Show newer

Ermeni Emval-i Metrukeleri ile ilgili Genel Değerlendirme1

Bu çalışmanın amacı, sürgün ve ölüme gönderilen Ermenilerin kısaca Emval-i metruke olarak adlandırılan geride bıraktıkları mallarının 1920 sonrası erken Cumhuriyet döneminde, Türk basınındaki izlerini sürmektir. 1920’li ve 1930’lu yıllarda birçok şehir ve kasabada, eğer yağmalanmamış ise, devletin denetime geçen Emvali Metrukeler, açık artırma ile satışa çıkartılmışlar ve bu satış ilanlarına dönemin gazetelerinde yer verilmiştir. Bu çalışma bulabildiğimiz bu ilanlardan zengin bir koleksiyon sunmaktadır. Ve tüm ilanlar, Word belgesine aktarılmış böylece araştırmacılar tarafından kolayca kullanımları olanak haline sokulmuştur. İlanlara her iki dilde, Türkçe ve İngilizce ulaşmak mümkündür.

Bu ilanlar, Türkiye’nin ve onun hukuk sisteminin, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edildiğinin mikro düzeyde bir örneği olarak okunabilirler. 1916 yılında Cemal Paşa’ya, Sis Katalikosluğu ile ilgili bir telgraf çeken Talat Paşa, İttihat ve Terakki’nin Ermenilere yönelik politikasını, onların “vücudunu tamamıyla [ortadan] kaldırmaya yönelik” olduğunu söyler.2 Bu ilanlar, bu politikanın Cumhuriyet döneminde de devam ettiğinin en önemli göstergeleridir.

tarihvetoplumlar.com/wp-conten

"Midesine, cinsel organına ve uykuya düşkün olanlar üç kat köledir."

Diyojen

Evrenin genişleme hızı krizinde yeni perde: Modern fizik çöküyor mu?

Uzun süredir bir hesaplama hatası olduğu düşünülen Hubble gerilimi, son yapılan en hassas ölçümlerle birlikte bilim dünyasının kucağına bir bomba gibi düştü. Veriler, evrenin genişleme hızının tahmin edilenden çok farklı olduğunu ve mevcut kozmoloji modelimizin yetersiz kaldığını gösteriyor.

chip.com.tr/guncel/evrenin-gen

Chp halkı, işçileri, emekçileri, yoksulları, fakirleri ve ezilenleri hiçbir zaman savunmamıştır, her zaman onların tepkilerini devleti kurtarmak adına kullanmaya çalışmış bir burjuva faşist partidir.

İmparatorluktan sömürge cumhuriyete geçiş, Batıcılık, Türkçülük ve İslamiyet | Özgür Demirci

Kapitalist-emperyalizm, sömürgeler ve emperyalist devletlerden oluşan bir yapıdır; bu şekilde işleyişini sürdürür. Bu süreğenlik içerisinde emperyalist devletler arasında tekelci rekabet tüm şiddeti ile sürerken, emperyalist kamplar, ittifaklar bir süre sonra bozulmak üzere yeniden ve yeniden oluşmaktadır. Sömürge devletler ise emperyalist efendilerinin proje, programlarını uygulamak ile yükümlü, ait olduğu sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda, kendisine verilen görevi gerçekleştirirler.

Bugün sömürge olan İsrail devletinin, katliamcı ve soykırımcı sınır tanımazlığı, İsrail halklarının çıkarını mı, ABD’nin paylaşım savaşımı içindeki çıkarlarını mı korumaktadır? İsrail devleti aldığı bu konuma öylesine uyum sağlamıştır ki, günlük bilinçle bakan bir kişi, ABD’yi İsrail lobilerinin yönettiğini bile düşünebilir.

Ancak başına ABD’nin geçtiği ve kapitalist-emperyalist düzenin yeniden şekillendiği II. Paylaşım Savaşı sonrası süreçte, İngiltere’nin Osmanlı’dan ele geçirdiği bu toprakları, İsrail devletinin kurulması üzere gönüllü bir şekilde terk etmesi, Ortadoğu’da komünizmi sınırlamak ve emperyalizmin petrol sahalarının koruma altına alınması için değil midir?

Eğer İsrail’in bugünkü sınır tanımaz soykırım ve yayılmacılığı için Yahudilik ile ilgili teolojik ya da ülküsel motivasyonlar aranıyor ise hatırlanmalıdır ki Yahudiler Osmanlı’da, Çarlık Rusyası’nda ve Avrupa’da yaşıyorken de Tevrat’a inanıyorlardı. Tevrat o gün onlara, içinde var oldukları toplum içinde barış içinde yaşamayı, dinlerine sıkı sıkı bağlanmayı ve ayrı bir devlete gerek duymamalarını emrederken, aynı Tevrat neden bugün soykırım ve işgal emretmektedir?

Hem ABD hem de İsrail devleti, İran devleti ile dahi kıyaslanamayacak derecede, gerici yobaz ve kökten dinci bir ideolojiye sahiptir. Ve İsrail devletinin mutlaka dinsel ve ülküsel dürtüleri vardır ancak ulusal çıkarlar adı altında dökülen bu ideolojik sos en başta İsrail halklarını ikna etmek için gereklidir.

İsrail devletinin kökten dinci ve gerici, yobaz bir karaktere sahip olması, ABD’nin bir ileri karakolu olduğu hattâ ABD ordusuna bağlı bir kolordu gibi davrandığı gerçeğini değiştirmez. İsrail devleti ABD’nin Ortadoğu’da tesis edilmiş büyükçe bir askerî üssüdür. Bu görevine sadık olduğu sürece de ne demokrasi, ne insan hakları, ne de bir başka nedenle sınırlanmayacaktır. İsrail devletini sınırlandıracak tek şey bölgemizde gerçekleşecek bir sosyalist devrim olacaktır.

Lenin Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm çalışmasında, emperyalizmi tarif etmek için, üretim ve sermayenin yoğunlaşması, yani tekelci hâkimiyetin belirleyiciliği, sanayi sermayesi ile finansal sermayenin içi içe girmiş olması, sermaye ihracı, dünyanın pazar olarak paylaşılmış olması, dünyanın teritoryal (jeopolitik) olarak paylaşılmış olmasını işaret eder. Bu beş madde bir sistemin temel bileşenleri ve bu bileşenlerin birbirleri ile ilişkilerini tarif etmek için verilir. Yani bir emperyalizm cetveli vermez.

Örneğin Rusya ve Çin’in diğer ülkelere DYY (doğrudan yabancı yatırım) aktarması, bu ülkeleri emperyalist yapmaya yetmiyor. Aynı mantıkla, sermaye ihracı temel alındığında, ABD’ye en fazla DYY yapan ülke Kanada’dır ve bu noktadan hareketle, ABD Kanada’nın sömürgesi gibi görünebilir.

Kapitalist emperyalizm, iktisadî ve siyasal olarak bir dünya sistemidir. Bu sistem kendi paylaşım ve sömürgeleştirme mekanizmaları üzerinden yükselmektedir. Savaş, siyasetin farklı araçlar ile devamıdır ve emperyalizm savaşsız var olamaz. Yani Lenin’in işaret ettiği dünyanın pazar olarak ve teritoryal olarak paylaşımı, emperyalist paylaşım savaşımı dışında yeniden düzenlenemez.

Kurulu düzen bozulmadan bir başka düzen onun yerine geçemez. Buradan çıkışla, hiçbir sömürgenin herhangi bir kalkınma modeli ile bağımsız hâle gelemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bir kapitalist ülkenin, dünya sistemi olan kapitalist-emperyalist sistem içinde bulunduğu yeri kendi iç dinamikleri üzerinden belirlemesi mümkün değildir.

Sömürgeden bağımsızlığa, bağımsızlıktan emperyalizme bir evrim yoktur. Bu anlamı ile muasır medeniyetler seviyesine ulaşmanın, daha iyi sömürge olmaktan başka bir anlama gelmediğidir.

Mesele, kapitalist-emperyalist sistemin dışında, daha doğrusu karşısında yer alabilmektir. Eğer bu gerçekleşmiyor ise kendinizi istediğiniz kadar ulusalcı, anti-emperyalist olarak tanımlayın, sonuç değişmeyecektir. “Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir,” diye konuyu özetliyor Henry Kissinger.

Aynı İsrail’in kuruluşu örneğinde gördüğümüz gibi, orada bir ileri karakola ihtiyaç duyan kapitalist emperyalizm, Akdeniz’de büyükçe bir uçak gemisi ya da füze rampasına ihtiyaç duyduğunda, “Kıbrıs, Kıbrıs halklarına bırakılamayacak kadar önemlidir,” diyecektir. Bunun anlamı ise Akdeniz’de de Kıbrıs halklarının her barış ve özgürlük talebinin, daha fazla kan ile karşılık bulması olacaktır. Bugünlerde adaya yapılan yığınak ve tahkimat gözden kaçırılmamalıdır.

Milli menfaatler mevzubahis olduğunda, gerisi teferruattır. Bu yazının konusu ise işte bu geride kalan teferruatlardır.

Bir teferruat olarak kırmızı kazağı ile Bodrum kıyılarında 6 yaşında can veren Aylan Kurdi, aslında Suriyeli bir Kürt teferruat olarak ölürken, bundan fazla değil 150 yıl önce Suriye’den Bodrum’a gelseydi, bir kaçak değil, kendi toprağında dolaşan bir çocuk olacaktı ve eğer Ege adalarına geçmeyi başarabilseydi, yine kendi toprağında özgürce dolaşan bir çocuk olmaya devam edecekti. Ama öyle olmadı, her devlete bir millet lazımdı ve her devletin teferruatları İngiliz cetveli ile petrol kuyularına göre bir şekilde ayrılmış oldu.

Milliyetçilik sınıflara göre bölünmüş kapitalist toplumu, ulus temelinde ele alarak zaten bilimsel gerçekliği eğip bükmektedir. Ancak konu tarihsel, toplumsal temelde ele alındığında görülecektir ki, milliyetçilik aslında kendi toprağına ve kendi toplumuna ihanet etmenin en kestirme yoludur.

Mehmet, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti Konstantiniyye’yi fethetmeye karar verdiğinde, bir şehri değil, Roma İmparatorluğu’nu fethetmeye karar verdiğini biliyordu. Bunu fetihten hemen sonra kendine Kayzer-i Rum demesinden anlayabiliyoruz.
Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya, ister Büyük İskender’in fethettiği coğrafyadan, ister Roma İmparatorluğu haritasından, isterseniz de Osmanlı izdüşümünden ele alın, her seferinde içinde yer aldığımız bölgemiz, uygarlığın merkezine oturan bir bütünlük olarak ortaya çıkaracaktır. Bunu ister dinler tarihinden, isterseniz fetihler tarihinden, isterseniz de medeniyetler tarihinden yola çıkarak ele alın, sıklıkla Mısır ve Hindistan’ı kapsayan ve bazen de olduğu gibi Kuzey Afrika’yı yani Mağrip’i kapsayan coğrafî, kültürel bir bütünlüğe ulaşmış olursunuz. İşte tam da bu sebeple Aylan Kurdi zaten kendi topraklarında dolaşırken ölmüş oluyor.

Doğu-Batı çelişkisi adı verilen ve kendini hem İmparatorluk Roması’nın idarî örgütlenmesinde ifade eden, hem de Ortodoks ve Katolik ayrımında ifade eden ayrım, asla Hıristiyan ve Müslümanlık olarak ortaya çıkmamıştır. Bu ayrım Konstantin’in Büyük Roma İmparatorluğu’nun başkentini İstanbul’a taşıması ile başar.

Roma İmparatorluğu’nu bir arada tutabilmek için her bölgede kendi tanrısı olan paganlık değil, soyun anneden yürüdüğü ve dâhil olmak için pek çok şartın gerektiği Musevilik değil, aslında bir mazlum olarak çarmıhta can vermiş olan İsa’nın dini çok daha elverişli görünecekti. Konstantin her ne kadar kendisi bir pagan olarak ölmüş olsa da, bugünkü Hıristiyanlığı İznik’te inşa etmiş olan kişidir. İznik Konsilinde atılan temeller sayesinde Doğu Roma İmparatorluğu, Batı Roma İmparatorluğu’ndan belki de bin yıl daha fazla yaşayacaktır.

Ortodoks ve Katolik ayrımı basit bir ayrım değildir ve Katolik Haçlı orduları Kudüs’ten önce İstanbul’u tam bir truva atı hilesi ile yerle bir edecek ve hiçbir kutsallığa saygı göstermeden değerli gördüğü ne varsa yağmalayacaktır. Fetih sırasında Doğu Roma ordusunun başkomutanı ve Konstantinopolis’in en zengin kişisi olan ve servetini şehrin savunmasında harcamaktan çekinmeyecek olan Lukas Notaras “Konstantinopolis’te Latin serpuşu görmektense, Türk sarığı görmeyi yeğlerim,” diyebilmiştir. Çelişki bu kadar köklüdür. Bir yanlış anlama olmaması için, Notaras’ın fetihten sonra 10 yıl boyunca gerilla savaşı ile şehrin direnişini devam ettirdiğini ve bu direniş sırasında can verdiğini belirtelim. Yani ortada hiçbir şekilde Osmanlı taraftarlığı yoktur. Doğu’nun zenginliğinin, Batı’nın yağmacılığına karşı direnişi vardır.

Fatih Sultan Mehmet’in bu nesnelliği tamamen doğru okuduğu kesindir. Çünkü Roma’nın devamcısının Ortodoks ya da Müslüman olması eğer Roma’nın bütünlüğü korunabilirse çok da önemli değildir. Gerçekten de Papa II. Puis, II. Mehmet’in Hıristiyan olması şartı ile Şark’ın ve Greklerin imparatoru unvanını vereceğini ilan etmiştir. Bu arada bütün İslâm teamüllerinin karşısında yer alarak, elinde tuttuğu bir gül ile kendi portresini çizdirmiş olan II. Mehmet’in dinini tartışmak bizim açımızdan çok da gereli değildir. Ancak Roma İmpratorluğu’nun devlet örgütlenmesini neredeyse tamamen içerecek şekilde yapılandırdığı Osmanoğlu beyliğini bir imparatorluk hâline getirebilmesi, II. Mehmet’in bilincini ve ufkunu göstermesi açısından önemlidir.

Söz konusu imparatorluk, Fas’tan Yemen’e, Yemen’den Tiflis’e, Tiflis’ten Budapeşte, Macaristan’a kadar alanı olan, bu coğrafyadan beslenen ve bu coğrafyayı etkileyen fetihçi bir imparatorluktur. Ve fethettiği alandan çok daha geniş bir alana yayılmış olan etkisi üzerinde durmak çok da gerekli değil ama Viyana kahvesinin, Kanuni’nin Viyana yenilgisi sırasında bıraktığı kahvelerden çıktığı söylencesini ya da İtalya’da hayranlıkla Osmanlı gibi giyinen ve bu sebeple yoksul halk tarafından Osmanlı paşası zannedilerek linç edilen soylulardan bahsetmeden geçmeyelim. Bölgede yaşayan halkaların birbirine entegrasyonu, birbiri ile etkileşimi imparatorluğun sağladığı nesnellik üzerine gerçekleşmiştir. Suriye’nin humusu ile Balkan’ın rakısının aynı masada buluşması bu nesnellik üzerinde vücut bulmuştur.

Burada mesele bir bey sarayı ve onun askere hazır tuttuğu tebaası, bir-iki cami, medrese, hamam ve kadılıktan müteşekkil külliye ile tesis ettiği ve aldığı vergi ve elde ettiği devşirmelere bakan yüzeysel bir egemenliği yüceltmek değildir. Osmanlı pragmatisttir.

Viyana’ya İslâm’ı götürmek için seferlere çıkan Osmanlı, Fatih ilçesinde Samatya’nın, Kumkapı’nın, Yedikule’nin İslâmlaşması ile çok şükür ki hiç ilgilenmeyecektir, zira bu semtlerin İslâmlaşmasında Osmanlı’nın menfaati yoktur.

Ancak imparatorluk hâline gelirken, Roma mirasını teslim almayı hedefleyen bir ufuktan, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” noktasına gelmek gerçekten acınasıdır ve bu trajedide komediye yer yoktur. Katliamlar kaç kez tekrarlanırsa tekrarlansın, bu devletin kendi halklarına kusturduğu acının tarifi yoktur ve komedi burada yer bulmaz.

Bölgemizde kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadele eden bir devrimcinin, Lozan ile çizilmiş sınırlar üzerinden kendini sınırlaması tarihsel, toplumsal derinliği yitirmenin açık bir itirafıdır. Bölgemiz ve dünya ile ilgili kapitalist-emperyalizmin çizdiği sınırları aşamamak, ufuk darlığıdır.

Bugün insanlar cenazelerini nasıl kaldıracaklarını, düğünde nasıl dans edeceklerini bilmiyorlarsa, bu, insanların, kökü olmayan, tarihi, geleneği olmayan ahlâkî değerlerin yüz yıllık deneyimleri değil anlık çıkarları yansıttığı bir köksüzlüğe, yüzeyselliğe mahkûm olmasındandır.

Çünkü ister Rum, ister Ermeni, Kürt, Çerkes vb. bir halktan gelen ve varlığını devam ettirmek isteyen her aile kökünü hiçbir fikri olmadığı Orta Asya’ya dayandırmak zorunda kalmış, soyadı olarak Öztürk vb. almıştır. Roma’dan gelen ve Osmanlı’da devam eden binlerce yıllık gelenek yerini korku, biat ve kişiliksizleşmeye bırakmıştır. Bu olağanüstü bir fakirleşmedir ama olsun Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, halifeliğin ve patrikhanenin birlikte yer aldığı bir şehirde, bu etki alanını bir kenara bırakarak, kendi içine dönmenin ve kendi halklarına kan kusturmanın burjuva anlamda bile karşılığının olmadığı kesindir.

Bu davranış bir burjuva egemenin değil, itaatkâr bir sömürge hizmetkârının eseri olabilir ancak. Bu anlamı ile Türk’ün Türk’ten başka dostu yok diyerek kendi içinde halklarına kan kusturan kâhyalar, II. Mehmet ile tamamen zıt konumlara yerleşirler. Fatih imparatorluğu temsil eder, bunlar sömürgeleşmeyi. Fatih egemenin ufkunu gösterir, bunlar hizmetkârın itaatkârlığını.

İmparatorluktan sömürgeye geçiş sürecinde Osmanlıcılıktan İslâmcılığa, İslâmcılıktan ise Türkçülüğe geçiş bir serbest düşme hareketi değildir. Küçük Kaynarca Anlaşması ile başlayan ve 1923’te tamamlanan sömürgeleşme süreci tüm dünyayı içine alan sınıf savaşımı ve I. Paylaşım Savaşımı altında şekillenmiştir.

Bugün sürmekte olan emperyalist pazar paylaşımının, ülkemizde bir kâhyalar savaşı olarak varlık bulduğunu gözlemlemekteyiz. Bu paylaşım savaşımının, devletin ve toplumun her kurumuna sızmış ve şekil vermiş olduğu çıplak gözle görülebilir hâldedir.

Rant, yağma, savaş, toplumun bütün gözeneklerine işlemiştir ve en ufak siyasi gelişme, patlamış lağım borusundan çıkarcasına, tüm aydınından köşe yazarına, generalinden mafya tetikçisine, siyasi partisine, bankacısı, bürokratı, futbolcusu hepsi ama hepsi, ait oldukları efendileri için o duvarın altına dizilmektedir.

Bu durum I. Dünya Savaşı koşullarında, paylaşılmak için masaya yatırılmış bir imparatorluğun içinde de hiç de daha masum değildi. Bir paylaşım savaşı, emperyalizm ne kadar masumsa, emperyalistlerin yerli ortakları, iş birlikçileri de o kadar masumdur.

Dolayısı ile sömürgeleşme sürecini, düşman işgali altında kalmış devleti nasıl kurtarırız derdine düşmüş, her kayıpta daha fazla köşeye sıkışarak zorunlu kararlar vermek zorunda kalmış sivil, asker bürokratlarının direnişi olarak okuyamayız.

Sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. Altyapı ile üstyapı arasındaki ilişkiyi sınıf savaşımı kurar ve bugün gözlerimizin önünde şekillenen Saray Rejimi bu ilişkiyi canlı olarak bizlere göstermektedir. Dolayısı ile I. Paylaşım Savaşı ve sömürgeleşme süreci de bu ilişkiden azade değildir. Diyalektik bizim ülkemizde de aynı şekilde çalışıyor neticede.

İmparatorluğun özellikle Küçük Kaynarca Anlaşması ile su yüzüne çıkan çözülme süreci ve devamında sömürgeleşmesi süreci mutlaka detaylı olarak değerlendirilmelidir, bunun için Deniz Adalı’nın “Anadolu Dün, Bugün, Yarın Tarih ve Devrim” çalışması hem tarihsel, toplumsal koşulların analizi hem de konunun ele alınış metodu olarak çok önemli bir referanstır. Burada ele aldığımız konunun bütünlüğünü korumak için sadece zorunla tarihsel, toplumsal durumu aktarıyor olacağız ancak sürecin bütünlüklü kavranması için doğru referans üzerinden çalışılması zorunludur

Osmanlı ekonomi-politiği, aynı Roma İmparatorluğu gibi, askerî bir örgütlenme olarak şekillenmiştir. Ganimet ve dış ticaret yollarının kontrolü üzerinden, doğrudan askerî olarak elde edilen gelir, köylünün feodal üretimi üzerinden alınan verginin yine askerî örgütlenmelerle tahsil edilmesi ile ekonomi temel yapısına kavuşur.

Ancak dünya kapitalist aşamaya hattâ onun en yüksek aşaması olan emperyalizme çoktan geçmiştir. Bu köklü değişim, hem üzerinden haraç alınan ticaret yollarının değişimini gündeme getirmiş hem de yeni fetihlerin yenilgi ile sonuçlanmasının nesnel temeli olmuştur. 2. Viyana Kuşatması’nın da yenilgi ile sonuçlanması aslında sürecin kırılma noktalarından biridir ve çok önemlidir.

Viyana Kuşatması’nın yenilgisi, başka yenilgiler ile de birleşince, erken Tanzimat denilebilecek ve ekonominin içeride kendi dinamikleri üzerinden yürümesini hedefleyen arayışlara girilmiştir ancak müesses nizamdan beslenen Galata bankerleri ve saray bürokratları bu arayışlara Patrona Halil eliyle son verecektir. Damat İbrahim Paşa öldürülür, III. Ahmet tahttan indirilir.
Arayışlar temel gelir kaynağı olan ordunun reorganizasyonu üzerine yoğunlaşır ancak sürekli alınan yenilgiler etkisinde, bu hiç de kolay olmayacaktır. Bugünden baktığımızda bir yeniçeri devleti için her an ölmeye hazır, halkından ve toprağından koparılmış bir devşirme gibi görülebilir. Ancak bir yeniçeri ağası en az Galata bankerleri kadar egemenin bir parçasıdır.

Tüm bu askerî yenilgilerin artık kesinlik kazandığı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kez savaş tazminatı ödediği, kendi iç işlerine müdahalenin açıkça kabul edildiği, Küçük Kaynarca Anlaşması (1744) bir dönemi sonlandırırken, çözülmenin başladığını ilan ediyordu.

Yeniçeri ve sipahilerin tasfiyesi ancak 1826 gibi çok geç ve etkisi çok az bir tarihte mümkün olabilecekti. II. Mahmud bir yandan orduyu reorganize ederken, diğer yandan çözülmeyi durdurmak ve kopuşları sınırlandırmak için reformlar gerçekleştirir.

Osmanlı’nın sömürgeleşmesi süreci başlangıcında, kendini emperyal bir güç olarak görmesi ve her zaman yaptığı gibi emperyal hedeflerini güçlü bir ordu vasıtası ile hayata geçirmeye çalışması son derece anlaşılırdır. Burjuva dönüşümün saltanatın ortadan kalkmadan sağlanması mümkün görülüyordu, ki İngiltere, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve elbette Rus Çarlığı bunun somut örnekleriydi. Diğer yandan ABD uluslaşması, egemen ulus ve halkların bir arada duruşu için bir başka burjuva örnek yaratabiliyordu.

İşçi sınıfının kendi bağımsız talepleriyle yeryüzü üzerinde sınıf savaşımı sahnesine çıkmasıyla birlikte, burjuva devrimler, feodal egemenlerle uzlaşarak devrimi gerçekleştirmiştir.

Ya feodal egemen kendini burjuvaya dönüştürürse? Ve burjuva dönüşümü, saltanat gerçekleştirse?

Sanırım saltanat kendine bu soruları soruyordu ve bunu kapitalist-emperyalizme bakarak, onu taklit ederek, ondan öğrenmeye çalışarak, ama aynı zamanda sömürgeleşme yolunda sürekli daha fazla tavizler vererek arıyordu. Batı’nın olumlu yanlarını alıp, devlete ve topluma zararlı olacak taraflarını dışarıda bırakacaktı, içine almayacaktı. Elbette tarih bu kadar çocukça akmıyor. Ancak sömürgeleşmenin itici gücü olan Batıcılık ve aslında imparatorluğu yaşatmanın yolu olan Osmanlıcılık, bu iki soru üzerinden varlık buluyor olmalıdır.

İkinci Mahmud’un reformlarını, Mustafa Reşid Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan I. Tanzimat ile Abdülmecid takip edecekti ve söz konusu reformlar hiç de azımsanacak nitelikte değildir.

Bu süreç içinde kapitalist dönüşüm arayışları son derece belirgin bir hâle gelir ve bu çerçevede Osmanlı, kapitalist-emperyalizmin hammadde sağlayıcısı bir konum alır.

Gerçekte, dokuz nesne: tütün, pamuk, buğday, arpa, kuru üzüm, mask, ipek, haşhaş ve tiftik 1850 ile 1870 yılları arasında, imparatorluğun satışlarının %60’ına yakınını oluşturur tek başına (Paul Dumont’tan aktaran Deniz Adalı, Anadolu Dün, Bugün, Yarın, Tarih ve Devrim, s. 419).

Bu süreci Feshane, Şirketi Hayriye, Hereke halı fabrikası vb. pek çok sermaye yatırımı izler.

Yığınla serüvenden sonra 1863’te bir Fransız-İngiliz kuruluşu olarak doğan ve Osmanlı devlet bankası rolünü oynayan Osmanlı Bankası’nın durumu özellikle böyledir. Anlamlı adlar taşıyan şu birçok girişimin durumu da böyledir. Osmanlı İmparatorluğu Umumi Şirketi (1864), Osmanlı Umumi Kredisi (1869), İstanbul Bankası (1872), Umumi Şirket, Osmanlı Mübadele ve Kıymetler Şirketi Şubesi (1872), Avusturya-Osmanlı Bankası (1871), Avusturya-Türk Bankası (1871) (Paul Dumont’tan aktaran Deniz Adalı, age, s. 421).

Abdülaziz de Osmanlıcılık çizgisinde hareket edecektir. Diğer padişahlar gibi kendisi de bir burjuva entelektüelidir, hattâ bestelediği klasik müzik eserleri vardır.

Aynı zamanda Abdülaziz, kararın hemen ardından tahttan indirilecek olsa da emperyalist güçlere olan tüm dış borç ödemelerini durdurup, bu borçların faiz ödemelerini kendi istediği şekilde yeniden yapılandırabilmiştir.

Bu süreçte İngiltere ve Fransa bir sömürge olsa dahi Osmanlı’nın bütünlüğünü korumasından yana değildir. Rusya ise her ne kadar çok daha önceleri, Küçük Kaynarca Anlaşması ile bu ayrıcalığı elde etmiş olsa da, Boğazlar, Karadeniz’den Akdeniz’e inebilmek için İstanbul’u almak gibi temel jeopolitik hedefleri vardır.

Rusya Osmanlı’ya saldırdığında, İngiltere kuzeyde Osmanlı’ya destek vermek için Kıbrıs’a el koyar. İlişkilerin genel çerçevesi budur. Öyle ki Florya, Yeşilköy’e kadar işgali genişletmiş bir Rusya ile imzalanan Ayastefanos (Yeşilköy) anlaşmasına karşı Sevr Anlaşması İngiltere, Rusya’nın her şeyi almasını kabul etmediği için Osmanlı için kurtarıcı olmuştur.

Dolayısı ile bu üç emperyalist güç aslında Kıbrıs ve Süveyş Kanalı vb. jeopolitik hedeflere göre ve aynı zamanda petrol kuyularına göre taksim edilmiş bir Ortadoğu ve Anadolu’da küçük bir Osmanlı devleti planına sahiptir. Onlar pozisyonlarını çok daha sonra Skyes-Picot Anlaşması ile net olarak ortaya koyacaklardır.

Mahmud dönemi, ordunun yeniden organizasyonunda bizzat görevli olan Feldmareşal Von Moltke’nin 1835’te iş başı yapmasından itibaren, Almanya ile ilişkiler farklı bir düzeyde gelişmiştir. Bu ilişki I. Dünya Savaşı’nda müttefiklik olarak devam edecektir.
Almanya bir emperyalist güç olarak pazar paylaşım savaşımında geç kalmış ve bu açığı kapatamamış bir güçtür. Üstelik bu üç emperyalist gücün hepsinden daha güçlü olmasına rağmen, İngiltere ile uzak limanlarda savaşacak bir donanma gücüne sahip değildir. Ancak Osmanlı’nın toprakları İngiltere’nin deniz yollarını, demiryolları bypass edecek kadar geniştir.

Almanya Osmanlı’nın mevcut şeklini korumasından yanadır. Bu sayede asla ulaşamayacağı coğrafyalara etki edebilmektedir. Dolayısı ile üç emperyalist güç Osmanlı’nın hemen parçalanarak bölüşülmesinde aceleci iken, Almanya Osmanlı’nın tasfiyesini muhtemelen bu savaş sonrasına bırakmayı planlamaktaydı. Almanya’nın diğer emperyalist güçlerle temel farkı budur.

Eğer Doğu sorunu yani Osmanlı’nın nasıl paylaşılacağı sorunu altında şekillenmeseydi, Osmanlı’nın kapitalist dönüşümü başka şekilde olabilirdi. Yukarıda anlattığımız şekilde yani Osmanlı elitlerinin kontrolü altında ve ademi merkeziyetçi bir yapıda gerçekleşen bir burjuva devrim mümkün olabilirdi. Marx’ın dediği gibi, tarihte bir olay olmuşsa, öyle olması gerektiği ve başka türlü olamayacağı içindir. Dolayısı ile olasılıklar üzerinde fikir jimnastiğinin de bir anlamı yoktur. Ancak söz Osmanlıcılık izleyeni olan bir yoldur ve bu yol kendi genç taraftarlarını toplayabilmiştir. Abdülhamid sonrasında, Osmanlıcılığın en büyük destekçisi Prens Sabahattin olacaktır. Prens Sabahattin İngilizler ile ilişki içindedir. Ancak Prens Sabahattin İngilizler tarafından desteklense de, projesi desteklenmemektedir.

Osmanlıcılık bütün Batıcılığına rağmen, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın paylaşım hedeflerinin karşısında yer almaktadır. Bu hâliyle sömürgeleşmeye karşı, Cumhuriyet’in ve İTC’nin kadrolarına göre çok daha fazla direnmişlerdir. Abdülaziz örneğinde gördüğümüz gibi, en azından kendi geleceklerini emperyalist güçlerin geleceğinde görmemişlerdir.

Artık Almanya’ya yeniden dönebiliriz.

Bismarck dönemi, Almanya için barışçıl ve kendi içine dönük bir politika izlenerek ülkenin siyasi birliğinin sağlandığı, ekonomik ve endüstriyel atılımın gerçekleştiği bir süreç olmuştur. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, hiçbir kalkınma programı bir ülkenin kendi kendine emperyalist olmasını sağlamaz.

Bismarck her ne kadar Osmanlı ile ilişkileri sonlandırmayı tercih etmese de, “İstanbul’dan gelen hiçbir mektubu açmam,” diyebiliyordu. II. Wilhelm ile bu konuda taban tabana zıt konum alıyordu ve sonuç 1890’da Bismarck’ın zorunlu istifası olacaktı. II. Wilhelm’in önündeki bütün engelleri kaldıran bu gelişme, Almanya’nın alışılagelmişin dışında emperyalist bir saldırganlığa geçmesi anlamına geliyordu. II. Wilhelm hiç zaman kaybetmeden, Avrupa’da ve hattâ kuzey Afrika’da gerilimi yükseltecek hamlelere girişmiştir. Her hamlesinden isteğini alamasa da, her hamlesi gerilimi yükseltme konusunda başarılı olmuştur.

Bu süreç Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ve Rus Çarlığı’nın tarihten silinmesi ile sonuçlanacaktır.

Almanya’da ise dönek Kautsky’nin II. Wilhelm’e verdiği destek ile birlikte devrim yenilecek, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht katledilecektir. Almanya’nın yenilgisinin ardından II. Wilhelm istifa etse de onun ruhu, daha 10 yıl geçmeden yine dünyayı kana bulamak için Hitler ile birlikte geri gelecektir. Faşizm, Ekim Devrimi’nin dünyaya yayılamamasının bedelidir.

Osmanlı-Alman ilişkilerine döndüğümüzde II. Wilhelm, tahta geçmesinin üzerinden daha bir yıl geçmeden, İstanbul’a Abdülhamid’i ziyarete gelmiştir. Wilhelm daha sonra iki kez daha ziyarette bulunacaktır.

Wilhelm’in İstanbul ziyareti Abdülhamid ile şatafatlı görüşmelerin ardından, Şam’a ve Beyrut’a uzanıyor. Bu ziyaret öncesinde dikkat çekici bir nokta siyonizmin fikir babası olan Dr. Theodor Herzl ile gizli bir görüşme de yapmış olmasıdır. Gezinin Kudüs ayağında, aynı kişi ile bu kez Kudüs’te görüşecektir. İşin peşin para kısmında ise cebinde Köstence-İstanbul telgraf hattı ve Anadolu demiryollarının (ki bu demiryolları yine Almanlar tarafından inşa edilmiştir) Bağdat’a kadar uzatılması ve bu konuda Deutche Bank’ın edindiği imtiyazlar vardır. Akçeli işler dışında aslında Bağdat demiryolu, aynı zamanda İngilizlerin bölge hâkimiyetini bypass ediyordu.
Almanya’nın bölgede Osmanlı’yı bir demiryolu ağı ve uzak coğrafyalara etki merkezi olarak kullanma siyaseti çerçevesinde İngiltere’nin Osmanlı’yı paylaşım masasına yatırma tekliflerini reddederken, Osmanlı’ya karşı gerçekleşen halk isyanlarında Osmanlı’dan yana tavır alacaktır. Bu Girit’te böyle olmuştur ve İTC’nin uyguladığı Ermeni soykırımında da tavrı farklı olmayacaktır.

Wilhelm’in tahta geçişinden hemen önce, Abdülhamid’in talebiyle, 1882’de Alman askerî görevlileri orduyu yeniden organize etmek için gelirler. Bu yeniden organizasyon boyutludur, ordunun kullandığı silahlar büyük oranda Alman Krupp firması üzerinden tedarik edilecektir ve belirtmeden geçmeyelim, II. Wilhelm’in kendisi de Krupp firmasının hissedarıdır.
1885 yılında selefi Kaehler’in ölümüyle Colmar von der Goltz Alman askerî uzman grubunun başına gelir. Goltz, Osmanlı genç subaylarının eğitimi ile bizzat ilgilenir ve onlar arasında popüler olmayı önemserdi. Ancak Alman silahlarının kullanımını destekleyen Osmanlı paşaları arasında da popülerdi, çünkü bunlara verdiği rüşvetler, kendi kaleminden ifşa olmuştur. İfşa olan mektuplarda, bu paşalar hakkında pek çok bilgi mevcuttur. Goltz Paşa aynı zamanda akçeli işlere de düşkündür. Osmanlı’ya sunduğu raporlar sürekli yeni silah alımını ve silahların Krupp üzerinden temin edilmesi gerektiğini belirtir. Halefi Kamphönever de Goltz ile birebir aynı yolda yürüyecektir. Ve böylesi bir süreklilik içinde bütün genç subayların düşünce yapısı Almanya’nın emperyalist politikalarına göre hizalanır ve Alman’dan emir almaya alışık olarak yetiştirilmiş olurlar.

Konunun bir başka boyutuna değinen ve bugüne ışık tutması açısından Düyûn-ı Umûmiyeyi yeniden anmakta fayda vardır. Sömürgeleşmenin boyutunu anlamak açısından önemlidir. 1881 Muharrem Kararnamesi ile “Düyûn-ı Umûmiye” yönetiminde, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Bankası yöneticileri bulunuyordu. Osmanlı devletinin borçlarını tahsil etmek için, ekonomiye doğrudan müdahale etmek gibi bir görev yükleniyordu. 1881 itibariyle Osmanlı devletinin borçlarında Almanya’nın payı 4,7 iken bu oran 1914 yılında %20,1’e ulaşacaktır.

Böylelikle Alman emperyalizmi ve Osmanlı’nın sömürgeleşmesinin, “I. Dünya Savaşı’nda Almanlar yenildiği için, biz de yenik sayıldık” noktasından çok daha derin olduğunu göstermiş olduğumuzu umuyoruz.

Tekrar pahasına, bir sömürge olarak Osmanlı, Almanya için ticaret ve ulaşım yolları üzerinde, diğer emperyalist devletlerin hâkimiyetine bir alternatiftir.

Özellikle Ortadoğu ziyaretleri sırasında, propagandanın dozunu yüksek tutan, kendisini Osmanlı’nın tebaası 300 milyon Müslüman’ın dostu olarak ilan eden II. Wilhelm için “İslâm’ın dostu ve koruyucusu Hacı Wilhelm” deniyordu.

Osmanlıcılık eğer sömürgeleşmeye direniş ise, İslâmcılık teslimiyettir. Balkanların kaybı ile yükselen İslâmcılık aslında Fatih Sultan Mehmet’in Batı’ya döndürdüğü başını, Doğu’ya çevirmektir.

İmparatorluğun çözülüş koşullarında “Balkanlar elde tutulabilir miydi?” diye sorulabilir. Cevabı vermeden önce, “devlet elden gidiyor” deyip geçtiğiniz “hazır ol”dan “rahat”a geçmeli ya da içinizdeki küçük askeri susturmalısınız.

Sovyetler Birliği bütün halkların nasıl bir arada durabileceğini ve nasıl örgütleneceğini tüm somutluğuyla göstermiştir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı verilen Ekim Devrimi’nin yeryüzünde varlık bulduğu topraklarda, devletin adında ne millet, ne de coğrafî bir tanımlama vardır. İdeolojik olarak tam da olması gerektiği gibi isim verilmiştir.

Almanya, Abdülhamid ile yükselen Panislâmizmi sonuna kadar kışkırtmıştır. Aslında Ziya Gökalp’in tanıklığında Panislâmizmin, bizzat Almanya tarafından örgütlendiğini söyleyebiliriz. Kendisinden dinleyelim.

Vaktiyle Abdülhamid’e Islâm ittihadı fikrini vermiş olan Alman Kayzeri bu fırsattan istifade ederek, Sultanahmet meydanında İslâm ittihadı namına bir miting yaptırdı. Bu günden itibaren, memleketimizde gizli ittihad islâm teşkilâtı yapılmağa başladı. Genç Türkler, Osmanlıcı ve ittihad-ı islâmcı olmak üzere iki muarız kısma ayrılmağa başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit, ittihad islâmcılar ise ültramonden idiler (Türkçülüğün Esasları, s. 10, Ziya Gökalp).

Çünkü Almanya Osmanlı’yı Batı için değil, Doğu’da görevlendirecektir. İngiltere’ye karşı Ortadoğu’da ve Hindistan’da İslâm ve halifeliğin üzerinde bir etki alanı açmak Alman emperyal politikalarının temelini oluşturur.

Almanya’nın I. Dünya Savaşı başlamasından sonra Osmanlı’yı da yanına almasında en büyük beklentilerinden birisi, Panislâmizm propagandası ile halife ve Müslümanların dostu sıfatını kullanarak düşmanlarını yeneceğini düşünmesidir. Durum böyleyken Almanya’nın Hint Müslümanlarını bundan ayrı tutması düşünülemezdi. I. Dünya Savaşı’na Osmanlı’nın girmesiyle Cihad-ı Ekber ilan edilmiştir. ‘Cihad-ı Ekber Fetva-yı Şerife’si beş hükümden oluşmaktadır. İlk fetva bütün Müslümanlar üzerine cihadın farz olduğunu belirtmekte, ikinci fetva İtilaf Devletleri tebaası olan Müslümanların da cihada katılması gerektiğini vurgulamakta, üçüncü fetva cihada girmeyen Müslümanların dinen cezayı hak etmiş olacaklarını işaret etmekte, dördüncü fetva her türlü tehdit ve baskı olsa da itilaf devleti tebaası olan Müslüman askerlerin İslâm askerleri ile savaşmasının cehennem azabını gerektireceği hakkındadır. Son fetvada itilaf devletleri tebaası olan Müslüman askerlerin İslâm hükümetine yardımcı olan Almanya ve Avusturya aleyhine savaşmalarının da elim bir azabı getireceği hakkındadır (Vahdet Keleşyılmaz, Teşkilâtı Mahsûsa’nın Hindistan Misyonu (1914-1918), Atatürk Araştırma Merkezi Yay., Ankara, 1999, s. 36-37, aktaran Gönül Güneş).

Bölgemizde Müslümanlığın hem nicel hem de nitel olarak kapsamlı bir yeri vardır. Ancak İslâmcılık en başından bugüne emperyalist efendi ile iş tutmanın, sömürgeleşmenin gönüllü taraftarlığının önemli bir ayağı olmuştur. Bu anlamıyla hem kendi yurduna hem de o yurdun üzerinde yaşayan halklara ihanet etmektir. Dün Panislâmizm olarak çıkan şey bugün IŞID ve HTŞ ve türevleri olarak emperyalizmin uşaklığına devam etmektedir.

Abdülhamid ile gerçekleşen Osmanlıcılıktan kopuş, İslâmcılıkla yoluna devam edecekti ancak yanına Türkçülüğü de alarak.

Kendisi bir Kazan Tatarı olan Yusuf Akçura “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı çalışmasında, sömürge TC’nin ideolojik yapısının oluşmasında en az Ziya Gökalp kadar katkı sunmaktadır. Üç Tarz-ı Siyaset, Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslâmcılığın pragmatist bir şekilde uyumundan söz etmez. Osmanlıcılığı, Türkçülük ve İslâmcılığın karşısına koyar.

Osmanlı milleti yaratmak siyaseti, ciddî olarak İkinci Mahmut zamanında doğdu. Bu padişahın: “Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim…” dediği meşhurdur. Milâdî ondokuzuncu asır başlangıç ve ortalarında bu siyasetin Osmanlı ülkelerinde itibar kazanması, kabili tatbik zan olunması tabiî idi, O zamanlar Avrupa’da milliyet düşünceleri, Fransız Büyük İhtilâliyle, soy ve ırktan çok vicdanî isteğe dayanan Fransız kaidesini milliyet esası kabul ediyordu. Sultan Mahmut ve onu takip edenler, iyice anlayamadıkları bir kaideye aldanarak, devletin ırk ve dini farklı tebaasını serbestlik ve müsavat ile, emniyet ve karşılıklı dostluk ile mezc ve terkip edip tek bir millet hâline sokmanın imkânına inanıyorlardı (Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu, s. 20, Yusuf Akçura).

Ancak Akçura, konuyu kısaca bağlamak istiyor ve “Vakta ki milliyet kaidesi, Almanlar tarafından hakikî vakalara daha yakın bir surette, milliyetlerin esası ırk olmak üzere tefsir olundu ve bu tefsirin galebesi demek, evvelâ 1870-71 seferiyle Napolyon ve Fransa İmparatorluğu tekerlendi işte o zamandan itibaren Osmanlı milleti denilen siyasi görüş, biricik dayanağını kaybetmiş oldu,” (age, s. 20) diyerek konuyu noktalıyor.

Türkçülük asla Turancılıktan ayrı var olmamıştır. Turan ise Çarlık Rusyası’nın konumlandığı Orta Asya’dır. Ve yine bunu Alman emperyalizminden bağımsız düşünme şansımız yoktur.

Nihal Atsız, Orkun dergisinde 13 Ekim 1950’de yayınlanan “Dışarıdan Gelmemiş Tek Düşünce” makalesinin 4. maddesinde “Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dışarıdan gelmiş bir fikir olduğudur. Güya bunu Almanlar icad ederek, Türkiye’ye sokmuşlardır. Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından alınma imiş,” diyor. Ve Türkçülüğün Nazizmden önce var olduğunu söyleyerek hızlıca iddiayı çürüttüğünü düşünüyor.

Biz öyle düşünmüyoruz ama yine de cevabı Nihal Atsız’ın ustası olan Yusuf Akçura versin: “Şu muhakkak ki, son zamanlarda İstanbul’da Türk milliyeti arzu eden bir mahfel, siyasî olmaktan ziyade ilmî bir mahfel teşekkül etti.

“Bu mahfelin teşekkülünde, Osmanlılarla Almanların münasebetinin artmasının, Alman lisanını ve bahusus Almanların tarih ve lisan ilimleri hakkındaki tetkikatını Türk gençlerinin bilir olmasının hayli tesiri olmuştur sanıyorum,” diyerek adeta Nihal Atsız’ı cevaplıyor.

Görüleceği üzere Abdülhamid’den İTC’ye geçişte Alman emperyalizmi hiçbir şekilde mevzi kaybetmediği gibi, etkisini arttırarak sürdürüyor.

Teşkilâtın iki para kaynağı vardır. 1. Harbiye Nezaretinin gizli bütçesinden verilen ödenekler, 2. Alman askerî misyonu tarafından düzenli olarak İstanbul’a gönderilen altın aktarımıdır. Kaynakların tümünden teşkilâtın eline geçen toplam miktar 4.000.000 altın lira (1918 fiyatlarıyla 18.000.000 dolar) civarında olmuştur. Almanlar zaman zaman kendi isteklerine uygun davranması için Türklere yapılan ödemeleri durdurmuş ancak bu taktik başarılı olamamıştır. Eşref Kuşçubaşı, 1914-1917 yılları arasında birçok defa Almanya’ya ödemelerin düzenli yapılması için gitmiştir. Enver Paşa ile Alman genelkurmayı arasındaki yakın işbirliği sayesinde Almanya teşkilâtın bazı faaliyetlerine kendi amaçları doğrultusunda şekil vermiş, bu durum çete savaşları yapan askerleri rahatsız etmiştir (Philip Hendrich, Teşkilât-ı Mahsusa, Çev: Tansel Demirel, Arma Yay., İstanbul, 2003. Aktaran Gönül Güneş).

Turancılık Rusya’ya karşı konumlanmanın ve Enver’in Sarıkamış’ta binlerce askerin donarak ölümüne sebep olmasının ideolojik gerekçesiydi. Ekim Devrimi sonrasında ise Moskof Gâvuru’na karşı duyulan nefret hemen anti-komünizm ile birleşecekti.

Ancak gerçekler inatçı şeylerdir. İngiltere-Fransa arasında imzalanan, Rusya ve İtalya’nın katılımcısı olduğu, Anadolu ve Ortadoğu’nun harita üzerinde bu ülkelerce paylaşıldığı Skyes-Picot Anlaşması, gizli bir anlaşmadır. Ancak bu anlaşmanın dünya kamuoyuna bildirilmesi SSCB adına ve Leon Troçki tarafından yapılıyor. Emperyalist ikiyüzlülüğü SSCB teşhir ediyor.

Enver ise Türkistan’da SSCB’ye karşı taarruz hâlindeyken, Bolşevikler tarafından öldürülüyor. Enver, efendisine bir gün bile ihanet etmiyor.

Toparlayacak olursak, soykırımı Naziler mi icat ederek İTC eliyle uygulattı, İTC mi Almanlara öğretti bunun kesin delilerine ulaşmak zor. Ancak Türkçülük ve İslâmcılık kendi toprağına, o toprakta yaşayan halklara ve kendi özgür iradesine ihanet etmektir.

Kürtler katledilirken “feodal artıklar” temizleniyor deniyordu, Ermeni soykırımı ve Lozan Mübadelesi ise işbirlikçi tefeci burjuvazinin tasfiyesi anlamına geliyordu.

Gariptir ki bu ülkenin işçi sınıfı içinde de azımsanmayacak oranda gayrimüslim vardı, köylüsü içinde de azımsanmayacak oranda gayrimüslim vardı. Ve sayısız acıya ve katliama uğrayan bunlardı.

Türkçülük adına kendi ülkesine ve halkına böylesine yabancılaşma ve böylesine düşmanlaşma ancak ihanet ile tanımlanabilir.

Osmanlı ve İTC dönemi işçi sınıfı direnişleri ayrı ve kapsamlı bir çalışma konusu, ancak okuyucudan bir alıntı için izin istemek zorundayız:

İşçi grevlerine iktidar saldırdı. İttihat Terakki açıkça Alman sermayesi ile işbirliği içinde, patronlarla işbirliği içinde grevlere saldırdı. 23 Temmuz 1908’de büyük bir çoğunluğun oyu ile iktidara gelen İttihat Terakki, 8 Ekim 1908’de Tatil-i Eşgal Kanunu ile grevleri yasakladı, sendika kuran işçilere hapis ve para cezası uygulanmaya başlandı. Tatil-i Eşgal’e rağmen işçiler eylemlerine devam ettiler. Tatil-i Eşgal Kanunu Alman uzman Ostrog tarafından hazırlanıyor ve hazırlandığı gibi kanunlaşıyor (Anadolu İşçi Sınıfı Tarihi, Kaldıraç Yayınevi, s. 37, Fikret Soydan).

Osmanlı’nın son zamanlarında işçi hareketlerini izlemek için Kaldıraç yayınlarında ciddi anlamda kaynak bulabilirsiniz. Ancak Metin Yeğin’in Grev filmini de tavsiye edebiliriz. Osmanlı’da kapitalizmin ve işçi sınıfının varlığına ve bu işçi sınıfının demografik yapısına gerçek bir bakış atma imkânı bulabilirsiniz böylelikle.

Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar, tarih boyunca hem kültürel hem coğrafî anlamda bir bütün olmuştur. Eğer Osmanlı’nın sınıfsız, imtiyazsız bir toplum olduğunu düşünmüyorsanız, Ekim Devrimi’nin açtığı ufuktan doğru tüm yeryüzüne bakmalısınız. Bu durumda emperyalizm kuşatması altında zorunlu olarak kapitalizmi seçmiş bir cumhuriyet değil, daha başından Alman emperyalizminin bir sömürgesi olarak burjuva dönüşüm sağlamaya çalışan bir hat görürsünüz.

Almanlar yenik sayıldığında, biz de yenik sayıldık ama TC var olabildi. Bunun sebebi emperyalist cepheyi saran Ekim Devrimi korkusudur. Gerçekten de Almanya’da ihanete uğramış devrim ve Anadolu’da iç savaşta ezilmiş olan devrim nesnel sınırlarına mı ulaşmıştı? Bunun cevabı önemlidir. Bizim cevabımız, yenilginin öznel nedenlere dayandığıdır ve bu bir ufuk sorunudur.

Sömürgeleşmenin içinde anti-emperyalizm aramak, yeryüzüne devrimin açtığı ufuktan bakmanın önünde engeldir. Yaklaşan savaş sesleri içinde, tüm bölge devrimcileri, içlerinden yeni birer Kautsky mi çıkartacaklar, yoksa Lenin’in işaret ettiği ufka mı bakacaklar, işte bütün mesele budur.

Kaynakça

Adalı, Deniz, Anadolu Dün, Bugün, Yarın, Tarih ve Devrim, Kaldıraç Yayınevi.

Akçura, Yusuf, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Y.

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi.

Gökalp, Ziya, Türkçülüğün Esasları.

Reyhan, Cenk, Türk-Alman İlişkilerinin Tarihsel Arka Planı (1878-1914), Mersin Üniversitesi, İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü.

Soy, H. Bayram, II. Wilhelm, Weltpolitik ve II. Abdülhamid, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Soydan, Fikret, Anadolu İşçi Sınıfı Tarihi, Kaldıraç Yayınevi.

kaldirac5.org/imparatorluktan-

Helenler binlerce yıldır Kıbrıs’ta: Son Paskalya olmayacak

Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar son 1 haftada sanal medya hesabından yaptığı 3 ayrı paylaşımla Kıbrıslı Rumları hedef alırken, adada yeni bir provokasyon yaratma ve işgal bölgesinde yönetime karşı devam eden eylemlerin üstünü örtmeye çalışıyor. İlk olarak “Kıbrıs, Yunan adası değildir! Ada; Kıbrıs Türkü’nün şehit kanlarıyla sulanmış vatandır”, ardından “A’sı B’si hepsi, vız gelir. Akla dayanın. Cin şişeden çıktı, Mehmetçik’in dersi ağır olur” son olarak ise Kıbrıs Türkü’nün vatanında Paskalya hayali kuranlar. Son paskalyanız olur” paylaşımları yaptı. Adanın işgal bölgesinde zaten tek bir Rum bile bırakmayan yönetim, binlerce yıllık Helen yurdunda Paskalya’nın kutlanmasına bile tahammül edemediklerini göstererek, kutlamayı kanla bastıracaklarının sinyalini veriyor. Ama unuttukları bir şey var; Paskalya Kıbrıs’ta 1801 yıldır aralıksız kutlanıyor, kutlanmaya devam edecek.

Akar bu paylaşımları yaparken, gerçeklik ise böyle mi? 1950’li yıllara kadar Kıbrıs gibi bir meselesi olmadığını en yetkili ağızlardan söyleyen Türkiye ve Türkler ne zaman adanın gerçek sahipleri oldular? Sadece Türkiye tarafından tanınan, diğer Türk devletlerinin resmi olarak ilişki bile kurmadığı bir yer nasıl Türk yurdu olabilir? Aynı Türk devletleri Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni resmi olarak tanıyor ve ülkede büyükelçilikler açtı.

4 BİN YILLIK HELEN VARLIĞI

Tarihi Milattan Önce (M.Ö.) 9 binli yıllarda başlayan ada önce Mısır İmparatorluğu sonrasında ise Hititler, Fenikeliler, Asur ve Pers hakimiyetinde kaldıktan sonra Makedonyalı Büyük İskender’in M.Ö. 333’te Perslere karşı kazandığı İssus Savaşı’ndan sonra Antik Yunan hâkimiyetine girdi. Arkeolojik bulgular Kıbrıs’ın Girit ve Ege ile temaslarının en az MÖ 2000’den beri var olduğunu kanıtlıyor. (1) Akalar ve Mikenli tüccarlar MÖ 1400 civarında Kıbrıs’a gelmeye başladılar.(2) Antik Yunanlar MÖ 12. yüzyıl civarında büyük dalgalar halinde Kıbrıs’a gelmeye devam etti. Kıbrıs, Yunan mitolojisinde önemli bir rol oynadı, Afrodit ve Adonis’in doğum yeri olarak kabul edilir, Kıbrıs’tan Kineras, Teucros ve Pygmalion kralları geldi.(3)

M.Ö. 323 yılında Büyük İskender’in ölmesinden sonra bir süre Ptolemaios Hanedanlığı’nın egemenliğine giren ada, önce Mısır’a ardından da M.Ö. 30’da Roma İmparatorluğu hâkimiyetine girdi. M.S. 394 yılında Roma’nın bölünmesi ile birlikte Bizans İmparatorluğu’nun bir ili haline gelen ada, MS 654’te Emeviler tarafından alındı. 688’de Bizans İmparatoru II. Justinianos ile Emevi Halifesi I. Abdülmelik, arasında yapılan anlaşma gereği adada her iki tarafında atadığı valiler tarafından kurulan özerk bir yönetim oluşturulurken, Kıbrıs Adası 688’den 868’e kadar bir Kıbrıs Arap-Bizans Kondominiyumu olarak idare edildi. 1191’de İngiltere Kralı I. Richard tarafından ele geçirilen ada Tapınak Şövalyeleri’ne satıldı. Ada halkının isyanı sonrasında Tapınak Şövalyeleri, adayı I. Richard’a geri verirken, Kıbrıs Krallığı 14. yüzyılda Cenevizli tüccarların eline geçti. 1426 yılında Memlüklüler adayı kendilerine bağladılar. 1489’da da son kraliçe Caterina Cornaro’nun adayı Venediklilere satmasıyla Kıbrıs Krallığı son buldu. (4)

Kıbrıs 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından işgal edildi ve Antik Çağ’dan beri ilk kayda değer nüfus değişimi başladı. Osmanlılar, adanın imar ve iskânı için, 21 Eylül 1571 tarihli Padişah fermanı ile Karaman Eyaleti’nin belli şehir ve köylerinden adaya mecburi iskan yapılması kararlaştırıldı ve adaya Müslümanlar yerleştirilmeye başlandı. Dört sancağa (Lefkoşa, Mağusa, Girne ve Baf) bölünen Kıbrıs, bir eyalete dönüştürüldü ve adada Karaman Eyaleti kanunlarının yürürlüğe konulması kararlaştırıldı. (5)

‘TÜRK YURDU’ BİRLEŞİK KRALLIK’A KİRALANDI

Binlerce yıllık Helen varlığının bulunduğu ada, Osmanlı İmparatorluğu ve Birleşik Krallık tarafından 4 Haziran 1878 yılında imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi, 92.799 sterlin karşılığında Birleşik Kralık’a kiralandı. Birinci Paylaşım Savaşının başlamasının ardından Osmanlı’nın İttifak Devletleri tarafında yer almasıyla birlikte Birleşik Krallık 5 Kasım 1914’de adayı ilhak ettiğini açıkladı. İngiltere’nin ilhak açıklamanın ertesi günü Kıbrıslı Türk liderliği, İngiliz Yüksek Komiserliği’ni ziyaret ederek, Ada’nın statüsünde meydana gelen değişikliği kabul ettiklerini bildirdiler. Ayrıca Büyük Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na ve Müslüman halka verdiği yardım ve sempatiye karşı, Osmanlı hükümetinin çok az bir şükran belirttiğini ve İttifak devletlerinin yanında savaşa katılması kararından utanç duyduklarını belirtirler. (6)

İLHAKI TANIDILAR

Kıbrıslı Türkler bunu yaparken Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’de Müttefik ülkeleriyle imzaladığı Lozan Barış Anlaşması’nın 20. maddesinde Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ilhakını tanıdı, Kıbrıs üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Buna karşı Kıbrıslı Rumlar, İngiliz Kolonisini temsil eden Kavanin Meclisi’nin boykot eder, Enosis talebi ile toplanan imzaları İngiliz Yüksek Komiseri’ne teslim edip, Sömürgeler Bakanlığı’na onlarca muhtıra gönderir. Ancak bunların tamamı İngiltere tarafından reddedilir.(7) Yine Sömürge Yönetimi tarafından uygulanmak istenen ağır vergi politikalarına karşı 21 Ekim 1931’de protesto gösterileri başladı, Kıbrıs Komünist Partisi, halkı bağımsızlık talep etmek için eylemlere çağırdı. Eylemlerde İngiliz valisinin konağı yakılırken, eylemler sonrasında yüzlerce kişi tutuklandı. (8)

Kıbrıslı Rumlar arasında Enosis fikrinin giderek yayılması ve bu talepte eylemlerin artmasıyla birlikte sömürge yönetimi harekete geçti. Ada da o güne kadar hiç gündeme gelmeyen bir ayrılığı ortaya atarak, Kıbrıslı Türkçe konuşan nüfusu yanına almaya çabalayan Birleşik Krallık iki halkı karşı karşıya getirmek için çalışmalara başladı. Sömürge yöneticileri tarafından bunu doğrulayan bir çok açıklama yapılırken, dönemin Kıbrıs Valisi Herbert Richmond Palmer, Londra’ya gönderdiği 23 Ekim 1936 tarihli bir raporda şunları yazdı: “Bizim Kıbrıs’ta gelecekte de bir siyasal rahatlığımız olabilmesi için Adanın yönetimi, istisnalara da yer verecek şekilde, bölgeler temeli üzerinde sürdürülmelidir. Böylece Kıbrıs ulusçuluğu kavramı -ki Enosis aşınmış bir değer durumuna geldiğinde bu yeni kavramın yükselişi kaçınılmaz olacaktır- mümkün olduğunca uzak bir geleceğe itilip karanlıkta bırakılabilecektir”. (9)

TÜRKLER İNGİLİZLERLE BİRLİKTE

Rumların, İngiltere’ye karşı her direniş ve ayaklanmalarında, Türk cemaatinin liderleri İngiltere’ye bağlılıklarını belirtti ve işgalin devamı için ellerinden geleni yaptı. Bunu en güzel yine Vali Palmer’ın 1935 yılındaki “Yarım yüzyıllık bir süre boyunca, anayasayı uygulayabilmemiz, Türklerin bize olan sadakati ile mümkün olmuştur” sözleri özetledi. (10) İngiliz Sömürge Yönetimi tarafından “Sir” ünvanı verilen Evkaf Dairesi Başkanı Münir Bey bu çabaların en başında yer alan isim oldu. Enosis’e karşı Türkleri bir araya getiren Münir Bey öncülüğünde 18 Nisan 1943’de Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu (KATAK) kuruldu. İngiliz Sömürge Yönetimi işbirlikçi Türkleri bu örgüt altında toplarken, Türklük adına örgüt kurmak bir Sir’e düştü. (11)

Adada İngiltere’ye karşı gelişen tepkinin artması ve İngiltere’nin ada dışındaki sömürgelerinde de ulusal kurtuluş mücadelelerinin başlamasıyla İngiltere adada ciddi sorunlar yaşamaya başladı. Bu tarihlerde Yunanistan’nın Sovyet etkisi altına girmesinden korkan ABD, 22 Nisan 1947’de Truman Doktrini’ni ilan eti. İngiltere’nin 2’inci Paylaşım Savaşı’na kadar dünya siyasetindeki rolünü ABD devralırken, Yunanistan ile Türkiye’yi anti-komünist cepheye kazandırdı. Bununla birlikte Kıbrıs üzerindeki hakimiyette ABD’de etkili olmaya başladı. Fakat İngiltere adadan tamamen çekilmedi ve Kıbrıslı Savaşçıların Millî Örgütü (EOKA)’nın eylemlerine karşı çoğunluğu Kıbrıslı Türklerden oluşan Özel Polis Güçleri’ni kurdu. Ayrıca sadece Kıbrıslı Türklerden oluşan Mobile Reserve adlı paramiliter bir birim kuruldu. 1956’da polis gücünün yüzde 70’ini Kıbrıslı Türkler, yüzde 15’ini Kıbrıslı Rumlar oluşturuyordu. (12) Yine Rumların parti, dernek gibi kurumlar kurmasına Britanya Krallığı tarafından izin verilmezken, 1955’de Dr. Fazıl Küçük ve Hikmet Bil tarafından “Kıbrıs Milli Türk Partisi” gibi etnik bir isimle siyasi parti kurmasına izin verildi. (13)

İngiltere böylece kendisine karşı başlayan antikolonyalist hareketi, iki toplum arasında bir çatışmaya dönüştürmeyi planladı. Öte yandan soruna Türkiye ve Yunanistan’ı da dâhil etme arayışına giren sömürge yönetimi topladığı Londra Konferansı ile sorunu İngiltere karşıtlığından Türk-Yunan sorununa dönüştürmeyi başardı. 1 Nisan 1954’de dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Türkiye’nin Kıbrıs diye bir sorunu olmadığını (14) söylemesine rağmen, 29 Ağustos 1955’te toplanan Londra Konferansı ile Türkiye Kıbrıs sorununa yeniden resmen taraf oldu. Bu taraf olmada özellikle İstanbul’da Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül Pogromu da bir adım olarak atıldı. Burada da İngiltere’nin parmağının olduğunu aslında 1954 Ağustos ayında Atina’daki İngiliz Büyükelçisinin şu öngörüsünde anlıyoruz: “Zannediyorum ki Türkler durumdan endişe duymaya başladılar. Aynı zamanda yakın bir arkadaşım da olan Türk meslektaşımı dün akşam gördüğümde, olayların gidişatından kaygı duyduğunu açıkladı. Mesajımda da belirttiğim gibi ilişkiler şu anda pek de iyi değil ve görünürdeki Yunan-Türk dostluğunun kırılgan olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yetebilir. Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önemsiz bir olay bile bir kargaşanın çıkmasına yeter”. (15) Bu sözlerin ardından ise Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberi ile İstanbul’da Rumlara karşı büyük bir pogrom başlatıldı.

PROVOKASYON, İŞGAL VE SÜRGÜN

Karşılıklı çatışmaların devam ettiği dönemde 25 Mart 1962’de, Lefkoşa surları içindeki Bayraktar ve Ömerge Camilerinde patlayan bombalar çatışmaları daha şiddetli bir boyuta taşıdı. Türkler, bombalama olaylarından dolayı Kıbrıslı Rumları suçladı. Ancak Tuğgenerallik rütbesinde Özel Harp Dairesi başkanlığı yapmış olan Sabri Yirmibeşoğlu, 25 Eylül 2010’da Habertürk TV’ye yaptığı açıklamada, her şeyi itiraf ediyordu. Yirmibeşoğlu şu açıklamayı yaptı: “Halkın mukavemetini artırmak için, düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Mesela bir camii yakılır. Bunu Kıbrıs’ta yaptık.” (16)

15 Temmuz’da Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı düzenlenen askeri darbeyi fırsat bilen Türkiye, 20 Temmuz’da başlayan ve 16 Ağustos ateşkes anlaşmasına kadar süren askeri müdahale ile adanın yüzde 37’sini işgal etti ve ada ikiye bölündü. Bu işgal sonrasında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde yürütülen görüşmeler sirk havasında ilerlerken, çözümden uzak bir hal alarak bugüne kadar geldi. Gelinen noktada ilk olarak adada federal bir devleti çözüm olarak sunan Türkiye daha sonra iki ayrı devletten söz etmeye başladı. Garanti Anlaşması ile adanın kuzeyini işgal eden Türkiye bu anlaşmaya dayanarak 51 yıldır BM masasında işgalin üzerini örtmek, diplomasi masasında koz olarak kullanmak ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin egemenliğini bloke etmek için kullandı.

İşgal sonrasında adanın kuzeyinde yaşayan Rumlar zorunla göçe tabi tutuldu. BM’nin 9 Haziran 1975 tarihli raporuna göre 182 bin Rum Kıbrıs’ta mülteci durumuna düşmüş, 20 bin Rum ise çoğunlukla Karpaz’da olmak üzere kuzeyde kalmıştı. 1975 Haziran’ından 1976 Ocak’ına 20 bin kişi 8 bin 840 kişiye düşerken, Kasım 1981’de bin 76’ya, 2012’de 347’ye, günümüzde ise 300 civarına kadar düştü. 31 Temmuz-2 Ağustos arasında Viyana’da yapılan görüşmeler sonucunda imzalanan 3’üncü Viyana Anlaşmasına göre, bu Rumların Karpaz’a gidebilecekler, aileleri Karpaz’da olan Rumlar da güneyden kuzeye geçebilecekti. Ancak bu anlaşmaya hiçbir zaman uyulmadı.

Bunu Rum mülklerine çökme planının bir parçası olarak görmekte mümkün. Rumlara tekrar işgal bölgelerine geçiş izni verilmedi çünkü Rumlardan geriye 1.5 milyon dönüm arazi, mülk kalmıştı. Rumlar bu mallara çökülmesini Cenevre Sözleşmeleri, Roma Statüsü ve Birleşmiş Milletlerin Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesine göre bir savaş suçu ve insanlığa karşı suç olarak yargıya taşımasına rağmen bugüne kadar hiçbir sonuç alamadı.

NÜFUS DEĞİŞİMİ

İşgal sonrasında ise Türkiye hızla adanın demografik yapısını değiştirmeye başladı. 2 Mayıs 1975’de “Çok Gizli” ibaresi ile çıkarılan “Kıbrıs Türk Federe Devletinin İstemi Üzerine Kıbrıs’ın Türk Bölgesindeki İşgücü Açığının Türkiye’den Gönderilecek İşgücü İle Kapatılmasına İlişkin Yönetmelik” doğrultusunda Türkiye adaya nüfus taşımaya başladı. Bu yönetmelik işgücü eksikliğinden kaynaklı Kıbrıs’ın talebi gibi gösterildi fakat, dönemin TC Lefkoşa Büyükelçisi Asaf İnhan, “Büyükelçiler Anlatıyor” isimli kitapta, Gül İnanç’a “Kıbrıs yetkililerinin böyle bir istemi olmadığı gibi Büyükelçilik’ten de bu yönde bir yaklaşım söz konusu edilmemişti” der.

1974 öncesinde adada yapılan 1960 nüfus sayımına göre, Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 104 bin 333 iken, Rumların sayısı 442 bin 263’tü. Buna Ermenileri ve diğer halkları da eklendiğinde ada nüfusu 600 bin civarındaydı. Yine 1975 sayımına göre, adanın nüfusu 659 bin 405’di. Ekim 1974’te Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 115 bin 758’di. 2017’de Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in verdiği rakamlara göre Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 117 bin 545’ti; ayrıca İngiltere’de Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığına başvurmayan 25 bin kişi vardı. Yine Ekim 2010’da KKTC İstatistik ve Araştırma Dairesi Başkanı, “KKTC vatandaşları” sayısını 120 bin olarak açıkladı.

Yabancılar ve Muhaceret (Değişiklik) Yasası’nda yapılan değişiklikler ile 2005-2008 yılları arasında tam 54 bin kişiye KKTC vatandaşlığı verildi. Bununla da durulmadı ve vatandaşlık satılması durumu devam etti. KKTC Meclisi tarafından 10 Kasım 2008’de kabul edilen “Taşınmaz Mal Edinme ve Uzun Vadeli Kiralama (Yabancılar)” Yasası çerçevesinde, vatandaş olmayanlara, Bakanlar Kurulu onayına bağlı olarak, KKTC’den taşınmaz mal satın alma veya uzun vadeli kiralama hakkı verilirken, 2 yıl KKTC’de yaşayanlara da vatandaş olma ‘hakkı’ tanındı.

YERLEŞİMCİ SEÇMEN SAYISI KIBRISLILARI GEÇTİ

KKTC seçimlerindeki verilere bakınca aslında yerleşimci nüfusun etkisini görmeye başlıyoruz. 1970’te 63 bin 500 olan Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmen sayısı, 1976’da 75 781’e çıktı. Bu sayı 1995’te 113 bin 398’e 2000’de 126 bin 675’e, Annan Planı’nın oylandığı 2004 referandumunda 143 bin 639’e, genel seçimlerin olduğu 2005’de 147.823’e çıktı. Kıbrıs Cumhuriyeti verilerine göre Ekim 1974’te Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı 115 bin 758’di. 2017 açıklama yapan Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Anastasiadis Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısını 117 bin 545 olarak açıkladı. 1974’ten beri Türkçe konuşan Kıbrıslıların sayısı artmazken, sadece 10 senede, 2015’ten 2025’e 41 bin KKTC “seçmeni” arttı. 9 Haziran 2024 Avrupa Parlamentosu seçiminde Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmen sayısı 83 bin 660’dı. 19 Ekim 2025’de ise Kıbrıs’ın işgal bölgesindeki seçimlerde seçmen sayısı 215 bin 611 oldu. İşgal bölgesinin seçmen sayısından Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı Türkçe konuşan Kıbrıslı seçmenler çıkarıldığında 131 bin 951 Türkiyeli yerleşimcinin olduğu ortaya çıkıyor. Peki, bu durumda Türkçe konuşan Kıbrıslıların iradelerinin sandığa ne kadar yansıdığını söyleyebiliriz? Söyleyemeyiz. Çünkü 1974 öncesi adada yaşayan tüm Türkçe konuşan Kıbrıslılar tek bir adaya bile oy verse, kendi istedikleri kişiyi seçemiyorlar.

EGEMENLİK SAĞLANMADAN ÇÖZÜM OLMAZ

52 yıldır adaya yerleşimci taşımasına rağmen nüfusu Rumları geçemezken, adanın Türk adası olduğunu hangi akılla söyleyebiliriz? Ya da binlerce yıldır kutlanan Paskalya’nın son Paskalya olacağı tehdidini nasıl yapabiliriz? AB Dönem Başkanı olan bir ülkeyi tehdit ederken “A’sı B’si vız gelir” diye sadece Kıbrıs Cumhuriyeti değil Avrupa Birliği de tehdit ediliyor. AB bunu görecek mi? Üyesi bir ülkenin topraklarının yüzde 37’sinin işgal altında olmasına daha ne kadar sessiz kalacak? Ada da Türk işgali sonlanmadan, yerleşimciler ve askerler geri çekilmeden ve Kıbrıs Cumhuriyeti kendi topraklarının tamamında egemenlik kurmadan bu sorunun çözülme olasılığı yok.

Yarım asrı aşan işgalin en derin yaralarından biri, Rumların kuzeye dönüşünü fiilen imkânsızlaştırmayı amaçlayan bu yağma düzenidir. 1974’te köklerinden sökülen insanlar, hâlâ evlerinin kapısının önünden esen rüzgârı bekliyor. Topraklarını görmek isteyen beş Rum’un tutuklanmasıyla verilmek istenen gözdağı ise nafile: bu halk doğduğu yere dönme hakkını bir polis arabasının karanlık camlarına sığdırmaz. O gün, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ada üzerindeki egemenliği yeniden tesis edildiğinde; yerleşimciler ve askerler adadan çekildiğinde; elli yıllık sessizliğin içinden yükselen o eski sokak isimleri tekrar duyulduğunda gelecek. Çünkü bu ada, üzerine çöken gölgeden daha uzun ömürlüdür — ve halkları en sonunda topraklarına dönecektir.

KAYNAKÇA

[1] “Achaeans and Cyprus.” Polignosisi. June 3, 2022.
[2] “The Achaeans are coming to Cyprus.” Politic. June 3, 2022.
[3] Stass Paraskos, The Mythology of Cyprus (London: Orage Press, 2016) p.1f
[4] Eric Solsten (Derleyen), Cyprus, a Country Study, Washington, D.C.; GPO for the Library of Congress, 1993, s. 12-13-16
[5] Mallinson, William (2005). Cyprus: A Modern History. I. B. Tauris. p. 81.
[6] Ahmet An, Kıbrıs Nereye Gidiyor? Everest Yayınları, 2002, Ankara, s.2.
[7] A. Heinz. Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.28.
[8] Thomas Adams, AKEL: The Communist Party of Cyprus, Hoover Institution Press, California, 1971, s.17.
[9] Ahmet An, Kıbrıs Türk Toplumunda Kıbrıslılık: Engeller ve Gerekli Koşullar, 2005, s.5.
[10] Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.39.
[11] Niyazi Kızılyürek, Paşalar ve Papazlar, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2011, s.45.
[12] A. Heinz Richter, A Concise History of Modern Cyprus 1878-2009, Pelus, 2010, Berlin, s.56.
[13] Christopher Hitchens – Hostage to History Cyprus from the Ottomans to Kissinger-Collins (1989), sf.45
[14] Fahri Armaoğlu, Kıbrıs Meselesi 1954-1959, Ankara Üniversitesi SBF Yayınları, Ankara, 1963, s.51.
[15] Dilek Güven, 6-7 Eylül Olayları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, İstanbul, s.202.
[16] haberturk.com/gundem/haber/555

pontosgercek.com/helenler-binl

SON DAKİKA HABERİ

Hormuz Boğazı'nı geçmeye çalışan Çin tankeri, ABD Donanması tarafından durduruldu.
'daSavaş

Daha fazla haber için @Free_Press

Aure Free Press :verified:  
BREAKING NEWS Chinese tanker attempting to cross the Strait of Hormuz blocked by the US Navy. #AureFreePress #News #wariniran #BreakingNews #Break...

Ben anarşistim: anarsist olmak, tutarlı bir insan olmak demektir. İç huzur, dinginlik ve doğayla uyum... Kırsalda yasam. Hayatta kalacak kadar, mümkün olduğunca az çalışmak. Güzeliğin, güneşin ve hayatın kendisinin tadını çıkarmak. Çünkü bugün yaşam artık "büyük" değil, sanki küçültülmüş bir şey gibi yaşanıyor.

Abel Paz

Sun’i Denge

Tanıl Bora

Mahir Çayan yaşasaydı, iki hafta önce, 15 Mart günü, 80 yaşını bitirmiş olacaktı. Henüz 26 yaşındayken, 30 Mart 1972 günü, Kızıldere'de katledildi.

Dipnot Yayınevinin kısa süre önce yayımladığı Mahir Çayan Kitabı, anmak ve yeniden düşünmek için dolgun bir kaynak. Kitabın iki bölümü var. İlk bölüm, Çayan'ın Toplu Yazıları'nı bir araya getiriyor. “Mahir Çayan düşüncesi üzerine” başlıklı ikinci bölümde ise, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay ve Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş'in değerlendirme yazıları bulunuyor.

İkinci bölüm, adı üstünde, Çayan'ın düşüncesiyle, onun ideolojik mirasıyla meşgul olmak niyetiyle hazırlanmış. Bu düşünce 'kitinin' temel özelliklerinden biri, Mahmut Memduh Uyan'ın vurgusuna göre, “cür'et ve cesaret”tir, sadece eylemde değil akılda-fikirde de yaşa başa bakmadan, “diklemesine” gitmesidir. Bir başka temel özellik, Ender Öndeş'in vurgusuna göre, Mahir Çayan'ın düşünsel gelişime (yani yeniden düşünmeye, yani öğrenmeye, yani değişime) açıklığı...

***

Bir okur olarak kanaatim, kitaptaki yazıların poetik açıdan en güçlüsünün, Merih Cemal Taymaz'ınki olduğu. İçerik bakımından en ilgi çekici bulduğum ise, Işık Ergüden'in yazısı. Çünkü sun'i denge kavramına genişçe dokunuyor. Sun'i denge kavramının, en verimli, en kalıcı Çayan kavramı olduğunu ve hâlâ 'tüketilmemiş' olduğunu düşünüyorum.

Ergüden'in de dikkat çektiği gibi, ufak bir çeviri sakarlığı sayesinde doğmuş bir kavram bu aslında. Regis Debray önsözlü bir Che Guevara kitabında yer alan “kararsız/istikrarsız denge” kavramı, Türkçeye -Ergüden "hatalı" diyor, bence "sakar" diyebileceğimiz bir şekilde-, "sun’i denge" diye çevrilmiş. Çayan bu kavramı Guevara’nınkinden farklı olarak, salt askerî değil siyasî ve Işık Ergüden'in gayet isabetli tarifiyle “sosyo-psikolojik” bir kavrama dönüştürdü. Halkın “hem sistemden umudunu kesmiş hem sisteme bel bağlayan” çelişik veya ikili karakterine ışık tutan bir kavram...

Belki, Ernst Kantorowicz'in kralın iki bedenine nispet ettiği halkın iki bedeni kavramıyla beraber de düşünebiliriz bunu: Siyasal açıdan etkin demokratik bedenli halk ve siyasal açıdan "tamamen pasif," teba ruhlu halk...

Çayan’ın kısa ve özlü (aslında rüşeym halinde kalmış) sun'i denge kavramı, Türkiye’de halk nezdinde “kerim/baba devlet” imgesiyle “ceberrut devlet” imgesi arasında bir gerilim olduğunu varsayar. Devlet, hele kapitalizm koşullarında hiç de “kerim” değildir. Hegemonya kapasitesi, rıza üretim kabiliyeti (Çayan’ın kullanmadığı kavramlarla söylüyoruz) düşüktür. Bu nedenle, ancak küçük harfli devletin sunabildiği “nispî refaha” dayanarak ve her halükârda büyük harfli Devlet’in “karşı konulmazlığına” dair bir “fikr-i sabiti” ayakta tutarak, iktidarını “sun’i bir denge” üzerinde sürdürüyordur. Çayan, bu nedenle, “devlet güçlüdür” kabulünü yıkmaya stratejik anlam yükler. Sun'ilik, bir "kâğıttan kaplan" hafifliğini imâ eder gibidir - fakat kavramın ihtimaliyatı kesinlikle daha karmaşıktır.

Tekrarlayalım; rüşeym halinde bir kavramdır bu; geliştirmeye Çayan'ın ömrü yetmedi, takipçileri zahmet etmedi, akademisyen milleti de -istisnalar hariç- tenezzül buyurmadı.

***

Beri yandan, 1970'lerin ikinci yarısında devrimciler ('78'liler), sun'i dengeyi bilfiil tecrübe ettiler. Mahir Çayan Kitabı'ndaki yazılarda Işık Ergüden'in yanı sıra sun'i denge meselesine özel ilgi gösteren Mahir Sayın, 1974 sonrasında solun “hiçbir sun’i denge görüntüsüne imkan bırakmayacak şekilde yükselişi”nden, ortada kırılacak bir sun’i denge olmadığından söz ediyor. '78'lilerin anı-anlatımlarına kulak verirsek, yine bundan daha karmaşık bir manzara seriliyor aslında önümüze. Görünmemek bir yana, neredeyse elle tutulur hale gelmiş, havada bir sis gibi titreşen bir sun'i denge manzarasıdır bu...[1]

'78'lilerin halkın devrimcilere atfettiği güce veya onların iktidar kapasitesini nasıl değerlendirdiğine dair aktarımları, -o kavramı kullanmasalar bile-, doğrudan doğruya bir sun’i denge muhasebesidir. Bu bakımdan mesela Yücel Çiftçi akil [âkıl] bir anlatıcıdır. Ardahan'da Halk Odası’na müracaat eden köylünün, önünü iliklemiş, kasketini eline almış vaziyette, devlet dairesine gelmiş gibi davranmasını içi burkularak gözlerken, “bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur, diye düşündüğünü” söyler. Temel soru budur. aslında... Sonra, halk arasında revaç bulan “neyleyim bu hatırı ki, içinde bir parça zor olmasın” sözünü yorumlar: “Tercümesi ‘Birinin hatırını saymak için onun biraz da gücü olması gerekiyor.’ Yoksul ve örgütsüz halk, son tahlilde güçlü olandan yana savrulur.”[2]

Halkın güçlüden yana olduğundan, birçok devrimci emindir. Jandarmanın elinden birini alınca, “halkta ‘Bizimkilerde savaşacak güç var,’ duygusu oluşmasını,”[3] bu bakımdan önemsemişlerdir. Bununla beraber, Ayşegül Devecioğlu'nun Kuş Diline Öykünen romanında, misafir oldukları sofralarda gördükleri izzet ikramı “işin, güce tapmaya dönmüş” olmasına yoran devrimci gencin temkinini duyanlar da olsa gerektir: “Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzet ikram bu kez bize. Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle, tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir, güç gösterisinden başka!”[4] Hapisten çıktıktan sonra köyde “kahraman gibi” karşılanan bir arkadaşına Süleyman Kırteke’nın yaptığı ikaz da, münferit olmasa gerektir: “Seni kahraman gibi karşılayan bu köylüler birkaç gün sonra seni satabilirler bunu biliyorsun değil mi? Aman dikkat, birkaç gün sonra jandarma bunlara baskı yapmaya başlar, bunlar da döner haberin ola.”[5]

12 Eylül’den sonra devrimcilerin gücü kırılınca, polis, asker pervasızlaşınca (“başlarına hiçbir iş gelmiyor, askerî aracın lastiğine bile bir çivi batmıyordu!”), “halkımızın, böyle bir durumda, kime ve nasıl güveneceğini” soran Harun Korkmaz,[6] gücü yitirenin iddiasını ve ondan öte haklılığını da yitirdiğini teslim eder gibidir. Erol Özcan, 12 Eylül’den sonra, “halkımızın yüreklerinde… şefkat budalalığı kadar yarattıkları korkunun ağırlık taşıdığını,” fark ettiğini söyler hayal kırıklığıyla.[7]

"Sıradan" denilen bazı devrimcilerin belleğinde, -hissedilen hava sıcaklığı misali-, hissedilen sun'i dengenin bazı çakımlanmaları, bunlar... 70'lerin devrimcilerinin eda ettiği sun'i denge Praxis'i, kendi başına, bu kavramın bir mizanıdır. Hâlâ ve hep muhasebe edilmeyi bekliyor. Bugün de öyle. İktidarın 'ne kadarı' hegemonya, 'ne kadarı' tahakkümdür? Çıplak gücün ve korkunun hükmü nedir? İktidarın kendi "istikrarına" dair korkusunu nereye koyarız? ve Yücel Çiftçi'nin '78'de Ardahan'da sorduğu soru: “Bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur?"

[1] Aşağıda aktardıklarım, '78'li devrimcilerin prosopografisiyle (kuşak biyografisi) sürdürdüğüm çalışmadandır. Bu çalışmayla ilgili bkz.: "70'ler devrimcileri: Bir hafıza dökümü," Toplum ve Bilim, Sayı 174 (2025), s. 67-91.

[2] A. Yücel Çiftçi: Kurmaysız Dövüşen Devrimciler. Yazılama Yayınları, İstanbul 2025, s. 273-275.

[3] Seyit Kocakuşak: Gökalp, Zekeriya ve Diğerleri. NotaBene Yayınları, İstanbul 2022, s. 115.

[4] Ayşegül Devecioğlu: Kuş Diline Öykünen. Metis Yayıncılık, İstanbul 2004 s. 52.

[5] İrfan Dayıoğlu ve İbrahim Yalçın: Bir Örgüt-Bir Yaşam: Mehmet Koç. Kibele Yayınları, İstanbul 2013, s. 91-92.

[6] Harun Korkmaz: Sesine Kurşun Değen Çocuklar. Su Yayınları, İstanbul, 2018, s. 30.

[7] Erol Özcan: Kod Adı T. Alan Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 11.

birikimdergisi.com/haftalik/12

Kemalizm’in olduğu yerde soldan, özgürlükten, eşitlikten, hukukun üstünlüğünden ve insan haklarından bahsedilemez.

Antik Yunan felsefesi yeniden yazılıyor: Empedokles'in kayıp dizeleri bulundu

Liege Üniversitesi’nden Nathan Carlig tarafından incelenen papirüs, Empedokles'in en önemli eserlerinden biri olan Physica’ya ait 30 yeni dize içeriyor.

tr.euronews.com/kultur/2026/04

Dünyayı İçine Çekmek

Erdoğan Özmen

Yazıyorken ya da anlatıyorken çeşitli biçimlerde hep aynı şeyi tekrar edip durmuyor muyuz aslında?

İçimizde, iç dünyamızda, uçsuz bucaksız zihnimizde, o sonsuzluk atlasında mütemadiyen yanıp sönen, olup biten, yükselip alçalan, belirip kaybolan onca şeyi kendi sözcükleriyle buluşturmak için didinip duruyor oluşumuzdan söz ediyorum. Bedenin sözsüz, anlamsız, çıplak gürültüsünü, oradaki fazlalığı, aşırılığı dilin yumuşak yatağına yatırmaktan, sözün kundağıyla sarıp sarmalamaktan. Daha eksiksiz, daha doğru, daha hakiki, daha doğrudan kelimeleri bulmak, onları kendi uygun bağlamlarına yerleştirmek için çabalıyor oluşumuzdan. İçimden taşan kelime akışını durduracak, böylece bir sabitlik noktası oluşturacak o açıyı, o benzersiz kelimeyi keşfederek bir süreliğine bu tutkulu arayışı askıya alma, erteleme vaadinden, ümidinden. Sonraki tatmin hissinden, sükunetten. En nihayetinde yüce ve büyüleyici bir teselli nesnesi bulmuş gibi hissetmenin bahtiyarlığından.

Uçsuz bucaksız zihnin ve bedenin kıvrımlarında, oyuklarında, ışıksız alanlarında kabarıp alçalan, yayılıp toplanan, büzüşüp genişleyen, kısalıp uzayan hareketler, titreşimler, akışlar, duyumlar, imgeler, izlenimler kendi sözcükleriyle karşılaştığında, sözle ertelenmiş buluşması nihayet gerçekleştiğinde yeni bir şey vardır artık orada. Başlangıçtaki verili kendilikler çoktan iptal olmuştur. Ne sözcük önceki sözcüktür ne de hareket/akış/duyum ilk haliyle mevcuttur artık. Söz konusu benzersiz karşılaşma yepyeni bir şey yaratmıştır. Her ikisini de içeren bambaşka bir varlık düzlemi oluşmuştur. Her yöne akmaya, dağılmaya, yeni bağlantılar ve çağrışımlar kurmaya can atan aç gözlü, boşboğaz, hiperaktif, manik zihnin kısa süreli durulma anlarından birisidir bu.

Birdenbire çok önemli bir şeyle, o ana değin ne olduğunu dillendiremediğimiz bir şeyle karşılaşmanın sevinci. Dilin ucunda kıvranıp duran o şeyin birden gün ışığında parlaması, sere serpe önümüzde uzanıvermesi. Zaten, her zaman orada olan bir şeyden söz ediyoruz demek ki. Ama aynı zamanda yoksun olduğumuz bir şeyden. Şimdi, varlığımın tam manasıyla bir parçası haline geldikten sonra önceki yokluğunun, eksikliğinin farkına varıyorum. İyi edebiyatı, iyi filmleri içimize çekmek, özümsemek, her anlamda sindirmek, varlığımızın bir parçası yapmak arzusu tam olarak budur belki de.

“Aşırı özenli olmayacak ama hoş görünecekti; ne resmi ne fazla rahat görünmeliydi. Bunlar hassas dengelerdi, rahatça kurabilmesi eriştiği olgunluğun mükafatlarından biriydi. Rahatça: İşte doğru kelime buydu.”[1]

Edebiyat ve sinemadaki kusursuzluğun, tamlığın, uyumun, dengenin, tutarlılığın, ölçünün birbirine bağlanması. Ortaya çıkan bu olağanüstü güzelliğin muhatabı olmak… İnsanı yüce, sonsuz, aşkın bir varlık mertebesine yükselten söz konusu lütfun muhatabı olması, bu eşsiz kapasitenin mevcudiyeti değil midir?

İyice yavaşlayarak dünyayı içime çekiyorum. Durarak, oturarak, daha çok görerek, dinleyerek, fark ederek … Hızımı azaltarak, sindire sindire. Her şeyi. Yüzleri, mimikleri, hareketleri, kedileri, köpekleri, ağaçları, sokakları, kafeleri, apartmanları, yaprakları. Kendiliğinden oluyor bu, zahmetsizce. Biyolojik ya da fiziksel bir işleyişe ya da yasaya uygun olarak gerçekleşiyor sanki.

Hayat bazı bakımlardan, bazen, tuhaf bir biçimde, içinde seçimlere, kararlara, sorumluluklara, pişmanlıklara yer olmayan bir piyangoya benzemiyor mu?

Bir gripal enfeksiyondan sonra ortaya çıkan sırt ağrıları. Ağrı kesici ilaçların, istirahatlerin, masajların, bel ve sırt desteklerinin hiç işe yaramaması, en nihayetinde çekilen akciğer tomografisinde sağ akciğerde tespit edilen kitle. Sonra işte, yeni tomografiler, mr ve pet filmleri, kan tahlilleri, biyopsiler… belli ki şimdiden sonra bunların ardı arkası kesilmeyecek artık. On beş ay önce kontrol için çekilmiş bir tomografi filminde de orada daha küçük bir kitle halinde varolan ama gözden kaçan, sonra karaciğere, beyne, kemiklere yayılan…

Ne tuhaf bir yaratık kanser hücresi. İnsanın içini yok ederken, her tarafa yayılarak önüne çıkan her şeyi, diğer hücreleri, dokuları, organları öğütüp yutarken, devasa granit kütlelere dönüşürken… tüm bunları sanki bedenin en dibinde, en arkada çalışıyormuşçasına, tam bir sessizlik içinde, sinsice yapması. En nihayetinde insanın içinin boşalması ve giderek, oluşan boşluğu kanserin kara granit yığınının doldurması. Tuhaf, ürkütücü bir boşluk türü bu: Ağır, zehirli, siyah.

Dünyayı, mümkün olan her şeyi içime çekiyorum; bu yüzden belki de. Başından beri başka her şeyi, başkalarının bana sunduklarını, onların bakışlarını, sözcüklerini, imgelerini, şefkatini, sevgisini, merhametini içime ala ala, kendim kıla kıla, içime yansıta yansıta, hepsiyle özdeşleşe özdeşleşe bir iç yaratıyorum kendime. Bir ben. Başka her şeyle bağlanarak, başka her şeyle birleşerek, başka her şeye uzanarak kendim oluyorum. Kanserle mücadele denen şey bu belki de: onun habire çoğalan kara boşluğunu aşındıra aşındıra kendi içimi tekrar tekrar yaratmak, çoğaltmak, genişletmek.

[1] Tim Parks, Ölümü Resmetmek, Çev. Çiçek Öztek, Alef Yayınevi, 2015, s. 9.

birikimdergisi.com/haftalik/12

Darwin ve Sonrası | Stephen Jay Gould

Stephen Jay Gould'un Darwin ve Sonrası: Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler (orijinal adı Ever Since Darwin: Reflections in Natural History, 1977) adlı kitabı, yazarın Natural History dergisindeki aylık köşesinden derlenen denemelerden oluşur. Bu eser, Darwin'in evrim kuramının felsefi, tarihsel ve bilimsel yankılarını materyalist bir bakışla inceler. Kitap, evrimin amaçsızlığını, ilerleme yanılsamasını ve maddi temellerini vurgulayarak, insanın kozmostaki mütevazı yerini kabul etmemizi ister.

1. Giriş: Doğa Tarihine Modern ve Militan Bir Bakış

Stephen Jay Gould için doğa tarihi, tozlu müze raflarından ibaret değildir; o, insanın evrendeki kibrine indirilmiş en ağır darbedir. Gould, genetikçi H.J. Muller’ın 1959’da Darwin’in yüzüncü yılı kutlamalarında yaptığı "100 yıllık Darwin'sizlik yeter" çıkışına sadık kalarak, Darwinizm'i sadece biyolojik bir mekanizma değil, "kozmik narsisizmimizin panzehiri" olarak sunar. Kitabın prologunda Gould, Darwin'in kuramının neden bu kadar zor kabul edildiğini açıklar: Evrim basitçe gerçekleşmiştir ama doğal seçilim mekanizması, yaşamın yaratıcı gücünün amaçsız ve maddi olduğunu ima eder. Bu, insanın evrenin merkezi olduğu yanılsamasını yıkar.

Kitap, bilimin steril bir laboratuvar ürünü olduğu masalını yıkar; biyolojinin felsefe, politika ve sınıfsal önyargılarla nasıl amansızca düğümlendiğini gösterir. Darwin’i anlamak, doğanın efendisi olduğumuz yanılsamasından kurtulup, yaşamın o muazzam ve dallanan ağacındaki kırılgan ve rastlantısal yerimizi kabul etmektir. Gould, evrimin "bu görüşü" (this view of life) derken Darwin'in kendi ifadesini kullanır: Amaçsız, ilerlemesiz ve maddi bir süreç.

2. Darwin’in Tehlikeli Fikri: Gecikme ve Maddecilik

Darwin, 1838’de doğal seçilimi keşfetmiş olmasına rağmen, Türlerin Kökeni’ni yayımlamak için neden yirmi bir yıl bekledi? Gould’a göre bu bir "titizlik" meselesinden ziyade, Darwin’in kuramının kalbinde yatan felsefi maddecilikten (materyalizm) duyduğu korkuydu. Darwin, zihnin yalnızca beynin bir ürünü olduğunu, yani "ruhun" maddeye indirgenmesini savunan radikal bir materyalistti. Victoria dönemi İngiltere’sinde bu fikir, toplumsal düzenin temellerine dinamit koymak demekti.

Darwin’in yirmi bir yıllık sessizliğinin ardındaki asıl neden, yalnızca canlıların fiziksel değişimini açıklayan mekanik bir süreç değil, bu sürecin kaçınılmaz bir sonucu olan 'bütünsel materyalizm' fikridir. Gould’a göre Darwin, doğanın hiçbir ilahi müdahale veya metafizik amaç olmaksızın, tamamen kör ve maddi etkileşimlerle kendi kendini var edebileceğini kanıtladığında, insan zihnini bu sistemin dışında tutamayacağını biliyordu. Eğer doğa bir 'tasarımcı' olmadan karmaşıklık üretebiliyorsa, o halde insan ruhu da doğaüstü bir cevher değil, biyolojik bir makine olan beynin maddi bir ürünüydü. Darwin’i dehşete düşüren ve Victoria dönemi toplumundan gizlenmeye iten şey de tam olarak buydu: Zihnin maddeye olan bu ontolojik bağımlılığı, sadece dinin değil, insanın evrendeki ayrıcalıklı ve kutsal statüsünün de nihai yıkımı anlamına geliyordu.

Kitabın "Darwin’s Delay" denemesinde Gould, Darwin'in dönüşümünü detaylandırır: Beagle yolculuğunda hâlâ yaratılışçı olan Darwin, Galápagos ispinozları gibi gözlemlerle evrime ikna olur ama Malthus'u okuyunca doğal seçilimi formüle eder. Yine de yayımlamaz, çünkü radikal materyalizmi (zihin-beden ikiliğinin yıkılması) toplumsal ve dini otoriteleri tehdit eder. Darwin’in Beagle yolculuğu, sadece fosil toplama gezisi değil, sınıfsal bir gerilim alanıydı. Kaptan Fitzroy’un muhafazakâr "tasarımdan çıkarsama" (akıllı tasarımın atası) inancına karşı Darwin, doğanın hiçbir amaç gözetmeyen, "yukarıdan aşağı" değil, küçük değişimlerin birikimiyle "aşağıdan yukarı" işleyen yaratıcı gücünü keşfetti. Doğal seçilim bir ilerleme merdiveni değildir; sadece "yerel çevreye uyum"dur. Gould, Darwin'in "evrim" kelimesini bile nadiren kullandığını vurgular; çünkü o dönemde "evrim" embriyolojik gelişimi ifade eder ve ilerlemeci bir çağrışım taşırdı.

3. İnsanın Evrimi: Neoteni ve "Evrimsel Çalı"

Gould, insanın doğadaki yerini şempanzelerle aramızdaki %99’luk benzerlik üzerinden değil, gelişim hızımız üzerinden açıklar. Bizler, primat atalarımızın çocukluk özelliklerini yetişkinlikte de koruyan neotenik (gençliğini koruyan) bir türüz. Kitabın "The Child as Man’s Real Father" ve "Human Babies as Embryos" denemelerinde Gould, bunu detaylandırır: İnsan yavruları, diğer primatlara göre çok erken doğar (ikincil öngelişimsizlik/altricial doğum); beyin doğumda %25 oranındayken yetişkinlikte %100’e ulaşır, bu da ilk 9-12 ayın "dışarıda embriyo" gibi geçtiği anlamına gelir. Bu yavaşlamış gelişim, beynimizin plastik yapısını korumasını sağlayarak kültürel evrimimizin ve toplumsal bağlarımızın biyolojik temelini oluşturur.

Evrim, Australopithecus’tan Homo sapiens’e uzanan doğrusal ve görkemli bir merdiven değil, karmaşık ve gür bir "evrimsel çalı"dır (bush, ladder karşıtlığı). Gould'un ünlü "Bushes and Ladders in Human Evolution" denemesinde vurguladığı gibi, bizler bir zamanlar çok dallı olan o çalının bugüne ulaşan tek ve şanslı dalıyız; bir zirve değil, jeolojik bir hayatta kalanız. İnsan evrimi, doğrusal ilerleme değil, dallanma ve birçok yan yolun tükenmesidir.

4. Doğanın Tamirciliği: Alometri ve "Tuhaf" Stratejiler

Doğa, her şeyi kusursuzca planlayan bir mimar değil; elindeki parçaları devşiren derme çatma bir "tamircidir" (tinkerer). Gould, evrimin "mükemmel" tasarımlarının bile tarihsel kısıtlamalarla şekillendiğini vurgular.

Lampsilis Midyesi: Arka kısmında geliştirdiği balık benzeri sahte yemiyle, yavrularını diğer balıklara bulaştırır. Bu "mükemmel" taklit, ilahi bir tasarımın değil, işlevsel bir kurnazlığın ürünüdür ("The Problem of Perfection").
İrlanda Sığını (Irish Elk): Devasa boynuzları bir "uyum hatası" değil, vücut büyüklüğü ile organ büyüklüğü arasındaki matematiksel oran olan alometrinin (orantısız büyüme) kaçınılmaz sonucudur. Gould'un "The Misnamed, Mistreated, and Misunderstood Irish Elk" denemesinde, bu boynuzların cinsel seçilimle büyüdüğünü ama aşırı boyutun yok oluşa katkıda bulunduğunu açıklar.
Bambular ve Cicadalar: Gould, bu canlıların belirli yıllarda (örneğin 13 veya 17 yılda bir) topluca ortaya çıkmasını, avcılarını "sayıca boğma" stratejisi olarak açıklar ("Of Bamboos, Cicadas, and the Economy of Adam Smith"). Doğada ahlak değil, hayatta kalma matematiği vardır; bu periyodik patlamalar, predatör doygunluğu yaratır.
5. Jeolojik Zaman ve Kesintili Denge

Yaşam tarihi, Charles Lyell’ın öngördüğü o sakin ve yavaş akış değildir. Gould, yaşamın uzun süren bir durağanlık (stasis) döneminin ardından gelen ani ve radikal değişimlerle şekillendiğini savunur – bu, Niles Eldredge ile geliştirdiği kesintili denge (punctuated equilibrium) kuramının özüdür. Çoğu tür, jeolojik zamanın büyük kısmında değişmeden kalır (stasis); türleşme ise coğrafi yalıtım ve hızlı olaylarla (binlerce yılda) gerçekleşir.

Kambriyen Patlaması: Karmaşık yaşamın aniden çeşitlenmesi, evrimin her zaman "yavaş" işlemediğinin kanıtıdır ("Is the Cambrian Explosion a Sigmoid Fraud?").
Permiyen Yok Oluşu: Deniz canlılarının %96’sının yok olduğu bu felaketlerde, kimin hayatta kalacağını "üstünlük" değil, genellikle şans belirlemiştir ("The Great Dying").
Levha Tektoniği: Kıtaların kayması, türlerin yalıtılmasını sağlayarak evrimin en büyük motoru olmuştur ("The Validation of Continental Drift"). Yerbilim ve biyoloji, yaşamın dramında aynı sahneyi paylaşır.
6. Bilimin Karanlık Yüzü: Biyolojik Belirlenimcilik

Gould’un en sert eleştirileri, bilimin ırkçılık ve sınıfsal baskı aracı olarak kullanılmasına yöneliktir.

Cesare Lombroso ve Atavizm: Suçluların "evrimsel geri kalmışlık" belirtileri taşıdığı iddiası, toplumsal eşitsizliği biyolojik bir kadere dönüştürmüştür ("The Criminal as Nature’s Mistake").
IQ ve Kafatası Ölçümleri: Tarih boyunca egemen sınıflar, kendi üstünlüklerini kanıtlamak için verileri tahrif etmiş; kurbanı kendi biyolojisiyle suçlamıştır ("Racism and Recapitulation", "Racist Arguments and IQ").
Sosyobiyoloji Eleştirisi: İnsan davranışlarını sadece genlere indirgemek, statükoyu "doğal" ilan etmektir. Gould, insanın genetik bir hapishanede değil, muazzam bir biyolojik potansiyel ve kültürel esneklik içinde yaşadığını hatırlatır ("Biological Potentiality vs. Biological Determinism"). Gould, biyolojik belirlenimciliğin ideolojik bir araç olduğunu vurgular.
7. Sonuç: Kozmik Alçakgönüllülüğe Davet

Gould’un mirasına şunlar vardır: Bizler özel olarak yaratılmadık, evrenin bir amacı yok ve biz doğanın efendisi değiliz. Ancak bu durum bir umutsuzluk kaynağı değil, özgürlük alanıdır.

Gould’dan Çıkarılacak Dersler:

Amaçsızlık Özgürlüktür: Doğada hazır bir ahlak yoksa, anlamı biz inşa etmeliyiz.
Türlerin Eşitliği: Evrim bir hiyerarşi değil, dallanmadır. Hiçbir tür ontolojik olarak diğerinden "üstün" değildir.
Teyakkuzda Olmak: Bilimin, ideolojik çıkarların "suç ortağı" yapılmasına karşı bilimsel şüphecilik her an uyanık kalmalıdır.
"Yaşamın bu görünüşü," insanın rastlantısal bir oluşum olduğunu anlamaktır. Doğada hazır bir anlam bulamıyorsak, onu adaletle, eşitlikle ve bilimsel akılla biz yaratmalıyız. Gould'un materyalizmi, bizi hem alçakgönüllülüğe hem de yaratıcı sorumluluğa çağırır.

marksistarastirmalar.blogspot.

Beni deli ilan ettiler: çünkü onların aklı, ítaatten başka bir şey bilmiyor.

Augusto Masetti

7 Nisan 2026 - "Tek yapmanız gereken bize geçinebileceğimiz kadar para vermekti, tek yapmanız gereken bize lanet olasıca geçinebileceğimiz kadar para vermekti"

ABD'nin Kaliforniya eyaletindeki Ontario kentinde bir işçi, şirketinin deposunu ateşe verdi ve CEO'ya bir mesaj bıraktı:

"İşte envanterin gitti. Biliyorsun, yaşamak için yeterli maaş almayabiliriz, ama bu lanet şeyler (çakmaklar) çok ucuz. Tek yapman gereken bize yaşamak için yeterli maaş vermekti."[makale]/[video]
tumblr.com/kropotkindersurpris

Bisikletli Gazete: Lo ez bim çi… ? (Ben ne olayım?!)

Ramazan Yaylalı

"90’lı yıllar... İç Anadolu’nun Kulu ilçesine bağlı bir Kürt köyü olan Acıkuyu’da (namı diğer Biridolk) henüz ortaokul öğrencisiyiz." Okulun son yıllarıydı... Öğretmenimiz o klasik soruyu sordu: “Gelecekte ne olmak istiyorsunuz?”

bisikletligazete.com/2026/03/l

Londra’da Nakba eylemine verilmeyen izin ırkçıların gösterisine verildi Savaş Karşıtı Koalisyon: Irkçı-faşist Robinson için bizi Londra’dan süremezsiniz

evrensel.net/haber/5979320/lon

Show older
Qoto Mastodon

QOTO: Question Others to Teach Ourselves
An inclusive, Academic Freedom, instance
All cultures welcome.
Hate speech and harassment strictly forbidden.