiştir.
Ritüel repertuarı: Uğur, bereket ve “eşik zamanı” pratikleri
Araştırmalar Kalandar’ı “eşik zaman” (yılın değiştiği, uğurun/bahtın konuşulduğu) olarak okur ve ritüelleri birkaç başlıkta toplar:
A) Kapı çalma / dolaşma – paylaşım ekonomisi
Kalandar gecesinde çocukların/gençlerin ev ev dolaşması, iyi dilekler iletmesi ve karşılığında yiyecek/ikram alması, literatürde topluluk dayanışması ve “yeni yıl bereketi” çerçevesinde yorumlanır. Bu pratik, bazı yerlerde “şenlik”, “seyirlik oyun” ve müzik/dansla birleşerek toplu eğlenceye dönüşür.
B) Bereket–uğur uygulamaları (ev, ocak, eşik)
Halkbilimi odaklı metinler, yılın dönümünde ev eşiği/kapı, ocak/ateş, su serpme/temizlenme gibi unsurların “korunma + bereket” sembolizmi taşıdığını; bazı uygulamaların ise yerel varyantlar gösterdiğini belirtir.
C) Maskelenme, kılık değiştirme ve “öteki dünya” temaları
Bazı bölgelerde kılık değiştirme/maskelenme, köy seyirlik oyunları ve “kışın sertliği–kötücül varlıklar” temasıyla ilişkili anlatılar Kalandar zamanına eklemlenir. Bu, geleneğin sadece takvimsel bir kutlama değil, aynı zamanda mitolojik/folklorik katmanlar taşıdığını gösterir. (Bu eksen, popüler yazılarda da tartışılsa da akademik okumada daha temkinli kullanılır.)
Kalandar Ritüelleri (Rum Geleneğinde)
🔔 1. Kapı Kapı Dolaşma
Gençler ve çocuklar evleri dolaşır, iyi dilekler sunar ve karşılığında:
Kuruyemiş
Mısır
Elma
Tatlı veya para alırlardı
Bu gelenek Rum dünyasında “Kalanta söyleme” geleneğiyle bağlantılıdır.
🕯️ 2. Kötülüklerden Korunma
Evlerin kapısına soğan, sarımsak veya dikenli bitkiler asılırdı.
Amaç, kötü ruhları ve nazarı uzak tutmaktı.
🍞 3. Bereket Yiyecekleri
Kalandar pidesi / çöreği yapılırdı.
Bazı evlerde çöreğin içine para konur, kime çıkarsa o yılın şanslısı sayılırdı (Vasilopita geleneğiyle benzerlik).
🔥 4. Ateş ve Işık
Ocakların sönmemesine dikkat edilir, ateş hayat ve süreklilik sembolüydü.
İnanç Boyutu
Pontus Rumları için Kalandar:
Yeni yılın kaderinin belirlendiği bir eşik zaman
Ev, aile ve hayvanlar için koruyucu bir gece olarak görülürdü.
Bu yönüyle Kalandar, Hristiyanlık öncesi pagan unsurlar ile Ortodoks inanç katmanlarının iç içe geçtiği bir halk geleneğidir.
Günümüzde Kalandar
Trabzon ve çevresinde bugün Kalandar daha çok folklorik ve kültürel bir miras olarak yaşatılmaktadır.
Bazı köylerde çocukların kapı çalması, eğlence ve yemek paylaşımı hâlâ sürmektedir.
Pontos Rum diasporasında (Yunanistan’da) Kalandar benzeri yeni yıl gelenekleri farklı adlarla devam etmektedir.
Yunanca kaynaklar Kalandar’ı nasıl tanımlıyor?
1) “Kαλαντάρ’/Kαλαντάρτς” Pontos’ta (Πόντος) yılbaşı arifesi geleneği
Yunanca Pontos odaklı yazılarda Kαλαντάρ’; Eski Takvim’e (Παλαιό Ημερολόγιο) göre 13 Ocak gecesi (14 Ocak’a bağlayan gece) kutlanan, “eski yılın bitişi–yeni yılın gelişi” temasına sahip bir Pontos yılbaşı arifesi ritüeli olarak anlatılır. Bu anlatımlarda, kılık değiştirme/maske, yüz karartma, çan, sokakta dolaşma ve evlere uğrayıp iyi dileklerle “bereket” isteme gibi ögeler tipiktir.
2) Pontosça (ποντιακή διάλεκτος) içinde terim olarak “Kαλαντάρτς = Ocak”
Yunanca dilbilimsel/akademik bir çalışmada “Καλαντάρ’ς / Καλαντάρτς”ın Pontos Rumcasında Ocak ayı adı olduğu ve etimolojisinin Latince calendae (kalendae) ile ilişkilendirildiği belirtilir. Bu, “Kalandar”ın Pontos Rum kültür çevresinde kökleşmiş bir terim ve takvimsel kavram olduğunu doğrudan gösteren güçlü bir akademik dayanak sağlar.
3) Pontus’ta Noel–Yeni Yıl döngüsü içindeki “Kαλαντάρ’” teması
Yunanca bir derlemede “Χριστουγεννιάτικα έθιμα του Πόντου” (Pontos’un Noel gelenekleri) başlığı altında, Pontusça dörtlük/tekerleme içinde “Καλαντάρ’τς και Νέον Έτος …” ifadesiyle Kalandar’ın Pontus geleneği içinde “Yeni Yıl” bağlamında yaşadığı gösterilir.
4) Trabzon/Trapezunta çevresinde yaşatılan Kalandar’ın Pontus bağlamı (Yunanca tez)
Yunanca Hellenic Open Üniversitesinde yazılan Trabzon’da Kalandar festivali başlıklı tezde , Trabzon yöresinde “Kalandar Festival” gibi canlandırmaların geçtiği; geleneğin bölgesel kültür/halkbilimi çerçevesinde ele alındığı görülür. Bu tür çalışmalar, “Kalandar”ın yalnızca genel bir yılbaşı pratiği değil, Pontus/Trapezunta kültür alanında sürekliliği olan bir ritüel olduğuna dair ikinci bir akademik hat sunar.
5) “Πόντος’ta Kαλαντάρτς”
Her ne kadar tam akademik dergi makalesi olmasalar da, Pontus folklorunu derleyen Yunanca kaynaklar (ör. Pontus’a özgü ay adları ve ritüel hatırlatmaları) Kalandar’ı açıkça “Πόντος’ta (Pontus’ta) yılbaşı dönemi/ocak ayı ritüelleri” şeklinde anlatır ve Pontusça kullanımını örneklerle verir. Bunlar, saha hafızasının Yunanca yazılı aktarımını gösterir.
Sonuç (Yunanca kaynaklara dayanarak)
Yukarıdaki Yunanca kaynakların ortaklaştığı nokta şu:
Adlandırma ve dil: “Καλαντάρ’/Καλαντάρτς” Pontos Rumcasında yerleşik bir terimdir ve (akademik etimolojiye göre) calendae kökeniyle ilişkilendirilir.
Ritüel içerik: Pontos bağlamında Kalandar, Eski Takvim yılbaşı arifesinde gerçekleştirilen, dolaşma–iyi dilek–bereket isteme, kılık değiştirme gibi unsurlar içeren bir halk geleneği olarak tarif edilir.
Pontos bağlamı: Yunanca metinlerde gelenek doğrudan “στον Πόντο / στον νομό Τραπεζούντας” (Pontus’ta / Trabzon bölgesinde) anlatılır; bu da onu Pontos Rum kültür havzasına yerleştirir.
Türkçe ve Yunanca akademik / yarı-akademik kaynakların ortak görüşünü net, karşılaştırmalı ve yoruma açık olmayacak şekilde aşağıda özetliyorum. Bu, iki literatürün kesişim kümesidir; yani uzlaştıkları noktalardır.
Türkçe ve Yunanca Kaynakların ORTAK GÖRÜŞÜ
1) Kalandar, takvim temelli bir yılbaşı geleneğidir
Her iki literatür de Kalandar’ı:
Rumi / Eski Takvim’e bağlı,
13 Ocak gecesi – 14 Ocak eşiğinde,
“eski yılın bitişi – yeni yılın gelişi”ni simgeleyen
bir takvim ritüeli olarak tanımlar.
➡️ Türkçe kaynaklar bunu “Rumi takvim yılbaşı”,
➡️ Yunanca kaynaklar “Παλαιό Ημερολόγιο – Πρωτοχρονιά” olarak adlandırır.
📌 Bu nokta tartışmasızdır.
2) Terim ve adlandırma Rumca/Yunanca kökenlidir
Ortak görüşe göre:
“Kalandar / Kalanta / Kαλαντάρ / Καλαντάρτς”
Latince calendae kökenlidir
Bizans → Ortodoks → Karadeniz hattı üzerinden yayılmıştır
➡️ Yunanca kaynaklar bunu dilbilimsel olarak,
➡️ Türkçe kaynaklar ise tarihsel-kültürel aktarım olarak açıklar.
📌 Adın kökeni konusunda iki taraf arasında çelişki yoktur.
3) Geleneğin tarihsel çekirdeği Pontos Rum kültür alanındadır
Bu, en önemli ortak noktadır:
Yunanca kaynaklar açıkça “ποντιακό έθιμο” (Pontos geleneği) der.
Türkçe akademik kaynaklar, geleneğin:
Trabzon ve çevresinde,
tarihsel olarak Rum nüfusun yoğun olduğu alanlarda
ortaya çıktığını kabul eder.
Türkçe literatürde genellikle şu ifade kullanılır:
“Bölgedeki Rum kültürel mirasının etkisiyle şekillenmiştir.”
📌 Yani:
❝ Kalandar’ın tarihsel kökeni Pontos Rum kültür çevresindedir ❞
iki literatür tarafından da kabul edilir.
4) Ritüel içerik konusunda tam örtüşme vardır
Her iki literatür de Kalandar’da şu unsurların bulunduğu konusunda hemfikirdir:
Kapı kapı dolaşma
İyi dilek, bereket isteme
Yiyecek / hediye alma
Kılık değiştirme / yüz karartma (bazı bölgelerde)
Ocak, eşik, ateş gibi koruyucu semboller
➡️ Yunanca kaynaklar bunu Pontos halk ritüeli olarak,
➡️ Türkçe kaynaklar Karadeniz halk geleneği olarak anlatır.
📌 Uygulamalar aynıdır; adlandırma çerçevesi farklıdır.
TEK CÜMLELİK ORTAK SONUÇ (akademik sentez)
Kalandar, adı, takvimsel konumu ve ritüel yapısı itibarıyla Pontos Rum kültür çevresinde şekillenmiş; zamanla Doğu Karadeniz’in çok kültürlü yapısı içinde Müslüman topluluklarca da benimsenerek günümüze ulaşmış bir yerel yılbaşı geleneğidir.
Bu cümle, Türkçe ve Yunanca akademik literatürün kesiştiği noktayı birebir yansıtır.
TÜRKÇE KAYNAKLAR:
· Ayşe Eren Kanbir, “Trabzon’da Kültürel Bir Miras Olarak Yılbaşı Kutlamaları: ‘Kalandar’ Geleneği”, IJEPhSS, 2025.
· P. M. Özyurt & S. Sarıibrahimoğlu, “Doğu Karadeniz’e Özgü Kalandar Kutlamalarının Kültürel Miras Turizmi Kapsamında İncelenmesi”, Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2022 (DergiPark PDF).
· O. Alay, “Anadolu ve Kafkasya Kavşağında Geleneksel …” (Kalandar bölüm/atıflar içeren PDF çalışma).
· Sema Küçükali Uçankuş & İsmail Kızılırmak, “Somut Olmayan Kültürel Mirasın Sürdürülebilirliği …” (Kalandar’a dair tarih ve Rumi takvim vurgusu bulunan PDF).
· Z. Kantarcı, “Kalandar Kutlaması: Livera (Yazlık) Köyü …”, Sobider, 2024 (özet sayfası).
· E. C. Güner, “Doğu Karadeniz’in yılbaşı kutlamaları: Kalandar Gecesi”, Bilkent University Institutional Repository.
· (Karşılaştırmalı bağlam için) H. M. Yıldırım, “Ortak Balkan Kültürü ‘Bocuk Gecesi’ …” (Kalandar’a kısa bölüm).
YUNANCA KAYNAKLAR:
· ΑΠΘ / IKEE (Aristotle University of Thessaloniki) – PDF: Pontusça söz varlığında “Καλαντάρ’ς / Καλαντάρτς = Ιανουάριος” ve calendae etimolojisi.
· Χριστουγεννιάτικα Έθιμα του Πόντου – Yunanca PDF: Pontos gelenekleri içinde “Καλαντάρ’τς και Νέον Έτος …” örnekleri.
· PontosNews (Yunanca): “Ο Καλαντάρ’ … τα έθιμα … στον Πόντο” – Pontos’ta eski takvime göre yılbaşı arifesi geleneği anlatımı.
· PontosNews (Yunanca): “Καλαντάρ’, ένα ελληνικό έθιμο …” – Trabzon çevresindeki canlandırmalar ve ritüel unsurlar.
· ΕΑΠ (Hellenic Open University) tez PDF: Trabzon’da Kalandar festivali/canlandırma bağlamı geçen akademik çalışma.
· Kotsari.com (Yunanca folklor derlemesi): “Καλαντάρτς… Ήθη και έθιμα των Ελλήνων στον Πόντο” başlıklı Pontus odaklı anlatım.
· Efxinospontos (Yunanca): Pontosça dörtlüklerde “Καλαντάρ’” ve Ocak geceleri teması.
https://pontosgercek.com/yunanca-ve-turkce-akademik-arastirmalarda-trabzon-ve-kalandar/
Epstein dosyasından ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack da çıktı: “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Yüzümü güldür”
Epstein’e ilişkin açıklanan yeni belgelerde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a ismi de geçiyor. Esptein’in 2016 tarihinde Barrack’a gönderdiği bir e-posta’da “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Beni gülümset” ifadeleriyer aldı
ABD’de reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurma suçlamasıyla tutuklu yargılanırken hapishanede ölü bulunan Jeffrey Epstein’a ilişkin açıklanan yeni belgelerde ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın da isminin geçtiği ortaya çıktı.
Epstein’in 2016 tarihinde Barrack’a gönderdiği bir e-posta’da “Senin ve çocuğun fotoğraflarını gönder… Yüzümü güldür” ifadelerini yer aldı.
Gramsci: “Kayıtsızlardan nefret ediyorum”
20. yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden Antonio Gramsci 22 Ocak 1891’de Sardinya’da doğdu
Frederich Hebbel gibi, yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyorum. Kimse, toplumun dışında yalnızca insan olarak var olamaz. Gerçekten yaşamak yurttaş olmaktır, iştirak etmektir. Kayıtsızlık irade kaybıdır, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsızlık yaşamak değildir. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.
Kayıtsızlık tarihin ağır yüküdür. Yenilikçinin boynuna geçirilmiş değirmen taşıdır, en parlak gayretlerin boğulduğu atalet durumdur, eski şehri kuşatan ve şehri en güçlü duvarlardan, en cesur askerlerden bile daha iyi savunan bataklıktır. Çünkü saldırganları karanlık girdaplarında yutar, telef eder, umutsuzluğa düşürür, bazen de kahramanca eylemlerden alıkoyar.
Kayıtsızlık tarihte güçlü bir nüfuza sahip olmuştur. Pasif çalışır, ama yine de çalışır. Kayıtsızlık kaderdir, ona bel bağlayamazsınız. Programı aksatan, en iyi hazırlanmış planı mahveden şeydir, idrakinize başkaldırıp nefes aldırmayan etken maddedir. Olan bitenler, hepimizin başına gelen musibetler ve kahramanca bir eylemin doğurabileceği olası güzellikler birkaç kişinin inisiyatifinin değil çoğunluğun kayıtsızlığının ve devamsızlığının bir sonucudur. Olan bitenler bazı insanlar öyle istediği için değil; kitleler ancak bir kılıçla çözülebilecek düğümlere, ancak bir isyanla feshedilebilecek kanunlara, ancak bir ayaklanmayla alaşağı edilebilecek iktidarlara imkân tanıyarak sorumluluk almaktan kaçındıkları ve oluruna bıraktıkları için gerçekleşirler. Tarihe hükmediyor gibi görünen kader, bu kayıtsızlığın ve devamsızlığın yanıltıcı görünümünden başka bir şey değildir.
Olaylar perde arkasında gelişir. Başıboş bırakılmış birkaç el müşterek hayatı örer ve çoğunluk tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Bir çağın kaderi, küçük bir aktivist grubun dar görüşlerine, anlık hedeflerine, hırslarına ve kişisel ihtiraslarına göre biçimlenir. Çoğunluk da bunların tümünü görmezden gelir, çünkü umursamaz. Ancak gelişen olaylar amacına ulaşır, perde arkasında örülmüş hayat tamamlanır, sonra da her şeyi ve herkesi aşan kadermiş gibi görünür. Tarihi ise bunların olmasını isteyen veya istemeyen, bilen veya bilmeyen, etkin olan veya kayıtsız kalan herkesi mağdur edecek muazzam bir doğal olgu, bir patlama, bir depremden ibaretmiş gibi gösterir. Sonra kayıtsızlar öfkelenirler, böyle olmasını istemediklerini ve bunlardan sorumlu olmadıklarını göstermek için olan bitenin sonuçlarından kaçınmak isterler. Bazıları zavallıca ağlar, diğerleri alenen küfreder ama kimse kendine şunu sormaz: Ben vazifemi yapsaydım, isteklerimi gerçekleştirmeyi veya görüşlerimi bildirmeyi deneseydim tüm bunlar olur muydu? Kimse kayıtsızlığı, şüpheciliği, başlarındaki musibetle mücadele etmeye veya müşterek bir amaca erişmeye uğraşan örgütlü yurttaşlara omuz vermediği için kendini suçlamaz.
Bunun yerine, büyük çoğunluğu olaylar doğal akışını sürdürürken ideolojik fiyaskolar, başıboş planlar veya diğer şeyler hakkında hoşbeş etmeyi tercih ederler. Böylece herhangi bir sorumluluk almaktan bir kez daha kurtulmuş olurlar. Arada sırada olanı biteni açık seçik görürler, bazen en acil soruna veya kayda değer ölçüde zaman ve hazırlık gerektirse de acil görünen sorunlara olağanüstü çözümler sunabilirler. Ne var ki, bu çözümler ziyadesiyle verimsiz kalır, müşterek hayata sunulan bu katkılar da ahlâki kıvılcımdan yoksun hâlde kendilerini ele verirler. Bu, hayatta herkesin mücadele hâlinde olmasını talep eden, bilinemezciliğe veya herhangi bir kayıtsızlığa imkân tanımayan keskin bir tarihsel sorumluluk algısının değil, entelektüel merakın bir ürünüdür.
Ebedi masumlar hakkında sızlanmalarına öfkeli olduğum için de kayıtsızlardan nefret ediyorum. Hayatın onlara verdiği ve her gün vermeyi sürdürdüğü vazifeyi nasıl yerine getirdikleri, ne yaptıkları ve hepsinin ötesinde ne yapmadıkları konularında hesap vermelerini talep ediyorum. Acımasız olabilirim, merhametimi onlardan esirgeyebilirim, gözyaşlarımı onlarla paylaşmayabilirim. Ben taraflıyım. Yaşıyorum, benim tarafımda olanların kurduğu geleceğin toplumunun nabzının gayretkeş vicdanlarda attığını şimdiden hissediyorum. Bu toplumda toplumsal bağların yükü birkaç kişinin üzerinde değil. Bu toplumda olan bitenler şansın veya kaderin değil, yurttaşların akıllı çalışmalarının ürünü. Bu şehirde pencere kenarında oturup dışarıda mücadele eden ve kendilerini paralayan azınlığı izleyenler yok. Pusuda bekleyen, o mücadelenin tatsız meyvesinin tadını çıkarmayı uman, mücadele edenlerin ve kendini paralayanların kazanımlarını hafife alan kimse yok.
Yaşıyorum. Taraflıyım. Bu yüzden iştirak etmeyenlerden nefret ediyorum. Bu yüzden kayıtsızlardan nefret ediyorum.
[Bu yazı, Giovanni Tiso’nun Overland için yaptığı çeviriden Cüneyt Bender tarafından tercüme edilmiştir. İlk kez Şubat 1917’de, neredeyse tamamını Antonio Gramsci’nin hazırladığı “La città futura” (Geleceğin Şehri) adlı gazetede yayımlanmıştır.]
https://alinteri10.org/2026/01/22/gramsci-kayitsizlardan-nefret-ediyorum-3/
Gramsci: “Yılbaşı’ndan nefret ediyorum”*
Her sabahın benim için yılbaşı olmasını istiyorum. Ben her gün kendimle hesaplaşmak ve her gün kendimi yenilemek istiyorum. Hayatımın her saatinin, geçmiştekilere bağlı olsalar da, yeni olmasını istiyorum. Sosyalizmi bu nedenle bekliyorum
Her sabah, göğün kasvetli örtüsünün altında uyandığımda, bunun benim için yılbaşı günü olduğunu anlarım.
Muntazam bakiyesi, ödenmemiş borçları ve yeni yönetim bütçesiyle hayatı ve insan ruhunu ticari bir kaygıya dönüştüren sabit vadeli hesaplar gibi kapanan yılbaşlarından nefret ediyorum. Hayatın ve ruhun sürekliliğini yitirmemize neden oluyorlar. Kendinizi bu yıl ile sonraki arasında bir mola olduğunu veya yeni bir tarihin başladığını düşünürken buluyorsunuz; kararlar alıyorsunuz ve kararsızlığınızdan pişman oluyorsunuz, falan filan. Böyle günlerin derdi çoğunlukla budur.
Kronolojinin tarihin belkemiği olduğunu söylerler. Tamam. Ama her iyi insanın aklına takılıp kalan, tarihe kötü oyunlar oynamış dört veya beş önemli günün olduğunu da kabul etmeliyiz. Bunlar da yıldönümleridir. Roma tarihinin, ortaçağın veya modern çağın yıldönümleri.
Bir de öylesine istilacı ve taşlaştırıcı hale gelmişlerdir ki, bazen kendimizi İtalya’da hayatın 752’de başladığını ve 1490 veya 1492’nin insanlığın üzerinden atladığı, birdenbire kendini yeni bir dünyada bulduğu, yeni bir hayata başladığı dağlar gibi olduğunu düşünürken buluruz. Sinemadayken filmin koptuğu ve baş döndürücü bir ışığın belirdiği fasıladaki gibi, bu günler de beklenmedik kesintiler olmaksızın tarihin aynı temel değişmez çizgi üzerinde geliştiğini görmemizi önleyen bir engele, bir korkuluk duvarına dönüşür
Yılbaşından bu yüzden nefret ediyorum. Her sabahın benim için yılbaşı olmasını istiyorum. Ben her gün kendimle hesaplaşmak ve her gün kendimi yenilemek istiyorum. Hiçbir gün dinlenmeye ayrılmaz. Hayatın yoğunluğundan sarhoş düştüğümde veya yeniden zindelik kazanmak için hayvaniliğe dalıvermek istediğimde ne zaman duracağımı kendim belirlerim.
Ruhani bir fırsatçılık değil. Hayatımın her saatinin, geçmiştekilere bağlı olsalar da, yeni olmasını istiyorum. Zoraki ortak ritimleriyle, hiçbir kutlamayı umurumda olmayan yabancılarla paylaşmayacağım. Dedelerimizin dedesi filan kutladığı için bizim de kutlamaya yanıp tutuşmamız gerekmiyor. Bu, mide bulandırıcı.
Sosyalizmi bu nedenle bekliyorum. Çünkü ruhumuzda hiçbir karşılığı olmayan tüm bu yıldönümlerini çöpe atacak, başkalarını uyduracaksa da hiç değilse ahmak atalarımızdan kayıtsız şartsız aldığımız günlerin aksine bize ait günler olacak.
(*) Bu yazı, Cüneyt Bender tarafından Alberto Toscano’nun ViewPoint Magazine için yaptığı çeviriden tercüme edilmiştir. İlk kez 1 Ocak 1916’da Antonio Gramsci’nin Avanti! gazetesinin Torino baskısındaki “Sotto la Mole” adlı köşesinde yayımlanmıştır.
https://alinteri10.org/2025/12/31/gramsci-yilbasindan-nefret-ediyorum-2/
Rojava’da son gelişmeler üzerine…
Suriye’de HTŞ’nin iktidarı ele geçirdiği 8 Aralık 2024 tarihinden itibaren, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi hız kazandı.
ABD şimdi İran’a saldırı hazırlığı yapıyor. Bunun için de Suriye’yi düzlemek istiyor. Esad rejimi yıkıldıktan sonra Suriye’nin nasıl yönetileceği belirsizdi. Özellikle Rojava’nın statüsü, Suriye’nin gerici iktidarına entegrasyonu en önemli tartışma konusuydu.
2026 yılının ilk günlerinden itibaren HTŞ çeteleri Kürtlerin elinde tuttuğu bölgelere saldırıya geçti ve Kürtleri geri çekilmek zorunda bıraktı.
Şimdi bir anlaşmaya varılmış görünse de Suriye’de suların durulmadığını, yeni gelişmelere gebe olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gerici iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana gelişmelere bakıldığında, bunun bir kehanet olmadığı anlaşılır.
https://proleterdevrimcidurus3.org/2026/02/01/rojavada-son-gelismeler-uzerine/